Ana Sayfa Blog Sayfa 440

Melih Altınok – Dünle birlikte gitti cancağızım

0

 

Tehlikeli sularda kulaç attığım farkındayım. Açık’tan, iki yazıdır ele aldığım mevzua devam ediyorum bugün de.

Bazı kesimlerde “Son on yılda Türkiye’nin felakete sürüklendiğine” dair yaygın bir söylem var.

Bu kaygıyı ifade eden, dünün cehennemini asrısaadet devri gibi sunan, iyileşmeleri örtüleyen, gelecekten korkutan cümle ise şu: “Türkiye’nin geleceğinden hiç bu kadar kaygılanmamıştım!”

Ne yazık ki bu söylem, muhalefetinden medet umduğumuz demokrat, liberal sol çevrelerde de kabul görmeye başlıyor.

Geçmişle kıyasın ortaya çıkartacağı tablonun siyasal iktidara yaracağı fobisinin motivasyonu öyle güçlü ki. “2003’te muhtıra konuşuldu” diyen Özkök’ün itirafları bile “Darbe davalarına işaret eder, bu da AK Parti’ye yarar” diye önemsenmiyor.

Ondan sonra “Bir kaç yıl önceki Genelkurmay Başkanı’nın muhtıra itirafı üzerinde tepinmeyen muhalefet aslında o ülkenin ‘gerçek’ iktidarıdır” deyince alınıyorlar.

Ancak makarnanın kıvamını AK Parti’den bağımsız değerlendiremeyen muhalefetin “sefaletinde” güncel parametreler dışında “varoluşsal” etkenler de olduğu aşikâr.

Geçen salı Stephan Davies’in bir makalesine atıfta bulunup, Herbert Spencer’ın adıyla anılan “kanundan” bahsedeceğimi söylemiştim.

Spencer 1891 tarihli “Özgürlükten köleliğe” isimli makalesinde özetle şöyle diyor:

“Sorunlar ne kadar çok iyileşme sürecine girerse, onların fenalıkları hakkındaki feryatlar da o kadar çok gürültülü olmaya başlar.”

Spencer’ın tezini desteklemek için verdiği örneklerden bazıları ise şunlar:

19. yüzyılın başında Britanya’da alkol tüketimi ve buna bağlı hastalıklar, suçlar tavan yapmıştı. 1880’lerde alkol tüketimi keskin bir şekilde düştü. Ancak her nasılsa Britanya’da içki kullanımına karşı kampanyalarda bir artış yaşandı. ABD’de de içki yasağına ilişkin “soylu deneme” ve Britanya’daki kısıtlayıcı lisans kanunları bu iyileşme döneminde çıktı.

Yoksulluk. İstatistikler, gelir ortalaması, yaşam maliyeti, hayat koşulları, yoksullara yapılan yardım miktarı gibi ekonomik göstergeler bakımından 1870’de Britanya’daki çalışanların koşullarının 1840 yılına göre çok daha iyi olduğunu ortaya koyuyordu. Ancak 1870’lerde Rowntree ve Booth’un çalışmalarıyla yoksulluk keşfedilmiş oldu. Zihinsel ve politik akımlardaki büyümenin etkisiyle Britanya toplumunda refah devleti anlayışı gelişti.

Eğitim. Okuma yazma oranın süründüğü 18. yüzyılda kılını kıpırdatmayan Britanya toplumu ve devleti, 1860’lara gelindiğinde nüfusunun büyük çoğunluğu okuryazar olunca hareketlendi. 19. yüzyılda zorunlu ilk ve orta eğitim kurumlarının kurulmasıyla sonuçlanan “kamu cahilliğine karşı kampanyalar” başlatıldı.

Yüzyılın başında “ayıp” bile sayılmayan çevreye karşı fütursuzluğun yasal olarak suç olduğu günümüzde, çevreci hareketler 50 yıl öncesiyle bile kıyaslanmayacak şekilde güçlü ve yaygınlar, değil mi?

Feminizm, çocuk ve hayvan hakları gibi alanlardaki kıyası ise size bırakıyorum.

Tamam, Davies’in dediği gibi, “İç karartıcı bir karamsarlık iç açıcı bir iyimserlikte bulunmayan cazibeye sahiptir”.

Anlaşılmaz değil, sesini daha çok çıkartmak zorunda olan muhalefet de bunu elbette ki kullanır. Zira,“Durum çok kötü, acil bir şeyler yapılması gerekiyor” ifadesinin yarattığı etki “durum iyileşiyor, biraz daha gayret edilmeli” ifadesindeki kadar heyecan uyandırmaz.

Çünkü devrim esas oğlan, evrim sünepenin tekidir.

“İyileşme sürecindeki tüm sorunların bir plan ve kolektif faaliyet olmadan düzeldiği”tesbiti, tüm kurucu rasyonalistlerin, Türkçe söylersek “toplum mühendisliğini fetişleştiren tüm kolektivizm türevlerinin” de korkulu rüyası.

İyi de sözkonusu pragmatist yaklaşımın pratik başarılarının bu kadar istisnai olduğu ortadayken ısrarın anlamı ne?

Geçenlerde Murat Belge’nin cami tartışmaları üzerinden yaptığı “saf” muhafazakârlık tanımı aklıma geliyor bu noktada.

Belge yazısında bir arkadaşının, Mimar Sinan’ın eserlerinin olabilecek en güzel form olduğunu, dolayısıyla ondan uzaklaşmamak gerektiğini şeklindeki sözlerini aktardı.

Tamam, muhafazakârlık ve devrimcilik tartışmalarını içki kültürü vs. gibi gündelik yaşam patrikleri üzerinden yapmaya alıştık belki. Ama “Muhafazakârlık bu işte!” diyen Belge’nin tanımı bize bir yol haritası çizebilir.

Siyaset yapma, en kötüsünü yaşadığımız ve daha berbatına sürükleneceğimiz umacısı, örgütlülük patrikleri, sınıf çelişkisinin tartışılmazlığı gibi “olabilecek en güzel formlarda” ısrar, siyaseten muhafazakârlığın bir yansıması değil mi sizce?

Yarını kurmanın yegâne devrimci formülü, geçmişi aklayıp bugünü kötülemek ve gelecek korkusu pompalamak mı?

Bu mu “gerici muhafazakâr” iktidara “ilerici devrimci” muhalefet?

İnsanlığa zoru, savaş koşullarında sıkıntıyı, kısacası yoksulluğu ve süreli mücadeleyi vadeden solun, varoluşu daha katlanılır hâle getiren ve ahaliye “dönüşümün” güvenli kollarını işaret eden “kendiliğindenci” yaklaşımlar karşısındaki makûs talihini değiştirmesinin yolu belki de bu ezber bozumundan geçiyor.

Evet, beni gelecek değil, geçmiş korkutuyor.

Taraf, 06.08.2012

 

İslamcılığa ne oldu?

0

Zaman gazetesinin iki muhterem yazarı, Ali Bulaç ve Mümtaz’er Türköne, “İslamcılık” üzerine önemli bir tartışma başlattılar köşelerinde. Zaman geçtikçe diğer bazı yazarlar da söze girdi, tartışmaya yeni açılar kattı. Ben de kendi bildiğimce bir şeyler söyleyeyim.

