Ana Sayfa Blog Sayfa 456

Sivil bayramlar dönemi

“İlle de stadyumlarda olsun, ille de resmi olsun” diye ısrar edenler dahil herkes hemfikir:
19 Mayıs eskisinden de güzel oldu. Tanklar toplar yürümedi. Gençler birbirlerinin üstüne çıkarak, birileri yukarı çıkacaksa birilerinin de altta kalıp ezilmesinin ve bütün yükü taşımasının kaçınılmaz olduğunu başımıza kakan o etten kuleleri oluşturmadılar.

19 Mayıs kutlamaları, insanlığın tek tipleştirilmesinin, bireyin ezilmesinin (ve hatta bazen topluca kurşuna dizilmesinin) kontrol altına alınıp sindirilmesinin, devletin gövde gösterisi yapmasının “sembol alanları” olan stadyumlardan kurtuldu.

Bayram caddelere, sokaklara, meydanlara indi. Caddeler doldu taştı, bayraklar kızıl bir deniz oldu, halkımız coştu da coştu…

Ne güzel işte! Ne vardı bu kadar mesele edecek…

Bu yılki coşkuya epeyce bir, “AK Parti’ye inat” coşkusu da karışmıştı elbet ama olsun… Bundan sonraki yıllarda bayramın coşkusu ağır basar ve bu inatlaşmalar da unutulur gider.

Bu arada Türkiye de artık benzeri sadece Kuzey Kore’de, Çin’de kalan bu militarist gösterilerden kurtulmuş olur.

Ben kendi payıma, stadyum gösterilerinin iptaline, bu toplumun da artık “bireyler toplumu” haline gelişinin ve o bireylerin stadyumlarda insan bedenlerinden oluşturulan fonlarda birer nokta olmayı reddedişlerinin deklarasyonu olarak bakıyorum.

Sadece bayramlara değil, rejime de sahip çıkmak…

Eğer dün cadde ve sokaklarda ortaya çıkan manzarayı toplumun “Cumhuriyetin değerlerini sahiplenişi” olarak okuyorsak, aynı zamanda şunu da hatırlatmalıyız:

Bu sahiplenişin doğru bir çizgiye oturması ve sadece bayramları değil, topluma ait olan bütün alanları kapsaması gerekir.

Ne demek istediğimi daha açık söyleyeyim: Türkiye, 1960’tan bu yana, cumhuriyet değerleri denen değerlerin toplum tarafından değil, ordu tarafından “korunması”nın sıkıntısını çekiyor.

Bizim “çağdaş”larımız şimdiye kadar, Cumhuriyetin korunması ve kollanması görevini tamamen orduya ihale edip köşelerinden onları alkışladılar.

O değerleri de yanlış anladılar, yanlış yorumladılar ama şimdilik bunu bir yana bırakalım.

Asıl sorun şuydu ki, o çok değer verdiklerini söyledikleri laiklik için, demokrasi için, özgürlük için kendileri mücadele etmek yerine, bu değerleri ne zaman tehlikede hissetseler devletin kanatları altına saklanıp, orduyu “tehlikeyi bertaraf etmeye” ve kendilerini kurtarmaya çağırdılar.

“Bu ülkenin sahibi benim, bu görev benim” bilinci içinde, yanlış olduğunu düşündükleri gidişata karşı demokrasi mücadelesi vermektense, gözlerini kışlaya diktiler.

Peki bu durum artık değişti mi? Bayramlarını militarizmin elinden alıp sivilleştiren halkımız, Cumhuriyet rejimini koruma ve kollama görevini de askerlerin elinden alıp sivilleştirebildi mi?

Son günlerce çok sık atıf yapılan Metropoll araştırmasından bunun pek de öyle olmadığını öğreniyoruz.

Toplumun yüzde 27’sinin darbecilerin yargılanmasını doğru bulmaması, rejimin sivilleşmesi için daha alınması gereken çok yol olduğunu ortaya koyuyor.

Halkın bayramlarına sahip çıkması çok güzel de bakalım 7’den 70’e herkesin el ele verip demokrasiyi koruma görevine sahip çıkması ne zaman gerçekleşecek…

 

Bugün, 21.05.2012

Kentsel Dönüşüm Yasası

Bizde siyaset yıllardır (mecburen) rejimin karakteri ile ilgili tartışmalara odaklanmak zorunda kaldığından…
Bizde siyaset yıllardır (mecburen) rejimin karakteri ile ilgili tartışmalara odaklanmak zorunda kaldığından; cumhuriyet elden gidiyor mu, askeri vesayet sona eriyor mu, laiklik ne alemde, Türkiye bölünüyor mu gibi büyük tartışmalardan başımızı kaldırıp da normal bir ülkede siyasetin ana konusu olması gereken meselelere hiç kafa yoramıyoruz.

Toplumun hayatını çok yakından ilgilendiren birçok önemli tartışma hiç ilgi çekmeden geçip gidiyor. Hatta bununla da kalmıyor, bu tip konular tartışılırken sık sık “bunları siyaset konusu yapmayalım” diye uyarılar yapıyoruz birbirimize.

(Mesela, en son süt tartışmalarında yapıldı bu tür bir uyarı: Süt meselesini siyasetin konusu yapmamalıydık.)

Şimdi bunun yeni ve çok önemli bir örneği var karşımızda: Perşembe günü Meclis’te kabul edilen Kentsel Dönüşüm Yasası…

Büyük depremin üstünden ancak 13 yıl geçtikten sonra, ilk defa bir iktidar “depreme hazırlık” dediğimiz sürecin en zor, en maliyetli ama aynı zamanda en hayati noktası olan çürük yapı stoklarının yenilenmesi konusunda bir adım attı.

Dile kolay… 6 milyon konut yıkılacak. Bütün ülke şantiyeye dönüşecek. Milyonlarca aile yer değiştirecek. Bu büyük dönüşümün milyonlarca kazananı ve milyonlarca kaybedeni olacak. Milyonlarca çıkar çatışması doğacak.

Hani deyim yerindeyse, başta İstanbul ve İzmir olmak üzere bütün ülke 7 şiddetinde bir toplumsal-ekonomik depremle sarsılacak.

En baştan, böylesine “belalı” bir işe girmeye cesaret ettiği için hükümeti, “Ne pahasına olursa olsun, iktidarımıza bile mal olsa bunu yapacağız” diyen Erdoğan’ın kararlılığını kutlamak gerek

Ama hemen arkasından da şu soruyu sormak gerek: Biz bu kadar önemli bir yasa üzerinde ne kadar konuştuk? Yeni yasanın getirdiklerini ne kadar biliyoruz?

Esasında, bu dönüşümün nasıl gerçekleştirilebileceği konusu uzun yıllardır siyasetin başlıca konusu olmalıydı.

Farklı alternatifler, farklı yaklaşımlar ortaya çıkmalı, bunlar birbiriyle rekabet etmeli ve farklı dönüşüm modelleri çatışmalıydı. Bunlardan hiçbiri olmadı.

Muhalefetin düzeyine bak

Ama şimdi, birileri konuşmaya başladı…

On üç yıldır çürük yapıların nasıl yenileneceği hakkında en ufak bir fikir kırıntısı bile üretmeyenler, şimdi yine en ufak bir fikir kırıntısı taşımayan bir muhalefete başladılar.

Attıkları başlıklara bakın:

“AK Parti’nin kentsel dönüşüm projesi: Evinizi başınıza yıkmaya geldik.”

“Soyguncu devlet, yıkılsın evin.”

“Türkiye’yi büyük bir yıkım bekliyor.”

“Afet bahanesi ile…”

AK Parti’nin bütün amacı, bu dönüşümden doğacak rantı kendi kasasına aktarmakmış.

Gözlerini rant hırsı bürümüş. Çürük mü değil mi bakmadan istedikleri her evi yıkacaklarmış. Asıl maksatları Atatürk’ü tarihten silmek olduğundan Atatürk Orman Çiftliği’ni de kaldırıp yerine konut yapacaklarmış.

İşte, zamanında doğru dürüst konuşulamayan yasa, şimdi de bu düzeyde konuşuluyor!

Oysa, kentsel dönüşümün gerçekleşmesi konusunda tartışılması gereken temel mesele şuydu: Bu dönüşüm esas olarak devlet eliyle mi gerçekleşmeli; yoksa devlet dönüşümü teşvik edici düzenlemeler yapmak ve yasal altyapıyı hazırlamakla yetinip gerisini halka mı bırakmalıydı?

Bu tartışma Fikirtepe örneği de ele alınarak, orada çıkan problemler incelenerek derinleşebilir, belki karma modellere doğru gidilerek çeşitli alternatifler ortaya konabilirdi.

Ben kendi payıma, 1999 depreminden bu yana yazdığım bütün yazılarda gereken dönüşümün motorunun rant olması gerektiğini; çürük binaların ekonomik ömrünü tamamlamasını sağlayacak birtakım imar değişiklikleriyle (kat yüksekliğinin artırılmasıyla) ekonominin kendiliğinden harekete geçebileceğini savundum.

Devletin olsa olsa küçük yardımlarla ve teşviklerle bu süreci hızlandırıcı faktör olarak devreye girebileceğini söyledim.

Ama gördüğüm kadarıyla çıkan yasa, ağırlıklı olarak devlet eliyle ve devletin kaynaklarıyla gerçekleştirilecek bir dönüşümü öngörüyor.

Ve biz bu tercihin sebebini bilmiyoruz.

Bu tartışma düzeyiyle, bu muhalefet anlayışıyla öğrenebilecek gibi de görünmüyoruz.

Bugün, 19.05.2012

Deniz Gezmiş’in haksız idamı ideolojik idealini meşrulaştırır mı?

0

Bu senenin 6 Mayıs’ı Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilişinin 40. yıldönümüydü.

Bu talihsiz insanların yakınları ve sevenleri idamların acısını her zamankinden daha fazla hissetti, yaşadı. İdam edildiklerinde 20’li yaşların başında olan üç genç çeşitli faaliyetlerle anıldı, hatıraları yâd edildi. Öyle görünüyor ki asla unutmayacaklar ve onları şahsen tanıyan veya haklarındaki kitaplardan bilgi edinen sevenlerinin gönüllerinde yaşamaya devam edecekler. Bunun en önemli sebebi, hiç kuşkusuz, çok erken bir yaşta ve dramatik şekilde hayata veda etmeleri. Bir diğer sebep, haksız olarak, siyasi suçla ve hukukun zorlanmasıyla idam sehpasına çıkartılmaları. Gezmiş, Aslan ve İnan, bir demokratik hukuk devletinde olmaması gereken bir mantığa kurban edildiler. Suçları, anayasayı zor yoluyla değiştirmeye teşebbüs etmekti. Oysa, onların bunu yapmaya gücü yoktu; yani isteselerdi de itham edilen suçu işleyemezlerdi. Anayasayı ülkede zorla değiştirebilecek yegâne güç belliydi ve o, bunu 1960 ve 1980 darbelerinden sonra tamamen ve 1971’den sonra kısmen gerçekleştirdi. Kısaca, zamanın bu üç genç insanı siyasi bir suçla idam edildi, daha doğrusu katledildi. Birçok kişi ve çevre bu suça ortak oldu veya göz yumdu. Yargılamayı yapan mahkemeler âdil ve hukukun hâkimiyetine uygun değildi. Siyasiler açık veya örtülü olarak askerlerle işbirliği yapmaktan çekinmedi. Medya, idamları engelleyici bir yayın yapma cesaretini sergileyemedi. Böylece göz göre göre cinayetler işlendi.

