Ana Sayfa Blog Sayfa 449

Gönüllerin paşası Şenol Özbek…

O gönüllerin paşasıydı, milletin paşasıydı…

Mecburiyetten en verimli çağında 42 yaşında, yarbayken emekli olmak zorunda bırakıldı ama TSK’da normal bir düzen işleseydi paşa olacaktı… Ben onu yine de olması gerektiği gibi anacağım bu yazıda. Şenol Paşa olarak… Milletin çoğunluğunun değerlerine saygılı, demokrasiye bağlı, sivil otoritenin tek patron olduğunu bilen bir subaydı, gerçek bir asker, gerçek bir komutandı… Milletin çoğunluğunun değerlerine düşman bir ordunun infilak edeceğini düşünüyordu, bunu ifade ediyordu. Sırf bunu ifade ettiği için malum cuntacı güçlerin nefretini kazanmıştı… Ne üzücü ki Şenol Özbek gibi subay gibi subaylar sırf hukukun üstünlüğüne inandıkları için, demokrasiye bağlı oldukları için, darbeciliğe düşman oldukları için ordudan dışlandılar. Özbek için irtica gibi bir “suç” da uyduramadılar ama o demokratlığından ötürü sürekli dışlandı ve yarbay rütbesinden emekli olmak zoruda bırakıldı…

2004 yılında, daha 42 yaşında… Ve üç gün önce bir trafik kazasında daha 50 yaşındayken kaybettik Şenol Paşa’yı… Haberi duyar duymaz iptal oldum, çok ama çok üzüldüm… Karşılıklı tanışmamıştık, bir kez telefonda 2 saate yakın konuşmuştuk yalnızca… Çok sıcak ve derin bir konuşma olmuştu…

Şenol Özbek’i son dönemde televizyonda ne zaman görsem izliyordum, yazılarını gördüm mü okuyordum… Yeni ve Büyük Türkiye’ye inanan, Yeni Ankara vizyonunu benimsemiş, bu ülkenin bir imparatorluk ufkuyla dünyaya bakmasını isteyen bir aydındı aynı zamanda. Kanal A’daki programı çok verimliydi. En son değerli dostum Sami Dadağlıoğlu’nun Beyaz TV’deki “Yüksek Gerilim” programında gördüm Şenol Paşayı, yine harika konuşuyordu. Daha evvel de yine Sami’nin bir yayınına telefonla bağlandığımda kendine “milliyetçi” diyen ama milletin değerlerine düşman birine haddini bildiriyordu. Orada da “Şenol Paşa” diye bahsetmiştim ondan, Sami de “Paşalığa terfi ettirdin Şenol Özbek’i” diye espri yapmıştı. Ben de o zaman “milletin paşasıdır Şenol Bey” demiştim…

Şenol Paşa siyasi eğilim olarak milliyetçi bir adamdı ama milletin değerlerine karşı cephe alıp kendine milliyetçi diyenlere meydan okuyan, Kürt kardeşlerimize yönelik dışlayıcı bir dil benimseyen kafatasçı milliyetçiliğe karşı çıkan bir adamdı. Öte yandan çok okuyordu, telefonda konuştuğumuzda Liberal Düşünce Topluluğu’nun, Atilla Yayla ve Mustafa Erdoğan gibi kıymetli liberal entelektüellerin bütün yayınlarını okuduğunu konuştuk, liberalizmi ve liberal değerleri de biliyor ve önemsiyordu… “Özgürlükçü-demokrat olunmadan milliyetçi olunmaz” dedi bana telefonda. Bir asker olarak kendisine öğretilenleri sorguluyordu. Bana aynen şunu demişti telefonda… “Liberal değerleri benimsemek Türkiye’nin hukuk devleti olması için çok önemli.

Ama liberalizmi savunanlar bu ülkenin yerli kodlarını ve genetiğini de bilmeliler, ona göre bir dil benimsemeliler. Bu ülkeye çok yabancı ve dışarıdan bir dile sahipler…

Ama mesela sen çok yerli bir adamsın, yerli bir dile sahipsin.

Bir yandan liberal düşünürler Hayek’i, Popper’i, Berlin’i iyi biliyorsun bir yandan da bu toprakların kültürünü iyi biliyor, o kültürel müktesebat içinden konuşuyorsun. O yüzden bu kadar kısa zamanda sevildin, popüler oldun. Hem sivil özgürlükleri hem de bu ülkenin tarihi derinliğini savunan bir dil lazım bu ülkeye”
Ben de hayatımda duyduğum en anlamlı övgülerden birini duyduğumu söylemiştim kendisine… “Bu millet orduda sizin gibi komutanlar görmek istiyor” demiştim… Şenol Paşa erken emekli olduğu için çok kısıtlı gelire sahip olan, o gelirinin çoğunu da kitaplara harcayan, çok sevdiği ülkesinin huzura ve refaha kavuşması için düşünce üreten bir adamdı. İnşallah Şenol Paşa’nın tasavvur ettiği imparatorluk ufkuna sahip bir ülke olacağız… Paranoyalardan arınmış, halkının bütün inanç ve kimlikleriyle barışmış, özgür, demokratik ve büyük Türkiye idealini hayata geçirecek bu millet… Yeni Türkiye, Şenol Paşa gibi imparatorluk ufkuna sahip, büyük düşünen insanların önemli yerlerde olduğu bir ülke olacak… Ruhu şad olsun. Allah gani gani rahmet eylesin…


Takvim, 04.05.2012

AKP’nin Uludere’de yaptığı tek bir doğru iş yok

0

CHP ve AKP Kürtlerin hak meselesi konusunda bir araya geldi. Bu gelişmenin sonrasında Aysel Tuğluk hapis cezası aldı. Herkes ne oluyor diye sordu. Biz de bu soruyu ve daha fazlasını bölgeyi yakından takip eden Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Vahap Coşkun’a sorduk. Coşkun, geç atılan adımların istekleri daha da keskin hale getirdiğini söylüyor.

Kürtlerin hak sorunu meselesinde sizce nereye geldik?

1990’lı yıllarla kıyaslandığında hem uygulama düzeyinde, hem de yasal-anayasal düzeyde nisbî bir gelişmenin olduğunu söylemek mümkündür. Bugün zorunlu yerinden edilmeler, sistematik işkenceler ve yargısız infazlar yok. OHAL kaldırıldı, dil üzerindeki yasaklamaların bir kısmına son verildi, tam gün Kürtçe yayın yapan bir devlet kanalı kuruldu, vb. Ne var ki bir hususun altını çizmek gerekir: Etnik kimlik talepleri içeren meselelerin değişmez bir karakteri vardır; o da, zamanında karşılanmayan taleplerin giderek keskinleşmesidir. Eğer bir hak talebini vaktinde tanır ve bunun gereğini yerine getirseniz, talep sahiplerinin sisteme uyum sağlamlarını hızlandırırsınız. Ama talebi tanımamakta diretirseniz, talebin içeriği radikalleşir ve bir gün bu hakkı tanımak için adım attığınızda da bu adımdan beklenen faydayı göremeyebilirsiniz. Meselâ anadilde yazılı ve görsel yayın talebi, 1990′lı yıllarda karşılansaydı azami bir fayda sağlayacak durumdaydı. Ancak devlet uzunca bir süre bu talebe kulağını tıkadı ve 2009’da TRT 6’yı açtı. Bu, olumlu ancak gecikmiş bir adımdı; dolayısıyla kendisinden beklenen faydayı doğurmadı. Bu itibarla hakları ertelemeden tanımanın bir sorunun çözümündeki en önemli anahtar olduğunu vurgulamak gerekir.

Bu bağlamda, son günlerde Başbakan′ın Kürtçenin seçmeli ders olabileceğine ilişkin açıklamasını—genel siyaset içinde—nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yeni anayasa yapım sürecinde farklı Kürt siyasî partileri ve Kürt sivil toplum örgütleri anayasadan beklentilerini kamuoyuna deklere ettiler. Anadilde eğitim, Kürtlerin üzerinde mutabık oldukları en önemli talebi oluşturuyor. Kürtler anadillerini eğitimde, basın-yayında ve kamusal makamlarla olan ilişkilerinde kullanmak istiyorlar ve bu haklarının da anayasada garanti altına alınmasını talep ediyorlar. Başbakan′ın açıklaması, anadilde eğitim değil, anadilde öğrenime kapı aralıyor. Buna göre Kürtçe, 5. sınıftan sonra ve haftada sadece 2 saat seçmeli ders olarak görülebilecek.

Bu ne anlama geliyor?

Bu, Kürtçe′nin resmî eğitim müfredatına girmesini sağlaması bakımından önemlidir, sembolik bir değeri vardır. Bu adıma iki farklı tepki verildi. AKP, tarihî bir adım atıldığını söyleyerek büyüttü. BDP ise, asimilasyona hizmet edecek bir adım olarak görüp mahkûm etti. Ben, her iki tavrın da doğru olduğu kanaatinde değilim. Ne abartmak gerekir bunu, ne de kategorik olarak karşı durmak. Kürtçe′nin seçmeli ders olması—şüphesiz—Kürtlerin taleplerini karşılamaya yetmez, ama bunun Kürtçe anadilde eğitime giden yolda mütevazı bir ilk adım olduğunu düşünmek ve okul öncesinden üniversite ve sonrasına kadar eğitim-öğrenimin her aşamasında anadilin kullanılmasını sağlamak için demokratik ve sivil mücadeleyi genişletmek gerekir.

