Ana Sayfa Blog Sayfa 450

Seçmeli Kürtçe’nin önemi

 

Milli Eğitim Bakanlığı 4+4+4 eğitim reformu çerçevesinde hazırladığı yeni ders çizelgesine göre ikinci 4’te ‘Yaşayan Diller ve Lehçeler’ dersini seçen öğrenciler -10-12 kişilik talep olması halinde- Kürtçe’nin yanı sıra Zazaca, Abhazca, Çerkezce, Lazca, Boşnakça gibi dersleri alabilecekler. Yeni dönemde isteğe bağlı olarak İslam Dini, Hıristiyanlık, Musevilik dinleri ile Alevilik inancına ait bilgilerin verilebilmesi de öngörülüyor. Bir başka önemli gelişmede İnsan Hakları ve Demokrasi dersinin 4. sınıfta zorunlu ders olarak okutulacak olmasıdır. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Kürtçe’nin seçmeli ders olarak verilebileceği açıklamasına ilk tepki BDP Genel Başkan Yardımcısı Gülten Kışanak’tan geldi. Kışanak; bunun bir zulüm ve aynı zamanda asimilasyon olduğunu ifade etti. Oysa bakıldığında Kürtçe’nin seçmeli ders olarak okutulacak olması ciddi bir adımdır. Bu bakımdan BDP’nin tepkisini samimiyetten uzak bir tepki olarak değerlendirmekteyim. Çünkü iyi niyetli ve çözüme odaklı bir anlayış; her şeyden evvel bu uygulamayı yetersiz bulmasına rağmen bunun olumlu bir adım olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve ilerisi için umutlandıkları gerçeğinden hareket ederdi.

TÜRKİYE DEĞİŞİYOR

Tek parti zihniyeti farklı dilleri yasaklamıştır ancak Türkiye değişiyor. Kuşkusuz anadilde eğitim en temel insan haklarından biridir. Anadilde eğitim hakkı, her bireyin doğal insan hakkıdır. Anadilde eğitim görme hakkı, yaşama, mülkiyet ve inanç gibi temel bir hak ve özgürlük kategorisidir. Bilindiği gibi Türkiye’de bazı kesimler tarafından yıllardır Kürt diline önyargıyla bakıldı ve Kürtçe bölücü bir dil olarak değerlendirildi. Sadece Kürtçe’ye değil farklı dillerin özellikle tek parti döneminin ürettiği zihniyet tarafından sürekli yasaklandığını görmekteyiz. Örneğin 17 Eylül 1930’da Adalet Bakanı sıfatıyla Esat Bozkurt’un Ödemiş’te yaptığı bir konuşma neredeyse bu dönemin yasakçı zihniyetini özetler niteliktedir. Esat Bozkurt yaptığı konuşmada;’ Benim fikrim ve kanaatim şudur ki, dost da düşman da bilsin ki, bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır. Dost ve düşman hatta dağlar bu hakikati böyle bilsin’ demekteydi. Bu yasakçı ve dışlayıcı tutum yıllardır devam ettirilemeye çalışıldı. Bu bakımdan Kürtçenin ve diğer dillerin seçmeli ders olarak okutulacak olmasının özellikle ülkenin başbakanı tarafından ifade edilmesi ciddi bir değişimin varlığına işaret değil midir? Keza TRT Şeş TV’nin açılması da bu çerçevede değerlendirilmelidir.

‘Anadilde Eğitim Hakkı’ hala ciddi bir insan hakları ihlali olarak varlığını koruduğu bir gerçektir. Bu anlamda BDP seçmeli Kürtçe dersini yetersiz bulabilir hatta eleştirebilir. Bu en tabii haklarıdır. Ancak çözüme odaklı ve iyi niyet göstergesi olarak daha yapıcı bir dille bu uygulamaya karşı çıkmak yerine zamanla geliştirilebilir bir adım olarak kamuoyuna takdim edebilirlerdi. Bilindiği gibi mevcut anayasanın 42.maddesi’ Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez’ demektedir Kişilerin kendi özel eğitim ve öğretim kurumları kurma ve işletme haklarının da tanındığı uluslar arası insan hakları belgelerinde geçen birçok madde göz önündeyken bizdeki anadil eğitimi için gerekli hukuki düzenlemenin daha henüz yapılamamış olması kuşkusuz bir eksikliktir. Ancak Türkiye ciddi bir hukuk devleti olma yolunda da hızla ilerlemektedir bu bakımdan bu türden gelişmeler olumludur ve ciddiye alınmalıdır.

Bakıldığında bazı kesimler tarafından anadilde eğitim hakkı tanındığında bunun bölünmeye yol açacağı ifade ediliyor. Bireyin anadilinde eğitim öğretim yapmasının ülkeyi nasıl böleceği doğrusu insana olan güvensizliğin ispatından başka bir şey değildir. İnsanların anadilini dışlamak, küçük görmek hatta yasaklamak insanlık değerleri açısından bakıldığında gerçekten vahim bir tablodur. Bir halkı dilsiz ve kimliksiz bırakmak insanlık değerleri açısından bakıldığında gerçekten vahim bir durumdur.

6 DİLLE EĞİTİM YAPAN ÜLKE VAR

Dünya’da birçok ülkenin anadilde eğitime yasal güvenceler getirerek serbestlik tanıdıklarını görmekteyiz. Örneğin Belçika, İspanya, Kanada ve Norveç’ Almanya, Fransa, İtalya, Danimarka, Avusturya, Finlandiya, İsrail, Rusya ile Hindistan ayrıca İsveç ve İsviçre örnek verebileceğimiz ülkelerden bazılarıdır. Finlandiya’ da 6 ayrı anadilde eğitim yapan okul vardır. Anayasa Fin ve İsveç dillerini konuşan vatandaşların kültürel ve ekonomik ihtiyaçlarının eşit ve tam olarak karşılanacağını garanti eder. Belediyelerin kendi bölgelerindeki azınlık çocuklarının temel ilk eğitimlerinin kendi dillerinde sağlanması için görev yükler. Avusturya’da 1967′ den bu yana okullarda ek anadil dersi verilmektedir. Örneğin Hindistan anayasası etnik kimliklerin korunmasını anayasal güvence altına alır.29. maddesi; Hindistan’da yaşayan vatandaşlardan farklı dilleri ve kültürleri olanlar bunları koruma ve yaşatma hakkına sahiptirler’ der. Azerbaycan Anayasası da ‘herkesin ana dilini kullanma hakkı tanır.’ Madde 45:(I) Herkesin ana dilini kullanma hakkı vardır. Herkesin istediği dilde eğitim ve öğrenim görme, sanatsal faaliyetlerle uğ?raşma hakkı vardır.(II) Hiç kimse ana dilini kullanma hakkından yoksun bı?ra?kı?la?maz’ der. Kanada’dan, ABD’den ve diğer ülkelerden de konuyla ilgili benzer örnekler çoğaltılabilir.

Kısacası çok kültürlülük politikalarının uygulandığı ülke tecrübelerinde, çok kültürlü yapının üniter devlet yapısını dolaylı ya da dolaysız tehdit edecek bir unsur olmadığı görülmektedir. Aksine farklılıkların karşılıklı olarak benimsendiği, çoğulcu bir anlayışın hâkim olduğu demokratik ülkelerde insanlar yaşadıkları yerin siyasi, sosyal, ekonomik zenginliğin üretilmesinde ciddi bir rol üstleniyorlar. Türkiye’de de zamanla bu özgürlükçü demokratik yapının oturacağı bir gerçektir. Bu bakımdan kimi yazarların ‘milli şef dönemine doğru gidiyoruz’ türünden eleştirileri her şeyden evvel zamanın ruhuna aykırı söylemlerdir. Çünkü artık hayat bize bunu dayatmaktadır. Ve Türkiye hayatın hızına ayak uydurmak durumundadır. Bu anlamda sistem ve anlayış olarak başta eğitim bize yardımcı olmalıdır.

* Eğitim Politikaları Araştırma Merkezi Koordinatörü (ufukcoskunn@gmail.com)

 

Kılıçdaroğlu Bahçeli’nin arkasına saklanıyor

“Demek önyargılıymışım, demek Kılıçdaroğlu da olumlu işler yapabilirmiş, siyasette olumlu rol oynayabilirmiş” diye geçirdim içimden.

Ama o beni yanıltmadı.

Günlerdir beklediğim cevabı dün en net şekliyle Zonguldak konuşmasında verdi.

