Ana Sayfa Blog Sayfa 469

Ali Bayramoğlu – Kanlı Nevruz

2012 Nevruz’u kanlı geçiyor. BDP ile İçişleri Bakanlığı’nın inatlaşmasıyla başlayan olaylar zaman zaman güvenlik güçlerinin kitlesel hoyratlıklarına, zaman zaman kitlesel başkaldırı görüntülerine sahne oluyor.

Ahmet Türk, eski eşbaşkanı, Kürtlerin önde gelen, yumuşak siyasetçisi polis tarafından Batman’da darp edilip hastanelik edildi dün.

Kürt meselesi kavurmaya devam ediyor…

Hem kendisi kavurucu, hem devletin bakışı, hem örgütün tutumu…

Önce parmak kaçınılmaz olarak devlete, İçişleri Bakanlığı’na yöneliyor.

Sert karşılaşmalara, gövde gösterilerine gebe Nevruz günleri, ancak bu kadar kötü ele alınır ve yönetilir. Yasak günler, alanlarla sokağa karşı, sokağa çıkanlara karşı iktidar gösterisi yapmak her zaman kötü sonuç vermiştir, yine veriyor.

Kürt politikasının da kendi gösterisini yapmak, Nevruz üzerinden sokağı örgütlemek ve sokağa inmek, hatta sıcak karşılaşmaları zorlamak, insanları ve kitleleri bu çerçevede araçsallaştırmak politikası göz ardı edilebilir mi?

Elbet edilemez ancak birlikte yöneten ve yönetmek durumunda olan, gelişmelerle ilgili asli sorumluluğu taşıyan siyasi iktidar olduğu açıktır.

2012 Nevruz’u güvenlikçi politikalar ikliminde, bir bakıma bu iklimin sonucu olarak yaşandı…

Güvenlikçi iklimden sık söz ediyoruz…

Tek katmanlı, tek nedenli, tek aktörlü bir yapı değil bu…

Örneğin, MİT kriziyle ortaya çıkan otonomlaşan yargı-emniyet dokusu bu güvenlikçi iklimin aktör ve nedenlerinden sadece birisi…

Kaldı ki, bugün farklı meselelerde karşı karşıya gelen, bu yapının içinde olduğu iktidar güçleri, Kürt meselesinde temel olarak aynı stratejik ortak paydadan hareket ediyorlar…

O zaman görmek gerekir ki, bu güvenlikçi iklimin ana nedenleri, adliye emniyet merkezli türlü demokrasi eksikleri ve özellikle Kürt sorunu merkezli siyasetsizlik olarak karşımızda durmaktadır.

Kürt meselesi ve politikaları kendi başına bir merkezdir.

Güvenlikçi bir havayı ve dili ülkeye ve siyasi iktidara hâkim kılan faktörlerden birisi, belki de en önemlisi, her şeyden önce Kürt meselesinde siyasi araçların hızla devre dışı kalması, “siyasi çözüme dair meşruiyet”in yara almasıdır.

Seçimlerden bu yana, Kürt siyasi hareketiyle siyasi görüşmeler ve demokratik hamlelerden, bu hareketin silahlı, siyasi ve lojistik alanını tümüyle kontrol altına almaya giden bir politikaya geçilmiştir.

Stratejik açıdan ise, bu fiili hamleleri de besleyecek bir şekilde, demokratikleşme ve özgürlüklerin kötüye kullanılması, bu kullanımın Kürt hareketini beslediği fikri, açık telaffuz edilmemekle birlikte, siyasi iktidar ve siyasi karar çevrelerinde etkin bir görüş haline gelmiştir.

Vahimi bu görüşün Kürt sorunundan başlayarak basın ve düşünce alanını adım adım kuşatması, otoriterleşme kaygılarını artıran, tutuklamaları tahrik eden başka bir gerçek olarak karşımıza çıkmasıdır.

Sorunun özü önemli ölçüde burada yatmaktadır…

Nevruz’u kanlı kılan, sadece örgütün bu kutlamaları vesile edip, tahrik eylemlerine girişmesi değil, ona uygun zemin hazırlayan ve beklediği girişimlerle tahrik eden devlet politikalarıdır.

 

Yeni Şafak, 21.03.2012
http://www.yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=21.03.2012&y=AliBayramoglu

Sivas’ta eğri oturup doğru konuşalım

Siyaset tartışmasını, karşı tarafa “çakmak” ve “gol atmak”tan ibaret sayan yaygın bir kültür var Türkiye’de. Bu, kuşkusuz bizi eğlendiriyor, ama, tam da bu “eğlenme” kavramının ikincil manasında olduğu gibi, bizi aslında oyalıyor, olduğumuz yerde saydırıyor. Çünkü kafanızın sadece karşı tarafı eleştirmeye çalışması demek, öz eleştiriye çalışmaması demek. Öz eleştirin olmadığı yerde de gelişme çok zor.

Bu problemin kendini sürekli yeniden üreten bir tabiatı da var: Biliyorsunuz ki, kendi cenahınızı eleştirmeye kalksanız, karşı taraf bunu fırsat bilip sizinkilere “çakacak”. O yüzden de bir sorun görseniz bile bunu yüksek sesle ifade etmeye çekiniyorsunuz. “Karşı tarafa hizmet”le suçlanmak istemiyorsunuz çünkü.

Bundan 15 sene önce yaşanan Sivas Katliamı hakkında süregiden tartışmalar, bu kör çekişmenin sahnelerinden biri.

Bir tarafta, bu trajik olayın faturasını tüm bir “İslamcı kesim”e çıkaran, hatta Sivas davasının normal hukuki prosedür sonucu zaman aşımına uğramasını dahi bugünkü “İslamcı iktidar”a bağlayan kimi “laikçiler” var. Bunların söylemi, sadece bir kaç yüz insanın suçunu milyonlarca muhafazakara teşmil etme haksızlığıyla kalmıyor, 28 Şubat zihniyetini ve onu hortlatma girişimlerini de besliyor.

Provoke olanlar

Diğer tarafta da bazı muhafazakar yorumcular var ki, bunlar, söz konusu itham karşısında, olaydaki “derin devlet rolü”nden başka bir şey görmemeyi seçiyorlar. Suçun, o gün Madımak Oteli önünde toplanan kitlede değil, sırf onları galeyana getiren “provokatörler”de olduğunda ısrar ediyorlar.

Oysa eğri oturup doğru konuşmak ve Gülay Göktürk’ün köşesinde sorduğu soruyla yüzleşmek lazım:

“Galeyana gelenin hiç mi suçu yok?”

Gerçekten de, “provokatörler” bir yana, Aziz Nesin’in Şeytan Ayetleri kitabını yayınlamaya kalkması (yani “dine dil uzatılması”) üzerine provoke olan, bu öfkeyle o gün önce hükümet konağını taşlayan, ardından Madımak Oteli’ni kuşatan, sonra da yangına alkış tutan öfkeli kalabalık hiç mi suçlu değil?

Dahası, o zaman bu kitleyi “ağır tahrik var” diye savunanlar, ya da bugün bu katliamı “yolda yürürken bir taşa takılıp düşme” derecesine indirenler, hiç bir sorumluluk taşımıyor mu?

Uzatılan diller

Bu sorularla yüzleşmek, sadece dürüstlüğün gereği değildir. Aynı zamanda, muhafazakar kesimin giderek daha fazla ihtiyaç duyacağı bir tartışmanın da zeminidir: “Dinimize dil uzatanlara ne yapacağız?”

Öyle ya, Türkiye demokratikleşiyor, açılıyor. İslamiyet’e güçlü bir imanla bağlı mütedeyyinler kadar, ateistler de, başka dinlerin mensupları da kendilerini ifade edecek. Ağzı olan konuşacak. Bu konuşmaların bazıları da mütedeyyin kulaklara “ağır tahrik” gibi gelecek.

Ne yapmak lazım gelecek bu durumda?

Bu soruya “öyle densizleri tabii ki susturmak gerek” diye cevap vermeye hazır bazı “İslamcılar” var Türkiye’de. Ama bu, onlara özgü bir tutum değil. Çünkü kutsal bildiklerini dayatmak, tehdit ve şiddetle savunmak, her kesimden çok sayıda Türk’ün ortak refleksidir. (“…’ye uzanan eller kırılsın!” sloganındaki noktalı kısma pek çok şey koyabilirsiniz; Türklük, Bayrak, Atatürk, Cumhuriyet, Ordu, vs.)

Oysa kutsal değerler, baskı ve tehditle değil, sakin, olgun, medeni bir dille de savunulabilir pekâlâ. Bunu görmek içinse, bu değerlere “kimlik”ten önce “iman”la bağlı olmak ve bu imanın özgüvenini taşımak gerekir.

NEVRUZ NOTU: Nevruz adına ortalığı yakıp-yıkan militanları kınıyorum. Ama aynı zamanda Nevruz’a zorunlu gün biçerek BDP tabanını daha da tahrik eden İçişleri Bakanlığı’nı da kınıyorum. Yasakçılık yolunda yeterince deneme-yanılma yapmadı mı bu devlet?

 

Star, 21.03.2012

Devlet kutsal mı?

Unutmayın; önce insan ve toplum vardı… Devlet insanların yarattığı bir şey; ne kutsal, ne de vazgeçilmez.

