Ana Sayfa Blog Sayfa 457

‘Cemaatçi polisler’ üzerine düşünceler

Fenerbahçeliliğimin sadece “teorik” düzeyde kalmasından olacak, geçen hafta sonunun “süper final”ini izleyemedim. Maç sonunda yaşanan arbedeyi de sadece medyadan öğrendim. Edindiğim intiba o ki, polis gereksiz veya erken “müdahale” ve “gazlama”da bulunmuş. Zaten gergin olan bazı taraftarlar da çileden çıkıp ortalığı yıkıp dökmüş.

Böyle şeyler Türkiye’de sık sık olur. Polis ile göstericiler karşı karşıya gelir ve bir süre sonra coplar ve taşlar uçuşmaya başlar. Göstericilere göre polis “faşist”tir; polise göreyse gösteriler olay çıkarıp “kaşınmış”tır.

Ancak son dönemde bu olağan tabloya yeni bir unsur eklendi. “Polis” denince arkasında gizemli bir güç, şu meşhur “cemaat” kast ediliyor. Hatta öyle ki Kadıköy’de coplanıp gazlanan Fenerbahçe taraftarları arasından “cemaat bize saldırdı” diye düşünenler çıkabiliyor. (Tafsilat için bkz: Ruşen Çakır’ın “Fenerbahçe, Gülen cemaati ve medyamızın hali” başlıklı Vatan yazısı.)

‘Devletin polisi’

Benim ise, her polis memurunun hangi itikad ve aidiyette olduğuna dair özel istihbaratlarım yok. Ancak bir kaç basit sorum var:

1) Diyelim ki Kadıköy’deki çevik kuvvet polisleri arasında hakikaten bol miktarda “cemaatçi” var idi. Bunlar “cemaatçi” oldukları için mi yaptılar yaptıklarını, “polis” oldukları için mi?

2) Bizim polisler, normalde herkese gülücükler dağıtan, “orantısız şiddet” nedir bilmeyen, elleri coplarına bir türlü varmayan karınca-ezmezler midir ki, sert davranmak için “cemaat”e ihtiyaç duyuyorlar?

Bu soruların ima ettiği realiteyi Radikal’den Ezgi Başaran da görmüş olacak ki, “Cemaat’in değil, devletin polisi” başlıklı bir yazı yazıp şöyle demiş:

‘Bu Cemaat’in işi, bu Cemaat’in polisi’ sözlerini söylemek için Türkiye’ye yeni intikal etmiş olmak gerekiyor. Cemaat’in değil, devletin polisi bu… Son 30 yılda devletin polisi nedeniyle insanlar hastalandı, dövüldü, kayıplara karıştı, öldü.”

Bence de öyle. Polis geçmişte neyse şimdi de o. (Hatta eğer son on yılda gerçekten bir “cemaat etkisi” olduysa iyi yönde olduğunu teslim etmek lazım; en azıdan işkence tarihe karıştı.)

Halkın vaziyeti

Fakat burada durmayalım. Sol sempatisi aşikar olan Ezgi Başaran’ın kınadığı “devletin polisi”ni de rölativize edelim ve soralım:

Devletin polisi şiddete meraklıdır da, onun karşısında dikilenler, mesela, ‘halkın solcusu’ nasıldır?

Nasıl olacak, onların kayda değer bir kısmı da, “haklı şiddet”ireddetmeyenyani silaha-sopaya kolayca sarılabilen insanlar. Bazıları 1 Mayıs’larda bankalara, dükkanlara ve hatta çiçeklere bile saldırıyor. (Bu şiddet-severliği yüzlerine vuran Halil Berktay’a karşı da küplere binmiş durumdalar şu ara.)

Yine halk içindeki “taraftarlar”ın durumu ise daha beter: Efendice maç seyredenler bir yana, en iğrenç küfürleri tempoyla savuruyor, karşı takıma “dışardaki dayağı düşünmedin mi” diye bağırıyorlar. Stada döner bıçağıyla gidenler de cabası.

Uzun lafın kısası, durumumuz şu: Geleneksel hasletlerimize rağmen (ve belki de onların erimesi yüzünden) biz epey kaba, öfkeli, sert ve şiddet-sever bir toplumuz.

Dahası, çok “cemaatçi” bir toplumuz ve her toplumsal kesim, söz konusu sorunları sadece kendini hedef alınca fark ediyor.

Kemalistler, örneğin, “polisin sertleştiği” kanısındalar; oysa polisin zaten hep sert olan eli ilk defa kendilerine dokunuyor; olan o.

Muhafazakarlar arasında ise, eskiden kendilerine musallat olan otoriterlikler yakalarından düştü diye, “sorunlar bitti” zannetme eğilimi var. Oysa sorunlar bitmedi. Her kesim daha öz eleştirel olmadıkça da azalmayacaklar.

Star, 16.05.2012

İstisnai Eşitlik

8 Şubat sürecinde Türkiye’de genel olarak dindarlara ve özel olarak da başörtülülere yönelik büyük bir zulüm politikası uygulandı. Başörtüsü, Cumhuriyet’in makbul vatandaş projesinin iflasını görünür kıldığından başörtülü kadınlar katmerli bir eziyete maruz kaldılar. Başörtülüler -neredeyse- vebalı muamelesine tabi tutuldular, üniversitelere giremediler, sokak ortalarında başlarını açmaya zorlandılar. “Rejimin kara kafalı düşmanları” olarak mimlendiler. İçinde bulundukları utanç batağını göremeyen ama kendisinde “çağdaşlık” ve “aydınlık” vehmeden bazı tipler, başörtülüleri irticacı ruhlarından (!) arındırmak için “ikna odaları”na soktular. Milletin başına tebelleş olmuş bazıları ise Suudi Arabistan’ı adres gösterdi onlara. Hakaretin bini bir paraydı.
Çok şükür, bu cehennemî günlerde değiliz artık. Başörtülüler, hiç değilse, üniversitelere girebiliyorlar. Gerçi birkaç üniversitede halen bazı sınırlayıcı uygulamalar devam etse de, genel olarak üniversitelerde bu sorun aşılmış gibi gözüküyor. Ancak gerek üniversitelerdeki bu rahatlamadan ve gerekse AKP’nin iktidar makamında oturmasından olsa gerek, başörtülülerin dertleri bitmiş gibi bir hava var etrafta. Böyle bir havanın yaratılmasında, hükümete yakın grupların -hükümete zarar verir endişesiyle- bu konuyu gündeme taşımalarından uzak durmalarının önemli bir payının olduğunu kayda geçirmek gerek.
Oysa başörtülülerin sorunları can ağrıtmaya devam ediyor; hem özel sektörde hem de kamu sektöründe başörtülülerin dertleri sürüyor. Geçenlerde başörtülü genç bir avukatın öyküsünü okudum Pınar Öğünç’ün köşesinde. (Radikal, 07 Mayıs 2012) Esra Soylu, Elazığ’da yaşıyor. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okumuş. Fakültede, zorla baş açtırılmanın acısı ona da tattırılmış. Nihayet bitirmiş okulunu ve avukatlık stajını yapmaya başlamış. Staj esnasında, duruşmalara başını açarak giriyormuş ve çünkü başörtülü bir şekilde staj yapan arkadaşlarının stajının yandığını görmüş. Stajını tamamlamış, sıra avukatlık ruhsatını almaya gelmiş. Baro başkanına danışmış; “Başımı açarak yemin etmek istemiyorum ama eğer sizin için bir güçlük olacaksa” derken baro başkanı başörtülü bir şekilde yemin edebileceğini söylemiş. Esra Soylu, başörtüsüyle etmiş yemini ve avukatlık ruhsatını almış.
Ne var ki sorun burada bitmiyor. Baro ruhsatını vermiş ama bu, Avukat Soylu’nun mesleğini yapabileceği anlamına gelmiyor. Zira Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) Meslek Kuralları Yönetmeliği’nin 20. maddesi, “avukatların başları açık olarak mahkemede görev yapacaklarını” belirtiyor. Gerçi bir yönetmelik hükmüyle, temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması hukuken mümkün değil ama fiiliyatta bu yönetmelik gerekçe gösterilerek kadın başörtülü avukatların mahkeme salonlarına girmeleri engelleniyor.
Şimdi; avukatlık görevini başı açık yapmakta herhangi bir hikmet olduğunu veya başı örtülü olmanın bir avukatlık görevini yerine getirmede bir eksikliğe tekabül ettiğini zannetmiyorum. Ama her nedense TBB, meslek kuralları yönetmeliğini değiştirmiyor ve dolayısıyla başörtülü bir kadın bu memlekette serbest avukatlık dahi yapamıyor.
Başörtüsü Sorunu Meslekler Arasına İstinalar Konularak Çözülemez
Devlete gelince durum orada daha vahim. Başörtülü kadınları –başı açıklar gibi- “normal” ve “hak sahibi” bir vatandaş olarak görmeyen devlet, onların kamu kuruluşlarında çalışmalarına izin vermiyor. Parlamento’da bir kadın milletvekili bulunmuyor. Yani başörtüsünden dolayı kadınların mağduriyeti devam ediyor.
Böylesi bir mağduriyet karşısında yapılması gereken, başörtüsünden kaynaklı ayrımcılığa kategorik olarak karşı çıkmak ve hakları anayasal-yasal güvence altına almaktır. Gelin görün ki, siyasî partiler bu anlayışın uzağındalar. AKP Kadın Kolları’nın bir çalışmasına bakın mesela. AKP Kadın Kolları, “Kadın Bakış Açısıyla Yeni-Sivil Anayasa” başlıklı bir çalıştay düzenlemiş ve çalıştayın sonuç raporunu yeni anayasa sürecine katkı sağlaması amacıyla Meclis Başkanlığı’na sunmuş. (Radikal, 04 Mayıs 2012) Raporda öne çıkan üç unsur var: Birincisi, AKP’li kadınlar, öncelikle yeni anayasanın merkezinde “insan hakları” düşüncesinin yer alması ve mevcut sorunların da insan hakları ekseninde çözülmesi gerektiğini belirtmişler. İkincisi, AKP’li kadınlar, özgürlüklerin net ifadelerle tanımlanmasını istemişler ve özgürlüklerin “ama, lakin, fakat, ancak” vb. gibi ifadelerle düğümlenmesinin yanlışlığını vurgulamışlar. Üçüncüsü, AKP’li kadınlar, laikliğin de din ve vicdan özgürlüğünü esas alacak şekilde tanımlanmasını istemişler.
Güzel tespitler bunlar. Lakin başörtüsü sorununda AKP’li kadınlar, bu tespitlerine ters düşen bir öneri sunmuşlar. Başörtüsünün “mağduriyet alanı” olmaktan çıkartılmasını isteyen AK Partili kadınların önerisi şöyle: “Yeni anayasada kadınların kamu görevlerini yerine getirmesi konusunda erkeklerle eşit haklara sahip olduğu, başörtüsü, dinî ve siyasî simgelerin burada problem teşkil etmemesi yönünde bir hüküm yer almalıdır. Bu konuda yargıçlık, öğretmenlik, emniyet görevlisi gibi meslekler istisna tutularak tartışmalar aşılabilir.”
Yani AKP’li kadınlar ancak “istisnai bir eşitlik” öneriyor; eğitim, yargı ve emniyet alanlarında başörtülü kadınların çalışmasının önüne set çekiyor. Gerçekten çok merak ediyorum; acaba sözü edilen mesleklerin sadece başı açık kadınlar tarafından yapılmasını zorunlu kılan ne gibi bir sebep vardır? Veya tersinden sorayım: Bu mesleklerin başörtülülerce yerine getirilmemesini gerektiren nedir? Acaba AKP’li kadınlar bu önerilerini üretirken hangi gerekçeye dayanıyorlar? Hangi ahlakî ve hukukî değerleri/ilkeleri rehber ediniyorlar? Böyle bir ahlakî ve hukukî ilke/değer var mıdır? Varsa, bu nedir? Eğer yoksa, bu takdirde başörtülüleri haklarından mahrum etmeyi nasıl açıklayabiliyorlar? Hadi, geçtim bunlardan, kendi kendileriyle derin bir çelişkiye düştüklerini de mi fark edemiyorlar? Bir yandan “Sorunları insan hakları merkezli ele alalım”, “Özgürlüklerde net olalım, “ama’larla özgürlük kullanımını engellemeyelim” veya “laikliği, din ve vicdan özgürlüğü temelinde tanımlayalım” derken, diğer yandan eğitim, yargı ve emniyet sahalarına başörtülülerin girmesini yasaklamanın birbiriyle bağdaşmazlığını göremiyorlar mı?
Bu öneri, hem yasak savunucuların zihniyetini yansıtıyor ve başörtüsü zulmünün sürdürülmesine yeşil ışık yakıyor. Başörtüsü sorunu, böyle meslekler arasına istisna konularak çözülmez, burada ilkesel bir eşitliği tesis etmek lazımdır. Kamuda istihdam edileceklerden iki ilkeye uygun davranmaları talep edilir: Biri, liyakattir. Kamuda çalışabilmek için herkese uygulanacak birtakım şartlar/kıstaslar belirlenir. Bu şartları/kıstasları karşılayanlar –aralarında bir ayrım gözetilmeksizin- kamu görevlisi olur. Diğeri ise tarafsızlıktır. Kamu çalışanı, görevini ifa ederken muhatap olduğu insanlara eşit davranmalı, görevini tam bir tarafsızlıkla yerine getirmelidir. Tarafsızlığı belirleyen ise baştaki örtü veya eteğin boyu değil, görevlinin hizmeti yaparken gösterdiği davranışlardır. Dolayısıyla haksızlığı gidermenin ve sorunu çözebilmenin yolu, liyakatini ispat eden ve tarafsız davranan herkesin kamuda istihdamını güvence altına alacak hükümler oluşturmaktan geçiyor.