Gazeteci soruyor: Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “PKK silah bırakırsa Öcalan’a ev hapsi değerlendirilir” şeklinde açıklaması oldu. Ne diyorsunuz?

Cevap: İçerik tartışmasına girmeyiz. Çatışma kültürünü besleyen tartışmalardan özenle kaçınmak lazım. Karşı görüşler çıkacaktır. Her siyasi parti gelir, önerileri dile getirir, bizim için sakınca yok. Biz içerik tartışmasına girmeyeceğiz.

Gazeteci üsteliyor: Dört parti bir araya gelmezse siz görüşünüzü açıklamayacak mısınız? Bu konuyu konuşmayacak mısınız?

Cevap: Diğerleri konuşabilir. İktidardaki parti önerisini getirir. Komisyonlarda görüşülür. Kendi düşüncemizi söyleyeceğiz.

Gazeteci bir kez daha üsteliyor: Başbakan Tayyip Erdoğan, dört parti olmazsa iktidar ve ana muhalefet arasında ikili komisyon önerdi. İki parti olarak yola devam edecek misiniz?

Yine aynı cevap: Ne söyledik; meşru zeminde oturalım dedik. Meşru zemin TBMM’dir. Dört partinin oturup konuşması kimseye zarar vermez. Kamuoyuna güven verir. Dört parti bir araya gelip bunu konuşur.

İnsan bu cevapların neresinden tutacağını şaşırıyor.

Sanki iki partinin TBMM’de komisyon kurması meşru zemin değil.

İçerik tartışmasına girmezmiş! İçerik tartışmasına girmeyen parti parti olur mu?

Ancak dört parti bir araya gelirse konuşurmuş! Siz o dört partiden biri değil misiniz? Konuşsanıza, fikrinizi söylesenize!

Hayır söylemiyor. Çünkü ev hapsine evet dese birilerini, hayır dese başka birilerini kızdıracak. Her zamanki gibi, fikrini söylemekten, “esasa ilişkin” tutum almaktan kaçıyor. Onun yerine Bahçeli’nin arkasına saklanmayı tercih ediyor. Dört’lü komisyonun kurulmasının imkansız oluşuna güvenerek aklınca durumu idare ediyor.

Böylece başa döndük

Gerçi ilk günden beri vurguladığım bir kuşku vardı içimde; yol haritası ortaya atıldığından beri, 4’lü olmazsa 2’li olsun; hatta tercihen 2’li olsun diye yazıp durmaktaydım. Ama bir yandan da “CHP artık Kürt meselesinde yapıcı bir tutum alması gerektiğini anlamış olabilir. Kılıçdaroğlu, CHP’nin, açılımın başlatıldığı dönemlerde ve Habur olayında aldığı yıkıcı tutumun partisini siyaseten çok zayıflattığını görmüş ve bu durumu değiştirmek istemiş olabilir” diye düşünerek iyimserliğimi korumaya çalışmıştım.

Ama o beni yanıltmadı!

Ve böylece başa dönmüş olduk. Kürt meselesinin çözümünde CHP’den bir şey beklememek gerektiği bir kez daha dank etti başımıza. Bir kez daha anladık ki, AK Parti bu konuda bir şey yapacaksa kendi başına, kendi gücüne güvenerek yapacak. Yaptığı ölçüde de hem hâlâ “Kürt yok, Türk var; Türkiyelilik yok, Türk vatandaşlığı var” diye sayıklayan MHP’nin hem MHP’nin arkasına saklanarak sorumluluktan kaçan, fikrini söylemeye bile cesaret edemeyen CHP’nin hem de Kürtler’in kazanımlarıyla hiç ilgilenmeyip tek misyonunu AK Parti’ye düşmanlık olarak belirlemiş olan BDP’nin tabanında sempati ve güç kazanacak.

Eğer AK Parti bu işi çözerse sadece ve sadece halktan aldığı destekle çözecek. Kılıçdaroğlu’nun söylediği o dörtlü ittifak Meclis’te değil ama toplumda kurulacak. Sağduyulu milyonlar cesareti olan ve elini taşın altına koyanları mutlaka takdir edecek.

Bugün, 18 Haziran 2012

Mısır’da Kemalist Darbe

0

Geçen hafta bir “post-modern darbe” yaşandı Mısır’da. Anayasa Mahkemesi, teknik bir bahane uydurarak, Ocak ayındaki seçimle oluşan parlamentoyu fesh etti! Yani, 60 yıllık “tek parti rejimi”nden sonraki ilk serbest seçimlerin sonucu, bir anda güme gitti.

Bu işin arkasındaki Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyiise, mahkeme kararından sadece bir gün önce işi daha da sağlama aldı: Hüsnü Mübarek zamanında kaldığı sanılan “sıkıyönetim kanunu”nu yeniden uygulamaya koydu. Askerlere istedikleri sivili tutuklama yetkisi veren bu kanunla birlikte, eski rejim, dosta-düşmana “muhteşem dönüş” sinyali vermiş oldu.

Peki bütün bunlar olurken “uluslararası topluluk” ne tepki verdi?

Biraz kem-kümden fazla bir şey değil…

Neden mi?

Söz konusu darbe, “irtica tehdidi”ne karşı yapıldı da, ondan… Fesh edilen parlamentonun yarısına yakını, ülkenin 80 yıldır yasaklı olan İslamcı partisinin, yani Müslüman Kardeşler’in elindeydi. Onlardan da daha koyu olan Selefiler de meclisin çeyreğini elde tutuyordu. Dörtte üçü İslamcı olan bir meclisti yani bu!

Derin devletin adamı

Hepsi bu kadar da değil. Mısır’daki Ordu-Yargı ekseninin bir de evlere şenlik Cumhurbaşkanı adayı var ki, geçtiğimiz hafta sonu Müslüman Kardeşler’in adayı Muhammed Mursi ile sandıklarda kapıştı. (Sonuç daha belli değil.)

Adı Ahmet Şefik olan bu adayın “eski rejimin adamı” olduğu gün gibi ortada: Emekli bir general olan Şefik, Arap Baharı’nda tepelenen Hüsnü Mübarek’in de son başbakanıydı.

Şu aralar Mısır’da bulunan Amerikalı gazeteci Matthew Kaminski, Wall Street Journal’daki yazısında şöyle anlatmış Şefik’i ve şürekasını:

Bay Şefik güçlü veya karizmatik bir karakter değil — ki bu da [ordu tarafından] kontrol edilmesini kolaylaştırıyor… Halk arasına karışmıyor, çünkü kendisine sözle sataşılmasından ve hatta ayakkabı fırlatılmasından endişe ediyor. Mitinglerini beş yıldızlı otellerde yapıyor. En sık kullandığı mekan, Kahire’nin elit bir bölgesi olan ve kendi evinin de yer aldığı Hatamiya’daki JW Marriott oteli. Onu dinlemeye gelenler çoğunlukla Batılılaşmış ve kendi aralarında İngilizce konuşan üst-sınıf Mısırlılar .”

Yani Mısır’ın “aydınlık insanları”…

Hatta Onur Öymen’in kulakları çınlatarak söyleyelim, “bir kadını dansa kaldırmayı bilecek” zevat…

Model ihracı

Özetle, Türkiye halkına epey tanıdık gelecek bir tablo var Mısır’da: Ülkeyi 60 yıldır demir yumrukla yönetmiş olan “laik statüko”, demokrasiyi tehdit olarak görüyor. Seçimleri İslamcılar kazandığı için de Ordu-Yargı ekseni durumdan vazife çıkarıyor.

Tablo böyle, çünkü bizim meşhur Kemalizmimiz, her ne kadar bir “Türk icadı” olsa da, çok geçmeden Fars ve Arap dünyasına da ithal edilmiştir. Bilhassa da Arap Baharı’nda sarsılan Tunus, Mısır ve Suriye rejimleri, Kemalizm’in “tek parti, tek adam” modelinin ve nispeten laik ve koyu devletçi ilkelerinin bir kopyasıdır.

(Söz konusu Arap Kemalizminin hikayesi, Amerikalı akademisyen Veli Nasır’ın – Seyid Hüseyin Nasır’ın oğlu – “The Rise of Islamic Capitalism,” yani “İslami Kapitalizmin Yükselişi” başlıklı önemli kitabında harika şekilde anlatılıyor. Ama şimdilik başka yazıya kalsın.)

