Ana Sayfa Blog Sayfa 467

Dershaneler eğitime değil sermayeye katkı yapıyor

4+4+4 tartışmaları gündemden düşmüyor. Başbakan yeni sistemle, zamanla sınav sisteminin değişeceğini, dershanelerin özel okullara döndürüleceğini ayrıca özel sektörden eğitim satın alınabileceği sinyallerini verdi. Muhalefet cephesi ise birtakım kaygıları giderilmiş olmasına rağmen yeni sistemin kaldırılması gerektiği konusunda ısrarlı. Örneğin CHP 4+4+4 teklifini protesto etmek için grup toplantısını Cumhuriyet Mitingleri’nin yapıldığı Tandoğan’da gerçekleştirdi. CHP ile birlikte mitinge, 2007’deki Cumhuriyet Mitingleri’ni organize eden Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD), Türkiye Gençlik Birliği (TGB) ve bazı Kemalist örgütler destek verdi. KESK’e bağlı sendikalar ise “gerici, ırkçı ve piyasacı biçimde” nitelendirdikleri 4+4+4 teklifinin geri çekilmesi için 28-29 Mart’ta iki günlük grev kararı aldı. Muhalefet -tepkilere bakıldığında- anlaşılan 80 yıllık tek parti zihniyetinin ürünü bir anlayışla işlev görev gören, gelişen dünyaya ve piyasa şartlarına ayak uyduramayan tek-tipçi eğitim anlayışının devamını istiyor.

GECİKEN BİR PROJE

Bugünlerde kamuoyu Başbakan’ın Seul yolunda sarf ettiği mevcut sınav sisteminin kaldırılması ve özel okullardan eğitim satın alınmasına dönük ifadelerini tartışıyor. Öncelikle özel sektörden eğitim satın alınması çok geciken bir projedir. 2003 yıllarında dönemin Milli Eğitim Bakanı olan Hüseyin Çelik’in bu anlamda öne sürdüğü bir projeydi bu. Ne yazık ki “kamu yararına” gerekçesiyle yine dönemin Cumhurbaşkanı olan A.Necdet Sezer tarafından veto yemişti. Projenin iptaline dönük öne sürülen bir diğer önemli gerekçe de Anayasa’nın 42. maddesi idi. Bilindiği gibi Anayasa’ya göre eğitimin devlet tarafından finanse edilmesi yani ücretsiz olarak sunulması gerekiyor. Acaba eğitim sanıldığı gibi ücretsiz sunulan bir hizmet midir? Hayır. Yaygın kanaatin aksine eğitim bedava olmayıp bütünüyle vergi mükellefleri tarafından finanse edilen bir hizmet türüdür. Üstelik devlet genel bütçeden (vergi mükelleflerinden) eğitimin finansmanını temin yoluna giderken ne vatandaşların gelir düzeylerini dikkate alıyor nede hangi görüşten, dinden ve mezhepten olduklarını göz önünde bulunduruyor. Bu durumda herkesten toplanan vergilerle sunulan eğitim aslında sadece bir kesimin menfaatine dönük bir hizmete dönüşmüş oluyor.

ÜCRETSİZ EĞİTİM EN ÇOK YOKSULLARI MAĞDUR EDİYOR

Türkiye’de ücretsiz eğitimi savunanların sarıldıkları iki önemli gerekçe vardır. Bunlar; ücretsiz eğitimin yoksullar yararına olduğu ve eğitimde fırsat eşitliği sağladığıdır. Oysa bugün ücretsiz eğitim sanılanın aksine en çok yoksul kesimi mağdur etmiştir. Eğitim Reformu Girişimi verilerine göre; en düşük gelir grubunu oluşturan % 20’lik dilimdekilerin üniversiteye ulaşma imkânları % 0,43 gibi çok düşük bir orana sahipken, orta ve üst gelir grubunu oluşturan % 20’lik dilimdekilerin üniversiteye ulaşma imkânları % 11,03 ve % 28,04 gibi bir orandır. Varlıklı aileler çocuklarını özel ko-lejlere gönderirken düşük gelirli aileler devlet okullarında kalitesiz eğitim alan çocuklarının istikbali için dershanelere yüklü miktarda ücret ödemek durumunda kalıyorlar. Yapılan araştırmalar bugün isim yapmış üniversitelere yerleşen çocukların daha çok varlıklı ailelerin çocukları olduklarını göstermektedir. Ayrıca dershaneye gitmeden üniversiteye yerleşenlerin oranı da bir hayli düşüktür.

Kısacası çocuklarına yıllık milyarlarca para ödeyip kolejlere gönderemeyen aileler dershanelerden eğitim satın alarak çocuklarına yatırım yapmaktadırlar. Buna mecburlar çünkü arzın artan talebi karşılayacak düzeyde olmaması Türkiye’de özellikle yükseköğretim giriş sınavlarını önemli hale getirmektedir. Dolayısıyla dershanelere yoğun bir talep olmaktadır. Dershanelere duyulan talebin bir önemli nedeni de her yıl katlanarak artan MEB bütçesine rağmen kamusal eğitimin başarısız bulunmasıdır.

Son 10 yılda bütçeden MEB’e ayrılan payın katlanarak arttığı bir gerçek. Ne var ki ayrılan bu yüklü miktarda bütçeye rağmen kalabalık sınıflı derslikler, okulların temizlik sorunları, hizmetli ve güvenlik personeli sıkıntısı, öğretmen yetersizliği vs gibi bir yığın sorunların giderilemediğini görüyoruz. Eğitime yüklü miktarda para harcayan Türkiye, buna rağmen kaliteli eğitim öğretim ortamları oluşturamamaktadır. Çünkü her yıl ayırdığı bütçenin en az % 75 ini personel giderlerine ayırmaktadır. Bunun yanı sıra farklılıklara kapalı, aile tercihlerine imkân tanımayan ve neredeyse 80 yıllık kanunlarıyla kamuya tek-tip bir eğitim anlayışı dayatılmaktadır. Bu durum devlet okullarında kaliteyi düşürmektedir. O yüzdendir ki Türkiye yıllardır PISA raporlarında en gerilerde yer etmektedir. Oysa aynı müfredatı kullanmalarına ve devlet desteği almamalarına rağmen özel okullar daha başarılı olmaktadır.

EĞİTİMDE ÖZEL SEKTÖRE TEŞVİK EDİLMELİ;

Artık dünyanın da geldiği nokta göz önünde bulundurularak rekabetin ve seçim özgürlüğünün esas alınması şartıyla eğitiminde -sağlıkta olduğu gibi- büyük ölçüde özelleştirilmesi gerekmektedir. Bir zamanlar bilindiği gibi SSK’lılar neredeyse ikinci sınıf muamele görülerdi. Devlet hastanelerine gidemez, istedikleri eczaneden de ilaç yazdıramazlardı. Üstelik kalitesiz hizmet alırlardı. Oysa özel sektörden hizmet alınmaya başlandığından beri kendilerine bol seçenekli zengin bir menü sunuldu. Eğitim de büyük ölçüde özelleştirildiğinde ve üstelik farklı okul türlerine ve eğitim modellerine imkân tanındığında ebeveynlere bol seçenekli zengin bir menü sunulacaktır. Bu durum hem eğitimin maliyetini düşürecek hem de kalitesini arttıracaktır. Neticede bunun örneklerini Telekom’da ve THY’ da görmekteyiz.