Evvela da belirteyim ki, asıl tartışılması gereken, Bulaç’ın söyledikleri. Çünkü “İslamcılık bitti” diyen Türköne, bunu bir “sosyolojik gözlem” olarak ifade ediyor ki, kendisine büyük ölçüde katılıyorum. “İslamcılık bitmemiş ve bitmeyecektir” diyen Bulaç ise, daha “değer yüklü” şeyler söylüyor ki, bunları konuşmak lazım.

Ancak tartışmayı zorlaştıran bir sorun var: “İslamcılık” kavramının tanımının biraz müphem olması. Öyle ki Bulaç’a göre, İslamcılık, istinasız her müminin sahip olması gereken bir hal. Türköne’ye göre ise, tarihsel şartların ürettiği bir tepki ideolojisi.

İman ve ütopya

Ben ise, bugüne dek bu köşede “İslamcılık”tan söz eder ve onu eleştirirken, Ali Bulaç’ın “1950-2000 arası ikinci nesil İslamcılar” dediği akımı kast ediyordum. (Osmanlı geleneğinden çıkan “ilk nesil” ile sonrakiler arasında ciddi farklar gördüğüm için.)

Söz konusu (“ikinci nesil”) İslamcılığa bu köşede getirdiğim bir eleştirinin Ali Bulaç tarafından da adil bir tutumla teslim edilmesine ise sevindim. Bu akımın “Müslüman zihni siyasi bir ütopyacılığa hapsetmesi, iman, ahlak ve kültür gibi kritik meseleleri atlaması”nı eleştirmiş, bunun üzerine de bazı sert tepkiler almıştım. Bulaç da tam tamına şöyle demiş:

“Söylemi ve retoriği aşırı biçimde politize edilmiş İslamcılık, tasavvufa, dinin manevî, irfani ve ahlaki boyutuna bigane kaldı… Politik öncelik her şeyin önüne geçti, bu da derinliksiz, kültürel bakımdan yoksun siyaset biçimlerini ve siyasetçileri öne çıkardı.”

 

Durum buyken, bu “aşırı biçimde politize edilmiş İslamcılık”ın eski müntesiplerinden bazılarının bugün “battı balık yan gider” havasına girmesine şaşmamak lazım. Asıl mesele siyasi ütopya ise, onun bitmesiyle birlikte “manevî, irfani ve ahlaki boyut”un boşluğu da sırıtıyor haliyle.

Kırmızı çizgiler

Meselenin özüne gelirsek, burada “Ali ağabey”e hem katıldığım hem katılmadığım noktalar var.

Katıldığım kısım, bütün hayata yön veren bir değerler manzumesi olarak “din”in zayıflaması durumunda, sembol ve ritüellere odaklı bir “diyanet”in yükselmesine yaptığı eleştiri. (İnciller’de Hz. İsa’nın dilinden Ferisiler’e yapılan eleştirileri hatırlatan bir haklılık var burada.)

AK Parti’nin eleştiriyi hak eden yönlerinin “İslamcılık”tan kaynaklanmadığı konusunda da hemfikirim; oradaki problem bence “Türk siyasi kültürü”nün her partide karşımıza çıkan sorunları.

Bulaç’a katılmadığım kısım ise, önce “her Müslüman bittabi İslamcı olmak zorundadır” dedikten sonra, “İslamcı ise mutlaka şöyle olmalıdır” dercesine getirdiği subjektif ve otoriter kırmızı çizgiler.

Bu soruna Yasin Aktay da Yeni Şafak’taki köşesinde işaret etmiş. “Bulaç’ın söylemlerinde İslamcılık neredeyse vahyedilmiş bir mutlak otorite diliyle ifade edilince ona karşı çıkmak da ilahi bir otoriteye karşı çıkmak gibi algılanıyor” demiş.

Örneğin, Ali Bulaç dini hükümlerde “tarihsellik” gören ilahiyatçıları, “Müslüman zihne zerk edilen küresel bir proje”nin gaflet içindeki hizmetkarları olarak tasvir ediyor. Oysa aynı ilahiyatçılar, “dînî olan” ile “tarihsel olan”ı ayırarak, “Kur’an’ı asrın idrakine okutmak” gibi ihlaslı bir gayret içinde de olamaz mı?

Bulaç’ın bu sert eleştirisinden sızan “küresel sistem” alerjisi ise, “ikinci nesil İslamcılar”daki yaygın “anti-küreselci” zihniyete karşılık geliyor ki, buna da çarşamba günü değinelim.

 

Star, 06.08.2012

Hamit Emrah Beriş – Farklılıklarımız ve alametleri

0

Sting, ünlü şarkısı Fragile’a [Kırılgan] şu sözlerle başlar: “Kan akarsa eğer buluştuğunda et ve çelik/akşam güneşinin ışıklarında kurur/yarın yağmur yıkar gerçi tüm lekeleri/ama aklımızda bir iz sonsuza dek durur.” Bu lirik giriş, aslında bu yazının meramını oldukça iyi anlatıyor. Geçmişte yaşanan hiçbir acının izi, düşünüldüğü kadar kolay çıkmaz, dargınlıklar asla tamamen unutulmaz. Şimdi yazıya böyle bir giriş yapmamızın nedeniyle devam edelim; ancak bu kez bir soruyla başlayalım: Bir ülkenin küçük bir kasabasında, belli ki kişisel nedenlerle başlayan bir kavga (aslında ilk olarak yalnızca ağız dalaşı) nasıl tüm ülkenin gündemine yerleşir? Olayı artık herkes biliyor: Malatya’nın Doğanşehir ilçesine bağlı Sürgü beldesinde, adet olduğu üzere ramazan gecesi dolaşan bir davulcu, iddiaya göre, Alevi vatandaşların yaşadığı bir evin önünde biraz ısrarcı davranıyor. Bunun üzerine, evin sakinleri, kendisine tepki gösteriyor ve aralarında tartışma çıkıyor. Yine iddiaya göre, davulcu darp ediliyor; bunun üzerine evin çevresine toplanan bir grup evi taşlamaya başlıyor. Haberin duyulması üzerine ülke içinde ortamı germekte mahir olan bazı medya organları kasabaya akın ediyor; onları CHP’li yetkililer izliyor. Olayın tüm failleri, aslında bu sorunun büyütülmemesi gerektiğini söylüyor ve hem kendilerinin hem de kasabalarının adlarının böyle bir olayla anılmasından rahatsız görünüyorlar. Ama “Sürgü hadisesi” hafta boyunca ülke gündeminin en önemli maddelerinden biri oluyor. Bu münferit olayın asıl gösterdiği ise toplumsal duyarlılıklarımızın neden olduğu kırılgan ruh hallerimiz. Bir bakıma, geçmişte yaşanan sorunların bizi getirdiği yer, kendi sorunlarımıza gösterdiğimiz duyarlılığı bizimkine benzer acılar çekmiş başkalarından esirgememiz.