Sizce Kürtçe resmi dil olmalı mıdır?

Türkiye’nin kendisini “tek dil” fetişizminden de kurtarması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’nin resmî dili ve ortak iletişim dili Türkçedir. Buna itiraz eden kimse bulunmuyor. Türkiye, kendine güvenmeli, korkularından arınmalıdır. Bu bağlamda, bana göre Kürtlerin yaşadığı bölgelerde Kürtçe,—Türkçe ile birlikte—ikinci resmî dil olmalıdır.

KCK’nın PKK’yı içinde bulunduran üst bir yapı olduğu söyleniyor. Bu açıdan bakıldığında KCK operasyonlarını nasıl değerlendirmek gerekir?

Öteden beri KCK yapılanması ile KCK operasyonunu farklı düzlemlerde değerlendirmemiz gerektiği kanaatindeyim. KCK yapılanmasını başlıca iki açıdan yanlış buluyorum: Biri, siyaset yapanlar ile şiddete başvuranların iç içe geçmesini sağlayan bir yapı olmasıdır. İkincisi ise KCK’nın totaliter ve faşizan bir zihniyeti yansıtmasıdır. KCK’ya ilişkin dokümanlara baktığınızda, tek adam kültüne dayanan, hayatın her alanını kontrol altında tutmayı amaçlayan, hakka sahip olma ve hak kullanımını KCK ideolojisine itaat etmeye bağlayan bir yapı görürsünüz. Kanımca bu yapılanma, zamanın ruhuna aykırıdır, arkaiktir, Kürt sosyolojisine de uygun değildir. Dolayısıyla KCK zihniyetini eleştirmek gerekir.

Peki, KCK operasyonları?

Öncelikle bir noktaya dikkat çekmek isterim: KCK operasyonlarını eleştirdiğinizde, “Ne yani suç işleyenleri yargılamayacak mıyız? Bomba atanlar, molotof kokteyli yapanlar cezalandırılmayacak mı?” diye sorulur. Bu, açık bir kamuoyunu yanıltma çabasıdır. Bugüne kadar hiç kimsenin molotof kokteyli saldırı yapanların, bombalama yapanların, halktan haraç toplayanların, vb. suçları işledikleri iddia edilenlerin yargılanmasına karşı olduklarını duymadım. Elbette ki KCK içinde suç teşkil eden eylemleri yapanlar olabilir ve bunların yargılanması da doğaldır.

Fakat KCK operasyonları, böyle bir operasyon değildir. Bu operasyon baştan beri siyasi bir operasyon olarak kurgulandı. Hükümet Kürt meselesinde bir taraftan dağda PKK’ye mümkün olan en büyük zararı vermek, diğer taraftan ise ovada Kürt siyasi hareketini marjinal kılmak ve krimanilize ederek etkinliğini kırmak üzerine bir siyaset uyguluyor. KCK operasyonlarıyla BDP sindirilmeye çalışılıyor.
Hedefte BDP mi var?

Aslında “KCK operasyonları” ismi, gerçeği örten bir örtü işlevi görüyor. Şu anda yürütülen basbayağı bir “BDP operasyonu”dur. BDP’ye iki şekilde yönelme var: Bir yandan BDP’nin belediye başkanları, il teşkilatları ve üyeleri tutuklanıyor. Biliyorsunuz son olarak Van ve ilçelerinin BDP’li başkanları içeri alındı. Diğer yandan ise BDP’nin yanında yöresinde duranlar tutuklanıyor. Böylelikle hem BDP’lilere, hem de bir şekilde BDP’ye destek olanlara mesaj veriliyor; bu partiden uzak durmaları aksi takdirde kendilerinin de başına aynı akıbetin geleceği hissi veriliyor. Bu baskı ortamında bir partinin siyasî faaliyet göstermesi mümkün değil. Ben bu süreci “post-modern bir parti kapatma süreci” olarak yorumluyorum. Parti hukuken açık tutuluyor, ama fiilen çalışması imkânsız hale getiriliyor. Siyasî alanın bu kadar daraltılması ise Kürt meselsinin çözümünü güçleştiriyor.

AKP′nin bölgeden uzaklaştığı söylenebilir mi?

Bölgede 2002’den beri—bir tarafında AKP’nin, diğer tarafında ise BDP’nin yer aldığı—iki partili bir siyasî yapı var. AKP, kurulduğu günden beri bölge halkından büyük destek aldı. Ancak 2011 seçimleri öncesi başlayan ve halen devam eden aşırı milliyetçi politik dil Kürtlerde AKP’ye karşı bir kırgınlık doğurdu. Bu kırgınlığın oy davranışlarını değiştirecek derecede bir etkisinin olup olmayacağını söylemek şimdiden zor. Ama şunu söyleyebilirim: AKP’yi bölgede savunmak, AKP’liler açısından her geçen gün daha bir zor hal alıyor. AKP’yi bekleyen en önemli tehlike; önceleri umudu ifade eden bir parti iken giderek alternatifsizlikten destek verilen bir parti olmasıdır.

AKP sizce yeterince kendi Kürt kökenli vekillerini dinliyor mu?

İşin doğrusu, AKP’nin Meclis grubunda Kürt hassasiyetlerine sahip çok sayıda milletvekili olduğunu düşünmüyorum. Bir önceki dönemde, Kürt meselesini bilen, kamuoyunun hassasiyetlerini paylaşan ve parti politikasının belirlenmesinde etkili olmaya çalışan milletvekilleri vardı, lâkin bunlar 2011 seçimlerinde parlamentoya sokulmadılar. Bir-iki istisna hariç mevcut milletvekillerinin en önemli özellikleri, Erdoğan’a sorgusuz sualsiz itaat etmeleridir. Bu nedenle bir yanlışa sapıldığında bu milletvekilleri bunu eleştirerek düzeltme yerine bu yanlışın savunucuları haline geliyorlar. Uludere katliamı, bu durumu çok açık gözler önüne serdi; hükümetin ve Başbakan’ın apaçık yanlışlarına rağmen bölgeden tek bir itiraz sesi yükselmedi.

Uludere’de yaşananlar sizce Kürtler açısından ne ifade ediyor, çözüm konusunda ne tür bir tıkaç oluşturuyor?

Uludere, derin bir sarsıntıdır Kürtler için. Meydana geliş şekli ve sonrasında yaşananlarla Uludere, Kürtler için, devletin kendilerine karşı gaddarlığını yeniden tecrübe ettikleri bir katliam oldu. Bu nedenle Uludere sadece yakınlarını o katliamda kaybedenler değil, bütün Kürtler için çok derin bir yıkım oldu. Kimliklerinden dolayı devletin kendilerine ayrımcılık yaptığını ve başlarına gelen felaketlerin kimliklerinden kaynaklandığı düşüncesi Kürtlerde yeniden üretildi ve güç kazandı. Bilhassa Başbakan’ın, İçişleri Bakanı’nın ve bir bütün olarak hükümetin kullandığı dil Kürtleri yaraladı.

AKP’nin temel yanlışı neydi Uludere’de?

Aslında AKP’nin Uludere’de yaptığı tek bir doğru iş bile yok. Son altı ay tamamen yanlışlarla örüldü. Başbakan, katliamdan sonra Genelkurmay Başkanını tebrik etti. Düşünün 34 insan bombalarla paramparça edilmiş, cesetleri katırlarla taşınmış, insanlar katlanılmaz acılara gark olmuşlar ve siz Başbakan olarak kalkıp o bombalamayı yapan askerlerin komutanını tebrik ediyorsunuz. Vicdanı olan, bu durumu kabul edemez. Daha sonra AKP, katliamı unutturmaya çalıştı. Ancak bu da mümkün olmayınca bu kez komplo teorilerine sarılmaya ve hatta katliamdan ölenleri sorumlu tutacak bir dil kullanmaya başladı. Ölenlerin “kaçakçı” oldukları ısrarla gündemde tutuldu, PKK ile irtibatlı oldukları ima edildi ve katliam bu gerekçeler üzerinden normalleştirilmeye ve meşrulaştırılmaya çalışıldı. Bu politika, sadece BDP ve PKK’ya yakın olan Kürtlerin değil, bütün Kürtlerin kırılmasına neden oldu.

AKP’ye oy veren Kürtlerde de kırılma olduğu söylenebilir mi?

