Ana Sayfa Blog Sayfa 451

Yılmaz Ensaroğlu – ‘Özel yetkili’ darbe tehditçiliği

0

Cumhuriyet’in ilanının üzerinden doksan yıl geçti ama darbe tartışmaları gündemimizden hiç düşmedi. Kuşkusuz bunda, cumhuriyetin kurucu kadrolarının önemli bir bölümünün, asker olmasının payı büyük. Dahası, Mustafa Kemal ve arkadaşları, kendilerine rakip olabilecek silah arkadaşlarını önce ordudan, ardından da siyasetten tasfiye etti ve ordu tamamen Kemalistlerin kontrolüne geçti. “Orduyu siyasetten uzak tutmak” adına yapılan bu operasyonlarla, ordu siyaset üzerindeki yegâne belirleyici aktör haline ge(tiri)ldi. Tek Parti döneminde herhangi bir sorun çıkması zaten beklenmiyordu ancak çok partili siyasi hayata geçtikten on yıl kadar sonra 1960 darbesi gerçekleşti. Bu darbeyle ordu askeri vesayet sisteminin temellerini kurumsal düzeyde attı ve siyasilerle birlikte ama arka planda durarak ülkeyi yönetmeye başladı. Bundan on yıl sonra, 12 Mart 1971 muhtırasıyla siyasete bir kez daha çekidüzen verdi; daha on yıl önce yaptırdıkları anayasanın millete bol geldiği gerekçesiyle bazı maddelerinde değişikliklere gittiler. Ne var ki, sıkıyönetim ve idamlar başta olmak üzere ağır güvenlik tedbirlerine rağmen, anarşi dinmedi.

Deli gömleği biçim biçim

Yine bu anarşiyi bahane ederek 12 Eylül 1980’de yönetime tamamen el koydular, anayasayı ilga ettiler, hükümeti ve Meclis’i feshettiler, tüm partileri, sendikaları, dernekleri vs. kapattılar. Bir kez daha anayasa yaptırarak halkı “ya evet ya da askeri yönetime devam” seçenekleriyle karşı karşıya bıraktılar. Bu dönemde sadece devleti değil, toplumu da yeniden dizayn ettiler ve kendilerini de hukuki koruma altına alarak 1983’te ülkeyi seçimlere götürdüler. Ancak bu arada temel kanunlar da dâhil, yüzlerce çok önemli kanunu ya yeniden yaptılar ya da çok köklü değişikliklere gittiler.

Böylece Türkiye’ye, otuz seneden beri içinden çıkamadığı deli gömleğini giydirdiler. Tabii 12 Eylül, çok köklü bir müdahale olduğundan hemen on sene sonra yeni bir darbeye ihtiyaç duymadılar. Ama yaklaşık 15 sene sonra, 28 Şubat 1997’de, bu kez post-modern bir müdahalede bulundular; hükümeti istifaya zorladılar, yeni pek çok yasanın çıkması için Meclis’i zorladılar. Ayrıca “silahsız kuvvetler”i devreye soktular.

2000’li yıllarda ise, henüz darbelerle tanışmadık ancak bir dizi darbe girişimine şahit olduk. Darbe girişimleri çeşitli nedenlerle başarısız kalan askerlerin epeyce bir kısmı halen yargılanıyorlar. Yargıyla, özellikle de özel yetkili savcılar ve mahkemelerle ilgili tartışmalar da, daha çok, tutuklu yargılanan bu yüksek rütbeli askerler dolayısıyla yapılıyor.

Demokrasi, darbeler ve yargı

Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin bir parçası olarak bizde yargının temel işlevi, bireyin hak ve özgürlüklerini değil, devleti korumak olmuştur. Silahlı bürokrasi de, darbelerle ele geçirdiği iktidarı, yargı eliyle meşrulaştırmıştır, güçlendirmiştir. Ancak bunu genel yargı kurumlarıyla yapmak yerine, tüm otoriter devletlerde olduğu gibi, özel yargı kurumları oluşturmuştur. Divan-ı Harbi Örfi’den İstiklal Mahkemelerine, Sıkıyönetim Mahkemelerinden Devlet Güvenlik Mahkemelerine ve nihayet bugünlerde tartışmaların odağına oturan Özel Yetkili Mahkemelere varıncaya değin, tüm bu istisnai yetki kullanan mahkemelerin hepsi, özellikle devleti korumaya yönelik olarak kurulmuş ve çalışmışlardır.

Ne var ki, söz konusu özel yargı kurumları, hukukun üstünlüğü ilkesini gözetmek, bireyin hak ve özgürlüklerini korumak, adaleti tecelli ettirmek yerine, devleti, daha doğrusu kendilerini devlet olarak kabul eden “muktedirleri” koruma saikıyla hareket etmiş ve dolayısıyla hepsi de birer devr-i sâbık yaratmışlardır.

Nitekim bu istisnai yetki kullanan mahkemelerin tarihçesine baktığımızda, pek de yüz ağartıcı bir sicillerinin olmadığını görürüz. Tam tersine, bu toprakların hukuk ve yargı tarihine yüz karası kurumlar olarak geçtiklerini söylemek mümkündür. Sadece İstiklal Mahkemelerinin kuruluş süreçlerine, o mahkemelerde binlerce idam kararını kolaylıkla veren görevlilerin niteliklerine bakmak yeter.

Ne var ki, bu mahkemelerin hepsi, bir önceki iktidar kadrolarını pervasızca, hukukun temel kurallarını ayaklar altına alarak yargılayıp, keyfi biçimde cezalandırdılar ama bir sonraki özel mahkemelerin sanığı olmaktan da kurtulamadılar. Bugünün muktedirleri, daha doğrusu kendilerini muktedir sanan kadroları, görevlerini sadece ve sadece hakkı, adaleti hakim ve kaim kılmak için yapmaz da, nefisleri, tercihleri, dostluk ve düşmanlıkları, çıkarları doğrultusunda kararlar alırlarsa, yarın bunların da aynen böyle, tabii hâkim ilkesi başta olmak üzere adil yargılanma hakkının temellerini yok sayan istisnai mahkemelerde yargılanmaktan kurtulamayacaklarını öngörebiliriz. İlginçtir, ayrıcalıklı yetkilerle donatılan özel yargı kurumlarına ve bu kurumların on binlerce insanı çok ağır biçimde cezalandırmasına rağmen, devletin güvenlik sorunu bir türlü çözülememiştir. Siyasi iktidarlar değişmekte ama ne devletin güvenlik kaygıları ne de özel yargı kurumlarına duyulan ihtiyaç son bulmaktadır. Bunun temel nedeni şudur: Dünyadaki tüm özel mahkemeler, adaletin peşinde olmak, zanlıları adil bir yargılamayla muhakeme edip suçluluğu kesinleşenleri yine hak ettikleri caydırıcı cezalarla cezalandırmak yerine, sahip oldukları yargı yetkisini, devlet (ama çoğunlukla kendi) düşmanlarını etkisiz hale getirmek için bir silah olarak kullanmışlardır.

Devletin bitmeyen güvenlik sorunu

Oysa darbecilerden ve yeni darbe tehlikelerinden korunmanın yolu, ele geçirdiğiniz darbe şüphelilerini olabildiğince hızlı ve adil bir yargılama ile yargılayıp cezalandırmaktır; gerçekten hukuku üstün kılmaktır. Ne var ki, olağandışı ölçüde uzun yargı süreçleri, kovuşturma ve soruşturma süreçlerinde gözlenen/iddia edilen çeşitli sorunlar, bu süreçlere eşlik eden medya operasyonları ve dezenformasyonları ile birleşince, kamuoyunda bu özel mahkemelerin de aynen selefleri gibi suçlu ürettiğinden yana kuşkular gittikçe artmaktadır. Öte yandan, darbe yapmayı başaramamış askerlerin yargılanmalarından yana bu tür ciddi şüpheler gittikçe artmaktayken, başarılı darbecilerimiz ise, akıl almaz biçimde ayrıcalıklı olarak yargılanmaktadırlar. Ne hikmetse, özel yetkililerimizin yetkisi, hâlâ Kenan Evren’i ve Tahsin Şahinkaya’yı duruşma salonuna getirmeye yetmedi; Mamak işkencecisi Raci Tetik’i getirtmeye yetecek mi, onu da göreceğiz.

Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması halinde Ergenekon, Balyoz, KCK vb. davaların sanıklarının hemen tahliye olacaklarını ileri sürerek, bu mahkemelerin kaldırılmamasını savunmak, anlaşılır gibi değil. Daha doğrusu, bu tür gerekçeler, tam da bu özel yetkilerin adalet için değil, düşman sindirmek için kullanıldığının itirafı olarak rahatlıkla okunabilir. Siz yargı sisteminizi elden geçirirken, hukukun üstünlüğü ilkesini nasıl daha verimli ve etkili işletiriz, nasıl daha adil bir yargılama yaparız vb. sorulara cevap aramıyor da, elinizdeki kimi dosya sanıklarının dışarı çıkıp çıkmayacakları üzerinden değerlendirmeler yapıyorsanız, yargı sizin elinizde muhteşem bir silah olarak iş ve işlev görüyor demektir.

Kaldı ki, bu tür istisnai yetkiler ve tedbirler işe yarıyor olsaydı, yeryüzünde hiçbir diktatörlüğün son bulmaması gerekirdi. Hukuktan çok devleti, hatta aslında kendilerini önemseyenler, hiç değilse İstiklal, Sıkıyönetim, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kararlarını ve o kararların doğurduğu sonuçları biraz incelemeli ve bu mevkilerde kendilerinin ilânihaye kalmayacaklarını unutmamalıdırlar. Yoksa hem Özel Yetkili Mahkemelerin Türkiye’nin demokratikleşmesinde en önemli rolü oynadıklarını, darbecilerin yargılanmasının sadece bu özel yetkiler sayesinde gerçekleştirilebildiğini söylemek hem de hâlâ ciddi ve “canlı bir dev”le karşı karşıya olduğumuzu, dolayısıyla bu mahkemelere dokunulmaması gerektiğini ileri sürmek, maalesef inandırıcı olmamaktadır. Hukuki düzenlemeler değerlendirilirken, kimlerin sevineceği ya da kimlerin işine yarayacağı gibi sonuca yönelik sorular üzerinden yapılan analizlerin hiçbir değeri yoktur; sadece sahiplerini ve niyetlerini ele vermektedir. Özel yetki(li)lere dokunulmamasını bu kadar naif gerekçelerle savunmak da, galiba hukuki değil, siyasi hassasiyetten kaynaklanmaktadır. Bakalım Özel Yetkili Mahkemeler, daha önce İstiklal, Sıkıyönetim ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri tarafından defalarca çökertilmiş terör örgütlerini, özel yetkililer kaç yılda kaç defa daha çökertecek?