 

Zaman, 15.05.2012

Aziz Demirkan – Askeri “Akademik” Eğitimin Durumu: “Kral Çıplak!”

 

Genel Kurmay Başkanlığı basında Türk Silahlı Kuvvetlerindeki eğitim sisteminin değişmesi gerektiği yönünde çıkan eleştirel haberler üzerine internet sitesinde bir duyuru yaptı. Duyuruda “Eğitim sürecinin hiçbir safhasında darbeler, devlet yönetimine müdahale vb. konuları içeren veya bu yönde yorumlara yol açacak şekilde bir eğitim verilmediği” vurgulanmış ve orta dereceli askerî okullar ile harp okullarındaki derslerin bir listesi verilmiş.

Aslında basındaki eleştirilerin, askerî okullarda verilen eğitimin öğrencileri darbeye özendirici ve yönlendirici direkt bir içeriğin varlığından dolayı olmadığı gayet açık. Zaten darbelerle ilgili olumlu ifadelerin müfredatta olması veya öğrencileri devlet yönetimine müdahaleye özendiren bir uygulamanın alenen müfredatta olması da beklenemez.

Kanımca sorunun asıl kaynağı askerî okulların müfredatında darbelere veya devlet yönetimine müdahaleye özendiren uygulamaların bulunmasından ziyade bu tür müdahalelerin olumsuzlukları hakkında herhangi bir hususun olmaması ve askerin siyasete karışmasının veya darbelerin ne kadar antidemokratik, hukuk dışı ve modern demokratik devlet uygulamalarına ters düşen bir müdahale olduğuna hiç değinilmemesidir. Tarihinde birçok kez siyasî yönetime müdahalede bulunmuş, son üç-dört yıldır çeşitli davalarla darbe teşebbüslerinin ve gerçekleşmiş darbelerin yargılandığı bir ordu hâlâ eğitim müfredatına darbeler ve siyasete müdahalelerin ülkeye (ve tabiî ki orduya) getirdiği zararlarla ilgili, sivil-asker ilişkilerinin modern devletlerde nasıl olması gerektiğiyle ilgili bir ders koymamıştır. Yapılan açıklamada belirtilen Kara Harp Okulunda 2012-2013 yılından itibaren uygulanacak yeni bilimsel dal programlarında da bu nitelikte bir ders içeriği bulunmadığı görülmektedir. Ordunun, yaşananlardan bir ders çıkarıp yetiştirdiği subayların gelecekte bir daha bu tür durumlara düşmemesi yönünde akademik anlamda bir adım atmadığı ortadadır.

Sivil-asker ilişkileri (civil-military relations) alanı bir siyaset bilimi konusudur. Sivil-asker ilişkileri başlığında, tarihsel süreç içerisinde siviller ve askerler arasındaki ilişkilerin nasıl olması gerektiği hakkında çeşitli bilim adamlarının fikirleri ve ortaya koydukları modeller incelenir; günümüz koşullarında demokratik bir devlette olması gerekenin ne olacağına ilişkin bir çerçeve oluşturulmaya çalışılır. Nitekim sivil-asker ilişkileri alanı gelişmiş batı ülkelerinin de yıllarca hep sorunu olmuş ve bu nedenle uluslararası akademik çevrelerde oldukça ilgi çekmiş ve üzerinde çokça fikir üretilmiştir. Özellikle ABD ve İngiltere gibi gelişmiş batı ülkelerinde birçok üniversitenin siyaset bilimi, kamu yönetimi, uluslararası ilişkiler, güvenlik bilimleri vb. bilim dallarının ders programlarındaki olmazsa olmaz derslerden biri sivil-asker ilişkileri dersidir.

Bu konuda ülkemizdeki eksik olan husus ise iki boyutludur. Bu boyutlardan biri sürekli siyasî açıklamalar yapan, gerek gördüğünde siyasete müdahale eden ve siyasetle iç içe olan ordunun siyaset bilimini bilmemesi ve evrensel düzeydeki siyaset bilimi açısından bakıldığında yaptıklarının ne kadar komik olduğunun farkına varamamasıdır. Bu nedenle Harp Okulları müfredatında yapılması gereken ilk şey siyaset bilimi derslerinin müfredata alınması ve özellikle sivil-asker ilişkileri dersinin en azından yüksek lisans düzeyinde Harp Akademilerinde ve enstitülerde verilmesidir.

Eksik olan diğer boyut ise sivillerin askerî konulardaki bilgisizlikleridir. Gerçekten askerî alan ülkemizde tamamen askerlere bırakılmıştır ve askerî konulardaki sivil uzman sayısı belki de bir elin parmaklarını geçmez. Bu eksiklik hem akademik alanda hem bürokraside hem de siyasette kendini göstermektedir. Yeni anayasa yazım sürecinde olduğumuz bu sıralarda Genel Kurmay Başkanı’nın, Savunma Bakanı’na bağlanması gerektiği konusu çokça dillendirilmektedir. Modern devlet teorisi açısından, üye olduğumuz NATO ile üye olmaya çalıştığımız AB standartları açısından bu konunun olmazsa olmaz hususlardan biri olduğu açıktır. Böyle bir adım atıldığı takdirde bu bakanlıkta hangi sivil kadrolar görev alacaktır? Siyasilere düşen görev bir an önce askerî konulara ve dış güvenlik konularına hâkim olabilecek uluslararası standartlarda sivil kadrolar yetiştirmek için gerekli adımları atmak olmalıdır. Üniversitelerin de bu açık alana yönelmeleri; ABD ve İngiltere gibi örneklerden yola çıkarak “savunma çalışmaları (defense studies), askerî çalışmalar (military studies), güvenlik çalışmaları (security studies), savaş çalışmaları (war studies)” gibi dallarda yüksek lisans ve doktora programlarını başlatmaları gerekmektedir.

Askerî eğitim kurumlarına ilişkin eleştirilmesi gereken bir başka konu da bunların kimler tarafından idare edildiğidir. Harp Akademileri’nin ve diğer askerli akademilerin (Deniz, Kara ve Hava Harp Akademileri) tüm askerî eğitim kurumlarının başında çeşitli yüksek rütbelerde subaylar bulunmaktadır.