Diğer taraftan serbest eğitim piyasasının sunduğu imkânlar bir taraftan bireyi özgürleştireceği gibi bu durum en çok da dar gelirli ailelerin işine yarayacaktır. Dershanelere talep azalacak ve dershanelerde talep olmayınca imkânlarını özel okuldan yana kullanacaktır. Bu anlamda dershanelere tanınan vergi indirimin onları motive edeceği bir gerçektir. Devlet eğitim harcamalarında kullanılması kaydıyla velilere, öğrenciler için ayrılan yıllık eğitim maliyetini vermelidir. Aileler bu parayla çocuğuna istediği bir okuldan eğitim aldırabilmelidir. Daha cazip bir yerde eğitim satın almak istiyorsa bu sefer düşük faizli ve uzun vadeli kredi seçenekleri sunulmalıdır. Bireyin aldığı eğitim kadar eğitme katkı yapması sağlanmalıdır. Çünkü mevcut sistem çok ciddi bir kaynak israfına yol açmaktadır. Bu sistem aynı zamanda devlet okullarının yükünü hafifleteceğinden devlet okullarının da kalitesi artacaktır. Bu süreçte eğitimin yerel yönetimlere devri meselesi de gündeme alınmalıdır. Merkeziyetçi ve hantal bir bürokratik yapılanmayla eğitim faaliyetlerinin yürümeyeceği de göz ardı edilmemelidir.

AK Parti 4+4+4 teklifiyle eğitimde çok ciddi bir hamle yapma niyetinde. Umarım bu sefer bu yerinde proje heba edilmez. Artık hayat bize eğitimin bir yüzyıl geriden gidemeyeceğini dayatıyor. Başbakan’ın eğitim alanında sarf ettiği sözlerin hayata geçirilmesi için zaman kaybedilmemelidir. Çünkü bu çocuklarımızın geleceği için çok önemli.

 

Yeni Şafak, 29.03.2012

Tuvalette sakız çiğnenir mi?

“Bugün vatandaşlar arasında kardeşliği, birliği geliştirmekle yükümlü olan devletin, onları devletten lütuf bekleyen, bir şeyleri koparmaya çalışan bireyler haline getirdiği kuşkusuzdur.” Frederic Bastiat

***

Bugün siyasette, Türkçeye patron-müşteri ilişkisi diye çevrilen (bazen de kliyentalizm şeklinde ifade edilen) bir kavram var.

Buna göre; siyasetçiler, kamusal imkânlar üzerinden seçmene vaatlerde bulunurlar. Seçmenler de gücü nispetinde siyasetçilerle hizmet alma vaadi karşılığında pazarlık yaparlar.

Burada, güçlü olan tabii ki siyasetçilerdir. Ortada yazılı bir metin olmadığından, siyasetçinin sözünden cayma ihtimali her zaman vardır. Üstelik bu sözden caymanın cezası da ancak bir sonraki dönemde verilecek olan aleyhte oy olabilmektedir. Bu arada iş işten geçmiş olmaktadır. Üstelik bu ilişkide siyasetçiler iktidara talip değil de zaten iktidardaysalar, bu sefer, işin içine şiddet, zorlama, tehdit gibi unsurlar da karışabilir.

Meselâ Türkiye’de gecekondulardaki siyasetin bu şekilde yapıldığı ileri sürülür. Her seçim döneminde siyasetçiler, “Eğer bize oy verirseniz, size tapu vereceğiz, su bağlayacağız, yol yapacağız”; gecekonduda oturanlar da “bize tapu verirseniz, su bağlarsanız, yol yaparsanız, size oy veririz” derler. Amiyane tabirle buna “al gülüm, ver gülüm siyaseti” de denilebilir. Tekrar belirtmek gerekir ki, burada zayıf olan taraf “müşteri” olarak görülen seçmenlerdir.

***

Benzer bir analizin liyakate dayanmayan bürokratik yapılarda da karşımıza çıkabileceği belirtilmektedir. 

Meselâ, önümüzdeki günlerde (Haziran ayının başlarında) Türkiye’nin köklü üniversitelerinin de içinde yer aldığı çok sayıda üniversitede rektörlük seçimleri yapılacak.

Bu seçimlerde tabak çanak dağıtma, tapu verme, su bağlama, yol açma sözü verilmeyecek belki, ama bilgisayar dağıtma, laboratuar kurma, idari kadro verme, vb. gibi konularda sözler verilecek.  Tersten ifade etmek gerekirse; bazı öğretim üyeleri ancak bazı mal ve hizmetlerin alımı/sunumu karşılığında oy verebileceğini belirtecek.

***

Giresun İmam Hatip Lisesinde okurken bir müdürümüz vardı. Neredeyse her hafta sonu, tatil öncesi törende şu hikâyeyi anlatırdı:

Nasrettin Hoca’ya sormuşlar. “Tuvalette sakız çiğnenir mi?” O da, “Çiğnenir. Ama yanlış anlaşılır” demiş.

Buradan hareketle müdürümüz derdi ki: Evladım, bakın. Bazı şeyleri başkaları da yapar. Ama yanlış anlaşılmaz. Ama siz, başkalarının yapacağı pek çok şeyi yaparken, “Acaba yanlış anlaşılır mı?” diye düşünmek zorundasınız.

Bu, bizde, aslında çok olağan sayılabilecek pek çok şeyde daha dikkatli olmamızı sağlayan bir duyarlılığın gelişmesine yol açtı.

***

Önümüzdeki günlerde çok sayıda üniversitede yapılacak rektörlük seçimlerine geri dönersek: Seçimlere iki ay kadar kalmışken, ikinci dönemini bitirmek üzere olan veya ikinci dönemini bitirmiş bir rektörün veyahut da yeni rektör adaylarının; bahse konu “al gülüm, ver gülüm siyaseti”ne girmeleri hukuka aykırı olmaz belki, ama yanlış anlaşılır, öyle değil mi?

Şu halde seçimlere gittiğimiz bugünlerde üniversite öğretim üyeleri arasında kardeşliği ve birliği geliştirmekle yükümlü olan rektörler veya rektör adayları, onları rektörlükten lütuf bekleyen, bir şeyleri koparmaya çalışan bireyler haline getirmeye çalışırlarsa, hakikaten yazık olur.

 

Rota Haber, 29.03.2012

Avrupa’daki laik ordu aşkı

Garip ama gerçek.

Avrupa Parlamentosu, belki de tarihinin en absürt işini yapıp, Türkiye ile ilgili 2011 yılı İlerleme Raporu Hakkındaki Karar Tasarısı’na Türkiye’de “ordunun laik bütünlüğünü koruma” duyarlığını soktu.

Daha doğrusu, hiç gündemde olmayan bir şekilde birileri, farklı grupların karar merkezlerini ikna ederek, bunu taslağa sokmayı başardı.

Rapor bugün oylanıyor. Siz bu yazıyı okuduğunuzda, muhtemelen AP raporu kabul etmiş olacak.

Bu saatten sonra bu akla ziyan “laik ordu” vurgusunun metinden çıkarılacağını sanmıyorum.

Ama bu ifade ister metinde yer alsın isterse de çıksın, Türkiye ile ilgili algının nasıl değiştiğini göstermesi bakımından önemli ve belki de metnin bu haliyle kabul edilmesi, Hükümet için bir uyarı tokadı etkisi yapacak olması bakımından hayırlı olabilir.

**

İlerleme Raporu’nda yer almayan, alması için bir neden olmayan bir konu nasıl olup da son anda bir manevrayla bu metne girdi?

Avrupa’daki ırkçı ve ayrımcı çevrelerin artan etkisi mi? Ulusalcı propagandanın Avrupa’ya ulaşmasının sonucu mu? Türkiye ile gerilen ilişkileri dolayısıyla İsrail lobisi mi yaptı?…

Çok sayıda tez ileri sürülüyor.

Ama bu tezlerin hepsi doğru olsa dahi, bütünsel bir atmosfer değişikliğini izaha yetmiyor.

Türkiye’de “sivil anayasa” derken, kapalı kapılar ardında “AKP başkanlık sistemi için kendi anayasasını yapmak istiyor” şeklinde konuşan TÜSİAD temsilcilerinin dezenformasyonu da tek başına açıklamıyor bu tabloyu.