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Türkiye, yargılayanlardan ve yargılananlardan, doğuracağı sonuçlardan tamamen bağımsız biçimde, sadece ve sadece hukuk devletini güçlendirmek, yargının adaletin tecelli mekânı haline gelmesini sağlamak, yargının haksızlıklara aracılık etmesine son vermek amacıyla Özel Yetkili Mahkemeler meselesini tartışıp sonuca bağlamak zorundadır. Yoksa sırf yargının yol açtığı haksızlıklar, yeni darbecileri de, yeni terör örgütlerini de yeşertmeye yeter.

Star Gazetesi, Açık Görüş, 10.06.2012

Kapak toplamak engelleri kaldırır mı?

0

5393 sayılı Belediye Kanununa göre Belediyelerin görev alanı sadece İmar, su ve kanalizasyon, ulaşım gibi kentsel alt yapı; coğrafî ve kent bilgi sistemleri; çevre ve çevre sağlığı, temizlik ve katı atık; zabıta, itfaiye, acil yardım, kurtarma ve ambulans; şehir içi trafik; defin ve mezarlıklar; ağaçlandırma, park ve yeşil alanlar gibi hizmetlerden ibaret değildir. Aynı zamanda da sosyal hizmet ve yardım gibi konularda belediyelerin görev sorumluluk alanıdır.

Belediye hizmetleri, vatandaşlara en yakın yerlerde ve en uygun yöntemlerle sunmak ve bu hizmetlerden öncelikli olarak engelli, yaşlı, düşkün ve dar gelirlilerin yararlanması gerektiğine de öncelik vermek zorundadır.

ENGELLİLERE YARDIM

Belediye başkanının görevleri arasında; ‘bütçede yoksul ve muhtaçlar için ayrılan ödeneği kullanmak, engellilere yönelik hizmetleri yürütmek ve engelliler merkezini oluşturmak’tır. Belediyenin giderlerinden bir kısmı da; ‘Dar gelirli, yoksul, muhtaç ve kimsesizler ile engellilere yapılacak sosyal hizmet ve yardımlara öncelik vermektir’. Görüldüğü gibi belediyeler dar gelirli, engelli ve yaşlılar ile muhtaçların sorunların çözümüne öncelik vermek zorundadır. Ve aynı zamanda bu onların görevlerinin bir unsurudur.

SOSYAL BELEDİYECİLİK VE MAVİ KAPAK

Sosyal Belediyecilik, sosyal, kültürel, ekonomik vb, alanlarda dezavantajlı grup ve bireylere öncelik vermek onların temel hak ve özgürlüklerini sınırlandıran, kendi alanlarına giren konularda eşitlikçi bir tavır sergilemektir.

Bir Belediyenin görevi, tekerlekli sandalye almak için ‘Mavi kapak’ toplama kampanyası düzenlemek değildir, bunu herhangi bir STK yapabilir. Belediyenin görevi tekerlekli sandalyeli bireylerin rahatça dolaşabilecekleri mekansal ve fiziksel ortamları yaratmaktır. Ayrıca Sosyal Güvenlik Kurumu engeli bireylere tekerlekli sandalyeleri sosyal güvenlik kapsamında vermektedir. Her hangi bir ‘Sosyal güvenlik’ kapsamında olmayanların ihtiyaçları da Sosyal Yardımlaşma Vakıfları tarafından karşılanmaktadır. Kısacası, engelli bireylerin tekerlekli sandalye almak için ciddi bir sıkıntısı yoktur.

Ama kaldırımların, sokakların, caddelerin, kamuya açık tüm alanların düzensiz olması, engellilerin erişimine uygun olmaması gibi ciddi sıkıntıları vardır. Bunu da düzeltecek olan Belediyelerdir. Tekerlekli sandalye üzerinden yürüyen STK anlayışına bir de ‘mavi kapak’ üzerinden yürüyen Belediyeler eklenmiştir. Sanki engelliler sadece fiziksel engellilerden oluşuyormuş gibi. Bu bakış acısı görme, işitme, konuşma, zihinsel, süreğen hastalığı vb, olan bireyleri yok saymaktadır. Bu tür kampanyaları yapan Belediyeler in büyük çoğunluğunun sosyal-devlet, sosyal-belediyecilik, sosyal demokrasi yi savunan görüşe mensup olmaları da ayrıca düşünülmelidir. Mavi Kapak Kampanyalarının bir diğer boyutu da geri dönüşüm firmalarının oynadığı roldür, doğa için mavi kapak vb, plastiklerin toplanması ve geri dönüşümü çevresel ve ekonomik açıdan önemlidir. Ama bunun engelli bedenler üzerinden dramatize edilerek yürütülmesi etik değildir.

Sosyal Güvenliği olmayan engelli birey, belediyeden sosyal yardım ve hizmet talep etme hakkı vardır. BM İnsan Hakları Beyannamesinin 28. Maddesi de hak ve özgürlüklerin gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslararası düzeni talep etme hakkına dikkat çekmektedir.

Belediyeler ayrıca engellilerin toplumsal, sosyal, kültürel ve ekonomik hayata katılımı için tedbirler almalı ve bunlara yönelik politikalar geliştirmelidir.

YEREL YÖNETİM VE ENGELLİLERİN ERİŞİMİ

Belediyelerin en öncelikli ve de en sorunlu alanlarından biride, 5378 sayılı Kanunun Geçici Madde 2’ye göre, ‘Kamu kurum ve kuruluşlarına ait mevcut resmî yapılar, mevcut tüm yol, kaldırım, yaya geçidi, açık ve yeşil alanlar, spor alanları ve benzeri sosyal ve kültürel alt yapı alanları ile gerçek ve tüzel kişiler tarafından yapılmış ve umuma açık hizmet veren her türlü yapılar bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yedi yıl içinde özürlülerin erişebilirliğine uygun duruma getirilir’. diyen hükmüdür. Bu maddeye göre yapılması gerekenlere bakıldığında sorumluluk yerel yönetimlerin sorumluğunda ve denetimindedir. Ayrıca Geçici Madde 3’e göre ‘Büyükşehir belediyeleri ve belediyeler, şehir içinde kendilerince sunulan ya da denetimlerinde olan toplu taşıma hizmetlerinin özürlülerin erişilebilirliğine uygun olması için gereken tedbirleri alır. Mevcut özel ve kamu toplu taşıma araçları, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yedi yıl içinde özürlüler için erişilebilir duruma getirilir’, denmektedir. Kanunun tanımış olduğu süre Temmuz 2012 yılında dolmaktadır. Çevremize baktığımızda yapılması gerekenlerin bir çoğunun hale tamamlanamadığı görülmekte ve bu gidişle de 2012 Temmuza kadarda tamamlanması zor görünmektedir.

Bu konuda bir adım daha atarak Yüksek Planlama Kurulunca 25-10-2010 tarihinde ve 2010/35 Kara No ile kabul edilerek 12-11-2011 tarihinde 27757 sayılı Resmi Gazete ile yürürlüğe giren ‘ Ulaşılabilirlik Stratejisi ve Eylem Planı (2010-2011)’dır. Bu eylem planında yapılması gerkenler ile ilgili önemli bilgiler bulunmaktadır.

30 Mart 2007 yılında imzaya açılan ve Türkiye tarafından imzalanan, TBMM de 3 Aralık 2008 tarihinde de oylanarak kabul edilen Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nin 1 inci maddesinde Sözleşmenin amacı ‘engellilerin tüm insan hak ve temel özgürlüklerinden tam ve eşit şekilde yararlanmasını teşvik ve temin etmek ve insanlık onurlarına saygıyı güçlendirmek’ olarak belirlenmiştir. Sözleşmenin ‘Erişilebilirlik’ ile ilgili 9. uncu maddesinde ‘1. Taraf Devletler özürlülerin bağımsız yaşayabilmelerini ve yaşamın tüm alanlarına etkin katılımını sağlamak ve özürlülerin diğer bireylerle eşit koşullarda fiziki çevreye, ulaşıma, bilgi ve iletişim teknolojileri ve sistemleri dahil olacak şekilde bilgi ve iletişim olanaklarına, hem kırsal ve hem de kentsel alanlarda halka açık diğer tesislere ve hizmetlere erişimini sağlamak için uygun tedbirleri alacaklardır. Bu tedbirler erişim önündeki engellerin tespitini ve ortadan kaldırılmasını da içerecektir. Bu tedbirler aşağıda belirtilen yer ve hizmetler bakımından da geçerlidir’, diyerek, yapılması gerekenleri sıralamaktadır.

Engelli STK’arına burada büyük sorumluluklar düşmektedir. Belediyeler ile ‘mavi kapak’ kampanyaları düzenlemek yerine, Belediyelerin asli görevlerini ve sorumluluklarını yapmaları için baskı gücü olmalıdırlar.

Yeni Şafak, 10.06.2012

Hele şükür: Kürtçe eğitimi

0

Uzun zamandır aldığım en iyi siyasi haberlerden biri, Başbakan Erdoğan’ın dün meclis grubunda sarf ettiği şu sözlerdi:

“Öğrencilerimiz… Yerel dil ve lehçeleri öğrenme imkanına kavuşuyorlar. Örneğin, yeterli sayıda öğrenci bir araya geldiğinde, Kürtçe bir seçmeli ders olarak alınabilecek, öğretilecek ve öğrenilecek. Bu, tarihi bir adımdır.”

Evet, bu, gerçekten de tarihi bir adım. Biraz gecikmiş de olsa, çok önemli bir reform. Ve tam da AK Parti’nin artık durağanlaştığının düşünüldüğü bir dönemde, geleceğe dair bir umut ışığı…

Ancak eminim ki bu seçmeli Kürtçe dersi reformuna karşı çıkacak veya dudak bükenler de olacak.

Karşı çıkanların, MHP dünyasından gelecek olması muhtemel. Bunların temel itirazlarının “memleket bölünecek” kaygısına dayanması da muhtemel. Oysa memleket, Kürt kimliğine saygı duyulduğunda değil, asıl duyulmadığında bölünme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

MHP seçkinlerinin bir türlü görmek istemedikleri gerçek, Türkiye’yi “sadece Türk” kılma projesinin çoktan iflas ettiği ve bunda ısrar etmenin asıl “bölücü” tutum olacağıdır. Patenti Kemalizm’e ait olan söz konusu projenin bugün CHP tarafından bile terk edilmekte oluşu (ve bunun MHP’yi Türkiye’nin en Kemalist partisi kılma riski) ise MHP seçkinlerinin üzerinde düşünmesi gereken bir başka açmazdır.

Kürtçe’ye evet, ayrışma hayır

Ben, Türkiye’nin bir etnik çatışma ve bölünmeden ancak daha fazla “açılım” temelinde korunabileceğine inandığım için, AK Parti’nin Kürt sorunundaki tüm reformlarını destekledim, destekliyorum. Hatta daha da fazlasının gerekli görüyorum.