Sorun şu ki, bizdeki Kemalizm nasıl dikta gücüne kolay kolay veda etmeyip çeşitli darbelerle geri dönüp durduysa, Mısır’daki Kemalizm de pes etmiyor.

Mısır’ın asıl şanssızlığı, Türkiye’deki siyasi süreci çok daha geriden izliyor olması. Bizdeki ilk serbest seçimler 1950’de olmuştu; orada 2012’nin başında oldu.

Bir de Mısır’ın İslamcıları henüz “Milli Görüş gömleğini çıkarmış” ve AK Parti safhasına gelmiş değiller. Oysa Mısır’ın çıkış yolu, tam da o dönüşümde yatıyor.

Star, 18 Haziran 2012

Ceren Kenar – “Esed’le centilmenlik anlaşması”

0

Suriye meselesinde Türkiye toplumunun ve kanaat önderlerinin aldığı tavır salt bir dış politika perspektifi, ideolojik tercih veya parti politikası ile anlaşılacak bir tavır değil. Örneğin bu konuda Türkiye’nin tavır almaması gerektiğini düşünen, hatta ve hatta Esed rejimini aklamaya çalışan koalisyonun içindeki çeşitlilik bunun kanıtı. Sosyalistinden Türk milliyetçisine, liberalinden Kemalist’ine uzanan bir ittifakı kapsayan bir koalisyondan söz etmek mümkün.

Hatta Anar şirketinin bu hafta yaptığı ankette çıkan sonuçlar Suriye meselesinde alınan tavrın parti tercihi ve siyaseti ile de açıklanamayacağını gösteriyor. Ankete göre CHP seçmenleri arasındaki müdahale taraftarları, AK Parti seçmenleri arasında bu tavra sahip olanlardan daha fazla.

Bir diktatörün demokrasi ve özgürlük isteyen halkını öldürmesi gibi dünya tarihinde eşi benzeri pek çok yerde görülmüş net bir durumu fantastik önermeler ile açıklamak ne yazık ki çok popüler Türkiye’de. Suriye’de işleri karıştıranın aslında emperyalist güçler -yani Amerika- olduğunu söyleyip, akabinde Suriyeli isyancılar aslında El Kaide adına çalışıyor diyebilecek ve El Kaide-Amerikan ortaklığını diğer alternatiften daha inandırıcı bulabilen bir algıdan söz ediyoruz.

Peki, nasıl olur da, Türkiye kamuoyu yanı başında olan bir katliam karşısında bu kadar duyarsız kalabilir? Tamam, Türkiye kamuoyunun genel olarak uluslararası meseleler konusundaki ilgisizliği malum. Lakin yine de bu tek başına durumu açıklamaya yetmiyor. Aynı kamuoyu zamanında Bosna katliamı karşısında hassasiyetini göstermek konusunda çekimser kalmamıştı. Benzer şekilde Türkiye kamuoyu neredeyse bir konsensüs içinde İsrail-Filistin meselesinde net tavır almıştır, almaya da devam etmektedir.

Suriye’de yaşananları okuma şeklimiz de, bu olaylar karşısında Türkiye’nin alması gereken tutuma ilişkin perspektifimiz de mevcut olaydan daha çok “bize” dair bir şey söylüyor. Tarihimize, kendimize, batıya, doğuya bakışımıza dair bir şey söylüyor. Suriye meselesindeki mevcut duyarsızlık belli bir ideolojik tercihten azade tüm toplumun dokusuna sinmiş bir dizi kod ile anlaşılabilecek bir mefhum.

Türkiye’de her ideolojiden insana sirayet etmiş olan, hâkim olan komplocu, içe kapanmacı, üçüncü dünyacı bir hassasiyet, Türkiye ne kadar değişse de gücünü koruyor. Balkan Harbi ile Osmanlı entelijansiyasında kristalleşen, Sevres ile sembolleşen mazlum Türklere karşı hain planları olan Batı algısı hâlâ gen haritamızın en nadide köşesinde. Bu korkunun iki yüzyıllık tarihi var kuşkusuz bu topraklarda. Rumların isyanının ardından dış müdahale sonrası süreç içinde Yunanistan’a iltihak eden Girit’ten, Hıristiyan anasırın güvenliğinin yabancı jandarmaya tesliminin ardından kaybedilen Makedonya’ya, Doğu Anadolu’da Ermenilere kol kanat geren İngiliz, Rus konsoloslukları, Amerikan misyonerleri anlatıları ile yıkılan imparatorluk bu tür bir dış- Avrupa müdahalesi korkusuyla bilendi.

Bu korku kültürünün tavan yaptığı moment ise Sevres Anlaşması oldu. Bölünen bir imparatorluk ve Sevres Anlaşması’ndan geriye ise kutsanan bir Lozan Anlaşması ve “yurtta sulh, cihanda sulh” şiarı kaldı ki bu söz aslında bir “centilmenlik anlaşması“ öneriyordu. Sen benim içişlerime, içeride ne yapacağıma karışma, ben de senin hassasiyetlerine bulaşmayacağım. Bu sözün söylendiği sırada Doğu Anadolu’da Kürt tenkillerinin yapıldığını hatırlamak ise sözün bağlamını oturtmamızı sağlayacaktır.

Günümüzde gözlemlediğimiz ise ideolojileri aşan ve ortak kesen bu ruh halidir. 1945’ten beri Batı aksında olmuş, Soğuk Savaş döneminde Amerikan ittifakına rağmen tırnağı kırılsa yabancı güçlerden bilme sendromundan mustarip bir toplumun “halden anlama” durumu var.

Suriye meselesindeki duyarsızlığın, tarihi boyunca her yakıcı meselesinde tarihiyle yüzleşmek, kendiyle hesaplaşmak yerine kafasını kuma gömen bir toplumun “bütün dünya yalan söylüyor” repliği eşliğinde yaşadığı kolektif illüzyon ile ilgisi var. Kendi Kürt meselesini, Ermeni sorununu, gayrımüslim problemini “Batı’nın nifak oyunlarından” bilen bir toplumun hak, özgürlük, demokrasi talebi kelimelerini Batı emperyalizminin bir hüsnü-tabiri olarak görme alışkanlığı ile ilgisi var. 30 sene iç savaş yaşamış bir toplumun militan, gerilla, isyancı kelimelerine karşı duyduğu alerji ile ilgisi var. Bu, şiddet karşıtlığı üzerinden gelişen bir alerji olsa elbette başımızın üstünde yeri olurdu. Ancak aksine devlet şiddetine duyulan büyük saygı ve devlet güç aygıtlarının böylesi durumlarda her şeyi yapmaya mubah olduğunu varsayan bir militarizm ile ilgisi var. Solcusundan sağcısına, İslamcısından milliyetçisine, Kemalist’inden liberaline kendisini “emperyalist” ve “hain” tuzakların mağduru olarak gören bir toplumun, “yen kırılır içinde kalır” diktumunun evrenselliğine duyduğu inanç ile ilgisi var.

Aslında bu bir nevi “fair play” anlayışı.

Ben gerektiğinde kendi halkıma eziyet ettim, yine edebilirim, bana karışma, ben da sana karışmıyorum beyanatı. Devletlerin kendi günahlarının mahremiyeti inancı üzerine bir centilmenlik anlaşması. Esed’e karşı takınılan bu tavır ise bu centilmenlik anlaşmasının ikrarıdır.

Ermenistan’a Giden Yol: Serbest Ticaret ve Açık Toplum

 

Geçtiğimiz haftalarda TESEV ve FNF işbirliğinde düzenlenen bir program dolayısıyla Ermenistan’daydım. Birçok sivil toplum örgütü, siyasal parti ve araştırma enstitüsü temsilcileriyle biraraya gelerek Türkiye-Ermenistan ilişkilerini tartıştık. Bu kapsamda, Ermeniler’in düşüncelerini öğrenme ve kendi fikirlerimizi onlara aktarma fırsatı bulduk. Böylelikle  ülkeye ve orada yaşayan insanlara dair bir dizi izlenim elde etme şansı da bulmuş oldum.

Ermenistan, eski bir Sovyetler Birliği üyesi ülke. Ülkenin toplumsal, siyasal, ekonomik ve fiziksel yapısında Sovyet kalıntılarını görmek hâlâ mümkün. Hâlihazırda süren Rusya etkisi ise gerek iç siyasetinde gerekse uluslararası ilişkilerinde oldukça belirgin. Ülke okullarında yabancı dil olarak İngilizce’nin yanında Rusça’nın da zorunlu kılınması bunun en büyük göstergesi.