Hükümet ne derece farkında bilmem ama artık Türkiye’yi Avrupa’dan dışlamak isteyen çevrelerin kullanacağı çok daha fazla malzeme var.

**

Geçen hafta Brüksel’de, TUSKON ile Avrupa Parlamentosu Türkiye Dostluk Grubu’nun düzenlediği konferansta Türkiye’deki sivil anayasa sürecini konuştuk. Oradaki temaslarımız gösterdi ki, Türkiye ile ilgili oradaki fotoğraf artık eskisi kadar net değil.

Dün Ahmet Şık da Avrupa Parlamentosu’nda, aynı salonda bir konuşma yaptı.

Bir yıl boyunca tutuklu kalmış olmanın anlaşılabilir öfkesini her satırına yansıtan bir konuşma bu. Türkiye’deki ifade özgürlüğüne ve yargı sürecine ilişkin haklı pek çok eleştiri içeriyor. Hrant Dink Davası, Büşra Ersanlı’nın durumu ve parasız eğitim isteyen öğrenciler ve köylülerle ilgili eleştirileri tamamen haklı.

Ama Şık, kendisini kategorik biçimde karşısında gördüğü iktidara ve Gülen Cemaatine duyduğu öfkeyle, her ikisini de şeytanlaştırarak Türkiye’deki demokrasiye ve insan hakları sorunlarına ilişkin gerçek durumu fazlasıyla aşan korkunç bir tablo ortaya çıkarıyor.

Hürriyet’e göre Ahmet Şık, “20 yıllık gazetecilik hayatında, Türkiye’de gördüğü en büyük toplumsal baskının son yıllarda yaşandığına” dikkat çekmiş. Doksanların kanlı karanlığını hatırlayan birinin bu değerlendirmesi, ancak ötekileştiren bir nefret veya haksızlığa uğramış olmanın verdiği intikam duygusuyla açıklanabilir.

Nitekim Gülen Cemaati’yle ilgili değerlendirmeleri de öyle. Türkiye’deki dine yönelik baskıları bilmiyormuş gibi neden şeffaf olmadıklarını soruyor; orduda emniyette örgütlenmeyi niçin bu kadar istediğinin izaha muhtaç olduğunu söylüyor.

Ama temel motivasyonu ne olursa olsun, çizdiği tablo, doğrularla yanlışların beraberce sunulması bakımından sorunlu bir nitelik taşıyor.

**

İşte Hükümetin bir türlü görmediği gerçek de bu noktada belirginleşiyor.

Reformları geciktirdiği, ifade özgürlüğüyle ilgili sorunları gidermediği için, onun döneminde de hak ihlalleri gerçekleştiği için, hem insanlar mağdur oluyor, hem de bu sorunlar, Türkiye’deki sivil iktidarın Batı ile bağlantısını kesmek veya dış dünyanın desteğini yok etmek isteyen çok sayıdaki çevrenin propagandası için malzeme kaynağı oluyor.

Şimdi Adalet Bakanlığı TMK 6’yı değiştireceğini söylüyor, teklif komisyonda diyor, ama bu arada, artık çoktan geçmişte kalması gereken bir olay gerçekleşti ve Özgür Gündem’in bir ay kapatılması kararı alındı.

Güneşli havalara aldanarak reform iradesini gevşeten ve gittikçe içinde yer aldığı “devlet”i benimseyen hükümet, kendisine zarar veriyor.

Beni asıl ilgilendiren ise, alternatiflerinin ürkütücü olduğu bir ortamda, hükümete gelecek zararın doğrudan demokrasiye ve özgürlüklere zarar anlamına gelmesi.

**

“Laik ordu” saçmalığı, yaklaşan bir fırtınaya işaret ediyor.

Ancak çok daha güçlü bir demokratikleşme dalgasıyla karşılanabilecek bir fırtına bu.

Derin devlet davalarının aynı anda kararlılık ve hukuka uygunlukla yürütülmesiyle, ifade ve basın özgürlüğü sorununun çözümüyle ve Kürt Sorununda hakların iadesiyle aşılabilecek bir fırtına.

Dileyelim bu bir uyarı sinyali olsun…

 

Star, 29.03.2012

‘Evrimi savunanlar’ ne biliyor?

Bilmiyorum, gördünüz mü: “Evrimi Savunuyorum” isimli beş dakikalık bir mini-belgesel dolaşıyor internette. Bir grup tiyatrocu ve müzisyen, kamera karşısına oturmuş ve Darwin’in evrim teorisini niçin savunduklarını anlatmışlar. Bir de “mevcut iktidara” verip veriştirmişler. Çünkü bu iktidar, “ben bilime ihtiyaç duymuyorum” diyor, bilimin yerine dini koyuyormuş.

Film, açıkçası, dünyanın en etkileyici yapımı filan değil. İçinde üç-beş klişeden başka bir şey geçmiyor. Ama bunlar önemli klişeler, çünkü “din ve bilim” konusu her açıldığında tekrarlanan sığ ezberleri yansıtıyorlar.

Bu ezberlerin biri, “bilim” ve “evrim”in özdeş zannedilmesi. Öyle ki, bunlardan ikincisini sorgulayan, birincisini de reddetmiş sayılıyor.

Oysa durum pek öyle değil. Çünkü, evet, Darwinizm ortaya çıktığından beri bu teoriyi “dinimize aykırıdır” diye reddedenler oldu ve hala da var. Ama bugün Batı’da yürüyen ve kısmen Türkiye’de de yankılanan “evrim tartışması” bilim-içi bir zeminde yürüyor.

Deney ve gözlem

Bu zemin, özetle şu: Yerkürenin üç küsur milyar yıllık tarihi içinde dev bir değişim yaşandığını, zamanla yeni türlerin ortaya çıkıp bazılarının da yok olduğunu inkar eden yok. Tartışılan, bu muazzam değişimi hangi “mekanizma”ların sağladığı. Daha doğrusu, Darwin’in ileri sürdüğü mekanizmaların gerçekten her şeyi açıklayıcı olup olmadığı.

Bu konuda “tasarım” diye farklı bir mekanizma ileri sürenler de var. Bunu reddedenler, “iyi ama tasarım gözlemlenemez, deneye tabi tutulamaz, yani bilim dışıdır!” diye kızıyorlar. Sanki milyarlarca yıllık “evrim süreci” gözlem ve deneye tabii tutulabilirmiş gibi…

Gerçekte ise, hayatın veya türlerin kökenini tartıştığımızda, ister istemez gözlem ve deneyin dışına çıkıyor, çünkü çok eskiden olup bitmiş olaylardan söz ediyoruz: İlk hücrenin, balığın veya kuşun ortaya çıkışını, ne zamanda yolculukla gidip yerinde görebilir ne de laboratuvarda tekrar edebiliriz.

20. yüzyılın büyük bilim felsefecisi Karl Popper, işte bu yüzden Darwinizm için “bilimsel teori değil, metafizik araştırma programı” demişti.

Ama gel de İngiliz düşünürün bu tespitini, kendi metafizik inançlarını (yani materyalizmi) “bilim” zanneden Türk tiyatrocularına anlat…

Din ve bilim

Aslında “Evrimi Savunuyorum” filmindeki ana tema, evrimin de ötesinde, “din-bilim çatışması” ezberi.

Bu ünlü bir ezberdir ve başta “Galile olayı” olmak üzere, dini bağnazlığın bilimsel gelişmeyi hakikaten engelleyebildiğini gösteren seçilmiş hikayelere dayanır.

Oysa tarihte “dinle sınırlanan bilim” kadar “dinle motive olan bilim” hikayesi de vardır. İbn-i Heysem’den İbn-i Sina’ya, Newton’dan Faraday’a kadar nice dindar bilim adamı, inançlarından ilham alarak araştırmış ve keşfetmiştir tabiatı.