Toplum mühendisliği mağdurları

Her ulus-devletin inşa süreci, belirli kesimlerin mağdur olmalarını beraberinde getirir, dolayısıyla yaralanmalara neden olur. Üstelik bu süreç, kendiliğinden gelişime bırakılmamış ve bir “toplum mühendisliği” projesi çerçevesinde planlanmışsa mağduriyetin derecesi iyiden iyiye artar. Zira ulus-devletlerin çoğu, mümkün olduğunca türdeş, yani birbirine benzeyen insanların yaşadığı bir vatandaş grubu meydana getirmeye çalışırlar; kendi tasavvurları dışında gelişen toplumsallıklara, farklı kimliklerin kendi niteliklerini koruyarak sistem içinde var olmalarına izin vermezler. Rejimin uygulamalarının “mağdurları”  farklı dönemlerde değişebilir. Ancak bir süre sonra dönüp geriye bakıldığında, aslında birbirlerine hiç benzemeyen, hatta dini inançları, dünya görüşleri, hayat tarzları, siyasal görüşleri vb. neredeyse zıt sayılabilecek çok sayıda insanın “mağdur” kategorisi içinde yer aldıkları görülebilir. Toplum üzerinde bu tür kapsamlı bir denetim sağlamaya çalışan yapılarda bir süre sonra devlet ile toplumun farklı kesimlerinin aralarının açıldığı görülür. Geleneksel merkez-çevre farklılaşması bu sürecin olumsuz sonuçlarından biri olarak görülebilir. Ancak belki bundan daha fazla önemli olan sorun, siyasal rejimlerin karşısında konumlanan halk kitlelerinin kendi aralarında da bir ayrışma yaşanmış olması, farklı toplumsal gruplar arasındaki mesafenin giderek açılmasıdır. Böylece, bir bakıma, mağduriyetlerin yarıştırıldığı, herkesin “en mağdur” unvanını sahiplenmeye çalıştığı bir tablo ortaya çıkar.

Bir imparatorluk bakiyesinden kısa sürede ulus-devlete dönüşen Türkiye’de söz konusu mağduriyet hikâyelerinden bolca bulmak mümkün. İstiklal Mahkemelerinden, şapka devrimine, Dersim katliamından Türkçe ezan uygulamalarına dek pek çok somut olay farklı kesimlerin rejimle sorun yaşamalarına neden oldu. 28 Şubat da dâhil olmak üzere tüm darbe dönemlerinde yaşanan insan hakları ihlallerini, faili meçhul cinayetleri, köy boşaltmaları, başörtülü kızların okuma haklarının ellerinden alınmasını sistemle bireylerin yaşadıkları sorunların örnekleri olarak rahatlıkla gösterebiliriz.  Kuşkusuz herhangi bir sorunun etkisi, gücü, çapı ve ilgilendirdiği kitle diğeriyle aynı değil. Birisi için hayati derecede önem taşıyan bir konu, başkası açısından sorun olarak görülmeyebilir, hatta ona avantaj bile sağlayabilir. Bu bakımdan, sistemin, değişik durumlara yönelik olarak farklı kesimlerle geçici ittifaklara girdiği, müttefiklerin zamana ve duruma göre değiştiği söylenebilir. Türkiye’de son dönemde yaşanan gelişmelerin de aslında sorunlara yönelik söz konusu algının farklı bağlamlarda şekillenmesinden kaynaklandığını söylemek yanlış olmayacak.

Son on yılda Türkiye demokrasinin ciddi bir konsolidasyon sürecinden geçtiği açık. Her şeyden önce geçmişte yapılan yanlışların sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalmayan, hatta bunlarla hesaplaşmaktan kaçınmayan bir iktidar var. İktidar mensuplarının kendilerinin de geçmişte sistemden kaynaklanan mağduriyetler yaşamaları, geçmişin kapsamlı bir muhasebesine girilmesi açısından bir fırsat yaratıyor. Avrupa Birliği başta olmak üzere dış etkenler de demokratikleşme çabalarının güçlenmesini ve reformların uygulamaya alınmasını kolaylaştırıyor. AK Parti’nin “demokratik açılım” nitelemesiyle andığı politikalar, bu açıdan, aslında sistemin, demokrasinin derinleştirilmesi ve siyasal özgürlüklerin genişletilmesi açılarından restorasyona tabi tutulmasının bir ifadesi olarak görülebilir. Bu anlamda, iktidar partisi, kendi dindar tabanı kadar, Kürtlerin, Alevilerin, dini azınlıkların ve diğer etnik grupların da talep ve beklentilerine belirli ölçülerde cevap vermeyi hedefliyor. Elbette, bu sürecin farklı yönleri, yapılanlar ve yapılamayanlar açısından eleştirilebilir ve zaten reformların genişletilmesi için bu tür eleştiriler zorunludur da. Ancak pek çok açıdan devlet ile toplum arasındaki mesafenin kapandığı bu sürecin belki bundan daha önemli olarak farklı toplumsal kesimlerin birbirlerine yaklaşmalarını da zorunlu kıldığını anlamak gerekiyor. Siyaset kuramının en temel varsayımlarından biri, demokrasinin bir “içselleştirme” meselesi olduğudur. Bu bakımdan, vatandaşlar, demokratik idealleri doğal şekilde benimsemezlerse ne yapılırsa yapılsın hukuksal adımlar yetersiz kalabilecektir.

Türkiye’de son yıllarda farklı toplumsal gruplar arasında ciddi bir siyasal kutuplaşma yaşandığı gerçek. Darbe teşebbüsü yargılamalarından şike davasına kadar pek çok konuda toplum ayrışmış vaziyette. Bu durum, sistemle geçici süreyle de olsa uyuşan grupların kendileri için avantajlı konumlar elde etmelerini, diğerlerinin mağduriyet söyleminin ise en üst düzeye çıkmasını beraberinde getiriyor. Dolayısıyla diğer kesime karşı fiili ya da sembolik bir şiddet üretilmesine neden olabiliyor. Ayrıca insanların birbirlerini dinlemelerinin veya anlamaya çalışmalarının önünde engel teşkil ediyor.

Şiddet barış getirmez

Aslında türü ve niteliği ne olursa olsun her şiddet eylemi misilleme amaçlı karşı şiddeti üretir; hatta bunun haklı görülmesine neden olabilir. Kuşkusuz her dönemde fiili ya da sembolik açıdan şiddet gören, bundan dolayı mağduriyet yaşayan çok sayıda kesim vardır. Ancak geçmişte yaşanan hiçbir mağduriyet, bireylere ve gruplara kendilerini güçlü hissettiklerinde saldırma hakkı vermez. Bir insanın geçmişte mağduriyet yaşamış olması, başka insanlara acılar çektirmesinin ya da onların sorunlarını dile getirmelerini engellemesinin gerekçesi olmaz. Elbette, öncelikle farklı kesimlerin yaşamakta oldukları mağduriyetlerin ortadan kaldırılması ve geçmişte yaşatılan sorunların hukuksal açıdan hesabının sorulması ahlaki bir sorumluluktur. Bu açıdan, geçmişle yüzleşme, bugün benzeri hataların yapılmaması açısından önem arz eder. Ancak bir diğer ve bundan daha önemli sorumluluk, toplum üyelerinin geçmişte çektikleri acıların hesabını birbirlerine sormaya çalışmamaları ve kendileri gibi acı çeken başka insanların da bulunduğunun farkına varmalarıdır. Bu anlamda, sorunların sorumluluğunu doğru yere ihale etmek; bunları toplumsal barışın önüne engel olarak dikmemek gerekir. Unutulmalıdır ki, gerçek anlamda bir demokrasi her şeyden önce farklıkların bir arada ve barış içinde yaşamasıyla mümkündür. Bu konudaki ilk sorumluluk da vatandaşların bizatihi kendilerine düşer.