Rusya’nın yanında ülkenin iç ve dış siyasetini belirleyen birkaç önemli faktör daha saymak mümkün. Bunlar diaspora, Azerbaycan’la olan ilişkiler ve Dağlık Karabağ sorunu, bir de Türkiye ve ‘soykırım’ meselesi. Diaspora, Ermenistan üzerinde oldukça etkili. Diasporanın ötesinde bir Ermenistan düşünmek neredeyse mümkün değil. Bunun temel nedeni, diasporanın uluslararası alanda Ermenistan’ın lobi faaliyetlerini üstlenmesi ve elini güçlendirmesi. Diğer yandan, diasporanın ülke ekonomisini destekleyen büyük bir mali faaliyeti söz konusu. Ülke dışında yaşayan Ermeniler ülkeye yaptıkları yatırımların yanında, mali destek de vererek ekonomiyi ayakta tutuyorlar. Azerbaycan ve Ermenistan arasında Karabağ meselesi dolayısıyla devam eden düşük yoğunluklu savaş, bir yandan ülke iç siyasetinde oldukça önemli bir konu olarak tartışılıyor ve popüler bir siyasal tema olarak milliyetçi gerilimleri canlı tutuyorken, diğer yandan hazırda tutulan büyük bir ordu ülke ekonomisine artı bir yük getiriyor.

Türkiye, Ermenistan’ın dört sınır komşusundan biri ve Türkiye’yle bu ülke arasındaki tarihi gerilimin izini her yerde görmek mümkün. Ülkede yaşan Ermeniler için ‘soykırım’ kimliklerinin bir parçası ve her insanın yüzünde bu durumun kendinizi suçlu hissettirecek izini görmek mümkün. Sadece yüzlerde değil elbette, Kilikya, Anteb gibi mekan isimlerinde ya da dil hafızalarında, insanların Türkiye ile olan bağlantılarını ve geçmişlerini görmek daha iç acıtıcı. Bu, toplumsal hafızanın yarattığı bir kimlikten kaynaklanıyor olmasının yanında resmi ideolojinin de körüklediği ve kullandığı bir hâl almış. Öte yandan, bu durum ülkenin Türkiye ile olan ilişkilerinin gelişmesi önünde –bunda elbette diaspora ve Rusya gibi faktörlerin de büyük etkisi var- büyük bir engel. Türkiye, Ermenistan’ın en zengin komşusu ve nüfusu bu ülkenin neredeyse yirmi beş katı (74.7 milyona karşılık 3.2 milyon).  Gayrisafi milli hasılalar kıyaslandığında ise Türkiye neredeyse yetmiş kat daha fazla hasılaya sahip (772.3 milyar dolara karşılık 10.1 milyar dolar). Buna rağmen, iki ülke arasında bütün siyasal ya da diplomatik ilişkiler bir yana, ne sınır kapıları açık ne de ticaret yapılıyor –Gürcüstan üzerinden yapılan dolaylı, sınırlı ticaret hariç-. Her iki ülke de bu durumu pek umursamıyor.

Ülke iç siyasetine hâkim görüştüğümüz kimselerden de Ermenistan’ın açık toplum, liberal demokrasi, serbest piyasa ya da bireysel hak ve özgürlükler konusundaki vizyonu hakkında net cevaplar almak mümkün değil. Eski Sovyet üyesi ülkelerde yaşanan bocalama süreci, burada da söz konusu ve bazı Avrupa Birliği talepleri dışında bu ülkenin belirgin bir vizyonu olduğunu söylemek kolay değil. İç ve dış siyasette konjonktürel bir strateji takip ediliyor. Bu da ülkenin istikrarlı bir yapıya kavuşup belirli prensipler ekseninde siyaset üretmesinde zorlaştıcı bir etki yaratıyor.

Bulunduğumuz toplantılarda, dinleme şansı bulduğumuz Ermeniler’in çoğunun Türkiye-Ermenistan ilişkileri üzerine görüşleri devlet, diplomasi, bürokrasi ya da siyaset üzerinden çözüm arayışları içermekteydi. Diplomatik ilişkiler kurulup devletlerarası siyasal ilişkiler sağlanınca çözümlerin tek tek kendiliğinden ortaya çıkacağı görüşü genel hâkimiyete sahip. Oysa çok da eski olmayan bir örnek aslında çözümün hiç de öyle olmadığını kanıtlar niteklikteydi. Futbol diplomasisi olarak hatırlayacağımız bu örnekte, diplomasinin, futbolla hiç de siyasal bir çözüm yaratamadığını gördük. Siyasal konjönktür değişir değişmez, çözüm arayışıları da suya düştü. Daha sonrası ise bilindik; Ermenistan, Türkiye’nin siyasi gündeminden çıktı ve Türkiye başka farklı uluslararası meselelerle meşgul olmaya başladı.

Antep’te yaşadığım bir deneyimimi paylaşmam gerekiyor, sanırım, bu noktada. Kenti gezerken, eskiden bir Ermeni kilisesi olarak inşa edilmiş ancak 1980’den sonra bir süre hapisane daha sonra da camiye çevirilmiş, şu an cami olarak adlandırılan ancak ne olduğunu çok da anlayamadığınız bir yapıyı gezmiştim. Ermeniler, kiliseyi 1890’ların sonunda inşa etmiş, ancak çok uzun süre kullanamamışlar. 1915 olayları başladığında da herşeylerini bırakıp gitmişler ya da gitmelerine gerek kalmamış. Yapıyı gezerken oldukça üzüldüğümü hatta bir anlamda çılgına döndüğümü hissetmiştim. Çünkü birey olarak empati yeteneğim vardı ve kendimi o insanların yerine koyup neler hissettiklerini az çok anlayabiliyordum. Bu anektodu anlatmamın sebebi, bir vicdana ve empati yeteneğine sahip olduğumu kanıtlamak değil, sadece devletlerin ya da siyasetin bu özelliklere sahip olmadığını göstermek. Devletlerin vicdanları ya da empati yetenekleri yoktur. Onların milliyetçiliği körükleyen muğlak ulus çıkarları ve konjonktürel siyasetleri vardır.

Bu anektoddaki amacım, Türkiye-Ermenistan ilişkileri  ya da özelde Ermenistan bağlamında devletten, diplomasiden, bürokrasiden ya da siyasetten kesin ve kalıcı bir çözümün beklenmesinin doğru olmadığını  aktarmaktır. Başta Ermenistan’ın yapması gereken, liberal demokrasi, temel bireysel hak ve özgürlükler, serbest piyasa gibi değerler etrafında kendine bir vizyon belirlemektir. Böylelikle, bu evrensel değerler çerçevesinde açık ve güçlü bir sivil toplum ve refah yaratan bir ekonomiye sahip olacak, siyasetin dar konjonktürel etkisinden kurtulacaktır. Bu dönüşümü sağlayacak temel unsur ise sivil toplum ve sivil toplum girişimciliğidir. Sivil toplumdan siyasete bu yönde bir baskı gerçekleşmediği ve bu doğrultuda entelektüel bir mücadele verilmediği taktirde ortaya konan her siyasi çözüm geçici olacaktır.

Türkiye-Ermenistan bağlamında ilk önce söylenmesi gereken şey sınırların ve gümrüklerin açılması olmalıdır. Serbest ticaret temel bir değer ve bireylerin en temel haklarından biridir. Devletlerin egemenlik durumları insanların serbest ticaret yapmaları engelleyemez. Devletin bu bağlamda bir fonksiyonu ya da rolü yoktur. Nitekim, serbest ticaret barışçıl süreçlerin ortaya çıktığı, insanların kavga etmek yerine alışverişte bulunduğu ve böylelikle birbirlerini tanımaya başladıkları bir sürecin ön koşuludur. Keza, serbest ticaret yalnızca malların ya da hizmetlerin değişimi değil, aynı zamanda kültürel ve zihniyet değişimlerinin de öncülüdür. Buradaki vurgum, Türkiye ile Ermenistan arasında siyasal ve diplomatik diyaloğun başlatılmasının önemi üzerine olmayacaktır malesef. Temel önerim ise gerek Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin gelişimi gerekse Ermenistan’ın daha açık ve zengin bir ülke olması bağlamında liberal değerler etrafında çizilen bir vizyonla serbest piyasanın gücüne ve onun barışçıl süreçlerine inanmak olacaktır. Kalıcı çözümün görünen tek anahtarı da bu sanırım.

ardaakcicek@yahoo.com


Veriler, CRRC’nin How Turkey is Perceived in Armenia: Some Findings from the Caucasus Barometer Surveys adlı çalışmasından alınmıştır.