İdarî açıdan askerî kurumların başında askerlerin olması normal karşılanabilir. Nitekim batı ülkelerindeki askerî akademilerinin başında da çoğunlukla askerler bulunmaktadır. Ancak olaya akademik açıdan bakıldığında ülkemizdeki askerî okul sisteminin batı ordularındakinden oldukça farklı olduğu görülmektedir. Çok uzaklara gitmeden komşumuz Yunanistan’da Kara Harp Okulu komutanı bizdeki gibi bir tümgeneraldir. Akademik konulardan sorumlu olan dekan ise sivil bir profesördür. Bu şahıs savunma bakanı tarafından atanmaktadır ve savunma bakanına karşı sorumludur. Akademik program bu sivil dekanın sorumluluğunda yürütülmektedir. Akademik kadro hem asker hem de sivil öğretim üyelerden oluşmaktadır. Harp Okulu komutanı askerî eğitim faaliyetlerinden ve okulun idari işlerinden sorumludur ve akademik eğitime müdahil olamamaktadır.  

Bizim Kara Harp Okulunda ise akademik birimleri yöneten dekan herhangi bir akademik unvanı olmayan bir tuğgeneraldir ve okul komutanı olan tümgenerale bağlıdır. Belki de yüzde 95’i muvazzaf subay olan öğretim üyeleri bölüm başkanlarına, bölüm başkanları da tuğgeneral olan dekana bağlıdır. Bu sistemde profesör, doçent ve yardımcı doçent gibi akademik unvanlı personelin kendilerinden daha düşük akademik unvana sahip ancak askeri rütbesi daha büyük amirleri olabilmektedir. Neredeyse tüm akademik personel subay statüsündedir ve üniforma giymektedir. Bu şekilde hiyerarşik bir emir komuta zinciri içinde bulunan ve derslerde ne anlatacakları merkezî olarak belirlenen öğretim üyelerinin/elemanlarının sivil akranlarına kıyasla akademik bir özgürlükleri olduğu da pek söylenemez. Bilimsel hayatın gereği olan eleştirel düşünce buralarda barınamaz. İdeal bilimsel ortamlarda akademisyenlerin en temel haklarından biri akademik özgürlükleridir. Akademik özgürlüğün olmadığı “askerî” eğitim kurumlarında eleştirel düşünce söz konusu olmaz. Eleştirel düşüncenin olmadığı ortamlar da bilimsel olmaz. Nitekim Harp Akademilerinde ve Harp Okullarındaki derslerde ordudaki mevcut uygulamalara ilişkin herhangi bir eleştiri yapılamaz. Harp Akademileri ve Harp Okulları tarafından çıkarılan “akademik” yayınlara bakıldığında her ne kadar dergilerin girişinde “yayımlanan makalelerin TSK’nın resmi görüşü olmadığı ve yazanın fikirleri olduğu” belirtilse de hiçbir makalede idarenin eleştirisine yer verilemez. Hâlbuki normalde kurumların uygulamalarına yapıcı eleştiriler getirilmesi o kurumlar için vazgeçilmez bir nimettir. ABD Hava Kuvvetleri her yıl yaptığı uygulamaları değerlendirmesi için bağımsız bir şirkete devlet bütçesinden yüksek meblağlar ödemektedir. Yine ABD’de çeşitli askerî yükseköğretim kurumlarında ve üniversitelerde ordu personeli tarafından yapılan bilimsel çalışma ve yayınlarda idarenin uygulamalarına yönelik ciddi eştirler yapılmakta ve bunlar ordu tarafından çıkarılan dergilerde yayımlanabilmektedir.

Diğer taraftan Harp Okulu ve Harp Akademilerinde akademik unvana sahip öğretim üyesi sayısı da oldukça azdır. Kadrolu bir profesör ya hiç yoktur ya da bir veya iki tanedir. Ha keza doçent sayısı da çok azdır. Ders verenlerin çoğunluğunu lisans mezunu öğretmen sınıfına mensup subaylar, bir kısmını ise yüksek lisans mezunları ve de az bir kısmını doktora mezunları oluşturmaktadır. Doktorası yurt dışındaki üniversitelerden olan öğretim üyesi sayısı sıfırdır. Özellikle profesör ve doçent unvanı alan öğretim üyesi subayların çoğu kısa sürede emekli olarak vakıf üniversitelerine geçmektedirler. Askerî okullardaki “YÖK onaylı” yüksek lisans ve doktora programlarının öğretim üyeleri ihtiyaçları da çoğunlukla diğer üniversitelerin akademik kadrolarındaki öğretim üyelerinden part-time faydalanılarak karşılanmaktadır. Tabiî ki dışarıdan gelen “sivil” öğretim üyeleri kuvvet komutanlıklarında onaylıdır. Öyle her akla gelen öğretim üyesi derse çağrılamaz ve bunlardan TSK görüşleri paralelinde olmadıkları tespit edilenlere bir daha görev verilmez. Yurt dışından bir akademisyenin ise misafir öğretim üyesi olarak ders vermesi bir hayalden öteye gidemez. Bu eşik aşılsa bile öğrencilerden çok azı dersi anlayacak yabancı dil bilgisine sahiptir.

Anlaşıldığı üzere “askerî” yüksek öğretim kurumlarımızda “kral çıplak”tır ve bu şekilde “bilim” yapılmaya devam edilmektedir. Buraların köklü reforma ihtiyaçları vardır. Ancak kurum içinden yapılacak reformlar sadece talî sorunlara yönelik olacaktır. İhtiyaç duyulan; siyasî iktidarın, hem “sivil asker” kadroların yetişmesi için askerî eğitim sistemine müdahil olması hem de “asker sivil” kadroların yetişmesi için sivil akademik alanda “askerî çalışmalar” ve “güvenlik/savunma çalışmaları” gibi eğitim programlarının açılmasını sağlaması gerekmektedir. Bir ülkenin askerî güvenliğine ilişkin kararlar askerlere bırakılamayacak kadar önemlidir.

azizdemirkan@gmail.com

Eğitim, Üniversite ve Sivil Toplum

Eğitim ve üniversite temalarını “sivil toplum”la bağlantılı olarak düşünmek bugün bize garip geliyor. Çünkü, modern toplum bu iki önemli toplumsal kurumun sivil toplumla olan tarihsel bağlantısını büyük ölçüde koparmış ve onları neredeyse tamamen devletin birer işlevi ve uzantısı haline dönüştürmüştür. Oysa, gerek eğitim gerekse üniversite tarihsel kökleri bakımından sivil nitelikte olan faaliyet ve kurumlardı. Bugün bunların esas olarak “devletin ideolojik aygıtları”na dönüşmüş olmaları modern ulus-devletin doğasından kaynaklanan bir durumdur.

Ulus-devletler modernlikle birlikte ortaya çıkmış olan ve en fazla dört asırlık geçmişi bulunan, insanlığın uzun yürüyüşünde oldukça yeni sayılabilecek toplumsal-siyasal formasyonlardır. Modern ulus-devletin karakteristik vasıfları ise “egemenlik”e ve “hikmet-i hükümet”e bağlılıklarıdır. Bunların ikisi birlikte kayıtsız-şartsız ve keyfi “hükmetme”yi meşrulaştırmaya yaradığından, “vatandaşlar”ın değil hükmedenlerin bakış açısını yansıtmaktadırlar. Vatandaşlar kelimesini tırnak içine almamın nedeni, bu bağlamda daha uygun olan terimin “tebaa” olmasıdır. Açıkçası, modern devlet, adına resmen “vatandaş” dediği insanları, gerçekte, birer hükümranlık nesnesi olarak, yani üzerinde kayıtsız-şartsız hüküm yürüteceği bir yığın olarak görmektedir.

Ulus-devletin ana kaygısı “tebaa”sını yönetmek olunca, üstesinden gelmesi gereken en önemli ve öncelikli problem de tebaayı her bakımdan “kolay yönetilebilir” hale getirmek olmaktadır. Bu gereklidir; çünkü, insanlar durup dururken harici bir otoriteye boyun eğmek istemezler. Ayrıca herkes her otoriteye aynı derecede yakınlık duymaz. Onun için, devletin bir yandan yönetilenleri türdeşleştirirken, öbür yandan da onları itaate, ama yalnızca kendisine itaate, alıştırması, sadece kendisine karşı uysal ve muti kişiliklere dönüştürmesi gerekmektedir. Sosyal ve siyasal teoride “ulus inşa etme” (nation-building) denen şeyin gerçek niteliği budur.

Genel Olarak Eğitim

“Kamusal eğitim” (devlet okulları eliyle eğitim) de ulus-devlet gibi, hatta ondan da yeni bir olgudur. Yaklaşık iki yüzyıl öncesine kadar eğitim esas olarak aile ile sivil toplumun işleviydi. Eğitim standart bir müfredatı, yöntemi ve personeli olan ve tek bir merkezden yürütülen bir faaliyet değildi. Ne var ki, yeni yeni yaratılan ulus-devletler adı adım eğitim-öğretim faaliyetini devletleştirerek tek-tip hale getirdiler.

Eğitimin modern devletteki önemi “ulus” inşa etmek (veya yaratmak) ve bu yolla kurgulanan kimliğin kendisini “devlet” adlı egemen otoriteyle özdeş hissetmesini sağlamak bakımından ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede kamu eğitiminin amacı öğrencilere –ve dolaylı olarak onların ailelerine- hizmet etmek olmayıp, onları standardize etmek, düzene uydurmak ve gözetim altında tutmaktır. Bu yolla sağlanan standartlaştırmanın asıl amacı “ulus”un temelini oluşturacak olan “milli kültür”ü yaratmaktır. Kamu eğitimi aynı zamanda ailelere güvensizliği besleyen ve herkes için en iyi tek bir değerler sisteminin bulunduğunu ve bunu da ancak devletin belirleyebileceğini varsayan bir sistemdir. Kısacası, modern devlette eğitim kaçınılmaz olarak ideolojik bir faaliyettir.

