Ana Sayfa Blog Sayfa 455

Bağımsız Türkiye eşittir özgür(lükçü) Türkiye midir?

0

Milli bayram günlerinde resmî retoriğin parçası olmuş anahtar kavramlar daha sık kullanılıyor.

Bağımsızlık ve özgürlük bu kavramların en başta gelenleri. İdeolojik endoktrinasyonun da tesiriyle bu iki kavram arasında bir iç içe geçme, çakışma olduğu algısı toplumda yayıldı. Sadece sokaktaki ortalama insanlar değil, işi düşünme ve muhakeme etmeye daha çok dayanan insanlar arasında da, bağımsızlığın özgürlüğe, özgürlüğün bağımsızlığa tekabül ettiği ve biri için mücadelenin öbürü için de mücadele etmek anlamına geldiği fikri hâkim. Bu yanlış kavrayışın birçok zararı var. En kötüsü, görüşleri sabit inanç haline getirme potansiyelini taşıması ve yeni fikirlere açılmayı engellemesi.

Bireysel açıdan bakıldığında bağımsızlık ve özgürlük bir durum olarak birbiriyle akrabadır. Bağımsız birey kendi kararlarını kendisi alan bireydir. Özgür birey ise, kendisiyle ilgili kararlarında ve kendi tercihlerinde diğer insanların (ve elbette insan gruplarının ve devletin) keyfi zor ve engellemeleriyle karşılaşmayan bireydir. Ancak, grup açısından bakıldığında bağımsızlık ile özgürlük arasında böyle bir akrabalık ilişkisi görülmez. Başka bir deyişle, bir grubun (sınıf, cemaat, ulus, ümmet vb.) bağımsızlığıyla o gruptakilerin özgürlüğü bir bütün olarak çakışmaz. Bir grubun bağımsız olması onun mensuplarının özgür olması sonucunu mecburen vermez. Popüler lisanda “özgür ülke-toplum” dediğimizde, kavramı doğru kullanıyorsak, asıl kastettiğimiz, “özgürlükçü ülke-toplum”dur. Özgürlükçü ülkede, bireyler negatif karakterli bireysel özgürlüğe sahiptir. Ancak, her bağımsız ülke aynı zamanda özgürlükçü yani bireylerin özgür olduğu bir ülke değildir.

Bütün bunları akılda tutarak tarihe, siyasi coğrafyalara bakarsak, söz konusu kavramlar etrafında örgülenen ezberleri sarsıcı manzaralar görürüz. 20. yüzyılda birçok ülke bağımsızlık mücadelesi verdi ve bağımsızlığını kazandı, ama bunların hepsi özgür(lükçü) ülkeler olamadı. Bağımsızlık, bir kolektif entitenin genel yönetim işini, o kolektifin içinden çıkmış (aynı din, dil, etnisite, kültür, tarih vs.den gelen) bireylerce gerçekleştirilmesidir. Bunun, tersine nispetle, yani koloni olmaya nazaran, daha iyi bir durum olduğu söylenebilir. Ama bu bile şarta bağlıdır. Bağımsızlığını kazanan bir ülkenin özgürlükçü de olmasının hiçbir otomatik mekanizması ve garantisi yoktur. Nitekim, pek çok yeni bağımsız ülke bunu yaşayarak tecrübe etti. Bunların bazıları koloni döneminde bulunan özgürlüklerinin dahi gerisine gitti, hiçbir şekilde tam özgürlükçü ülke olamadı. Buna karşılık, bazı ülkeler, koloni yönetimi altında kalmalarına rağmen, hayli geniş özgürlüğe sahip oldu. İlkinin tarihi örneği olarak Sovyet Rusya’yı, güncel örneği olarak ise Azerbaycan ve Küba’yı zikredebiliriz. Bu ülkelerin hepsi bağımsız(dı), ama hiçbiri özgürlükçü siyasi ve ekonomik çizgide yer almadı. İkincisinin tipik örneği Hong Kong’dur. Bu minik ada ülkesi, Çin’e devredilene kadar, siyasi bağımsızlığa sahip değildi, Londra’dan atanan bir vali tarafından yönetildi. Ama orada yaşayan insanlar din, dil, ifade, seyahat özgürlüğüne, mülkiyet ve mübadele hakkına sahipti.

‘BAĞIMSIZLIK’ VE ‘ÖZGÜRLÜK’ BİR BÜTÜN DEĞİLDİR

Bazı durumlarda bağımsızlık mücadelesinin bağımsızlık lehine fakat özgürlük aleyhine sonuçlanması mümkün. Grup bağımsızlığını bireysel özgürlüğün aracı yapmayan bir siyasi felsefe, kaçınılmaz olarak diktatörlükle sonuçlanır. Bu durumda yalnızca efendiler değişmiş olur, efendisizlik durumu ortaya çıkmaz. Özgürlük açısından efendinin yerli mi yoksa yabancı mı olduğu çok önem taşımaz, zira, bağımsızlık sayesinde yalnızca kolonyalizmin türü değişmiş olur. Klasik kolonyalizmden yerli kolonyalizme geçilir. Ve yerli kolonyalistler topluma yabancı kolonyalistlerin cesaret edemeyeceği çap ve derinlikte müdahalelere kalkışabilir. Böyle olması bir bakıma bir psikolojik algılama meselesidir. Yabancı kolonyalist yabancılığını bilir ve topluma ne kadar az müdahale ederse o kadar az sorunla karşılaşacağını anlar. Yerli kolonyalistin kafasında bu tür sınırlar bulunmaz. O içinden çıktığı toplumun (veya geniş kesimlerinin) dilini, dinini, giysisini, hayat biçimini, müziğini, sanatını beğenmez. Onu onun iyiliği için değiştirmeyi hedefler. Bunun için kaba-doğrudan, sinsi-inceden, açık veya örtülü şiddet ve zor kullanmaktan çekinmez. Bunda ayıp veya ahlâk dışı bir taraf görmez. Kendini toplumun velinimeti sayar. Toplumun doğrusunu, kendinin doğrusuyla aynılaştırır. Hatta toplumu kendiyle özdeşleştirir. Bunun neticesi olarak “toplumun ebedi hayatı” söylemiyle kendini ebedileştirmek ister; toplumu reşit olmayan bireylerin vesayet altında tutulması gibi kapsayıcı bir vesayet altına alır.

Bu tür bir siyasi yapılanma özel bir siyasi lisan üretir. Bağımsızlık ve özgürlük kavramlarını aynı anda, iç içe, peş peşe kullanır. Bu söylemin amacı-sonucu toplumun-ülkenin bağımsızlığını vurgulayarak bireylerin özgürlüğünü satın almak veya tepelemektir. O kadar ki, zamanla, her türlü özgürlük talebi bağımsızlığa (bu arada elbette milli birlik ve bütünlüğe de) bir zarar verme çabası olarak görülür, kınanır, ayıplanır ve bastırılır. Bireylere bağımsızlıktan daha büyük bir değer olamayacağı söylenir. Kurtarıcı ve kuruculara hiçbir zaman bitmeyecek, tükenmeyecek bir minnet ve şükran duyulması, eğitim sistemi ve medya aracılığıyla sağlanır. İnsanların egemen siyasi felsefeyi sorgulaması, ıslah etmesi, gerekirse değiştirmesi değil, ona şeksiz şüphesiz iman etmesi, onun tecessüm etmiş hali olan devleti asla sigaya çekmemesi, bütün varlığıyla ona tabi olması ve itaat etmesi istenir. Bundan daha büyük ve ileri bir insani durum olamayacağı zihinlere kazınır. Abartılı ve müstehcenlik derecesinde saldırganca kullanılan siyasi sembollerle insanların düşünme ve muhakeme kabiliyetleri köreltilir, körü körüne itaat yetenekleri takviye edilir.

Bağımsızlık bir durumdur, kendi başına bir değer teşkil etmez. Ancak bir ülkenin özgürlükçü bir ülke olmasına katkıda bulunuyorsa, bir değer olmaya yaklaşır. Asıl ve esas değer bireysel özgürlüktür. Bireysel özgürlüğü bastıran bir bağımsızlık saygıyı da hak etmez, insan hayatları pahasına korunmayı da. Bu bakış açısından yaklaşırsak, Türkiye’nin cari sisteminin egemen resmî siyasî söyleminin ve özellikle tek parti yönetimi döneminin gerçek özelliklerini daha net görebiliriz.