 

Özgürlük imkânsızlık ve belirsizlik midir?

0

Bir yazısından öğreniyoruz ki (“1453 Problemi”, 26 Şubat 2012), Radikal Gazetesi yazarı Gündüz Vassaf’a, Bilgi Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada, özgürlüğün tanımı sorulmuş. Gerisini kendi kaleminden okuyalım:

“Nutkum tutuldu. Zor soru dedim. Cevaplayamadım. Aklıma takıldı. Başka konuları konuşurken kendi sözümü kestim. ‘Özgürlük, beni ben yapan aitlik üniformalarından, dinden, bayraktan, anne-babamdan, coğrafyamdan, yüzyılımdan kurtulmam. Benden kurtularak ben olabilmem. Yıldız tozunun zerreciğinde küçülerek evrenle bütünleşebilmem'”. Söz sanatının konuşturulduğu bir ifade. Aynı konuda benzer sözler arada sırada karşımıza çıkıyor. Hepsinin anlatmaya çalıştığı, özgürlüğün ya tanımlanamayacağı ya da bir imkânsızlık durumuna tekabül ettiği. Durum bu kadar vahim mi? Vahim kelimesini bilerek ve isteyerek kullanıyorum, bunun sebebi, özgürlüğün günümüz dünyasında siyasi yapılanmalarda esas alınması ve hesaba katılması gereken temel değerlerden biri ve elbette en önemlisi olması. Onu tanımlayamazsak, teşhis edemezsek, özgürlükçü bir siyasî sistemi kurmamız ve özgürlüğü mevcut ve muhtemel tehlikelere karşı korumamız da zora girer, hatta imkânsızlaşır.

Özgürlük felsefesiyle münhasıran meşgul olan biri hüviyetiyle, bu meselede birkaç şey söyleyebileceğimi sanıyorum. Özgürlüğün ne olduğunu anlamada ve özgürlüğü yaşanan bir gerçeğe dönüştürmede başvurabileceğimiz hem geniş bir siyaset edebiyatı hem de zengin bir tarihî tecrübe birikimi mevcut. Onlardan yararlanarak hür olmak ve olmamakla ilgili anlamlı ve fonksiyonel tespitler yapıp, kendimize isabetli ve ulaşılabilir mikro ve makro hedefler seçebiliriz. Kısaca, Vassaf’ın ve aynı veya farklı kafadaki birçok yazarın sandığı veya inandığı kadar umutsuz durumlar içinde bocalamıyoruz.

İlk yapmamız gereken, klâsik bir düşünme ve inceleme metodu olarak, alanı daraltmak. Başka kavramlar gibi özgürlük de her şeyle ve her durumla ilişkili bir kavrama dönüştürülürse onu anlamada ve hayatı özgürlük açısından değerlendirmede içinden çıkılmaz zorluklarla karşılaşırız. O zaman özgürlüğün ne olduğu adına her şey söylenebilir ve söylenenler ne doğru ne yanlış olur. Bu bizim bol bol kelime, cümle, düşünme gücü israf etmemize yol açar. Bilgimizi ilerlemekten ve tezlerimizi anlaşılırlıktan uzaklaştırır. Özgürlüğün tanımıyla ilgili tartışmalarda vurgulanacak ilk nokta, özgürlüğün, moda deyişle, eko-ortamıdır. O, şüphesiz, insana ait bir değerdir. Hayvanlar âlemi için de özgürlük kavramını zaman zaman kullanırız ama bu gibi durumlarda kastettiğimiz şey farklıdır. Özgürlük, insan-hayvan, insan-tabiat münasebetleriyle de ilişkisizdir. Yağmurun bizi ıslatmasının, güçlü hayvanların bizi bazen kendine yem yapmasının, yerçekiminin vücudumuzu arzın merkezine çekmesinin, kanatlarımız olmadığı için uçamamamızın özgür olmamız veya olmamamızla bir alâkası yok. Aynı şekilde, özgürlüğün aklımızın gelişme derecesiyle, okuma tercihlerimiz ve okuduğumuz kitap sayısıyla, ulvî veya süflî amaç ve ihtiyaçların emrinde veya peşinde olup olmamamızla da doğrudan bir bağı bulunmaz. Daha da kritik bir mevzu olarak, özgürlüğün insan-Tanrı ilişkisiyle bir ilgisi de yoktur.

Bu sonuncu hususu biraz açalım. Bazı İslâmcı yazarlar, Allah’ın koyduğu içki yasağına uymanın insanı özgürleştirdiğini düşünür. Ama bu kavramın yanlış bir kullanımıdır. İçki içmemek insanı içkiyi men eden dinin daha iyi bir mensubu yapabilir. Bu durumda kişi içkiden azadedir. Ne var ki, içkiden azade olmakla özgür olmak aynı şeye karşılık gelmez. Zira, kişi bu edimini Allah’ın bir emri-talebi üzerine gerçekleştirmektedir. İnsan-Tanrı ilişkileri özgürlüğün alanına girmez. Özgürlük sahibi veya özgürlükten mahrum olmak insan-insan ilişkisinde ortaya çıkan bir durumdur. İçki içen biri de, içmeyen biri de, bu çerçevede, özgür de olabilir özgürlükten mahrum da bulunabilir. Bir bireyin özgür olması, onun içki konusunda bir tercih yapma imkân ve gücüne sahip olması demektir. Bu durumda kişinin önünde iki şık bulunur: Ya içer, ya içmez. Başka (bir) birey(ler) tarafından içmek istemediği hâlde içmeye veya içmemek istediği hâlde içmeye zorlanıyorsa, o birey özgürlükle ilgili bir problem yaşamaktadır. Bu tablo göstermektedir ki, özgürlük tercihlerden önce gelir; bunlar dinî tercihler bile olsa. Kişiler önce özgür olur sonra neye inanacağına veya inanmayacağına, neyi yapıp neyi yapmayacağına, şu veya bu sebeple, karar verir. Özgürlüğü bir inanca bağlılıkla özdeşleştirmek hem diğer insanların bu değere sahip olmasını ve onu kullanmasını imkânsızlaştırır hem de inanç değiştiren veya dinî inancı bulunmayan kişilerin özgürlük sorunsalını açıklamayı imkânsızlaştırır.

Buraya dek aktardığım bilgiler dahi, özgürlükle ilgili insanî bilgi birikiminin Vassaf’ın yansıttığı kadar karamsar olmamıza sebep bırakmadığını göstermekte. Şüphesiz, duygu birikimi yoğun olan dindarların, sanatçıların, edebiyatçıların özgürlüğü spesifik alanlara bağlamaları çok sık karşılaşılan, anlaşılır, bazen de hoş görülebilir bir durum. Ancak bu, özgürlüğün asıl anlamını ve içeriğini gözden kaçırmamıza sebep olmamalı. Bu çerçevede, özgürlüğü seçtiğimiz veya kendimizi içinde bulunduğumuz bütün aidiyetlerden sıyrılma veya insan olmaktan çıkıp tabiatla bütünleşmiş bir nesne (meselâ bir toz zerresi) hâline gelme olarak görme eğilimini yansıtan ifadeler de fazla anlam taşımayan, hoş ve boş cümleler olmanın ötesine geçemez. Bazı şeyleri istesek de yapamayız: Anne-babasız dünyaya gelmek, ailede sosyalleşmemek, daima tek başımıza yaşamak gibi. Yapabilsek bile bunların iyi sonuçlar vereceğinden emin olamayız. Buna karşılık, özellikle siyasî coğrafyalarımızı, atalarımızdan tevarüs ettiğimiz dinî anlayışları, bayrakları, marşları, tarihin tortularını sorgulayabiliriz. Lâkin bunları yapabilmek özgürlüğün kendisi olmaktan ziyade özgür olmanın sonuçlarıdır. Yani, özgürsek bunları yapabilir ve yeni durumlar ve sonuçlar yaratabiliriz. Özgürlük, bunları yapmaktan önce gelir ve birileri açısından söz konusu olguları sorgulama sonucunu verirken, başka birileri açısından onlara sıkı sıkıya sarılmaya yol açabilir.