Devleti kutsal, aşkın ve vazgeçilmez sanan insanların ülkesinde özgürlük olmaz. Gerek de yoktur özgürlüğe. Kutsallaştırdığınız devletinize inanır ve itaat ederseniz ‘kurtuluş’a erdiğinizi düşünürsünüz zaten. Devleti kutsadığınızda, devletin başındakini de dokunulmaz yaparsınız. Adeta ‘tanrısal’ bir güçle ve yanılmazlıkla yönetirler sizi.

‘Kutsal devlet’in ateşine odun taşıyan ‘kurbanlar’ olmak istemiyorsanız devleti kutsamaktan vageçeceksiniz. Tunus’taki En-Nahda hareketinin lideri Rashid Gannuşi’nin 1990’lı yıllarda Londra’da yaptığı bir konuşmada söylediği bir cümle vardır; ‘devlet Allah’tan değildir’. Yani, insanları Allah yaratmıştır, ama devleti değil; devlet insanların eseridir. Peki, kim daha ‘kutsal’dır o halde?

Devletle insanın ilişkisi ‘hiyerarşiktir’. Doğrudur, ancak bir farkla; tepede devlet değil insan vardır. Ama pratikte bu ilişkinin tersine döndüğü de doğrudur. Bugün birçok toplum kendi yarattığı putuna tapmaktadır; devlete… Bir yandan da ‘devlet olmaya’ çalışarak kendini ‘tapınma’nın öznesi haline getirmeye çabalamakta. Siyaset de devletin varlığını, işlevini ve toplumla ilişkilerini sorgulamak yerine devlet üzerinden ‘tanrılaşma’ arayışına dönüşmekte…

Bu uzun girişin amacı, sözü ‘devlet-dışı’ kuruluşlara getirmek. Hafta sonu Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE), Kahire’de ‘Devlet-Dışı Aktörler ve Ortadoğu’nun Sosyal, Ekonomik ve Siyasi Dönüşümü’ başlıklı bir konferans düzenledi. Arap ve Türk sosyal bilimcilerin SDE tarafından bir araya getirildiği ikinci konferans bu. ‘Arap Baharı’nın ardından devleti değil, sivil toplumu ve devlet dışı aktörleri konuşmak çok anlamlı.

Ortadoğu’da uzun yıllar değişimi sağlayacak aktörün devlet olduğu sanıldı. İşgal ve kolonyal tecrübe devlete odaklı bir siyasal kültürü pekiştirdi. Kurtaracak olan da inşa edecek olan da devletti. Özgürlüğün, bağımsızlığın, refahın, adaletin hep devletle geleceği düşünüldü. Sonunda Arap toplumları bir değil tam 22 devlete kavuştu. Ama beklenen olmadı; ne özgür oldu halk ne de zengin. Aksine Arap devletleri bir kâbus gibi halkın üstüne çöktüler.

Kolonyal efendiler gitti, yerli sahipler geldi. Kendi halkını ve ülkesini sömürgeleştiren ‘ulusal devletler’… Her şeyin sahibi devlet oldu Arap dünyasında; ülkenin de halkın da sahibi devlet. İktidarı da o verdi, itibarı da, zenginliği de… Verdiği gibi aldı da tabii…

‘Arap Baharı’ halkın bu tür devletlere tahammülünün kalmadığını gösterdi; ayrıca devleti kurucu gücün kim olduğunu da… Devrim ‘yıktığı’ kadar, içinde ‘kurucu’ bir irade taşır. Devrimler devleti yeniden kurar. Kurarken de halkın ‘kurucu güç’ünü en canalıcı biçimde teşhir eder. Ancak devrimler de devlete dönüşür, kendi statükolarını kurarlar.

Bu kısır döngüyü kırmanın yollarından birisi devletten bağımsız bir ‘sivil toplum’ oluşturmaktır. Bir güç temerküzü olan devlete karşı, onu sınırlayacak, denetleyecek toplumsal aktörleri ‘aktif’ hale getiren bir sivil topluma ihtiyaç vardır. Sivil toplumun varlığı siyasal olan karşısında toplumsal alanı tahkim eder, özgürleştirir ve özerkleştirir. Özellikle ‘ulusal sınırları’ aşan bir sivil dayanışma ağı hem toplumu koruyucu işlevler yüklenebilir hem de devletlerin müdahale alanlarını sınırlayabilir. Devrim sonrası Ortadoğu’da toplumun devletten bağımsızlaşmasının izlerini görebiliyoruz. İnsanlar geleceklerini, umutlarını sadece devlete bırakmak niyetinde değiller. Devrim süreci ulusal sınır dinlemedi; Tunus’ta başlayıp neredeyse her Arap ülkesine ulaştı.

Şimdilerde de Arap sivil toplum kuruluşları ulusal sınırlar tanımıyor; kendi aralarında ilişkiler, dayanışma ağları kuruyor. Böylece değişimi hem yayıyorlar hem de derinleştiriyorlar. Bölgede bu tercihi görmek mümkün. Daha da önemlisi kimse geleceğini, devrim sonrası yeniden de kurulsa devletin eline teslim etme niyetinde değil.

Çünkü ‘her şey’ devlet değildir. Devlete ne kadar güç atfederseniz devleti o kadar güçlü kılarsınız. Ve o güç hep size karşı kullanılır… Bunun üstesinden gelmenin yolu ‘ilk’i hatırlamaktır; önce Allah, sonra insan vardır. Devleti Allah değil, insan yaratmıştır. Yani, kutsal olan devlet değil, insandır…

 

Zaman, 20.03.2012

Yılmaz Ensaroğlu – İstihbaratı demokratikleştirmek

7 Şubat’ta MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve dört MİT yöneticisinin İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığınca ‘şüpheli’ olarak ifadeye çağrılması, özel olarak MİT’i ama genel olarak tüm istihbarat faaliyetlerini ve kurumlarını yeniden tartışmaların odağına oturttu. Ancak soruşturmanın zamanlaması, soruşturmayı yürütenlerin kimlikleri ya da kimliklerine dair var olan algı, bir hukuki soruşturmadan ziyade bir “siyaseti dizayn operasyonu” ile karşı karşıya olduğumuzu herkese düşündürttü. Aynı şekilde, bir gruba ait yayın organlarının ve kamuoyunda aynı gruptan oldukları bilinen belli başlı isimlerin toptan ve çok senkronize bir biçimde soruşturmayı şiddetle savunmaları ve şüphelilere yönelik suçlamaların ve sorulacak soruların aynı gece medyaya sızdırılması gibi pek çok husus, söz konusu düşünceyi kuvvetlendirdi.

Bu kanaatten ötürü, kamuoyunun büyük bir bölümü, MİT yasasının 26. maddesinde yapılan değişikliği, hukuki açıdan kabul edilebilir bulmasa da, söz konusu müdahale girişiminin bertaraf edilmesi için bir bakıma ‘anlayışla karşıladı’. Ancak bu anlayışla karşılamanın asıl nedeninin, birtakım beklentiler olduğunu da görmek gerekir. Bu yazıda, bir miktar bu beklentiler ışığında genel olarak istihbaratın demokratikleştirilmesi, hesap verebilir hale getirilmesi konusunu irdelemeye çalışacağız.

MİT’e dair algı

İstihbarat faaliyetleri, tarih boyunca güvenlik sektörünün önemli bir unsuru olarak varlığını sürdürmüştür. Ancak tabiatı gereği gizli yürütüldüğünden yani diğer güvenlik birimleri gibi göz önünde olmadığından üzerlerinde fazla konuşulmaz. Dahası, bizim gibi otoriter ülkelerde, istihbarat kurumlarının mesaisinin önemli bir bölümünü kendi halkının takip ve kontrolü, fişlenmesi oluşturduğundan, insanlar istihbarat kurumlarıyla ilgili ileri geri konuşmaktan çekinirler. Özellikle Türkiye gibi, tüm siyasi sorunlarına güvenlikçi bakış açılarıyla yaklaşan, siyasi muhalefeti ‘tehdit’ ya da ‘iç düşman’ olarak açıkça tanımlayan ülkelerde, istihbarat kurumlarından duyulan korku, çok daha derindir. Çünkü siyasi tarihimizin karanlık sayfaları çoktur ama en zifiri karanlık olanları da, istihbarat kurumlarına ait bölümlerdir. Nitekim istihbarat üreten MİT, Emniyet İstihbarat, Genelkurmay İstihbarat ve Jandarma İstihbarat gibi kurumlara ilişkin zihinlerimizdeki imaj, bu kurumların daha çok “iç düşman”lara yönelik olarak yaptıkları operasyonlarla şekillenmektedir. MİT dendiğinde herkesin aklına, öncelikle kendisi hakkında yapılan fişlemeler, tutulan raporlar gelir. Polis istihbarat dendiğinde, herkes kendisinin de mutlaka bir ortam dinlemesine takıldığını, telefonlarının dinlendiğini düşünür ve tedirgin olur. JİTEM denince ise, akıllara faili meçhul cinayetler, toplu mezarlar, yer altından fışkıran kemikler gelir. Özetle, istihbarat korkutucudur, ürkütücüdür; bırakınız hayatları, hayalleri bile karartmaktadır.