Dahası, bilimi sınırlayan bağnazlıklar, sadece dini öğretilerden değil, din-dışı felsefe ve ideolojilerden de çıkabilir.

Örneğin, modern genetik bilimine yönelik en büyük “dogmatik saldırı,” Stalin’in tarım uzmanı Lysenko’dan gelmişti. Çünkü Mendel genetiği, Sovyet resmi ideolojisi olan “diyalektik materyalizme” aykırı bulunmuştu. (Bu arada, unutmadan, Mendel de bir din adamıydı!)

Türkiye’de de tarih ve antropoloji bilimleri, Kemalizm’in dogmatik saldırısına maruz kaldı: “Türk Tarih Tezi” zırvasını uydurup dayatanlar, cami hocaları değil, “laik” rejimin “çağdaş” aparatçikleri idi.

Özetle, bağnazlığın bilime darbe vurduğu kesindir. Ancak kendilerini çok “açık” zanneden seküler (din-dışı) zihinler de fena halde bağnaz olabilir.
DİPNOT: Bu konulara ilgi duyanlara, Ufuk Kitapları’ndan yeni çıkan “Hani

Tanrı Ölmüştü?” adlı çeviriyi şiddetle tavsiye ederim.


Star, 28.03.2012

Yeraltı dershaneleri

AK Parti iktidarıyla 28 Şubatçılar’ın eğitim konusunda anlaştıkları bir nokta olabileceğini düşünmek zor gerçekten.
Ama hükümetin son açıklamalarına bakınca böyle bir nokta bulunduğunu görüyoruz. Ortak düşman dershaneler, baş hedef de dershaneciliğin öldürülmesi…

Hatırlarsınız, Gürüz ve ekibi üniversite giriş sistemini altüst eden o değişiklikleri yaptıkları zaman (orta öğrenim başarı puanının ağırlığının artırılması, iki aşamalı sınavın tek aşama haline getirilmesi) aynı şeyi söylüyorlardı:

Üniversite girişinde okul başarısına ağırlık vermek ve böylece dershaneleri devreden çıkarmak…

Geçenlerde Nurettin Canikli’nin açıklamasından da anlıyoruz ki, bugünkü hükümet de “üniversite sınavlarının ve dershanelerin kaldırılmasını hedefliyoruz” derken aynı şeyi düşünüyor.

Hem zorunlu eğitimin ikinci aşamasında yönlendirme yaparak üniversiteye talebi azaltmak ama esas olarak zorunlu eğitimin sonuna olgunluk sınavı benzeri bir sınav koyarak elemeyi esas olarak oralarda yapmak; üniversite girişi için de hem bu sınavları hem de lise başarısını esas almak…

Dershaneleri kaldırmak mı, dershane ihtiyacını kaldırmak mı?

Düşünülen bu yöntemin eleştirisine girmeden önce bir noktayı açıklığa kavuşturalım. Ben hükümetin “dershaneleri kaldıracağız” derken, “dershanelere olan ihtiyacı kaldıracağız” demek istediğini ümit ediyorum.

Zira eğer bu laftan dershaneleri yasa yoluyla kapatacağız anlamı çıkıyorsa bunun dünyada eşi menendi görülmemiş bir yasakçılık olacağı besbelli.

Çocukların üniversite öncesinde yaşadığı dershane çilesinin ya da ailelerin çocuklarını yarış dışı bırakmamak için ödemek zorunda kaldıkları on binlerce liranın aile bütçesine getirdiği yıkımın farkında olmamak mümkün değil elbette.

Bu anlamda “dershanelerden yana olmak” gibi bir tutum da mümkün değil. Bizzat bu işe para yatırmış dershane sahipleri ve oradan ekmek yiyen öğretmenler dışında kimsenin pro-dershaneci olması için bir sebep yok.
 
Ama şunu anlamak gerek: Dershaneler bir ihtiyaçtan dolayı varlar ve o ihtiyaç sürdüğü sürece de var olacaklar.

Hangi aşamada elersen ele

Nedir dershaneleri var eden durum? Üniversiteye girme konusundaki büyük rekabet…

Her yıl üniversiteye başvuran 2 milyon gencin ancak yüzde 10’u için kontenjan varsa, yüzde 90’ı elenmek zorundaysa, siz bu büyük rekabeti engelleyemezsiniz.

Yaptığınız eleme sınavını ister lise bitirme aşamasında yapın ve adına Olgunluk Sınavı deyin; ister üniversiteye giriş aşamasında yapın ve adına Üniversite Giriş Sınavı deyin; isterseniz zorunlu eğitimin her senesinde bir sınav yapıp elemeyi zamana yayın, hiçbir şey fark etmez.

Eleme elemedir ve öğrenciler elek üstünde kalmak için yine dershanelere ya da özel öğretmenlere koşacaktır.

Nurettin Canikli, “Eğer hiç kimse dershanelere gitmezse, herkes okulda aldığı eğitimle yarışırsa sonuç yine aynı olur.

Hem fırsat eşitliği sağlanmış hem de çocuklar ve aileleri dershane yükünden kurtulmuş olur” diyor.

Bu tıpkı, “Hiçbir şirket reklam yapmasa, sonuç yine aynı olur. Hem bütün o reklam harcamaları fiyatların üstüne binmemiş olur hem de reklam yapabilenlerle yapamayanlar arasında fırsat eşitliği sağlanmış olur” demek gibi bir şey…

Ama bunu söyleyenin, şirketler arasındaki şiddetli rekabeti nasıl kaldıracağını da açıklaması gerekir. Zira rekabet oldukça, açık ya da gizli, illegal ya da legal reklam da sürecektir.

Nitekim Canikli de hiç kimsenin dershanelere gitmemesini nasıl sağlayacaklarını açıklamıyor. Yasakla mı? Eğer dershaneleri yasaklarsanız, bu defa da yeraltı dershaneleri kurulur.

Evlerde illegal özel ders seansları yapılır. Üstelik “karaborsa eğitim hizmeti” çok daha pahalı olacağı için, üniversiteye hazırlık denen süreç yoksul kesimler için iyice ulaşılmaz hale gelir, fırsat eşitliği daha da bozulmuş olur.

Kaldı ki, üniversite girişini merkezi bir sınavla yapmayıp okul notlarına endekslemenin getireceği korkunç sonuçları görmek için eğitim uzmanı olmaya da gerek yok.

Şimdilik şu kadarını söyleyip gerisini bir başka yazıya bırakayım: Üniversite girişlerini merkezi sınav yerine lise ders notlarına bağlı hale getirmek, Türkiye’de her şeye rağmen rüşvetin, iltimasın, yolsuzluğun sızamadığı tek noktayı da tahrip etmek olur.

 

Bugün, 28.03.2012

AK Parti Kürt sorununu niye çözsün?

Son dönemde yapılanları ve konuşulanları hatırda tutarak soruyu şöyle de sormak mümkün; acaba hükümet Kürt sorununu çözmenin mi, yoksa olduğu gibi bırakmanın mı siyaseten daha az maliyetli olduğunu hesap ediyor?

 

<p><a rel=”nofollow” href=”http://www.kure.tv/haber/210-sesli-gazete/ihsan-dagi-ak-parti-kurt-sorununu-niye-cozsun/825-Bolum/115607/&embeddedplayer=v1″>İhsan Dağı – AK Parti Kürt sorununu niye çözsün?</a></p>

Çözüm iradesi olup olmadığı bu soruya verilen cevaptan anlaşılır.