Zaman, 25.02.2012

Üniformacılık ulus devletçi sistemlerin ürünüdür

Yeni Şafak ‘ta yayımlanan ‘Tek Tip Üniforma Eğitimden Soğutur’ başlıklı yazıma bir eleştiri geldi. Taha F.Ünal tarafından yapılan söz konusu eleştiride; eğitimin kılık kıyafetten daha öncelikli sorunları olduğu bu durumda kılık kıyafetin ancak ikincil bir sorun olarak görülebileceği ileri sürülüyor. Eğitimin öncelikli temel sorunları olarak da okulların fiziki yapısı, eğitim kurumlarının ihtiyaçlarını karşılamaları için finans problemleri ve öğretmenin itibar problemi gibi sorunlar gösterilmiş. Eğitimin temel sorunları başlığı altında bugüne kadar Tevhidi-i Tedrisat kanunu başta olmak üzere, resmi ideolojinin okullar aracılığıyla toplumun tüm kesimlerine ayrımsız dayatılması, anadil sorunu, eğitimde militarist uygulamalar, örneğin andımız, milli güvenlik bilgisi dersleri, resmigeçit törenleri, ders kitaplarında aşırı milliyetçi vurgular ve eskiden kalma kanun ve yönetmeliklere varana kadar birçok konuda makaleler yazmış ve bu alanda çalışmalar yürüten birisi olarak rahatlıkla ifade edebilirim ki; kılık kıyafet dayatması da ulus devletlerin bireyin bedeni, aklı ve ruhu üzerinde kurduğu hegomanyanın bir çeşit ürünüdür. Ulus Devletçi sistemlerin kendilerini bir Tanrı gibi görmesiyle yakından alakalı bir durumdur bu. Sorunun ana kaynağını oluşturmasa da bütünün bir parçasıdır. Bu bakımdan meseleye öncelikle bir zihniyet sorunu olarak bakılması gerekmektedir.

KILIK KIYAFET BASİTE ALINACAK BİR MESELE DEĞİLDİR

Taha Ünal’ın eğitimin temel sorunu olarak takdim ettiği konulara yine bu sayfalarda özellikle eğitimin finansmanına dönük yazdığım yazılarda değindim. Ve bu sorunlar doğru ve çağa uygun bir finansman modeliyle rahatlıkla çözülebilecek sorunlardır. Ne var ki eğitimdeki 80 yıllık Tevhidi Tedrisatçı/ tektipçi zihniyet hala eğitimin temel sorunu olarak önemini korumaktadır. Bu bakımdan kılık kıyafet sorunu yazıda ifade dildiği gibi sosyal bütünleşmeye vesile olup, çalışanlar arasındaki uhuvvet duygularını pekiştirdiği için, verimi arttırarak kurumun prestijine olumlu tesir edecektir türünden öyle basite indirgenecek ve ikincil bir mesele olarak takdim edilecek bir mesele değildir. Tek parti döneminin en çok can alan devrimlerinden birini tartışıyoruz. Bilindiği gibi kılık kıyafetin cumhuriyet döneminde ayrı bir önemi vardır. Meseleye açıklık getirmek bakımından o dönemi kısaca hatırlayalım. Bilindiği gibi cumhuriyet yıllarında kıyafetlerle ilgili ilk düzenleme ‘Şapka Kanunu’ ile birlikte başlamıştır.1925 ve 1934 yılları arası ‘Garp Medeniyeti’ dairesine girmek için dış görünümün medenileştirmesi anlayışına dayanan bir takım inkılâpların yapıldığını görmekteyiz. 28 Kasım 1925 tarihinde mecliste kabul edilen 671 No’lu “Şapka İktizası Hakkında Kanun” ile TBMM üyeleri ve memurlarına başlık olarak şapka giyilmesi zorunluluğu getirildi ve Türk halkı da buna aykırı bir alışkanlığın devamından men edildi. Kanun, 28 Kasım 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Ve 1982 anayasasının 174. maddesine göre de “inkılâp kanunları” olarak koruma altına alınmıştır.

Şapka Kanunu ve beraberinde getirdiği bir takım uygulamalar belki de cumhuriyet tarihinin en çok tartışılan inkılâpları arasında yer almaktadır. Çünkü kanunun toplumda pekte kabul görmediği ve tepkiyle karşılandığı bir gerçektir. Tepkiler için ‘Takrir-i Sükûn Kanunu’ çıkarılmış ve İstiklal Mahkemeleri devreye girmiştir. Bu mahkemelerde başta din âlimi İskilipli Atıf hoca olmak üzere binlerce kişinin şapka devrimine muhalefet ettiğinden ötürü asıldığı bilinmektedir. Keza ‘Şapka giymeyiz diye tepki gösteren halkın üzerine Erzurum’da ateş açıldığı ve Rize’de başlayan olaylar üzerine de şehrin savaş gemisiyle bombalandığını söyler tarihçiler. 2 Eylül 1925 (1341) tarihli 2413 sayılı Bakanlar Kurulu kararnamesine göre özellikle gençler ve Aydınlar, şapka giymeye başlamışlardır. Bilumum Devlet Memurlarının Kıyafetleri Hakkında Kararnameye göre de; binalar içinde bası açık bulunmak kural haline getiriliyor ve devlet memurlarına şapka giymek zorunlu tutuluyor. Öyle ki insanlar bir taraftan ekmek fırınlarının önünde sıra olurlarken diğer taraftan aynı şekilde şapka satan dükkânların önünde de kuyruk oluşturmaktaydılar. Zaten kıt kanaat geçinen bu insanlar için yurtdışından ciddi oranda şapka ithalatı yapılıyordu. Hatta ‘İzmir’de bunun için’Sepet, Çiçek ve Şapka Okulu’ açılıyor.

KILIK KIYAFET VE BAŞÖRTÜLÜLERİ FİŞLEYEN PROFESÖR

Halkevleri de halka laik, çağdaş, modern yaşamın tüm unsurlarını öğretmekle vazifelendirilmişti. Halk, üretilen bu Kemalist düşünme biçimine göre kendine yeni bir yaşam anlayışı geliştirecekti. Bir bakıma başında şapkasıyla, çağdaş giyimleri, yeni harfleri, yeni dili, devlet kontrollü dini inancıyla yeni bir halkın yaratılması gayretleri sarf ediliyordu. Kısacası -dönemin ders kitaplarına da giren- ideal bir Türk vatandaşı- olmaları isteniyordu insanlardan. Bakıldığında bir dönem insanların aydınlamacılık, ilericilik ve çağdaşlaşmak adına çeşitli uygulamalara tabi tutulduğunu görüyoruz. Kılık kıyafette bunlardan birisiydi. Bu aynı zamanda 10. Yıl Marşı’nda ‘İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz’ şeklinde ifade edilen ve bir bakıma tüm farklılıkları aynı renkte bütünleştirmek isteyen tek tipçi bir zihniyetin ürünüdür.

28 Şubat döneminde stajyer bir öğretmenken dersime giren bir müfettiş her şeyi bir tarafa bırakarak kendi ellerimle yaptığım Nasrettin Hoca figürlü mevsim şeridine takmıştı. Ona göre Nasrettin hocanın kılık kıyafeti Atatürk’ün çağdaş Türkiyesine yakışmayan bir kıyafetti ve onu derhal indirmem gerekiyordu. Neticede indirmedim ve bir hayli tartıştıktan sonra beni bu sebeple olsa gerek bir başka okula görevlendirmişti. Çünkü ona göre gerekirse Nasrettin Hoca bile bu ülkede takım elbise ve kravat takmalıydı. Benzer takıntılı bir zihniyeti son günlerde Ege Üniversitesinde başörtülüleri fişleyen profesörde gördük. Profesör elinde fotoğraf makinesiyle başörtülü kızları fişlemekteydi. Çünkü ona göre bu giyim tarzı çağdaş olmadığı gibi cumhuriyetin temel değerleriyle örtüşmüyordu. Böyle bir bakış açısına göre aklın, bilimin ve rasyonalizmin dışında olanlar değersiz, işe yaramaz olarak görülmektedir. Bu bakımdan bu işe yaramaz, cahil kitlelerin mutlaka bilimsel, çağdaş, ilerici ve aklın öncelendiği bir eğitimle disipline edilmeleri gerekmektedir. Halk kendi iradesini ve tercihlerini özgürce kullanırsa da bu sefer Bekir Coşkun’un 3 Mayıs 2007’de Hürriyet’teki köşesinde ifade ettiği gibi’göbeğini kaşıyanlar’ şeklinde aşağılanır.