Hakan Fidan’dan beklentiler

Son günlerde görece yoğunluğu azalmış ama süreceği kesin olan saldırıların ve tartışmaların odağını ise, bu göreve getirilmesinden İsrail’in rahatsızlığını açıkça belirttiği MİT Müsteşarı Hakan Fidan oluşturmaktadır. Bu yüzden de, MİT’e ya da Hakan Fidan’a yönelik her operasyon, kolaylıkla İsrail’le ve uluslararası çevrelerle ilişkilendirilmektedir. Buna karşılık, Hakan Fidan’dan yana beklentilerin oldukça yüksek olduğunu da belirtmek gerekir. Kuşkusuz Fidan’ın elinde bir “Âsay-ı Musa” olmadığı bilinmektedir ve ondan insanüstü bir performans beklenmemektedir. Ancak yeni Türkiye’yi inşa yolunda, “insani güvenliği” esas alan bir anlayışla temiz ve güvenilir bir kadro kurması, başına geçtiği kurumu her türlü karanlık ve kirli işlerden temizlemesi, hukuk dışı işlere bulaşmış elemanlarını ayıklayıp yargı önüne çıkarması ve Türkiye’nin karanlık geçmişiyle yüzleşmesi sürecinde öncü bir rol oynaması da kendisinden beklenmektedir. Ve bütün bunları biraz da kamuoyunun önünde yapması gerekir. Her ne kadar kamuoyuna “başarılı bir polis operasyonu” olarak yansıtıldıysa da, Hatay’da suça karışan elemanını tespit eder etmez, ihraç edip dosyasını savcılığa göndermesi gibi uygulamaları duyup öğrenmeye toplumun ihtiyacı var. Örneğin Hrant Dink’i çağırıp tehdit eden iki MİT elemanı hakkında Ankara C. Savcılığı, zaman aşımından takipsizlik kararı verdi. Yapılan itiraz üzerine dosyalar aylardır Sincan’da beklemede. İlgili diğer kamu görevlileri gibi terfi etmeye devam mı edecekler yoksa bu elemanların ve onlara bu görevi verenlerin adalet önünde hesap verdiklerini görmek bizlere nasip olacak mı? Doğrusu, herkes bunu merakla beklemektedir. Özetle, Başbakan Erdoğan’ın ve Hakan Fidan’ın, 26. madde değişikliğini ilkesel olarak yanlış bulan pek çok insanın yüksek sesle fazla itiraz etmemesinin altında bu tür beklentilerin yattığını asla unutmamaları gerekiyor. Kimin beklentisi mi bunlar? Her şeyden ve herkesten önce, zulme uğrayanların, ahlarının aheste aheste çıkacağından emin olduğumuz mazlumların.

İstihbarat savaşları

Türkiye’de sadece MİT yok; poliste, jandarmada ve Genelkurmay’da da istihbarat birimleri var ve aralarında görev ve yetki çatışması, kurumsal kıskançlıklar hiç eksik olmuyor. Yasal düzenlemenin aksine, MİT yıllarca ordunun denetimi altında olduğundan, çekişme daha çok MİT’le polis arasında yaşanıyordu. Hatta polis istihbaratın kurulmasının ve güçlendirilmesinin ana nedeni de, MİT’in, hükümetlerden daha çok orduya bağlı olarak çalıştığına dair yüklü bir sabıkaya sahip oluşudur. Yani kıskançlık ve çekişme, tarihi geçmişe sahiptir. Bu sorunu gidermek adına bir İstihbarat Koordinasyon Kurulu oluşturuldu ancak problemin köklerinin çok derinlerde olduğunu, dolayısıyla koordinasyon toplantılarıyla çözülmesinin çok zor olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Ancak polisle ilgili olarak genellikle göz ardı edilen çok daha önemli bir sorun, emniyet teşkilatının kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı biçimde bir dizi görev ve yetkiyle donatılmış olmasıdır. Bilindiği üzere, insanlığın en iyi yönetim şekli olarak geliştirdiği demokrasinin temel ilkelerinden biri, kuvvetler ayrılığıdır. Yani gücün, yetkinin bir erkte toplanmamasıdır. O yüzden de, devlet aygıtının temel organları olarak yasama, yürütme ve yargının birbirlerinden ayrı/bağımsız olması ama birbirlerini denetleyerek bir denge ve ahenk içinde toplumun hizmetlerini görmesi esastır. Kabaca yasama diğer iki erkin bağlı olacağı hukuki düzenlemeleri yapar, yürütme bu mevzuat çerçevesinde yönetir, yargı da yine bu mevzuat dâhilinde denetler.

Kuvvetler ayrılığı ilkesi, tüm devlet kurumlarının görev ve yetkilerinin belirlenmesinde de gözetilir. Ne var ki, bizde polis, hem istihbarat üretmekte ve bunun gereği olarak her türlü takip ve izlemeyi, dinlemeyi yapmakta, hem güvenlik amaçlı operasyonları kararlaştırıp yürütmekte hem de adli kolluk hizmetleri dolayısıyla bir tür yargı görevini de icra etmektedir. Yani günümüzde polis hem yürütmenin hem de yargının etkin bir parçası olarak hayatımıza hükmetmektedir. Bu aşırı güç ve yetkiler dolayısıyla da, polis adeta bir fezleke hukuku yaratmaktadır. Zaten yargı, polisin sahip olduğu imkânlara sahip değildir ve bu yüzden de soruşturmalarda savcılar, genellikle kolluktan gelen dosya çerçevesinde hareket etmek zorunda kalmaktadırlar. Esasen poliste kimlerin ne kadar örgütlendiğinden bağımsız olarak bu sorunun bir an önce ele alınıp çözümlenmesi gerekmektedir. Nitekim tarih, tüm gücün bir kişide, bir grupta ya da bir erkte toplanmasının veya bir kuruma bu kadar çok görev ve yetki verilmesinin yol açtığı felaketlerle doludur. O yüzden şimdinin güçlü liderleri ya da grupları, hiç değilse “sünnetullah”ı hatırlayıp, kendilerinin her zaman böyle güçlü olmayacaklarını ve yarın bu büyük gücün, hiç sevmedikleri bir kişinin ya da grubun, kurumun elinde toplanmasının doğuracağı sonuçlar üzerinde biraz düşünmeliler ve bunun isteyip istemeyeceklerinin muhasebesini dürüstçe yapmalılar. Tekrar vurgulamak gerekirse, bu “güçler birliği” sorununun şimdiki güçlü liderlerden, gruplardan ve kurumlardan bağımsız olarak, ilkesel açıdan masaya yatırılıp çözülmesi zorunludur.

İstihbaratı hesap verebilir kılmak

İstihbarat servislerinin hesap verebilirliğine yönelik olarak demokratik ve etkili bir sistem kurabilmek, günümüz demokrasilerinin en önemli ve zorlu sorunlarından birisidir. Çünkü güvenlik ve istihbarat servislerinin hesap verebilir kılınması, demokratik denetim ve sivil gözetim açılarından demokratik şeffaflığa kavuşturulması, artık vazgeçilmez hale gelmiş bulunmaktadır. Bu bağlamda hükümet, görevlendirme, önceliklerini belirleme, kaynakları kullanılabilir kılma gibi konularda yönlendirmek suretiyle tüm istihbarat birimlerini denetim altında tutarken, Meclis genel konular ve bütçe onayı gibi işlevlerle belirli bir gözetim ve gerektiğinde oluşturacağı komisyonlarla incelemeler, araştırmalar yapar. Yargı ise hukuka aykırı fiiller üzerinde hüküm verir ve özel yetkilerin kullanımını izler. Sivil toplum ve vatandaşlar da, alternatif görüşler sunmak, skandal ve krizleri açığa çıkarmak, şikâyetlerde bulunmak gibi yöntemlerle bu birimlerin çalışmalarına sınırlamalar getirirler.

Ne var ki, yıllarca istihbarat örgütlerini izleyememiş ama buna karşılık bu örgütler tarafından özel hayatının en mahrem noktalarına kadar izlenmiş hatta hâlâ izlenmekte olan kişi ve kurumların, bu hak ve yetkilerini kullanmalarını hemen sağlamak çok zordur. Bunun için de, öncelikle güvenlik anlayışımızı yeniden gözden geçirmek, güvenlik kurumlarında köklü reformlar yapmak gerekmektedir.

 

Star, 19.03.2012

Onların yeniden demokrat oldukları günden korkalım

0

Eskiden işleri çok kolaydı onların. İstedikleri ve onayladıkları bir rejim vardı. Bu rejim, içinde yer aldıkları ve sülale boyu nasiplene geldikleri zümrenin ayrıcalıklarını koruyordu. Onlara düşen, bugünlerini sağlayan rejime muhalif rolü oynamaktı.

Rejimi açıktan savunanlardan daha zor ve sofistikeydi onların işi. Bir yandan düzenin muhalifi gibi görünecekler, diğer yandan da yazıp çizdikleriyle ona sahici bir zarar vermeyeceklerdi. Onun temel direklerine, sacayaklarına saldırmadan “muhalif aydın” olacaklardı.

Oldular da. Uzun süre bu muhalif demokrat aydın rolünü başarıyla oynadılar. Kimse de onlara, “kapitalist sistemin muhalifi” olmalarına karşın oligarşinin büyük medyasında nasıl olup da yazabildiklerini sormadı. Belli ki “sistem” onların ne kadar tehlikeli olduklarını fark edemeyecek kadar aymazdı. Ya da her şeye rağmen bu sistemin sahiplerinin de entelektüel derinliğe saygısı vardı ve böylesine büyük yetenekleri göz ardı edemiyordu. Bu iki gerekçeden birine inanmak, zokayı yutmak için yeterliydi. Böylece onlar uzun yıllar boyunca bir muhalefet illüzyonu oluşturarak, sahici bir muhalefetin yeşermesini engelleme rolünü başarıyla oynadılar.