Örneğin Kürt vatandaşların ağırlıklı olarak yaşadığı beldelerde tabelalar, belediye kararıyla, çift dilli olabilmeli. Mahkemelerde isteyen her sanığa Kürtçe savunma hakkı (ve dolayısıyla tercüman hizmeti) sağlanmalı. Meclis’te dahi, bence, Kürtçe konuşmak isteyen vekillere bu imkan tanınmalı.

Bu minvalde Kürtçe’nin “ikinci resmi dil” sayılmasını dahi tartışmalıyız. (Finlandiya’ya bakalım mesela: Ülkede İsveçli nüfusu sadece yüzde 7 olmasına karşılık, İsveççe ülkenin ikinci resmi dili sayılıyor.)

Ancak tüm bunları savunurken, Türkiye’de etnik temelli bir federasyon veya “otonom bölge” kurulmasına karşı olduğumu da hemen belirteyim. Çünkü böyle bir coğrafi ayrışma, hem etnik gerilimi artıracak, hem de güneydoğuyu PKK’nın totaliter hedeflerine kurban edecektir.

Kürtleri, coğrafi ayrışma talebinden uzaklaştırmanın en emin yolu ise, kavuşmayı umdukları “Kürt vatanı” duygusunu Türkiye’nin tümünde hissettirmektir. Bu da Kürtçe’yi daha fazla kucaklayacak reformlarla olur.

Ya Kürtçe müfredat?

Gelelim hükümetin “seçmeli Kürtçe dersi” reformuna dudak bükmesi muhtemel olanlara. Yani BDP çevresi ve kimi “liberal”lere…

Bunlar, “seçmeli ders yetmez, Kürtçe müfredatlı okul istiyoruz” diyor ve bunu bir “insan hakkı” sayıyorlar.

Oysa ben, klasik liberal geleneğe bağlı kalarak, insan haklarını “negatif haklar”la sınırlıyor, “pozitif haklar”ı ise sadece talep olarak görüyorum.

Örneğin, “devlet benim evime el koymasın” demek, sizin en doğal hakkınızdır. Ama “devlet bana ev versin” diyorsanız, bu bence bir “hak” değil, “talep”tir.

Bu mantıkla, bence devletin istenen her dilde eğitim verme zorunluluğu yoktur. (Amerikan devletinin okulları da sadece İngilizce müfredatla eğitim veriyor.)

Devletin, sadece farklı dillerde özel eğitimi yasaklamaması gerekir, ki bu alanda Anayasa’nın 42. maddesinin reforme edilmesine ihtiyaç var. O yapıldıktan sonra, isteyen Kürtçe müfredatlı özel okul açar, isteyen de çocuğunu oraya gönderir.


Star, 13.06.2012

Oslo süreci yeniden mi? (2)

Son yazımda PKK’yla görüşmelerin yeniden başlayacağına dair çok işaret belirdiği bugünlerde, ilk Oslo sürecinde yapılan hataların yeniden yapılmaması için, iki noktada prensiplerin belirlenmesi gerektiğine işaret etmiştim.
Bunlardan birincisi, görüşmeyi kimin yürütmesi gerekir meselesi, ikincisi ise görüşmenin kapsamıydı.

Hafta boyunca basına yansıyan bilgilerden, gerek ABD’nin gerekse Talabani ve Barzani’nin sürece son derece aktif bir biçimde katıldıklarını; özellikle Talabani’nin hem Kandil’i hem de İmralı’yı ikna için yoğun çalışmalar sürdürdüğünü öğreniyoruz.

Denebilir ki, biz daha “Hangi Akil Adamlar” diye tartışaduralım; 1 numaralı “Akil Adam” arabuluculuk için çoktan harekete geçmiş durumda…

Talabani’nin birtakım ön görüşmelerle zemin hazırlaması faydalı olabilir ama geçen yazımda da belirttiğim gibi, eğer görüşmeler yapılacaksa bu görüşmelerin siyasi iradenin doğrudan kontrolünde yürütülmesi; hesap verilebilir ve denetlenebilir görüşmeler olması gerekir.

Statü pazarlıkla kazanılamaz

Müzakerenin çerçevesine gelince… Bu konuda yakın geçmişte yaşadığımız ve aslında hâlâ süren MİT krizinden dersler çıkararak yürütülecek müzakerelerin çerçevesinin yeniden tartışılması ve belli ilkelerin netleştirilmesi gerekiyor. Bir başka deyişle silahlı örgüt temsilcileriyle neler görüşülebilir; neler görüşülemez konusunda net olmalıyız.

Ben bu konuyu birkaç kere yazdım; burada daha önce yazdıklarımı tekrar etmekten başka çarem yok:
Benim düşünceme göre, görüşen tarafların daha baştan Kürt sorunu ile terör sorununu birbirinden ayırması; “statü”nün belirleneceği yerin devletle yapılan gizli görüşmeler değil meşru zeminlerde cereyan eden açık tartışmalar olduğunu kabul etmesi gerekiyor.

PKK’yla gizli görüşmelerde statü tartışmasına girmek, her şeyden önce PKK’yı bütün Kürtler’in temsilcisi saymak olur ki bu gerçek değildir. İkinci olarak da, konu sadece Kürtler’in değil bir bütün olarak Türkiye’nin idari yapısına ilişkin anayasal bir meseledir. Anayasal bir tartışma iki küçük grubun kendi arasındaki pazarlıklarla belirlenebilir mi?

PKK-BDP çizgisi, MİT’in, askeri istihbaratın ya da herhangi bir devlet yetkilisinin kapalı kapılar ardında Kürtler’e özerklik ya da yerinden yönetim gibi konularda söz vermesinin bir anlam taşımayacağını; ne statü istiyorsa bunu ancak meşru siyasi zeminlerde ortaya koyarak, tek tek bütün siyasi partilerle tartışarak, kamuoyunu ikna etmeye çalışarak, siyasi ittifaklar kurarak, uzlaşmalar yaparak yani meşru zeminde sabırlı bir siyasi mücadele vererek alabileceğini anlamıyor.

İster federasyon istesin, ister özerk bölge, isterse anayasal vatandaşlıkla pekiştirilmiş eşit yurttaşlık hakkı; bu ilerlemelerin ancak halkın büyük çoğunluğunu ikna ederek yapabileceğini; atılacak bütün adımların ancak ihtiyaç duyulan toplumsal psikoloji oluşmuşsa atılabileceğini göremiyor. Toplumu “bypass” edip halktan gizli görüşmelerde devletle el sıkışarak statü kazanacağını umuyor.

Ne var ki görüşmelerden sızan bilgilerden, müzakerenin çerçevesi konusunda yetkisini aşanın sadece PKK olmadığını görüyoruz. Müzakerelerin sık sık statüye ilişkin konularda pazarlığa dönüşmesinden, devlet adına orada bulunanların da bu ayrımın pek farkında olmadıkları anlaşılıyor.

Silah bırakmanın yolu yordamı

O halde bir kez daha özetleyelim:

PKK’yla görüşen hiçbir devlet görevlisi, esas olarak anayasal bir konu olan statü konusunda terör örgütü ile tartışmaya girmek, pazarlık etmek ya da söz vermek yetkisine sahip olamaz. Bu görüşmelerin yoğunlaşması gereken alan, doğrudan doğruya şiddetin son bulması için yapılabileceklerdir.

PKK’nın silahlı bir örgüt olarak tasfiye edilirken meşru siyaset yapma imkânlarına kavuşturulması için neler yapılabileceği, dağdakilerin nasıl indirilebileceği, topluma nasıl kazandırılabileceği, önder kadronun ne olacağı, gündeme gelebilecek bir affın kapsamı ve niteliği gibi konulardır.

Bu çerçevenin aşılması, hükümeti kamuoyu önünde savunamayacağı bir pozisyona sokar ki; bu da en fazla barış ihtimaline zarar verir.

Bugün, 13.06.2012

Özgürleştirmeyecekse yeni anayasaya gerek yok!

Meryem Gayberi’nin Doç. Dr. Bekir Berat Özipek ile yaptığı, Sivil Bakış’ın üçüncü sayısında yayımlanan söyleşidir.

Türkiye, 80 yıllık sorunlarını aşacak bir rehbere, yeni ve sivil bir anayasaya ihtiyaç duyuyor. Seçimlerde bu talebi karşılama sözü veren AK Parti, halkın değişim talebini iyi okuyarak yüzde 50 oranında oy aldı. Dindarların, Kürtlerin, Alevilerin, azınlıkların ve daha birçok kesimin devletten “alacaklı” olduğu bir sistemimiz var. Yıllardır, köşesinden, ekranlardan ve kürsüden bu değişimin ne anlama geldiğini ve çözüm yollarını aktaran dinamik bir entelektüel akılla, Doç. Dr. Bekir Berat Özipek’le “dertlerimizi” masaya yatırdık. CHP’den Ak Parti’ye, Kemalist oligarşiden yeni anayasa çalışmalarına kadar daldan dala atlayan sorularımız içtenlikle yanıtladı.

“Yeni Anayasa çalışmaları ağır gidiyor” diye çok ciddi eleştiriler var. Yeni anayasa çalışmaları yavaşlatılıyor mu gerçekten?

-Meclis’teki sürecin ağır işlediği doğru. Ama yeni anayasa yapım süreci sadece ona indirgenmemeli. Türkiye’ de ciddi bir anayasa yapma arzusu ve anayasa üzerine düşünme süreci var. Bu toplumun her kesiminde var. Bugünkü anayasa yapım çabaları da aslında bu aşağıdan gelen talebin bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

Anayasa Komisyonu’ndan ümitli olabilir miyiz?

Komisyon’dan bir şey çıkar mı çıkmaz mı bilmiyorum. Ama bu sürecinin kendisi çok değerli ve öğretici. Muhtemelen bu komisyonun sonunda bir anayasa çıkmayabilir. Ama şöyle ya da böyle Türkiye’nin bir anayasa yapacağına inanıyorum ben. Bu belki nihai anayasamız olmayacak. Yani hepimizin tamamen içine sinerek kabul edeceği bir anayasa olmayacak. Ama “bizim” diyebileceğimiz bir anayasa olacak.

TOPLUMSAL KESİMLER YAKINLAŞIYOR

Anayasayla ilgili farklı toplumsal kesimlerin çalışmalarında “özgürlük” ve “demokrasi” içerikli taleplerde eskiye göre bir yakınlaşma olduğunu düşünüyor musunuz?