Eğitim yoluyla aşılanan ideoloji iki boyutludur. Birisi, vatandaşların devlet-toplum-birey ilişkilerini devletin istediği şekilde görmelerini garanti edecek ve böylelikle onları daha kolay yönetilebilir hale getirecek genel fikirleri aşılamakla ilgilidir. İkini boyut doğrudan doğruya eğitimle ilgilidir, özel anlamda eğitim ideolojisidir.

Ulus-devletlerde kamu eğitimi yoluyla aşılanan genel ideolojik fikirleri şöyle özetleyebiliriz:

(1) Toplumsal varoluş ancak devletle mümkündür. Devletsizlik bir felâkettir. Onun için, en temel kamusal görev “devletin idame ettirilmesi”dir.

(2) Devlet her zaman toplumun iyiliği için hareket eder. Devlete güven esastır.

(3) Devlet “bizimdir.” “Biz” devletiz, devlet “biziz”. Ayrıca, “bizim Devletimiz” en iyisidir.

(4) Dolayısıyla devlete (“Devletimiz”e) itaat bir erdemdir. En değerli sadakat devlete yönelik olandır. “Geleneksel” sadakat biçimleri ve onlara bağlı kurumlar “geri” ve “ilkel”dir.

(5) Sadece itaat değil, “Devletimiz” için ölmemiz de bir erdemdir. En büyük kötülük ise devlete ihanettir.

(6) “Hukuk” varlığını devlete borçlu olduğumuz bir “nimet”dir ve amacı da insanların zaten sahip oldukları hakları korumaktan çok, düzen ve istikrarı sağlamaktır.

(7) Özel alanda “kötü” olan kamusallaşınca “iyi”ye dönüşür. Devlet fonksiyonerleri, özel kişilerden farklı olarak, kamu yararı için çalışan kişiler, yani “kamu görevlileri”dir.

(8) Kamu yararı esas olarak devletin “kamu yararı” olduğunu söylediği şeydir.

Daha özel olarak şu fikirler de ulus-devletin eğitim ideolojisinin nirengi noktaları olarak görülebilir:

(1) İnsan ancak “vatandaş” olunca mükemmelleşir, birey olmak “aşağı” bir statüdür. Bireyleri vatandaşlık statüsüne yükselten okuldur.

(2) Bireysellik ve bireyin kendi çıkarını gütmesi kötüdür; iyi ve değerli olan, bireyselliği unutup “kamu yararı”na çalışmak, hatta adanmaktır.

(3) Okulun (yani, devletin) belirlediği genel doğrultunun dışına çıkan kişi pek muhtemelen psikolojik olarak sorunludur; öyle olmasa bile en azından “uyumsuz” (anti-sosyal) olduğu kesindir.

(4) Devlet okulu toplumsal birlik-bütünlüğü sağlamanın esas kaynağıdır. Okulda eğitilmeyen çocuklar anti-sosyal hale gelir. Kamu eğitimi olmazsa toplumda düzen sağlanamaz, kaos ve anarşi hakim olur.

(5) Ailelerin çoğu çocukları için iyi olanı bilemez, hatta onları mahvoluşa sürükleyebilirler. Neyse ki, çocukları kötü ailelerin yol açacakları tehlikelerden de koruyacak okullar (devlet okulları) var.

Modern ulus-devletlerin kamu eğitimi aracılığıyla vatandaşları doğruluğuna inandırmaya çalıştığı başlıca düşünce ve varsayımlar işte bunlardır. Görülebileceği gibi, bu temel fikirler etrafında şekillenen bir ideoloji eğitime hakim olduğu sürece modern eğitimin sivil bir anlayışa ve sivil toplumun gelişmesine hizmet etmesi mümkün değildir. Bu amaca hizmet etmesi bir yana, böyle bir ideoloji sivil bilincin doğması ve gelişmesi önündeki en büyük engeldir. Esasen, modern devletin son derece gelişmiş bürokratik yapısı her alanda doğruluğun ve makullüğün/kabul edilebilir olanın standartlarını koymak suretiyle toplumsal tasavvur üzerinde tekelci bir denetim kurmuştur.

Oysa, sivil bilinç, her şeyden önce, birincil ortak varlık tarzı olarak kurgulamış siyasi kimliği ve devleti değil, toplumu görmeyi gerektirir. Onun içindir ki, devletin toplumun varlık sebebi ve “velinimeti” olduğu veya öyle görüldüğü yerde sivil toplumdan bahsedilemez. Sivil toplum, varlığı devlete bağlı ve bağımlı olmayan, kendi kendisini idame ettirecek bir ethosa, kurum ve usullere sahip olan özerk bir varlık alanıdır.

Ne var ki, “ulus-devlet” modernliğin hakim sosyal-siyasi formasyonu olarak kaldığı sürece, ondan toplumda böyle bir sivil bilincin oluşmasına katkı yapacak bir anlayış ve pratik geliştirmesini beklemek de makul değildir. Çünkü, böyle bir ihtimal ulus-devletin kendisini erozyona uğratacak bir süreci bizzat başlatması anlamına gelir ki bu olmayacak bir şeydir. Her şeyden önce, eğitimin zorunlu ve tekelci olması sivilleşme önündeki en büyük engellerden biridir.

Şu halde, “insanlık durumu”nu siyasi birlikle -ve dolayısıyla devletle- özdeş görmeyen sivil bir anlayışa bağlı olan vatandaşların yapması gereken, ulus-devletin eğitim sisteminde ve onun ideolojisinde gedikler açmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Bu da ancak, devletin kendisini tanrısallaştıran anlayış, sembol ve pratiklere meydan okumakla, onun toplumun efendisi ve düzenleyicisi olmak iddiasına karşı çıkmakla ve onu her alanda geri püskürtmeye çalışmakla mümkün olabilir. Esasen daha medeni/sivil bir hayat için, devletin toplumsal varoluşa ilişkin yeni bir iddiayla ortaya çıktığı her durumda ona direnmek gerekir.

Bu stratejinin eğitimle ilgili sonuçlarına gelince, her şeyden önce, eğitimin bir devlet faaliyeti olmasına, özellikle de devletin bu konudaki tekel iddiasına karşı çıkmalıyız. Bu çabanın izleyeceği ana ilke, aynen din ile devletin ayrılmasında olduğu gibi, “okulla devletin ayrılması” olmalıdır. Buna bağlı olarak, çocuklarımızı adına okul denen “zorunlu ikametgâh”lardan -“laik mabetler”den- ve onların “laik rahipler”i olan öğretmenlerden kurtarmalıyız. Buna bağlı olarak “diploma”nın da bir statü ve ayrımcılık belgesi olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Ayrıca, bu meselede anlamlı bir karşı çıkış, sözlü bir eleştiriden çok, fiili olarak alternatif/sivil eğitim kurumları oluşturmakla olur. Keza, resmi eğitim kurumlarını protesto eden “sivil itaatsizlik” biçimleri de (çocuklarımızı okullara göndermemek, “andımız”ın törensel okunmasından çocuklarımızı sakınmanın yollarını bulmak gibi) geliştirilebilir. Yapabileceğimizin en azı ise, müfredatın belirlenmesi sürecine ebeveynlerin dahil edilmesini talep etme ve “eğitim”in yerine “öğretim”in geçirilmesi için girişimlerde bulunmaktır.

Üniversite

Üniversiteler kökleri Ortaçağ’a kadar geri giden sivil toplum kurumlarıdır. Üniversite, akademik dereceler de veren bir yüksek eğitim ve araştırma kurumudur.

Dünya üzerindeki en eski üniversiteler Avrupa üniversiteleridir. Bunlar esas olarak 11. yüzyıldan itibaren ortaya çıkmaya başlamışlardır. İtalya’daki Bolonya Üniversitesi, Fransa’daki Paris Üniversitesi ve İngiltere’deki Oxford Üniversitesi en eski Avrupa üniversiteleridir. Gerçi Çin, Mısır ve Hindistan gibi Doğu ülkelerinde yüksek öğretim kurumlarının ortaya çıkışı Avrupa’dan epeyce öncedir, ama bu eski kurumlarda üniversitenin tanımlayıcı bir özelliği olan akademik unvan verme geleneği yoktu. İran’da ve İslam dünyasında modern üniversiteye benzeyen kurumlar 6. ve 7. yüzyıllarda görülmeye başlamıştır. Bunların en önemlileri Gundeşapur Akademisi ve Kahire’deki El-Ezher Üniversitesidir. Mamafih, daha sonra İslam dünyasında üniversiter kurumlar ve akademisyenler (“ulema”) siyasi iktidarlar karşısında bağımsızlıklarını koruyamamış ve bu arada Osmanlı devletinde de genellikle devlet memuru olan “ulema”nın işlevi hükümdarın otoritesini meşrulaştırmaktan ibaret kalmıştır. Cumhuriyet Türkiye’si de bilim adamları-devlet ilişkisine hakim olan bu modeli devralmış ve bugüne kadar sürdürmüştür.

Bilimsel araştırma mekânları olarak üniversiteler, belirttiğimiz gibi, tarihsel olarak sivil toplum içinde ortaya çıkmış olan kurumlardır. Çoğu köklü Batı üniversitesinin kaynağında dini kurum, cemaat veya tarikatlar vardır. Mamafih, bu tür kurumların başlangıçtaki amaçlarının bağımsız “bilimsel araştırma” yerine mensup olunan din veya mezheple ilgili kavramsal-teolojik bilgi üretimi olduğunu da belirtmek gerekir. Onüçüncü yüzyılda bu üniversitelerin mensupları kilise hiyerarşisi içinde yer almamasına rağmen ruhban sayılıyorlardı, hatta Roma Katolik Kilisesi’nin yetkisine tabi idiler. Yine de bunlar gerek üyeleri gerek faaliyet konularının niteliği gerekse mezunlarının her yerde ders verebilme hakkına sahip olmaları bakımından uluslararası kurumlardı. Bununla beraber, Batıda üniversitelerin sadece laik iktidar odaklarına karşı değil, fakat aynı zamanda Kiliseye karşı da yürüttükleri mücadele sonucunda özerkliklerini kazandıklarını göz ardı etmemek gerekir.