Elbette tek başına onlar sağlamadı bu illüzyonu, ama önemli katkıları oldu. Söz konusu yazarlar belki bunu bir strateji olarak değil, sınıfsal veya ideolojik bir refleks olarak yapıyorlardı; ama en iyi örneğini Radikal gazetesinde ve onun yayın çizgisinde bulan bu tutum, oligarşi medyası açısından bilinçli biçimde izlenen bir stratejiyi ifade ediyordu. Bu “muhalif, demokratlar”, orduyu, darbeleri, derin devleti ve onun cinayetlerini açıktan savunanlarla, aynı medya grubunda yazıyorlardı, ama onun entelektüel kesimlere hitap eden gazetelerinde ve tabii ki ellerini “temiz” tutarak. Uzun yıllar tuttu da bu. Ama ne zaman ki kenar mahalle çocukları oligarşinin güçleriyle itişe itişe iktidara geldi ve bütün eksikliklerine ve hatalarına rağmen sistemi demokratikleştirmeye başladı, işte onlar için zor günler de başladı. Normalleşme oldukça, anormal olan da daha görünür hale gelmeye başladı. Kavganın harareti yükseldikçe, savundukları düzen zora girdikçe, muhalifi göründükleri ama aslında razı oldukları ve güvendikleri aktörler demokratikleşme sürecine yeterince direnmeyince, onların da insicamı bozuldu. Demokrat makyajları akmaya, altındaki Kemalist yüzleri açığa çıkmaya başladı.

Ergenekon Davası başladığında – onca sözünü ettikleri faili meçhulleri ve bürokratik ağıyla derin devlet yargılanmaya başladığında- son derece rahatsız oldular. Önce davayı yetersiz buluyormuş gibi yaptılar. Daha fazlasını istediklerini söylediler, “bu dava niye Fırat’ın öteki yakasına gitmiyor?” dediler (Ama bunu yaparken, bizzat Fırat’ın öteki yakasında, Diyarbakır’da görülen JİTEM davasına da kayıtsız kaldılar; Albay Temizöz’ü de üzmediler). Sonra dava sürecinde yapılan hatalara “zoom”ladılar ve bütün davayı bu hatalara indirgemeye, itibarsızlaştırmaya ve mahkum etmeye çalıştılar.

Ama süreç devam etti . Parçası oldukları oligarşinin en güvendikleri kurumları, muktedir ve hesap vermez generalleri, yargıçları ve medyası, aksak biçimde de olsa gittikçe yükselen demokrasinin altında kalmaya başlayınca, bin bir hünerle son ana kadar muhafaza etmeyi başardıkları siyaseten doğruculuk da bitti.

Ve herkes sahici yüzüyle sahne almak zorunda kaldı. Artık sarayın muhalifini oynamanın zamanı değildi. Ve doğal olarak bu noktada, majestelerinin nazik “muhalif” ve “demokrat”ları, ellerindeki muhalefet pankartlarını, üstlerindeki grev önlüklerini atıp, kapıya dayanan mujiklere karşı konağın kapısına birlikte sırt verdiler.

Hatta aralarından bazıları, artık ele güne rezil oluruz, en azından görüntüyü kurtaralım kaygısını bile bir yana atıp, şişeyi taşa çalıp, generallere “yahu niye çözülüyorsunuz, niye sivil yönetime itaat ediyorsunuz” anlamına gelen yazılar dahi yazmaya başladı. Sırf bu yönüyle bile hayırlı bir süreç bu. Tıpkı, maçın kaybedilmekte olduğunu görünce topa girip karşı takıma gol atamaya çalışan hakem gibi, sahte demokratların kendilerini ifşa ettikleri, ifşa etmek zorunda kaldıkları bir süreç.

Siyasetin gerçek dünyası

27 Nisan Muhtırası başarılı olsaydı, paşaların istifa resti tutsaydı, Başbuğ kendisinden beklenen postayı koyabilseydi, sivil irade çözülseydi, çok muhtemeldir ki, demokrasi adına timsah gözyaşı dökecekti. Kim bilir belki de kadife sesiyle, belgesel tadında ne kadar içli demokrasi tiratları hazırlamıştı. Ama kısmet olmadı. Son bir umut, Başbuğ’un ifadeye gitmemesiydi, ama o da olmayınca, kadife sesli tiradın yerini bariton bir azarlama aldı. “Dik duruş gerektiren günlerdeyiz. Eğilen, ezilir” diyor Can Dündar. Ancak bu kadar açık konuşulur. Adeta, “bana bunları da söylettin ya, bu kadar kitabın ortasından konuşturdun ya, beni deşifre ettirdin ya, daha ne diyeyim ben sana” diyen bir sitem onunki.

Bunu kime söylüyor? İlker Başbuğ’a. Neden söylüyor? Mahkemenin otoritesini kabul edip savunma yaptığı için. “Ordunun boşluğu nasıl dolacak?” şeklindeydi 10 Ocak 2012 tarihi yazısının başlığı. Bu başlık bile çok şey anlatıyor. Aklıma “312’yi kaldıralım ama ondan doğacak boşluğu neyle dolduracağız” şeklindeki yakınma geldi. Bunu söyleyenlerin zihninde, aslında bu maddenin bir yeri vardı; ama Avrupa Birliği süreci belasına kaldırmak zorundaydılar ve onu nasıl telafi edeceklerini düşünüyorlardı. Tıpkı Can Dündar’ın ordu için düşündüğü gibi.” Siyasette ordunun yeri var mı ki boş da kalsın?” diye sormanın anlamı yok; çünkü cevabı belli. Evet, demokrasilerde olmayabilir, ama Türkiye’nin kendine özgü… Neyse, devam edelim.

“7 saat suçsuzluğuna dair dil dökeceğine” diyor, “Ben Genelkurmay Başkanıyım. Sadece Yüce Divan’a hesap veririm” diyebilseydi, hem hukuk öğretmiş olur, hem de itibarından taviz vermezdi. Muhtemelen Silivri’de de silah arkadaşlarınca yalnız bırakılmazdı.” “Fitlemek” kavramından daha uygunu var mı bu azarlamayı açıklamak için? Sonrakiler için daha açık bir uyarı olabilir mi? Başbuğ sana söylüyorum, Orgeneral Necdet Özel sen anla. Olmadı, sivil otoriteye itaat eden Demokrat Parti döneminin genelkurmay başkanının başına gelenleri hatırla. Can Dündar da öyle yapıyor: “Hükümetin kuyusunu kazmaktan değil, hükümetin güvenini haiz olmaktan idam yedi Erdelhun Paşa…” diyor. Bilmem ki sivil otoriteye itaat idama bile götürürden başka bir anlamı var mı bu sözlerin?

Ama bundan da ibaret değil. Belki hala kışkırtmanın zemini kalmıştır diye düşünüyor olmalı ki, bir askeri en zayıf olduğu yerinden vurmayı deniyor. “Birkaç yıl öncesine dek ‘zinde kuvvetler’ denince asker anlaşılırdı. Şimdi askerin ‘zinde kuvvet’ değil, ‘kâğıttan kaplan’ olduğu fark edildi” diyor. Eski Türk filmlerinden bir sahne geliyor gözümün önüne. Oğlunun veya kocasının eline silah verirken “ben de seni erkek bilirdim” diyen rahmetli Aliye Rona’yı görüyorum onun utanç verici yüreklendirmesinde…

Orduyu sivil otoriteye itaatsizlik etmesi için teşvik. Burada romantizm bitiyor, Süheyl Batum dili devreye giriyor. Hem de doğrudan onun tedavüle soktuğu “kağıttan kaplan” kavramıyla. Ve bu kadar kitabın ortasından, bu kadar militarist bir çağrıyı, “rüşveti kelam” kabilinden veya demokrat göründüğü günlerden kalma bir alışkanlıkla demokrasi kavramıyla kamufle etmeye çalışıyor: “Belki de ilk kez toplumun gerçek dinamik güçleri, bu kez “sivil tahakküm” tehlikesi karşısında, arkasında asker desteği bulundurmayan, demokratik bir direniş sergileme sınavındalar.” Demokrat ya, olacak o kadar. Hem demos da toptan kaybedilmiş değil. “Bardağın yarısının, yani toplumun yüzde 50’sinin gidişata itirazı olduğu düşünülürse hiç de küçük sayılmaz. Bu dinamik, süngü dürtmeden ayağa kalkabilir mi? Önümüzdeki sürecin hayati sorusu budur.”

Kalkmazsa süngü ile dürtmeyi meşru mu görüyorsun diye sorsam suçlu ben olurum. Elbette o bunu kastetmiyor, benim içim fesat.

Ama bunca açık sözden sonra öyle dese ne olur, böyle dese ne! Hem zaten demokratlık yapmak eskidendi. Şimdi bir şeyler yapmak gerek. “Ha bire ‘sarı öküz’e ağıt yakarak yılgınlık yaymak, buna cevap değil” diyor bizim Kemalist-demokrat, askerci-sivil, düzen muhalifi-düzenci, yazarımız. Böylece hatırlatmış oluyor ulusalcı sitelerde dolaşan o öküz hikayesini. Hani kurtlara karşı gayet iyi mücadele ederken, aralarından birini verme gafletinde bulununca hepsi hedef haline gelen öküzlerden söz ediyor. Yanlış demiyor bu öyküye, sadece yılgınlığa sürüklediği için taraftar değil.