Gezmiş, Aslan ve İnan’ın idamları haksızdı, cinayetti; ama bu idamlar üzerinden veya onlara atıfla gerçekleştirilen her yorumun haklı ve doğru olmadığı da açık. Ne yazık ki, tarihimizin bu acı olayı bir “ticari”, siyasi, ideolojik rant aracına dönüştürüldü. Bu isimler etrafında, samimi ve içten acıları çevreleyip boğan efsaneler oluşturuldu; cinayetler yalan ve yanlış birçok şeyi yeni nesillere benimsettirmek için araçsallaştırıldı. 1 Mayıs 1977 için efsaneler uydurmaya ve yanlışların üstünü örtmeye yönelik çabaların benzerleri bu olay için de sahnelendi. Bu, Türkiye insanlarına, özellikle heyecan yumağı gençlere zarar veriyor. Artık bazı şeylerin tartışılması, 1 Mayıs 1977 için yapılanın “darağacında üç yiğit” efsanesi etrafındaki ajitasyon ve kara propaganda için de tekrarlanması lazım.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı kesinlikle haksız ve gayri adildi. Ancak bu, onların bir dizi eyleminin hiçbir şekilde evrensel hukukta yeri bulunan ve faillerinin cezalandırılmasını gerektiren suçlara bulaşmadığını göstermiyor. Ne yazık ki bu insanlar banka soyma, adam kaçırma, darp, şiddet uygulama ve baskı-şiddet yoluyla eğitimi engelleme gibi suçlardan uzak kalmadılar. Bu suçlara hangi amaçla yöneldikleri onları suç olmaktan çıkarmaz. “Devrimciler bu suçları işlerlerse yargılanmazlar, zira onlar devrimci ve devrim iyi bir şey, ama mesela ülkücüler işlerlerse cezalandırılır” diyemeyeceğimize göre, suçları için yargılanmaları mukadderdi ve gerekliydi. Normal şartlarda birkaç sene ceza yer ve 1974 affıyla tahliye edilirlerdi. Sonra bir kısmı “devrimci faaliyetlere” devam eder, bir kısmı demokratik siyasete atılır, hatta bazıları, bu sefer 12 Eylül’ü kazasız belasız atlatabilirse, Özal’ın ANAP’ında politika yapardı.

Gezmiş ve arkadaşları, büyük fikir adamları, önemli teorisyenler de değildi. Heyecanı aklının önüne geçen, dünyanın diyalektik ve tarihsel materyalizm gereği sosyalizme doğru aktığına iman eden gençlerdi. Onlara göre Türkiye, kaçınılmaz olarak sosyalistleşecekti, erken davranıp Türkiye’nin Lenin’i olmak en iyisiydi. Bu yolda şiddet kullanmak tamamen meşruydu. Şiddeti sadece kaçınılmaz bulmuyor, aynı zamanda seviyorlardı. Düşünce dünyalarında “silahlı propaganda” ve silah yoluyla siyasi amaçlara ulaşma gayet olağandı. 1960’lar, sosyalizmin yayılma dönemiydi ve özellikle Vietnam, dünyanın her yerinde devrimci gençlerin gönlünde çiçekler açtırıyordu. Türkiye’nin şiddet kullanma metodunu benimseyen ana devrimci örgütleri bu dönemde kuruldu ve bunların önderlerinin Vietnam benzeri bir iç savaşın devrimciler tarafından kazanılacağına inancı tamdı.

Gezmiş ve arkadaşları aynı zamanda ulusalcı ve Kemalist’ti. Bir kısmı komünist devrim öncesinde Milli Demokratik Devrim’i (MDD) şart görmekteydi. Asıl itirazları Kemalist baskı rejimine değildi, emperyalizm ve kapitalizm adını verdikleri canavarlaraydı. Ülkücülerle aralarında fazla bir fark da yoktu; çoğu ülkücü de daha ulusal çaplı ve “yerel” referanslı bir sosyalizme zaten teşneydi. (Ülkücü-Devrimci kardeşliğini ilk olarak ben ve Prof. Dr. Mustafa Erdoğan 25 yıl önce söylemeye başladık, şimdi bu fikir-tespit neredeyse orta malı hâline geldi.) Nitekim, sosyalizmin çökmesinden sonra birçok sosyalist ulusalcılığını daha net bir şekilde sergilemeye başladı; faşizmin sol kanadında yer tutup sağ kanadına göz kırpmaya koyuldu.
Gezmiş ve arkadaşları, bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi verdiklerini söylemekteydi ama ne bunların ne olduğu ne de aralarında nasıl bir ilişki bulunduğu konusunda yeterince net ve bilgiliydi. Özgürlüğün bağımsızlıkla aynı veya onun sonucu olmadığının en büyük ispatı 1960’lardaki sosyalist dünya olmasına rağmen genç devrimcilerde ne bunu görecek göz ne de kavrayacak teorik donanım vardı. Özgürlük dillerinde şarkı olmuşsa da, başarılı olup hedefledikleri rejimi kursalardı, özgürlüğün tam katili olacak ve kendilerinin kullandığı kadar özgürlüğü bile mumla aratacak bir despotizmin tesisine katkıda bulunmuş veya aracılık etmiş olacaklardı. Zira, bu, bağlandıkları felsefenin doğal ve kaçınılmaz sonucuydu.

Bugün çeşitli ortamlarda Gezmiş ve arkadaşları “davaları için ölüme gitmiş” olmakla da övülüyor. Bu bir ölü sevicilik değilse, aydınlatılması gereken birkaç nokta var. Uğruna ölüm göze alınan her dava yüce midir? Eğer öyleyse davaları uğruna ölümü seçen faşistlere, masum insanları katleden nasyonal sosyalistlere bakarak onların davalarını da yüceltmeli miyiz? Ya uğruna ölüm göze alınan davaların kendileri yanlışsa ve bu yanlışlık, tarih ve teori tarafından ispatlanmışsa?

Gezmiş ve arkadaşlarının haksız ve adaletsiz idamlarını ve sorumlularını her vicdan sahibi insanın kınaması gerekir. Ama bunu yapan vicdan gerçek bir vicdansa, siyasi amaçlarla suç işlenmesine, şiddetin yüceltilmesine ve üç gencin canı üzerinden insanlığa felaket getirmiş bir ideolojik pozisyonun aklanıp tahta oturtulmasına da itiraz etmesi beklenir.

 

Zaman, 18.05.2012

Başkan mı, Başbuğ mu?

‘Her şeyi tartışmalıyız, konuşmalıyız ve bundan da çekinmemeliyiz’. Başbakan’ın bu sözünün altına hiç tereddütsüz imzamı atarım.

Bir de, ‘her şeyi’ sadece ‘biz’ değil, ‘herkes’ tartışabilir ve konuşabilirse benim anladığım ‘ileri demokrasi’nin en önemli unsuru tamamlanmış olur. İfade özgürlüğü, modern demokrasi pratiğinin, buna ister ‘liberal’, isterse ‘müzakereci’ deyin temelini oluşturur çünkü…

Ancak dikkat çekici bir nokta var; tartışmanın ve konuşmanın ‘sınırsız’ olduğu, genellikle iktidar partisi ‘başkanlık sistemi’ni gündeme getirirken vurgulanıyor.

‘Başkanlık sistemi’nin mi her şeyini tartışmalı ve konuşmalıyız çekinmeden, yoksa yeni anayasanın alanına giren her konuyu mu? Yoksa, biraz daha iyimser olup, memleketin her konusunun mu serbestçe konuşulmasını ve tartışılmasını istiyoruz herkesin katılımıyla?

Bu memleketin son derece güçlü Başbakanı’nın ‘her şeyi tartışmalıyız’ sözü, geniş anlamda yorumlandığında ferahlatıcı.

Doğrusu da elbette bu; ifade özgürlüğü her konuyu tartışırken olmalı. Örneğin, yeni anayasada ‘federasyon’ isteyenler de konuşabilmeli rahatlıkla, anadilde eğitim almak isteyenler de. Onları ‘üniter devlet’ veya ‘tek dil’ söylemiyle susturmaya kalkar, ‘kırmızı çizgileri’ aşmakla itham edersek, konuşan bazı kişilere veya konuşulan bazı fikirlere yeterince özgürlük ortamı sunmamış oluruz.

Kısaca, her şey konuşulsun istiyorsak sadece ‘başkanlık sistemi’ konusunda her şeyin konuşulmasını kastetmiş olamayız; hakikaten anayasanın ‘her şeyi’nin serbestçe konuşulmasını istiyoruz demektir.

Bu ‘açık çek’ten cesaret alarak, en azından yeni anayasa bağlamında her şeyi konuşabiliriz o zaman. Örneğin, anadilde eğitim konusunu, ‘değiştirilemez’ olduğu söylenen anayasa maddelerini, Genelkurmay Başkanı’nın Milli Savunma Bakanı’na bağlanmasını, MGK’nın anayasal bir kurum olmaktan çıkarılmasını, dini denetim altına almak için kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını, yargıda iki başlılığa son verilmesini ve hatta ‘federasyon’u tartışabilmeliyiz.

Tartışıyoruz da aslında bunları; sivil toplum, düşünce kuruluşları, medya bütün bu konuları tartışıyor. Ancak bu konuların hiçbiri hakkında, başkanlık sistemini tartışmaya açan AK Parti’nin ne düşündüğünü bilmiyoruz. Bu tuhaf bir durum; çünkü yeni anayasa, baştan beri AK Parti’nin fikri.

Şimdilerde anayasa yazılmaya başlandı. Çok hayati konular var gündemde; son on yıl gerçekleştirilen reformları kurumsallaştıracak, geri çevrilemez hale getirecek anayasa maddeleri yazılıyor. Temel haklar, başlangıç maddeleri, değiştirilemez maddeler, vatandaşlık tanımı, MGK’nın ve Genelkurmay Başkanı’nın konumu, iki başlı yargı sistemi vs. özgürlükçü, demokratik ve çoğulcu bir perspektiften ele alınmalı. Sivil toplumun önerileri Meclis’e sunuldu, ama son seçimlerle anayasayı değiştirme misyonu verilen ana parti olan AK Parti’nin hangi konuda nerde durduğuna ilişkin hiçbir netlik yok.

Önemli, hassas, hayati konuların hiçbiri hakkında AK Parti tartışma açmıyor, MYK’sında karar almıyor, görüş belirtmiyor. Ama ‘başkanlık modeli’ne gelince ‘tartışalım, en uygun sistemdir, eninde sonunda geçilecektir’ türünde görüşler sıralanıyor.

Anayasa yazılırken, AK Parti’nin ‘tartışılmasını’ istediği başka hiçbir konu yok mu? Yeni anayasada olmasını istediği ‘şey’ başkanlık sisteminden mi ibaret? Başka hiçbir konuda önerisi, modeli, tartışılmasını istediği bir fikri yok mu?

Madem referansımız Alparslan Türkeş, başkanlık meselesini kırk yıl önce ‘9 Işık’ ilkeleriyle ‘Başbuğ’ zaten çözmüş, tartışmayı kapatmış: “Milliyetçi Hareket, tek başkan, tek meclis sistemini savunur. Çağımız kuvvetli, adil ve hızlı icra çağıdır. Türk milleti dünya imparatorlukları kurduğu devirlerde kuvvetli, adil ve hızlı icra sistemini uygulamıştır. Kuvvetli ve hızlı icra, icra gücünün tek elde toplanmasıyla mümkündür. Bunun için tarih ve töremize uygun olarak başkanlık sistemini savunuyoruz.”

Madem her şeyi konuşup tartışmakta serbestiz, benim önerim şu; Türkeş’in yolundan gidip ‘başkan’a ‘başbuğ’ diyelim. Şöyle bir atasözü var mıydı, yoksa ben mi yanlış hatırlıyorum? ‘Bana referansını söyle, sana ne istediğini söyleyeyim’.