YEREL KIYAFETLERİYLE POLİSLİK YAPIYOR

Taha Ünal’a önerim kıyafeti serbestliğinden dolayısıyla özgürlükten korkmamasıdır. Serbest kıyafetin mahsurları diye bir başlığı dünyanın geldiği bu noktada bir talihsizlik olarak değerlendirmek durumundayım.. Bir ara kılık kıyafet konusunda Kanada’da ilginç bir olay yaşandı. Mesele polislik hakkı kazanmış Hintli bir vatandaşın tercihiydi. Hintli, yerel Hint kıyafetleriyle polislik yapmak istediğini bildirmişti. Kanada günlerce bu meseleyi tartıştı ve sonrasında yapılan bir düzenlemeyle Hintli yerel kıyafetleriyle polislik yapma hakkını elde etti ve hala görevini kusursuz bir biçimde yapmaya devam ediyor. Demokratik dünya kılık kıyafet meselesine bizde olduğu gibi sorun etmiyor. Bir doktor, polis ya da başka bir meslekte mühim olan kişinin ne giyeceği değil ne üreteceğidir. Kaldı ki ne devletin nede başka birilerinin kimsenin ne giyeceği ve giymeyeceği konusunda bir dayatma yapma hakkı olmamalıdır. Kamusal eğitimde zengin fakir ayırımı meselesi de bir aldatmacadan ibarettir. Kaldı ki bugün kentlerin demografik yapısı ve zengin ailelerin çocuklarını zengin muhitlerinde okutuyor olması ayrıca piyasanın her kesime hitap eden rekabetçi yapısı bu argümanı çürütecek cinstendir. Biz bugün bireyin özgünlüğüne rağmen ona belirli bir giyim şeklini dayatmamalıyız. O zaman başörtülüleri kamusal alanda görmek istemeyenleri haklı duruma düşürmüş olmuyor muyuz?

FAST FOOD YERİNE ZİRAAT MODELİ

Ben Türkiye’deki eğitim sistemini ünlü eğitimci Ken Robinson’un da ifadesiyle “fast food” modeline benzetiyorum. Standart menü (çocuk menüsü, yetişkin menüsü gibi) ve aynı tip hamburgerler. Ve bu da gittikçe sağlımızı bozuyor. Bu bakımdan eğitimde fast food modeli yerine Ziraat Modeline geçmeliyiz. Aynı bir çiftçinin ürününe yaptığı gibi. Uygun ortamı ayarlamalıyız. Russell eğitimin birincil amacının, insanın sahip olabileceği yaratıcı itkinin açığa çıkartılması ve güçlendirilmesi olduğunu ifade eder. Ayrıca eğitimin insanın doğasına dayanması gerektiğini söyler. Bu düşünceye göre bir çocuk, tıpkı bir bahçıvanın genç bir ağaca baktığı gibi yani içsel bir doğaya sahip olan ve uygun toprak, hava ve ışık sağlandığında takdire değer bir biçim geliştirecek olan bir şey olarak ele alır. Çünkü hayat sanılanın aksine mekanik ve dosdoğru bir çizgiden ibaret değildir bilakis organiktir. Eğitim bireyin özgürce gelişimine olanak verecek biçimde dizayn edilmelidir. Tek tip kıyafet gibi yaratıcılığı körelten tüm uygulamalar kaldırılmalıdır.

 

Yeni Şafak, 21.05.2012

Üniter devletin kitaptaki yeri

Bizde bazı ‘insan hak ve hürriyetleri’ havarileri de ‘federalizm dahil her şey konuşulabilir’ gibi laflar ediyorlar” diyor Hayrettin Karaman Hoca.

O İslami kesimde, sözünün bir ağırlığı olan isimlerden biri. O zıpır “tele-vaizlerden” değil.

Ama bence yanılıyor.

İslam alimi falan değilim. Din söz konusu olduğunda onunkiyle kıyaslanamaz benim bilgim.

Ama eğer ilahi hikmetin herkeste bir parça bulunan ışığından bende de azıcık varsa, eğer adil olan ile dinî olan özdeş ise ve ben bunu doğru anlayabiliyorsam, onu haklı görmediğimi ifade etmek istiyorum. Yine aynı ölçüyle baktığımda, ona itiraz eden genç bir kadının, Hilal Kaplan’ın eleştirilerinin çok daha doğru ve İslami olduğunu düşünüyorum.

Aslında devlet algısından vicdani ret meselesine kadar pek çok konuda hemfikir değilim kendisiyle. Ama burada sadece bir hususa, “federalizm” ve “ifade hürriyeti”ne dair görüşlerine itiraz etmek istiyorum:

***

“Ümmeti birleştirmek farz, tefrika haramdır” diyor Hayrettin Hoca.

İtirazım olamaz buna. Bölünme gibi bir talebim yok benim de.

Ama bunu arzu etmek, ne buna uygun bir siyasi modeli savunduğunuz anlamına geliyor, ne de ifade hürriyeti gibi değerleri tali görmeyi meşrulaştırıyor.

Bölünme karşıtlığından hareketle, Zeydan’ın, “toprağı ve halkı ile bütünleşmiş bir Müslüman devletini federasyonlara bölmenin caiz olmadığı” sonucuna ulaşıyor ( Bu ifadeler size de 82 anayasasının dilini, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”nü çağrıştırdı mı?)

Öncelikle, bir arzu (bölünmeyelim) veya bir duruş (İslami olma iddiası), ne önerdiğiniz “model”in arzunuza uygun olduğu anlamına geliyor, ne de duruşunuza uygun (İslami) olduğuna.

Federalizm sanıldığı gibi bölünmeye götüren bir model olmayıp, çoğu kez bölünmeyi engellemenin en sağlıklı ve en sık tercih edilen yoludur. Bizde resmi ideolojinin her kesim üzerindeki etkisiyle çeşitlilik ve çoğulculuktefrika gibi algılandığından, ademimerkeziyetçilik ve federalizm gibi öneriler bölünmenin bir adımı zannedilir. Üniter devlet dendiğinde devletin bütünlüğünün anlaşılması da bir o kadar yanlış.

***

“Önünü arkasını hesap etmeden hak ve hürriyet havariliği” yapanları eleştiriyor Hayrettin Hoca.

Ben de o gafillerden biri olarak, “federalizm dahil her şey konuşulabilir” diyorum ve ayrılıkçı fikirleri de buna dahil ediyorum. “Hak ve hürriyet”in de sonuçlarından bağımsız olarak, önünü ve arkasını düşünmeden, sırf hak olduğu için savunulması gerektiğini düşünüyorum. Bir Müslüman’ın başka türlü düşünebilmesini de yadırgıyorum.

Ayrılmak istediğimden değil. Bu ülkede Kürtlerle birlikte yaşamayı Hayrettin Hoca kadar ben de istiyorum. Ama ben insanların dinleyip, sözün en güzeline uyacakları bir özgürlük ortamını her şeyden, birlikten de önemli ve ama aynı zamanda birliğin de teminatı olarak görüyorum.

***

Bazen insanlar, kendi yaklaşımlarının tarihselliğini göremedikleri için, sıklıkla kendi görüşlerini “İslami bakış”, “Kuranî perspektif” olarak adlandırabiliyorlar; hem de aynı perspektiften bakan bin bir farklı insanın bin bir farklı sonuca ulaştığını gördükleri halde.

İşin kötüsü, İslami bir birikim ile siyasi bir model önerisi birleştiğinde, o siyasi modele hak etmediği bir meşruluk atfediliyor. Oysa ikisi arasında anlamlı bir ilişki olmayabiliyor çoğu kez.

Üniter devlet de federal devlet de tercih edilebilir; ama bunu dini bir gereklilik olarak vazetmek yanlış.

***

Kadir Cangızbay’ın dediği gibi “devletin ne kendisi ne de millisi Allah’ın emri.”

Üniteri federali de öyle…

 

Star, 24.05.2012

Niçin sağcıyım

Türkiye, “sağ” ve “sol” kavramlarının siyasi anlamlarını epeyce yitirdiği bir dönem geçirdi. Çünkü, son on yılın en büyük siyasi kutuplaşması, “ülke demokrasiyle mi yönetilsin, askeri-yargısal vesayetle mi” sorusu üzerineydi. Demokrasiyi seçenlerin kimisi “sağcı” kimisi de “solcu” olduğu için, “demokratlar ittifakı” diye bir şey ortaya çıktı. Öteki tarafta da eskiden asla bir araya gelmeyecek isimler sağlı-sollu hizalandı.

Ancak bu durum, “demokrasi olsun mu, olmasın mı” gibi, anormal bir sorunun siyaseti belirlemesinden kaynaklanıyordu. Demokrasi oturup da Türkiye normalleştiğinde, “demokrasi içi farklılıklar”ın yeniden ortaya çıkması kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oluyor.

Bu farklılaşmanın en çok “liberaller” ve “muhafazakarlar” arasında olduğu söyleniyor ki, kuşkusuz öyle bir trend var. Ancak ben, geleneksel “sağ” ve “sol” farkının da aslında hala anlam ifade ettiği kanısındayım ki, bir “sağcı” olarak buna bir açıklık getirmeye çalışayım.

Çalışayım, çünkü Türkiye’de kendini o kadar iyi satmış bir sol söylem var ki, sanırsınız ki erdemli ve vicdanlı olmak için solcu olmak şart.

‘Daha iyi bir dünya’

Söz konusu söylemin bir örneğini, Oya Baydar’ın şu satırlarında görebilirsiniz:

“Sol… bu dünyanın değişmesi

gereği ve başka bir dünyanın mümkün olabileceği umududur. İnsanın doğayla ve kendisiyle barışık olarak her türlü baskıdan ve sömürüden kurtulmuş, özgür yaşayacağı eşitlikçi, adil, barışçı bir dünya özlemidir.”