Kuruluşundan beri AKP’ye oy veren, Başbakan’a özel bir sevgi besleyen ve onun sorunları çözeceğine inanan muhafazakâr ve mütedeyyin arkadaşlarım var. Onların da bu süreçten çok fazla etkilendiklerini ve AKP ile olan ilişkilerini gözden geçirdiklerini gözlemliyorum. Bana göre, dindar çevrelerde, diğer Müslüman halkların sorunları söz konusu olduğunda son derece büyük bir hassasiyet gösteren Erdoğan’ın Kürtler için aynı hassasiyeti göstermediğine dair bir düşünce giderek güçleniyor. Filistin’deki çocuklar için yeri göğü inleten Erdoğan’ın Kürt çocuklarının öldürülmesi ve işkenceye uğramaları karşısında sessiz kalması büyük bir rahatsızlık doğuruyor ve bu rahatsızlık eskisine oranla çok daha fazla dile getiriliyor. Bu, AKP için alarm zilleri çaldırtması gereken bir durumdur.

Bu saatten sonra AKP ne yapmalı?

Yapılacak iki şey var: Biri, eğip bükmeden, lafı dolandırmadan özür dilemek ve helâllik istemektir. Böyle bir davranış, katliamın ayrıntılarıyla çözümlenmesi konusunda iktidarın iradesini gösterecektir. İkincisi, bir an önce idarî soruşturmayı sonuçlandırmak ve adlî soruşturmanın da bitmesi için kararlılık göstermektir. Katliamın nasıl meydana geldiği, emri kimlerin verdiği ve sorumlular hakkında ne tür işlem yapıldığı konusunda kamuoyu vicdanı tatmin edilmelidir. Uludere, unutturulmaya terk edilerek kapatılamaz. Başbakan, gerçeği ortaya çıkartmakla mükelleftir. Aksi takdirde gelecekte kendisi—yargı önünde hesap verir mi bilmiyorum ama— kesin olarak tarih önünde hesap verecektir. Bugün kendisinin Dersim için CHP’ye hesap sorması gibi, yarın da Uludere için ondan hesap sorulacaktır.

Sapanca’da işlenen faili meçhuller araştırılmaya başlandı. Peki, bölgedeki faili meçhuller konusunun üstü örtüldü mü dersiniz?

“Ölüm Üçgeni” olarak adlandırılan Bolu-Sapanca-Hendek üçgeninde 1993–1996 yılları arasında işlenen 12 faili meçhul cinayetin 100 ayrı suç dosyasının soruşturulmaya başlanması mühim bir hukukî hamledir. Zira bahsedilen dönem, devlet güçlerinin kendilerini her türlü hukuk kuralından azade saydıkları ve kişisel menfaatlerini “devlet menfaati” adı altında kamuflajlaşıp her türlü yasa dışı işlere bulaştıkları bir dönemdir. Bu dönemde çok sayıda Kürt işadamı yargısız bir şekilde infaz edildi, devlet eliyle Kürtler üzerinde bir “terör” yürütüldü. Bu dönemle hesaplaşmadan, devleti kirinden arındırmak mümkün olamaz.
BÖLGEDE şu ana da yürüyen iki önemli dava var. Biri Temizöz Davası, diğeri ise yakınlarda soruşturulmaya başlanan ve iki PKK’lıyı yargısız şekilde infaz eden 17 kişinin yargılandığı dava. Bu davalar, geçmişte yapılanın göz ardı edilmesini imkânsız kılacak ve geçmişle yüzleşmeye kapı aralayacak önemli davalardır. Ancak henüz tam anlamıyla bir yüzleşmenin çok uzağındayız. Burada iki faktörün katkısı çok önemlidir: Biri siyaset kurumudur. Parlamento geçmişi aydınlatmak için mekanizmalar (Hakikat Komisyonları) oluşturmalı ve siyasi iktidar buna destek vermelidir. İkincisi ise kamuoyunun desteğidir. Türkiye’de söz konusu iki faktörün de üzerine düşeni yaptığını söyleyemeyiz.
  
CHP ile AKP′nin Kürtlerin hak meselesinde bir araya gelmesi sizce samimi bir tablo mu? Yoksa bazı yorumculara göre Ergenekon üzerinden bir anlaşma mı?

Ergenekon üzerinden bir anlaşma olduğunu zannetmiyorum. AKP’nin böyle bir antlaşmaya ihtiyacı yok çünkü. CHP’nin gayesi, Kürt meselesinde bir inisiyatif geliştirmek ve böylece politik alana dâhil olmaktır. CHP, Kürt meselesinde yanlış yerde duruyordu. 2009’da açılım süreci başladığında, o zamanki CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, bu açılım projesinin karşısında yer aldı ve sürecin tıkanmasında önemli bir rol oynadı. Kürtlerin cevabı buna çok sert oldu ve CHP bölgede sıfırlandı. Kılıçdaroğlu ve ekibi bu adımlarıyla bu yanlış politikadan ayrılma niyetlerini gösterdiler ve zamanlamayı da doğru yaptıkları için kamuoyundan karşılık da gördüler.

CHP’nin bu teklifi AKP’ye Uludere ile girdiği kısırdöngüden kurtulma fırsatı verdi. AKP sert bir üslup kullanıyor, milliyetçiliğe abanıyor ve siyasi tansiyonu sürekli yükseltiyordu. Bu AKP için de sürdürülebilir bir siyasi pozisyon değildi. CHP’nin önerisi AKP’ye bu pozisyonundan ayrılma ve çözüm için işbirliğine hazır olduğunu gösterme fırsatı sundu. Başbakan ve ekibi de bu fırsatı iyi değerlendirdi.

Bu girişimin genel Türkiye siyaset için ne gibi yararları olur?

Her şeyden önce siyasi iklimin yumuşamasını sağlar. Siyaset, söz ile olur; söz üretebilmeniz için karşılıklı konuşmanız gerekir. Oysa Türkiye siyasetinde bir konuşamama hali vardı. Bu görüşme, bu konuşamama halini sona erdirmesi ve söz üretilmesi için imkân yaratması bakımından önemliydi.

İkinci olarak, Kürt meselesi ağır bir meseledir; hiçbir parti tek başına çözmez ve bunun maliyetini tek başına üstlenmek istemez. Eğer bu girişim başarılı olursa çözüm sürecindeki ortaklık, maliyeti paylaşmayı ve partilerin tek başlarına atmaktan çekineceği adımları birlikte atmalarını sağlar.

MHP’nin bu süreçte olması zorunlu mudur? MHP olmazsa olmaz mı?

MHP’nin bu süreçte olması arzu edilir, ama MHP’nin olması zorunlu değildir. Diğer partiler MHP’yi bu sürece katmaları için üzerlerine düşeni yapmalıdırlar; ama MHP “Hayır, ben bu süreçte asla ve kat’a yer almayacağım” derse—ki öyle diyor—bu takdirde yapılması gereken MHP’siz yola devam etmek olmalıdır. Barış çabalarını MHP’nin siyasetine kilitlemek, olmayacak duaya âmin demektir.

Aysel Tuğluk’a verilen cezayı nasıl yorumluyorsunuz?

Kürt meselesini ancak ve ancak siyasetle ve demokratikleşmeyle çözmek mümkündür. Bunun için siyasi alanı mümkün olduğunca geniş tutmak ve siyasi aktörlerin her konuyu rahatlıkla tartışabilecekleri demokratik bir zemini oluşturmamak lazımdır. Taleplerin siyasîalana aktarılması önlendiğinde ve siyasilerin sesleri hukuk yoluyla kesildiğinde şiddet taraftarları güç kazanır. Maalesef son dönemde siyasi alanı daraltan kararlar çoğaldı;  parlamentodaki BDP milletvekilleri hakkında rekor sayıda fezleke var; yakınlarda Leyla Zana ve şimdi de Aysel Tuğluk mahkûm edildi. Ve son olarak da Aysel Tuğluk’a ceza verildi. Bu tür kararların sorunun çözümüne bir katkısı yok, tersine sorunu daha da ağırlaştırıyor. Nitekim Avrupa Birliği de, gerek Zana ve gerek Tuğluk kararından sonra “Ciddi şekilde endişe duyuyoruz” diye açıklama yaptı. Şunu açıklıkla ortaya koymalıyız: Terörle Mücadele Kanunu (TMK) yürürlükte olduğu ve mahkemeler terörü bu kadar geniş şekilde yorumladıkları sürece, Türkiye’de herkes tehdit altındadır ve bir gün herkes “terör suçlusu” olarak hüküm giyebilir. Bu nedenle bir an önce TMK kaldırılmalıdır.

Vahap Coşkun kimdir?

Vahap Coşkun, lisans ve yüksek lisansını Dicle Üniversitesinde, doktorasını ise Ankara Üniversitesinde yapmıştır. “İnsan Hakları: Liberal Bir Tahlil” (Liberte Yayınları 2007) ve “Ulus-Devletin Dönüşümü ve Meşruluk Sorunu” başlıklı kitapların yazarı olan Coşkun, “Toplumsal Barışın İnşası: Sivil Anayasa Arayışı” (Heinrich Böll Stiftung Derneği ve Diyarbakır Barosu Yayını, 2009) başlıklı kitabın da editörlüğünü yapmıştır. Çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi bulunan Coşkun, halen Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde çalışmalarına devam etmektedir.

 

Yeni Asya Gazetesi, 18.06.2012

İnsanların isimleri ve eşitlik

0

İnsanların eşit olduğu, olması gerektiği, zamanımızın en popüler, her fırsatta dile getirilen, tartışmasız doğru kabul edilen fikirlerinden biri. Ancak, bu, eşitlik konusunda tüm felsefî, ideolojik, siyasî bakışların özdeşleşecek derecede birbirine benzediği anlamına gelmiyor.