-Evet. Son yıllardaki anayasa verilerine bakıyorum. Çok umut verici, daha özgürlükçü ve daha cesur talepler var. Farklı sivil toplum kesimlerinden gelen talepler üç noktada birbirine yaklaşıyor: Öncelikle, artık neredeyse bütün taslaklar ideolojisiz devletten yana olmaya başladı ki bu çok önemli. Devletin ideolojik tarafsızlığı, bir anayasa için en değerli en olması gereken hususlardan biri. İkincisi, anayasal vatandaşlık konusunda epeyce yok aldık. Dikkat ederseniz önceden “Acaba bütün etnik kimliklerin isimlerini anayasaya yazsak mı?” diyenler vardı. Şimdi “yazmayalım” konusunda genel bir uzlaşma var. “Hiç birisini yazmayalım, etnik tarafgirlikten, etnik kimlikten arındırılmış bir anayasa olsun” deniyor. Üçüncüsü, din ve vicdan özgürlüğü konusunda. Belki çok fazla gündemde olmayan ama önemli bir çatışma noktası da bu. Yeni anayasa taslaklarının din ve vicdan özgürlüğü anlamında da evrensel standartlara daha fazla yaklaştığını görüyorum.

Yani taslaklarda ileri demokrasilere daha fazla yaklaşma eğiliminden söz edebiliriz.

-Evet, üretilen anayasa önerilerinde kayda değer bir yakınlaşma eğilimi var. Bu umut verici. Bir süre sonra mesela diyelim ki mevcut anayasanın bugünkü gibi vatandaşlığı “Türklüğe” bağlayanlar ya da laikliliği militan bir şekilde “yukarıdan aşağıya bir değerin veya seküler yaşam biçiminin aktarılması” olarak anlayanlar yalnızlaşacaklar. Bu bağlamda son anayasa taslaklarına baktığımız zaman ben umut verici buluyorum. Mesela Turgut Özal Üniversitesi’nin bir çalışması vardı. Şimdiye kadar yapılmış bütün anayasa taslaklarını, anayasa önerilerini yan yana koymuşlar temel maddeleri bakımdan karşılaştırmışlar. Örneğin ifade özgürlüğü konusunda “bu taslak bunu söylüyor, şu taslak şunu söylüyor” diye tablolaştırmışlar.  Çok güzel bir çalışmaydı.  Bu bağlamda Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün önerisinden de söz etmem gerek. “Vesayetsiz ve Tam Demokratik Bir Türkiye İçin İnsan Onuruna Dayanan Yeni Anayasa” başlıklı, benim de içinde bulunduğum bir öneriydi ve Türkiye’de şu ana kadar yapılmış en ileri öneri olduğunu düşünüyorum.

AK PARTİ AKINTIYA KÜREK ÇEKMİYOR

Bir de özgürlükler konusunda Başbakan’ın sosyolojik olarak çok dönüştürücü bir gücü olduğunu düşünüyorum. Başbakan açıklıyor, önce tartışmalar oluyor ama daha sonra insanlar “sorun çözülmeli” noktasına geliyor.

-Şu anki iktidarın ya da AK Partinin en büyük avantajı, toplumda zaten var olan dönüşümün ve dinamizmin paralelinde yürümeyi başarması. Yani rüzgâra karşı yürümemeyi başarması. Bu çok önemli bir şey ya da öteki partiler gibi değişime ve akıntıya karşı kürek çekmemeye çalışması.

Burada AK Parti’nin “muhafazakar” değil de “değişimci” yönü çıkmıyor mu ortaya?

-Aslında muhafazakar partiler de bu anlamda dönüşümcüdür. Muhafazakarlar sadece yukarıdan aşağıya, bizdeki ittihatçı Kemalist tarzda dönüşüme karşıdır. Yoksa muhafaza etmek için değiştirmeyi düşünürler. Bir muhafazakar filozofun sözüdür: “Muhafaza etmek için değiştirmek” yani var olanı koruyabilmek için adapte etmek gerekir ve muhafazakârlar da bunu yapıyor.

YASAKLAR SÜRECEKSE YORULMAYA GEREK YOK!

Bugünkü Anayasa’da bırakın ileri demokrasileri, çağın çok gerisinde kalmış maddeler var. Örneğin Atatürk’ü Koruma Kanunu. Ya da değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeler. Bazı partiler de kendilerine bu maddeleri “Kırmızı çizgi” olarak gördüklerini dahi söylediler. Bu yeni anayasa umutları için bir handikap değil mi?

-Bunlar kalacaksa yeni anayasa yapmaya gerek yok! Yani tekke, türbe ve zaviye yasağı, kılık kıyafet yasağı, isimlerini bile unuttuğumuz ve isimlerini de unutmamızın hayırlı olacağı otoriter faşizan dönemlere ait yasalara atıf olacaksa gerek yok. Bunlar dolayısıyla zaten yeni anayasa diyoruz.

Müslümanların başörtüsü ve inanç özgürlüğü talepleri, azınlıkların vakıf mallarının devri ve Ruhban Okulu talepleri, Musevilerin talepleri, Alevileri Cem evleri, Kürtlerin ana dilde eğitim talepleri vs. Neredeyse her kesimin mağdur olduğu adaletsiz bir durum var. Bir toplumsal sözleşme olabilecek mi yeni anayasa?

-Yapısal adaletsizlik söz konusuysa bunun kurbanları sadece bir toplum kesimi değil, herkestir. Mağduru hepimiz olan bir düzeni, bir işleyişi  değiştirmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla bundan, başörtülü bir kadın da, Alevi de, Sünni de, Ortodoks Musevi de, dindar Ermeni de, dinli de dinsiz de yararlanacak. Yeni anayasa haklar bakımından Lozan’ı azınlıklar için bir şemsiye olmaktan çıkaracak kadar eşitlikçi ve özgürlükçü olmazsa son anayasamız olmayacak demektir.

DARBENİN RUHU İLK 3 MADDEDE

Ama tam da burada bazı siyasal partilerin veya liderlerin, “İlk 3 maddeye dokunulamaz!” gibi söylemleri, umut kırıcı oluyor.

-Bunu CHP söyledi. KIlıçdaroğlu ilk 3 maddeyle ilgili konuştu. Daha sonra AK Partili bir milletvekili de ona hak verdi. Onlara şunu söyleyelim; “Eğer anayasa’nın ilk 3 maddesini değiştirmeyeceksiniz, bu işi bırakıp gidelim! İlk 3 maddesini değiştirmeyeceksiniz hiç boş yere ne siz yorulun, ne de bizi uğraştırın!” Çünkü 82 Anayasası o ilk 3 maddedir zaten. Anayasa’nın ruhu oradadır. Anayasa’nın DNA’sı,  özü oradadır. Anayasa’da değiştirilmesi istenen şey, orman köylüsünün, balıkçılığın korunması veya başkentin Çorum’a taşınmasıyla ilgili hüküm değil. Biz oradaki resmi ideolojiyi kastediyoruz. Resmi ideolojiyi koruduktan sonra o anayasaya daha ne yazarsanız yazın evrensel insan hakları metinlerinin hepsini de arkasına iliştirin, hiçbir anlamı olmayacaktır.

Türkiye’de olduğu gibi Ortadoğu’dan Afrika’ya, Avrupa’dan hatta Amerika’ya kadar insanların değişim talepleri var.  Sizce neden CHP ısrarla bunun dışında tutuyor kendisini?

– CHP’nin dayandığı toplumsal kesimlerin değişimden korkusu söz konusu. Alevileri hariç tutacak olursak, CHP’nin dayandığı sosyoekonomik taban değişimden, demokratikleşmeden, dünyayla bütünleşmeden kendisinin zarar göreceğine dair bir  kaygı duyuyor.

TÜRKİYE, KEMALİST OLİGARŞİYİ TAŞIYAMIYOR ARTIK

Nasıl yani? Biraz açar mısınız?

-Yani eğer avantajlı ve dezavantajlı gruplar bir araya gelip anayasa yapmaya çalışıyorlarsa burada avantajlı grupları eşitliğe ikna etmek daha önemlidir. Bu anlamda eşitliğin CHP’nin tabanına da yarayacağı konusunu idrak etmesi buna ikna olması çok önemli. Ama insanlar genellikle bu kadar uzun vadeli, bu kadar kapsamlı bakmayabiliyor. Daha kısa vadede kaybedeceklerine dair korkuları, siyasi tutumlarını da belirleyebiliyor. Şunun anlaşılması lazım; Türkiye artık böyle bir Kemalist oligarşiyi taşıyacak bir noktada değil. Dünyayla bu kadar bütünleştiğimiz, dünyadaki demokratikleşme standardının bu kadar yaygınlaştığı, özgürlük taleplerinin kapılara dayandığı bir dönemde, Türkiye’de Kemalist bir kastvari sistemi muhafaza etmek mümkün değil! Dolayısıyla burada yapılması gereken, CHP’nin de bu değişimin aslında total anlamda hepimize faydalı olduğunu  kabul etmesi. Ve bu değişimin daha sağlıklı bir zeminde yürütülmesine katkıda bulunması. CHP’nin de bu konuda daha fazla düşünmeye ihtiyacı var.

Daha “çağdaş” olmaya ihtiyacı var demek istiyorsunuz yani.

-Doğru, daha çağdaş olmaya ihtiyacı var. Çünkü bu çağın gidişatını görmeleri gerekiyor.

“Yeni Türkiye” söylemi çok tuttu. Aslında entelektüellerden sıradan insana kadar herkes, geleceğe dair değişim umudunu içerdiği için olsa gerek “yeni Türkiye” kavramını seviyor. Siz nasıl yeni bir Türkiye istiyorsunuz?

-Benim de yeni bir dünya, yeni bir toplum, yeni bir insanlık gibi ideallerim, tahayyüllerim var. Ancak bunlar için uğraşırken, aynı anda, şimdi, evrensel demokratik standartların tesis edilmesinin çok önemli, çok değerli olduğunu düşünüyorum. Daha iyi bir dünya için felsefi arayışımızı, ona ulaşmaya ilişkin kafa yormalarımızı, tartışmalarımızı sürdürürken  aynı zamanda demokrasinin evrensel anlam ve içeriğiyle bu ülkede yerleşmesi için uğraşmak gerekir. Bu ikincisi çok daha somut çok daha öncelikli bir ödevdir.

Yeni Türkiye’de bu evrensel standartların oluşması için adımlar atıldı mı?

-Şimdiye kadar adımlar atıldı evet. 1950’de olumlu anlamda önemli bir kırılma yaşadık. 1983’te Özal’la birlikte ikinci  bir kırılma, sonra 2002’de AK Parti ile birlikte bir kırılma daha yaşadık. Ben bu sürecin devam ettiğini düşünüyorum hala. Aslında atılabilecek pek çok adımın olduğunu ama yeterli adımın henüz atılmadığını bu iktidarın da olağanüstü  önemli  başarılara imza atmış bir iktidar olarak sık sık durakladığını ve ancak kriz doğduğunda reform iradesinin canlandığını görüyorum.