 

Zaman, 18.05.2012

Affın iklimi

AK Parti Mardin Milletvekili Abdurrahim Akdağ’ın son açıklamasını eminim okumuşsunuzdur.
Akdağ, partisinin PKK’ya af konusunda bazı çalışmaları olduğunu; barış ortamının tesis edilmesi halinde genel affın gündeme gelebileceğini söyledi. Hatta bazı ayrıntılar da verdi. Örgüt üst yönetiminden 250-300 kişi üçüncü ülkelere gidebileceğinden; diğerlerinin ise demokratik ortama katılarak siyasal alanda faaliyet gösterebileceğinden söz etti.

Bu açıklamanın hemen arkasından Bekir Bozdağ’ın soru üzerine verdiği demeci okuduk. Bozdağ, hükümetin genel affa ilişkin bir çalışması olmadığını; söz konusu açıklamanın sadece Akdağ’ı bağladığını söylüyordu.
Ne var ki Akdağ sıradan bir isim değil. Kürt sorununun çözümüne ilişkin olarak, başbakanın talimatıyla Güneydoğu’da çalışmalar yürüten 5 AK Parti milletvekilinden biri. Yani bir bakıma AK Parti’nin Kürt politikasının oluşmasına katkıda bulunan isimlerden biri. Bu milletvekili, grubun bir haftalık temaslarının sonucunu değerlendirmek üzere bir basın toplantısı düzenliyor ve söz konusu açıklamayı yapıyor.
Akdağ’ın pozisyonu göz önüne alındığında kendi aklına estiği gibi konuşacak biri olduğunu söylemek zor. O zaman da AK Parti’nin, gerçekten de af konusunda bazı çalışmalar yaptığını ve Akdağ’ın açıklamasının da, kamuoyunun tepkisini ölçmek ve bu fikre “alıştırmak” üzere yapılmış danışıklı bir açıklama olduğunu düşünebiliriz.

Ben kendi payıma bu tür nabız yoklama ve psikolojik hazırlık çabalarının olumlu olduğunu düşünüyorum. Zira barış süreci ancak savaşan tarafların ve onların kamuoylarının barışa “ruhen” hazırlanmasıyla ilerleyebilir.
Bugün öyle bir noktadayız ki, savaşın bitmesini isteyen herkesin, kendi kamuoyunu atılacak adımlara psikolojik olarak hazırlamaya gayret etmesi; daha da önemlisi her iki tarafın da karşı tarafın ruh halini gözeterek, hassasiyetlerini dikkate alarak; barışmaya çalıştığı tarafın onurunu kırmadan ve tahrik etmeden davranmaya dikkat etmesi gerekiyor. Bu ruhsal hazırlığın en çetin ama aynı zamanda en gerekli noktalarından birisi de bir af ikliminin oluşturulmasıdır.

Çifte standart halkın vicdanına sığmaz

Türkiye hemen hemen her alanda çok büyük değişikliklerin yaşandığı bir geçiş süreci yaşıyor. Bu süreçte bir yandan kendi karanlık geçmişiyle hesaplaşmaya bir yandan da geleceğini kurmaya çalışıyor. Böyle bir dönemin köklü hesaplaşmalar yapılmadan ilerlemesi ne kadar imkansızsa; bu hesaplaşmaların bir noktada bitirilip karşılıklı affetme dönemine girilmesi de o kadar kaçınılmazdır. Zira toplumlar da yorulurlar; toplumlar ilanihaye geçmişleriyle uğraşamazlar; ilanihaye birbirleriyle hesaplaşarak yaşayamazlar. Bir zaman gelir ki, artık bu hesaplaşmaların bitirilip el sıkışma dönemine girme ihtiyacı hissedilir.

Bana kalırsa Türkiye için de artık borç ve alacak hesaplarını kapatıp el sıkışma dönemine girmenin zamanı yaklaşıyor. Bu durum, hesaplaşmanın yapıldığı iki alan için de söz konusu… Yani Türkiye kamuoyu hem halka şiddet uygulayan PKK’yla hem de halkın iradesini silah zoruyla devirmeye çalışan darbecilerle “hesabını bitirmek” ve yeni bir aşamaya geçmek zorunda. Halkın vicdanı bu noktada çifte standart uygulamamalı; şiddet suçunun iki türü arasında ayrım yapmamalıdır. Ben, PKK’nın silah bırakması ve darbe davalarının sonuçlanması ile birlikte söz konusu “yeni aşama”ya geçiş için uygun psikolojik ortamın doğacağını düşünüyorum.
Mahkemeler darbe yapmak ve darbe teşebbüsünde bulunmaktan yargılananlar hakkında kararını verdiği andan itibaren amaç artık hasıl olmuş; darbecilik yargı tarafından mahkûm edilmiş ve suçlu ile suçsuz birbirinden ayrılmış olacak.

İşte bu nokta aynı zamanda, girdikleri çıkmaz yolun bedelini zaten otuz yıldır çok ağır ödemiş olan PKK’lılara ve yıllardır tutuklu kalarak ve rütbelerini kaybederek zaten yeteri kadar ceza çekmiş olan darbecilere karşı affediciliğimizi göstermenin de zamanı olabilir.

Bütün mesele, kamuoyu vicdanının halkın iradesine karşı şiddete başvurma yolunun artık geçmişte kaldığına inanmasıdır. Ancak o zaman yeni bir defter açılabilir.

 

Bugün, 18.05.2012

YÖK yok olabilir mi?

0

Çok kısa bir süre önce ilk ve orta öğretim sistemini tartıştık. Bundan sonra zorunlu eğitim 12 yıl. Ya sonra, kazanabilenler için bir sonraki durak üniversiteler. Peki, üniversiteleri, üniversitelerin tepesindeki YÖK’ü ne zaman tartışacağız?

***

Türkiye kabuğuna sığmıyor. Pek çok şeyi sorguluyor. 12 Eylül’ün oluşturmak istediği rejim de bu sorgulamadan nasibini alıyor. Ama kanaatimce henüz ciddi bir eleştiriye tâbi tutulmayan bir kurum var: YÖK.

Gerçi Ak Parti, hatırlanacağı üzere, iktidara geleli daha birkaç ay olmuşken YÖK’ü ve üniversiteleri de ilgilendiren düzenlemelere gidebileceğinin sinyallerini vermiş, o zamanki YÖK ve üniversite rektörleri, buna şiddetle karşı çıkmıştı. Ama siyasî iktidar, bundan sonra bir daha YÖK’e dair köklü bir reform çabasıyla toplumun karşısına çıkmadı.

***

Bu arada, YÖK Başkanı ve YÖK Üyeleri değişti. Üniversitelerin önemlice bir bölümüne ya iktidara yakın ya da iktidarla kavgalı olmayan isimler rektör olarak atandı. İktidar, YÖK’ü ve üniversitelerin kendi için bir “ayak bağı” olmadığı kanaatinde artık. Bu özgüven o kadar üst seviyede ki, meselâ, önümüzdeki dönemde 50’ye yakın üniversitede rektörlük seçimleri yapılacak, buralardaki atamalarda eskisi gibi ikinci ve üçüncü sıralardan atamalar yapılmayacağı ifade ediliyor.

Artık YÖK’ün de, Cumhurbaşkanımızın da üniversitelerin tercihlerine müdahale etmeyecekleri konuşuluyor. Buraya gelinmiş olmasında, iktidarın %50 oy almasının büyük payının olduğu anlaşılıyor. İktidarın, “Kim gelirse gelsin, artık bana muhalefet edecek bir rektör olamaz”, dahası, “Öne çıkan rektör adaylarının Türkiye’nin ortalama sağ seçmen profilinin dışında olması ihtimal dışı” noktasına geldiği görülüyor. En azından, benim edindiğim izlenim bu.

***

Ankara kulislerindeki bu bilgiler, üniversitelerdeki rektörlük seçimlerinin bundan sonra daha demokratik olacağı intibaını uyandırabilir bizde. Oysa sorun, sadece Ankara’yla ilgili değil ki. Meselâ, rektörlük seçimlerinde sadece öğretim üyeleri oy kullanabiliyor. Üniversitelerin yükünü çeken asistanlar ve idari personelin oy kullanma hakkı yok. Seçimler, adil bir ortamda yürümüyor.

İkinci dönem seçime giden rektör, ikinci dönemi garantileyecek atamalarla seçime gitmiş oluyor zaten. Diğer adaylar, daha baştan bir sıfır yenik başlıyor. Arızi örnekler de çıkmıyor değil. Üniversiteyi kendi malı gibi gören ve kendinden sonraki dönemi de dizayn etmeye çalışan, bir bakıma, üçüncü dönem rektörlüğe soyunanlar olabiliyor. Seçimlerden sonra “bize oy verdi, oy vermedi” üzerinden bir “ötekileştirme” süreci işliyor. Bu ötekileştirme bazen açık, bazen de oldukça “rafine” ayrımcılıkları beraberinde getiriyor.

***

Velhasıl: Türkiye’nin en az sorgulanan kurumu yani üniversiteler, YÖK’ü, rektörleri, öğretim üyeleri ve çalışanlarıyla masaya yatırılmayı bekliyor. Hem de acilen.

Benim bir önerim var mı? Elbette var. “Özel üniversite” açılmasına izin vermek, bir başlangıç olabilir, meselâ. “Vakıf üniversiteleri var” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Komik olmayalım, lütfen. Kendi rektörünü, kendi dekanını atayamayan, istediği kadar öğrenci alamayan, istediği programı açamayan üniversiteye siz özel üniversite mi diyorsunuz?

Olma ihtimali yok, ama yine de köklü bir öneri olarak şunu da eklemeliyim: Bütün üniversiteleri özel sektöre devretmek. İşte o zaman, bugün el üstünde tutulan pek çok öğretim üyesi –belki buna ben de dâhil olacağım- bir gün bile üniversitede tutulmayacak. Niye mi? Şundan: Bu sistemde, meselâ bir profesör, otuz sene hiçbir şey üretmeden maaş almaya devam edebiliyor. Kimse de ona, “Sen ne yapıyorsun kardeşim” diye soramıyor.

Ya YÖK’ü ne yapacağız? Üniversitelerin özel olduğu bir yükseköğretim sisteminde YÖK’e de gerek kalmayacak. Artık, “Kahrolsun YÖK” sloganları da tarihe karışacak.

 

Rota Haber, 18.05.2012

Futbolda yalan ve mutabakat

Kupayı kaybeden sahaya iniyor, Kadıköy’de etrafa saldırıyor, kazanan sevinci göstermek için yol kesip araba sallıyor.

“Araba devrilecek sandık, çocuk var, yapmayın, dedik ama dinlemediler” diyor arkadaşım Gülçin.

Gecenin bir vakti, bir çocukta derin bir korku izi bırakma pahasına “taraftar seviniyor!”

Şike konusundaki üç maymun mutabakatı ile kolektif örtbas ve son olarak bu terör…

Futboldan zaten hazzetmezdim, daha da soğudum.

Ben ısınmışım soğumuşum, bunun önemi yok.

Önemli olan şu ki, futbol sadece kendi sahasında kalmıyor ve hayatı bölemediğimiz için orada göz yumulan hukuksuzluk başka sahaları da etkiliyor.

Hem de kötü etkiliyor.

İnanmakta zorlandığım kalıplar

Sürekli olarak “spor barış ve kardeşliktir” denir. Özellikle de ortada tersini söyleyen pek kimse yokken. Ama özünde yarışma, üstün gelme ve kazanma arzusu olan rekabetçi sporlarla ilgili olarak, sanki tersi daha çok geçerli gibi gelir bana.

“Futbol dostluk demek”se, neden onunla ilgili olarak üretilen literatür ağırlıklı olarak küfür, tehdit, aşağılama ve cinsel şiddet yüklüdür diye düşünürüm. “Bir baba hindi”, “fincanı taştan oyarlar” veya “Beşiktaşım bu sene” gibi koro için bestelenen “şarkı”ların lirik ve pastoral temalar içerdiği söylenebilir mi? Gol atan futbolcuların sevinirken yaptıkları en yaygın hareketler, neden genellikle öteki takımın taraftarlarında takdir hisleri uyandıracak türden değildir?