Bir süredir yürütülen ‘güvenlik odaklı’ politika, ‘yeni strateji’ adıyla gündeme getiriliyor. Bu politikanın esası Kürt sorununu çözmek değil, ‘idare etmek’, yani terörü ve Kürt siyasal hareketini kontrol altında tutmak. Operasyonlar, bölgesel ve küresel işbirlikleri, KCK tutuklamaları ve BDP’ye yönelik sertlik söylemiyle ‘kontrol’ mekanizmalarının kurulduğu düşünülüyor.

Mevcut durumdan çok daha vahim bir tablo ortaya çıkmadıkça Kürt sorunu hükümet ve geniş kitleler için ‘katlanabilinir’ görülüyor. Dolayısıyla, AK Parti çözüm adına siyasal riskler almaz. Neden alsın ki? Kürt sorununu AK Parti yaratmadı; aksine, ‘eski aktörlerden ve politikalardan’ kendisini farklılaştırarak büyük bir sempati ve destek de sağladı hem Kürtler hem de demokrat kesimler arasında.

Ayrıca sorunun kendisinin ve çözümsüz kalmasının AK Parti’ye ciddi bir siyasal maliyeti de yok. Kürtlerin neredeyse çoğunluğu AK Parti’ye oy veriyor. Oy verenlerin de parti üzerinde kayda değer bir baskısı, hatta talebi mevcut değil. Partide siyaset yapan, taşra teşkilatlarında veya merkezdeki temsil noktalarında bulunan ‘Kürt kimlikli’ AK Partililerin de sorunun çözümü için aktif bir pozisyon almadıkları ortada. Ne görüşleri soruluyor AK Partili Kürt siyasetçilerin ne de onlar paylaşıyor görüşlerini.

Kısaca seçmen veya parti mekanizması üzerinden AK Parti’ye Kürt meselesinin çözümü için bir baskı gelmiyor. Gelmeyecek de… AK Parti sorunu çözse de çözmese de Kürtlerin yarısının oyunu almaya devam edecek.

Üstelik sorunun bu haliyle devamı hükümetin ne ekonomiyi yönetmesine mani, ne da devlete hakim hale gelmesine. Dış politikada ve bölgesel dengelerin yönetiminde bile Kürt sorunu ciddi bir kaygı değil. Suriye üzerinden Amerikan yönetimiyle eşsiz bir ortaklık gelişiyor, Barzani yönetimi hem ABD’ye hem Türkiye’ye muhtaç İran’a ve Şiilerin baskılarına karşı, AB işi zaten askıda…

Kısaca, Kürt sorununun mevcut hali hükümete ciddi bir ‘rahatsızlık’ vermiyor, dolayısıyla sorun ‘yönetilebilir’ görülüyor. Zaten halk Kürt sorunuyla da terörle de yaşamaya alışık. Şehitliğin kapsamı genişletilerek ve geride kalanlara yeni imkânlar vererek de sorundan zarar görenlerin kayıpları hafifletilmeye çalışılıyor…

Gerçekçi olalım, hükümet açısından her şey böyle kontrol altında, katlanılır ve yönetilebilir görünürken ‘çözüm’ denilen bir bilinmeze hükümet neden kalkışsın?

Dolayısıyla ‘yeni strateji’de yeni bir şeyin ve bir çözüm modelinin bulunmamasına şaşıracak değilim. Şaşırdığım sadece bir nokta var. O da ‘Öcalan ve PKK ile görüşülmeyecek’ ifadesi. Biliyoruz ki çok yakın geçmişte bu ikisiyle bir dizi görüşmeler yapılmıştı.

Soru şu: O zaman neden görüşmüştü devlet ve şimdi neden görüşmeyeceğini ilan ediyor? PKK ile otuz yıldır savaşan, Öcalan’ı kırk yıldır tanıyan devlet kimlerle muhatap olduğunu herhalde biliyordu. Dolayısıyla, şimdi çıkıp, ‘bunlarla olmayacağı anlaşıldı’ demeninin bir alamı yok.

Şimdi değişen ne peki? Değişen, savcılığın MİT mensupları hakkında Oslo görüşmelerini de kapsayan bir soruşturma başlaması ve bu çerçevede de MİT yöneticilerini ‘şüpheli’ sıfatıyla ifadeye çağırması.

Eğer ‘Öcalan ve PKK ile artık görüşme yok’ politikasının gerisinde bu savcılık soruşturması varsa hükümet geri adım atıyor demektir. MİT krizi patladığında hükümetin yürüttüğü Kürt siyasetine ve onun unsurlarına savcılığın müdahalesinin kabul edilemez olduğu, bunun siyaset üzerinde yargı vesayeti kurma girişimi olduğu haklı olarak söylendi.

Peki ama yine de bu müdahale hükümete geri adım attırdıysa?

Umarım doğru değildir, bu doğruysa hükümetin Kürt açılımı stratejisinin yargı vesayetine girdiği anlamına gelir ki çözümsüzlük siyasetinden daha kötüdür.

 

Zaman, 27.03.2012

Suriye post-hegemonik düzenin ilk işareti mi?

Arap ülkelerinde artık sene-i devriyesini tamamlamış olan devrimci siyasi dalganın en kritik ayaklarından birini oluşturan Suriye’de çatışmalar giderek derinleşiyor. Beşşar Esad sonunun geldiğini anlamış durumda. Buna rağmen tarihin akışını kendi lehine çevirmek umuduyla acımasız yöntemlerle ayaklanmaları bastırmaya çalışıyor. Oysa Baas rejiminin tüm fiziki ve psikolojik şiddet unsurlarını kullanmasına rağmen isyancıların safları giderek genişliyor. Ayaklanmalar ülkenin her yerine yayılıyor. Artık Şam ve Halep’te de halk isyancılara destek vermeye başladı. Başkent Şam’da henüz milyonlar sokağa dökülmüş değil. Ancak artık isyanın son evresine doğru girildiğinde şüphe yok.

Arap uyanışının etkilediği ülkelerin hepsinde isyancı halk hareketleri benzer siyasi, ekonomik ve sosyal motiflerden beslenseler ve sonuca ulaşmak için benzer yöntemler kullansalar da, amaca ulaşmada hepsi aynı hızda ilerleyemiyor. Bazılarında Mısır’da olduğu gibi üç haftada; bazılarında Libya’da olduğu gibi altı ayda baskıcı rejimlerin yıkıldığı gözleniyor. Suriye gibi bazı örneklerde ise siyasi rejimin ömrü daha da uzun sürebiliyor. Halk isyanlarının rejimi devrime ve demokratik sürece geçişi sağlama anlamındaki başarısı,  isyana katılanların sayısı ve örgütlenme güçleri, silah kullanma potansiyelleri, ülke içindeki silahlı güçlerin (polis, ordu vb) aldığı pozisyon gibi içsel nedenler yanında, özellikle uluslararası toplumun ilgili ülkelerdeki gelişmeler karşısında aldığı aktif/pasif tavır gibi dışsal faktörler tarafından belirlenmektedir. Örneğin Mısır’daki Mübarek rejiminin devrilmesini hızlandıran en önemli belirleyici değişkenler, içeride rejim karşıtı isyana katılımın kitlesel olarak yaygınlığı,  ordunun sokak gösterileri karşısında saygınlığını korumak adına tarafsız kalması ve nihayet uluslararası toplumun güçlü aktörlerinin de (başta Türkiye olmak üzere) bu ülkedeki siyasi değişimi açıkça desteklemeleridir.