Özgürlük cazip bir değer, uygar ve müreffeh beşerî hayatın temeli. Ona sahip olmak ve onu korumak için ilk olarak mahiyetini anlamamız ve özünde insan-insan ilişkisiyle ilgili olduğunu kavramamız, ikinci olarak hoşumuza gitmeyen kimi toplumsal sonuçlarına bakarak onu keyfî şekilde budamaktan kaçınmamız gerekir. Devlet felsefesinde yapmamız icap eden şeyse, devleti bireylerden bireylere yönelecek özgürlük ihlâllerini önleyebilecek ve failleri cezalandırabilecek kadar güçlü, kendisinin özgürlük ihlâlcisi olmasına imkân ve izin vermeyecek kadar küçük ve sınırlı tutmaktır.

 

Zaman, 15.06.2012

Korkak başbakan olur mu?

0

Süleyman Demirel önemli bir adam. 1960 darbesi sonrası askeri güçlerin siyaset üzerinde nasıl bir baskı, korku ve işbirliği mekanizması kurduğunu çözmek için Demirel’e bakmak gerek. Onun korkuları, endişeleri ve beklentileri üzerinden merkez sağ siyaset ‘iğdiş’ edildi.

Yakın dönemin ‘halk hareketi’ devletleştirildi, gözetim ve denetim altına alındı. Demirel’in Türk siyasetinde oynadığı rol tam da budur.

1950 seçimleriyle Türkiye’de bir ‘iktidar kayması’ yaşandı. Güç, devlet seçkinlerinden halka, halkın temsilcilerine geçti. Gücü yöneten mekanizma kısıtlı düzeydeki varlığıyla bile olsa demokrasiydi. Sandığın gücü devlet elitlerini sarstığı gibi seçilen Demokrat elitleri de hep kısıtladı. Sandık, kontrol edilemez, öngörülemez bir güç olarak Türkiye siyasetini 1950’ler boyunca yeniden şekillendirdi. Menderes’in parti grubuna dönüp, ‘siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz’ diye gösterdiği güç de oydu, milli irade…

Bu taşkın güç ne durdurulabildi, ne denetlenebildi. 1950’nin iktidar elitleri de teslim olmuşlardı temsil ettikleri bu güce. Ta ki 27 Mayıs darbesine kadar. O temsilciler Yassıada’ya tıkılıp yargılandılar. Halk gücünün başbakan yaptığı Menderes’i de astılar…

Ama kitleler hâlâ taşkın akıyordu. 1961 seçimlerinde DP çizgisi yine çoğunluktu. Devlet gücü, İnönü’yü başbakan yaptı. 1965’te sandık yeniden milletin önüne konulduğunda bir başka ‘beyaz devrim’ yaşandı; AP yüzde 52 ile tek başına iktidar oldu, bir yıl önce Cemal Gürsel’in ‘merak etmeyin, bizim adamımız’ dediği genç Demirel de başbakan. İşte, Demirel’le devlet, taşkın merkez sağı dizginlemenin, denetlemenin, susturmanın yolunu bulmuştu. Demirel bir halk hareketinde ‘devletin truva atı’ydı…

Geçen hafta Darbeleri Araştırma Komisyonu’na konuşmuştu. Anlattıkları şimdi kamuoyuna yansıdı. 1966’da bir seçim kampanyası için gittiği Giresun’da eline, “Menderes’i astık seni de asarız” yazılı bir ‘mesaj’ iliştirmişler. O zaman Başbakan; bir yıl önceki seçimde yüzde 52 oy almış. Yani, halkın yarısından fazlası arkasında. Ama bizim Başbakan Allah için korkmuş! Herkeste Meral Akşener gibi, “Demirden korksak trene binmezdik.” diyecek yürek olmayabilir. Üstelik Başbakanlık için ‘korkusuz olacak’ diye bir şart da yok.

Ama sorun şu ki, korka korka başbakanlık da yapılmaz. Adamı serseme çevirirler; altında cuntalar cirit atar, zorla kendilerini sana cumhurbaşkanı seçtirirler, teslim olursun. Sen değil, seni korkutanlar iktidar olur. Yıllar sonra da şu sorunun muhatabı olursun; madem korktun, neden korka korka başbakanlık yaptın, milletin iradesini bozuk para gibi harcadın? Korktuysan çekilseydin köşene…

Sorun Demirel değil. Ancak, bu karakter ‘merkez sağ’ı askeri vesayete teslim etti. Demokrasi oyununun oynanmasına seyirci kaldı, halkı kandırdı, kendileri de demokrasi oyununda figüran oldular. Halk bilmiyordu ‘lider’in figüran olduğunu. Verdikleri oyla, destekle onu iktidar yaptıklarını sanıyorlardı; ama o halkın verdiği iktidarı askerle paylaşmakta bir sakınca görmüyordu, çünkü korkuyordu…

İşte bu ‘ilişki’ askeri halk üzerinde ‘vasi’ yaptı. Sürecin mekanizması Demirel’di. Çekin aradan Demirel’i, arkadaki askeri vesayet görülecektir. Sonradan görüldü de… 28 Şubat’ta Demirel o ‘tarihi rol’ünü oynayamadı, yani askeri iktidarı halka pazarlayamadı, allayıp pullayamadı. Böyle olunca da hem asker hem Demirel açığa düştü. Sahnenin gerisindeki işbirliği mekanizması görüldü.

Komisyon’a verdiği bilgide ayrıca bütün başbakanları da kendisine benzetmeye çalışmış. Demiş ki, “Eğer bir ülkede meclisi hapishaneye götürürseniz, seçim manasını yitirmiştir ve bir kere başbakan asarsanız, gelecek başbakanların hepsi çalıştığı odada darağacı görür.”

Belki onlar da görmüşlerdir kendilerini darağaçlarında… Belki onlar da korkmuştur. Ama korkularını yenenlerin de olduğunu biliyoruz. Rahmetli Turgut Özal kaç defa siyasete ‘düğünlük ve idamlıklarıyla’ girdiğini söyledi. Suikast girişiminin ardından kürsüye çıkıp, “Allah’ın verdiği canı ancak Allah alır.” diye meydan okudu. Belki sonunda yine bir suikasta kurban gitti. Kim bilir? Ama bildiğimiz şu; Özal korka korka başbakanlık yapmadı.

 

Zaman, 15.06.2012

Olmayacak duaya amin

İki haftadan beri CHP’nin ortaya attığı yol haritasıyla yatıyor, onunla kalkıyoruz.
Ana muhalefetle iktidar arasında “iyi bir şeyler” olmasına o kadar susamışız ki, 7’den 70’e bütün toplum iki parti arasında esen bu seher yelini gözleri yaşararak kutluyor.

Kimsenin keyfini kaçırmak istemezdim ama bu yol haritası size de tuhaf gelmiyor mu?

Önerinin bel kemiğini oluşturan Meclis Komisyonu’ndan söz ediyorum; Meclis’te grubu bulunan bütün partilerin katılımıyla oluşturulacak komisyondan…

Öneriyi ilk duyduğum andan itibaren, “İşte buna, olmayacak duaya amin demek denir” diye düşündüm içimden…

Daha bu düşüncenin ağzımdan çıkıp söze dönüşmesine fırsat kalmadan MHP “Ben zinhar yokum” diye açıklama yaptı.

BDP’nin ne yapacağını tam kestiremiyoruz. Ama bir an için onu bir tarafa bırakıp MHP üzerinden devam edelim.

Şimdi sorum şu: CHP, MHP’nin kesin tavrından sonra, bu yol haritasını AK Parti’yle baş başa uygulamaya hazır mı?

Toplumun yüzde 75’i gibi büyük bir temsil kabiliyetine sahip olan bu iki parti yola birlikte devam edemezler mi?

Dikkatle izledim; CHP adına konuşanlar bu soruya kesin cevap vermekten özenle kaçınıyorlar.

Tabii o zaman da benim aklıma kötü şeyler geliyor: Acaba bütün bunlar bir şov mu?

CHP “bütün partilerin katılımıyla” koşulunun gerçekleşmeyeceğini bile bile mi yaptı bu öneriyi?

Böylece hem Kürt meselesinde “ön almış” gibi görünüp prim toplamak hem de hiçbir şey yapmamak niyetinde mi?

MHP’yle açılım imkânsız

Bana sorarsanız, böyle bir komisyona MHP’nin çağırılışı daha baştan hatalıydı. MHP, Kürt sorunu konusundaki çizgisi son derece açık bir parti.