Neden statlar bile korku filmi gibi tanımlanır? “Ali Sami Yen Cehennemi”, “Burası İnönü, buradan çıkış yok” denir? Neden “eze eze yendi”, “ sahayı dar etti”, “sahadan sildi”, “sahaya gömdü”,”Barça-ladı” gibi manşetler atılır da “Saraçoğlu stadında zarafet” gibi manşetler atılmaz? Atmak isteyeni, “oğlum ne bu ya, defile haberi mi yazıyorsun?” diye paylarlar mı paylamazlar mı?

Belki sporun insan doğasındaki şiddet eğilimine meşru bir çıkış yolu olarak faydalı olduğu ileri sürülebilir. Bu bir ihtimal; belki doğrudur. Ama onun, toplumlar arasında şiddet, saldırganlık, ayrımcılık, ırkçılık, milliyetçilik, bölgecilik, hemşericilik ve benzeri kötülüklere hizmet ettiği binlerce acı tecrübenin varlığı ihtimal değil gerçek. Milli semboller, bayraklar ve milli marşların damgasını vurduğu uluslararası karşılaşmaların ve askeri tatbikatları andıran turnuvaların ne türden duygular uyandıracağı da ayrı mesele.

Sporun, özellikle de futbolun pek çok defa “insanları birleştirdiği” söylenir. Emekli bir diplomat, maç olduğunda Avrupa’daki MHP’lilerle BDP’lilerin aynı tribünde aynı Türkiye takımını desteklediğini söylemişti. Bu anlamda, evet birleştiriyor, ama daha büyük bir bölünme ve karşıtlık üzerinden olmuyor mu bu birleşme?

Sporu yücelten özdeyiş ve sloganlar, insanların gündelik hayatta inanmadan söyledikleri sözler olabilir mi? Yoksa onun barış ve kardeşlik olduğu, tarihte söylenmiş en büyük yalanlardan biri mi? Onunla gelen şiddeti nasıl açıklamalı? Biliyorum, eğitim, ekonomik sorunlar vesaire diyeceksiniz. Gelin bir de, “Countires and Concepts” adlı kitabında Michael Roskin’in, holiganizmin kaynağını anlatırken yazdığı şu satırlara bakalım:

“Şiddete sebep olan nedir? Kimileri işsizliği suçlar… ama holiganların çoğu iş-güç sahibidir ve bazıları iyi bir yaşam standardına sahiptir… Kendisinin holigan olduğunu itiraf eden bir Manchester taraftarı, ‘gerçek şu ki, biz sadece kavgayı seviyoruz’ demektedir.”

Bizde de gözaltına alınan holiganlar arasında doktorlar ve öğretmenler var.

 Ve inanmakta hiç zorlanmadıklarım

Uzaktan da baksam, ihtiyatlı olmaya gerek duymadığım, çünkü emin olduğum hususlar da var.

Mesela “önemli olan yenmek veya yenilmek değil sportmence yarışmaktır” derler, ama herkes bilir ki önemli olan yenmektir. Hiçbir teknik direktörü “takımı şampiyon yapamıyor çok sportmen yarıştırıyor” diye görevde tutmazlar. Kimse de “kardeşim hani önemli olan sportmence yarışmaktı?” diye sormaz.

“İyi oynayan kazansın” derler, ama genellikle samimi bir temenni değildir bu. Asıl temenni “kötü de oynasak biz kazanalım”dır, “bizim takım kazansın”dır. Maç sırasında yenme fırsatını “ahlakçılık” yapıp kaçıran futbolcuyu soyunma odasında kutsayan az olur.

Yalan üzerine mutabakatımız var

Maç muhabbetlerine maruz kaldığım uzun yıllar boyunca herkesin defalarca şikeden söz ettiğini çok iyi hatırlıyorum. Ama şimdi herkesin ağız birliği etmişçesine, birbirinin gözünün içine baka baka yalan söylediğini veya topluca sustuğunu da görüyorum. Duyan da, sanki “şerefsizler maçı sattı” sözü bu ülkede milyonlarca kez söylenmemiş de şimdi birileri çıkmış evliyalar ligine bühtan ediyor zanneder!

“Her yıl Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi ‘fair play’ ödülleri veriyor, ama bunun doğru dürüst haber değeri bile yok, taraftarı bile kutlamıyor” diyor arkadaşım. Bunun bir anlamı var.

Bu delikten giren ateş …

Bu ülkede ilk kez ciddi bir değişim, dönüşüm ve arınma fırsatı var ve bu bütün alanlarda aynı anda yaşanmak zorunda.

Ama deryayı geçenler bu derede bocalıyor ve bu alanda kirlilik üstün geliyor.

Adaletin terazisini en baştan kendi elimizle bozduğumuz için. İlk düğmeyi yanlış iliklediğimiz için.

O alana dokunmadıkça tam bir temizlenme mümkün değil ve orada göz yumulan kirlilik zaman içinde yeniden bütün bünyeye sirayet edecek.

Şimdi yeniden en başa dönüp, alenen ve taammüden işlediğimiz “ilk günah”ımızla yüzleşip, şimdiye kadar verilen bütün kararları iptal edip, yazılan raporları yırtıp, yargıyı ve dünyayı aldatmaya çalışmaktan vazgeçip yeniden başlamazsak olacağı bu!..

 

Star, 17.05.2012

Cemaat, Cemiyet ve Ulus-Devlet

Devlet tarih boyunca sık sık kötülük ve musibetin ana kaynağı olmuştur.
Ludwig von Mises

 

1. DEVLET VE MODERN DEVLET

Bugün “ulus-devlet” olarak andığımız siyasi formasyon bütün bir insanlık tarihi nazara alındığında çok yeni bir olgudur. Ulus-devletin mahiyeti hakkında doğru bir görüşe varabilmek için, önce modern devlete ilişkin bazı verileri hatırlamak gerekiyor. Bu bağlamda işaret edilmesi gereken iki noktadan biri “devlet” denilen siyasi organizasyon tipinin nasıl ortaya çıktığı, diğeri de genel olarak devlet ile modern devletin ilişkisidir.

Sosyal ve siyasal teoride devletin ortaya çıkışı başlıca iki şekilde açıklanmaktadır. Yaygın görüşe göre, devlet toplumsal işbirliğinin gelişmesi ve yöneten-yönetilen ayrışmasına bağlı olarak toplumda merkezi bir otoritenin ortaya çıkmasının bir sonucu olarak doğmuştur. Böyle bakıldığında, devlet hem zaman bakımından evrensel bir fenomen olarak kavranır, yani devletin tarihin her döneminde var olduğu kabul edilir, hem de ona beşeri gelişmenin “doğal” bir ürünü –insanlık durumunun olağan bir gerçeği- nazarıyla bakılır ki bu denemede ben her iki görüşe de karşı çıkacağım.

Devletin kökeniyle ilgili ikinci görüşe göre, devletin ortaya çıkışı toplumsal işbirliğinin gelişimiyle ilgisi olmayıp, tamamen fetihçiliğin ve savaşın bir sonucudur. İlginç olan, farklı ideolojik eğilimlerdeki birçok düşünürün bu görüşte birleşmesidir. Meselâ Franz Oppenheimer (2005) devletin işbölümünün sonucu olarak değil, fetih yoluyla doğduğunu ileri sürmüştür. Charles Tilly (2009) de modern devletin esas olarak bir savaş aygıtı olarak ortaya çıktığını ve bu işlevin gereklerine göre örgütlendiğini, kurumlarının buna göre şekillendiğini savunmuştur. Murray Rothbard ise aynı konuda şu hükme varıyor: “Devlet asla bir ‘toplum sözleşmesi’yle yaratılmış değildir, o her zaman fetih ve sömürüyle doğmuştur.” (Rothbard 2004: 268).

Devletin mahiyetiyle ilgili ikinci soruna, devletin modern döneme özgü bir olgu olup olmadığı sorununa gelince, devletin zaman bakımından evrensel olduğuna ilişkin görüş gitgide daha az kabul görmektedir. Günümüzde baskın olan görüş, modern devletin modernlik öncesi siyasi formasyonlardan birçok bakımdan farklı olduğu şeklindedir. Aşağı yukarı beş asır öncesine kadar insanlığın bildiği siyasi organizasyon türlerinin hepsi –site yönetimleri, şehir cumhuriyetleri, feodalite, imparatorluklar- nitelik bakımından modern devletten farklıydı. Bu nedenle, “modern devlet” terimindeki “modern” sıfatının zait olduğu söylenebilir; çünkü bugün bildiğimiz şekliyle devlet zaten modern bir olgudur.

2. ULUS-DEVLETE GİRİŞ

Ulus-devlet modern devletin zamanla aldığı şeklin adıdır ve devletle ulusun kaynaşmasını temsil etmektedir. Aynen kaynağını oluşturan modern devlet gibi ulus devlet de aslında bir Avrupa buluşudur ama zamanla bütün dünyada siyasi örgütlenmenin tipik modeli haline gelmiştir ve en fazla yaklaşık iki yüzyıllık bir tarihe sahiptir. İster üniter isterse federal yapıda olsunlar, günümüzde modern devletlerin çoğu ulus-devlet şeklinde örgütlenmişlerdir. O kadar ki, bugün “ulus” ile “devlet” çok kere birbirinin yerine kullanılan kavramlar durumundadır. Meselâ, “Birleşmiş Milletler” teşkilâtı, adının aksini düşündürmesine rağmen, aslında “ulus”ların değil devletlerin oluşturduğu bir birliktir. Hemen belirtmek gerekir ki, ulus-devletin bugünün dünyasında hakim model olması sadece olgusal bir durum değildir. Ulus-devlete aynı zamanda siyasi örgütlenmenin en “ileri”, neredeyse ideal modeli gözüyle bakılmaktadır. Türkiye söz konusu olduğunda bu özellikle böyledir ve sözkonusu kutsallıktan “üniterlik” de pay almaktadır.

Gerçekte ise ulus-devlet bir uygarlık ve “ilerleme” göstergesi olmadığı gibi, hiçbir toplum için kaçınılmaz bir kader de değildir. Aslına bakılırsa, “uluslar dünyası”nın dünyanın doğal haliymiş gibi görülmesini mümkün kılan milliyetçilik ideolojisidir (Kalaycı 2010: 105). İnsanın özgürleşmesi ve toplumsal ilişkilerin barışçı temelde kurumlaştırılması amacından uzak olmak bakımından ulus-devletin kendinden önceki siyasi örgütlenme biçimlerinden daha iyi durumda olduğu söylenemez. Feodal toplumsal-siyasal formasyonlardan, imparatorluklardan ve Rönesans’ın şehir cumhuriyetlerinden tarihsel olarak sonra gelmesi ve onlardan bazı bakımlardan farklı olması ulus-devleti otomatik olarak onlardan daha “iyi” yapmaz. Nuri Yurdusev’in dikkat çektiği gibi, ulus-devletin kendinden önceki siyasi formasyonlardan daha iyi olduğu zannı, Aydınlanma sonrasında gitgide dünyaya hakim hale gelen “ilerlemeci” görüşün bir sonucudur (Yurdusev 2009).

Oysa, bırakınız onlardan daha iyi olmayı, aşağıda üzerinde duracağımız kimi yönleriyle ulus-devlet insanlık durumunun gereklerine bu formasyonların hepsinden daha az uygundur. Öte yandan, başka modern düşünce, yapı ve kurumlar gibi ulus-devlet de tarihsel bir zorunluluk olmayıp, belli bazı şartlara bağlı olarak ortaya çıkmış tarihsel bir tesadüften ibarettir. Modern ulus-devlet tarihsel bir zorunluluk olarak ortaya çıkmış değildir. Charles Tilly’nin işaret ettiği gibi (1975: 31), modern çağın başlarında siyasi örgütlenme için, “ulusal devlet”in dışında başka seçenekler (imparatorluk, teokratik federasyon, ticaret ağı ve feodal sistem gibi) vardı. Dolayısıyla, bu seçeneklerden herhangi biri değil de “ulus-devlet”in hakim siyasi örgütlenme biçimi olarak ortaya çıkmış olması tarihsel bir zorunluluğun değil, milliyetçi aydınların sistematik çabası başta olmak üzere özel şartların bir sonucudur.