Devrimlerin sonuca ulaşmasında iç etkenlerin mi daha güçlü olacağı, yoksa dış etkenlerin mi belirleyici olacağı elbette ciddi bir tartışma konusudur. Hatta dış politika analizinde geleneksel realist yaklaşımlar, bağımsız bir aktör olarak “uluslararası toplum” fikrine de temelden karşı çıkarlar. Buna rağmen, küreselleşmiş bir uluslararası ilişkiler düzeninde hegemonik güçlerin ve uluslararası toplum adına hareket ettiğine inanılan Birleşmiş Milletler (BM) gibi örgütlerin kararları son derece önemli olmaktadır. Libya gibi isyancıların yetersiz kaldığı ve otoriter liderlerin şiddet kullanmada sınır tanımadığı ve bu nedenle de ağır insani trajedilerin ortaya çıktığı durumlarda, NATO gibi örgütler BM kararlarına dayanarak baskıcı rejimin devrilmesi sürecinde devrimci güçlere aktif askeri yardımda bulunabilmektedirler. Genellikle bu gibi durumlarda önce Uluslararası Ceza Mahkemesi ilgili ülkedeki despotik liderler ve onların yakınında bulunan sorumlular hakkında “insanlık suçu” işledikleri gerekçesiyle tutuklama kararı vermektedir. Adından da ağır insan hakları ihlali işlenen ülkelere karşı insanlığın onurunu koruma adına, BM Güvenlik Konseyi’nce “insani müdahale” kararı alınmaktadır. Güvenlik Konseyi’nde alınan kararlar ise çoğu zaman beş daimi üyenin karşılıklı müzakereleri ve uzun bir ikna sürecinin sonunda gerçekleşmektedir.     

Suriye söz konusu olduğunda geçmişteki diğer benzer örneklere göre uluslararası toplumun oldukça yavaş hareket ettiği; hatta veto gücünün kullanılması nedeniyle BM’nin tamamen işlevsizleştiği gözlenmektedir.

BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye yönelik karar tasarılarını iki kez veto eden Rusya ve Çin, en son olarak BM Başkanlık Divanı adına yapılan ve hiçbir hukuki bağlayıcılığı bulunmadığı için siyasi sonuç doğurmayan bir “başkanlık açıklamasına” razı olmuşlardır.

Soğuk Savaş sonrasındaki küresel sistemin işleyiş mantığı ile çelişen bu durum nasıl açıklanabilir? Hatta yakın bir emsal oluşturan Libya konusunda Batılı ülkelerin (ABD, Fransa ve İngiltere) çizdiği yol haritasına karşı çıkmayan Rusya ve Çin, Suriye söz konusu olduğunda neden bu kadar sert durmaktadırlar? Aynı şekilde Fransa gibi Batılı ülkeler neden pasif kalmaktadırlar?

Öncelikle belirtmek gerekir ki, her ülke farklı bir örnektir ve genel resim aynıymış gibi görünse de, her ülkedeki değişim kendine özgü şartlarda gerçekleşmektedir. Örneğin Libya söz konusu olduğunda, Fransa gibi kendine göre farklı nedenlerle müdahaleye istekli ülkeler Rusya gibi ülkelere daha fazla baskı yaparak BM’den hızla karar çıkartabilmektedirler. Ancak, Suriye konusunda ne Fransa ne de diğer Batılı ülkeler askeri seçenek konusunda çok istekli durmamaktadırlar. Burada Suriye’de paylaşılacak petrol ve doğal gaz gibi zengin doğal kaynakların bulunmaması kadar, Rusya ve Avrupalı güçler arasındaki zımni siyasi antlaşmalar ve çıkar birlikleri de önemli rol oynamaktadır. Özellikle Avrupa ülkeleri ile Rusya arasında doğal gaz boru hatları üzerinden son yıllarda ciddi bir çıkar bağı oluşmuştur. Bu nedenle Avrupalılar Rusların duyarlı olduğu konularda çok daha ihtiyatlı davranmakta, Rusya’nın çıkarlarına saygı göstermektedirler. Örneğin 2008 yılında gerçekleştirilen NATO’nun Bükreş zirvesinde Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya alınmasını savunan ABD’ye karşı Almanya ve Fransa Rusya’yı kırmama adına ABD’nin planına karşı çıkmışlardır. Şimdi de Rusya’nın Soğuk Savaş’tan bu yana özel ilişkiler içinde bulunduğu Şam yönetiminin askeri yöntemlerle devrilmesine açıkça karşı çıkan Rusya’nın tutumu karşısında, Fransa ve Almanya Suriye konusunda ikircikli bir politika izlemektedirler. Bir yandan Şam yönetimini uyarırken, diğer yandan konuyu Arap Birliği gibi güçsüz bir örgüte havale etmektedirler.

ABD ise Irak ve Afganistan’ın siyasi ve askeri yükünden kurtulmaya çalıştığı bir Ortadoğu’da, Suriye gibi yeni bir maceraya karşı mesafeli durmaktadır. Üstelik seçim yılına girilmişken, Obama yönetimi iş başına geldiği günden beri izlemeye çalıştığı yeni çatışmalardan uzak durmaya dayalı Ortadoğu politikasıyla çelişmek istememektedir. Esasen başından beri Washington yönetimi Suriye konusunda bölge ülkelerinin, özellikle de Türkiye’nin Fransa’nın Libya’da üstlendiği rolü üstlenmesini beklemektedir. Oysa Ortadoğu’daki bir ülkenin, özellikle de komşu bir Arap rejiminin, Türkiye öncülüğündeki birçok uluslu güç tarafından askeri yöntemlerle devrilmesinin Arap dünyasında yaratacağı sonuçları öngörmek o kadar zor değildir.  Türkiye’yi de kara kara düşündüren ve ancak Batı basınının büyük bir iştiyakla desteklediği bu senaryonun gerçekleşmesi kolay olmayacaktır. Üstelik 1991 Kuveyt’i kurtarma operasyonu ve 1 Mart tezkerelerinin gösterdiği gibi, Türkiye’deki kamuoyunun ve silahlı güçlerin, ne amaçla olursa olsun silahlı kuvvetlerin başka ülkeye muharip güç olarak gönderilmesi oldukça zordur. Tarihsel tecrübe, devletin stratejik aklı ve kamuoyu Türkiye’nin Suriye konusunda öncülük yapmasına karşı çıkacaktır. Böyle bir askeri operasyonun tek meşrulaştırıcı temeli, Türkiye’nin güvenlik çıkarlarının açıkça ve yakinen ihlal edilmesidir ki bunun da örneği 1998 yılında Şam ile terör üzerinden yaşanan diplomatik restleşme ve savaş tehdididir.          

Rusya ve Çin’in Suriye politikaları ise daha çok Arap baharının Ortadoğu’daki jeopolitik dengelere yönelik muhtemel etkilerini nasıl okuduklarına bakılarak anlaşılabilir. Hem Rusya hem de Çin, Arap Baharı adı altında Ortadoğu’da gerçekleşen toplumsal gösteri ve ayaklanmaları, bölgede nihai olarak kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına zarar verecek olan dışsal kaynaklı gelişmeler olarak görmektedirler. Üstelik kendileri de otoriter ya da yarı-otoriter rejimlere sahip olan Rusya ve Çin demokrasi dalgasının dünyada yeniden yükselmesinden rahatsız olmaktadırlar. Rusya’daki 4 Mart seçimleri öncesinde kitlesel sokak gösterilerinin artması ve Çin’in 1989 Tienanmen olaylarına yönelik hatırası bu ülkeleri Arap dünyasındaki radikal değişim hareketine karşı oldukça mesafeli durmaya itmektedir.

Sonuç olarak, Suriye’deki halk ayaklanmalarının bahar aylarında giderek alevlenmesi beklenmelidir. Esat karşıtı muhalefetin lidersiz ve örgütsel anlamda güçsüz olması nedeniyle iç dinamiklerin rejimi değiştirme potansiyeli de zayıftır. Türkiye gibi bölgesel aktörler de farklı nedenlerle tek başına ya da birlikte Esat rejimini devirmek için askeri bir operasyona ve hatta muhalefetin silahlandırılmasına karşı mesafelidirler. Bu durumda çatışmaların bir süre daha sürmesi ve giderek Suriye’nin Lübnanlaş(tırıl)ması kaçınılmaz olacaktır. ABD’nin küresel düzlemde oyun kuruculuk rolünün zayıflamasının da doğrudan bir sonucu olarak görülebilecek olan bu belirsizlik ortamının, önümüzdeki yıllarda daha iyi hissedilecek olan post-hegemonik dönemi okuma adına Suriye ilginç bir örnek olacaktır.