Fragile ile başlamıştık, onunla bitirelim: “Bu son sahne anlaşılsın diyedir belki de/ ömür boyu devam eden kavgada/şiddetin bir şey getirmediğine ve asla da getirmeyeceğine/öfkeli bir yıldız altında doğan biz insanlara/ne denli kırılgan olduğumuzu unutmayalım diye!” Unutulmamalıdır ki, farklı kesimlerin, değişik konularda duyarlılıklara sahip olmaları doğaldır. Ancak bu duyarlılıkların bir tahakküm aracı olarak kullanılması toplumsal barışın önüne dikilen en önemli engel olacaktır.

Açık Görüş, Star Gazetesi, 05.08.2012

İdeolojik kopuş olmadan CHP değişmez

0

Kılıçdaroğlu yeni yönetimini açıkladı. İki yıllık genel başkan olmasına rağmen defalarca yönetimini (MYK’yı) değiştirdi. Defalarca ikinci adamı ve genel sekreteri değiştirdi. Bu neyi gösteriyor: Genel başkan CHP’yi yeniden üretmeden yeniden paylaştırıyor. Biteviye paylaştırıyor…

CHP’nin ideolojisi değişmiyor ama fizyolojisi mütemadiyen değişiyor. Haksızlık etmeyelim; Kılıçdaroğlu CHP’nin ideolojisini de değiştirmek istiyor ama buna cesaret edemiyor. Zaman zaman münferit çıkış yapıyor ama bu çıkışları bir programa ve bir ekibe bağlayamıyor. Örneğin Kürt sorunu konusundaki çıkışı geleneksel CHP ideolojisinden bir sapmaydı. Ancak bu çıkış bir neticeye bağlanmadı. Akim kaldı. Kemalizm ve laiklikten (fazlaca) söz etmemesi de klasik CHP’den bir sapmadır. Ancak bunu da bir programa, ideolojik bir modele bağlayamadı.

ORTANIN SOLU ÖRNEĞİ

Bu son cümleden kastımı CHP’nin tarihinden bir örnekle anlatayım: Geleneksel CHP ideolojisinden tek ciddi kopuş ortanın solu çıkışıdır. Bu çıkış, kendi ideolojisini bir programa bağladı. Ortanın Solu adı altında bir kitap hazırlandı ve tüm delegelere 1966’da yapılan 18. Kurultay’da dağıtıldı. Bu çıkışın oturmuş bir ekibi de vardı. Bu ekip, içlerinde Turan Güneş, Besim Üstünel, Haluk Ülman, Deniz Baykal başta olmak üzere birçok akademisyen ve entellektüeli barındıran kaliteli bir ekipti. Ortanı Solu kitabı, Ecevit imzasıyla yayınlansa da bu ekip tarafından hazırlanmıştı. 1966’da delegenin karşısına ortanın solu kitabıyla çıkan bu ekip 1969’da kamuoyunun huzuruna “düzen değişikliği” programıyla çıktı. Düzenin koruyucusu bir CHP, bu ekibin elinde düzeni değiştirmek isteyen radikal bir partiye dönüşmüştü. Bu ekip kesinlikle Kemalist çelik çekirdekle uzlaşma ve koalisyona yanaşmadı. “Ya biz ya onlar” kesinliğiyle çıktı delegenin karşısına ve delegeden “Siz!” cevabını aldı. Kemalist tutucu ekip Turan Feyzioğlu önderliğinde toptan partiyi terk etti…

Yeni ekip 1977’de yüzde 42 oy oranı ile başarısını tescilledi… Başarılarının sebebi açıktır: CHP’yi yeniden ürettiler. Hem de baştan ayağa. CHP’nin hem ideolojisini hem fizyolojisini değiştirdiler…

Kılıçdaroğlu’ndan böylesine bir radikal değişim beklemek belki fazla iyimserlik olur ama tarihi realiteyi hatırlatmak da boynumuzun borcu. Kemal Bey’in kendine has kaliteli bir ekibi yok. Kemal Bey sürekli yeni koalisyonlar kuruyor. Kendi konumu dışındaki bütün konumları pazarlığa açıyor. Kendi konumu sarsılmasın diye sürekli ikinci adamları değiştiriyor. Sürekli parti sözcüsünü değiştiriyor…

Kılıçdaroğlu’nun yeni ekibi üzerine ayrıntılı analize gerek yok. Falan gitmiş, filan gelmiş… Hiç mühim değil. İsimler üzerinde durmaya da gerek yok. Heyecan ve ümit yaratan bir ekip yok. Vak’a ve isim bazlı analizlerden bir fayda hasıl olmaz, olmadı. İşin özü nedir: Eski koalisyon yıkıldı, yeni bir koalisyon kuruldu. Peki bu kaçıncı koalisyon, ben saymaktan bıktım…

Kemal Kılıçdaroğlu iki yıllık görev süresinde defalarca yönetim değiştirdi. CHP’yi yeniden üretmeden yönetimi sürekli yeniden paylaştırıyor. Parti içi iktidarı yeni koalisyonlarla yeniden ve yeniden paylaştırıyor… Bu nereye kadar gidecek…

ÜRETMEDEN YENİLENME OLMAZ

CHP lideri partide ikinci adam istemiyor. Listeyi bile alfabetik sırayla açıklıyor. Bu naiv tedbir ikinci adamlık sorununa çare olacak mı bilemem. Bence CHP’de ikinci adamlık sorunu yok; birinci adamlık sorunu var. Birinci adam, koltuğunu dolduramadığı için gözler ikinci adama çevriliyor. İkinci adamın ne zaman birinci adamlığa terfi edeceği üzerine tahminler yapıyor. Kemal Bey de bu tür yorumlardan bıkmış olacak ki ikinci adamlık konumuna eski ve yıpranmış isimleri getirerek sorunu kendince çözmüş oluyor. Peki bu çare olacak mı?

“Yeni CHP”nin neresi yeni? Aslında büsbütün yeni bir CHP yok. Eski ile yeninin bir koalisyonu söz konusu. Kemal Bey bazen eskinin bazen yeninin sözcülüğünü yapıyor. Dengeleri gözetiyor. İdare-i maslahat yapıyor. Kadro olarak CHP’deki yeni nedir? Bence sadece iki isim yenidir; diğerleri eskidir. Yeni iki isim Kılıçdaroğlu ile Tekin’dir. “Anadolu Çocuğu” sıfatını hak edecek sadece bu iki isimdir. Ötekiler bir şekilde seçkin sınıfa mensuptur; eşrafa aittir; eskidir. Kimi yerel eşrafın kimi merkezi eşrafın temsilcisidir. Fakat Kemal Bey ve Tekin halk çocuğudurlar. Anadolu çocuğudurlar… İkisi de Anadolu çocuğudur ama aralarında ciddi bir fark var: Tekin hayatın içinden geliyor ama Kemal Bey memuriyetin içinden geliyor. Hem de memuriyetin en tutucu alanından: Maliyeden. Emekli bir bürokrattan reform sadır olmaz. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun. Tekin ise en alttan geliyor; Ankara’dan değil İstanbul’dan geliyor. Feleğin çemberinden geçmiş… Kemal Bey’in kumaşında liderlik yok. Tekin’de ise var…

Geleceğin CHP’sinde liderlik için Kemal Bey’in şansı yok. CHP’nin liderlik koltuğu şu anda münhaldir. Hikmet Çetin ve Altan Öymen liderlik koltuğunu ne kadar doldurduysa Kemal Bey de o kadar doldurabiliyor. Deniz Bey yeniden dönemez. O artık siyasi bir mevtadır. O halde CHP’nin geleceğinde liderlik için kimler şanslı?