Gerçekten, ayrıntılarına girince ortaya çıkıyor ki, kavram olarak eşitlik birbirinden çok farklı, bir diğerini bütünleme imkânı olmayan, hatta birbirini reddeden anlayış ve tavırlara işaret edebiliyor. Kısaca söylemek gerekirse, liberaller ahlâkî ve hukukî, sol gelenekler malî ve maddî eşitliğe daha fazla değer atfediyor. Faşizm, klâsik muhafazakârlık, şovenist milliyetçilik eşitlik fikrine pek sempati duymuyor. Teşkilâtlı, yerleşik, siyasallaşmış dinsel yaklaşımların eşitlik karşısındaki tavrı da ilginç. Bu tür dinî yaklaşımlar sosyal merdivende kendi inananlarını daha yukarı, başka dinlerin inananlarını veya inanmayanları daha aşağı yerlere yerleştirmeye meyilli. Devamlı eşitlik vurgusu yapmalarına rağmen, tarihî tecrübenin gösterdiği üzere, kimi dinî yorumlar kendi inananları arasında da eşitsiz statüler yaratabiliyor, en azından, bunun olmasına yol açan faktörleri zapt etmede iddia edildiği kadar istekli ve başarılı olmayabiliyor.

Dünyaya eşitlik açısından bakanlara, çok az dikkat çeken ama bazen çok önem taşıyan bir gerçekten bahsedeyim. İnsanlar arasında, olağan şartlar altında, çok önemli iki varlık açısından kuvvetli bir eşitlik eğilimi var: Bedensel yeteneklerde ve zamana sahiplikte eşitlik. Her insan, dünyaya gelişinde, normal şartlar altında, fonksiyonlarını tam olarak ifa edebilecek bir bedene sahip olma ve yeryüzünde diğer insanlar kadar uzun yaşama şansına sahip. Elbette bu tam bir eşitlik olmaktan uzak. Ve de farklı nesiller arasındaki bir durumdan çok, aynı nesil içindeki denge eğilimine işaret ediyor. Bedensel bütünlük çok önemli, zira, tıptaki ilerlemelere rağmen doğuştan gelen bedensel engelleri tam olarak gidermek her zaman mümkün olmuyor. Zaman ise satın alınamıyor ve ikame edilemiyor. Ama refah seviyesi yükseldikçe zaman sahipliğinde eşitlik ihtimali kuvvetleniyor. Sözgelimi, zengin ülkeler açısından bakarsak, zengin de fakir de 70-80 yıl yaşayabiliyor. Zengin, daha “kaliteli” bir hayat yaşasa veya öyle yaşadığına inanılsa da, ömrünü mutlak anlamda kendinden fakirlerden daha uzun tutma imkânına sahip değil.

İSİMLERİMİZ HAYATIMIZI ŞEKİLLENDİRİYOR

Ekonomik hayatın “insan eseri olma fakat insanın dizaynıyla doğmuş olmama” özelliğini kavrama kabiliyetinden mahrum sağcı ve solcu kolektivistler, ekonomik eşitsizliği zamanımızın hem en ağır hem de kesinlikle ve ebediyen çözülmesi mümkün bir problemi olarak sunmayı sever. Bu yazıda bu ideali, hayata aktarılması için başvurulan araçlarla bunların niteliklerini, bu amaca matuf teşebbüslerin tarihini ve sonuçlarını tartışmayacağım. Onun yerine, daha az dikkat çeken, fakat insanı diğer insanlara nazaran dezavantajlı duruma düşüren bir başka olguya dikkat çekeceğim: İsimlerimizden kaynaklanan eşitsizlik.

Belki de çoğu okuyucunun aklına hiç gelmemiştir ama, her zaman iyiliğimizi isteyen anne babalarımız, bizi, koydukları isimler ve benimsedikleri veya sorgulamadan takip ettikleri soy isimlerle, eşitsiz bir konuma düşürmüş olabilirler. Yıllar evvel bir dergide bu konuyu ele alan bir yazı okumuştum. Deniyordu ki, isim veya soy isimleri alfabenin sonlarındaki harflerle başlayan insanlar, hayatları boyunca çeşitli şekillerde bundan zarar görebiliyorlar. Meselâ, adı veya soyadı u,ü,v,y,z gibi harflerle başlayanlar işe giriş mülakatlarında sonlara kalma, sınıfta notları en son açıklananlar arasında olma durumunda kalıyor. İş mülakatlarında bu bilhassa kötü sonuçlara yol açabiliyor. Size sıra gelene kadar aranan kişi bulunmuş olabiliyor, mülakatçılar bıkkınlık ve yorgunluk yüzünden sizi başlarından savabiliyor veya yeteneklerinizi gözden kaçırabiliyor. Fakat, bundan kötüsü de var: Anne-babaların çocuklarına komik, çirkin, rahatsız edici, utandırıcı isimler takmaları. Aynı dergide daha yakınlarda okuduğum bir yazı bu konuyu ele almaktaydı. ABD’de ve başka bazı ülkelerde kimi aileler çocuklarına “x”, “beta”, “lucifer” (şeytan), “x2”, “kont” gibi isimler veriyormuş. Bizde de, bazen “satılmış”, “hıncal”, “intikam”, “ümüş”, “öcal” gibi “tuhaf” isimlerin çocuklara yamandığını biliyoruz. Bu tür isimler hayatları boyu insanların peşini bırakmıyor, onları komik veya zor durumlara düşürüyor. Bu, hepimizi, özellikle de liberalleri, çocukların anne baba tarafından isim verme bakımından bir mülkiyet nesnesi gibi görülmesinin doğru olup olmadığını sorgulamaya itiyor. Bizdeki bir diğer problem de, “Atatürk” adını veya soyadını almanın kanunla yasaklanmış olması. İlgili kanun bu kelimeyi bir özel mülkiyet hâline getirip tek kişiye hasrediyor. Bu, çağdaş dünyada örneği olmayan bir durum. Peygamberlerin bile isimlerinde özel mülkiyet hakkı yok.

Bu konuyu ele almışken, soyadı alma mecburiyetinin yarattığı kolektivizme temas etmeden sözü bağlamak olmaz. Soy adı bize Batı’dan aktarılan bir tercih. Mutlaka bazı faydaları vardır; ama zararları da olabilir. Birbirlerini hiç tanımayan kişiler, aynı sülaleden gelmelerinin öne çıkarılmasıyla, aynı soy ismini kullanıyor. İsteyen böyle yapsın, ama, yapmak istemeyenler varsa ne olacak? Geniş sülalesini değil dar ailesini öne çıkarmak isteyenler ne yapacak? Bunun yapılmasına imkân veren toplumlar var. Meselâ Araplarda ve İspanyollarda kişiler çocuklarıyla veya anne-babalarıyla bağlantılı isimlerle anılıyor. Galiba bu daha insanî, daha anlamlı. Türkiye’de gitgide artan gibi görünen bir eğilim de, çocuklara coğrafya (Paris, İstanbul) isimlerinin verilmesi veya fantezi isimlere yönelinmesi. Acaba hangisi daha iyi, çocuklara geleneği ve tarihi olan isimler vermek mi yoksa fantezi isimler seçmek mi? Sanmam ki bu sorunun herkes için doğru ve herkesi bağlaması gereken bir cevabı olsun. Ama, utandırıcı, tuhaf isimleri çocukların kimliğine yapıştırmaktan kaçınmanın anne-babanın görevi olduğuna kaniyim. Buna dikkat etmezsek ebeveyn olarak çocuklarımızı kendi ellerimizle toplumsal hayatta eşitsiz bir konuma düşürebiliriz. Son olarak internet çağında (Türkçe karakterler veya İngilizcede olmayan karakterler taşıyan) bazı isimlerin dezavantajlı durumlara düşebildiğini hatırlatayım. Malum, artık e-mail adresleri ve web siteleri geleneksel haberleşme ve bilgilenme ortamlarının yerini geri dönülemez şekilde alıyor.

Galiba anne-baba olmanın sorumluluğu gitgide ağırlaşıyor!

 

Zaman, 22.06.2012

Umuda Saldırı

0

Şiddetin durması için ortaya çıkan umutla birlikte PKK umudu yok etmek üzere saldırıya geçti.

Öfkemiz ve acımız şu gerçeği görmemizi engellemesin: Dağlıca’da kaybettiğimiz 8 can, umudu boğmak isteyenlerin kurbanı oldu.

Onlar savaşın değil barışın şehitleri… Onlara sahip çıkmak, o umuda sahip çıkmayı, barışa sahip çıkmayı gerektiriyor.

Hiçbir şey bu katliamın sebebini, saldırı emrini veren Fehman Hüseyin’in örgüte yakın internet sitelerinde yer alan açıklamasından daha iyi anlatamaz.

Hiç kimsenin PKK’nın saldırıları karşısında ateşkes ya da silah bırakmaktan söz edemeyeceğini söylüyor Fehman Hüseyin.