Artık demokrasiye katkı yapabilirler

Kimi yılgınlığa sürüklediği için kızıyor Dündar. “Toplumun gerçek dinamik güçleri” dediği güçleri. Daha somut olarak, demokrat güçleri mi, orduyu mu? Ben de onca sözün üstüne ne soruyorum!

AK Parti,  hiçbir sevabı olmasa, sırf bugünleri gösterdiği, herkesi gerçek yüzüyle çırılçıplak görünür hale getirdiği için tebriki hak ediyor.

Demokrasilerde otoriter ve totaliter fikirlere, demokrat olmayanlara da yer var. Onların varlığı ve düşüncelerini ifade edebilmeleri özgür bir toplum için tehdit değil, tersine, onun bir gereği ve onu güçlendiren bir unsurdur. Özellikle de bunu oldukları gibi, gerçek yüzleriyle yaptıklarında. Can Dündar da bu haliyle demokrasiye çok daha fazla katkı yapabilir. Üstelik de o bunu hiçbir biçimde amaçlamamış olsa bile. Çünkü artık kendisi olarak konuşuyor. Tıpkı yazısının Türkiye’de okunması durumunda ayıplanmayı göze alarak, bütün inandırıcılığını kaybetme pahasına,  Guardian’a Hrant’ı AKP’nin katlettiği anlamına gelen bir yazı kaleme alacak kadar acizleşen Ece Temelkuran’ın durumunda olduğu gibi. Biz asıl, onların yeniden demokrat olacakları günden korkalım.

Çünkü onların yeniden “muhalif” oldukları gün, bu ülkedeki demokrat güçler bir kez daha yenilmiş yenilmiş demektir.

 

Star, 19.03.2012

Gazeteciden ‘terörist’ çıkarmak

Türkiye’de son aylarda olan “iyi şeyler”den biri, Nedim Şener, Ahmet Şık ve Oda TV davasında tutuklu diğer iki gazetecinin salıverilmesiydi. Bu, hem insani açıdan sevindirici, hem de siyasi açıdan umut vericiydi. Çünkü gazeteci tutuklamaları, özünde doğru ve önemli olan Ergenekon ve KCK davalarındaki şirazesinden çıkmışlığın ayyuka çıktığı noktaydı bence. Hala da öyle.

Öyle, çünkü bu dört gazetecinin tahliyesinin başkaları için emsal teşkil edip etmeyeceğini henüz bilmiyoruz. Dahası, tüm bu tutuklamaları çok haklı gören, hatta “28 Şubat’la hesaplaşma” bağlamında daha nice gazeteciyi “içerde” görmek isteyen bir kitle var Türkiye’de. Bu kitlenin “hislerine tercüman olan” yorumları da medyada sıkça görüyoruz.

Peki ama gazeteciden terörist (yahut darbeci) çıkarmaya çok eğilimli olan bu yaklaşım doğru mu?

Bu soruyu Türkiye Cumhuriyeti’nin cari kanunları üzerinden tartışacak değilim. Çünkü bence zaten sorunun bir kısmı bu kanunlardaki “örgüt amacına hizmet etmek” gibi aşırı esnek ifadeler. Kanunlarda ne olduğuyla değil, evrensel “ifade özgürlüğü” standartlarına göre ne olması gerektiğiyle ilgiliyim.

Demek istediğimi de, şu ara gündemimizden çıkmış bir olaya dönerek anlatayım.

Yayın ve cinayet

2006’daki Danıştay cinayetini hatırlarsınız. “İslamcı militan” pozlarındaki bir avukat, “laikliğin kalesi” olan bir kuruma dalıp bir hakimi öldürmüştü. Bu avukatın sonradan “Ergenekon bağlantıları” çıktı, dava da Ergenekon davası ile birleşti.

Ancak cinayetin ilk günlerinde hava farklıydı. Katilin “İslamcı” olduğu tezi pompalanıyor, “laik kesim” de bunun üzerinden karşı tarafa yükleniyordu.

Bu kampanyanın hedeflerinden biri, Vakit gazetesiydi. Bu gazetenin cinayetten kısa zaman önce Danıştay’ı “hedef gösterdiği” ileri sürülüyor, bunun üzerinden “terörist gazete” iması yapılıyordu.

Örneğin Emin Çölaşan, 19 Mayıs 2006 tarihli Hürriyet’teki köşesinde şöyle soruyordu:

“Hedef gösterdiği insanlar tek tek öldürülen, vurulan gazetelere dünyanın neresinde izin verilir?”

Eğer ortam öyle devam etseydi, “Emin Çölaşan zihniyeti”ndeki bir savcı, teröre “ortam hazırlama” ve “yardım ve yataklık” suçlamasıyla dava açabilirdi pekâlâ Vakit gazetesine.

Ben de buna şiddetle karşı çıkardım. “Fikir” ile “suç”un ayrı şeyler olduğunu, Vakit’in sert yayınlarının entellektüel ve ahlaki düzeyde eleştirilebileceğini, ama hukuken yargılanamayacağını savunurdum.

Kaygan zeminler

Son dönemde suçlanan gazetecilere yönelik argümanlarda da, “Emin Çölaşan zihniyeti”nin yeni bir versiyonunu görüyorum. Çünkü bu argümanlarda da, çeşitli gazeteciler, sırf attıkları manşetler, yaptıkları haberler ya da yazdıkları kitaplarla teröre ya da darbeye “zemin hazırlamakla” suçlanıyorlar.

Aslında böyle bir “zemin hazırlama” durumunu görmüyor da değilim. Örneğin 28 Şubat medyasının irtica yaygaraları kopararak “post-modern darbe”yi katalize ettiği ortada. AK Parti’ye karşı aynı filmi yeniden görmek isteyenler olduğu da bence aşikar.

Ama bunun karşısında yapılabilecek tek şey, entellektüel ve ahlaki düzeyde eleştiriden ibaret. “Fikir”den “suç”a atlamak mümkün değil çünkü; fikir ne kadar kötü olursa olsun.

Tabii bunun bir istinası var: Eğer “fikir”i yayanlar, “suç”u işleyenlerle işbirliği içindeyse ve bunu da “suç”un varlığını bilerek yaptıkları ispatlanırsa, durum değişir.

Ama bunun da sağlam delillerle yapılması lazım. Her telefon konuşması, her bilgi akışı, her temas “kriminal işbirliği” kanıtı olamaz. Evrensel hukuk kuralıdır ki, “şüpheden sanık yararlanır.”

Oysa ne yazık ki bizde şüpheden savcıların yararlanması geleneği daha güçlü. Ben ise buna dün de karşıydım, bugün de karşıyım.


Star, 19.03.2012

Galeyana gelenin hiç mi suçu yok

Sivas Davası’nın zaman aşımına uğramasına haklı olarak öfkelendik, hayal kırıklığına uğradık ve o günleri yeniden hatırlayıp uzun uzun tartışmaya başladık.
Tartışmaların odak noktası bu olaydaki derin devlet parmağı oldu ki, bu da normal. Zira işin can alıcı noktası burası ve dava boyunca hiç girilmeyen bölge de burası…

Ne var ki, derin devlet provokasyonunun deşifre edilmesi, o gün o otelin önünde “Yak yak” diye tempo tutan kalabalığın aklanmasını gerektirmiyordu.

Ama bakıyorum da bugünlerde esen hava insana “Saldırganların hiç mi suçu yok” dedirtecek cinsten. “Sivas halkı adına” konuşan herkes “bu olayda yanıp tutuşanlar kadar Sivas halkının da mağdur olduğunu; olayı Sünni Müslümanlar’ın Aleviler’e saldırısı diye okumanın büyük haksızlık olduğunu” söyleyip duruyor. Ve ben de onları dinledikçe şaşıp duruyorum.

Öyle değildi de neydi Allah aşkına?

Otelin önünde ölüm çığlıkları atan binlerce kişi kollarından tutup sürüklenerek mi getirildiler oraya? Kurtulmak isteyenleri tekrar ateşin içine iteleyin diye de talimat mı verilmişti?

Provokasyonu tezgâhlayanlar, bu provokasyona uygun zemin olduğunu bilmeselerdi yaparlar mıydı? Halk provoke olmaya bu kadar teşne olmasaydı, yaşanabilir miydi böyle bir olay?

Önce “ağır tahrik” bahanesi

Çok iyi hatırlıyorum; olayın hemen ertesinde de buna benzer bir “aklama” kampanyası açılmıştı. O zaman da o gözü dönmüş kitleyi temize çıkarmak için ağır tahrik bahanesine sarılmıştı birçok insan. 36 insanı diri diri yakanlar bir yana bırakılıp Aziz Nesin suçlanmıştı, sözleriyle kitleleri tahrik etti diye…

Şimdi de “Derin devlet oyuna getirdi” diye aklanmaya çalışılıyor aynı kalabalık.

Kısacası, ne yapıp ediliyor, gerçek tabloyla yani azgın bir Sünni kalabalığın Aleviler’i ateşe verdiği gerçeğiyle yüzleşmekten kaçınılıyor.