SARIGÜL MÜ TEKİN Mİ?

İki isim şanslı gözüküyor: Sarıgül ve Tekin. Sarıgül istikrasız ve kararsız çıkışlarıyla büyük puan kaybetti. Yıprandı. Ancak yine de hâlâ liderlik anketlerinde önde gidiyor. Tekin ise yeni ve sakin bir güç. Alttan, sessiz ama sağlam gidiyor. Yıpranmamış bir isim. 70’lerde Baykal’ın yaptığına benzer bir örgüt çalışması yapıyor. Çok büyük hatalar yapmazsa liderlik şansı Sarıgül’e göre daha fazla.

Ancak iki ismin de büyük bir eksiği var: İki ismin de entellektüel düzeyi yüksek ekipleri yok. İdeolojik bir programları yok. Ancak Türkiye’deki reel siyaset algısı açısından bu eksiklik çok da önemli değil. Türkiye’de seçmen kararını program ve ekipten çok lidere bakarak veriyor. Ortanın solu ekibinin iyi bir ideolojisi ve ekibi vardı ama halk yine de başlarındaki lidere baktı. Lideri karizmatik ve kendine yakın buldu. Lider de ekibini ihmal etmedi… Başarı ardından geldi.

Sonuç olarak diyebiliriz ki genel olarak solun, özel olarak da CHP’nin geleceğinde liderlik açısından zengin bir portföy yok. Eski deyimle liderlik bağlamında bir kaht-ı ricalden bahsedebiliriz. Yani adam kıtlığı, lider kıtlığı söz konusu. Topu topu iki isim telaffuz edilebiliyor. Sarıgül yıpranmış ve örselenmiş bir isim. Tekin ise tecrübesiz. Yine de ibre Sarıgül’den çok Tekin’i gösteriyor… Tabii önümüzdeki zaman içinde sürpriz bir isim ortaya çıkmazsa. Türkiye siyaseti her zaman sürprizlere gebedir.

Yeni Şafak, 03.08.2012

Eleştiriye sıfır tolerans

İdris Naim Şahin’in işkenceci olmakla suçlanan Sedat Selim Ay’ı savunmasını hiç yadırgamadım.
Sedat Selim Ay tarafından işkence ve tecavüze uğradığını açıklayan ve AİHM’deki davasını da kazanan Asiye Zeybek için kurduğu “O kadın” diye başlayan cümleyi; Zeybek’i iftiracılıkla suçlamasını da yadırgamadım. Onun kafa yapısındaki insanların, onun siyasi çizgisinin ayrılmaz özelliğidir kadın düşmanlığı ve kadınları aşağılayan bu üslup…

Açıkçası, suçu tecavüze uğrayan “kadına” atmak ona çok yakışıyor. Allah bilir, “Kuyruk sallamasa olmazdı” dememek için de kendini zor tutmuştur.

Benim yadırgadığım şey, Başbakan Erdoğan’ın, Ayşe Bahçekapılı ve Ayşe Böhürler’le İdris Naim Şahin arasındaki tartışmada, Şahin’in yanında saf tutması oldu.

1990’lar gibi Türkiye siyasi tarihinin en karanlık dönemlerinden birinin en korkunç suçlarına karışmış bir kişiye arka çıkmak, aynı dönemin mağduru olmuş bir başbakanın işi midir?

Devlet olmak böyle bir şey midir?

En değişimciler bile, devraldıkları devletin tüm pisliklerine de sahip çıkma noktasına mı gelirler kendileri “devlet” olunca?

“Zamanlama manidar”

Haberi okumuşsunuzdur, söz konusu tartışma AK Parti’nin Merkez Karar Yönetim Kurulu toplantısında yaşanmış.

Bahçekapılı ve Böhürler ile İçişleri Bakanı Şahin arasındaki gerginlik üzerine Başbakan Erdoğan devreye girmiş. “Konunun 15 yıl sonra gündeme taşınmasının “manidar” olduğunu söyledikten sonra şöyle devam etmiş: “Son günlerde birbirleriyle ilişkili olaylar var. Bu işlerin bir arka planı var. Buradaki olay bizi yıpratmakla ilgili. Ciddi bir organizasyon var. AK Parti’yi yıpratmaya dönük tezgâhlara karşı uyanık olalım. Toplumla karşı karşıya getirilmeye dönük kumpaslar kuruluyor; provokasyonlar yapılıyor.”

Ahh, ne kadar tipik ve ne kadar yanlış bir savunma!

Herhangi bir eleştiri karşısında alınabilecek en yanlış tutum budur işte… Olayın özünü es geçip; zamanlamasını ya da kimin tarafından dile getirildiğini ya da amacının ne olduğunu ya da bu eleştirinin kimin işine geldiğini gündeme getirmek…

“Bu işlerin bir arka planı var” diyor Erdoğan. Her işin bir arka planı vardır.

“Bu olayı gündeme getirenler bizi yıpratmak istiyor” diyor. İktidarı yıpratmak isteyenler ve o yüzden de bazı meseleleri gündeme getirenler olması kadar doğal bir şey yoktur. Bu hep böyle olur ve olacaktır.

Peki bütün bunların, sizin işkenceci bir polise arka çıkmanız, terfi ettirmeniz olgusuyla alakası nedir? Bu olguyu ortadan kaldırır mı, zayıflatır mı, mazur gösterir mi?

Yani bu bir cevap mıdır size yöneltilen eleştiriye?

Tezgâhı etkisiz kılmak

Oysa herkes gibi Erdoğan da bilir ki, eğer bir tezgâh varsa, bu tezgâhı boşa çıkarmanın tek yolu, öyle konunun kenarından dolanmak değil; doğrudan doğruya konuyla ilgili doğru tutum almaktır. Eğer siz işkenceci polise arka çıkmazsanız, sizi yıpratmak isteyenlerin, kumpas kuranların, provokasyon tezgâhlayanların da eli boş kalır. Buna karşılık siz, çok basitçe, doğru olanı yapmak yerine, eskisi gibi “işkenceye sıfır tolerans” çizgisine dönüp yapılan hatayı düzeltmek yerine Sedat Selim Ay’ı savunmaya devam ettikçe, her türlü tezgâh ve kumpas için uygun zemin yaratmış olursunuz.

Dolayısıyla Başbakan, Merkez Karar Yönetim Kurulu’ndaki arkadaşlarını tezgâh ve provokasyonlara karşı uyarıp ve hatta azarlayacağına, asıl kendi tutumunun partinin yıpranmasına yol açtığının farkına varsa iyi olur.