Şimdi, gelin sesli düşünelim…

Kim istemez “baskıdan ve sömürüden kurtulmuş, özgür eşitlikçi, adil, barışçı bir dünya”yı?

Bayağı feci bir adam olmak lazım bu ulvi hedeflere karşı çıkmak için, değil mi?..

Ancak, burada kritik bir ayrıntı vardır:

Sol sadece “daha iyi bir dünya” özlemekle kalmaz.

Bunu nasıl kurulacağını BİLDİĞİNİ de iddia eder….

Çünkü büyük düşünür Karl Marx oturup dirsek çürütmüş, düşünüp-taşınmış, sonunda hem “tarihin kanunları”nı hem de bunların istikametini keşfetmiştir. Sola düşen, bu “bilimsel” harita üzerinden eyleme geçmek, dünyayı anlamakla kalmayıp değiştirmek, hatta zorla “devrim” yapıp yeryüzü cenneti kurmaktır.

Akıl ve tecrübe

Sol, bu devrimciliğiyle, hepimizi “aydınlık yarınlara” taşımak isteyen Kemalizm’e benzer. (“Aydınlık yarınlara” niye karşı çıkarsınız ki? Gerici veya vatan haini misiniz? Ulu Önder ve takipçileri, bu “aydınlık yarınlar”ın nerede olduğunu BİLDİĞİNE göre de, mesele kapanmıştır.)

Tevekkeli değil, hem sol hem de Kemalizm, “rasyonalist” Fransız Aydınlanması’nın ürünüdür. Her ikisi de “kurucu akla” inanır; yani kendini çok akıllı sayan siyasi kadroların, insanlığın kadim geleneklerini yok edip toplumları baştan kurmasını ister.

Bu “kurucu akıl” tutkusu nedeniyle solcular “teori”ye çok önem verirler. Kurdukları her siyasi-ekonomik sistem çökse bile, “olsun, teorimiz çok sağlam” diye avunur, iman tazeler ve bir sonraki deneme için kolları sıvarlar.

“Sağ” ise, işte tüm bu rasyonalist devrimciliğe karşı temkinliliğin ve “had bilme”nin adresidir. Sağ, “kurucu aklı” reddeder ve insan aklının ancak “tecrübe” ile ilerlemesi gerektiğine inanır. (Yani “rasyonalist” değil, “ampirisist”tir.) İnsanlığın binlerce yıldır tecrübe ederek taşıdığı gelenekleri, aileyi, cemaatleri muhafaza eder. Ve rasyonalist dayatmalara karşı özgürlüğü korur.

Sağ da “daha iyi bir dünya” ister kuşkusuz. Ama yöntemi dünyayı “baştan yaratmak” değil “tamir etmek”tir. “Proleterya devrimi” aramak yerine aç yatan komşusuyla yemeğini paylaşır. Sadaka verip aşevi kurar, hayır kurumu açar.

Kısacası her iki taraf da kendince erdemlidir. Benim solda eksik bulduğum erdem ise, “haddini bilmek”tir.

 

Star, 23.05.2012

Ordu-iktidar ilişkileri

Wall Street Journal’daki haberin bu kadar yankı yaratmasını anlamak mümkün değil.
Zira o haber bize Uludere konusunda asıl merak ettiğimiz nokta hakkında hiçbir ipucu vermiyor.
Bizim yetkililerin, ABD subaylarından gelen “İsterseniz tesbit ettiğimiz konvoyu daha yakından izlemeye devam edelim” önerisiyle pek ilgilenmemeleri, hatta predatörlerin oradan uzaklaşmasını tercih etmeleri normal. Çünkü onlar zaten o sırada aynı konvoyu Heron’larla izliyorlar.

Olayda konvoyun ilk görüntü tespitinin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait insansız hava araçları tarafından mı yapıldığı, yoksa WSJ’da yer alan haberde iddia edildiği gibi ilk istihbaratın ABD’den mi geldiği de ikinci derecede önemli.
Bizim beş aydır sabırla ve merakla sorduğumuz soru, ister Başbakan’ın dediği gibi “milli kaynaklardan” gelsin, isterse “gayri milli” kaynaklardan gelsin; sonuçta bu istihbaratı analiz edip operasyon kararını ve talimatını verenin kim ya da hangi merci olduğu…

Başbakan tam beş aydır, neyin doğru olmadığını açıklamakla meşgul. Taraf bir yayın yapıyor; Başbakan “Taraf’ın yayını doğru değil” diye açıklama yapıyor. Wall Street Journal bir yayın yapıyor; Başbakan’dan yine aynı açıklama “WSJ’ın haberi doğru değil…”

Peki doğru olan ne? Biz sizden aylardır neyin yanlış olduğunu değil, doğru olanın ne olduğunu açıklamanızı bekliyoruz ve beş aydır bunu bir türlü öğrenemiyoruz.

Üstelik, aydınlanmasını istediğimiz şey kırk kat sırra sarmalanmış bir faili meçhul cinayet ya da karmakarışık bir uluslararası komplo değil. Alt tarafı, bir emri kimin verdiğini; bu emri verenin yanıltılıp yanıltılmadığını, yanıltıldıysa kimin tarafından yanıltıldığını aydınlatacaksınız. Sonuçta, hepimizin beynini kurt gibi kemiren o soruyu cevaplayacaksınız: Olay bir kaza mı yoksa kasıt mı var?..

Bu kadar basit bir soru bu kadar uzun süredir cevaplanmayınca, istediğimiz kadar iyi niyetli olalım, olayın sorumlusunun bulunamadığını değil, bulunduğunu ama korunduğunu düşünmekten başka çaremiz kalmıyor.
Bakın İhsan Dağı Zaman’daki köşesinde hükümetin Uludere olayında takındığı tutum nedeniyle ortaya çıkan tabloyu nasıl yorumluyor:

“Askerle hükümetin ilişkisi, askerin sivil denetim altında olduğu bir tabloyu değil, birlikte hareket eden bir ‘asker-hükümet bloku’ görüntüsü veriyor. Sorun elbette ‘uyum’ değil, asker ve hükümetin bir ‘iktidar bloku’ gibi davranması. Böyle bir ilişki biçiminde taraflar birbirini korur ve kollar ama asker üzerindeki ‘sivil denetim’ gerçekleşemez.

Uludere olayının soruşturulmasında altı aydan bu yana bir sonuca ulaşılamamasının nedeni, asker ve iktidar arasında kurulan ‘iktidar bloku.’ ‘Blok’un tarafları, iktidar paydaşlarını zorda bırakacak hamleler yapmaktan, açıklamalarda bulunmaktan kaçınıyorlar. Bu, sivillerin asker üzerindeki denetimini işlevsiz kılmakla kalmaz, sivilleri iktidar paydaşı olan askerin elinde ‘rehin’ konumuna da düşürür.”
Bunlar hükümetin dikkate alması gereken önemli uyarılardır. Şunu anlamalıyız ki, ordu-sivil iktidar ilişkilerinin normalleşmesi, ordunun hükümetin hasmı olmaktan çıkıp müttefiki olması değildir. Ordunun iktidarın emrinde ve kontrolünde olmasıdır. İsterse o ordu artık “ıslah olmuş” bir ordu olsun; isterse o ordunun başındaki kişi parmak ısırtacak kadar demokrat olsun…


Bugün, 23.05.2012

Futbol Terörü

Ben bir futbolsever olarak futbol seyircisinin heyecanına yabancı değilim. İşi tadında bırakanlar için futbol bir şenliktir. Kendi takımına destek olmak, karşı takımın oyununu ve motivasyonunu bozmak, icabında yuhalamak, hakemi etkilemeye çalışmak, takım gol atınca havalara uçmak, gol yiyince kahretmek bu şenliğin içindedir. Yalnız bu şenliğin içinde maç bittikten sonra kazanan takımı, iyi oynayan rakip takımın oyuncusunu alkışlamak, koltukları kırıp dökmemek, etrafa zarar vermemek, sonuçta futbolun bir oyun olduğunu unutmamak da vardır.

Zorbalık ve yakıp yıkmak da futbol oyununun kurallarından değildir, işin tadını kaçırır. Sporda şiddet yasasının amacının futbol maçlarında gördüğümüz zorbalığı ve vandalizmi önlemek olduğunu zannediyorduk. Ne var ki, bu yasanın çıkışından sonra futbol sahalarındaki şiddet azalmadı, tersine arttı.

Bunun yerine bu yasaya dayanarak şike davalarının açıldığını gördük. Sporda şiddetin sebebi şike miydi yoksa! Ben şikeden korkmuyorum, şiddetten korkuyorum. Şike ahlaki bir sorun. Yasalar olmasa da, şikeciler cezalandırılmasa da, seyirci şikeciyi cezalandırır. Ama futbol teröristi cezalandırılmazsa, bundan hepimiz zarar görürüz.