Hâlâ Türkiyelilik kavramına bile karşı çıkan, Kürtler’i Türk sayan bir anlayışta ısrar ediyor.

Seçmeli Kürtçe dersine bile karşı çıkıyor. Kürt sorununu çözmek için kurduğunuz bir komisyona böyle bir partiyi de dahil etmek, daha baştan o komisyonun hiçbir şey yapamayacağını göze almaktır.

Evet, ülkenin önemli sorunlarının çözümüne Meclis’teki bütün siyasi partileri dahil etmek istenen bir şeydir.

Ama o sorun konusunda ortak bir payda varsa…

Hiçbir ortak paydanın bulunmadığı apaçıksa, ille de bütün partilerin konsensüsünü aramak, hiç kıpırdamamanın, mevcut durumu korumanın en kestirme yolu olur.

Ben, son zamanlarda sık sık ortaya çıkan malum “toplumsal uzlaşma için bütün partilerin birliği” fikrini ve bu fikrin böyle yüceltilip mutlaklaştırılmasını bu açıdan ilkesiz ve yanlış buluyorum.

Eğer, Kürt meselesi konusunda ülkenin bütün partileri el ele verebilecek durumda olsaydı, zaten bu sorun bunca zamanda çoktan çözülürdü.

Böyle bir şey olamıyor çünkü partiler arasında çok keskin ve uzlaşmaz fikir ayrılıkları var. Bu da demokrasilerde son derece doğal…

Demek ki, Kürt sorununda yol alınacaksa, bu keskin fikir ayrılıklarının tartışmayla ortadan kaldırılması ya da herkesin ikna edilmesi beklenmeyecek.

Kimi partiler diğerlerinin getirdiği çözüm yollarına muhalefetlerini hep sürdürecek ama azınlıkta kaldıkları için sonucu sineye çekecek.

Herkesi memnun etmek mümkün mü?

“MHP’nin temsil ettiği çizginin toplumda karşılığı yok mu? Eğer bu çizgi dışlanırsa söz konusu toplumsal kesimler rahatsız olmaz mı” deniliyor.

Bir ölçüde evet… Unutmayalım ki, hiçbir parti toplumun bütün kesimlerini memnun edemez. Bu, toplum dediğimiz şeyin çelişkili bir bütün olduğunun inkârı anlamına gelir. Ve yine unutmayalım ki MHP’nin kitlesiyle MHP aynı şey değildir.

Milliyetçi kitlenin zaman zaman MHP’nin çizgisinden çok daha esnek düşünebilmekte ve davranabilmekte olduğunu en son şu malum “Devlet PKK’yla görüşür mü, görüşmez mi” polemiğinde gördük.

Başbakan Erdoğan’ın “Devlet sorunu çözmek için PKK dahil herkesle görüşür” tavrını MHP’liler “ihanet” olarak değerlendirirken, geniş milliyetçi kitleler oldukça anlayışla karşıladılar.

Ayrıca eklemek gerekir ki, temel ilkelerde anlaşıp bir araya gelebilen partilerin, MHP’yi aralarına katmamaları, milliyetçi kamuoyunun duyarlılığını hiç dikkate almamaları anlamına gelmiyor.

AK Parti ve CHP hangi ülkede siyaset yaptıklarını elbette unutmayacak.

Kendi ortak paydalarını ortaya çıkarmaya ve hayata geçirmeye çalışırken, bir yandan da bütün toplumsal kesimlerin ruh halini; itirazlarını ve hassasiyetlerini belli ölçüde dikkate almaya, mümkün olduğu kadar kuşatıcı davranmaya dikkat edecek.

Ama nihayetinde, radikal bir kesimi karşılarına almayı da göze alacaklar.

Sonuç olarak, şu gerçeği kabul etmedikçe Kürt sorununda yol almanın imkânsız olduğunu görmek zorundayız:

Kürt açılımı ancak CHP’nin kendi içindeki ulusalcı çizgiyle, AK Parti’nin kendi içindeki İdris Naim Şahin çizgisiyle mücadeleyi göze almasıyla ve MHP’nin dışlanmasıyla gerçekleşebilir.

Herkesin katılımıyla çözme beklentileri olmayacak duaya amin demekten başka bir anlam taşımaz.

Bugün, 15.06.2012

Böyle İtibar İstemem !

 

Yazımın başlığını başrolünü Şener Şen’in üstlendiği (1984) yapımı Namuslu filmindeki bir isyan cümlesinden aldım. Birçoğumuzun defalarca izlediği filmde ; “Ali Rıza Bey, namuslu dürüst bir mutemet olarak yaşamaktadır. Günün birinde çalıştığı kurumun yüklü miktarda parasını gaspçılara kaptırır. O güne, kadar namuslu olduğu için itilip kakılan Ali Rıza Bey, birden bire ‘kendi kendisini soyduğu zannı ile’ çevresinden itibar görmeye başlar. Derdini ve gerçeği kimseye anlatamaz. O bu –hırsızlık- itibarını reddeder ve haykırır: ‘böyle itibar istemem!’ Ben de son günlerde “Öğretmenlere itibar, öğretmene saygı isteriz” diyenlere aynı şekilde karşı çıkıyorum: “Böyle itibar istemem !”

“Öğretmene saygı, öğretmenlerin itibarı yükseltilsin” söylemlerinde son zamanlarda bir artış yaşanmaktadır. Başbakan’ın ve Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in “öğretmenler az çalışıyor, işleri rahat vb” söylemleri öğretmenlerin önemli bir bölümünde tepkiye neden oldu. Sosyal medya, öğretmenlerin ‘saygı isteriz’ talepleri ile dolup taşıyor. Eğitim sendikalarından Eğitim Bir-Sen 7 Haziran günü İstanbul’da “öğretmene saygı yürüyüşü” eylemi gerçekleştirdi. Facebook ve Twitter portallarında; öğretmen maaşlarına artış, öğretmenliğin kutsallığı, öğretmenliğin toplumda eski saygınlığı gibi istekler,  her dakika boy gösteriyor.

Öğretmenler ne istemektedirler? Bu soruya basit bir cevap verilebilir. “Öğretmene saygı” bu isteği karşılamak çok mu zordur? Bu isteği karşılamak için ne yapmak gerekir? Ben durumun bu kadar basit olmadığını düşünüyorum.

Öğretmene saygı gerçekleşmesi mümkün olmayan, bir istektir. Kollektif olarak tüm öğretmenlere saygı duyulması imkânsızdır. Öğretmenlik mesleğine saygıyı tıpkı 1980’den önce olduğu gibi devlet otoritesiyle korkutarak sağlarsınız. Üçüncü dünya ülkesi olduğumuz, tek parti sisteminin vesayet kurumları ile ayakta durduğu o günlerde bu mümkün idi.  Bu gün için ise mümkün değildir. İnsana değer vermeyen,  devlete tapınmanın istendiği o günlere dönmek istemem ve böyle korkuya dayalı itibarı da istemiyorum.

Öğretmenlerin, istediği “kutsal öğretmenlik mesleği” günlerindeki misyonları neydi?

1. Devletin kutsallığını vaaz etmek, 2. Halkı ve çocukları korkutmak, devlete itaate hazır hale getirmek, 3. Modern bir ulus yaratmakta aracı olmak. 4. Kollektif yaşam biçimini topluma benimsetmek. 5. Köylüyü köyde tutmak… vb. Ben bu görevlere karşı duruyorum.