“İşkenceye sıfır tolerans” noktasından “eleştiriye sıfır tolerans” noktasına kaymak bir siyasi lider için hiç de hayra alamet değildir, söylemiş olalım…

Bugün, 04.08.2012

Muhafazakâr demokrat mı, Müslüman demokrat mı?

0

Avrupa ülkelerinde ” Hıristiyan demokrat” denilen bir siyasî kimlik ve yaklaşım mevcut.

Bu çizgideki partiler, ana hatları itibarıyla, Hıristiyanlığı din ve kültür olarak önemseyen ve bunu açıkça beyan eden, dönemin şartlarına bağlı olarak piyasa ekonomisine artan veya azalan önemler atfeden, refah devleti uygulamalarına özünde itiraz etmeyen ama sosyal demokrat partilerden daha ihtiyatlı yaklaşan siyasî yapılanmalar. Demokrasi tecrübesi diğer tüm “İslam ülkeleri”ninkinden daha derin ve zengin olan Türkiye dâhil Müslümanların siyasî coğrafyasında bu kavramın, bazı yazarlar ve kuruluşlarca kullanılmasına rağmen, tam bir karşılığı yok. Bir başka deyişle Müslüman demokrat kimliği, kavramı, düşüncesi ve teorisi oluşmuş ve yerleşmiş değil. Türkiye’de onun yerini “muhafazakâr demokrat” kavramı doldururmuş gibi görünüyor ama aslında dolduramıyor. Bana öyle görünüyor ki, Müslüman demokrat kavramının tedavüle girmesinin zamanı artık geldi.

İslamcı bir siyasî gelenekten gelen AK Parti liderliğinin fikrî evrimini gözlemlemiş bir siyaset bilimci ve vatandaş olarak “Müslüman” kelimesinin yerine “muhafazakâr” kelimesinin siyasî kimlik olarak benimsenmesini memnuniyetle karşıladım. Hatta bunu teşvik edecek fikrî faaliyetler ve yayınlar yaptım. Bunun ana sebebi, “Müslüman” kelimesinin bir siyasî kimlik olabileceğine ve böyle yapmanın doğru ve yararlı olacağına inanmamamdı. Hâlâ aynı görüşteyim. Dinde, ahlâkta ve kültürde “Müslümanca duruş”un bir manasının ve karşılığının olduğu açık. Ancak, aynı kelime siyasî kimlik için kullanıldığında fazla anlam ifade etmiyor. Bir din ile bir siyasî duruş özdeşleştirilemeyeceği gibi bir dine inanan kimselerin tek bir siyasî duruşunun olacağı, olması gerektiği de iddia edilemez. Bu yüzden siyasî kimlik sorgulaması yapıldığında “Müslüman’ım” demek öyle diyenin siyasî kimliğini açığa vurmaz, vuramaz. Bir Müslüman, netice itibarıyla, demokrasiyi savunabileceği gibi monarşiyi de savunabilir; AK Parti’ye de oy verebilir, CHP, MHP veya başka bir partiye de. Ayrıca, din siyasete indirgenemeyeceği gibi siyaset de dinle özdeşleştirilemez. Bu yüzden “Müslüman”ın bir siyasî kimliği adlandırmak için kullanılması yanlıştı, hâlâ yanlış, muhtemeldir ki gelecekte de yanlış olacak.

AK Parti liderliği de benzer bir muhakeme yapmış olmalı ki, siyasî etiket olarak Müslümanlığı değil, muhafazakârlığı kabul etti. Ben bunu, bir ayağı, hemen hemen her demokratik ülkede olduğu gibi, dindarlık olan bir muhafazakârlık olarak gördüm, anladım ve çok iyi bir gelişme olarak algıladım. Bütün istikrarlı demokrasilerde güçlü muhafazakâr ve sosyal demokrat siyasî bloklar var olduğuna ve demokratik siyaseti bunlar sürüklediğine göre Türkiye’de de bir muhafazakâr kanadın doğması beklenebilirdi. Muhafazakâr ve liberal unsurları barındıran klasik sağ bunu yapamayarak hem dindarlığın uzağına düşmüş hem liberal fikirleri eleyip 1990’ların ortalarında milliyetçilik ve Kemalizm’e teslim olmuştu. Muhafazakâr kimlikli bir güçlü siyasî oluşumun doğması Türkiye demokrasisine büyük katkıda bulunabilirdi. Nitekim, geride kalan 10 AKP iktidar yılı toplu olarak değerlendirildiğinde, bütün hatalarına ve yetersizliklerine rağmen, gerçekten böyle olduğunu teslim etmek gerekir. Bu gayet sevindirici ve umut verici bir durum. Ancak, bugün geldiğimiz noktada, “muhafazakârlık” siyasi kimliğinin bazı yanlışlıklarının ve yetersizliklerinin olduğunu ve AK Parti tarafından terk edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

En başta geleni muhafazakârlığın AK Parti’nin siyasî çizgisi ve icraat rotasıyla tam olarak örtüşmemesi. Hiç şüphe yok ki, programı ve öncülerinin söylemi itibarıyla, AK Parti “millî “, “manevî” ve toplumsal değerlere “sahip çıkma” hassasiyetiyle muhafazakâr bir kimlik sergiliyor. Bu açık. Ancak, partinin siyasî ve ekonomik çizgisinin birçok unsuru, klasik muhafazakârlığa dâhil edilemeyecek mahiyette. Bu onu diğer ana partiler olan CHP ve MHP ile karşılaştırınca daha berrak şekilde ortaya çıkıyor. Mukayeseli bir perspektif muhafazakârlığın, hatta daha pejoratif (kötüleyici) bir adlandırmayla tutuculuğun, meselâ CHP’ye AKP’den daha çok uyduğunu ve yakıştığını kanıtlıyor. Öyle ya, otoriteryen, kastlaştırılmış bir toplumsal yapıya dayanan bir siyasî sisteme karşı AKP yenileyici/ değiştirici CHP ise koruyucu/ tahkim edici bir pozisyonu benimsiyor. CHP silahlandırılmış memurların siyasî otoriteye itaat eder hâle getirilmesi; sivil toplumun bütün renk ve açılımlarıyla özgürlüğe kavuşturulması; vatandaşların siyasî, dinî, kültürel, sosyal tercih yelpazesinin demokratikleşme istikametinde genişletilmesi temel meselelerinde tutucu saflarda yer alıyor. ” Eski rejim”i kusursuz, bir tür asr-ı saadet sayıyor ve onu değil ondan sapanları ve onu eleştirenleri hedef alıp suçluyor. Ekonomide de, ne dediği pek net olmamakla beraber, daha devletçi, müdahaleci bir noktada duruyor. Eğer bu tespitler doğruysa, Türkiye’nin asıl muhafazakâr partisinin CHP olduğunu söylemek daha doğru olmaz mı?