Beşir Atalay ve Bülent Arınç’ın sözlerinin yalan ve psikolojik savaşın bir parçası olduğunu söylüyor.

AK Parti hükümetinin halka karşı gelmiş geçmiş en tehlikeli, en sinsi, ikiyüzlü bir soykırım politikası yürüttüğünü; bu kadar yok etme saldırısı ortadayken kimsenin ateşkesten ya da silah bırakmaktan söz edemeyeceğini söylüyor.

Bu mesajda korku var!

Bu mesaj korkudan tiril tiril titreyen bir adamın mesajı.

Beşir Atalay ve Bülent Arınç’ın dile getirdiği “ev hapsi” ihtimali karşısında duyulan panik ve Abdullah Öcalan’ın ev hapsi ihtimali karşısında PKK üzerindeki otoritesini silah bıraktırma yolunda kullanabileceğinden duyulan ölümcül korku var bu mesajda.

Yine Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın “Silah bırakmaya kadar giden görüşmeler var. ABD başından beri işin içinde” demecinin yarattığı umutsuzluk var.

Barzani ve Talabani’nin barış çabalarından duyulan endişe var.

Kandil’den Avni Özgürel kanalıyla gelen “PKK yönetiminin Oslo sürecine hâlâ bağlı olduğu ve silahı çözüm olarak görmediği” mesajına verilen tepki var.

Leyla Zana’nın Kürtler’in büyük çoğunluğunun duygularına denk düşen mesajının yarattığı kızgınlık var. Onun, akil bir kadın olarak “Çözerse Erdoğan çözer” deyip AK Parti’nin sorun çözme çabalarına destek olunması gerektiğini söylemesi; çözüm yerinin Meclis olacağını vurgulaması karşısında ellerindeki silahların çakaralmaza dönüştüğünü görenlerin büyük öfkesi var.

Hükümetin seçmeli Kürtçe dersi atağının, bundan önce yaptığı ve bundan sonra da yapması muhtemel reformların yarattığı umutsuzluk var.

Her reformla birlikte elindeki bir silahı daha kaybeden, “ya bir de arkasından yerel yönetim reformu gelirse” diye kâbuslar görenlerin yaşadığı çaresizlik var.

Bu mesaja Kürtler cevap vermeli

Şiddetten başka bir şey bilmeyen; öldürmeyi meslek edinmiş katil sürüsünden oluşan bir “önder kadro”nun ne yapıp edip bu süreci kesmeye çalışması anlaşılabilir bir şey elbette.

Güvenlik güçlerinin Suriyeli bir profesyonel katilin başını çektiği bu çeteyi yok edinceye kadar savaşmasından daha doğal bir şey de olamaz.

Ama nihai belirleyici onlar olmayacaktır.

Umudun korunması ancak PKK’dan yollanan bu ölüm mesajına Kürtler, Kürt çoğunluğu tarafından cevap verilmesiyle mümkün olur.

Asıl muhatap onlardır. Çünkü söndürülmek istenen şey onların umududur. PKK’yı tecrit ederek boğacak, BDP’yi yola getirecek olan şey, o çoğunluğun demokratik yolla çözüm iradesini daha yüksek sesle, daha cesur bir şekilde ortaya koyması, reformlara destek vermesi; hükümeti daha fazlası için teşvik etmesi, şiddeti lanetlemesidir.

Biz bunu o kadar uzun zamandan beri bekliyoruz ki…

Bugün, 20 Haziran 2012

Dağlıca’nın ardından terör ve biz

0

Tam acaba bu sefer terör biter mi, kan durur mu derken, PKK yine saldırdı.

Ve Dağlıca’da sekiz şehit daha

verdi Türkiye.

Sekiz gencecik beden toprağa düştü. Anneleri, babaları, kardeşleri, sevenleri yıkıldı.

Allah hepsine rahmet eylesin. Ve bütün acılı ailelere sabır ve metanet versin.

Peki ama ne için hayata veda etti bu canlar?

Kürtçe seçmeli ders yetmiyor da, ille de Kürtçe müfredat gerekiyor diye mi?

Öcalan İmralı’da değil de bir evde otursun diye mi?

Türkiye’de bunca reform yapıldığı, eğer siyasi ortam zehirlenmezse daha da yapılacağı ortada iken, neden hala kan akıtmaya devam ediyor PKK?

Kürt milliyetçiliğinin sembol ismi Leyla Zana bile silahlara veda çağrısı yaparken, biz neden hala PKK saldırısı haberleriyle uyanıyoruz?

Etnik milliyetçilik virüsü

Üstteki soruyu “açılım açılım dediniz böyle oldu, siz şımarttınız terörü” diye cevaplayan ulusalcılar ve MHP’liler yanılıyor.

Çünkü terörün beteri, Kürtçüler “şımartılmadığı”, aksine üzerlerinden silindir gibi geçildiği dönemlerde, yani 80’ler ve 90’larda da vardı.

Öte yandan, kültürel açılımları değil ama “Oslo süreci”ni ihanet sayan (ve bu yüzden de MİT başkanının yargılanmasını isteyen) kimi şahin muhafazakarlar da yanılıyor. Onların istediği “polisiye çözüm” (“askeri çözüm”ün muadili) de bir süredir devrede çünkü; ama belli ki terörü ortadan kaldırmaya yetmiyor.

Peki ya “liberaller”? Çözümü açılım, reform ve müzakerelerde görenler?

Açıkçası ben en çok bu ekole yakınım. Ama gerçeklerin bu liberal vizyonun kimi safiyane seslerinde ifade edildiğinden daha karmaşık olduğunun da farkındayım.

Çünkü PKK’yı motive eden en büyük güç, etnik milliyetçilik. Ve bu, akla ve mantığa oturan rasyonel bir fikir değil ki, hak ve özgürlük reformlarıyla kesin tatmin edilebilsin.

Mesela, nedense gündemimizde değil ama, etnik milliyetçilik şu ara Britanya’yı bile parçalama yolunda: Kuzey’deki İskoçya, İngiltere ve Galler’den ayrılıp bağımsız ülke olma planları yapıyor!

Niye? Britanya’da demokrasi, hak ve özgürlük mü yok?

Hayır, olur mu, âlâsı var…

Peki İskoçlar “kültürel soykırım”a mı maruz?

İlgisi yok: İskoçya her türlü kültürel ve siyasi hakka sahip bir “otonom bölge” zaten.

Ama o bile kesmiyor; etnik milliyetçilik her aşamada daha fazlasını istiyor.

Tabii orada bu işler silahla yürümüyor. Yüzyıllara rastlanan bir demokrasi ve liberalizm geleneği var çünkü. Bize de lazım olduğu gibi.

Ama işte bu etnik milliyetçilik öyle bir virüs ki, dünyanın en iyi demokrasisini kursanız bile tedavisi mümkün olmayabiliyor.

Ne yapmalı?

İşte bu belirsizlik sebebiyle Kürt sorununun geleceği konusunda kesin yargılara sahip olanların hepsi yanılıyor.

İşin PKK boyutunu daha çetrefil hale getiren ise, her örgütte olduğu gibi burada da farklı fraksiyonların, ılımlıların ve şahinlerin olması.

Ülkede ne zaman bir “barış” havası olsa PKK’lı bir grubun kanlı bir saldırıyla bunu sabote etmesinin temel sebebi bu. (Bunu “dış güçler”le veya “derin devlet”le açıklamak da mümkün; ama bana örgüt-içi fay hatları daha açıklayıcı duruyor.)

Peki bu karmaşa karşısında ne yapacağız?

Öncelikle açılımlar ve reformlar kesinlikle sürmeli. Bunları durdurmak sadece PKK’yı güçlendirir. Kaldı ki zaten demokrasinin gereğidirler.

Saldırılara karşı misillemeler ve diğer güvenlik tedbirleri de sürmeli. Ama KCK davasında olduğu gibi önüne geleni tutuklayarak değil.

Ve en önemlisi “ılımlı Kürtçüler”, kan dökenlere karşı konuşmalı. Selahattin Demirtaş’ın “PKK her türlü silahlı faaliyetlerine son versin” demesi hiç yoktan iyidir, ama yetmez. BDP liderliği, Zana’nın gösterdiği cesareti göstermeli, silahlı mücadele devrinin bittiğini duyurmalı.

Star, 20 Haziran 2012

Şimdi sağlam durma zamanı

Barış o denli önem taşıyor ki, olayların ‘kendim’ ile ‘yapılması gereken şey’ arasında bir engel oluşturmasına izin vermeyeceğim.”

Böyle diyordu Tony Blair adına Kuzey İrlanda barış görüşmeleri için zemin oluşturan Jonathan Powell.

Arkadaşlarını kaybetmişti, ama kanı durdurma özlemi acısından büyüktü.

BBC’nin web sayfasında yer alan D. Stenhouse’un derlediği bu yazı dizisinden “Benim İçin Öldürme” inisiyatifinden değerli Gülçin Avşar sayesinde haberdar oldum.

***

Bilmiyorum, böyle bir saldırıyı beklemeyen var mıydı?