3. CEMAAT VE CEMİYET

Şimdi, ulus-devletin niteliği hakkındaki bu açıklamalar bana vaktiyle Ferdinand Tönnies’in (1855-1936) “cemaat” ile “cemiyet” arasında yapmış olduğu ayrımı hatırlatıyor. Tönnies’e  göre, “cemaat” bireyselliklerini aşmış olan insanların ortak inanç ve değerler etrafında bütünleşmiş olduğu durumu, “cemiyet” ise bireyselliklerin ön planda olduğu ama ortak çıkarlar bilincinin bir arada tuttuğu daha gevşek grubu ifade ediyordu. İlki, aile örneğinde olduğu gibi, “birincil” ilişki ve bağlara dayanan grupları, ikincisi ise formel-hukuki ilişkilere dayanan bir ortak varoluşu yansıtmaktadır. Keza birincisinde grup içi dayanışma, ikincisinde ise farklılaşma baskındır.(1) Kendisi her ne kadar, eski cemaatçi yapıların “kayboluşu”na hayıflansa da, Tönnies’in anlatımı zımnen toplumsal gelişmenin cemaatten cemiyete doğru olduğunu ve dolayısıyla modernliği karakterize edenin “cemiyet” olduğunu ima etmektedir.(2)

“Toennies ilkel topluluklarla (gemeinschaft) modern sanayi toplumları (gesellschaft) arasındaki karşıtlıkla ilgiliydi. Ona göre, topluluğu/cemaati (gemeinschaft) karakterize eden yakın kişisel bağlar veya akrabalık ilişkilerinin hakimiyeti idi; toplumun (gesellschaft) özelliği ise daha gayrışahsi veya iş-tipi ilişkilerdir.” (Wallace & Wolf 1999: 31). Onun cemaat ile cemiyet arasındaki ayrımı her iki örnekte hayatı düzenleyen tutarlık (cohesion) ve dayanışma derecesinin farklılığına dayanmaktadır. Geselschaft’ta bireyler tecerrüt etmiş (birbirinden kopuk) vaziyettedirler ve ‘başka herkese karşı bir gerilim durumu vardır.’ İnsanların sahip oldukları sadece kendilerine aittir ve bunlardan başka herkesi dışlayarak yararlanırlar, ‘ortak bir değer diye bir şey mevcut değildir.’(Guibernau 1999: 29, 30)

Tönnies’i eleştirenler genellikle onun “cemaat”i romantize ettiğini ve modern toplumun aslında birçok cemaatçi özelliği sürdürmekte olduğunu söylerler. Meselâ Macionis’e göre, Tönnies’in teorisinin bir zayıflığı, çok kere gayrı şahsi olan modern hayatın Gemeinschaft’tan büsbütün yoksun olmadığı gerçeğidir. Bir yabancılar dünyasında bile dostluklar güçlü ve kalıcı olabilir. Sakinlerinin sıkı topluluk bağlarını sürdürdükleri birçok etnik mahallelerde gelenekler özellikle yaşatılmaktadır. Ayrıca, bazı yazarlar Tönnies’in geleneksel toplumları desteklerken –belki de hatta romantize ederken- modern toplumlardaki aile bağlarını, komşuluk ilişkilerini ve dostluğu göz ardı ettiğini düşünürler. (Macionis 2001: 628, 629).

Bu meselenin başka bir yönünü Henry Maine’in (1922-1888) görüşlerinden yararlanarak açıklayabiliriz. Özellikle hukuk tahsil etmiş olanlar onun meşhur “statüden sözleşmeye” tezini hatırlayacaklardır. Maine, evrimci bir hukuk anlayışı içinde, statü ile sözleşme arasında kurduğu bu kavramsal karşıtlıkla, toplumsal gelişmenin, bireylerin toplumsal ve hukuki konumlarının önceden belli edilmiş değişmez statülerle belirlendiği bir durumdan, özerk bireylerin aralarındaki ilişkilerin özgürce yapılan sözleşmelerle belirlendiği bir duruma doğru gerçekleştiğini kastediyordu (Kelly 1992: 325-328). Statü toplumlarının karakteristik özelliği, herkesin içine doğduğu sınıfa bağlı olarak tâbi olduğu statüyü hayatı boyunca değiştirememesi ve bu statülerin aynen babadan oğula geçmesiydi.

Böylece geleneksel toplumdan modern topluma geçiş aslında özgürleşme ve ilerlemeyi temsil etmiş oluyordu. Oysa, ulus-devlet bu gelişmeyi de tersine çevirmiştir. Bugün her ne kadar feodalitenin toplumsal sınıf ve zümrelere göre farklılaşan değiştirilemez statüleri en azından batılı sanayi toplumlarında büyük ölçüde kalkmışsa da, başka bir açıdan bütün tebaa tek bir statüye, yurttaşlık statüsüne tabi kılınmıştır. Evet, modern ulus-devlette bireyler sözleşme yoluyla farklı statüler tesisi edebiliyorlar, ama bu ancak ulus-devletin hukuki ve kültürel cenderesi içinde, son derece sınırlı olarak gerçekleşebiliyor. Artık ulus-devletin yurttaşı olmak herkesin birbirine benzemesini, tek bir cemaatçi ulus statüsüne hapsolmasını ifade eder hale gelmiştir. Ayrıca, insanların bu yurttaşlık statüsünü daha evrenselci ve kozmopolitan yönde değiştirmeleri de modernliğin şartlarında neredeyse imkânsızdır. Yurttaşlık da eski değişmez statüler gibi adeta “babadan oğla” geçiyor. Onun içindir ki, Michael Mann’in dediği gibi (1993: 250-252) modern devlet bu anlamda halkın veya halkların “kafes”i olarak görülebilir.

4. ULUS CEMAATİNİN SİYASİ ORGANİZASYONU OLARAK ULUS-DEVLET

a) Modern Devletten Ulus-Devlete

Şimdi, az çok farklılaşmış her toplumda “devlet” olarak adlandırılabilecek bir siyasi otoritenin tarihin her döneminde var olduğuna ilişkin tartışmalı tezi kabul etsek bile, bu, modern devletin birçok bakımdan kendinden önceki siyasi formasyonlardan farklı olduğunu reddetmeyi gerektirmemektedir. Bu farklılık, özellikle modern devletin günümüzdeki baskın biçimi olan “ulus-devlet” söz konusu olduğunda daha da belirgin hale gelmektedir. Çünkü, ulus-devletin ortaya çıkması modern devletin bir tür “cemaat” olarak kavranan ulus temelinde örgütlenmesinin, devletle ulusun örtüşmesinin bir sonucudur. Milliyetçilik aracılığıyla sağlanan bu örtüşme devletin bu sefer seküler temelde kutsallaştırılmasını da sağlamıştır. Bunun bir anlamı, Van Creveld’in ifadesiyle (1999: 190), devletin araç olmaktan çıkıp bizatihi bir “amaç” haline gelmiş olmasıdır. 

Modern devletin son iki yüzyıldaki hakim modeli durumunda olan ulus-devletin doğasını en iyi, Montserrat Guibernau’nun gayet aydınlatıcı tanımından hareketle anlayabiliriz. Guibernau’ya göre, ulus-devlet “sınırları belli bir ülke üzerinde meşru güç kullanmaya ilişkin tekelci bir hak iddiasında bulunan ve kendi yönetimi altındaki halkı kültürel türdeşleştirme aracılığıyla bütünleştirmeye çalışan bir devlet türünün oluşumuyla karakterize edilen modern bir kurumdur.” (Guibernau 1999: 14). Bu anlatımda ulus-devletin tanımı bakımından en karakteristik özellik, onun üzerinde hüküm sürdüğü halkı türdeşleştirmeye çalışmasıdır. Çünkü, tanımın “ülkesellik” (territoriality) ve güç kullanma tekeli gibi diğer unsurları devletin “modern” bir kurum olmasıyla ilgili daha genel özellikler olup, bunlar ulus-devlete özgü değildir.

Brendan O’Duffy’nin dediği gibi (2009: 73), ulus-devletler “kültür topluluklarının ülkesel birleştirilmesi” olarak görülebilirler. Bu nokta ulus-devletin milliyetçi bir proje veya program olmasıyla ilgilidir. Bu devletlerin “tek bir birleşik halktan oluşan homojen bir yurttaşlık kitlesi”ne dayanma iddiasının çoğu durumda gerçek olmaması nedeniyle, ulus-devlet aslında gerçekleştirilmesi tasarlanan proje veya programlardır. Bu projenin motor gücünü milliyetçilik oluşturmaktadır. Milliyetçilik türdeşlik varsayımına dayanan ve cemaat olarak tasarlanan ulusu siyasi otoritenin ve meşruluğun temel dayanağı haline getirmiştir. Milliyetçiliğin temel ideolojisini oluşturduğu ulus-devletler istikrar ve meşruluklarını kendi nüfusları içinde ulusal bir kimlik inşa etmek veya onu kuvvetlendirmek suretiyle güçlendirmeye çalışmışlardır (O’Duffy 2009: 69-70).

Bir ulusal kimlik inşa edilmesinde ortak bir dilin ve ortak bir semboller tarihinin varlığı kolaylaştırıcı bir unsur olmuştur. Bu sembolizm meselenin özüdür, o kadar ki, gerçek olmadığı yerde veya ölçüde kurgulanması ulus-devletin karakteristik bir işlevidir. Ulusun sözde “objektif” tanımı için etnik kökene ve ona bağlı etnik kimliğe atıf yapılmasında da durum aslında aynıdır. Çünkü, etnik kimlik de doğuştan edinilen bir özellik olmaktan çok, sembolik bir inşadır (Kalaycı 2010: 129). Bu durum ulusun “kavramsal bir topluluk”(3) olarak anlaşılmasının da temelini oluşturmaktadır.  Fakat, ulus-devletle milliyetçilik ancak siyasi sınırların mevcut dil-topluluklarıyla aşağı yukarı örtüştüğü durumlarda nispeten pürüzsüz bir şekilde buluşur (Giddens 1985: 219). Nitekim, Batı Avrupa’nın kültürel bakımdan nispeten türdeş bir toplumsal yapıya sahip olması Avrupalılar için ulus-devlet oluşturmada bir avantaj teşkil etmiştir. Yine de hemen hemen bütün Avrupa yönetimleri daha fazlasına; yani resmi dinlerin kabulü, azınlıkların göç ettirilmesi, ulusal bir dilin tesisi ve kamusal öğretimin devletleştirilmesi gibi yollarla kendi tebaalarını türdeşleştirmeye ihtiyaç duymuşlardır (Tilly 1975: 42-44).

Öte yandan, siyasi kimliğin duygu birliğine dayalı bir topluluk (cemaat) anlayışına bağlı ulus cemaatiyle tanımlanması ulusal topluma ve onun devletine bir misyon yüklenmesini teşvik etmiştir. Bu misyon fikri, kendi başına totaliter potansiyel taşıması bir yana, ötekilere karşı düşmanlığı da teşvik etmiştir. Bunun sonucu ise içte ve dışta savaşçı ruhunu beslenmesidir. Nitekim, Avrupa’da kolektif bir varlık olarak ulusu yücelten entegrist milliyetçilik birçok örnekte ulus-devletin başka inançlara mensup olanlar üzerinde fiziksel güç kullanmasını onaylamaya götürmüştür. Bu “ulusal bencillik” aynı zamanda “iç düşman” düşüncesinin de temelini oluşturmuştur (Schulze 2005: 248-254).