“Muhafazakârlık” siyasî kimliği dindar siyasetçilerin değişimci, yenilikçi yönünü örtüyor. Bazı kimselerin muhafazakâr olanın demokrat olamayacağı yolundaki tuhaf ve saçma yorumlarını elbette ciddiye alamayız. Bunlara sadece gülüp geçmemiz gerekir. Lâkin, muhafazakâr etiketinin Müslümanlığı önemseyen ve onun unsurlarına hayatlarında önemli yer veren politikacıların çizgisini tam olarak kapsayamadığını da görmezden gelemeyiz. Türkiye’de önde gelen dindar Müslüman politikacılar Avrupa’daki muadilleri Hıristiyan politikacılar gibi demokrasinin ana siyasî güçlerinden biri olma yolunda ilerliyor. Böylece hem Türkiye, hem Müslüman dünyası, hem de tüm dünya için hayırlı bir iş yapıyor. Müslümanlıkla demokratlığın bağdaşamayacağı yolundaki önyargıları kırıyor. Bir taraftan Türkiye’nin normalleşmesine, diğer taraftan İslam dünyasında ve Müslümanların kafa ve gönlünde demokrasi fikrinin yer bulmasına önemli katkılar sağlıyor.

Bütün bunlar göz önüne alındığında dindar Müslüman politikacılara ve partileri AK Parti’ye siyasî etiket olarak “muhafazakâr demokrat” değil “Müslüman demokrat” demenin daha doğru ve çok daha adâletli olduğunu düşünüyorum. Kimseye haksızlık etmeyelim ve suyun mecrasında akmasına izin verelim. Sosyal realiteler emirle, kamu zoruyla eğip bükmeyle değişmiyor. Onlarla savaşmak yerine onları veri alıp yolumuza devam etmek, bu çerçevede “Müslüman demokrat” tabirini benimsemek ve kullanmak, bırakın ülke demokrasisini, akıl ve ruh sağlığımıza bile yararlı olacaktır.

 

Zaman, 03.07.2012

Ya demokrasi ya ayrı devlet

0

Merkezin ağır baskısı altında ezilen etnik veya dinsel azınlıklar için iki çıkış yolu var; ya tam demokrasi ya da ayrı bir bağımsız devlet.

 

Bu seçenek menüsü tüm ülkeler için geçerli. Demokrasiyle temel hak ve özgürlükleri garanti altına alınmayan, iktidara ortak edilmeyen azınlıklar bağımsızlık peşine düşerler.

Bu talebi salt ‘milliyetçi’ veya ‘sekteryen’ bir girişim olarak okumak eksik olur. Küresel bir çağda yaşıyoruz; özgürlüğün, eşitliğin, adaletin ne olduğu, başka toplumlarda nasıl yaşandığı sır değil. Bilen biliyor ve bilenler birinci sınıf haklar istiyor. Bunu vermeyen devletler de derin meşruiyet krizleri yaşıyor. Eğer talep edenler ülkenin ana etnik veya dinsel gövdesine ait olmayanlarsa, onlar da kendi devletlerini kurarak haklarını elde etmeye çalışıyorlar. Bu tür denemelerden de otoriter rejimler çıkmıyor değil, ama azınlıklar bunu denemekten geri durmuyorlar.

Neredeyse elli yıldır Irak Kürdistan’ında yaşanan bu. TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi öğretim üyelerinden Burak Bilgehan Özpek’in Insight Turkey (www.insightturkey.com) dergisinin yaz sayısında önemli bir makalesi yayımlandı. ‘Demokrasi veya Ayrı Devlet: Irak Kürtleri İçin Gelecek Senaryoları’ başlıklı yazısında Dr. Özpek Irak’ın merkezî yönetiminde yaşanan krizin Kürtleri nasıl adım adım bağımsızlığa doğru ittiğini anlatıyor.

Meselenin özünü 1970’te yapılan bir görüşme çarpıcı biçimde özetliyor.

Saddam Hüseyin başkanlığındaki bir heyet Molla Mustafa Barzani’yle Erbil’de buluşurlar. Irak Kürtleri 1961’den beri özerklik için silahlı mücadele yürütmektedir. Bağdat yönetimi sorunu çözmek için yeni bir anlaşma önerir. Mustafa Barzani Kürtlerin özerkliği tanınmadan silah bırakmayacağını, Peşmergeleri de dağıtmayacağını söyler. Saddam Hüseyin şartları kabul edince de ateşkes başlar. Bu toplantıda Mustafa Barzani’nin oğlu Mesut Barzani de vardır. Irak heyetine bir soru yöneltir; Irak’ın bütününde demokrasi sorunu nasıl çözülecektir? Saddam Hüseyin’in cevabı nettir: ‘Irak’ın geri kalan kısımlarının nasıl yönetileceği sizin işiniz değil. Siz Kürdistan’da özerk olacaksınız. Irak’ın tümünden size ne?’

Mesut Barzani’nin sorusunun ne anlama geldiği zaman içinde gayet iyi anlaşıldı; ülkenin tümü demokratikleşmeden sorun çözülmüyor. Çözülmüyor çünkü demokratik olmayan merkezî yönetim özerklik vermesine rağmen Kürtleri kazanamıyor, tatmin etmiyor. Demokratik olmayan bir rejimin azınlıkların her türlü kazanımını berhava edebilme ihtimali ‘kesin çözüm’ arayışlarını tahrik ediyor.

Bugün Irak’ta güçlü bir federal yapı var. Barzani başkanlığında Kürdistan Bölgesel Yönetimi hem kendi kendini yönetiyor hem de merkezî yönetim üzerinde söz sahibi, Bağdat’ın petrol kaynaklarından da pay alıyor.

Ama olmuyor. Merkezle bölgesel yönetim arasındaki ilişkiler kopma noktasında. Bunun nedeni sadece Irak Kürtlerinin milliyetçi refleksleri, kendi bağımsız devletlerine sahip olma çabaları değil. Bağdat’ın merkeziyetçi, otoriter, iktidarı ve kaynakları paylaşmaya yanaşmayan tutumu Irak Kürdistanı’nı farklı gelecek arayışlarına itiyor.

Kısaca, merkezde demokrasi hakim olmadan bölgesel özerklik bile ülkesel bütünlüğü muhafaza etmeye yetmiyor.

Irak Başbakanı Maliki’nin otoriter, merkeziyetçi ve dışlayıcı politikaları ülkeyi bölünmeye doğru götürüyor. Geçenlerde Barzani adeta elli yıl önceki soruyu neden sorduğunu şöyle ifade etti: “Mesele sadece Kürtler değil, Irak’ın tümü. Irak demokratik, federal ve çoğulcu olduğunda bir ve birleşik kalır. Biz Irak’ın bütünlüğünü tehdit etmiyoruz. Irak’taki diktatörlük Irak’ın bütünlüğünü tehdit ediyor.”

Barzani samimi veya değil, başka mesele. Ama diğer örneklerden de biliyoruz ki ‘ülkenin birliği’ adına meşrulaştırılmaya çalışılan otoriter rejimler gerçekte ülkeleri bölüyor. Suriye’de de yaşanan bu… Yarın Esed sonrası da aynı sorunlar yaşanacak. Farklı etnik veya dinî grupları bir arada tutmanın yolu tam demokrasi ve çoğulculuk…

Türkiye de sorunun vahametini kavramalı ve elini çabuk tutmalı. Demokrasisini derinleştirmezse ‘bağımsızlık’ talepleriyle başa çıkamaz.

 

Zaman, 03.07.2012

Barışseverlerin dikkatine!..