STATÜKOYA TOPARLANMA FIRSATI VERİLMEMELİ

Doksan yıllık bir sistemi yeniden inşa etmek kolay değil. Katsayı ile ilgili sorun bile daha geçtiğimiz günlerde ancak çözülebildi. Bu adımlar atılırken “zorluklarla karşılaşıldığını” da biliyoruz.

-Evet kesinlikle doğru. Bu noktaya gelene kadar çok zorlukla karşılaştılar. Ama her şeye rağmen krizleri öngörerek reform iradesini canlı tutmak gerektiğine inanıyorum.

Şimdi mesela basına ve soruşturmalarla ilgili iddianamelerin ek delil klasörlerine yansıdığı kadarıyla anlıyoruz ki, çok zorlu bir mücadele verilmiş bürokratik oligarşiye karşı?

-Bizim, Kürt sorunu konusunda, din ve vicdan özgürlüğü konusunda, başörtüsü, katsayı sorunu ve anadilde eğitim gibi konularda hükümeti sıkıştırdığımız dönemlerde, birileri de onu devirmek için darbe planları yapıyormuş. Ama ben uzun bir Türkiye tarihine ilişkin gözlemimin ve okumalarımın sonucu olarak şunu rahatlıkla söyleyebileceğimi düşünüyorum. Reform yapan bir iktidar, reform yaparken devrilmiyor tam tersine kendisini yıkmaya, ortadan kaldırmaya niyetli olan güçleri alt etmesinin yolu da bu reformlardan geçiyor. Ancak duraksadığı zaman onun üstüne çullanıyorlar. Bu Demokrat Parti için de böyleydi, Anavatan Partisi için de böyleydi, bugün AK Parti içinde böyle. Bu nedenle herhangi bir demokratik hükümetin statükoya toparlanma fırsatı vermemesi lazım.

Savunma pozisyonundansa üstüne üstüne gidilmesi gerekiyor diyorsunuz…

-Öyle. Mesela şu an anayasa çalışması yapılıyor. Siz söylediniz işte; “Meclis’te bir Uzlaşma Komisyonu bugüne kadar denenmemiş bir şeyi deneyip siyasi kültürü uzlaşmaya pek de elverişli olmayan siyasi partileri uzlaştırmaya çalışıyor.” Ama bu arada yapılması gereken o kadar çok şey var ki yapılmıyor. Atılacak o kadar önemli adımlar var ki; YÖK Kanunu’ndan,  Milli Eğitim Kanunu’ndan başlayarak Türk Ceza Kanununa kadar. Sadece silme yoluyla atılabilecek o kadar çok insan haklarına aykırı hüküm var ki. Demokrasinin evrensel standartları ile bunların yeni anayasaya endekslenmesi de  gerekmiyor. Bu adımların atılması sadece statükoyu zorlayıcı, statükoyu  dönüştürücü bir anlam taşımaktan ibaret değil. Aynı zamanda bu iktidarın kalıcılığını, sağlamlığını da pekiştiriyor. O yüzden  bugünkü iktidar bir tercih yapmak zorunda değil. “Ben bu adımları atarsam daha da zorlanırım, birileri beni boğmaya kalkışabilir” diye düşünmesine  gerek yok. Tam tersine bu adımları atmadığı zaman boğmaya çalışıyorlar zaten. Toplumdan yana kaygı duymasına hiç gerek yok, çünkü toplum değişime hazır ve her seferinde bunun için vize veriyor.
 
Ama yıllardır neredeyse hiç dokunulmamış o kadar çok ve “zor” sorunlarımız var ki, bazen tepkilerin geldiği yönü bulakta şaşırıyor insan. Örneğin Alevi Çalıştayları. Sorunları ele alındığı için olumlu tepki beklenen kesimler dahi çok sert bir duruş sergileyebiliyor.

– Alevi açılımı konusunda engel sadece “devrim yasaları” değil; hükümet bir yandan istekli ama diğer yandan kendi sınırları da var. Oysa bu hükümetin Alevi Sorununun çözümü konusunda adım atması çok daha değerli ve tarihi bir anlamı olur. Cemevlerine hukuki statü talebi var. Pir, Dede, Sultan, Abdal gibi unvanlar yasak. Ama insan haklarına, vicdana, akla aykırı yasaklar olduğu için bunlar zaten pratik olarak uygulanmıyor. Dolayısıyla burada devrim yasalarını falan gerekçe göstermek de doğru değil.

DİYANET’İN BU ÜLKEYE EN BÜYÜK İYİLİĞİ NE OLUR?
Mesela ben çok şaşırdım. İlk defa Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Diyanet işleri Başkanı  Cem evlerini ziyaret etti. Halbuki yıllardır hiç Cem evine gidilip ziyaret edilmemiş. Atılan her adımda Sünnilerin de Alevilerin de birbirlerine karşı ön yargılarının aslında işin en zor yanını teşkil ettiğini görüyoruz.

-Diyanet bugüne kadar Sünni cemaatinin  ya da  Sünni  bir tarikatın tekkesine de gitmemiştir muhtemelen. Hoş gitse de gitmese de benim için çok önemli değil. Belki de bu adım sembolik olarak bir mezhep önyargısının kırılması bakımdan önemli olabilir.  Tıpkı normalde devletin yayıncılık yapmasını istemeyen birisi olarak TRT’nin simgesel önemi ve Kürt kimliğinin inkârının geri alınması bakımından TRT6’yı değerli gördüğüm gibi. Ama nihayetinde Diyanet, Sünni kesimi denetim altına almak için Sünni teolojisini temel alıyor görünen  bir kurumdur. Diyanet’in en güzel değişimi kendisini feshetmesidir.

Dersim tartışmaları sürerken bir hikaye okudum. Bir anne sürgün edilen iki kızının saçlarını saklamış ve kızlarını göremeden ölmüş. Bu hikayeler oldukça canımız acıyor. Dersim katliamıyla yüzleşirken bazen “toplumu ayrıştırmak gerekir” şeklinde eleştiriler yapılıyor. Devletin “karanlık” geçmişiyle yüzleşmesi toplumu ayrıştıra bir şey midir?

-Burada ayrışan toplum değil aslında. Burada ayrışan belli bir nitelikteki, belli bir pratikteki, belli bir ideolojideki devlet ile toplum. Bu yüzleşme aslında toplumda ayrışmayı değil bütünleşmeyi, karşılıklı anlamayı getiriyor. Örneğin, Sünni için Alevi komşusunun neden küskün olduğunu anlamasını sağlıyor. Bu travmaların iyileştirilmesi bakımından bir yüzleşme şart. Kaldı ki; ben bunun çok da acıtıcı bir şekilde yapıldığını da düşünmüyorum.

Yüzleşmenin, “Sabiha Gökçen” veya “Atatürk” gibi isimler üzerinden yürütülmesi de eleştiriliyor bazen. Kişilerden ziyade devletin tüzel kişiliğinin ve sorumluluğunun öne çıkarılması gerekmiyor mu?

-Hadiseleri konuşmak önemli. İnsan neyin doğru neyin yanlış olduğunu kendi vicdanıyla yargılar zaten. O yüzden de hakikati ortaya koymak; sadece Dersim’deki katliamı ortaya koymak bile çok değerli. Kızlarının saçından iki tutamı saklayan kadınla, Atatürkçü olduğu için kendisini o dönemde yaşanan her şeyi sahiplenmek zorunda olduğunu zanneden insanı yüzleştirmek yeterli!

CHP’NİN ELİTLERİ TAHAMMÜL EDEMİYOR

Dersim’i bugün artık herkes biliyor. En ulusalcı  gazetelerde bile Dersim hikayeleri okuduk. Herkesin bir anlamda Alevi vatandaşlarımızdan özür dilediğini görüyoruz zaten.

-Bu önemli işte. Dersim bu anlamda sistemin, asıl yüzleşme için müdahale edilmesi gereken “Aşil topuğu”ydu. Onu gördük. Çünkü 1930’da Ağrı isyanı dolayısıyla katledilen Kürtlerden söz etsek muhtemelen bu sistemin çok özüne dokunmayacaktı. Ya da dindar Sünni kesimlerin durumundan söz etmek. Ama belki de hepsinin birden anlaşılması için Dersim iyi bir başlangıç oldu. Güzel olan da bunu başlatanın bizzat CHP’nin içinden bir ses olmasıydı.

Tartışmalar sırasında belki de en çok sıkışan CHP lideri oldu. Hem Dersimli hem CHP’nin başında. O sırada “Kılıçdaroğlu’nun acısını anlıyorum ve saygı duyuyorum” diye yazmıştım. Ancak CHP’nin genel tavrı gene savruktu. Kimi suçlayacaklarını bilmez halde tepkiler verdiler.

-Yüzleşmesi gereken CHP’nin kendisi! Ve şu an başında mağdur kesimden gelen bir isim  var. O yüzden de asıl CHP‘nin içindeki Sünni kökenli elitin sesinin çıkması gerekirdi. Vicdani tavır göstermesi gereken onlardı. Ama tam tersine hatırlarsanız bu elit, Kılıçdaroğlu’na karşı bir de gözdağı veren bir bildiri hazırlayıp okudu.

ERDOĞAN SAHİCİ LİDER!

Başbakan Erdoğan’ın herkesi şaşırtarak devlet adına Dersim’den “özür dilemesi”, nasıl bir anlam içeriyordu sizce?
Dersim konusunda Kılıçdaroğlu’ndan ziyade iş Başbakan’a düşüyordu. Sünni arka plandan gelen birisi olarak Kemalist müesses nizamla kendisini  ayrıştırması ve kendi tabanının da bu zalimlikle arasındaki farkı net bir şekilde göstermesi gerekiyordu. O yüzden ben bu özrün çok çok değerli olduğunu düşünüyorum. Bir şey daha söyleyeyim; bu özrün değeri zaman geçtikçe daha çok artacak. Hazırlıksız bir anda yakalandık bu özre! Afalladık bir anda. Görünen o ki, Erdoğan sahici lider. Hatalarıyla, sevaplarıyla, yanlışlarıyla, doğrularıyla sahici bir insan. Yani dokunduğunuz zaman, bir insana dokunduğunuzu hissedebileceğinizi anlıyorsunuz. Toplum da bunu görüyor.

 

Röportaj:Meryem Gayberi
Sivil Bakış, 12.06.2012

AK Parti’nin Kürtleri

0

Pek umutvar olmasam da Kürt meselesinin çözümü yeniden gündemde. CHP’nin inisiyatifi hükümeti yeniden canlandırmış görülüyor. Uzun süredir muhafazakar siyasetin popülist temalarıyla gündemi yönetmeyi tercih eden AK Parti’nin Kürt meselesinde cesur adımlar atması açıkçası beni şaşırtır.