Devlet kurumu olarak üniversitelerin ortaya çıkması veya bazı üniversitelerin devletleştirilmesi, bilimsel faaliyetin kendisinin devlet tarafından sahiplenilmesine paralel olarak, Aydınlanma sonrasında gerçekleşmiş ve bu yönelim özellikle 20. yüzyılda yaygınlaşmaya başlamıştır. Aydınlanma elbette üniversitelerin sekülerleşmesini ve dini dogmanın egemenliğinden kurtulmuş, akla dayalı evrensel bir bilginin üretilmesini teşvik etmiştir. Ama bu faaliyet aynı zamanda ulus-devletin pekişmesi aşamasına denk düştüğü için, üniversitelerin “dinin boyunduruğu”ndan kurtulmalarının bedeli “devletin boyunduruğu” altına girmek olmuştur. Batı dünyası dışında ise modern üniversitelerin çoğu doğrudan doğruya devletin birer ideolojik aygıtı olarak tasarlanmış ve kurulmuştur.

Modern ulus-devletin üniversiteleri kontrolü altına almaya yönelmesi, üniversitelerin toplumu yönetmeyi kolaylaştıracak otoriteli bilgi üretimi için en uygun araçlar olduğunu keşfetmesiyle ilgilidir. “Akıl Çağı”nda egemenlik iddiaları artık tanrısal kaynağa veya Tanrı’yı temsil iddiasına dayandırılamadığından, yeni egemenlerin toplumun devlete itirazsız itaatini sağlamak için dünyevi olan başka bir kaynağa ihtiyaçları vardı; ama bu yeni bilgi referansının dininkine benzer bir otoriteye de sahip olması gerekiyordu. Bu “bilim”di. Günümüzde, devletin ilâhi hakkı doktrininin yerini “bilim” tanrısı almıştır. Genellikle laik aydınların güdümünde olan üniversiteler bunun için en elverişli mekanlardı(r).

Esasen, sadece modern ulus-devlet değil bütün egemenler aydınlara -tercihan üniversiteye de- muhtaçtır. Çünkü, büük özgürlük düşünürü Murray Rothbard’ın hatırlattığı gibi, devletin kendisini idame ettirebilmesi çoğunluğun pasif de olsa onayını sağlamasına bağlıdır. Bu da en iyi, kendi devletlerinin iyi ve akla uygun olduğuna, hatta düşünülebilecek başka seçeneklerden daha iyi olduğuna halkı ikna etmeyi sosyal görev bilen bir aydınlar grubu marifetiyle gerçekleştirilebilir. Aydınlarla paylaştıkları bu genel ideolojik işlev yanında, bugünün üniversitesi daha özel olarak güvenlik ve strateji “bilimi”nde uzmanlaşarak da devlete hizmet etmektedirler. Bu yeni “bilim”in en büyük katkılarından biri, devlete yönelik eleştiri ve tehditlerin gerçekte halkın kendisine yöneltilmiş olduğuna vatandaşları ikna etmektir.

Sonuç

Genel olarak eğitimin ve üniversitelerin sivil toplum kurumları olmaktan çıkmış olması modern dünyanın genel bir özelliği olmakla beraber, bu eğilim Türkiye’de doruk noktasına çıkmıştır. Türkiye’de hem genel eğitim hem de üniversite tamamen devletleştirilmiş olup, sivil duyarlılığın bu sistem üzerinde hemen hemen hiç etkisi yoktur. İlk ve orta öğretimde kısmen özel okullar da yer almakla beraber, özellikle müfredat açısından bunlar sivil olmayıp devletin uzantısı durumundadırlar. Türkiye’nin “tevhid”çi sisteminde hiç bir okulda öğrencilere devletin istemediği bir bilgi aktarılamaz. Ayrıca, demokratik dünyada eğitimde ideolojik endoktrinasyonun bizimki kadar yoğun olduğu başka bir ülke yoktur. Mevcut haliyle bizim sistemimiz eski komünist sisteme benzemektedir. Onun için, toplum olarak bizim acil ihtiyacımız, sadece kurumsal yapı açısından değil ideolojik açıdan da halihazırdaki “tevhid-i tedrisat”tan “tefrik-i tedrisat”a geçmektir.

Türkiye’deki sistemin daha da tuhaf olan tarafı, sadece ilk ve orta öğretimin değil üniversitelerin bile -yine kurumsal ve ideolojik bakımlardan- bu “tevhidçi” yapının bir parçası olmasıdır. Devlete ait olanı ve “özel”iyle Türkiye üniversitelerinin asıl işlevi resmi ideolojiyi aşılamaktır. Bu nedenle, bizde üniversiteler araştırma kurumları olmaktan çok birer eğitim-öğretim kurumu olarak işlemektedirler. Özel üniversitelerimizin durumu da ilk ve orta öğretimdeki özel okullarınkinden farklı değildir; bunlar da sivil olmayıp, kısmen ticari olarak işletilen bir tür devlet kurumudurlar. Hatta bunlar devlet ideolojisinin sadık propagandistleri ve kurulu düzenin destekçileri olmak bakımından doğrudan doğruya devlet kurumu olan üniversitelerle yarış halindedirler. Onun için, “özel” olsalar da “sivil” değildirler.

Türkiye toplumunun özgürleşmesi, başka şeyler yanında, çocuklar ve gençlerin zihinsel olarak donatılması işinin devletin tekelinden çıkarılmasına ve üniversitelerin devlet vesayetinden kurtulmuş bilimsel araştırma mekânları haline getirilmesine bağlıdır.

 

Sivil Toplum, Yıl: 3 Sayı: 12, Ekim – Aralık 2005

Kupayı kim aldı, kim verdi?

Korktuğum olmadı. Açıkçası, Fenerbahçe-Galatasaray süper finalinin çok daha kötü olaylarla sonuçlanmasından korkuyordum.

Şampiyonluk maçının sadece futbol tarihine değil Türkiye tarihine de ‘kara bir gün’ olarak geçmesi işten bile değildi. Olup bitenlerin bilançosuna bakıp ‘daha ne olacaktı?’ diye sorabilirsiniz. Gözaltına alınan, yaralanan insanlar; tahrip edilen, yağmalanan yerler… Daha çok şeyler olabilirdi. Her şeye rağmen olayların bu düzeyde kalmasında emeği geçen herkesi kutlamak gerek.

Ancak bu işten çıkaracak dersler var. Öncelikle bu ‘süper final’ saçmalığına bir son vermek gerek. Yayıncı kuruluşun, sözleşmede olmayan ‘ekstra’ maçlar ve adeta yeni bir lig formatıyla ‘ekstra kazançlar’ elde etmesi uğruna daha fazla risk alınamaz. Bu ülkede uzun, genellikle tartışmalarla ve gerginliklerle dolu lig maratonunun ardından ‘süper final’ adı altında derbilerle şampiyonu belirlemek akıl kârı değil. ‘Derbiler’ diyorum, çünkü ligin tepesinde bu yıl ortaya çıkan ‘dört büyükler’ tablosu istisna değil, normal ve beklenen sonuç. Bundan önceki yıllarda olduğu gibi bundan sonra da ‘son dört’ çok büyük ölçüde ‘dört büyükler’den oluşacak.

Normal derbilere bile ağır rekabet ve gerginlik hakim olurken buna bir de şampiyonluğu endekslediğinizde şiddetin tavan yapması kaçınılmaz olur. Bu ülkede şampiyonluğun derbilerle belirlenmesini kimse kaldıramaz; ne Federasyon, ne hakemler, ne futbolcular ve ne de taraftarlar…

Çok riskli bu sürecin tekrarlanması düşünülemez. Bunun kararını da kulüplerin talepleri doğrultusunda Federasyon vermeli. Federasyon demişken, şunu da söyleyelim; futbola sahip çıkması ve yönetmesi gereken bu kurumun hali içler acısı. Son bir yılda futbola müdahil olmayan kimse kalmadı; Federasyon hariç! Siyaset, yargı, yayıncı kuruluş, UEFA vs… Türkiye futbolu gelecek sezon Avrupa şampiyonalarından dışlanırsa bunun faturası da Federasyon’a çıkarılacak kuşkusuz. Başbakan’ın ‘Avrupa’ya katılmasak da olur’ sözünün ardından Federasyon’un adeta bunu garanti edecek bir şike kararına imza atması tek bir şeyi gösteriyor; Federasyon özerk değil siyasetin gölgesi altında. Bunu cumartesi gecesi Saracoğlu Stadyumu’nda yaşananlar da gösterdi. Bütün gazetelerin yazdığı hikâye; Şampiyon Galatasaray Saracoğlu’nda üç saat bekledikten sonra kazandığı kupayı alabildi. Kupayı kazanana vermek üzere Saraçoğlu’na getiren Federasyon şampiyon Galatasaray olunca telaşlanmış. Kupayı soyunma odasında Galatasaray’a ‘teslim etmek’ istemişler. Arena’ya da getirebiliriz demişler. ‘Siz şimdi gidin, biz yarın kargoyla göndeririz’ teklifinde bile bulunabilirlermiş hani!

Neyse ki Fatih Terim krizi çözecek teklifi yapmış; Abdurrahim Albayrak’a ‘Başbakan’ı ara demiş’. Başbakan’a anlatmışlar durumu; ikna etmişler. Başbakan da Federasyon, valilik vs. arayıp Galatasaray’ın sahada kazandığı kupayı sahada almasını sağlamış. Başbakan krizi çözmüş, haklıya hakkını teslim etmiş. Eminim Galatasaraylılar bunu şükranla hatırlayacaklar. Ancak bu durumu Federasyon nasıl içine sindirecek? Türkiye futbolunu, özerk olması gereken Federasyon mu, yoksa Başbakan mı yönetiyor? Madem kazanana kupayı verecek bir ortam dahi oluşturamıyor Federasyon, nasıl ve neden ‘süper final’ diye bir şey icat etti?