Ulus-devletin bu özelliği –misyonerlik ve ötekileştirme- onun içerdiği totaliterlik potansiyelinin de temelidir. Yirminci yüzyıla özgü bir olgu olarak totaliterlik ancak modern devlette ortaya çıkabilirdi. Modern devletin gelişmiş gözetim ve savaş teknikleri totaliterliği kolaylaştıran başlıca etkenlerdir. Bununla beraber, totaliterlik gelişmesi için en elverişli ortamı ulus-devlette bulur. Anthony Giddens’ın işaret ettiği gibi, toplumu azami ölçüde gözetim altında tutmaları ve pasifleştirmeleri yüzünden, çağdaş dünyada totaliter bir yönetime dönüşme potansiyelinden tamamen muaf olan hiçbir ulus-devlet tipi yoktur. (Giddens 1985: Chapter 11, s.) Başka bir yanıyla bu, devlet seçkinlerinin “kamu yönetimi” ve bürokrasi aracılığıyla sivil toplumu devlete eklemleyerek onu devletin egemenliğine ve onun sınırları içine hapsettikleri anlamına gelir (Mann 1993: 13. ve 14. Bölümler).

b) Ulus Cemaatinin Siyasi Organizasyonu Olarak Devlet

Şimdi yukarıda ana hatlarını özetlediğim Tönniesci teze tekrar dönelim. Tönnies sanayileşme ve modernleşmeyle birlikte cemaatçi ruhun ve yapıların gerilediğine esef ediyordu. Bence Tönnies boşuna kaygılanmıştı, çünkü öngörüsünde büsbütün yanılıyordu: Belki, onun gözlemlerini yaptığı tarihte sanayi toplumları eski cemaatçi yapılardan gitgide uzaklaşma eğilimindeydiler. Tönnies’in tanımlandığı şekliyle cemaatçi yapının yerini cemiyete bırakması, onun düşündüğünün aksine, “insanlık durumu” açısından tercihe şayandır. Ama mesele şu ki, modernliğin siyasi boyutunu oluşturan ulus-devletin gerçekten de bu dönüşümleri temsil ettiği şüphelidir. Aksine, modern ulus-devletler varsayılan bu –cemaatten cemiyete doğru giden- trendi yeniden tersine çevirmeye çalışmış ve bunda büyük ölçüde başarılı da olmuşlardır. Onun içindir ki, günümüzde ulus-devletin tebaası “cemiyet”ten çok “cemaat”e benzemektedir. Modernlik şartlarında ulus-devletlerin bilinçli olarak izledikleri politikaların da katkısıyla sayesinde geleneksel cemaatler büyük ölçüde çözülmüşlerdir. Başka bir ifadeyle, ulus-devletler bu çözülmeyi istemiş ve teşvik etmişlerdir; çünkü, farklı grup, topluluk ve cemaatlerden müteşekkil heterojen bir nüfus yapısı yerine tek bir büyük, kapsayıcı cemaati, yani “ulus”u ikame etmek istiyorlardı.

Günümüz uluslarını başlı başına birer cemaat şeklinde bütünleştirme işinde, devletin bütün bir toplum için ortak bir amaç koyup muhtelif politikalarıyla bunu tutarlı olarak izlemesi ve “yurttaşlık”ı cemaatçi dayanışmayı ikame edecek bir bağ olarak tesis etmiş olması etkin olmuştur. Refah devleti politikalarını da aynı bağlamda düşünebiliriz. Günümüzde ulus-devletlerin çoğu aynı zamanda kurumlaşmış refah devletleridir. Refah devletinin arkasında yatan temel düşünce ise, yurttaşları sözümona “toplumun tam üyeleri” haline getirmek üzere onlara “sosyal haklar”ın garanti edilmesi gerektiğidir (Moon 2004: 216-217). Böylece, bir yandan toplumun devlete bağımlılığı artırılmakta –devlet toplumun “velinimeti” haline getirilmekte-, öbür yandan da hem yurttaşlar arasında bir tür cemaatçi dayanışma bağı yaratılmaya çalışılmakta, hem de yurttaşlığın dışlayıcı yanı pekiştirilmek istenmektedir. Bugün Avrupa’daki “yabancı düşmanlığı”nı doğuran etkenlerden biri yurttaşların “kendi” refahlarını yabancılarla paylaşmama düşünceleridir.

Bu arada, bir ulusa mensubiyetin yurttaşlara haklar tanıyan ve yükümlülükler yükleyen bir statü olarak algılanmasının “milliyetin ahlâki önemi”nden hareket eden bir görüş olduğunu da hatırlamalıyız. Buna göre, ulus ahlâki hayatın en üstün biçimidir; başka bir ifadeyle, -“yabancılar”a değil- kendi yurttaşlarımıza karşı yükümlülüklerimiz sahip olduğumuz en önemli ahlâki taahhütlerdir (Miller 2006: 530-531). Öyleyse, sadece düşünsel olarak değil, duygular ve çıkarlar bakımından da bütün tebaasını tek bir amaç etrafında kenetleme başarısını gösteren ve ayrıca “yurttaş-yabancı” ayrımı sayesinde yurttaş haklarını insan haklarının önüne geçiren ulus-devlet “sivil” bir birlik olarak görülemez.

Öte yandan, Montserrat Guibernau’nun belirttiği gibi, milliyetçiler tarafından ulus “ideal bir topluluk/cemaat” olarak resmedilmektedir ki bunun gerçekte Ferdinand Tönnies’in Gemeinschaft’a atfettiği özelliklerin birçoğunu paylaştığını görmek zor değildir. Tönnies cemaatin hayatının geçtiği bir yer olması bakımından toprağın birincil öneme sahip olduğunu belirtiyordu. “Toprak cemaatin farklı nesiller boyunca işgal ettiği ve bireyleri belirli türbelerin kutsanmasını sağlayan atalarına bağlayan alandır. Tönnies’in Gemeinschaft’a uygulanan toprak hakkında yazdıkları pekalâ milliyetçi söylemlerde tanımlanan genişlemiş bir aile olarak ulusun ülkesine de uygulanabilir.” (Guibernau 1999: 29, 31) Başka bir anlatımla, ulus-devletçi bağlamda “ulusun ülkesi” ile “ailenin toprağı” aynı semboller dünyasına aittir.

Böylece ulus bu bakımdan da “ölçeği genişlemiş cemaat” halini almaktadır. Ulusun ölçeği genişletilmiş bir cemaat olarak tasarlanmış olduğu gerçeği, onun yaratıcısı olan milliyetçiliğin romantik kökleriyle de teyit edilebilir. Romantik milliyetçiliğin karakteristik vasfı, ulusu bir “halkın ruhu”yla ilişkilendirmesidir. Başta J. G. Herder olmak üzere romantik düşünürlerin çoğunun hareket noktası, her bir halkın kendine mahsus bir ruhu bulunduğu ve bunun o halka özgü olan kültürde, siyasette ve dinde tecessüm ettiğiydi. Bir topluma hakim olan bu ethos veya ruh o toplumun mensuplarına güçlü bir aidiyet ve topluluk duygusu, hatta dünyada kendi evinde olma duygusu sağlıyordu (Plant 2004: 382). Ulusu bir cemaat -veya Hayek’in deyimiyle “kabile”- olarak kavramayı kolaylaştıran bu romantik öz, “sivik ulus” anlayışını öne çıkaran resmi söylemine rağmen(4), günümüz ulus-devlet ideolojisinin halâ önemli bir parçasıdır. Bu ideoloji etnik gruplar ve kültürel toplulukları partikülaristik kimliklerini terk edip kendilerini münhasıran devlete mensubiyetle –vatandaşlıkla- tanımlamaya ikna etmeye çalışıyor. Ne var ki, Jacob Levy’nin de hatırlattığı gibi(5)– devlete atıfla tanımlanan yurttaşlık da evrenselci değil partikülarisrik bir kimliktir.

Evet, modern ulus-devlet, modernleşmeci görüşün varsaydığının aksine, “cemaat”ten “cemiyet”e dönüşmüş bir siyasi tasavvuru temsil etmekten çok, “cemiyet”i, adına “ulus” dediği bir “cemaat”e dönüştürmeye, başka bir anlatımla, tek tek cemaatleri kaldırıp bütün bir toplumu cemaatleştirmeye çalışan devlettir. Chandran Kukathas’ın terminolojisinden yararlanarak ifade etmek istersek, günümüzde ulus-devletler sivil ve siyasi birer birlik (association) olmaktan çok siyasi birer cemaat (community) özelliği taşımaktadırlar. Kukathas’a göre, birlikten farklı olarak bir komünite ortak bir çıkarı paylaşan ve bu çıkara bağlılığın birleştirdiği bir insanlar topluluğudur. Belli bir otorite yapısı ve faaliyette bulunma kapasitesiyle birlikte normal olarak bir birlik olması gereken bir devletin siyasi bir topluluk veya cemaat olması onun ortak bir anlayışa dayanıp dayanmasına bağlıdır (Kukathas 2008). Ulus-devlet örneğinde ise devlet kendisini ulusla özdeşleştirdiği ölçüde, ulusun kültürü ve varsayılan “ruhu”yla da özdeşleşmiş olur ki bu onu cemaate yaklaştıran noktadır.

Yönetimi altında bulundurduğu halkı genişlemiş bir cemaat olarak tasarlamak, başka bir yanıyla, siyasal olanı “kültürel” olana indirgemek veya kültürel olanla tanımlamak demektir. Böylece ulus-devletler siyasi sadakati de “siyasi” olmaktan çıkarıp kültürel anlamda “millileştirmiş” olmaktadırlar. Bunun bir sonucu olarak, “ulus-devlet belli bir ulusa ait olmayanların dışlanmasının kurumsallaşması” (Kalaycı 2010: 105) halini almaktadır. Ulus-devletleri, asimilasyondan baskı ve ayrımcılığa, oradan etnik temizliğe ve soykırıma götürebilecek şekilde, ulusu “saflaştırma”, “yabancı” unsurlardan arındırma arayışına sevk eden de temelde budur. Bu, doğrudan doğruya milliyetçiliğin sonucudur. Ludwig von Mises’in dediği gibi, milliyetçinin nazarında “adil ve doğru devlet, benim ve (benim) dilimi konuşan ve fikirlerimi paylaşan arkadaşlarımın hakim olduğu bir devlettir.” Onun için, bir ulus-devlette “yöneten gruba ait olmayan bir dili konuşan vatandaşlara karşı ayrımcılık” kaçınılmazdır. Böyle bir sistemde demokrasi bile azınlıklar için kendi-kaderini tayin anlamına gelmez; çünkü, onların kaderi çoğunluğun elindedir (von Mises 2010: 103-105).

Gerçekten de bugün itibariyle modern ulus-devlet egemenliği altında bulundurduğu halk veya halkları, ortak bir ulusallık bilincine dayanan duygusal bir cemaate dönüştürmeyi önemli ölçüde başarmış bulunmaktadır. Bu da esas olarak, devletin topluma nüfuz edebildiği ve toplumu aracısız olarak doğrudan doğruya yönetip yönlendirebildiği (Morris 1998: 38) bir zeminde, onun gösterdiği “tek tip dil, eğitim sistemi, kültürel uygulamalar ve bağlılıklar dayatma yolunda emsali görülmemiş bir çaba” sayesinde mümkün olmuştur. Ulus-devlet bu çabayı göstermeye de mecburdu, çünkü –daha önce işaret edildiği gibi- milliyetçilerin kavradığı şekliyle ulus aslında toplumsal bir gerçeğe tekabül etmekten çok, devlet elitleri ile devlet yanaşması aydınların gerçekleştirmek durumunda oldukları ortak bir program veya projeydi (Tilly 2005: 44.)