Bunca kayıp verildiğine göre, “TSK’dan başka beklemeyen var mıydı?” diye sormak gerek belki. Beklenen bir saldırıda bu kadar ağır bir fatura ortaya çıkıyorsa, başka nasıl düşünmeli, ne sormalı acaba?

Artık hepimiz biliyoruz, çözüm için ne zaman güçlü bir irade oluşsa, PKK saldırır ve barış sözünü o iradenin ağzına tıkar. Çözüm adına ona umut bağlayan Kürtler için dahi izah edilemez saldırılardır bunlar. Önce bir sessizlik yaşanır ve ardından çatışmalar ve tartışmalar tekrar başlayınca o kritik andaki sabotaj gündemden düşer. İşlenen günahın büyüklüğü elbette unutulmaz; toplumsal bilinçaltındaki yerini alır; ama uzunca bir süre onu işleyenin karşısına da çıkarılmaz.

Aslında PKK’nın deklare edilmiş amaçları bakımından bile bir rasyonalitesi yoktur bu kritik süreçlerdeki sabotajların. Ama her seferinde yapar bunu. Belki bir “ulusal kimlik” oluşturmanın ancak çatışma ortamının devamına bağlı olduğunu düşündüğünden, belki başka bir sebepten, ama yapar. Ve sonra “izah eder.”

***

Çok muhtemeldir ki, tek başına PKK’nın “başarısı” değildir süreci sabote eden bu saldırılar.

“Şikeli savaş” nitelemesini yapanlar yerden göğe haklıdır ve Bingöl’de “33 erin PKK’ya sunulması” hadisesindeki gibi, “yap-boz”un devlet içinde bu sabotajı arzulayan ve tamamlayan parçaları da vardır.

Onlar için iç savaş çıkmış, Sünnilerle Aleviler arasına ateşi hiç sönmeyecek nifak girmiş fark etmez. İktidara el koyabilmek için ateşe vermeyecekleri şey yoktur. Söz konusu olan vatanı bir de kendilerinin kurtarması ve yönetebilmenin şehveti ise gerisi teferruattır.

***

Şimdi çözüm için ülke içinde ve dışında şartların bu kadar müsait olduğu, adım atmak için geniş bir mutabakatın oluştuğu bir atmosfer var ve bu kez iki tarafın kan tüccarlarına da prim vermemek gerek.

PKK’nın 10 üyesini feda etme pahasına bu saldırıya girişmesi, çözüm atmosferinden nasıl büyük bir telaşa kapıldığını açıkça gösteriyor.

Ama o ne yaparsa yapsın, Kürt Sorununun çözüm sürecinin tamamlanması için atılması gereken adımlar bellidir.

Ve korkmaya gerek yok, atılması gereken çok da adım kalmamıştır.

Kürtçe seçmeli ders önemli bir adımdı ve şimdi onu tamamlayıcı kalan birkaç adımı da atmak gerek.

Yer isimlerinin iadesi, anadilde eğitim, yerel yönetimler reformu ve Uludere Soruşturmasının adalete ve hukuka uygun biçimde sonuçlandırılması gibi konular, PKK bunları talep etmese, hatta vazgeçse ve tersini istese bile atılması gereken adımları ifade etmektedir.

Dahası bunların hiçbiri, Kürt olmayanlarda bazılarının sandığı gibi infial falan uyandıracak adımlar değildir (öyle olsaydı bile atmak gerekirdi, ama değildir).

***

Şimdi öfkeyle hareket etmenin zamanı değil. Sözlüklerden hikmetbasiretdirayet ve sebat gibi kelimeleri seçmenin zamanı.

“Ne kadar zor olsa da, bisikletin pedalını hep ileriye doğru çevirmeniz gerekir. Bisikletin devrilmesine izin verirseniz, tekrar düzeltmeniz; ileriye doğru yol almanız son derece zorlaşır” diyordu Jonathan Powell,kendisine ait olan “Bisiklet Teorisi”nde.

Güçlü hükümet, sabotajlara rağmen yola devam edebilme iradesini gösterebilendir.

İspanya’da da Bask Sorunu’nun çözümü için en kapsamlı ve önemli adımların atıldığı dönemde ETA’nın saldırıları da tavan yapmıştı. Ama orada ısrarla ve inatla süreci tamamlayan siyasi irade, bugün kanı durdurmayı başaran irade olarak tarihe geçti.

Bizde de yapılması gereken budur.

Vatandaşın sağduyusuna güvenmek ve süreci tamamlamaktır şimdi hükümete düşen.

Tamamlayın şu süreci ve kan isteyenleri ellerinde silah çırılçıplak, gerekçesiz, bahanesiz ve yalnız bırakın.

Star, 21 Haziran 2012

“Steve Hanke – Altına Dayalı Bir Para Kurulu”

0


20. Yüzyıl’ın ilk dönemlerine kadar, altın para dünyasında merkezî bir rol oynadı. Altın inanılmaz bir koşu mesafesine sahip oldu –neredeyse üç bin yıl. Ve neden böyle olmasın ki? Nihaî tahlilde, Profesör Roy Jastram The Golden Constant[1] (Altın İstikrar) isimli kitabında altının uzun zaman dönemleri boyunca satın alım gücünü nasıl olup da böylesine koruyabildiğini ikna edici bir şekilde belgelemektedir.

Fakat, Başkan Richard Nixon 1971 Ağustosu’nda altın gişesini kapattığından bu yana, altın uluslararası parasal rejimde şekillendirici bir rol oynamamaktadır. Günümüzde, “rejim” pek çok kişi tarafından kaotik bir düzensizlik olarak karakterize edilmektedir.

Geçen on yılda, altın fiyatları artmıştır ve bazı çevrelerde altının şekillendirici rolünün uluslararası para alanında yeniden tesis edilmesi gereğine dair sesler yükselmektedir. 1997’de, Nobel ödüllü Robert Mundell “Altının 21. Yüzyıl’da uluslararası parasal sistem yapısının bir parçası olacağını” tahmin edecek kadar ileri gitti. Günümüzde, bir İsveç parlamentosu girişimi de dahil (11.407 “Establishing a Gold Franc), altını para dünyasına yeniden ekleme yönünde çok sayıda öneri vardır.

Otomatik Para Kurulları

Profesör Mundell’in öngörüsünü gerçeğe dönüştürmenin güvenilir bir yolu altına dayalı para kurulları yolu iledir. Para kurulları 70’ten fazla ülkede vücut buldu ve günümüzde bir kısmı hâlen faaliyete devam etmektedir. Bu tür parasal kurumlara sahip ülkeler, merkez bankalarına sahip mukayese edilebilir ülkelerden daha iyi mali disiplin, üstün fiyat istikrarı ve yüksek büyüme oranlarını tecrübe etmektedir.

Ortodoks bir para kurulu yalnızca kâğıt ve madenî paraları ihraç eden parasal bir kurumdur. Bu parasal yükümlülükler (aynı zamanda çapa para birimi olarak adlandırılan) bir rezerv para birimine, talep edildiğinde sabit bir kurdan, kolayca dönüştürülebilirdir. Rezerv para birimi, beklenen istikrarından ötürü tercih edilen, bir konvertibl yabancı para veya emtiadır. İhtiyat amacıyla, bu tür bir para kurulu, rezerv para birimiyle ödenebilir olan, düşük riskli, fâiz getirili menkul kıymetleri muhafaza eder.

Yasa gereği, bir para kurulu rezerv para birimi ile sabit bir değişim oranını sürdürmek zorundadır ve parasal tabanın % 100’üne eşit döviz/altın cinsinden rezervlere sahip olmalıdır. Bu, para kurulunu parasal tabanı kendi keyfine göre artırma veya azaltmaktan alıkoyar. Hatta, tipik bir para kurulu, rezerv oranları dayatmak veya aksi durumda ticarî bankaları regüle etmek suretiyle, parasal tabanla para arzı arasındaki bağlantıyı tesir altına almaz. Ortodoks bir para kurulu sistemi pasiftir ve otomatik işleyiş ile karakterize edilir.

Geçmişte, para kurulları bütünüyle altına dayalı ve talep edildiğinde sabit bir kurdan bütünüyle altına çevrilebilir olan parasal yükümlülükler ihraç ettiler. Aşağıdaki özetlenmiş altına dayalı para kurulu yasası modern, bağımsız, altına dayalı bir para kurulunun nasıl kurulabileceği ve faaliyet gösterebileceğine işaret etmek üzere sunulmuştur (tam metin Hanke 2012’de mevcuttur). Tasarlandığı haliyle, yasa hükümet tarafından sahip olunan bir kuruluşun ihdasına izin verir. Fakat, ufak tadilatlarla, tasarı bütünüyle özel bir para kurulunun ihdasını da destekleyebilir.

Altına Dayalı Bir Para Kurulu Yasası

1-  X Ülkesi Para Kurulu (“Kurul”) iş bu suretle kurulmuştur. Kurul’un amacı bir altın para birimi ile adlandırılan kâğıt ve madenî paraları ihraç etmek ve bu paraları sabit bir değişim oranı ile altına dönüştürmeye devam etmek amacıyla yeterli olacak döviz/altın rezervlere sahip olmaktır.