O zaman da yazmıştım, şimdi de aynı şeyi söylüyorum:

Eğer bireyden bahsediyorsak, o bireyin özgürlüğü, dokunulmaz hakları varsa, sorumluluğu da vardır. Sorumluluğu yoksa birey de yoktur.

Kışkırtmalar karşısında kendi aklını kullanmak, duygularına hakim olmak, galeyana kapılmamak, provokasyona gelmemek bireyin sorumluluğu altındadır. Birey, kendi eylemlerinden sorumlu olan kişidir. Üstelik sadece eylemlerinden değil, eylemsizliklerinden de sorumlu olan kişidir.

Tıpkı, Hitler Almanya’sında Yahudiler, komünistler, Çingeneler katar katar ölüm kamplarına götürülürken o trenleri hiçbir şey yapmadan izleyen sıradan Almanlar gibi… Tıpkı 1915’te, mahallesindeki Ermeniler’in birer birer toplanıp ölüme gönderilişini izleyen Kürtler ve Türkler gibi…

Varlık vergisini çıkaranlar kadar, bu kanunu fırsat bilip azınlık mallarını yağma edenler de sorumludur o mezalimden.

Avrupa’daki kundaklama olaylarından, neofaşist çeteler kadar, o çetelerin faaliyetlerine sempatiyle bakan “sıradan ırkçılar” da sorumludur.

Sırbistan’daki Müslüman katliamı sadece Miloseviç’in değil, onu seyreden bütün Sırplar’ın eseridir.
Nasıl tarihteki zaferler, başarılar, altın sayfalar bazı kahramanların işi değilse, tarihin utanç sayfaları, zulümler, katliamlar da sadece birkaç “kötü adamın” işi değildir. Tarihi toplumlar yapar. Demokrasi de özgürlükler de o toplumları oluşturan bireyler kendi sorumluluklarını taşıma bilincine sahip oldukları ölçüde ilerler.

Bakın, şimdi kalkmış Ogün Samast da mağduru oynuyor. “Beni yönlendirenler, cahilliğimi kullananlar, hata ve kusur işlememe neden olanlar nerede”, “Elim kirli ama gönlüm temiz” gibi laflarla o da “kullanılmış zavallı” kategorisine girmeye çalışıyor.

Bu gidişle yarın onu da kurban ilan ederiz, olur biter…

 

Bugün, 19.03.2012

Beklenen tahliyeler ve “davalar güme mi gidiyor” endişesi

Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tahliye kararından sonra Ergenekon muhipleri arasında bir umut rüzgarı estiği görülüyor.
Bu tahliye kararlarını Ergenekon ve Balyoz davalarının “çöküşünün” bir işareti olarak görmek ve göstermek peşindeler.

Bu tahliyeleri daha büyük bir tahliye dalgası takip edecek ve böylece bu davaların ‘düzmece’ olduğu, kof olduğu kanıtlanmış olacak; davalar fiilen çökecek…
Beklenti bu… Pompalanan umut bu…

Yazıma, bu çevrelerin boşuna umutlandıklarını söyleyerek başlamak isterim.

Evet, şu anda komisyonda görüşülmek üzere olan 3. Yargı paketi çıktıktan sonra hem KCK davalarında hem de darbe davalarında çok sayıda tahliye kararı çıkması beklenmelidir. Ama bu gelişmenin Ergenekon ve KCK davalarında bir zayıflamaya değil, güçlenmeye yol açacağı da bilinmelidir.

Bir yıl önceki tartışma

Bundan bir yıl önce Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklandıkları günlerde, Gültekin Avcı ile aramızda yürüyen polemiği dönüp tekrar okuyanlar (“Gazetecilik nerede biter, örgüt üyeliği nerede başlar” 9 Mart 2011; “Gültekin Avcı’yla polemik” 11 Mart 2011) 3. Yargı paketinde yapılan değişikliğin tam da benim o zaman işaret ettiğim sorunlu noktaları düzeltmek amacıyla hazırlandığını göreceklerdir.

Neydi o yazılarda yapmaya çalıştığım şey? Gazetecilik faaliyetiyle örgüt üyeliği -ya da buna daha genel olarak fikir ile eylem de diyebilirsiniz- arasındaki çizginin nereden geçtiğini teorik planda netleştirmeye çalışmak…

Benim o yazılarda döne döne “Örgüt üyeliği ancak açık talimat ilişkisi ortaya konulabilirse ispatlanmış olur. Eğer üyelik iddiası telkin, arzu, tavsiye gibi muğlak, keyfi, yoruma bağlı kavramlara bağlanacaksa, somut biçimde ispatlanması son derece zor bu kavramlara dayanarak gazeteci örgüt üyeliği ile suçlanacaksa, işimiz gerçekten zor demektir” uyarılarıma karşı Gültekin Avcı ısrarla talimatın şart olmadığını, bazen örgüte üye olmanın bile şart olmadığını, hatta telkin ve tavsiyeye bile gerek kalmayabileceğini söylüyor ve ana hatlarıyla şu fikirleri savunuyordu:

“İllegal bir örgütün telkin ve tavsiyeleri istikametinde hazırlanan kitap ve yayınlanmasa bile mevcut müsveddelerin hepsi örgütsel doküman sayılır.”

“Bir gazeteci Ergenekon soruşturmalarına, buradaki delillere karşı olduğunu, inanmadığını yazabilir. Ama bu yayıncılığı illegal bir odağın telkinleri, talimatları ve arzuları istikametinde yaparsa, bu sefer illegal örgüte yardım, yataklık veya terör üyesi olma durumu gündeme gelir.”

Geçtiğimiz bir yıl boyunca, KCK ve Ergenekon soruşturmalarını yürüten savcı ve hakimlerin, o zamanlar Avcı’nın savunduğu bu anlayışla paralel bir yol izlediğine tanık olduk. Tutulan bu sakat yol hem KCK hem de darbe davalarının meşruiyetini erozyona uğrattı ve kamuoyu desteğini azalttı. Hükümet, izlenen bu hatalı çizgiden en fazla zarara uğrayanın kendisi olduğunun, sonuçta faturanın kendisine çıkarıldığının uzun zamandır farkındaydı. Partinin önde gelenleri yaptıkları çeşitli açıklamalarla yargılamalarda izlenen çizgiyi tasvip etmediklerini ve rahatsız olduklarını dile getirmişlerdi. Nihayetinde, açıklamalarla yetinmenin yetersizliğini anladılar ve yasama gücünü kullanarak bu yanlış gidişe son verme ihtiyacı hissettiler.

İşte 3. Yargı paketi bu sürecin sonucunda hazırlandı. Paket yakında yürürlüğe girecek ve çok da hayırlı olacak. Bu paket sayesinde sapla saman birbirinden ayrılacak. Terör örgütüyle organik bağı olanlar, bu örgütlerin faaliyetlerine bizzat katılmış olanlarla, bu örgütlere fikri destek verenler ya da düşünsel planda paralel düşenler birbirinden ayrılacak. Yani daha baştan olması gereken olacak.

Böylece davalar bundan böyle daha sağlam bir zeminde yürüyecek.

 

Bugün, 17.03.2012

Tek parti dönemi eğitim sistemiyle yüzleşmek sart

4+4+4 kesintili eğitim yasa teklifine son zamanlarda özellikle CHP kanadından sert tepkiler geliyor. Tepkiler yeni sistemin içeriğinden ziyade Başbakan’ın tasarıyı bir intikam duygusuyla çıkardığı noktasında toplanıyor. Kuşkusuz yeni tasarı teknik düzeyde eleştirilebilmeli ve varsa eksiklikleri giderilmelidir. Devletin eğitim kanalıyla değer aşılamaması yönünde de eleştiriler dile getirilmelidir. Ancak CHP’nin başından beri ortaya koyduğu sert tavır bize asıl meselenin teknik ve pedagojik yönü olmadığı daha çok ideolojik olduğunu göstermektedir. Eğitimin yıllardır tek parti zihniyeti temelinde işlev gördüğü gerçeğini dikkate alırsak, sanki CHP tektipçi eğitim anlayışı yerine ileriye dönük daha çoğulcu ve özgürlükçü bir eğitim anlayışının gelebileceği endişesiyle meseleye yaklaşmaktadır. Bu bakımdan CHP’nin her şeyden evvel tek parti dönemi eğitim anlayışıyla yüzleşmesi gerekmektedir. Bu anlamda Türk milli eğitim tarihini kısaca bir göz atmak sanırım yeterli olacaktır.