Michael Mann hatırlatıyor: Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısındaki cemaatçi anlayışa dayanan devlet faaliyetleri, nüfusun çoğunluğunun devlete eklemlenmesini sağlayarak ulusu etkileşimin ve duygusal bağlılıkların genişlemiş bir cemaati haline dönüştürmüştür (Mann 1993: 730, 734). Modern devletin nüfusu, büyük ölçüde, ortak bir ulusallık bilincine dayanan duygusal bir cemaat (gemeinschaft) olarak görülebilir. Bu nüfusun cemaat olma karakteri, aynı zamanda, üyelerinin benzer ödevler ve yararlarda ortak olmasında da kendisini gösterir. Bu, ulus-devletlere özgü olan bir durumdur (Finer 1975: 86). Bu genel bağlam içinde yurttaş olma da evrenselci bir kategori olmaktan çok “ulus-cemaat”in organik bir uzvu olma anlamına gelmektedir. Organik ulus-cemaatin, kendi dışında var olma imkânları son derece sınırlı olan, bütünleyici unsurları olarak yurttaşlar… Ayrıca günümüzde gitgide sivillik yerine “kamusallık”ın öne çıkarılması –amaçladığı varsayılan demokrasiye ne ölçüde hizmet ettiği bir yana- kişilerin kendilerini özerk aktörler olarak görmek yerine organik bütün olarak algılanan ulus-devletin ayrılmaz parçaları olarak, kollektivite içinde eriyen zerrecikler olarak görmelerini kolaylaştırmaya yaramaktadır.

Öte yandan, Maine’in teziyle de ilişkilendirerek tekrar ifade etmek gerekirse, ulus-devlet kendi içindeki mikro statüleri geçersizleştirirken, kendisi bütün bir toplumu şartları değiştirilemez bir “ulus” statüsüne hapsetmiştir. Artık insanların kaderini tek tek statüler değil, tek bir büyük, kuşatıcı statü, yani ulus-devlet kimliği ve ona bağlı yurttaşlık statüsü belirliyor. O kadar ki, Ortaçağda bile gruplar veya toplumların gidebilecekleri iyi-kötü seçenekleri vardı, oysa “pasifleştirilmiş” olan modern toplumlar (Giddens 1985: Chapter 7) “kendi” devletlerinden kaçabilecek durumda değildirler. Günümüzde dünyamızın ulus-devletler tarafından parsellenmiş olduğu ve kendileri dışında bir sivil-küreselliğin oluşmasına direndikleri düşünülürse, kendi devletlerinden kaçabilseler bile yurttaşların gidebilecekleri sahici bir özgürleştirici sığınak da kalmamıştır. Onun içindir ki, günümüz toplumlarının gerçek özgürlüğe kavuşmaları bu kuşatılmışlıktan kurtulma arayışının başarısına bağlıdır.

Ulus-devletin insanlık durumuyla en bağdaşmaz yönlerinden birine de Martin Van Creveld işaret ediyor: Fransız Devriminden başlayarak yükselen milliyetçilik devletle ulusun evlenmesini ve böylece devletin ahlâki bir içerik kazanarak kendi başına bir “amaç” haline gelmesini sağlamıştır. Kısaca ulus-devlet devletin Tanrılaştığı bir durumu temsil etmektedir (Van Creveld 1999: 190-205, 259). Bu tanrının bildik Tanrı’dan pek de farkı yoktur; o kadar ki, onun uğruna ölmek “Tanrı’nın yolunda” ölmek gibidir. Nitekim ulus-devletlerin dünyasında “kendi” devleti için ölenler “şehit” sayılmaktadırlar. Oysa, devletin henüz tanrılaşmamış olması ulus-devlet öncesi çağların, “mazinin en büyük şerefi”ydi (Mises 2000: 111).

5. ULUS-DEVLET VE SAVAŞ

Bana öyle geliyor ki, modern devletin en iyi tanımlarından birini, onu “koruma şantajıyla haraç toplayan suç örgütü”ne benzetmesiyle, bu konunun üstadı olan Charles Tilly yapmıştır. Ona göre, hem dış savaş tehditlerini genellikle hükümetlerin kendileri yaratırlar hem de yurttaşların geçimine yönelik en büyük tehdit yine hükümetlerin baskıcı ve el-koymacı faaliyetlerinden kaynaklanır. Yani, vatandaşların kendisinden korunması gereken başlıca iki tehdit zaten devletin eseridir. Şiddet araçlarını tekeline alması ise hükümetin kişilere koruma sağlama iddiasını hem daha inanılır hale getirmekte hem de kendisine direnmeyi zorlaştırmaktadır. Onun içindir ki, çoğu hükümet şantajcılarla esas olarak aynı şekilde işler (Tilly 2009: 79-80).

Charles Tilly zaten modern devletin bir savaş makinası olarak ortaya çıktığı görüşündedir. Ona göre modern devletin ortaya çıkışı bir yandan ülke dışındaki, öbür yandan da ülke içindeki rakiplerini etkisizleştirme veya tarafsızlaştırma aşamalarından geçmiştir. Bunların ilki “savaş-yapma”, ikincisi ise “devlet-kurma” işlevine karşılık geliyor. Savaş-yapma orduların, donanmaların ve destek hizmetlerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Devlet-kurma ise ülke içinde sürekli gözetim ve denetim araçlarını üretmiştir (Tilly 2009: 85). Avrupa’da başlıca devlet-kurma etkinliği savaş için hazırlanmak olmuştur ve bu süreç aşağı yukarı son beş asırdır devam etmektedir (Tilly 1975: 74). Özellikle belirtmek gerekir ki, milliyetçiliğin etkisiyle zaman içinde bir “ulus-devlet” olarak şekillenmesi, modern devletin bu savaşçı yanını daha da güçlendirmiştir. Çünkü, milliyetçilik bir yandan “biz ve öteki” ayrımının konsolidasyonunu sağlamış, öbür yandan da ulus cemaatinin adanmış üyeleri olarak yurttaşların “öteki”ne veya “düşman”a karşı savaşmaya motive edilmesini kolaylaştırmıştır.

Modern devletin gitgide bir “topyekun savaş” aygıtı haline dönüşmesini Ludwig von Mises çarpıcı bir dille anlatmaktadır: “Modern savaş kraliyet ordularının bir savaşı(6) değil halkların savaşı, yani topyekun bir savaştır, uyruklarına herhangi bir alan bırakmayan devletlerin savaşıdır; devletler nüfusun tamamını silâhlı kuvvetlerin bir parçası telâkki ederler. Savaşmayan bir kimse ordunun destek ve donanımı için çalışmalıdır. Ordu ve halk tek ve aynı şeydir. Vatandaşlar tutkuyla savaşa katılırlar. Zira savaşan onların devleti, yani onların Tanrısıdır.” (von Mises 2010: 112, vurgular eklendi)

Modern devletin özünde bir savaş aygıtı olduğu tezi, başka bağlamlarda yapılan araştırmalarla da doğrulanmıştır. Meselâ Death by Government (1994) adlı eserinde R. J. Rummel  20. yüzyılda devletlerin işledikleri kütlesel cinayetlerin (katliamların) 169 milyon insanın canına mal olduğunu göstermiştir. Aynı yazar her ne kadar daha sonraki bir eserinde (Power Kills: Democracy as a Method of Nonviolence, 1997) demokratik devletlerin otoriter ve totaliter olanlarla karşılaştırıldığında dış ilişkilerinde daha barışçı olduklarını ileri sürmüşse de; olgularla ne ölçüde uyuştuğu bir yana(7), bu, modern devletin özündeki savaşçı karakterini ortadan kaldırmamaktadır.

ATIF VERİLEN KAYNAKLAR

Anderson, Benedict (1995), Hayali Cemaatler:Milliyetçiliğin Kökenleri ve      Yayılması,     Çev. İskender Savaşır (İstanbul: Metis).

Bryant, Christopher G. A. (1995), “Civic Nation, Civil Society, Civil Religion”, in Hall, J. A.     (ed.), Civil Society: Theory, History, Comparison (Polity Pres),         ss. 136-157.

Carpenter, Ted G. (1998), “Democracy and War”, The Independent Review, Winter, Vol.    2, No. 3,       ss. 435-441.

Finer, Samuel E. (1975), State- and Nation-Building in Europe: The Role of the Military”,     Tilly,   Charles (ed.) The Formation of National States in Western Europe     (Princeton: Princeton University Press), ss. 84-163.

Giddens, Anthony (1985), The Nation-State and Violence: Volume Two of A   Contemporary Critique of Historical Materialism(Berkeley and Los Angeles:         University of California Press).

Guibernau, Montserrat (1999), Nations without States: Political Communities in a Global    Age (Polity Press).

Kalaycı, Hüseyin (2010), Ulus-Devletin Başağrısı Ayrılıkçılık: Kanada Quebec Örneği          (Ankara: Liberte).

Kelly, J. M. (1992), A Short History of Western Legal Theory, (Oxford: Clarendon Press).

Kukathas, Chandran (2008), “A Definition of the State”, University of Wisconsin/Madison’da 29 Mart 2008’de yapılan “Dominations and Powers: The     Nature of the State” konferansına sunulan tebliğ.

Levy, Jacob T. (2000), The Multiculturalism of Fear (Oxford Unversity Press).

Macionis, John J. (2001), Sociology (New Jersey: Prentice Hall).

Mann, Michael (1993), The Sources of Social Power, V. II: The Rise of Classes and Nation-States,1760-1914, (Cambridge University Press).

Miller, David (2006), “Nationalism”, in Dryzek, J. S & Honig, B. & Phillips, A. (eds.), The      Oxford Handbook of Political Theory (Oxford University Press), ss. 529-545.

Moon, J. Donald (2004), “The Political Theory of the Welfare State”, Gaus, G. F &    Kukathas, C. (eds.), Handbook of Political Theory (Sage Publications), ss. 210-       222.

Morris, Christopher W. (1998), An Essay On the Modern State (Cambridge University Press.

Oakeshott, Michael (1975), On Human Conduct (London: Oxford University Press).

O’Duffy, Brendan (2009), “The Nation-state and Nationalism”, Bara, J. & Pennington,         Mark (ed.), Comparative Politics: Explaining Democratic Systems (Sage    Publications), ss. 69-91.

Oppenheimer, Franz (2005), Devlet, 3.b., Çev. Şenel, A. & Sabuncu, Y. (Ankara:     Phoneix)

Plant, Raymond (2004), “European Political Thought in the Nineteenth Century”, in Gaus      & Kukathas, ibid., ss. 380-394.

Rothbard, Murray (2004), “Devletin Anatomisi”, Çev. M. Erdoğan, Liberal Düşünce, No.      36 (Güz), ss. 267-283.

Schulze, Hagen (2005), Avrupa’da Ulus ve Devlet, Çev. Binder, T., (İstanbul: Literatür).

Tilly, Charles (2009), “War Making and State Making as Organized Crime”, Zwolinski,          Matt (ed.), Arguing about Political Philosophy (New York & London: Routledge)      içinde, ss. 78-89.

Tilly, Charles (2005), Avrupa’da Devrimler: 1492-1992, Çev. Özden Arıkan (İstanbul:         Literatür).

Tilly, Charles (1975), “Reflections on the History of European State-Making”, Tilly,    Charles (ed.) The Formation of National States in Western Europe (Princeton:     Princeton University Press), ss. 3-38..

Van Creveld, Martin (1999), The Rise and Decline of the State (Cambridge: Cambridge       University Press).

Von Mises, Ludwig (2010), Kadir-i Mutlak Devlet:Totaliter Devlet ve Topyekün Savaşın      Yükselişi, Çev. Şahin, Yusuf (Ankara: Liberte).

Von Mises (2000), Bürokrasi, Çev. F. Ergin (Ankara: Liberte).