2- Kurul yasal olarak İsviçre’de yerleşiktir ve İsviçre’nin yasalarına tâbidir.

3- Kurul tarafından ihraç edilen kâğıt ve madenî paralar talep edildiğinde bütünüyle altına çevrilebilir olacaktır. Kurul para birimini altına çevirme veya altından para birimine çevirme işlemleri için hiçbir masraf almayacaktır. Paralar X Ülkesi dışında basılacaktır.

4- a) Kurul parasal yükümlülüklerini artış miktarının % 100’üne eşit altın veya döviz rezervine sahip olmaksızın artıramaz.

b) Kurul rezervlerini altın veya, altına dayalı ya da altının kâğıt(fiat)-para fiyatındaki değişimlere karşı bütünüyle koruma altına alınmış, yüksek notlu ve likit menkul kıymetler olarak tutmalıdır. Bu rezervler Uluslararası Ödemeler Bankası (Bank for International Settlements) veya uluslararası seviyede yetkilendirilmiş bir altın depo kurumunda korunmalıdır.  

5- Kurul X Ülkesi Hükümeti’ne, % 110 döviz/altın rezervleri sürdürmek için gerekli olanın ötesindeki bütün net senyoraj kazancını ödeyecektir.

6- Kurul X Ülkesi Hükümeti için bankacılık hizmetleri ifa etmeyecektir ve hükümetin malî yükümlülükleri için sorumlu tutulamayacaktır.

7- Altına sabit dönüşüm kurunu sürdürme başarısızlığı Kurul ve yöneticilerini sözleşme ihlalinden ötürü İsviçre yasalarına göre kanunî takibata tâbi kılacaktır. Bu şart, zimmete geçirilmiş, aşınmış veya sahte kâğıt, madenî para ve mevduatı altına çevirme teşebbüslerine uygulanamaz.

8- Bu yasa ile çelişen mevcut diğer yasalar hükümsüzdür.

9- Bu yasa yayınlanmasının ardından derhal yürürlüğe girer.

Kaynaklar

Steve H. Hanke. “A Gold-Based Currency Board, Please,” Globe Asia, Mayıs 2012. http://www.cato.org/publications/commentary/goldbased-currency-board-please

– Steve H. Hanke. “Currency Boards,” Annals of the American Academy of Political and Social Science, cilt 579, Ocak 2002. http://www.cato.org/pubs/articles/hanke_annals.pdf

 

 “A Golden Currency Board”, Steve H. Hanke. Metnin orijinali için bkz.http://www.cato.org/publications/commentary/golden-currency-board

     

** Steve H. Hanke Baltimore’daki The Johns Hopkins Üniversitesi’nde Uygulamalı İktisat Profesörü ve Washington, D.C.’deki Cato Enstitüsü’nde kıdemli akademisyendir.  

 

[1] The Golden Constant: The English and American Experience 1560-2007, Roy Jastram (Jill Leyland’ın katkısıyle), Edward Elgar Yayınları, Haziran 2009. http://www.amazon.com/The-Golden-Constant-Experience-1560-2007/dp/1847202616/ref=pd_rhf_gw_p_t_1

 Çeviren: Ünsal Çetin

 

Umuda Saldırı

0

Şiddetin durması için ortaya çıkan umutla birlikte PKK umudu yok etmek üzere saldırıya geçti.

Öfkemiz ve acımız şu gerçeği görmemizi engellemesin: Dağlıca’da kaybettiğimiz 8 can, umudu boğmak isteyenlerin kurbanı oldu.

Onlar savaşın değil barışın şehitleri… Onlara sahip çıkmak, o umuda sahip çıkmayı, barışa sahip çıkmayı gerektiriyor.

Hiçbir şey bu katliamın sebebini, saldırı emrini veren Fehman Hüseyin’in örgüte yakın internet sitelerinde yer alan açıklamasından daha iyi anlatamaz.

Hiç kimsenin PKK’nın saldırıları karşısında ateşkes ya da silah bırakmaktan söz edemeyeceğini söylüyor Fehman Hüseyin.

Beşir Atalay ve Bülent Arınç’ın sözlerinin yalan ve psikolojik savaşın bir parçası olduğunu söylüyor.

AK Parti hükümetinin halka karşı gelmiş geçmiş en tehlikeli, en sinsi, ikiyüzlü bir soykırım politikası yürüttüğünü; bu kadar yok etme saldırısı ortadayken kimsenin ateşkesten ya da silah bırakmaktan söz edemeyeceğini söylüyor.

Bu mesajda korku var!

Bu mesaj korkudan tiril tiril titreyen bir adamın mesajı.

Beşir Atalay ve Bülent Arınç’ın dile getirdiği “ev hapsi” ihtimali karşısında duyulan panik ve Abdullah Öcalan’ın ev hapsi ihtimali karşısında PKK üzerindeki otoritesini silah bıraktırma yolunda kullanabileceğinden duyulan ölümcül korku var bu mesajda.

Yine Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın “Silah bırakmaya kadar giden görüşmeler var. ABD başından beri işin içinde” demecinin yarattığı umutsuzluk var.

Barzani ve Talabani’nin barış çabalarından duyulan endişe var.

Kandil’den Avni Özgürel kanalıyla gelen “PKK yönetiminin Oslo sürecine hâlâ bağlı olduğu ve silahı çözüm olarak görmediği” mesajına verilen tepki var.

Leyla Zana’nın Kürtler’in büyük çoğunluğunun duygularına denk düşen mesajının yarattığı kızgınlık var. Onun, akil bir kadın olarak “Çözerse Erdoğan çözer” deyip AK Parti’nin sorun çözme çabalarına destek olunması gerektiğini söylemesi; çözüm yerinin Meclis olacağını vurgulaması karşısında ellerindeki silahların çakaralmaza dönüştüğünü görenlerin büyük öfkesi var.

Hükümetin seçmeli Kürtçe dersi atağının, bundan önce yaptığı ve bundan sonra da yapması muhtemel reformların yarattığı umutsuzluk var.

Her reformla birlikte elindeki bir silahı daha kaybeden, “ya bir de arkasından yerel yönetim reformu gelirse” diye kâbuslar görenlerin yaşadığı çaresizlik var.

Bu mesaja Kürtler cevap vermeli

Şiddetten başka bir şey bilmeyen; öldürmeyi meslek edinmiş katil sürüsünden oluşan bir “önder kadro”nun ne yapıp edip bu süreci kesmeye çalışması anlaşılabilir bir şey elbette.

Güvenlik güçlerinin Suriyeli bir profesyonel katilin başını çektiği bu çeteyi yok edinceye kadar savaşmasından daha doğal bir şey de olamaz.

Ama nihai belirleyici onlar olmayacaktır.

Umudun korunması ancak PKK’dan yollanan bu ölüm mesajına Kürtler, Kürt çoğunluğu tarafından cevap verilmesiyle mümkün olur.

Asıl muhatap onlardır. Çünkü söndürülmek istenen şey onların umududur. PKK’yı tecrit ederek boğacak, BDP’yi yola getirecek olan şey, o çoğunluğun demokratik yolla çözüm iradesini daha yüksek sesle, daha cesur bir şekilde ortaya koyması, reformlara destek vermesi; hükümeti daha fazlası için teşvik etmesi, şiddeti lanetlemesidir.

Biz bunu o kadar uzun zamandan beri bekliyoruz ki…

Bugün, 20 Haziran 2012

Dağlıca’nın ardından terör ve biz

0

Tam acaba bu sefer terör biter mi, kan durur mu derken, PKK yine saldırdı.

Ve Dağlıca’da sekiz şehit daha

verdi Türkiye.

Sekiz gencecik beden toprağa düştü. Anneleri, babaları, kardeşleri, sevenleri yıkıldı.

Allah hepsine rahmet eylesin. Ve bütün acılı ailelere sabır ve metanet versin.

Peki ama ne için hayata veda etti bu canlar?

Kürtçe seçmeli ders yetmiyor da, ille de Kürtçe müfredat gerekiyor diye mi?

Öcalan İmralı’da değil de bir evde otursun diye mi?

Türkiye’de bunca reform yapıldığı, eğer siyasi ortam zehirlenmezse daha da yapılacağı ortada iken, neden hala kan akıtmaya devam ediyor PKK?

Kürt milliyetçiliğinin sembol ismi Leyla Zana bile silahlara veda çağrısı yaparken, biz neden hala PKK saldırısı haberleriyle uyanıyoruz?

Etnik milliyetçilik virüsü

Üstteki soruyu “açılım açılım dediniz böyle oldu, siz şımarttınız terörü” diye cevaplayan ulusalcılar ve MHP’liler yanılıyor.

Çünkü terörün beteri, Kürtçüler “şımartılmadığı”, aksine üzerlerinden silindir gibi geçildiği dönemlerde, yani 80’ler ve 90’larda da vardı.

Öte yandan, kültürel açılımları değil ama “Oslo süreci”ni ihanet sayan (ve bu yüzden de MİT başkanının yargılanmasını isteyen) kimi şahin muhafazakarlar da yanılıyor. Onların istediği “polisiye çözüm” (“askeri çözüm”ün muadili) de bir süredir devrede çünkü; ama belli ki terörü ortadan kaldırmaya yetmiyor.