Millî Eğitim Bakanlığı; 1923’ten 27 Aralık 1935 tarihine kadar “Maarif Vekâleti”, 28 Aralık 1935’den 21 Eylül 1941 tarihîne kadar “Kültür Bakanlığı”, 22 Eylül 1941’den 9 Ekim 1946 tarihine kadar “Maarif Vekilliği”, 10 Ekim 1946’dan sonra “Millî Eğitim Bakanlığı”, 1950’den sonra “Maarif Vekâleti”, 27 Mayıs 1960 tarihinden sonra “Millî Eğitim Bakanlığı” adıyla faaliyetlerini sürdürmekte olan bir kurumdur. Mustafa Armağan’ın ifadesiyle; 1946-50 dönemi hariç, bakanlığın “Millî”liği, 1960 darbesinin ürünüdür. Anlayış itibariyle ise sistem, tüm cumhuriyet tarihi boyunca Ziya Gökalp’in savunduğu sosyolojizm kökenli Durkheimci bir anlayışı oluşturur. Ziya Gökalp’in “Türkçü-İslamcı-Batıcı” formülün ve yine meşhur “ferd yok cemiyet vardır, hak yok vazife vardır” Durkheimci yorumunun eğitime yansıtıldığını görmekteyiz. Dolayısıyla cumhuriyet dönemi boyunca eğitimin ve eğitim kurumlarının, bireye; devlete karşı vazifelerini öğretmek ve Türk milliyetçiliğini aşılamak gibi temel bir işleve sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Eğitimde tek parti zihniyeti hâkim

Türkiye, her ne kadar son yıllarda kırılmaya başlandıysa da bilindiği gibi eğitim faaliyetlerini yıllardır ulus devletçi bir zihniyetle sürdürmeye çalışan bir ülkedir. Bakıldığında eğitime rengini veren kanun ve yönetmeliklerin çok eski olduğu ve tek parti zihniyetinin ürünü bir anlayışla işlevselleştirildiği görülmektedir. Kısacası Türkiye’de “milli eğitimi” -Cumhuriyet dönemi boyunca- Kemalist CHP ideolojisi yön vermiştir. Eğitim kurumları resmi ideolojinin yeniden üretim merkezleri olarak kurgulanmış ve CHP’nin altı oku yasa ve yönetmeliklerle eğitimin tüm unsurlarına sirayet ettirilmiştir. Resmi ideolojinin içselleştirilmesi için eğitimin her şeyden evvel milli ve pozitivist bir nitelikte olması gerekiyordu. Dolayısıyla bu hedefe zarar verecek her türlü aykırılığa asla müsaade edilmedi. Kısacası eğitim, ulus devletin ihtiyaçları doğrultusunda kurgulandı.

Resmi ideolojinin toplumun tüm kesimlerince benimsenmesi için CHP’nin kontrolünde devletin ideolojik aygıtları diyebileceğimiz türden Türk Ocakları, Millet Mektepleri, Halk Odaları Halkevleri ve devamla Köy Enstitülerinin kurulduğunu görü-yoruz. Örneğin Türk Ocakları Kürdüm diyenlere Türklüğünü öğretmek yönünde bir faaliyet sürdürü-yor o dönem. Hatta bu Ocaklar 1926 yılında “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları başlatmış, bu yönde cezai yasaların çıkartılmasını sağlamışlardır. Diğer taraftan o dönem Türklerin en üstün millet olduğu düşüncesi de resmi ideolojinin en önemli parçası haline gelmiştir. Bu nedenle 1930’ların baslarında Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi gibi biraz da trajikomik denilebilecek savların ortaya atıldığını biliyoruz. Fakat asıl vahim olan Harf Devrimi’yle birlikte bir milletin geçmişiyle olan bağları kopartılmış ve Türkler’de ciddi bir anadil sorunu yaşanmıştır.

Tek parti döneminin ürettiği zihniyetle şekillendirilen bir eğitim sisteminde maalesef bireylere hayata dair özgürlükçü bir bakış açısı kazandırmak oldukça zordur. Birey bu tür yapı ve sistemlerde ancak devlet için yapacağı vazifeleri öğrenebilir. Bu anlayış CHP’nin parti programlarında da yerini almıştır. Örneğin 1931’deki programın Milli Talim ve Terbiye baslıklı bölümde eğitimin işlevi kısaca “Kuvvetli cumhuriyetçi, milliyetçi ve laik vatandaş yetiştirmek tahsilin her derecesi için mecburi ihtimam noktasıdır. Türk milletine, TBMM’ye Türkiye Devletine hürmet etmek ve ettirmek hassası bir vazife olarak telkin olunur.. Terbiye her türlü hurafeden ve yabancı fikirlerden uzak, üstün, milli ve vatanperver olmalıdır” şeklinde izah edilmiştir.

Ders kitaplarInda iç tehditler bahsi

CHP iktidarı döneminde okutulan ders kitaplarında -yakınlarda kaldırılan Mili Güvenlik Bilgisi ders kitabında da yer eden- “iç ve dış” düşman tasvirlerine sıklıkla rastlanılmaktadır. Örneğin söz konusu bu düşmanlar arasında en tehlikeli olanlar başta mürteci-lerdir. TTTC’nın (1931)yazdığı Tarih-IV cildinde ise Doğu Anadolu Kürt’süz bir biçimde dile getirilmiştir. Kitapta; “Asılları en saf Türklük kökünden geldiği halde asırlardan beri hariçten giren siyasi tahrikler ve saltanat iradesinin fena siyasetleri yüzünden bir kısmı kendilerini Türklükten ayrı saymaya başlamış olan şark vilayetleri Türkleri arasında türlü menfi politika telkinleri yürütülüyordu” deniliyor. Türkiye’de İdeoloji- Eğitim İlişkisi; Erken Cumhuriyet Dönemi Tarih ve Yurt Bilgisi Ders Kitapları üzerine bir İnceleme yapan İsmet Parlak’ın ifadesine göre; o dönem okullarda; öz Türklerin kuvai milliye hareketine destek veren, yeni Türk devletine inanan, vatan ve milletin kurtuluşu için her türlü fedakârlığı yapan insanlar olduğu, öz olmayan Türklerin ise; halifelik ve saltanat yanlısı, padişah ve onun hükümetinin yönlendirmesiyle milli mücadeleyi engellemeye çalışan ötekiler olduğu işleniyor.

Kaldırılan Milli Güvenlik ders kitabında da hâlâ bu tasniflerin geçerliliğini görmekteyiz. Örneğin kitabın 105.sayfasında, Kubilay Olayı’ndan itibaren irticai terör örgütlerinin faaliyetlerine devam ettirdiklerini, toplum ve devletle barışık bir görüntü içine girdiklerini, son dönemde taktik değiştirdiklerini, “laiklik, milliyetçilik, din-devlet ilişkisi, din- toplum ilişkisi, din- birey ilişkisi gibi kavramlar üzerinde yeni tanımlar ve yeni yorumlar getirmek suretiyle laiklik kavramının içerisini boşaltma gayretine girişmişlerdir” diyerek kavramlar üzerinden “tehlikenin” devam ettiği üzerinde duruluyor. Ayrıca “legal” kuruluşlar, siyasi örgütler, “dini motifli siyasal gruplar, dini gruplar, tarikatlar ve cemaatler” illegal ve terör örgütü statüsüne sokulmuşlar. Özellikle “legal ve illegal oluşumlar halinde geniş bir yelpazede yapılanarak ve cumhuriyet rejiminin, demokrasinin hoşgörülerini ustalıkla kullanarak bir aldatma içerisinde oldukları görülmektedir” deniliyor.

Diğer taraftan tek parti döneminde millet ya da devlet varlığının/menfaatinin bireysel yaşamlardan önce geldiği, devletin bireyler için değil, bireylerin devlet için var olduğu gizli mesajların ders konularına serpiştirildiğini rastlıyoruz. Örneğin 1942 Lise 1.sınıf İlkçağ Tarihi kitabında Sparta’dan bahsedilirken “Devletçilik düşüncesi Ispartalıların hayatına hâkimdi. Özel menfaatler devletin menfaati uğruna feda edilirdi. Devletin menfaati daha doğumda göz önünde tutulur, zayıf ve kusurlu doğan çocuklar ıssız yerlere bırakılırdı” deniliyordu. Geçenlerde Erzurum’da bir müdürün vatana hayırlı evlatlar yetiştirmek için öne sürdüğü o akıl almaz önerileri hatırlayınız.

CHP’nin 4+4+4’e sert eleştirisi

Parti liderleri de 4+4+4 kesintili eğitim tartışmalarına dâhil oldular. Yeni sisteme en sert eleştiri Kemal Kılıçdaroğlu’ndan geldi. Kılıçdaroğlu yaptığı grup toplantısında üniversiteleri ve sivil toplum örgütlerine çağrıda bulundu. Annelere de çocuklarınızın geleceği ellerinden alınıyor uyarısını yaptı. Eğitime 80 yıldır CHP zihniyetinin yön verdiği gözönünde bulundurulduğunda aslında “Çocuklarınızı bizim elimizden almayın” demeye getiriyor Kılıçdaroğlu. Çünkü CHP bugüne kadar geriye dönük olarak mevcut tek-tipçi eğitim sistemini kendi penceresinden bu denli sert eleştirmemişti. Son zamanlarda yeni sisteme yapılan eleştirilerde öne sürülen argümanlara baktığımızda asıl endişenin kalite ve kız çocuklar meselesi olmadığı tek-tipçi mevcut yapının korunması olduğunu görüyoruz. Bu anlamda da samimi davranmadıklarını düşünüyorum. Çünkü bugünlerde kız çocukların eğitiminde bu kadar hassas davranan bu kesimler aynı kızlar büyüdüklerinde ve inançları gereği taktıkları başörtüsünden ötürü eğitim hakları ellerinden alındığında seslerini çıkarmıyorlar. Kalite endişesi taşımadıkları da ortada… Geçenlerde katıldığım bir TV programında Türkiye’nin önde gelen profesörlerinin alternatif eğitim modelleri konusundaki önyargılarına tanıklık ettim. Kimse kalitenin artması için ne mevcut yapının doğurduğu merkeziyetçi yapıyı eleştiri konusu edebiliyor ne de alternatif eğitim seçenekleri üzerinde bir proje üretmeyi deniyor.