Şaşacağım ilk adım da önümüzdeki eğitim döneminde okullarda seçmeli Kürtçe derslerinin sunulması olur.

Elbette Kürtlerin tercihi, isteyenler için eğitim dilinin Kürtçe olması. Seçmeli Kürtçe dersleri bu talebi karşılamaz, ama önemli bir başlangıç teşkil eder. Üstelik bu adım, sorunun paydaşlarını da karar alma ve modelleme sürecine katarsa daha da anlam kazanır. Böylece çözüm arayışı ‘siyaset’le bütünleşir.

Çözümü ‘siyaset’ üzerinden toplumsal ve siyasal paydaşlarla birlikte üretmek önemli. Çünkü bir zamandır hükümette Kürt sorununu siyasetsiz çözme eğilimi güçlenmişti. Uludere olayına kadar ‘güvenlikçi’ yaklaşım hüküm sürdü. ‘PKK’yı yenerek’ Kürt sorununu çözebileceğini düşündü hükümet çevreleri, sanki bu yöntem neredeyse otuz yıldır uygulanmamış ve iflas etmemiş gibi.

Uludere’de 34 masum köylünün ölümü pahasına da olsa hükümet bu yöntemin sınırlarını gördü sanırım. Herhalde güvenlikçi yaklaşımın Kürt sorununu çözmeyeceği, aksine daha derin yaralar açabileceği anlaşıldı. Bugün biraz da olsa ‘siyasete dönüş’ eğilimi varsa bunda Uludere faciasının yarattığı vicdan sızlaması etkili olmalı.

Kürt sorununu siyasetsiz çözmenin bir başka ’emniyetli’ yolu olarak da işi Barzani veya Talabani’ye havale etmek görülüyor. Iraklı Kürt liderlerin PKK üzerinde belli bir nüfuzu olabilir, ama bu tek başına PKK’yı silah bırakmaya ikna etmeye yetmez. Üstelik PKK şu veya bu nedenle silah bıraksa bile sorun çözülmüş olmaz. Kürtlerin kimlik ve tanınma talepleri hâlâ ortada kalır.

Yani bu iş siyasetsiz çözülmez. ‘Siyasetli çözüm’ün gereklerinden biri de AK Parti’nin kendi Kürtlerini bu sürece katmak. Bakın, BDP’liler vs. demiyorum; AK Partili Kürtlerin bile müdahil olmadığı, içinde yer almadığı, aşağıdan yukarıya görüş ve öneri taşımadığı bir modelde siyaset, yani temsil, diyalog, müzakere yoktur.

Hükümetin, Kürt meselesine yeniden ciddiyetle yaklaşmasının şartlarından birisi AK Partili Kürtlerin taleplerini ve görüşlerini partinin ve hükümetin önüne taşıyacak mekanizma ve temsil makamlarının bulunmasıdır. Bu ise yok; hiç olmadı. Olmayınca da AK Partili Kürtler, Kürt sorununun çözümünde tam bir temsil krizi yaşıyorlar. Dahası, Kürt meselesinin siyasal temsili tamamen BDP’nin tekeline geçiyor. Böylece Kürtlerin yarısından fazlası, yani AK Parti’ye oy verenler sorunun çözümünde ‘aktör’ olmaktan çıkıyor. Bu ‘aktörlüğü’ veya ‘temsiliyet’i AK Parti’nin kurumsal olarak üstlendiği söylenebilir, ama biliyoruz ki parti içindeki ‘Kürtlerin adı yok’!

Bu tuhaf bir durum, Kürtlerin yarısından fazlasının oylarını alan bir parti için… Meclis’te Kürt kökenli AK Parti milletvekillerinin sayısının 80-90 olduğu söyleniyor. Bu partinin Güneydoğu, Doğu teşkilatı, delegesi, belediye başkanları var…

Daha da önemlisi AK Parti’nin Kürtleri ‘değerli’; değerli çünkü partinin başkanı on yıldır Türkiye’nin her kesiminden oy alan, ülkenin her bölgesine var olan parti olduklarını haklı bir övünçle söylüyor. Birçok kişi AK Parti’nin Güneydoğu’daki varlığını ülkenin bütünlüğünün sigortası olarak görüyor. AK Parti’nin Kürt oylarını Türkiye’nin Güneydoğu’daki ‘tapu senedi’ olarak niteleyenler bile var.

Yani, AK Parti’nin Kürt oyları, milletvekilleri, belediye başkanları ‘değerli’, hem de çok… Varlıkları AK Parti’yi daha demokratik, daha çoğulcu, daha hoşgörülü gösteriyor. Peki AK Parti’nin Kürtleri bu değerlerinin farkındalar mı?

AK Parti’nin demokratik çoğulculuğunun önemli garantilerinden birisi partideki Kürtlerin varlığıdır. Kürtlerin desteklemediği ve temsil edilmediği bir AK Parti çok kısa bir sürede MHP’den farksız hale gelebilir.

Zaman, 12.06.2012

Oslo süreci yeniden mi?

Son zamanlarda “Oslo süreci” denen sürecin yeniden başlayacağına dair birçok alamet belirdi.
Gerek iç, gerekse dış dinamiklerin yoğun bir hareketlenme içinde olduğu görülüyor.

BDP’lilerin ABD ziyareti, onun ardından Neçirvan Barzani’nin Türkiye ziyareti, bunu izleyen günlerde Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’la görüşmesi ve Kürt sorunu konusunda işbirliği atağı… Bu arada Kandil’den Avni Özgürel kanalıyla gelen “PKK yönetiminin Oslo sürecine hâlâ bağlı olduğu ve silahı çözüm olarak görmediği” mesajı…

ABD’nin yeniden devreye girdiği ve PKK’yla görüşmeleri başlatmaya çalıştığı ortada. Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay CNNTürk’ten Hande Fırat’a “Silah bırakmaya kadar giden görüşmeler var. ABD başından beri işin içinde” diyerek bunu zaten açık bir biçimde ifade etti.

ABD faktörü, yabancı parmağı alerjisi olanlar için bu girişimi daha baştan karalamaya yetebilir. Benim içinse, parmağın milliyeti değil, neyi amaçladığı önemlidir. Amaçlar örtüşüyorsa ve yabancının parmağı bu amaca ulaşmak için gayrimeşru yollara başvurmuyorsa, ne sakıncası var?

Görüşmeleri kim yürütmeli?

Benim derdim sürecin kimin inisiyatifiyle başladığı değil; hangi kapsamda ve nasıl yürütüleceği… Bu konuda geçmiş deneyimin iyi bir değerlendirmesinin yapılması gerekiyor ki ben henüz bu konuda bir fikir birliği sağlandığını zannetmiyorum.

Birinci Oslo görüşmeleri sonrasında yaşadığımız sorunlara bakınca ben, üzerinde anlaşmamız gereken birinci sorunun, “görüşmeleri kim yürütmeli” sorusu olduğunu düşünüyorum. İkincisi ise, “Neler görüşülmeli, neler görüşülmemeli” sorusudur.

Birinciden başlayalım:

Hemen söyleyeyim ki, bu konuda şimdiye kadar uygulanan yöntem son derece yapmacık bir yöntem. Devlet ve hükümet, terör örgütüyle sözde görüşmüyor, ama kâh MİT kanalıyla kâh Barzani kanalıyla kâh ABD kanalıyla kâh “akil adamlar” denen birtakım arabulucular kanalıyla, aslında bal gibi de görüşüyor.

Dolaylı görüşmelerin yol açtığı komplikasyonları Birinci Oslo sürecinde fazlasıyla yaşadık. Bu garip durum yüzünden, Başbakan bir gün kalkıp “Biz hükümet olarak asla görüşmedik” diyor, ertesi günse “Görüşme talimatını ben verdim” diyor. Görüşmelere katılan PKK, MİT’in kabul etmiş göründüklerinin ertesi gün hükümet tarafından inkâr edildiğini duyunca neye uğradığını şaşırıyor. Ve biz kamuoyu olarak, birtakım görüşme tutanakları basına sızınca, neler görüşüldüğünü duyup afallıyoruz.

Peki bu keşmekeş kaçınılmaz mıdır? Eğer terör örgütüyle görüşmek gerekliyse, neden siyasi irade bu görüşmeleri doğrudan yapmaz da araya birtakım aracılar koyar? Örneğin hükümet tayin edeceği tam yetkili bir heyetle neden yürütmez bu görüşmeleri? Ya da görüşmenin ana hatları konusunda anlaşan partiler neden ortak bir heyet kurup bu heyete görüşme yetkisi vermez?

Terör örgütüyle görüşmek prensipte doğru olmadığı için mi? İyi de araya birtakım aracılar koyduğunuz zaman bu prensibi çiğnememiş mi oluyorsunuz? Bu, herkesin bildiği bir yalandan; topluca katıldığımız bir riyakârlıktan başka ne ki?

Aracıları devreye sokmanın flu ve kontrol edilemez bir alan yarattığını, istenmeyen manipülasyonlara sebep olabildiğini, açıklık ve hesap verilebilirlik ortamını ortadan kaldırdığını, tecrübelerimizden biliyoruz.
Öyleyse eğer Oslo süreci yeniden başlayacaksa, “Kim görüşmeli” sorusunu da yeniden düşünmenin zamanıdır.

Geçmişte kamuoyunun geniş kesimleri, devletin bu görüşmeleri yapmasını anlayışla karşıladığını ortaya koydu. Demek ki, kamuoyu açısından çekinilecek bir durum yok. Yeter ki görüşmeler siyasi iradenin doğrudan sorumluluğunda ve denetlenebilir bir biçimde yürütülsün.

İkinci önemli soruya “Neler görüşülür, neler görüşülemez” sorusuna da gelecek yazımızda girel

 

Bugün, 11.06.2012

Ahmet Hamdi Ayan – Tevhidi Tedrisat mı İnsan Hakları mı?

“Herkese eşit kamusal laik eğitim”, Kemalistler ve sosyalistlerin kısmı azamı tarafından sloganlaştırılan bir düşüncedir. Bunun tam karşısında gözüken ama aslında elmanın diğer yarısı gibi benzeşen bir düşünce daha vardır: Herkese eşit kamusal millî/manevî eğitim.

Her iki düşüncenin ortak yanı, devletin çocukları yetiştirmede tek yetkili özne oluşudur (tevhidi tedrisat). İki düşünce de kendi durdukları yerden devlet vurgusu yaparak tek merkezden belli bir düşünceye göre çocukların yetiştirilmelerini savunur.