Peki ya “liberaller”? Çözümü açılım, reform ve müzakerelerde görenler?

Açıkçası ben en çok bu ekole yakınım. Ama gerçeklerin bu liberal vizyonun kimi safiyane seslerinde ifade edildiğinden daha karmaşık olduğunun da farkındayım.

Çünkü PKK’yı motive eden en büyük güç, etnik milliyetçilik. Ve bu, akla ve mantığa oturan rasyonel bir fikir değil ki, hak ve özgürlük reformlarıyla kesin tatmin edilebilsin.

Mesela, nedense gündemimizde değil ama, etnik milliyetçilik şu ara Britanya’yı bile parçalama yolunda: Kuzey’deki İskoçya, İngiltere ve Galler’den ayrılıp bağımsız ülke olma planları yapıyor!

Niye? Britanya’da demokrasi, hak ve özgürlük mü yok?

Hayır, olur mu, âlâsı var…

Peki İskoçlar “kültürel soykırım”a mı maruz?

İlgisi yok: İskoçya her türlü kültürel ve siyasi hakka sahip bir “otonom bölge” zaten.

Ama o bile kesmiyor; etnik milliyetçilik her aşamada daha fazlasını istiyor.

Tabii orada bu işler silahla yürümüyor. Yüzyıllara rastlanan bir demokrasi ve liberalizm geleneği var çünkü. Bize de lazım olduğu gibi.

Ama işte bu etnik milliyetçilik öyle bir virüs ki, dünyanın en iyi demokrasisini kursanız bile tedavisi mümkün olmayabiliyor.

Ne yapmalı?

İşte bu belirsizlik sebebiyle Kürt sorununun geleceği konusunda kesin yargılara sahip olanların hepsi yanılıyor.

İşin PKK boyutunu daha çetrefil hale getiren ise, her örgütte olduğu gibi burada da farklı fraksiyonların, ılımlıların ve şahinlerin olması.

Ülkede ne zaman bir “barış” havası olsa PKK’lı bir grubun kanlı bir saldırıyla bunu sabote etmesinin temel sebebi bu. (Bunu “dış güçler”le veya “derin devlet”le açıklamak da mümkün; ama bana örgüt-içi fay hatları daha açıklayıcı duruyor.)

Peki bu karmaşa karşısında ne yapacağız?

Öncelikle açılımlar ve reformlar kesinlikle sürmeli. Bunları durdurmak sadece PKK’yı güçlendirir. Kaldı ki zaten demokrasinin gereğidirler.

Saldırılara karşı misillemeler ve diğer güvenlik tedbirleri de sürmeli. Ama KCK davasında olduğu gibi önüne geleni tutuklayarak değil.

Ve en önemlisi “ılımlı Kürtçüler”, kan dökenlere karşı konuşmalı. Selahattin Demirtaş’ın “PKK her türlü silahlı faaliyetlerine son versin” demesi hiç yoktan iyidir, ama yetmez. BDP liderliği, Zana’nın gösterdiği cesareti göstermeli, silahlı mücadele devrinin bittiğini duyurmalı.

Star, 20 Haziran 2012

“Joost lagendijk – Mısır’ın Türkiyeleşmesi”

0

2011 ilkbaharında Arap Uyanışı’nın başlamasından bu yana Türkiye’nin, bilhassa demokrasi arayışındaki Müslüman çoğunluklu Tunus ve Mısır halkları için model teşkil edip etmeyeceğine dair epey söz söylendi.

 

Analistler ve gözlemciler arasındaki tartışma, “model” kavramının Türkiye’nin devrim sonrası Arap dünyası üzerindeki etkisine dair en uygun ifade şekli olup olmadığına odaklandı. Çoğu “örnek” ve “ilham” kelimelerinin, Tunus ve Kahire’deki pek çok liberal demokratın ve reform yanlısı İslamcının Türkiye’ye bakış tarzını (post-İslamcılar tarafından yönetilen laik bir cumhuriyet, bölgede ağırlığını giderek hissettiren yumuşak gücüyle bir ekonomik başarı hikâyesi) muhtemelen daha iyi yansıttığı konusunda hemfikir.

Şimdilik Tunus’u bir kenara bırakırsak, Mısır’da son birkaç gündür tanık olduğunuz bir dizi olayın, Türkiye’de on beş-yirmi yılda yaşanan gelişmeleri andırdığını görebiliyoruz. İşin ironik tarafı, daha fazla demokrasiye yönelik adımlardan değil, zaten güçlü olan ordu ve yargı vesayeti rejimini destekleyen geriye doğru adımlardan söz ediyor olmamız. Bugünlerde Mısır’da takdim edilen Türkiye modeli, bizzat Türkiye’nin 2002’den beri kurtulmaya çalıştığı eski versiyon.

Mısır’da ve dışarıda pek çoklarının fiilen Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi (SKYK) ve Yüksek Anayasa Mahkemesi’nin (YAM) gerçekleştirdiği bir darbe olarak gördüğü süreçte, yani geçen hafta sonu düzenlenen devlet başkanlığı seçiminin öncesinde ve sonrasında, aşağıda sayacağım kararlar alındı. Türkiye’deki 1980 askerî darbesinin dayanaklarını ve sonrasını bilen herkese ziyadesiyle aşina gelen kararlar bunlar…

İslamcı partilerin ağırlıkta olduğu meclis YAM tarafından lağvedildi.

SKYK, askeriyenin yazdığı Mart 2011 tarihli geçici Anayasa Deklarasyonu’na bir ek yayınlayarak yetki alanını genişletti ve yeni seçilen devlet başkanının yetki alanını ise daralttı. Henüz kesin sonuç belli değil, fakat başkanlık seçimini çok büyük ihtimalle Müslüman Kardeşler’in (MK) adayı Muhammed Mursi kazandı.

SKYK sıfırdan yeni bir anayasa hazırlaması için bir danışma meclisi atamaya hazırlanıyor, böylece bu hakkı lağvedilen meclisten devralmış oluyor.

Ordunun baskın olduğu yeni bir Milli Savunma Konseyi oluşturuluyor, böylece sivil siyasetçilerin silahlı kuvvetlerle ilgili bütün meseleler üzerinde etkisi ortadan kaldırılıyor.

Bu yazı yazıldığı sıralarda Kahire’deki bir idare mahkemesi, MK’yi lağvetmenin yollarını araştırıyordu.

Türkiye’de 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997’deki askerî darbelerin ve Türk Anayasa Mahkemesi’nin 2008’deki AKP’yi kapatma çabalarının oluşturduğu zehirli karışım da buydu. Gelecek günlerde MK’yi 2011’deki Tahrir devrimcileriyle yan yana getirecek kitlesel gösterilere tanık olacağımızdan hiç kuşkum yok; bu iki kesim birbirinden hiç hazzetmiyor, fakat ordunun iktidarı gasbetmesine karşı direnişte bir araya geliyorlar. Geçen yıl bazı kuşkucu analistler Mısır ordusunun muazzam yetkilerini asla kendi gönlüyle teslim etmeyeceği ve bir tür Mübareksiz Mübarekçiliğe sarılmak için elinden geleni ardına koymayacağına dair tahminlerde bulunmuştu. Son gelişmeler, onları haklı çıkarmış görünüyor.

Dış dünyanın, askerî baskının sürmesi ihtimaline nasıl tepki vereceği son derece önemli. Geçmişte gerek ABD gerekse AB çok büyük ihtimalle demokratik taleplerin bastırılmasını protesto eder, fakat neticede “istikrar” uğruna askerî yönetimi kabul ederdi. Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nden Nick Witney, bu kez AB’ye askerî darbeye karşı ayağa kalkması ve Mısır’ın borçlarını ödemesi için ihtiyaç duyduğu milyarlarca dolarlık yardımı toplama çabalarından elini eteğini çekmesi çağrısında bulundu. Witney şunu söylüyordu: “Demokratik, sivil yönetime hızlı geçiş için yeniden ve bu kez ordunun yoldan çıkarmasına açık olmayan bir yol haritası belirlenene dek, hiçbir makroekonomik yardım paketi olamaz.” Mısır ordusuna milyarlarca dolarlık destek veren Obama yönetiminden de benzer çağrılar geldi.

Türk hükümetinin nasıl tepki vereceğini görmek de ilginç olacak. Başbakan Erdoğan ve AKP’deki mesaidaşları eski rejimi temsil eden ordu ve yargının, demokratik yoldan seçilmiş siyasetçilere iradesini dayatma gayretinin ne kadar berbat bir his olduğunu gayet iyi biliyor. Ankara’da şu konuda hiçbir kuşku ve tereddüt olmamalı: İster laik ister dinci olsun Mısır’daki demokratlar ve reformcular, iktidar partisinin Türkiye’de yürüttüğü politikanın aynısını dışarıda da savunup savunmayacağını görmek için Türkiye’ye bakıyor. Yurtta askerî vesayete hayır, cihanda askerî vesayete hayır.

 

Zaman, 20 Haziran 2012