 

Star, 26.03.2012

Osmanlı’nın ucunda, Bediüzzaman’ın izinde

SARAYBOSNA

Bosna-Hersek’i yıllardır hep “gıyaben” sevmişimdir. Bunu “vicahi”ye çevirmek, Bosna’nın destansı topraklarına ayak basmak, yeni nasip oldu. İstanbul merkezli Risale-i Nur Enstitüsü’nün düzenlediği yedinci Risale-i Nur Kongresi için, bir grup akademisyen ve fikir adamıyla birlikte İstanbul’dan kalkıp geldik buraya.

Bir başka deyişle, Osmanlı’nın payitahtından çıkıp Balkanlar’daki uç beyliğine uzandık. Hem de Osmanlı’nın Cumhuriyet’e, o Cumhuriyet’in tüm kıymet bilmezliğine rağmen miras bıraktığı en büyük kıymetlerden birini tartışmaya: Bediüzzaman Said Nursi’yi…

Üstad Bediüzzaman’a geleceğim… Ancak önce, Saraybosna’ya da dair görmeyenler için bir not:

Bu şehre “Gazi Bosna” dense yeridir, çünkü her karışında Müslüman Boşnakların 90’ların ilk yarısında maruz kaldığı korkunç saldırı ve soykırımın izleri var. Binlerce bina, yüzbinlerce kurşun deliğiyle yaralı.

Şehri çevreleyen tepelerden birinin üzerinde de dev bir şehitlik uzanıyor. Kimileri daha 18-19 yaşında toprağa düşmüş kahramanların isimleri, bembeyaz mezar taşlarına kazılı. Hepsinin orta yerinde de, hem kahramanlığını hem de bilgeliğini ima eden mütevazi mezarıyla, merhum Aliya İzzetbegoviç yatıyor.

Avrupa ikidir

Burada, bizim hükümetin destekleriyle 2003 yılında açılan Uluslararası Saraybosna Üniversitesi’nde Bediüzzaman Said Nursi’nin “medeniyet” anlayışını konuşuyoruz.

Bediüzzaman’ın İslamiyet’e dayalı bir medeniyet vizyonuna sahip olduğuna kuşku yok. Ancak bu, içine kapalı değil, aksine dışa açık bir vizyon.

Bunu bilhassa Bediüzzaman’ın Batı’ya bakışında
görüyoruz. Bu medeniyeti, Doğu’nun tek boyutlu “anti-emperyalist”lerinin yaptığı gibi her yönüyle reddedilmesi gereken bir düşman olarak tasvir etmiyor. Aksine, Batı içindeki nüansları görüyor.

“Avrupa ikidir” diyor, örneğin, Bediüzzaman. “Birisi, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyz ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi’ san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takib eden… birinci Avrupa.”

Diğeri ise, materyalizmin etkisiyle ahlaki değerlerinden kopan, “beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa.”

Yani Batı’nın içinde kötülükler kadar iyilikler de var. Hem de bu iyilikler, sadece bilim ve teknoloji değil, toplumsal hayata, adalet ve hakkaniyete hizmet eden “fünunlar.” (Mesela, belki diyebilirsiniz ki, “Kopenhag Kriterleri”!)

Bediüzzaman’ın, kimi Selefi İslamcıların yakın zamana kadar yapageldiği gibi, “demokrasi”yi sırf “Batı icadı” olduğu için reddetmeyişinin, aksine İslam dünyasındaki “istibdad” sorununa karşı çare bilip savunmasının sırrı da sanırım burada gizli.

‘Açılma’nın ilahiyatı

Aslında, “Batı’daki iyi unsurları ithal edelim” fikri, İslam dünyasında son iki yüzyıldır çokça savunuldu. Ancak bu “ithal”in sağlam bir “ilahiyat”ı yapılamadığı noktada, bazı ithalciler, tümden Batılılaşıp kendi medeniyetlerini terke kalktılar. (Bkz: Kemalizm.)

Bazı dindarlar ise, Cemil Meriç’in “kendi kendini tahrip cinneti” dediği bu sapma karşısında anlaşılır bir tepki göstererek, kültürel izolasyona savruldu. “Biz bize yeteriz” dediler.

Bediüzzaman’ın Avrupa içindeki “mehasinleri” (güzellikleri) “İsevîlik din-i hakikîsi”ne bağlaması ise, “dışa açılma”yı “dinden taviz” haline gelmekten kurtarıyor. Mevlana’nın meşhur “pergel”inin her ucuna da ilahi bir anlam kazandırıyor.

“Küreselleşiyoruz, kapitalistleşiyoruz, bu gidişle ne olacağız” diye son yıllarda haklı olarak soran dindarlara ufuk açabilecek bir anlam bu.

Yani zaman, Bediüzzaman’ı yine ve yeniden okumanın zamanı…

 

Star, 26.03.2012

Yeni strateji

0

Hükümetin Kürt sorununda tespit ettiği yeni stratejiyi destekliyorum.
Zaten ben en başından bu yana, “Kürtler’in statüsü” diye özetleyebileceğimiz sorunun PKK’yla pazarlık yoluyla çözülmeye çalışılmasının son derece yanlış olduğunu; bu konunun bütün Kürtler’i ilgilendirdiğini; terör örgütüyle kapalı kapılar ardında pazarlıkla değil, siyaset zemininde geniş katılımlı tartışmalarla sonuç alınabileceğini savundum. PKK’yla görüşülebilecek yegane şeyin ise silahların bırakılması için izlenecek prosedür; militanların dağdan indirilmesi, önder kadro için bulunacak formüller; düşünülebilecek bir affın kapsamı gibi konular olabileceğini vurguladım.

Öte yandan asıl yapılması gerekenin “resen demokrasi” olduğunu; hükümetin Anayasa değişikliğini bile beklemeden, hatta diğer partilerin desteğine bile ihtiyaç duymadan derhal hayata geçirebileceği birçok reform olduğunu, siyaset alanında PKK’nın tekelinin kırılıp çok sesli bir yapıya geçiş için ortam yaratılması gerektiğini defalarca yazdım, çizdim.

Bu yüzden de, şu anda ortaya atılan stratejiyi olumlu buluyorum. Ama hükümetin bu stratejiyi uygulama noktasındaki kararlılığına da pek güvenemiyorum. Bu güvensizliğimin temelinde de Kürt sorunu konusunda yakın geçmişte gözlemlediğim hatalar ve tutukluklar yatıyor.

İkinci ayak lafta kaldı

Aslına bakarsanız, bugün açıklanan strateji pek de yeni değil. Hükümet Silvan saldırısının hemen ardından PKK’yı da Kandil’i de muhatap almayan ve terörle daha etkili mücadele içeren bir çizgi izleyeceğini açıklamıştı. Ayrıca hükümetin Silvan sonrası açıklamalarında altını çize çize yaptığı “PKK’ya karşı etkili mücadele yürütülürken demokratikleşme hamlelerinden asla vazgeçilmeyeceği” vaadini de hatırlıyoruz.

Peki ne oldu?

Açıklanan stratejinin birinci ayağı uygulandı; PKK’ya ve KCK’ya karşı sayısız operasyon yapıldı ve örgüte büyük darbeler vuruldu. Ama ikinci ayak (demokratikleşme ayağı) tamamen lafta kaldı. Biz ağustos ayından bu yana hükümette Kürt sorunu ile ilgili (Dersim konusunda takınılan cesur tutumu bir yana bırakırsak) hiçbir reform çabası görmedik.