Fanatik Taraftarlar Takımlarına Zarar Veriyor

Trabzon seyircisi, Fenerbahçe seyircisi, Galatasaray seyircisi, Beşiktaş seyircisi hemen takımlarının kaybettiği her maçtan sonra sahalara iniyorlar, tribünleri yakıyorlar, stadyumların etrafındaki araçları ve işyerlerini tahrip ediyorlar. Diğer şehir ve kasabalarda da durum bundan pek farklı değil. Artık kimse tuttuğu takımın futbol oynayarak kazanmasını önemsemiyor, zorla şiddetle karşı takıma futbol oynatmayarak sonuç almaya çalışıyor. Futbol bir spor, bir eğlence olmaktan çıktı, kavga ve şiddet gösterisi haline dönüştü.

Futbol takımlarının yöneticileri verdikleri beyanatlarla tribün terörüne açıkça destek veriyorlar. Sahalarının kapanmasına, kulübün milyonlarca lira zarar görmesine sebep olan seyirciye karşı açıkça tavır almıyorlar, bunlara arka çıkıyorlar. Maçtan sonra kaybeden takımın idarecisi, teknik direktörü, futbolcusu, medyası hakemi ve karşı takımı suçlayarak fanatik seyircileri tahrik ediyorlar.

Çoğu zaman olay çıkaran taraftarlar bellidir ve kulüp yöneticileri tarafından korunmaktadır. Bunlar çoğunluk para da vermeden maçlara girerler, görevleri hakeme ve karşı takım oyuncularına küfretmek, vakti gelince de ellerine ne geçerse sahaya fırlatmaktır; kulübün sahası kapanacakmış, takıma para cezası gelecekmiş, bunların umurunda değildir.

Fanatik Taraftarları Kim Kışkırtıyor

Güvenlik güçleri onbinlerce insan arasında suçluları tespitte zorlanabilir, ama kışkırtıcı beyanatlarla ortamı geren idarecileri tespit etmek hiç de zor olmasa gerekir.

Fanatik taraftarların çıkardığı olaylardan dolayı Trabzonspor’un sahası defalarca kapandı. Trabzonspor’un 2011 yılında şampiyon olamamasının sebebi Fenerbahçe’nin şike yapması değil, Trabzonspor’u çok sevdikleri zannedilen fanatik taraftarlar ve bu taraftarlara sahip çıkan yöneticilerdir.Trabzonspor Türkiye Kupası’na giden yolda en kritik maçını sahasında oynayamadı, bunun sorumlusu son maçta hadise çıkaran taraftarlardı. Trabzonlular, maçlarda hadise çıkararak sahalarının kapanmasına sebep olanlardan hesap sormayı hiç düşünmediler. 

Trabzonspor yalnız Trabzonluların takımı değil bütün Türkiye’nin takımıdır, takımın başarısızlığından Trabzonlular, bütün Türkiye’ye karşı sorumludurlar.

Spor Toto Süper Lig’de oynanan Gaziantepspor-Bursaspor maçı yardımcı hakem Muharrem Yılmaz’ın başına atılan bir cisimle yaralanması sonucu tatil edildi. Gaziantepspor Başkanı İbrahim Kızıl  hakemi suçladı: “Hakem, hem aut olan pozisyonu korner olarak verdi hem de gol pozisyonunda Yalçın’a yapılan faulü görmedi. Yabancı maddelerin ardından maçı ertelemesi çok ağır bir karardı. Doktorlardan aldığım bilgi, hakemin maçı yönetmesi için herhangi bir engel olmadığı yönündeydi…” Gaziantepspor’un hocası Tolunay Kafkas da olayı sebep olan seyirci dışında herkesi suçladı: “Bu ülkede hak edenler değil, hareket edenler bir yere geliyor. Kimse bu şehrin ekmeğiyle böyle basit bir şekilde oynamamalı.” şeklinde konuştu. Gaziantepspor Kulübü Onursal Başkanı Celal Doğan da hakemi suçladı, “Gol, faulden atıldı. Bence maçın tekrarı lazım. Gün Gaziantepspor’a sahip çıkma günüdür. Ben, başta taraftarlar olmak üzere kentte yaşayan herkesi bu takıma sahip çıkmaya çağırıyorum.” değerlendirmesinde bulundu.

Kendini bilmez birkaç kişinin yaptığı hatanın cezasını Gaziantepspor camiası ve Gaziantepli sporseverler çekti. Gaziantepspor maddi ve manevi büyük zarar gördü. Gaziantepspor yöneticileri ve Gaziantepliler herkesi suçladılar, ama olaya sebep olan fanatikleri suçlamayı, onları tespit ederek teşhir etmeyi, onları adalete teslim etmeyi, Gaziantepspor’a verilen zararın hesabını onlardan sormayı asla düşünmediler.

Seyircinin taşkınlığı yüzünden Galatasaray’ın sahası kapanıyor.  O zamanki Galatasaray ikinci başkanının taşkınlık yapan seyirciyi suçlamak aklından bile geçmiyor, verdiği beyanatla suçluya açıkça sahip çıkıyor:   “Efendim, Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu, kulübümüzle ilgili cezayı verirken, taraftarımızın hakem yanlışları nedeniyle galeyana kapıldığını da hesap etmelidir.”

Eğer Galatasaray umurundaysa,  Galatasaray yöneticisinin aslında yapacağı çok iş vardı. Bu tribün sapıklarının bulunmasına, bunların cezalandırılmasına yardımcı olabilirdi. Bu tribün sapıklarının engellenmesi için taraftarlarına çağrı yapabilirdi. Bunların teşhir edilmesine, gerçek taraftarlarca dışlanmasına yardımcı olabilirdi. Bunlar hakkında tazminat davaları açabilirlerdi…

Hakemlere Haksızlık

Futbol takımlarının teknik direktörleri ve futbolcuları, takımları yenildikleri zaman kendi kusurların örtbas etmek için hakemleri suçlamayı alışkanlık haline getirdiler. Kötü futbol oynadık diyen yok, sorumsuzca hakemlere saldırıyorlar. Seyirciler stadyumlara sanki futbol seyretmeye gelmiyor, hakemlere küfretmeye geliyor.

Türkiye’de hakemlik yapmak giderek zorlaşıyor. Bir yanda seyircinin küfür ve saldırısı, diğer yanda televizyonlarda saatlerce süren eleştiriler ve hakaretler. Sahada bir futbolcu top kendi tarafına geldiği zaman topun peşinde koşuyor, hakem ise 90 dakika topun peşinde koşuyor; futbolcu kendi yaptığı yanlıştan sorumlu, hakem ise herkesin yaptığı yanlıştan sorumlu tutuluyor. 

Televizyonlarda yapılan sözüm ona futbol programları da sahadaki ve tribündeki terörü teşvik etmektedir. Para verip görüntü satın alamayan televizyonlar bu programlarda yapılan alabildiğine kışkırtıcı konuşmalarla, yalandan kavgalarla fanatik taraftarın dikkatini çekmeye çalışılmaktadır. Sanki oynanan bir futbol maçı değil, kaybedilen bir meydan savaşı… Bir İstanbul takımının maç kaybetmesi bir felaketmiş gibi ele alınıyor, karşı takımın maç kazanmasının sevinci yok televizyonlarda…

Bu programlarda hakem hataları büyütülmekte ve akıl almaz şekilde tartışma konusu yapılmaktadır. Bunu yapanlar da çoğunluk hakemlik hayatları yanlış kararlarla geçmiş eski hakemlerdir. Değişik açıdan çekilmiş filmleri defalarca seyrederek hakemin yanlışını aramakta, hakemin sahada birkaç saniyede verdiği kararı sorumsuzca eleştiri konusu yapmaktadırlar.

Düsseldorf’ta Örnek Bir “Olay” Yönetimi

Düsseldorf’ta 15 Mayıs akşamı Fortuna Düsseldorf ile Hertha Berlin arasında önemli bir maç oynanıyordu. Bu maç sonucunda Bundesliga’ya çıkan takım belli olacaktı. Maç 2-2 devam ederken hakemin faul düdüğünü Düsseldorf seyircisi maç bitiş düdüğü zannederek sahaya girip takımlarının çıkışını kutlamaya başladılar. Hakem maçı bitirmemiş, maçın bitimine daha 2 dakika var. Türbinlerde Hertha Berlin’in taraftarları da var. Her şey olabilir,  büyük bir kaos doğabilirdi.

Ama hiç bir şey olmadı. Sahaya binlerce taraftarın dolması üzerine, hakem ve iki takımın oyuncuları sahayı olaysız bir şekilde terk ederek soyunma odalarına gittiler. Sahaya girmiş olan birlerce seyirci tek tek türbinlere gönderildi. Bunun için polis biber gazı kullanmaya gerek görmedi. Sadece taşkınlık yapan bir seyircinin polisler tarafından götürüldüğü görünüyordu. Diğer seyirciler olaya müdahale etmeye, arkadaşlarını polisin elinden almaya çalışmadılar. Bütün seyirciler sahadan çıkarıldıktan, herkes sakinleştikten sonra hakem ve Düsseldorf’lu oyuncular sahaya döndüler.