Kısaca, Federasyon’un kararsızlığı ve iktidarsızlığı dışarıdan müdahalelerin önünü açıyor. Sonuç, futbola siyasetin, siyasete de futbolun karışması… Dahası da var. Futbol dışında gelişen komplo teorileri de futbol dünyasına ithal ediliyor. Üstelik buna koca koca insanlar da inanıyor; hem de siyasette komplo teorilerine prim vermeyen insanlar… Her şey karıştı; futbol, yargı, Ergenekon… Birileri, şike soruşturması ve yargılamalarını Ergenekon ve Balyoz davalarını itibarsızlaştırmak için kullandılar; bunları eşlediler ve arkasındakileri de aynılaştırdılar. Bu kampanya davaları düşürmeye yetmedi ama futbolu da iyice kararttı. Futbolun sadece futbol olmadığını biliyorduk, ama bu kadarı da fazla.

Futbola dönersek… Şampiyon Galatasaray’ı tebrik ediyorum. Umarım Şampiyonlar Lig’i için engel çıkmaz da onları gelecek sezon Avrupa’da izleriz. Maçın sonunda Galatasaray’ın soyunma odasına giderek futbolcuları tebrik eden Fenerbahçe’nin kaptanı Alex de övgüyü hak ediyor. Bence Alex’in bu hareketi golleri kadar ‘şık’….

 

Zaman, 15.05.2012

Erdoğan tartışmayı, gelirken değil giderken açsın

Başkanlık sistemi tartışması sürüyor sürmesine ama bilelim ki bu sonuçsuz kalmaya mahkûm bir tartışmadır.
Tartışma biraz daha sürecek, sonra da daha önce defalarca olduğu gibi kapanıp gidecek. Bunu tartışmayı açanlar da biliyor. Ama ben onların, şu anda böyle bir sistem değişikliğine gidilemeyeceğini bile bile konuyu neden gündeme getirdiklerini doğrusu bilmiyorum.

Sonuçsuz kalacak çünkü tartışma yanlış zamanda ve yanlış kişi tarafından açıldı.

Biliyorsunuz; başkanlık sistemi Özal’dan bu yana zaman zaman alevlenen, zaman zaman sönen bir tartışma olarak hep gündemde durdu. Bu sistemin avantaj ve dezavantajları hakkında önyargısız bir tartışma elbette yapılabilir. Ama ben, bu tartışmayı AK Parti’nin yapmasından ve bu yönde bir Anayasa değişikliği yapmaya kalkışmasından daha vahim bir siyasi hata düşünemiyorum.

Düşünsenize; bu halk, temeli 60 yıl önce yanlış çatılmış bir Anayasa’nın cenderesi altında bunalmış. Anayasa’nın temel paradigmalarının değişmesi gerekiyor; vatandaş-devlet ilişkilerine yeni bir bakış; ideolojik devletin temelini oluşturan unsurların temizlenmesi, Kürt etnisitesini inkâr politikasının bugünkü Anayasa’da ifadesini bulan maddelerinin değiştirilmesi, bürokratik vesayet kurumlarının kaldırılması, daha ademi merkeziyetçi bir devlet yapısının kurulması gibi her biri birbirinden büyük, birbirinden önemli onca mesele dururken siz kalkıp yürütmeyi güçlendirmeyi amaçlayan bir değişikliği ön plana alıyorsunuz. Ve bunu halkın ciddi bir bölümünün “yürütmenin ölçüsüz güçlenmesi korkusu içinde” olduğu bir dönemde yapıyorsunuz.
Yeni bir toplumsal sözleşme metni ortaya çıkarmak istiyorsanız bu tabloyu değiştirmeye ve yeni bir toplumsal mutabakat sağlamaya mı çalışırsınız; yoksa korkuları daha da azdıracak; güvensizlikleri pekiştirecek adımlar mı atarsınız?..

Bu yangına körükle gitmek değilse nedir?

Bir yıllık katılım çalışmalarını hiçe saymak

Geçtiğimiz bir yıl boyunca ülkedeki bütün sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, siyasi partiler, kanaat önderleri yeni anayasa için hazırlıklar yaptı, taslaklar hazırladı, görüşlerini açıkladı. Bu taslakların hiçbirinde başkanlık sistemi tartışması yoktu. Şimdi bütün bu katılım çalışmaları bitip sıra metni kaleme almaya gelmişken ortaya yepyeni bir tartışma atmak, o katılım sürecini boşa çıkarmak anlamını taşımaz mı? Bu tutum, şu anda yapılması gereken bütün diğer tartışmaları engellemekten, bir başka deyişle gündem saptırmaktan başka ne sonuç verebilir?

Açık konuşalım: Bugün Türkiye’nin “yönetemeyen demokrasi” diye bir sorunu yok; dolayısıyla yürütmenin güçlendirilmesi diye bir ihtiyacı da yok.

Eğer bu tartışma geniş kitlelerin koalisyon çekişmelerinden bunaldığı bir dönemde açılsaydı olay bambaşka gelişebilirdi. Ama mevcut partinin parlamenter sistem içinde 10 yıldır gayet istikrarlı bir yönetim kurduğu bugünkü şartlarda, kimse bu sistem değişikliği ısrarının sebebini anlamıyor. Zaten böyle olduğu içindir ki, başkanlık sistemine geçiş, tabandan toplumsal bir talep olarak yükselmiyor; toplumun geniş kesimleri bu tartışmaya nereden çıktığı belli olmayan bir tartışma olarak bakıyor ve soğuk duruyor.

Yanlış kişi

Tartışmanın sadece yanlış zamanda değil, aynı zamanda yanlış kişi tarafından açıldığını söylemiştim yazının başında. Aynı şey Özal döneminde de olmuştu. Bir insanın kendi oturacağı koltuğu güçlendirmek için sistem değişikliği yapması hiçbir zaman hoş karşılanmaz. Böyle bir durumda, sistem tartışmasının kişi tartışmasına dönüşmesi kaçınılmazdır. Benim, gerek Özal döneminde yapılan tartışmaları hatırladığımda, gerekse şu andaki toplumsal psikolojiye baktığımda çıkardığım sonuç şu ki; eğer bir gün Türkiye bu meseleyi ciddi ciddi ele alacaksa, gündeme getiren kişi, sistem değiştiğinde başkan olacak kişi olmamalıdır.

O bakımdan diyorum ki, belki de en doğrusu, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı koltuğuna otururken değil, görev süresi bitip de bırakırken açmasıdır bu tartışmayı.

Göğsünü gere gere “Kendim için bir şey istiyorsam namerdim” diyebileceği bir zamanda…

O zamana kadar cumhurbaşkanlığı makamının mevcut yetkileriyle idare etse kıyamet kopmaz. Hem zaten herkes söylemiyor muydu bu yetkilerin ne kadar geniş olduğunu…

 

Bugün, 15.05.2012

Vay, Darbe Yapamayanların Haline!

Darbe severler her ne kadar asker hayranı gibi görünüyorlarsa da, aslında bu konuda çok seçicidirler. Bir kere, darbeye hevesli olmayan, kendi işini yapan askerleri hiç sevmezler. Kadın Başbakana itaat edeceğini söyleyen Genelkurmay Başkanına etek giydirirler. Darbe beklentisi yaratan, ama bunu beceremeyen askerlerden de hoşlanamazlar. Darbe yaptıktan sonra beklentilerine cevap veremeyen, sonunda iktidarı kendi partilerine devretmeyen askerleri de, geçip gittikten sonra, alaya alırlar.

Ümit Kocasakal’ın Hayal Kırıklığı

İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal da, kim bilir ordudan neler bekliyordu neler! Belli ki, beklediklerini bulamamış. Ümit Kocasakal hayal kırıklığını, Eskişehir’de, Atatürkçü Düşünce Derneği’nde verdiği konferansta şöyle ifade ediyor:

” Biz zannettik ki ordumuz var. O güçlü ordu bizi korur. Artık TSK vesaire yerine Türk silahsız kuvvetleri var. Siz Türk silahsız kuvvetlerisiniz.”

Daha önce CHP’li politikacı Süheyl Batum da, Zonguldak’ta Atatürkçü Düşünce Derneği’nde yaptığı konuşmada uğradığı hayal kırıklığını ifade etmek için orduyu “Kağıttan kaplan” a benzetmişti. Batum, “Koca bir askeri yıktılar, meğer kâğıttan kaplanmış, biz bunu asker zannedermişiz, meğer ABD içini oymuş. O koca ağacı hop diye yıktılar” demişti.

Türk ordusu büyük bir askeri başarısızlığa uğramış, bir meydan muharebesini, ya da bir savaşı mı kaybetmişti de, Süheyl Batum orduyu “kağıttan kaplan”a benzetmişti? Ya da, Süheyl Batum, ordumuz çok büyük, çok masraflı, ama vurucu gücü zayıf mı demek istiyordu?

Süheyl Batum ve Ümit Kocasakal, orduyu askeri performasına bakarak değil, siyasi tavrındaki performansını beğenmedikleri için kaba bir şekilde eleştiriyorlardı,  darbe yapmadığı için askere kızgınlıklarını ifade ediyorlardı.

Bekir Coşkun’un Sevmediği Paşalar

Bekir Coşkun da belli ki paşalardan çok şeyler bekliyordu. Ama, beklemediği bir şey vardı: paşaların görevlerini yapması, millet iradesini temsil edenlere saygılı davranması. Bekir Coşkun’un  29.04.2012 günü Cumhuriyet’te çıkan “Paşa” adlı yazısı Bekir Caskun’un hayal kırıklığının derinliğini gösteriyor.

Bekir Coşkun bildiğimiz kurtla köpek hikâyesini anlatıyor. Yalnız buradaki köpeğin ismi “Paşa”… “Paşa”nın önünde “yemek tabağı”, tabakta “kemiği”, altında “minderi” var. “Paşa” aç köpeğe, “Bir sahibin olsa, sana baksa ya… Karnını doyurur, suyunu verir… Hiç yorulmazsın adamım… Aç da kalmazsın, susuz da…” diye akıl veriyor.

 CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun deyişiyle, “Bekir Coşkun’un, o güzel kalemiyle anlattığı güzel öykü”yü burada tümüyle vermek mümkün değil.