82 Anayasası da devletçi okul anlayışını olmazsa olmaz görür ve tevhidi tedrisatı kutsar…

Cumhuriyet ideolojisinin demokrasiye (halka) rağmen topluma benimsetilmesinde en aktif rolü üstlenmiş olan tevhidi tedrisat yasasının sadece Kemalistlerce savunulduğunu zannetmek çok büyük bir yanılgıdır. Liberaller dışında hemen herkes, öğretim faaliyetlerinin devlet eliyle (zorla) verilmesini savunur. Devletin öğretim faaliyetlerinin içeriğini belirlemede sınırsız yetki sahibi olmasının, kimi “demokrat”ları rahatsız etmemesi ayrı bir sorundur.

Tevhidi tedrisat yasasıyla devleti, okul faaliyetlerini içerikleriyle beraber belirlemede tek yetkili görme, cumhuriyetçi ideolojiye uygundur. Devletin öğretme işinde “tek” özne olması; olabilmesi için, toplumu  kuvvetlice etkileyen “din”in kamusal alandan kovulması, bu yapılamıyorsa yalıtılması anlamına gelen laikçiliğin dayatılması gerekir. Laikçiliğin laiklikten bir sapma olduğuna dikkat etmek gerekir.

Bu açıklamalardan sonra, tevhidi tedrisatın (resmî ideolojinin) topluma dayatılmasının evrensel değerlere bağlı kalınarak yapılamayacağını söyleyebilmemiz mümkündür.

Devleti tek özne yaparken, en ciddi muhalefet kurumu olan dinin, tırpanlanması veya yok edilmeye çalışılması, demokrasi ve insan hakları ihlâl edilmeden yapılamaz.

Tevhidi tedrisatın güçle dayatılması başlı başına insan hakları ve demokrasi ihlâlidir.
Tevhidi tedrisatın içeriği ne olursa olsun bu böyledir.

Biçim olarak demokrasi ve insan haklarını ihlâl eden tevhidi tedrisatın içerik olarak da evrensel değerlere aykırılığı çok açıktır.

Bu yazıda biçimden ziyade içerik üzerinde durmak istememe rağmen, lafı uzatmak mecburiyetinden kurtulamadım. Çünkü bu zor bir konudur ve liberaller dışında kimse okul müfredatının üzerinde insan hakları temelli bir tahlil yapmamaktadır. Çocuklara zorla okutulan ant ve marşlara yaklaşım, konuyu örneklemek açısından oldukça önemlidir.

“Türküm” doğruyum ifadesinin içeriği, bazı fikir guruplarını rahatsız etmektedir. 7 yaşındaki bir çocuğun sabahın köründe sıraya dizilip istemediği bir şeyi yapması değil de “Türküm” ifadesi bazılarını rahatsız etmektedir. Türküm yerine “Kürdüm” doğruyum dese, bazıları buna ses çıkarmayacak. Veya, “Müslümanım” doğruyum ifadesi de epey taraftar bulacak. Ya da çocuklar “devrimciyim” doğruyum deseler birileri gerçekten memnun olacaklar.

Dikkat edilirse, ant ve marşın okumasını herkes istiyor. Rahatsızlık okunan şeyin içeriğiyle ilgilidir. Kimsenin aile ve çocuk üzerinde durmaması, aslında tevhidi tedrisatın ne kadar içe sindiğinin bir göstergesidir. Biçim olarak olsa bile bu böyledir.

Siz ne diyorsunuz sorusunun cevabını en sona bırakarak tevhidi tedrisatın içeriğini insan hakları açısından ana hatlarıyla değerlendirmek istiyorum.

**
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 26. Maddesi öğrenim özgürlüğüyle ilgilidir. Maddeyi aynen alıyorum. (Maddenin tercümelerinde farlılık olması veya kasten yanlış tercüme edilmesi bile evrensel değerleri gizlemek için yeterli değildir)

Madde 26: 
1. Herkes eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleksel eğitim herkese açıktır. Yüksek öğretim, yeteneklerine göre herkese tam bir eşitlikle açık olmalıdır.
2. Eğitim insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.
3. Çocuklara verilecek eğitimin türünü seçmek, öncelikle ana ve babanın hakkıdır.
26. Madde kabaca incelendiğinde bile, tevhidi tedrisatın açıkça insan hakları ihlâlleri ile dolu bir yasa olduğu görülür.

1-Fazla ayrıntıya girmeden ( parasızlık vs. başörtüsü nedeniyle okuldan kovmak vb)  okulların insan kişiliğini geliştirme konusunda olumsuz mekanlar olduğunu belirtmeliyiz. Öğrenciyi, boş tahta kabul edip her şeyine karışmanın, onun kişilik gelişimini olumsuz etkilediğini belirtmeden geçemeyiz.
Kız çocukları dahi askerî komutlarla ders görmektedirler.

2-Okullarda yakın tarih ve cumhuriyetle ilgili verilen bilgiler, 26. Maddede vurgulanan ilkelerle  [Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.] açıkça çelişmektedir.

Şöyle ki:
“Türkün Türk’ten başka dostu yoktur,
Bir Türk dünyaya bedeldir,
Ne mutlu Türküm diyene,
İç ve dış düşmanlar,
Araplar bizi sırtımızdan vurdu,
Yedi düvel ülkemizi işgal etti,
Padişah ülkeyi sattı,
Sana yan bakanın gözünü oyacağım,
Her Türk Türkün malını kullanmalı”
gibi ifadeler, hümanist kültürü zayıflatacak hatta yok edecek ifadelerdir.
Hümanizmanın olmadığı yerde zaten insan haklarından bahsetmek mümkün müdür?

3-26. Maddenin 3. Bölümünde çocuğa verilecek eğitimin niteliğini belirleme hakkı anne babanındır. [Evrensel Beyanname imzalanırken bu bölüme çekince kondu] deniyor.
Evrensel Beyannameye göre okul, ailenin değerlerini yok sayarak çocuğu öğrenime tabi tutamaz . Tutarsa, bir hakkı çiğnemiş olur. Yukarıda örnek verdiğimiz ifadelerden de anlaşılacağı gibi, okullar büyük çoğunluğun değerlerini görmezden gelip aileye rağmen çocuk yetiştirmeye kalkmaktadırlar.
Aile hangi kafa yapısına sahip olursa olsun, muasır medeniyet değerleri diye tarif edilen değerlerin çocuğuna verilmesine karşı çıkamamaktadır. Bunun da bir insan hakkı ihlâli olduğunu tartışmaya bile gerek yok değil mi?

Üç ana başlıkta 26. Maddenin açıkça çiğnendiğini göstermek yeterli sanıyorum.

Sonuç olarak insan haklarını çiğneneme iddiasında olan bir devlet, tek elden ve kendi belirlediği değerleri, vatandaşın çocuğuna veremez. Yani aileye rağmen okul olamaz.

Velev ki bu değerler muasır değerler olsun.

Kimse muasır olmak zorunda değildir ve üç günlük dünyayı laiklik ve cumhuriyet gibi değerleri ileri sürerek kimseye zehir etmeye kimsenin hakkı yoktur.

Çünkü en büyük ilke insandır ve onu mutsuz etmemek gerekir. Laiklik ve cumhuriyet gibi ilkeleri her zaman tartışabiliriz ama insan onuruna dokunmama asla tartışma götürmez bir baş değerdir.
Demokrasi, insan hakları gibi evrensel değerleri ıskalayan tevhidi tedrisatı, laiklik ve cumhuriyet gibi algılayana göre değişebilen değerlerle topluma dayatmak insana eziyettir ve ciddi bir hak ihlâlidir. Tevhidi tedrisatın kaldırılma vakti geldi ve geçiyor.

Çözüm, devleti, güvenlik ve adalet dışında yok sayan siyasal bir düzenlemenin acilen hayata geçirilmesidir. 7 yaşında bir çocuğun sabahın köründe istemediği şeyleri yapması ve söylemesine karşıyım. Bana göre okul aile ile beraber çocuğun yetişmesine işbirliği yapan bir yerdir. Ailenin savunduğu değerler ne ise onlar değerlidir ve çocuğa o değerler verilmelidir. Bu faaliyet kesinlikle bir devlet faaliyeti olmamalıdır.

 

08.06.2012

Kürtaj üzerine

0

Başbakan’ın kürtaja karşı çıkışı epeyce yankı yaptı. Böylece siyasî tartışma gündemimize, demokratik ülkelerdeki örneklerin gösterdiği üzere, hiç sona ermeyecek bir konu eklendi. Ayrıca kürtajla Uludere katliamı arasındaki benzetme ve kıyaslamalar, bizim kürtaj tartışmamıza diğer ülkelerdekine benzemeyen boyutlar kazandırdı.

Bu meseleyle ilgili görüşlerimi açıklamadan önce, AK Parti liderinin üslubunda zaman zaman problemlere yol açabilecek kaymalar olabildiğine işaret etmek istiyorum. Erdoğan, bazen, yumuşak bir üslupla söylendiğinde daha iyi anlaşılacak ve eminim daha etkili olacak tezlerini sert bir tarzda dile getiriyor. Bunu ya seviyor ya da öyle yapmamak elinde değil. Hangisi doğru bilmiyorum ama, kendisinin önemli bir siyasî lider olması ve başbakan sıfatını taşıması, belki başkalarında mazur görülebilecek bu ifade sertliğini bir problem doğurma potansiyeline kavuşturuyor. Buna ilâveten, Erdoğan, sık sık başbakan ve AK Partisi lideri olduğunu vurguluyor. Bunlar bilinen şeyler ve kimsenin itirazı yok. Bu yüzden ikide bir üstelik o makamların sahibi tarafından ifade edilmeleri tamamen gereksiz. Başbakan, söz konusu unvanları taşımasının, dile getirdiği görüşlerin doğruluğunu ispatladığını veya kuvvetlendirdiğini düşünüyorsa, siyasî açıdan tartışılabilecek olsa bile, ahlâkî ve felsefî bakımdan bu doğru değil. Bir görüş kim tarafından dile getirilirse getirilsin, aynı derecede doğru veya yanlış olma şansına sahiptir; ne daha fazla ne de daha eksik.

Kürtaj meselesi kadim beşerî problemlerden biri. Çok yönlü ve çok boyutlu. Ahlâk, din, felsefe, biyoloji, haklar teorisi, hukuk ve nihayet siyaset bu problemle ilgili. Genel hatlarıyla toplumlar bu konuda ikiye bölünüyor. Bir tarafta ”hayat taraftarları” (Pro-life) diğer tarafta anne-babanın, özellikle annenin tercih hakkını vurgulayan “tercih taraftarları” (pro-choice) yer alıyor. Her iki kesimin de, hem kendi içinden hem karşı taraftan bakıldığında çok güçlü iddiaları da bir ölçüde zayıf olduğu söylenebilecek iddiaları da var. En tipik şekilde ABD’de beliren bu kanatlar elbette siyaseti de etkilemeye, kendi görüşlerini bağlayıcı ve meşru zorla desteklenen bir kamusal politikaya dönüştürmeye çalışıyor.