Belli ki Hertha Berlin’liler durumdan hiç memnun değildiler, sahaya tekrar dönmekte kararsızdılar. Sonunda hakemin de araya girmesiyle Hertha Berlin’li oyuncular da sahaya döndüler. Bu tavırlarından dolayı Düsseldorf’lu seyirciler Berlinli futbolcuları yuhalamadılar, taş vs yağmuruna tutmadılar. Hakem maçın kalan 2 dakikasını oynattı ve maçı bitirdi. Düsseldorf’lu seyirciler tekrar sahaya doluşarak takımlarının zaferini kutlamaya devam ettiler. Düsseldorf’lu ve Berlinli futbolcular da birbirine girmediler, Düsseldorf’lu ve Berlinli seyirciler arasında arbede de çıkmadı, yenilen takımın taraftarları oturdukları koltukları parçalamadılar, stadı da ateşe vermediler.

Bütün olanlara rağmen, son yıllarda Türkiye’de  futbol sahalarında her şeyin kötü gittiğine inananlardan değilim. Lefter’ler, Can’lar, Turgay’lar, Metin’ler, Recep’ler, Selami’ler, Kartal Yaşar’lar bu topu çamur ve toprak sahalarda oynuyorlardı. Bugün ise bütün şehirlerimiz pırıl pırıl çim sahalara sahipler. Milli takımımızın bir Avrupa takımına karşı maç kazanması büyük bir olaydı, bugün ise her takıma karşı iddialı olarak sahaya çıkıyoruz. Son 20 yılda futbol sahalarımız yabancı oyuncularla da zenginleşti, Senegalli, Ganalı,  Nijeryalı, Kolombiyalı, Uruguaylı, İsrailli, Gürcü, Japon, Alman futbolcular da sahalarımızı renklendirdiler. İkinci lig takımlarımızda bile bir kaç tane yabancı futbolcu var, halkımız futbol sahalarında diğer ülkelerin insanlarıyla da kaynaşıyor.

Ben Berat’a futbol sahalarına yabancı kalmamasını, futbol seyircisi arasına girerek onların heyecanlarına ortak olmasını tavsiye ederim.


22.05.2012

Sarıgül mü Çelebi mi?

0

CHP’yi anlamadan, Türkiye’de siyaseti anlamlandırmak ve tahlil etmek mümkün gözükmemektedir. İktidar olamamasına rağmen yaptıkları/yapmadıkları, kurultayları, istifalarıyla CHP Türk siyasi hayatında önemli bir yeri temsil etmektedir. Gün yok ki CHP’siz gazete manşetleri ve haber programları oluşturulamıyor. CHP, hem kendisinin iktidar olamamasının, hem de karşısındaki siyasi rakiplerinin iktidar olmasının yegane nedenidir.

Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’in istifası sıradan bir istifa olarak değerlendirilemez. Tekin’in istifası ile su yüzüne çıkan gelişmelerin köklerini daha derinlerde aramak, Yeni CHP’yi savunanların parti içi ve ülkede iktidar olma sancıları olarak da görebiliriz.

SARSINTININ MERKEZ ÜSSÜ

Kılıçdaroğlu/Tekin ikilisinin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde başlayan siyasi ittifakları ve güçleri, Baykal sonrası genel başkan değişimi sırasın da ivme kazanmış, Önder Sav’ın da tasfiye edilmesiyle birlikte zirveye ulaşmıştır. Son yapılan ‘kurultay’ sonucun da kamuoyunda tam da, Kılıçdaroğlu/Tekin ikilisinin CHP’de iktidarı ele geçirdikleri kanısı içselleştirilmeye başlandığı sırada Tekin’in istifası, CHP içinde ki dengeleri yeniden alt-üst etmiştir.

İstanbul İl Kongresi üzerinden yürüyen iktidar arayışı, Oğuz Kaan Salıcı’nın başkanlığa seçilmesiyle başka bir anlam kazandı, burada önemli olan iptal edilen oyların yarışı kaybeden Ali Özcan’ın oylarından fazla olması. Bu iptal oylarını basit bir ‘çarşaf liste’ oylamasına bağlamak yanlış olsa gerek. Çünkü CHP delegesi çarşaf konusunda yeterli tecrübeye sahiptir. Üstelik CHP’ye şu anda yön veren eski kurt siyasetçiler bunun kitabını yazacak kadar bilgi ve pratik sahibidirler. Parti içi denge arayışları ve muhalefet/iktidar kanadın güçlerini test etme ‘Temmuz kurultay’ına doğru daha da sertleşecek gibi durmaktadır. Bu da bizlere gösteriyor ki CHP’de ‘kurultay’ kazanmak, tek başına parti içerisin de iktidar olmak anlamına gelmiyor.

Peki bu duruma nasıl gelindi. Gazete manşetlerinde ve haber programlarında hep yan yana yazılan ve konuşulan Kılıçdaroğlu/Tekin adları ne oldu da rakip duruma geldiler. Bugün gelinen süreci ve Kılıçdaroğlu/Tekin ayrılığını anlayabilmek için 2011 yılında ki Milletvekili listelerinde yer bulanlara ve Milletvekili seçilenlere değil, listelerde yer bulamayan ve seçilemeyenlere bakmak gerekmektedir.

CHP kendi içinde bir iktidar savaşına girmiş durumdadırlar. Gürsel Tekin’in istifası ile birlikte parti için deki Kemalist-Ulusalcı kanat değişimden yana -Yeni CHP söyleminin savunucularının aralarındaki çekişmenin geldiği noktayı da bizlere göstermektedir.

KUZULARIN SESSİZLİĞİ VE KURTLARIN DANSI

İl kongreleri tamamlanmaya başladıkça işin rengi de yavaş yavaş belirginleşmeye başlamaktadır. Tekin’in istifası aslında parti içi dengelerin kongreler öncesi birbirlerine rest çekmesi ve güçlerini tartmalarının da bir sonucudur. Temmuz kurultayından sonra parti içerisin de yaşanacak bir tasfiye ve kopuş hareketinin ip uçları olarak da algılayabiliriz.

Önümüzdeki süreçte, CHP içerisin de yer alan, Sarıgül’ün ve Türkiye Değişim Hareketi (TDH) kadrolarının, Süleyman Çelebi ve DİSK in başını çektiği ’10 Aralık Hareketi’ kadrolarının, eski SHP’li kadroların ve her şeye rağmen dolaylı da olsa kurulan Baykal/Sav ittifaklarının, birbirleri ile kuracakları/kurmayacakları ilişkiler, CHP deki siyaseti şekillendirecektir.

CHP de yaşanan bu süreç ile birlikte, Türkiye’de siyaset yeniden şekillenecek gibi gözükmektedir. CHP’ de gelinen noktada Ulusalcı-Kemalist çizgi ile Yeni CHP çizgisinin ileri ki süreçte bir yol ayrımına geldiğini söylemek siyasi kehanet olmasa gerek. CHP de yaşanan ‘kuzuların sessizliği’ durumunu yerini ‘kurtlar ile dans’ performansına bırakmıştır.

Tekin ile başlayan istifa hareketinin paralelinde parti içinde iktidarı hangi ekip ele geçirecektir. TDH lideri Sarıgül’mü, 2010 yılındaki Taksim çıkışıyla Türkiye de işçi sınıfının siyasi liderliğine soyunan ve Türkiye’nin Lech Walesa’sı olmaya aday 10 Aralık Hareketi lideri Çelebi’mi. Görünen o ki 10 Aralık Hareketi CHP içerisinde daha güçlü gözükmektedir. Zaten, Sarıgül’ün TDH’sı şimdiden ilçe binalarını ve eski kadrolarını harekete geçirmiş durumdadır. Bilinen bir şey var, CHP’de artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

YeniŞafak, 16.05.2012

Asker, AK Parti ve Uludere karartması

Askerin topuk selamı Türk insanını kendinden geçirir.

Özellikle eski kuşak ‘sağcılar’ defalarca darbe yapan, hükümet deviren, başbakan asan asker selam çaktı mı, nihayet iktidar olduklarını sanırlar. Askerin dün neler yaptığını hemen unutmaya hazırdırlar. Ne de olsa, ‘asker bizim askerimiz, devlet bizim devletimizdir’. Özlenen gerçekleşmiş, ‘asker-millet-devlet kaynaşması’ askerin itaati ve sadakatiyle sonuçlanmıştır.

Bilmezler ki, aslında o itaat ve sadakat görüntüsü askeri en sıkıştığı dönemde bile ‘iktidar ortağı’ haline getiriverir.