Öykünün sonunda Kurt “Paşa”ya soruyor:
“Peki şu omuzunda parlayan ne?..”
“Tasmam…”
“Ne işe yarar?..”
“Sahibim beni yönettiğine göre bu lazım… Nereye çekerse oraya…”
“Ya onun istediğini yapmak istemezsem?..”
“Karşılığında yapacaksın… Onca şey veriyor yani…”

Asker hayranı zannettiğimiz Bekir Coşkun’un, beklentilerine cevap veremeyen, darbe yapmayan, işini yapan askerlere saygısı ve sevgisi bu kadar işte.

Ordu Atatürkçülüğünden kuşku duyduğu gazete, televizyon ve ajansların muhabirlerini ve yazarlarını akredite etmedi, askeri tesislere sokmadı, resepsiyonlara çağırmadı, kovdu, hakaret etti… Ama onlar yine de askere saygı göstermede kusur etmediler, hiçbiri de Kocasakal’ın, Bekir Coşkun’un yaptığını yapmadılar.

Politikacıların Rolleri Hemen Değişti

Biz askerden beklediğini bulamayanların, hayal kırıklıklarını üzüntü ile izlerken, araya giren Genelkurmay açıklaması ve Başbakanın aşırı tepkisi işin tadını kaçırdı.

Genelkurmay Başkanlığı Konu hakkında, eski alışkanlığını sürdürerek, internet sitesinde bir açıklama yaptı. Açılama gayet seviyeli ve doğru idi. Ama bu açıklamayı Genelkurmay’ın değil, Genelkurmay’ın bağlı olduğu sivil otoritenin yapması gerekiyordu. Hükümet bunu hiç sorun yapmadı, Genelkurmayın yaptığı açıklamaya hemen destek verdi. Başbakan bununla da yetinmedi, doğrudan Bekir Coşkun’u hedef alan sert bir açıklama daha yaptı, olayı Gazi Mustafa Kemal’e kadar götürdü.

“Paşa”lara yaptığı hakaretle kendi kendini inkâr eden ve gülünç duruma düşüren Bekir Coşkun birdenbire önemli bir kişi oldu. Darbeciliğin gündemden düşmesi üzerine unutulan BÇ tekrar günün adamı oldu, artık yazdıkları Başbakanı bile öfkelendiren, muhalefet liderinin övgüsünü kazanan, Genelkurmay’dan muhtıra yemiş kahramanlardan sayılıyor.  

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu da Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı  açıklamaya karşı bir bildiri yayınladı. Yıllardır askere tesislere sokulmayan, askerler tarafından açıkça ayrımcılığa ve hakarete uğrayan meslektaşlarına bir gün bile ciddi şekilde sahip çıkmayan TGC, darbe severlerin hakaretlerine karşı Genelkurmay’ın yaptığı açıklamaya tepki verme cesareti göstererek hepimizi şaşırttı.

Yalnız TGC değil, CHP de tarihinde ilk defa bir Genelkurmay bildirisine karşı, hem de görülmemiş sertlikte karşı çıkarak aklımızı karıştırdı. Acaba diyorum, Kılıçdaroğlu, asker vesayetine karşı iktidardan aradığını bulamayanlar için yeni bir umut olabilir mi?

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, “Eğer demokrasi diyorsak, her kurumun eleştiriye tahammül etmesi lazım. Genelkurmay Başkanı da buna dahildir. İki kişi eleştiri yöneltince hemen bildiri. Astsubaylar isyan ediyor, hemen bildiri. Artık bildiri yayınlarsan karşılığını alırsın. Eleştiriye tahammül edeceksin, edemiyorsan o koltuğu terk edeceksin. Burası her önüne gelenin bildiri yayınladığı bir ülke değil. Herkes yerini bilecek. Burası Patagonya değil” diyor.

“Burası Patagonya değil” deyip duruyoruz. Bir çok Afrika ülkesinin demokraside Türkiye’nin önünde olduğunu bildiğimden, Patagonya’da demokrasi Türkiye’den daha mı geri diye, merak ettim. Meğer Patagonya diye bir devlet yokmuş, Güney Amerika’nın en güneyindeki Arjantin ve Şili’ye ait, insanı az doğa güzellikleriyle zengin topraklara Patagonya deniyormuş. Kısaca Arjantin ve Şili’deki siyasi rejimi esas alırsak, Patagnya’da demokrasi Türkiye’den epeyce ileri. İhtimal, Patagonya halkı da, demokrasi yoksunluğunu ifade etmek için “Burası Türkiye değil” diyordur.

 

14.05.2012

Hangi görüş ‘İslami görüş’?

Muhterem Hayrettin Karaman hoca, Yeni Şafak’taki köşesinde, “Bölünmeye giden yol kapatılmalıdır” başlıklı bir yazı yazdı geçenlerde. Türkiye’de “federalizm dahil her şey konuşulabilir” diyen bazı “insan hak ve hürriyetleri havarileri” olduğunu, oysa federal sistemin Müslümanları böleceğini ve dolayısıyla dinen caiz olmadığını savundu.

Ben de enteresan bulduğum bu yazıyı Twitter’da paylaştım. Paylaşırken de, benim de federalizme sıcak bakmadığımı, ama bunun İslam’a aykırı sayılmasına da katılmadığımı vurguladım.

Bunun üzerine yine Twitter üzerinde enteresan yorumlar geldi. Örneğin Hayrettin hocaya itiraz eden bir yorumcu şöyle diyordu:

“Asıl İslam’ın gereğidir federal sistem! Allah insanları halklar ve kabileler kılmıştır. Asıl caiz olmayan, tektipçi üniter devlettir!”

Ben ise, bu yoruma da katılmadım, ama bununla Hayrettin Karaman hocanın görüşü arasındaki zıtlığı çok enteresan buldum.

Ve kendi kendime düşündüm:

“Şimdi bu görüşlerden hangisine İslami görüş diyeceğiz?

Barika-i hakikat

Evet, ne dersiniz? “Doğru İslami görüş”ü nasıl bulacağız?

Mesela bu konuda bir münazara düzenleyebilir miyiz?

Bir tarafa “üniter devletçi Müslümanlar”ı, diğer tarafta da “federasyoncu Müslümanlar”ı davet etsek, “haydi tartışalım, müsademe-i efkardan barika-i hakikat doğar” desek, olur mu?

Bence olur. Ama eminim bu iş epey zor olacaktır. Çünkü, muhtemelen, şöyle tepkiler gelecektir:

“Müslümanları şimdi de üniterci-federasyoncu diye mi bölüyorsunuz? Sizi gidi fitneciler sizi!”

Bazıları ise kestirmeden şöyle çözecektir sorunu:

“Müslüman, Müslümandır, o kadar. Müslümanın ünitercisi, federasyoncusu olmaz. İslam size yetmiyor mu da başka sıfatlar arıyorsunuz?!”

Muhtemeldir ki, bazı yazarlar da, tüm bu gayretin Batı karşısındaki aşağılık kompleksinden doğduğunu, çünkü “üniter devlet” yahut “federasyon” gibi kavramların “seküler Batı medeniyetinin” ürünleri olduğunu, bunları tartışan Müslüman beyinlerin ise fena halde iğdiş edildiklerini söyleyeceklerdir.

Ve muhtemeldir ki, tartışma açılmadan kapanacaktır. Herkes tek doğrunun “İslami görüş” olduğunu söylerken, bunu ne olduğunu enine-boyuna tartışmak bir türlü nasip olmayacaktır.

Teklikte çokluk

Oysa benim naçiz kanaatim şu yönde: İslamiyet’in kuşkusuz hayatın her alanına bakan ilkeleri var, ama sosyal ve siyasi alanlara dair şablonları yok.

Örneğin siyasi alanda “adalet” diye temel bir İslami ilke var. Ama adaletin nasıl sağlanacağı, hem tartışmaya, hem de Cevdet Paşa’nın tabiriyle “tagayyürü ezmana” (zamanın değişimine) açık. (Onuncu yüzyılda “adalet” denince Müslümanların aklına sultanın veya kadının şeriata uyması geliyordu. Bugün ise bizim aklımıza “milli irade, serbest seçimler, şeffaflık” gibi kavramlar da geliyor.)

Tam da bu dini esneklik ve dünyevi değişim nedeniyle, İslami ilkelerin nasıl hayata geçirileceğinin tek ve mutlak bir cevabı yok.

Baksanıza, bir görüşe göre üniter yapı, diğerine göre federasyon daha “İslami” olmuş oluyor.

Son dönemde yükselen iktisat tartışmalarında da bu yorum farkı ortaya çıkıyor. Mesela İslam’ın “adalet” ilkesi bana göre “serbest piyasa” gerektirir; “anti-kapitalist Müslümanlar”a göreyse devlet müdahalesi gerektiriyor.

Bu yorum farklarını “fitne” yahut “bilinç kayması” diye kınayan, ardından “İslami görüş bellidir, lafı uzatmayın” diyenler ise, önemli bir hata yapıyor: İslam referanslı görüşlerden sadece birisi olan kendi kanaatlerini, diğer tüm Müslümanlara “tek doğru” diye dayatıyorlar.

Oysa hepimizin daha çok had bilmesi, “Şu fakirin kanaati şudur, en doğrusunu Allah bilir” diyen ulemanın tevazusunu hatırlaması lazım.

O kaybettiğimiz tevazudur, bizi daha çok istişareye ve daha açık zihinlere taşıyacak olan…

 

Star, 14.05.2012

Eli çabuk tutmak

28 Şubat tutuklamalarının dalgalar halinde ilerlemesinden Başbakan’ın rahatsız olduğu görülüyor.
“Birinci, ikinci, üçüncü dalgalar filan… Bunlar toplumun huzurunu kaçırıyor… Dalgalardan ülke boğulur… Bu iş bence uzatılmamalı” sözleri genel olarak şaşkınlık yarattı ve geniş tartışma konusu oldu.