Wallace, Ruth A. & Wolf, Allison (1999), Contemporary Sociological Theory: Expanding       the Classical Tradition (New Jersey: Prentice Hall).

Yurdusev, Nuri (2009), “Ulus-Devlet Barış, Refah ve Özgürlük Konusunda Daha Mı    Başarılı?”, Zaman Yorum, 24 Eylül.

 

*Demokrasi Platformu, n. 23 (Yaz 2010), ss. 1-14.

 


(1) Cemaat ile cemiyet arasındaki bu ayrım bana  Michael Oakeshott’ın (1991-1990) benzer bir tasnifini hatırlatıyor.On Human Conduct adlı klasik eserinde Oakeshott devleti ortak bir amaç etrafında örgütlenmiş bir “işletme organizasyonu” (enterprise association) gibi gören anlayışla, genel kurallar çerçevesinde yurttaşları kendi uygun gördükleri amaçları izlemede serbest bırakan “sivil birlik” (civil association) olarak devlet arasında bir ayrım yapmış ve medeni bir varoluş için uygun olanın ikincisi olduğunu ileri sürmüştü (Oakeshott 1975). Genel olarak muhafazakâr bir düşünür olarak tanınan Oakeshott’u kimi yazarların “liberal” olarak tanımlamalarının arkasında yatan temel düşünce de bununla ilgilidir.

(2) Meselenin daha iyi anlaşılması için, başka bir yazarın daha tanıklığına başvurmakta yarar var: Tönnies (kabaca “cemaat” anlamına gelen) Almanca Gemeinschaft kelimesini “insanların akrabalık ve gelenekle birbirine sıkı bir şekilde bağlı olduğu toplumsal örgütlenme tipini ifade etmek üzere kullanmıştır.” Modern toplumdaki hakim örgütlenme tipini ise (Almanca’da kabaca “association” anlamına gelen) Gesellschaft kelimesiyle anlatmıştır. Gesellschaft, “insanların sadece bireysel öz-çıkar temelinde bir araya geldikleri bir toplumsal örgütlenme tipidir. Bu hayat tarzında, bireyleri motive eden herkesin iyiliğini artırma dürtüsünden çok onların kendi ihtiyaçlarıdır. Modern şehrin sakinleri topluluk veya ortak kimlik duygusu pek göstermez ve başkalarına genellikle kendi bireysel amaçlarını ilerletmenin bir aracı olarak bakarlar.” (Macionis 2001: 579)

(3) Benedict Anderson’ın teziyle olan benzerliğe dikkat edilsin. Anderson’a göre ulus “hayal edilen” veya “tasarlanan” siyasi bir cemaattir (Anderson 1995).

(4) Christopher Bryant’ın dikkat çektiği gibi (Bryant 1995: 145-146), kendilerini sivik olarak tanımlayan ulusların da çoğu aynı zamanda etnik veya kültürel ulus bileşenlerine sahiptir. Aynı yönde Kalaycı 2010: 134.

(5) Levy 2000: 10.

(6) Bu noktada bir kere daha Rothbard’a (2004: 269) başvurursak: “(H)alkların savaşları, muhtelif soylu grupları arasında cereyan eden, kendileriyle ilgisiz savaşlar olarak gördükleri dönemler çok uzak değildir.”

(7) Rummel’in bu iddiayı desteklemek amacıyla gösterdiği kanıtların eleştirel bir analizi için bkz. Carpenter 1998.

 

17.05.2012

Diyanet tartışması ve değişen saflaşma

Laiklik tartışmalarının dönüp dolaşıp Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı üzerinde düğümlenmesine alışığız.
Öncesini bilemem ama benim hatırladığım kadarıyla bu kurumun varlığı son kırk yıldır tartışmalı. Bu tartışma bazen sönerek bazen alevlenerek ama hiç bitmeden sürüyor.

Son günlerde konu Diyanet televizyonu, Diyanet’in umre organizasyonları dolayısıyla yine alevlenmiş durumda. Ama garip olan şey, bu noktada ortaya çıkan saflaşmanın epey çarpık ve oldukça da şaşırtıcı oluşu…
Şu andaki saflaşmaya bakıldığında, Aleviler’in (ki onların gayet anlaşılır sebepleri var) genel olarak sol kamuoyunun ve laiklik konusunda “endişeli modern”lerin Diyanet’in kaldırılması eğilimi taşıdıkları; buna karşılık Sünniler’in büyük çoğunluğunun; siyasi olarak da AK Parti başta olmak üzere muhafazakâr kesimin Diyanet’in korunmasından yana tavır koydukları görülüyor.
Oysa bu hep böyle değildi.

Bülent Arınç ne demişti?

Bunun hep böyle olmadığını görmek için zamanın Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın 2006’da söylediği şu sözlerini hatırlamak yeterli:
“Gerçek laik bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı olmamalıdır. Türkiye’de aslında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumu tartışmalı. Türkiye, Diyanet’in mevcudiyetini tartışmalı, gerekirse bu kurumu kaldırmalı (…)”

Arınç’ın bu sözleri o zamanlar büyük yankı yaratmış ve en sert cevaplardan biri de Hürriyet’in başyazarı Oktay Ekşi’den gelmişti. Ekşi, Arınç’ın niyetinin dini ve din hizmetlerini “mollaların eline” bırakmak olduğunu ve bunun da Türkiye’yi rejim değişikliğine götüreceğini, yani cumhuriyetin yıkılacağını söylüyordu. Ekşi’yle birlikte birçok aydın, demokrat ve sol kesimden yazarın da Diyanet’i ‘din yobazlarının’ İslam’ı yeniden ele geçirmesinin ve yeniden din devleti kurmasının önünde bir engel olarak gördükleri anlaşılıyordu.

Aslında “laikçi” kesimden gelen bu yorumların, Diyanet’in kuruluş amacına ve tarihi boyunca yerine getirdiği misyona son derece uygun olduğunu teslim etmeliyiz. Diyanet İşleri eski Başkanı Ali Bardakoğlu’nun da bir konuşmasında belirttiği gibi, “Diyanet bir cumhuriyet kurumudur.” Bardakoğlu daha ileri giderek, “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve Genelkurmay Başkanlığı’nın , Atatürk’ün çok önemli iki projesi” olduğunu söylerken de haklıdır. Cumhuriyeti kuranlar, TSK aracılığıyla toplumun siyasal, kültürel ve hatta ekonomik gelişimini vesayet altında tutarken Diyanet vasıtasıyla da dini hayatını vesayet altına almışlardır.

Ne değişti?

İşte Bülent Arınç’ın, Diyanet’in kaldırılmasını savunurken dayandığı bilinç budur. Arınç bu sözleriyle devletin din alanını kontrol etmesine karşı çıkmış ve doğru bir laiklik anlayışını savunmuştur. Ama bugün ne olmuşsa olmuş, devletin iki vesayet kurumundan birine karşı amansız mücadele veren bir siyasi hareket, diğerine kol kanat germe noktasına gelmiştir.

Buna karşılık, öteden beri “camilerin cemaatlere terk edilmemesi” gerekçesiyle devletin din alanındaki vesayetinin devam etmesi için Diyanet’e sahip çıkanlar, bugün Diyanet İşleri Başkanlığı’nı laikliğin baş düşmanı olarak görmeye başlamışlardır.

Bu arada, pozisyon değiştirmeyen tek siyasi hareket ise liberallerdir. Onlar, devlete ya da Diyanet’e kimin hakim olduğuna bakmaksızın ilkesel bir tutumla her zaman dini alanın sivil topluma bırakılmasını savunmuşlardır.

Bugün, 16.05.2012

Meleklerin Payından Barışı Koklamak

0

Erivan Notları 2:

Gezimizin bir bölümü, konyak fabrikası gezisiydi. Fabrika aynı zamanda bir müze. Rehber eşliğinde fabrikayı gezmeye başladık.

Fabrikayı ziyaret eden her devlet başkanı için bir fıçı kapatıyorlarmış. Birçok devlet başkanının fıçısı var. Bu fıçılar o kişiye ait oluyormuş, yani isterse alabiliyorlarmış. Fıçısını alan tek kişi Rus Duma Başkanı’ymış.

Fabrikanın ilk fıçılarından iki tanesi bir cam bölmede muhafaza ediliyor. Fıçıların hemen karşısında ise ağaçtan yapılmış bir heykel asılı. Heykel bir canavar kafasına benziyor, dibine konyak dökülen bir meşe ağacı köküymüş; “responsible drinking” delinen bir kavramdan bahsediyor rehberimiz, “sorumlu içicilik” bizdeki tabir ile “ağzıyla içmek” herhalde. Aşırıya kaçınca kötü olur manasına gelmesi için heykeltıraşlar ağacın kökünü canavara benzetmişler, böyle sembolik bir anlamı var.

Gezi konyak tadımı ile bitiyor. Fabrika kampüsünün içinde hediyelik satılan kısımda, tadım için özel bir oda var, burada üç kadeh konyak masada sizi bekliyor. Kadehler tam kararında doldurulmuş, bardak yan yatırıldığında konyak dökülmüyor, ideal ölçü buymuş. İlk kadeh 5 yıllık, ikinci kadeh 10 yıllık, son kadeh ise 20 yıllık bir konyak… Konyak içiminde ideal kadeh de üçmüş. İlk kadeh “boğazın pasını almak” için, ikinci kadeh “eğlence” için üçüncü kadeh ise “mutluluk” içinmiş. Dördüncü ve dörtten sonrası ise “delilik” içinmiş.

Konyakların yıllanması konusunda bir ayrıntıdan bahsediyor rehberimiz. Fransız konyaklarında genel olarak verilen derecelendirme yerine Ermeni konyaklarında 5, 10 ve 20 şeklinde bir sınıflandırma var, rakamlar “ortalama yıl”. Ortalaması da şöyle oluyor, malum konyaklar birçok çeşit şarabın damıtılması ve yıllandırılması ile oluşuyor, burada mesela 20 yıllık konyağın damıtıldığı şaraplar arasında 15 yıllık olanı da var, 35 yıllık olanı da, 20 yıl ortalaması… Rehberimiz konyak alacaklara bir nüanstan bahsedip en az 7 yıllık konyakları almalarını tavsiye ediyor. Konyaklar Ermeni meşesinden yapılan fıçılarda yıllandırılıyormuş, bunların tadı çok daha iyi oluyormuş fakat 6 yıl önce ülkedeki meşe ağaçlarının azalması ve sıkıntı yaşanması nedeniyle artık fıçıların ağaçları ithal ediliyormuş. Yani son Ermeni meşesi gören konyaklar en az 7 yaşında…

Konyakların yıllandırılması, yaşça eski olanının makbul olması üzerine bunca ayrıntıdan sonra başka bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bu ayrıntı fabrikanın girişindeydi. Konyaklar, fıçılarda yıllandırılıyor ve yaş aldıkça lezzetleniyor ve kıymeti artıyor. Fakat fabrikanın girişinde bir fıçıyı mümkün olan en yakın zamanda açmak istediklerini söylüyor. En çabuk açıp içmek istedikleri şarabın saklandığı bu fıçı Karabağ savaşı sırasında Avrupalı ve Amerikalı bir delegasyonun ziyareti sırasında kapatılmış ve Karabağ’da barış sağlandığında açılacakmış.

Fabrikaya girer girmez müthiş bir konyak kokusu hissediyorsunuz. Ermeni meşesinden yapılan fıçılarda saklanan konyakların yaklaşık %2’si buharlaşıyormuş, buna “meleklerin payı” deniyormuş.

Ermeni meselesinde bizim de görünmez bir fıçımız var, en kısa zamanda açmak istiyoruz ama bir türlü olmuyor ve barıştan payımıza düşen, fıçıdaki konyaktan meleklerin payına düşenden fazlası değil…

Erivan Notları 1: Yok Birbirimizden Farkımız