Son zamanlarda şahit olduğumuz gelişmeler böyle bir riskle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Askerle hükümetin ilişkisi, askerin sivil denetim altında olduğu bir tabloyu değil, birlikte hareket eden bir ‘asker-hükümet bloku’ görüntüsü veriyor. Sorun elbette ‘uyum’ değil, asker ve hükümetin bir ‘iktidar bloku’ gibi davranması. Böyle bir ilişki biçiminde taraflar birbirini korur ve kollar, ama asker üzerindeki ‘sivil denetim’ gerçekleşemez.

Uludere olayının soruşturulmasında altı aydan bu yana bir sonuca ulaşılamamasının nedeni, asker ve iktidar arasında kurulan ‘iktidar bloku’. ‘Blok’un tarafları, iktidar paydaşlarını zorda bırakacak hamleler yapmaktan, açıklamalarda bulunmaktan kaçınıyorlar. Bu, sivillerin asker üzerindeki denetimini işlevsiz kılmakla kalmaz, sivilleri iktidar paydaşı olan askerin elinde ‘rehin’ konumuna da düşürür. Yukarıda ‘risk’ dediğim şey budur…

Uludere olayının normal şartlarda şimdiye kadar aydınlatılması gerekirdi eğer böylesi karmaşık ilişkiler olmasaydı. İnsanlar uçaklarla bombalanmış, ölenlerin sivil köylüler olduğu belli, görüntüler çekilmiş… Geriye, eldeki bilgilerin kim tarafından analiz edildiği ve bu analizlerden hareketle operasyon emrini kimin verdiğini tespit etmek kalıyor. Bunlar da eğer ‘rutin’ içinde cereyan etmişse bilinemeyecek şeyler değil.

Zor mu bunlar? Değil elbette. Peki neden yapılmıyor? Yapılamıyor? Çünkü yapısal, geçişken bir ilişki var bu işlerden sorumlu olan kurumlar arasında.

Uludere olayının önemi bu ‘ilişkiyi’ çözmekte yatıyor. Ama daha derinlerde olan asıl önemli mesele, demokratik bir hukuk devletinde kamu otoritelerinin ‘şeffaf, hesap verebilir’ olması. Hele masum yurttaşların hayatı söz konusuysa. Daha bir, iki sene önce askerdeki ölümler konusunda ordunun şeffaf olmadığından yakınıyorduk. Bir askerin kendi komutanı tarafından ceza olsun diye eline tutuşturduğu el bombasının patlaması sonucu öldüğünün sonradan anlaşılması nasıl bir infial yaratmıştı? Bütün demokratlar, muhafazakarlar ordunun ‘şeffaf’ olması gerektiğini dile getirmişti.

Şimdi neden sessiziz? Öldürülenler köylü olduğu için mi? Kaçakçı oldukları, yoksa Kürt oldukları için mi? İkiyüzlülük ve çifte standart bize sadece utanç verir…

‘Genelkurmay’ımıza güvenelim’ diyorlar. Peki ama nasıl? Şeffaf olmayan, hesap vermeyen, hatalarını itiraf edip hata yapanları cezalandırmayan bir yapıya nasıl güveneceğiz? Birilerinin size itaat etmesi, selam durması onları hatadan, yanlıştan, cezadan, yaptırımdan münezzeh yapmaz ki!

Birileri güç dengelerine bakarak, üstelik iktidarın paydaşı olarak ‘itaat’ etmeyi tercih edebilir. Onlar biliyorlar ki itaat ettikleri sürece korunacaklar.

Ayrıca daha ileri gitmeye de hazırlar. Dün iktidarla uğraşanlar, bugün Kemalist muhalefete karşı bildiri yayınlıyorlar. Aşkolsun valla, bravo!… Bu ‘jest’e bakıp orduya biraz daha sahip çıkmak isteyenler olabilir. Olsun, biz biliyoruz ki sivil denetim altındaki bir ordu, denetimi altındaki sivillerin rakiplerine kafa tutan bir ordu demek değildir. Sivil denetim, sevmediklerinize, beğenmediklerinize, fikirlerine katılmadıklarınıza ‘ordumuzu’ kullanarak ayar vermek de değildir.

Yıllardır ‘iktidarın kurdu’ haline gelen ordumuz müthiş hamleler yapıyor; 28 Şubat’ta kaybettiği ‘dindar, muhafazakar sağ’ kitleleri yeniden kazanmaya çalışıyor. Bunu bir yandan AK Parti hükümetinin yanında durarak, bir yandan da Kemalistlere hafiften sopa göstererek yapıyor. Kırdığı gönülleri kazanıyor, hükümetin koruyucu kanatları altına giriyor.

Ama iktidarı da bırakmıyor asker… 28 Şubat’ta ‘post-modern’ darbeyle ele almışlardı iktidarı, şimdilerde ‘post-Kemalist’ yöntemlerle tutunmaya çalışıyorlar iktidara. Uludere sessizliği bunu başardıklarını da gösteriyor. Sahi, ‘en büyük asker’, kimin askeri? Kemalistlerin mi, AK Parti’nin mi?


Zaman, 22.05.2012

Meslek kuruluşları demokrasiden yana mı?

 

Demokrasinin pekiştirilmesi meselesinde darbelerin faillerinin yargı önünde hesap vermesinin önemi sıklıkla vurgulanır. Bu çerçevede, Ergenekon, Balyoz, 12 Eylül davaları  ve son olarak da 28 Şubat post-modern darbe sürecinin yargıya intikal etmesi Türkiye’de demokrasinin “kasabadaki tek oyun” haline gelmesi yolunda atılmış çok önemli bir adımdır.

Bir ülkede demokrasinin yerleşmesi için darbecilerin hukuk önünde hesap vermesi kadar önemli bir başka husus ise sivil toplumun demokrasi ve insan hakları davasına sahip çıkmasıdır. Sivil toplum, özgür bireylerin vicdani, ahlaki ve siyasi kabulleri temelinde sahip oldukları barışçıl amaçları diğer bireylerle gönüllü olarak biraraya gelerek oluşturdukları toplumsal birlikler aracılığıyla gerçekleştirdikleri bir alandır. Sivil toplum, bireylerin demokratik değerleri benimseyip içselleştirdikleri, 19. Yüzyıl Fransız düşünürü Alexis De Tocqueville’in tabiriyle, demokratik kurum ve ilkelerle “gönül bağı” (habits of the heart) oluşturdukları bir alandır.  Nitekim, ABD’li siyaset bilimci Robert Putnam da demokrasinin yerleşip başarılı olmasındaki etkenler arasında ekonomik gelişme ve kurumsal düzenlemelerden önce güçlü bir sivil toplum geleneğinin varlığını saymaktadır.

Yukarıda da işaret edildiği üzere, sivil toplumun temel özelikleri arasında bireylerin gönüllü olarak başka bireylerle biraraya gelebilmesi yer almaktadır. Bu, bizim örgütlenme, bir araya gelme özgürlüğü dediğimiz şey sayesinde mümkün olmaktadır. Günümüzün önde gelen liberal düşünürlerinden Chandran Kukathas’a göre bu özgürlük esasen özgür bir toplumun da ayırt edici özelliğidir. Ona göre özgür bir toplumda bireyler kendi vicdani kabulleri doğrultusunda diğer bireylerle özgürce biraraya gelebilirler. Kukathas’a göre bu özgürlüğün mantıki bir uzantısı da bireylerin resmi veya gayr-ı resmi üyesi oldukları birliklerden yine özgürce çıkma haklarının olmasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 33. maddesi dernek kurma hürriyetini, 34. maddesi toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının hukuki alt yapısını oluşturmaktadır. Buna göre, ülkemizde özgür bir toplumun ayırt edici özelliği olan bir araya gelme özgürlüğünün anayasal güvence altına alındığı söylenebilir. Bireylerin barışçıl amaçlarla bir araya gelmesinin önündeki engeller son yıllarda gerçekleştirilen reformlarla (örneğin, Dernekler Yasası reformu) da büyük oranda ortadan kalkmıştır.