Annenin kalıcı sağlığı veya bebeğin giderilmesi imkânsız ve ağır engelliliği söz konusu olduğunda kürtaj yoluna gidilmesi neredeyse her ülkede, dinde ve kültürde müsaade edilebilir bir yol olarak görülüyor. Tecavüz sonucu oluşan ve annenin kesinlikle istemediği hamileliklerde de aşağı yukarı bir mutabakat var. Esas ihtilâf, gönüllü iradeyle yaşanan cinselliklerin eseri olan hamileliklerin, diğer her şey normal iken, anne-babanın, özellikle de annenin isteğiyle sona erdirilmesinin normal sayılmasının ve müsaadeye mazhar olmasının gerekip gerekmediği üzerinde. “Hayat” taraftarları bu anlamda kürtajın, bir canlının öldürülmesi, toplumsal ve hukuksal adlandırılmayla bir cinayet anlamına geldiğini söylüyor. Bu yüzden, toplumun bunu engelleme hakkının olduğunu, kürtajın kanunla yasaklanabileceğini ve bunun insan hak ve özgürlüklerine bir müdahale teşkil etmeyeceğini ileri sürüyor. Bu muhakeme genellikle dine dayandırılıyor ama seküler mantıkla da aynı sonuca ulaşmak mümkün. “Tercih hakkı” taraftarları ise rahmindeki bebeği isteyip istememenin kadına ait bir hak olduğunu, kürtajın kanunla yasaklanmasının kadının bedenine rızası hilafına müdahale edilmesi ve tercih hakkının çiğnenmesi anlamına geldiğini söylüyor. Ayrıca hayli ileri bir vakte, belki hamileliğin 20. ayına kadar, bireyin ortaya çıktığının söylenemeyeceğini iddia ediyor. Bu yüzden, ”bebeğin” hukuk süjesi bir varlık olarak görülemeyeceğini, hak sahibi bir otonom beşeri özne sayılamayacağını vurguluyor.

ARGÜMANLARIN SIĞLIĞINDA…

Her iki kanadın argümanlarının da hem güçlü hem zayıf yanları olduğuna işaret etmiştim. Ana rahmine gönüllü beraberliklerin sonucu olarak düşmüş bir insan cinsi potansiyelinin varlığının kolayca sona erdirilmemesini talep etmek, insanî hayat açısından makul görünüyor. Ancak bunun olmasını sağlamak için bir kanuna ihtiyaç var mı, tartışılır. Herhalde kadınların tüm hamileliklerinde kürtaj peşinde koştuğunu söyleyemeyiz. Öyle olsaydı, insan cinsi varlığını sürdüremezdi. Öte yandan, hamileliğin anne-babayı (çiftleri), bilhassa kadını birinci derecede ilgilendirdiği açık. Toplumun geleceği, kamusal yarar, milletin bekası gibi argümanlar, annenin tercih hakkını geçersizleştiremez. Buna müsaade edersek, Çin’de görüldüğü gibi, kamusal yarar bazı durumlarda doğumlara imkân bırakmamak için de kullanılabilir. Yani kürtaj, zorunlu kılınabilir.

Diğer taraftan, meselenin yalnızca kadın bedenini ve dolayısıyla kadını ilgilendirdiği fikri de abartılı bir indirgemecilik. Tam anlamıyla bir birey olmasa bile bebeğin anneden ayrı bir varlık teşkil ettiği ve ona bir nesne gibi muamele edilemeyeceği açık. Nitekim fiiliyatta da kürtaj kararları, en azından babanın da katılımıyla, bazı durumlarda daha geniş bir ailevî konsensüsle alınıyor. İnsanın yapısının ve beşerî hayatın doğasının yol açtığı problem yataklarını, toplumsal ve siyasi kararlarla yok etme imkânı yok. Herkes hayatın gerçeklerini ve sınırlarını kabul etmek zorunda.

Peki ne olmalı? Bana göre kürtajın anne (baba) tercihini tamamen dışlayarak kanunla tümden yasaklanması yanlış. Özünde ahlâkî olan problemlere siyaset ve hukuk yoluyla çözüm bulamayız. Siyasetin bu anlamda yapacağı her tercih, birilerini kayırma diğerlerini dışlama, ezme anlamına gelir. Ayrıca hiçbir zaman kanunlar, toplum hayatının her alanına hükmedemez. Kürtajı yasaklayan bir kanun, bu uygulamayı bitirmekten ziyade, yer altına indirilmesine ve illegal, gayri hijyenik ve tehlikeli ortamlarda yapılmasına yol açar. Zenginler ve güçlüler bundan zarar görmez, fakirler ve yoksullar ıstırap çeker. Kürtaj, genel tıbbî kurallar ve anne tercihlerine bağlı şekilde serbest olmalı. Özgürlükçü hukuk tekniği açısından bakıldığında serbest bırakmak, insanların tercih yelpazesinin, yasağa nispetle, genişletilmesi anlamına gelir. Yani serbest bırakmak, dayatmak demek değildir. Yasaklamak, bazı durumlarda ve bazı kişiler için dayatma anlamına gelebilir. Kürtajın yanlış olduğuna inananlar ise siyaset ve hukuk yolu ile kendi görüş ve tercihlerini diğerlerine dayatmaya çalışmak yerine, sivil toplum ortamında ve gönüllülüğe dayanan araçlarla (yayınlar, ikna çabaları, özel destek sağlama ve benzeri yollarla) toplumda kürtaj pratiğinin geriletilmesi için mücadele edebilir.

 

Zaman, 08.06.2012

MHP’siz Kürt meselesi çözülebilir mi?

Soru bu; MHP’nin katılmadığı bir çözüm mümkün mü? AK Parti ve CHP Kürt meselesine çözümü Meclis’te aramak üzere anlaştı. Bu çok olumlu bir gelişme. BDP’nin de bu gruba katılması muhtemel. Geriye MHP kalıyor; kim ikna edebilir MHP’yi bu sürece katılması için?

Bence hiç kimse. Devlet Bahçeli, ‘şeytan üçgeni’ olarak nitelediği bu gruba katılmayacak ve dışarıda kalacak. Yaklaşan MHP kurultayı var. Devlet Bahçeli’ye rakip aday çıkabileceği konuşuluyor. Böyle bir durumda kimse Bahçeli’den Kürt meselesinin çözümüne ‘katkı almayı’ aklından bile geçirmesin. Aksine Kurultay ve üzerinde siyaset yaptıkları zemin gereği CHP’nin aldığı ‘yeni inisiyatif’ MHP’yi daha da sertleştirecek.

Aslında MHP uzun zamandır böyle bir fırsatın doğmasını bekliyordu; herkes bir tarafta, MHP diğer tarafta. Hangi konuda? MHP’nin varlığını, kimliğini ve geleceğini borçlu olduğu Kürt meselesi konusunda. Topun kendi sahasında oynanacağını bilen MHP ‘tek başına direnecek’ ve topluma dönüp ‘bakın, bir tek ben kaldım’ diyecek.

Şimdi CHP’nin bu konuda ‘öte tarafa geçmesiyle’ ve AK Parti’nin de yeniden ‘çözüm’ (MHP’nin deyimiyle ‘yıkım’) tarafında görülmesiyle MHP milliyetçi cephede rakipsiz kalacak. Kürt meselesine bakışta korkuları, endişeleri ve tepkileri tek başına temsil etme fırsatı yakalayacak. Sanırım MHP’liler böyle bir durumda oylarını yüzde 20’lere çıkarmanın hesaplarını yapıyorlar; AK Parti’nin milliyetçi, CHP’nin ulusalcı oylarının en azından bir kısmını almayı bekliyorlar.

Bu beklenti ve hesap ‘öte tarafı’ kilitliyor. Meclis komisyonu kurulsa bile MHP’nin dışarıda kaldığı bir süreçte AK Parti ve CHP’nin çözüm konusunda gerçekten içerikli öneriler ve modeller geliştirebileceklerini sanmıyorum. Bunun nedeni salt MHP’nin gücü değil; AK Parti ve CHP’nin korkuları… Aslında bu iki partinin korkusu; kendi milliyetçi-ulusalcı destekçilerini pusuda bekleyen, dışarıda kalan, topa girmeyen MHP’ye kaptırmak. Yanlarında MHP’yi de istemelerinin nedeni bu…

‘MHP’siz olmaz’ diyenler sandıkta da tek başlarına Kürt meselesini çözecek adım atmaya cesaret bulamayacaklar. Aslında korkuları tümüyle yersiz de değil. MHP’nin gücü sadece kendinden ibaret değil. AK Parti ve CHP’de de güçlü bir milliyetçi-ulusalcı damar var; hem tabanda hem de tepede… Bu partilerin tümünün ‘ortak kesen’i milliyetçilik. Birinin ‘milliyetçilik kimliği’ sorgulanır olduğunda diğerlerine destek geçişleri olabilir.

Bu endişe MHP’yi Kürt meselesinin çözümü konusunda bir tür ‘veto gücü’ haline getiriyor. Gücün zemini, son yıllarda seçimlerde aldığı ortalama yüzde 15 değil; AK Parti ve CHP’deki milliyetçi ve ulusalcı oylar ve aktörler… ‘Çözüm’ denilen ‘şey’in bunları MHP’ye doğru harekete geçirmesinden korkanlar gerekli ‘cesur’ adımları atamazlar.

‘MHP’siz olmaz’ demek, Kürt sorununu MHP’ye rehin vermek, ülkeyi çözümsüzlüğe mahkûm etmek anlamına gelir. Siyasal varlığını, kimliğini ve geleceğini borçlu olduğu bir sorunun tarih olmasını MHP’den beklemek tabii ki abes. MHP bunu yapmayacak.

Peki ya AK Parti? 2009’un ‘açılım’ dinamikleri ve iradesi uzun süredir mevcut değil. Çözüm için ne baskı var ne de talep. Sorunu bir şekilde ‘idare ediyorlar’. ‘Uludere’ sorulunca aklına hemen ‘tazminat’ gelenlerden çözüm inisiyatifi beklemeyi safça buluyorum. Üstelik şimdilerde gözünü MHP’nin oylarına dikmişken, kendi milliyetçilerini MHP’ye kaptıracak bir riske girmez AK Parti.

Kısaca; AK Parti ve CHP’nin, Kürt meselesinde birlikte çalışma kararı almaları olumlu. Ancak bunun bir sonuç üretmesi zor. Sonuç almanın şartı ‘MHP’siz de olur’ diyebilmek. Aksi durum Kürt sorununun MHP’ye rehin verilmesi anlamına gelir. Bırakın MHP bu işe girmesin, AK Parti ve CHP’den seken milliyetçi-ulusalcı oyları beklesin. Var mısınız kanın durması için üç-beş oy kaybetmeye?

 

Zaman, 08.06.2012