Oysa yapılabilecek o kadar çok şey vardı ki…

Mesela, bugün açıklanan “yeni strateji”de yer alan “Yerel yönetimlerin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı çerçevesinde güçlendirilmesi” hedefinin gerçekleşmemesi için ne engel vardı? Türkiye’nin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na koyduğu şerhlerin kaldırılması bir Bakanlar Kurulu kararına bakardı. Üstelik bu konuda CHP’nin de pürüz çıkaramayacağını, zira şerhlerin kaldırılması konusunda Kılıçdaroğlu’nun da seçimlerde vaatte bulunduğunu biliyoruz.

Mesela, “Kürtçe’nin seçmeli ders yapılması” konusunu bu kadar konuşmak yerine, hayata geçirivermenin karşısında ne gibi bir engel vardı? Milli Eğitim Bakanlığı, 2013 ders yılında Arapça’yı seçmeli ders yapma kararını alırken, neden yanına bir de Kürtçe’yi ekleyivermedi? Tamam, “seçmeli ders” formülü, Kürtler’in bir kesimine yetmezdi ama yine de bir ilerleme olur, daha iyisi için umut yaratırdı.

BDP muhatap alınmazsa

Yeni stratejide “Çözüm yeri olarak parlamento dışında hiçbir zemin kabul edilmeyecek; ipleri İmralı ve Kandil’in elinde olmayan, demokratik yollarla seçilerek Meclis’e gelmiş, siyasi inisiyatif kullanabilecek parti veya partilerle muhatap olunacak” deniyor.

Bu ifadeden BDP’nin de muhatap alınmayacağı gibi bir sonuç çıkıyor ki, böyle bir tutum, çözüm yeri olarak parlamentoyu işaret eden söylemi de anlamsız hale getirir. Zira ister beğenelim, ister beğenmeyelim, BDP demokratik yollarla seçilerek Meclis’e gelmiş meşru bir partidir ve ciddi bir temsil gücü vardır.

Kürt sorununu çözmek isteyen bir iktidar, BDP’nin ikili karakterini mutlaka göz önüne almak; bu parti üzerindeki İmralı-Kandil vesayetini gördüğü kadar, meşruiyetini ve temsil gücünü de görmek zorundadır. Bir yandan Kürt sorununu tartışmak için meşru temsilciler ararken, bir yandan da iyi-kötü var olan temsilciyi muhatap saymamak çözme isteği konusunda soru işareti yaratır.

 

Bugün, 24.03.2012

Eğitim hizmeti satın alınamaz mı?

Başbakan’ın Seul yolunda gazete genel yayın yönetmenlerine yaptığı açıklamalar, eğitim konusunu yine siyasetin baş gündem maddesi haline getireceğe benziyor.
Neyse ki bu defa din eğitimi ve imam hatipler odaklı bir tartışma yaşamayacağız.

Başbakan iki şey söylüyor: Bir: Üniversite giriş sınavlarını ve özel dershaneleri kaldıracağız. Eğitimde özel okullardan hizmet satın alacağız.

Hemen söyleyeyim ki, Başbakan’ın üniversite giriş sınavlarını nasıl kaldıracağını hiç mi hiç anlamadım. Bu vaadi daha önce başka partiler de yapmıştı, o zaman da anlamamıştım. Zira üniversite giriş sınavları öğrencilere eziyet olsun diye yapılmıyor. Arz ile talep arasındaki büyük uçurum yüzünden yapılıyor. Üniversitelerin toplam kontenjanları, üniversite müracaatlarının yüzde 10’unu ancak buluyorsa, yani talep edenlerin yüzde 90’ını elemek zorundaysanız, bu elemeyi genel bir sınav dışında nasıl yapacaksınız? Kaldı ki, üniversite kontenjanlarını arttırarak taleple eşitlemek gibi bir mucizeyi gerçekleştirseniz bile, yerleştirmeyi nasıl yapacaksınız?

Tıpkı özel hastaneden hizmet alır gibi

Erdoğan’ın açıkladığı ikinci projeyi ise gayet akıllıca buluyorum. Zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması yüzünden acilen ortaya çıkacak olan okul, derslik ve öğretmen açığını gidermek için son derece pratik bir çözüm. Öyle ya, Sağlık Bakanlığı özel hastanelerden sağlık hizmeti satın alıyor da Eğitim Bakanlığı özel okullardan neden eğitim hizmeti satın almasın… Sonuç olarak o okullar da aynı bakanlığın kontrolü altında, aynı müfredatı uyguluyor ve yine bakanlık müfettişleri tarafından denetleniyor.

Aslında bu fikir daha 2003’te Hüseyin Çelik’in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde gündeme gelmiş ama muhalefet yüzünden hayata geçirilememişti. Projenin ana fikri şuydu: Türkiye’de eğitimde müthiş bir kaynak israfı var. Bir yanda, Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinin yetersizliği nedeniyle, gerekli yatırımlar yapılamadığından bakımsız kalan ve aşırı dolu devlet okulları var: 60-70 kişilik sınıflar; yakıtsızlıktan yanmayan kaloriferler; eksik öğretmen kadroları; kitapsız kütüphaneler; alet edevatsız laboratuvarlar…

Öte yanda da trilyonlarca para akıtılarak kurulmuş ama yüzde 40, yüzde 50 doluluk oranlarıyla öğretim yapan özel okullar… Yani bir tarafta öğrenci fazlası, bina, derslik, öğretmen açığı var; öbür tarafta ise son derece iyi tefriş edilmiş boş sınıflar, boş bekleyen laboratuvarlar, kitapları raflarda tozlanan kütüphaneler, dizi dizi sıralanmış bilgisayarlar, 15-20 kişilik sınıflara ders yapan maaşı zaten ödenmiş nitelikli öğretmenler… O zaman neden devlet, artan eğitim talebini karşılamak için kendisi yatırım yapacağına, özel sektörden hizmet satın almasın? Bu hem devlet için daha ucuz bir çözüm olur hem de özel sektör atıl kapasitesini kullanmış olur. Ayrıca bu yolla, devlet okullarındaki aşırı kalabalık sınıflar ve alt yapı yetersizlikleri nedeniyle özel okullardan daha düşük kaliteli eğitim alan birçok başarılı öğrenci de daha kaliteli eğitime kavuşur.

Proje nasıl hayata geçirilebilir?

Hükümetin henüz projenin ayrıntılarını planladığını sanmıyorum. Ama akla yakın olan uygulama, özel okulların her yıl için boş kapasitelerini belirleyip özel fiyat teklifleriyle birlikte bakanlığa müracaat etmeleri; bakanlığın da kendi okullarında yaptığı değerlendirme sınavları sonucu belirlediği belli sayıda başarılı öğrenciyi bedelini kendi ödeyerek özel okullarda okutmasıdır. Seçilen öğrenci, elbette ki o özel okulun diğer öğrencilerinde aradığı giriş koşullarını taşımak; bir giriş sınavı söz konusu ise o sınavı kazanmak zorunda olacaktır. Sonuçta, özel okullarda devletten aldığı bursla okuyan bir öğrenci kesimi çıkacaktır ortaya…

Aslında bu uygulama bir bakıma, devletin özel okulların en büyük müşterisi olması anlamına gelir. Tabii, eğitim alanının böyle “müşteri garantili” bir alan haline gelmesinin, sektörün cazibesini birden bire artıracağı ve bu alana doğru hızlı bir sermaye akışına neden olacağı da bellidir; bunun yan etkileri de…

Proje iyi, yeter ki bu defa da “Fetullahçıların okullarına öğrenci aktaracaklar” gerekçesiyle engellenmesin…


Bugün, 26.03.2012