Öte yandan, Kukathas’ın zikretmiş olduğu ikinci özgürlük, yani resmi veya gayrı resmi olarak üye olunan bir örgütten/birliktelikten çıkıp başka bir birlikteliğe katılabilme veya hiçbir birlikteliğe dâhil olmama imkânını sunan “çıkış özgürlüğü”nün ülkemizde, en azından, meslek örgütlenmeleri alanında mevcut olmadığını söyleyebiliriz. 1982 Anayasası’nın 135. Maddesi ile ülkemizde meslek kuruluşları yasa ile kurulan “kamu kurumu niteliğindeki” kuruluşlar olup faaliyet gösterdikleri alanda tekel konumundadırlar. Bireylerin mesleklerini icra edebilmek için bu örgütlere üye olmaları zorunlu olup, meslek kuruluşunun uygulamalarını beğenmemeleri halinde üyelikten ayrılıp başka bir meslek örgütüne üye olma imkânı yoktur. Bu çerçevede özgür bir toplumda sivil toplumun önemli bir parçası olan meslek örgütlenmelerinin ülkemizde esasen sivil toplumun ruhuna aykırı bir yapılanma içinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Tabiplik, mühendislik gibi kimi diplomalı mesleklerde meslek mensuplarının meslek örgütüne zorunlu üyeliğinin gerekli olduğu bu mesleklerin kamu sağlığı ve düzeni açısından sahip oldukları hassas konum ileri sürülerek savunulabilir. Ancak bu argüman tüm meslek mensuplarının aynı meslek örgütüne üye olmasını yani mesleki örgütlenmede tekelleşmeyi zorunlu kılmayı haklılaştırmaz. Zorunlu üyelik ve tekelleşmenin sıkıntıları özellikle meslek örgütlerinin, meslek mensuplarının ve meslekleriyle ilgili alanda kamunun genel yararını savunmanın ötesine geçip güncel siyasete bulaştığında çok daha belirgin hale gelmektedir. Nitekim, bugünlerde yargının önüne gelen 28 Şubat post-modern darbesi sürecinde TOBB ve TESK gibi önde gelen meslek kuruluşlarının demokrasi ve insan haklarının aleyhine olacak biçimde güncel siyasete nasıl da müdahil olduğunu ve darbe sürecinin “sivil” aktörlerini oluşturduklarını net bir şekilde hatırlıyoruz. Benzer biçimde, İstanbul Barosu’nun devam etmekte olan Ergenekon, Balyoz, 12 Eylül ve 28 Şubat davalarında takındığı antidemokratik tavır kamuoyunun malumudur.

Denilebilir ki, meslek kuruluşları sadece mesleğin gereklerini yerine getirip siyasete müdahil olmazlarsa bu sorun çözülebilir. Eğer insanların doğaları gereği “siyasal” olduklarını söyleyen kadim Yunan filozofu Aristoteles haklı ise bu öneri temelsiz kalacaktır. Buna göre, insanlardan müteşekkil hiçbir kurumda siyasetten tamamıyla kaçınmak mümkün değildir. İnsanlar, ahlaki tutumlarını, dünya görüşlerini, siyasete ilişkin fikirlerini ve yönelimlerini meslek kuruluşlarına da yansıtacaklardır. Bu açıdan, meslek kuruluşlarının siyasetten tamamıyla arındırılması talebinin eşyanın doğasına aykırı düştüğü söylenebilir. Bu bağlamda, belki de en makul çözüm, alternatif örgütlenmelerin yolunun açılması olabilir. Böyle bir düzenlemeyle, bireyler, üyesi olmaktan hoşnut olmadıkları meslek kuruluşundan “çıkış hakkı”nı alarak kendi fikirlerine en uygun veya en “tarafsız” olduğunu düşündükleri meslek kuruluşuna üye olabilme fırsatına kavuşacaklardır. Bu aynı zamanda üyelerine en iyi hizmeti teminle daha fazla sayıda üyeyi kazanma doğrultusunda bir müşevvik sağlayarak meslek kuruluşları arasında rekabetin de doğmasına neden olacaktır. Bu çerçevede, Liberal Düşünce Topluluğu’nun yakın geçmişte açıkladığı Türkiye’de Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşları başlıklı rapor ve bu doğrultuda hazırlanan anayasa reformu önerisinde de vurgulandığı gibi, meslek kuruluşlarının üyeliğin zorunlu olduğu ve tekelci örgütlenmeye dayalı kamu kurumu niteliğinden arındırılıp meslek mensupları tarafından serbestçe kurulabilen, üyeliğin zorunlu olmadığı, tekelci olmayan özel hukuk tüzel kişileri haline getirilmeleri ciddi şekilde düşünülmelidir. Bu seçenek, meslek kuruluşlarını gerçekten sivil toplumun bir parçası ve demokrasinin ve özgürlüklerin korunup kollandığı ortamlar haline de getirecektir.

Star, Açık görüş, 21.05.2012

 

İslamî olandan aklî olana

Muhterem Hayrettin Karaman hocanın Yeni Şafak’ta yazdığı “Bölünmeye giden yol kapatılmalıdır” yazısının açtığı tartışma sürüyor. Sürerken de sadece “bölünme” meselesini değil tüm bir siyasi alanı ilgilendiren ehemmiyetli nüanslar ortaya çıkıyor.

Önce çıkan kısmın özeti: Hayrettin Karaman hoca, söz konusu yazısı ve devamlarıyla, “federasyoncu” görüşün İslamî açıdan yanlış olduğunu savundu. Çünkü federatif yapının Türkiye veya Irak gibi ülkeleri “bölünmeye” götüreceğini, oysa ümmetin daha fazla bölünmemesi, aksine birleşmesi gerektiğini vurguladı.

Buna karşı bazıları çok sert ve haksız olan itirazlar yükseldi. Ben de, aslında benim de Türkiye’de federasyona sıcak bakmadığımı, ancak bunu İslamî açıdan yanlış sayılmasına katılmadığımı yazdım.

Hayrettin Karaman hoca ise “İslamî görüş” başlıklı en son yazısında, ilk görüşünü yeniden savundu. Bu savunmayı da, bence iki kısma ayrılması gereken bir dizi gerekçeye dayandırdı:

Birinci kısım, tümüyle dînî naslara dayanıyordu. Şu cümlede ifade edildiği gibi:

“Sayısız âyet ve hadis ümmetin birliğinin korunmasını emrediyor, bölünmeyi yasaklıyor.”

İkinci kısım ise, naslardan ziyade bir “siyasi analiz”e dayanıyordu. Şu cümlede gözüktüğü gibi:

“Ümmetin bir parçası bütünden ayrılıp yarı/gevşek bağlı veya bağımsız bir devlet kurunca bölünme gerçekleşir; bölünme gerçekleşince menfaatler ve ihtiraslar çatışır, bölünme çatışmaya müncer olur.”

Benim naçiz kanaatim ise şu: Meselenin naslara dayanan kısmına hiçbir Müslümanın itirazı olamaz.

Ancak bu nasların mevcut devir ve şartlarda nasıl hayata geçeceğini tartıştığımızda, ister istemez “aklî, tecrübî” meselelere girmiş oluruz. Ve farklı İslamî görüşlerin ortaya çıkmasından daha doğal bir şey olamaz.

‘Ladînî’ sorular

Örneğin, birisi çıkıp şöyle itiraz edebilir, Hayrettin Karaman hocanın üniterci görüşüne:

“Asıl üniter devlet yapısı ümmeti çatıştırmakta, çünkü buna tepki duyan etnik gruplar bağımsızlık istemektedir. Oysa federasyon, ‘çokluk içinde birlik’ sağlayabilir.”

(Başta dediğim gibi, ben Türkiye özelinde böyle düşünüyor değilim; ama böyle düşünenler var.)

Bu iki zıt görüşü tartmaya karar verdiğimizde ise, şu gibi “ladînî” (dînî olmayan) sorularla ilgilenmemiz gerekir:

Federasyonla yönetilen ülkelerde, etnik çatışmalar artıyor mu yoksa azalıyor mu?

Üniter devletten federasyona geçiş, bölünmeyi hızlandırıyor mu, yoksa engelliyor mu?

Türkiye’nin etnik yapısı, bir etnik federasyon gerektirecek nitelikte midir?

Dikkat ederseniz, mesele artık bir dînî tartışma olmaktan çıkmış, aklî ve tecrübî alana dair bir tartışma olmuştur. Çünkü üstteki sorulara cevap vermek için İslamî naslara değil, uluslararası sosyal bilim literatürüne bakmamız, siyasi sistemler ve etnik kimlikler hakkındaki araştırmaları incelememiz gerekir.

Peki biz bunları yaparken biri çıkar da şöyle derse, ne yapmış olur:

“Siz gaflet içindesiniz. İslam’ı bırakmış, seküler kaynaklara dalmışsınız. Çözümü İslam’ın içinden aramanız gerekir.”

Bence böyle diyen kişi hem demagoji yapmış, hem de Müslüman zihnini “aklî ilimler”e kapatmış olur. (Matematiği medreseden dışlamak gibi bir şeydir bu.)

Aynı kişi bir de “tartışmasız İslamî görüş” diye üniterciliği veya federasyonculuğu dayatırsa, kendi subjektif yorumunu İslamileştirme hatasına düşer.

Muhterem Hayrettin Karaman hoca, elbette böyle yapmamış. Aksine, hakiki bir âlim üslubuyla, “Benim görüşüm doğrudur, ama yanlış olma ihtimali de vardır; farklı görüş yanlıştır, ama doğru olma ihtimali de vardır” diyerek örnek bir tutum sergilemiş.

Tüm bu tartışmalarda en ihtiyaç duyduğumuz zemin de işte bu temkin ve teavuzu.

 

Star, 21.05.2012