Eğitim ve toplumun beklentileri

Kısacası tek parti zihniyetiyle işlev gören bir eğitim sisteminin bugün talepleri karşılamadığı bir gerçektir. Bu bakımdan eğitimin temel sorunları, eskiden kalma kanunlar da tartışmaya açılmalı ve eğitim sistemi demokratik dünyaya uygun hale getirilmelidir. Farklı alternatif eğitim modellerine şans verilmeli bu konuda ciddi projeler üretilmelidir. Toplum ihtiyaç hissettiği din adamını, meslek adamını kendi bildiği yoldan kendi açtığı okullar kanalıyla yetiştirebilmelidir. Devletin eğitimde rolü olmalı ne var ki bunu tekelleştirerek yapmamalıdır. Toplumun farklı kesimlerine tek bir anlayışla şekillenen standart bir eğitim sistemini dayatmak her şeyden evvel insan hakları açısından sakıncalıdır. Bu bakımdan eğitimin farklılıklara açık, çok kültürlü ve özgürlükçü bir anlayışla şekillenmesi yönünde gayret sarf etmek durumundayız. Çünkü eğitim hakkı demek her şeyden evvel toplumun eğitim beklentilerine cevap vermek demektir.

 

Yeni Şafak, 11.03.2012

Eğitim sistemi ve din eğitimi

Eğitim meselesi, dünyanın çoğu yerinde olduğu gibi, Türkiye’de de çok önemli.

Ülkede neredeyse bir tek ev bulunamaz ki formel eğitimle ilişkisi olmasın ve çocukların okullarıyla ilgili soru ve sorunlar tartışılmasın. Birçok hanede aile hayatı sadece eğitim etrafında döner. Anne-babalar bilgi ve mali güçleri çerçevesinde çocuklarının eğitimi için ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çabalar. Bu arada devlet de mütemadiyen birçok mesleği icrayı eğitime bağlayan regülasyonlar yapar veya mevcut regülasyonları yeniler. Bu yüzden eğitim çok yönlü ve çetrefil bir beşeri faaliyet türü hâline gelir ve onunla alâkalı ihtilaf ve kavgalar asla eksik olmaz.

Şu son birkaç haftadır TBMM’de ve medyada cereyan eden olaylar ve tartışmalar, hatta kavgalar, bunun işareti ve sonucu. Buna rağmen, söylemek gerekirse, taraflar yeterince açık ve net olmaktan uzak. Gerçek düşünce ve talepler doğrudan olmaktan ziyade dolaylı ve üstü örtülü biçimde ifade ediliyor, laflar dolandırılıyor, eğilip bükülüyor. Bunca laf kalabalığını temizlersek problem bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar. Türkiye’de eğitim sistemiyle ilgili anlaşmazlık ve çekişmelerin merkezinde yatan konu (veya mesele) din eğitimidir. Din eğitimi doğrudan ve yeterince dürüst tarzda ele alınmadığı için onun üzerinden bütün eğitim sistemini şu veya bu doğrultuda dizayn etme çabaları ortaya çıkıyor. Herkes eğitim sistemini ana iktidar alanı olarak gördüğü için şiddet ve hiddetle “nasıl bir eğitim sistemi” tartışmasında taraf oluyor. Bununla beraber iki ana blok var: Bir tarafta muhafazakâr demokratlar diğer tarafta sosyal demokratlar. Birinciler daha ziyade dindar Sünnî geleneğe dayanıyor ve velilerin çocuklarına örgün öğretim içinde, sade suya tirit olmayacak genişlik ve derinlikte bir din eğitimi aldırabilmesini savunuyor. İkinciler ya dinle daha az ilgili ya da dine kayıtsız, bazen karşı ve din eğitiminin genelde ya örgün öğretim içinde hiç olmamasını ya da dini inanç değil dinler bilgisi eğitimi şeklinde verilmesini istiyor. Birinciler dini iyi mümin ve iyi insan olmanın ön şartı olarak görürken ikinciler dinin modern bilim ve hayatla ilgisi olmayan, tamamen vicdanlara gömülmesi gereken bir anakronik fenomen olduğunu düşünüyor. Yanılma payını da peşinen kabul ederek söylemek gerekirse, birinci çizgi siyasi olarak AKP’de, ikinci çizgi CHP’de tecessüm ediyor. MHP’nin durumu karışık. Tabanı AKP’ye, tavanı CHP’ye yakın. BDP’nin de CHP’ye yakın olduğu söylenebilir.

Din eğitimi her toplumda bir ihtiyaç. Dinlerin yaşaması, dindarların kendi çocuklarına dinlerini bilgi, inanç ve hissediş olarak aktarmalarına bağlı. Bütün dindarlar bu konuda gayet hassas ve dikkatli davranır. Tek başına evinde veya inançdaşlarıyla birlikte eğitim kurum ve kuruluşlarında çocuklarına dinini öğretir. Buna hakkı vardır. Dini inancı olmayanlar veya sekülerleşmiş inananlar bunu anlamsız ve gereksiz bulabilirler, ama bu düşünce yalnızca kendilerini bağlar ve başkalarının hayatı hakkında ahkâm kesmelerini ve onlara müdahale etmelerini meşrulaştırmaz. Ne çağdaşlığa, ne bilime, ne uzmanlığa atıf bu temel kuralı değiştirebilir. Bu yüzden televizyon programlarındaki veya TBMM’deki tartışmalarda, eğitimci akademisyenlerin, gazetecilerin, politikacıların ikide bir çağa, modernliğe dünyadaki eğilimlere, bilime atıf yapmaları beyhudedir ve saçmadır. Din eğitimine getirilebilecek tek sınır, evrensel insan haklarına saygıdır. Gerisini sadece aileler ve reşitseler öğrenciler bilir.

Din eğitimi temel bir toplumsal ihtiyaçsa, bu ihtiyaç nasıl karşılanacaktır veya karşılanmalıdır? Mesele işte budur. Burada iki ana yol bulunur. Din eğitimi ya bir kamu hizmeti olarak düzenlenir ve devlet tarafından üstlenilir; ya da devletten uzaklaştırılır ve tümüyle topluma bırakılır. Ben, çok yakın zamanlara kadar, ikinci yolun daha uygun ve doğru olduğunu düşünüyordum. Ancak şimdi farklı görüşteyim. Devletin eğitim sisteminin mütehakkim patronu olduğu bir ülkede ikinci yolu takip etmek hem imkânsız hem de gayri âdil. Eğitimin devlet tekelinde olması, toplumun eğitime tahsis edebileceği bütün kaynakların devlet tarafından emilmesi, toplumu devlet dışı bir örgün dini eğitim sistemi kurmaya mecalsiz bırakıyor. Mesela en büyük dini grup olan Sünniler açısından bakıldığında, camilerin bu fonksiyonu üstlenmeyi başaramayacak bir kurum olduğu görülüyor. Dergâh, tekke ve zaviyelerin “devrim” adına kapatılmış olması Alevileri zaten sistematik din eğitimi yapmak bir yana dini bilgi ve kültürlerini geleneksel ortamda yeniden üretmekten dahi aciz duruma düşürdü. Gayrimüslimlerin şansı da nüfuslarının azaltılması yüzünden eridi. Bu durumda, dini eğitime devletin tekeli altında tuttuğu örgün öğretim içinde yer vermekten başka çare yok gibi görünüyor.

Devletin din eğitimi yapması mahzurlar yaratmaz mı? Devlet bu işin altından kalkabilir mi? Hiç şüphesiz, her sistemin avantaj ve dezavantajları var. Din eğitiminin devlet kontrollü örgün eğitim içine yerleştirilmesi sisteminin de. Ancak, bu mahzurlar çoğulcu, özgürlükçü ve demokratik bir anlayış ve yapılanışla asgariye indirilebilir. Hangi çocuğa hangi dinin eğitiminin verilebileceği ve bunun nasıl yapılacağı velilere ve velilerin bir dini grubun üyeleri olması hâlinde grup önderlerine bırakılabilir. Müfredat yanında öğreticilerin kim olacağına da veliler veya cemaatler karar verebilir. Bu yol birkaç avantajı sağlayabilir. İlk olarak, eğitim talepleri toplumdan geleceği için devletin yukarıdan aşağı bir din eğitimi şekillendirmesi söz konusu olamaz. İkincisi, toplum çoğul olduğu için değişik talepler ortaya çıkar ve din eğitimi çoğullaşır. Böylece her talebe cevap verilebilir. Dini eğitim almak istemeyenler de din eğitimine mahkûm edilemez. Üçüncüsü, toplum kesimleri yeni öğretim yol ve yöntemleri bulmak için çalışır; böylece eğitimde keşif ve icatların yolu açılır. Kaynaklar daha etkin şekilde kullanılır. Dördüncüsü, devletin din eğitiminde taraf olmaması vatandaşların devlete yabancılaşmasını önler. Baskısız ve gönüllülüğe dayalı din eğitimi, toplumun sosyal sermayesini kuvvetlendirir.

Din eğitimi konusunu özgürlükçü, eşitlikçi ve adaletli bir yolla çözmeden, eğitim sistemini ıslah edemeyiz.

 

Zaman, 16.03.2012