Şaşkınlığın sebebi, aynı başbakanın daha kısa bir süre önce, MÜSİAD toplantısında bambaşka bir tondan konuşmasıydı. O konuşmasında 28 Şubat soruşturmasının genişletilmesini, olayın ekonomik boyutunun da üstüne gidilmesi gerektiğini söyleyen; “Acaba kimler burada vurgun yaptı? İşte o vurgunu yapanların hesaba çekilmesi lazım. Suç duyurusunda bulunuyorum buradan” diye bağıran; bir bakıma yeni dalga çağrıları yapan o değil miydi?

Peki Başbakan’ı bu açıklamadan bir hafta sonra “işi uzatmamak, kısa kesmek” noktasına getiren ne oldu?

Dikkate alınması gereken oran

Kimileri onun bu tavrını “Bakın, süreci ben bile etkileyemiyorum. Çünkü yargı bağımsız” savunması yapma çabası olarak yorumluyor. Kimileri de bu tavır değişikliğini MetroPOLL’ün 27 ilde yaptığı “darbe araştırması”na bağlıyor. Başbakan’ın “artık daha fazla uzatılmasın” mesajına bu araştırma sonuçlarının yol açtığını düşünüyor.

Söz konusu araştırmayı iki türlü okumak mümkün. Bardağın dolu tarafına bakınca, toplumun yüzde 80’inin darbeleri onaylamadığına bakıp sevinebilirsiniz ama boş tarafına bakınca da yüzde 17’lik bir “darbe taraftarı” kitle görürsünüz ki bu hiç de azımsanamayacak bir orandır. Yine, “28 Şubat darbesinin yargılanmasını doğru ve gerekli buluyor musunuz” sorusuna verilen yüzde 27,5’lik “bulmuyorum” cevabı da Erdoğan’ı alarme edecek kadar yüksek bir orandır. Yönettiği toplumun “huzuru”na her şeyden önce önem vermesi gereken bir siyasetçinin mutlaka dikkate alması gereken bir oran…

Peki buradan giderek, Erdoğan’ın 28 Şubat soruşturmasının dar tutulmasını istediği sonucunu çıkarabilir miyiz?

AK Parti lideri de pekâlâ bilir ki, “en son” darbenin yeterince soruşturulmaması; henüz bütün sanıklar, tanıklar ve kanıtlar capcanlıyken, acılar taptazeyken bu davanın derinleştirilmemesi, çok daha eski tarihli darbelerin yargılanmasının meşruiyetini zedeler. Ayrıca, bu darbe ortamında gelişen, bu darbenin devamı niteliğindeki Balyoz ve Ergenekon davalarına da zarar verir.

O yüzden de ben bu sözlerden darlık ya da sınırlılıktan çok, çabukluk sinyali alıyorum. Çünkü toplumun huzurunu kaçıran en önemli faktör her zaman belirsizliktir. Bilinmezlik en büyük stres kaynağıdır, en yıpratıcı durumdur. Her gün televizyonunu açtığında karşılaştığı “yeni bir dalga” haberi, bir kesimi huzursuz ediyor. Bu dalgaların nereye kadar; kendisinin ne kadar yakınına kadar uzanacağından endişeleniyor.

Statükonun yıkılışının simgesi

Unutmayalım ki, bu davalar on yıllardır hüküm süren statükonun yıkılışının sembolü olan davalardır. Bu ülke üç beş yıl gibi kısa bir zamanda yıkılmaz sanılan statükonun yıkılışına ve yeni bir statükonun kuruluş sürecine tanık oldu. Bu büyük altüst oluşun gerilimsiz olması beklenemez. Eski statükoyla hesaplaşma mutlaka yapılmak zorundadır. Ama toplumun artık bu altüst oluş halinden kurtulup yeni bir denge, yeni bir düzen halini özlediği de açıktır. Bu, zor zamanlarda hepimizin hissettiği “Ne olacaksa olsun ama artık bitsin, bitsin ki huzur bulalım, kendimizi emniyette hissedelim, bir an önce yeni statükoya uyum sağlamaya çalışalım” ruh halidir.

Ben Başbakan’ın bu ruh halini anladığını; o yüzden de yargıya elini çabuk tutması mesajı verdiğini düşünüyorum.

Peki bu yargıya müdahale midir? Doğrusu öyledir. Ama esasa ilişkin değil, usule ilişkin bir müdahaledir ve kabul edelim ki iyi niyetlidir.

 

Bugün, 12.05.2012

Darbe olsa direnir misiniz?

Darbe olsa direnir misiniz?

Sizi bilmem ama Türkiye halkının yüzde 66’sı evet, ‘bir darbe teşebbüsü olursa sokağa çıkar, buna karşı gelirim’ diyor.

Hâlâ kaldıysa, darbe heveslilerinin kulağına küpe olsun bu ‘direniş’ mesajı… Halkın üçte ikisinin ‘direniriz’ dediği bir ortamda darbe ya-pı-la-maz.

Bu sonuç, içinde benim de bulunduğum bir grup akademisyenin MetroPOLL adına yaptığı ‘darbe ve darbe yargılamaları’ başlıklı araştırmadan. Sonuçlar ilginç ve oldukça da iyimser.

Uzun ve kanlı bir darbeler tarihinin sonunda Türkiye, Ergenekon ve Balyoz davalarında darbe teşebbüsleriyle, 12 Eylül ve 28 Şubat davalarında da fiilî darbelerle hukuk önünde hesaplaşılıyorken darbeler ve darbe yargılamaları konusundaki kamuoyu algısı önemli.

Öncelikle şunu bilelim; halkın çok büyük çoğunluğu darbe fikrine hiç sıcak değil. “Herhangi bir nedenle ordunun darbe yaparak yönetime el koymasını destekler misiniz?” sorusuna halkın yüzde 79’u ‘hayır’ diyor. Bu kategorik reddiye kayda değer; çünkü militarist kültür yıllar boyunca ‘bazı durumlarda darbe gereklidir’ tezini toplumsal bilincin derinliklerine işledi, ‘laikliğin korunması’, ‘bölünmenin önlenmesi’ gibi meşrulaştırıcı nedenler üretilmeye çalışıldı. Hâlâ bu nedenlere sarılanlar var ama darbe karşıtlığı ‘egemen tutum’.

Bu elbette bir ‘bilinç’ durumu. Halk darbelerin ‘zararlı’ olduğunu biliyor; demokrasiye, ekonomiye, ülkeye zarar veriyor darbeler. Darbelerin ülke için yararlı mı zararlı mı olduğu sorulduğunda seçmenlerin çoğunluğu yüzde 82’si “zararlı” derken ancak yüzde 12’si “faydalı” diyor. Darbeler ‘faydalı’ diyenler MHP seçmeni arasında yüzde 22’ye ulaşıyor.

Darbe beklentisi de çok düşük; halkın sadece yüzde 14’ü TSK’nın bir darbe yapma ihtimali bulunduğunu düşünüyor. Bu, normalleşme işareti; demokrasinin sürekliliğinden şüphe duyulmuyor. TSK’ya verilen mesaj da ortada; kendi görev alanında kal, işini yap, yönetimi halka bırak!

Halk, darbelerden dolayı sadece askerleri suçlamıyor. Askerî darbelere direnemeyen, ‘şapkasını alıp giden’ siyasetçilere de sitem ediyor. Halkın yüzde 74’ü “Siyasetçiler yeterince dirayetli ve kararlı olsalardı darbe olmazdı” görüşünde. Darbeyi onaylamayan, direneceğini söyleyen halk aynı ‘cesur’ tutumu siyasilerden de görmek istiyor. Bizden söylemesi; darbecilere karşı ‘dik duran’ siyasetçiler halkın desteğini almaya namzet.

Darbe araştırması yapmamızın güncel nedeni elbette ‘darbe yargılamaları’. Bu konuyu da sorduk;

halkın yüzde 68’i bu yargılamaları doğru ve gerekli görüyor. Darbecilerin yargılanmasını doğru ve gerekli görmeyenler en fazla MHP’li (yüzde 49) ve CHP’li (yüzde 45) seçmenler. CHP ve MHP’li seçmenin genelden farklılaşarak birbirlerine yakınlaşması oldukça dikkat çekici.

Halkın büyük çoğunluğu darbecilerin yargılanmasını ‘hukukun bir gereği’ olarak görüyor (yüzde 71); ‘intikam alma’ diyenler ise yüzde 23 oranında. Ancak bu sonuçta da CHP ve MHP seçmeni genelden sapıyor; CHP’lilerin yüzde 48’i ve MHP’lilerin yüzde 41’i bu yargılamaları ‘intikam almak’ şeklinde görüyor.

Halktan geçmiş darbecilere de mesaj var. Geçmişteki hiçbir darbe onaylanmıyor; destek oranı 27 Mayıs için yüzde 10, 12 Mart için yüzde 9, 12 Eylül için yüzde 23, 28 Şubat için yüzde 14, 27 Nisan için ise yüzde 13.

Darbelerin ‘uzantıları’nın da halk nezdinde itibarı yok. 28 Şubat’ta ‘askerle iş tuttuğu’ düşünülen Süleyman Demirel’in yargılanması gerektiğini düşünenlerin oranı yüzde 54. Medya ve sermaye dâhil darbenin sivil kanadının da yargılanması gerektiğine inananlar toplumun yüzde 55’i.

Son olarak MetroPOLL’ün darbe araştırmasında hükümetin ve muhalefetin üzerinde düşünmesi gereken iki sonuç var.

Birincisi; Halk, 12 Eylül’ün yasal ve kurumsal izlerinin silinmesini istiyor. 12 Eylül darbesinin eseri olan Anayasa, Seçim Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu ve YÖK gibi kurumların hâlâ muhafaza edilmesini yanlış bulanların oranı yüzde 57. Hükümete duyurulur.

İkincisi; CHP ve MHP seçmeni darbelerle hesaplaşma konusunda en isteksiz kesim. Anti-militarist, darbe karşıtı genel tutuma karşın iki partinin seçmeni Türkiye genelinden ayrışıyor. Bu partilerin tabanı demokratik siyasete güvensiz ve iktidara demokratik yollarla ulaşılabileceğinden kuşkulu. Muhalefet partilerinin demokrasi duruşu için kaygan bir zemin bu. Dikkat!


Zaman, 11.05.2012