Öğretmenlik, devlet memurluğu olarak algılanmaktadır. Bu algı, öğretmenin toplumla, çocuklarla olan doğal bağını koparmıştır. Öğretmen sadece devlete karşı kendini sorumlu hissetmiştir, böylece doğal saygı yerine, korkuya dayalı, göstermelik ilişki gelişmiştir. Atatürk’ün öğretmenlik mesleğine yüklediği iddia edilen “mebus maaşı öğretmen maaşını geçmesin, devlet protokolünde ikinci sırada öğretmenin yer alması” vb. uygulamalar ve de eski öğretmenlere yüklenen kutsallık payesi artık geçerliliğini yitirmiştir. Öğretmenlerin, tek tek bireyler olarak çalışmaları ile ailelerin, çocukların nazarında saygı kazanmaları elbette mümkündür. Bu saygıyı, kazanmış pek çok öğretmen de vardır, olacaktır. Ancak, bir meslek grubuna saygı ve hürmet istemek kanımca enerjinin boşa harcanması olacaktır. Bir düşünelim, “öğretmenlere saygı duyun” derken, karşımızdakiler de “adi suça karışan, cinsel taciz iddiaları altında kalan, çocuk haklarını hiçe sayan, insan haklarını önemseyen” öğretmenleri, eğitimcileri hatırlatırsa cevabımız ne olabilir? Öğretmenlerin, teknik öğretme becerileri yetersiz, uyguladıkları yöntemler de kanımca başarısızdır. ÖSYM verilerine göre; YGS (Yükseköğrenime Geçiş Sınavı, 2011) Türkçe, Matematik, Fen ve Sosyal’de son sınıf öğrencilerin ortalamaları sırasıyla şöyledir. 21.8,  7.8, 4.9 ve 11.3 olduğu görülmektedir. Eski yıllarda bu testlerin sonuçlarında da yukarıdakinden daha iyi sonuçlar olmadığını görebiliriz. Kamu okulu ve kamu memuru öğretmen başarısızdır. Uluslararası testlerden de aynı sonuçlar görülebilir. Öğretmenler, verimsizliği, eğitimde kalite düşüklüğünü görmemektedirler. Bu anlamda bakanlığa sundukları bir rapor, bir öneri maalesef yoktur. Her fırsatta, “eğitimden eğitimciler anlar” sloganını tekrarlayan öğretmenler, bu ‘anlayışlarını’ gösteren ciddi bir çalışma göstermemektedirler. Seçilmiş, politika üretme meşruiyetine sahip Milli Eğitim Bakanı’ndan, eski düzenin devam etmesini istemek, sadece öğretmen maaşları, ek ders ücretleri gibi istekleri yerine getiren bir mevki kabul etmek pek doğru görülmüyor. Eğitim politikasını halktan meşru desteği almış politikacılar yapar.

Genel olarak öğretmenlik kurumu, yeniliğe kapalı, merak duygusunu kaybetmiş, dünyanın nereye gittiğinin farkında olmayan, bir çeşit modern yeniçeri ocağı görünümündedir. Yorumumu ağır ve haksız bulanlar olacaktır. Eğitim dünyasında geçirdiğim 14 yıl gözlem ve değerlendirmeler için yeterlidir diye düşünüyorum. Öğretmenler günü vb günlerde nazar boncuğu mahiyetinde bir satırlık öz eleştiri içeren bir konuşma duymazsınız. Okullardaki birçok yasağın, insan hakkı ihlâlinin bizzat öğretmenler tarafından icra edildiğini defalarca gördüm. Ömür boyu iş garantisi ile devlet memurluğu anlayışı ve pratiği ile bu meslek ilerleyemez, eğitim kalitesi yükselemez. Okullar yerel kuruluşlara, şahıslara, derneklere devredilmelidir. Aileler eğitimde söz ve karar sahibi olmalıdırlar. Ailelerin öğretmen ile ilişkileri, göstermelik ve korkuya dayanmamalıdır.

Öğretmenlik mesleği üzerinde reform yapılmalı, çalışma şartları iyileştirilmeli, performansa dayalı değerleme ön planda olmalı. Eğitimci klasik memurluktan çıkarılmalı, okullar ve öğretmenler aileler ile birlikte okulları yönetmeli, öğretmenler sorumlu ve yetkili olmalıdırlar. Öğretmenlerin, özgürlüğünü kısıtlayan kılık kıyafet uygulamasına son verilmelidir. Düşünce ve ifade özgürlüğü olmayan öğretmenlerin çocuklara verebileceği bir şey olamaz.

maliilkaya@hotmail.com

 

‘Beyler şoför haklı’

Bir insana veya siyasi partiye kötülük mü etmek istiyorsunuz: Onu övün, sadece övün, alenen, yüzüne karşı övün, sürekli övün.

Sizi sevecektir, taltif edecektir, vurduğunuz  cilanın parlaklığı gözlerini alacak, onu körleştirecek ve elinden tutup uçuruma götürürken size teşekkür edecektir.

İyilik mi etmek istiyorsunuz: O halde eleştirin. Saçma fikirlerle olsun, absürt gerekçelerle olsun, hatta kötü niyetli olsun, ama olsun.

***

Bir gazetenin veya TV’nin hükümeti desteklemesi meşrudur; Ama onu “parmağım gözün” manşetlerle savunuyorsa, kendi içindeki aykırı sesleri kenara itip, her durumda “beyler şoför haklı” diyecek oportünist isimlere yer veriyorsa, “hakikatin tebellürü” için zaruri olan ifade özgürlüğüne kapıyı kapatıyor demektir.

Böylece desteklediği aktörün tepkisini çekmeme pahasına onun yanlış yapmasına kapı aralıyor demektir.

Destekliyor göründüğü veya sahiden de iyiliğini istediği siyasi aktöre kötülük ediyor demektir.

Yani aslında desteklemiyor demektir.

***

Ben Ali Akel’i, her satırına katıldığım o son yazısıyla tanıdım. İlk kez bir yazısını tivitırda paylaştım, o da o gazetedeki son yazısı oldu.

Yeni Şafak’ta yazdırmamak o gazetenin hakkı. Ama bir hakkı veya ruhsatı kullanmak, çoğu kez bir iddiadan vazgeçme pahasına mümkün olur.

Buradaki vazgeçiş, her şeyden önce, o gazetenin kendisine zarar verdi. Orada yazan ve kalemini asla eğip bükmemiş çok sayıdaki değerli insanı, hiç hak etmedikleri halde töhmet altında bıraktı.

Dahası, son zamanlarda Hükümete de bundan daha büyük bir darbenin vurulduğunu hatırlamıyorum.

Ve nasıl olup da bunun görülemediğini anlayamıyorum.

Bu olaydan Hükümetin haberdar olmadığı, Başbakan Erdoğan’ın “Ali Akel kim?” dediği söyleniyor. Ama bu durum hükümetin sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. İdeal durumda bir medya patronu, hükümeti eleştirdiği için birini işten çıkardığında, bunun herkesten önce hükümet tarafından çok kötü karşılanacağını ve tepki göreceğini bilmeli.

Bu hava oluşturulmalı.

Demokrat medya da oligarşi medyası da bunu hissetmeli. Kimse bir yazarına, yaranmak için dahi olsa, yazdırmamayı düşünmemeli.

***

Şunu anlıyorum, bazıları o kadar kategorik bir nefret ve ret tavrı içinde ki, bazen insanın adalet duygusu inciniyor. “Kartaca mutlaka yıkılmalıdır” tavrı, bazen insanı savunmaya itiyor.

Ama birincisi, bu tavra teslim olup başka türden bir adaletsizlik yapmamak gerek; ikincisi de bu tepkiselliğin korumak istediğiniz siyasi aktöre de fayda değil zarar vereceğini görmek gerek.

Ben Hükümetin yerinde olsaydım, hangi nedenle olursa olursun, son dönemde yazılarına son verilen gazetecilerle ilgili özel bir sorumluluk hissederdim. Sadece demokrat olanlar için değil. Demokrasiden nasipsiz, totaliter, sınıfçı, ayrımcı veya islamofobik tipler için de.

Öncelikle ifade özgürlüğü ve demokrasi bunu gerektirdiği için. İkinci olarak, bu tasarruf bir şekilde hükümetle ilişkilendirildiği için. Üçüncü olarak “korku toplumu”na ilişkin algıyı bertaraf etmek için. Ve dördüncüsü, o yazarların çoğuna yapışık olan anti-demokratik zihniyet ve fikirlere hak etmedikleri bir itibar kazandırmamak için.

“Susturulan bir fikir, dokunulmazlık zırhına bürünür” der John Stuart Mill. Susturulduğu düşünülen fikirler için de geçerlidir bu. Bırakın tarihin mahkum ettiği fikirler dirilmesin; realitenin çarpıp kötürüm hale getirdiği tezler güçlenmesin.

***

“Derdim mi, niye uğraşacakmışım” demek doğru değil. Sözün alanının genişlemesi yanlıştan korur insanı. Hükümetleri de. Bu yüzden de ifade ve basın özgürlüğü ilave bir çaba gerektirir.

En “kötü niyetli” muarızın sözü de dahildir buna… Her durumda “beyler şoför haklı” diyen insan tipi ise sadece sıkıcı değil, ama aynı zamanda en sevimsiz ve en tehlikeli insan tipidir. Onun amacı hakikatin ortaya çıkması falan değildir.

Ve onun “iyiliği” de otobüsten inene kadardır.

 

Star, 14.06.2012