Şemdinli’de olup bitenlerin anlamını hepimiz biliyoruz.
PKK hep hayalinde olan bir projeyi, Suriye’deki gelişmelerin iyi bir fırsat yarattığı düşüncesiyle bir kez daha hayata geçirmeye çalışıyor. Hedefi 1992’de Şırnak’ta denediği gibi Şemdinli merkezini ele geçirmek; oraya “bayrağını dikmek”, güvenlik güçlerini ilçeyi bombalamaya zorlamak; ilçe merkezinde güvenlik güçleriyle sokak çatışmalarına girmek… Bir başka deyişle tıpkı Suriye’deki gibi bir “iç savaş” görüntüsü yaratmaya çalışmak, böylelikle bütün dünya kamuoyuna “Arap Baharı’nın Türkiye’ye de sıçradığı, Türkiye Kürdistanı’nda silahlı halk ayaklanması başladığı” fotoğrafını verebilmek…

Aslında PKK’nın “silahlı halk ayaklanması” tablosu yaratma çabaları Arap Baharı başladığından beri hiç aralıksız sürüyor. Bunun için epey de deneme yaptı ama hiçbirinde bölge halkının kitlesel katılımını sağlamayı ve istediği görüntüyü vermeyi başaramadı.

Askeri olarak başaramaz ama…

Öğreniyoruz ki, bu defaki “kalkışma” hazırlıklarına aylar önce başlıyor. On ay önce sivil kıyafetlerle ilçeye sızan keşif kolu stratejik noktalara mayınlar döşüyor, uçaksavarlar yerleştiriyor. Ancak halkın istihbaratı sayesinde “planlanan büyük operasyon” çöküyor. Bölgeye yönelik büyük bir askeri operasyon düzenleniyor ve PKK, “silahlı halk ayaklanması” tablosu yaratma hedefine uygun olarak, askeri birlikler karşısında geri çekilmeyip çatışmaya giriyor. Bir başka deyişle, şimdiye kadar uyguladığı gerilla savaşı taktiklerinden farklı olarak, bulunduğu yerde kalıp silahlı kuvvetlerle “cephe savaşı”na girişiyor.

PKK’nın bu projesini askeri olarak başarıya ulaştırmasının mümkün olmadığını biliyoruz.

Ama eğer Türkiye kamuoyu, özellikle de demokrat kamuoyu doğru tavır almazsa, siyasi olarak başarıya ulaşmaları, dünya kamuoyunu psikolojik olarak etkilemeleri mümkün olabilir.

AK Parti’ye karşı PKK’yla ittifak

Ne demek istediğimi açayım:

Ordu güçlerinin, ilçe merkezine konuşlanmış silahlı teröristlere karşı operasyon yürütürken, sivil halkı bölgeden uzaklaştırmak, bölgeyi ablukaya almak ve giriş çıkışı engellemek gibi tedbirleri alması kaçınılmazdır. Yürütülen bu operasyonun yerel halkı belli oranlarda olumsuz etkilemesi de kaçınılmazdır.
Önümüzdeki günlerde PKK’nın bu durumdan yararlanmaya çalışacağını; bölge halkının arkasına saklanarak, halkın mağduriyetini ön plana çıkararak “halkına karşı saldırıya geçen ordu” imajı yaratmaya uğraşacağını da biliyoruz.

İşte bu noktada, Türkiye kamuoyunun basiretli, gerçekçi ve sağduyulu olmasının ve PKK’nın bu propagandasının aleti haline gelmemesinin önemi büyüktür.

Bugünkü şartlarda hiç kimse TSK’dan ya da hükümetten Şemdinli için yapılan planlara seyirci kalmasını bekleyemez. Ordu elbette görevini yapmak ve bölgeyi ele geçirmek isteyen güçleri püskürtmek zorundadır.
Bugünkü şartlarda soyut “Silahlar değil, siyaset konuşsun” sloganlarıyla sözde barış kampanyaları yürütmek de, Halep-Şemdinli benzetmeleri yapmak da barışa değil tam tersine PKK saldırganlığının artmasına hizmet eder.

Hele hele PKK’nın bu atağını AK Parti’yi zayıflatmak için kullanmaya kalkanlar; AK Parti iktidarına karşı PKK’yla ittifak yapılabileceğini yazıp çizenler bu çizgilerinin hesabını kolay kolay veremezler.

Hâlâ “İki taraf da silah bıraksın” diyenlere…

Hâlâ “iki tarafa” da “silah bırakma” çağrısı yapıp duranlar, PKK’nın Leyla Zana’nın Erdoğan hakkındaki konuşmalarının ardından yaptığı açıklamaları dönüp bir daha okusunlar.

Ne dedi PKK o açıklamalarda?

“Erdoğan bu işi çözemez, bir sivil çözümü olmaz. Sivil çözüm, barışçı bir çözüm dönemi geçmiştir. Biz savaş ve silahlı çözüm dönemini başlattık.”

Bu açıklamalardan sonra hâlâ “her iki tarafa da” silah bırakma çağrısı yapmak hangi akla, hangi mantığa ve vicdana sığıyor, bir izah etseler de öğrensek…

Bugün, 03.07.2012

Ahmet Hamdi Ayan – Laiklerin İran ve Hizbullah Aşkı

0

Ülkemizde dinle aralarına aşılmaz mesafeler koymayı ilericiliklerinin teminatı olarak gören bazı kişi ve gurupların,  diğer saygın ilericilik teminatları “İran ve Hizbullah karşıtlığı” idi.

Dine mesafeli bazı gurupların, her kötülüğün arkasında İran’ı gördüklerini bilmeyenimiz var mı?

Uğur Mumcu cinayeti, İran’ı kötülüklerin anası olarak gören zihniyete uygun olarak İran’a fatura edilmeye çalışılmıştı. Sadece Mumcu değil diğer faili meçhul birçok politik cinayetin arkasında İran mollalarının olduğunu ilerici – laik çevreler hep söylediler. Neticede İran, Salman Rüşti için fetva yayınlayacak kadar politik cinayetleri meşru gören bir yönetimdi. Üstelik, Rüşti’nin kitabını Türkçeye çevirmek isteyen Aziz Nesin’i yakmak isteyenlerle (Madımak) İran arasında organik bağ olmasa da en azından duygu ve fikir birliği vardı.

İlerici – laik çevrelerin Madımak katliamını yapanlarla İran’ı farklı kefeye koymadıklarını biliyoruz.

İlerici – laiklere göre İran, dinî baskının merkezi, dinsel terörün planlayıcısı ve finansörü hatta laik cumhuriyetin en yakın ve büyük düşmanıdır.

Hizbullah da İran’dan farklı değildi. Hizbullah, İran ve benzeri dinci siyasal yapıların tetikçisiydi.

İlerici ve laik çevreler Türkiye’de birçok cinayeti üstlenen kanlı bir örgütün bazı ülkelerde partileşmiş Hizbullah’la bir farkının olmadığını zannedecek kadar cahil veya kötü niyet sahibiydiler. Sonuçta İran ve Hizbullah adları, ülkemizde lanetlenmek için yeterliydi.

Sincan’da tankların yürümesine neden olan Kudüs Gecesinin misafiri İranlı bir diplomattı. İranlı diplomatın etkinlikte bulunması, Kudüs Gecesinin ne kadar tehlikeli olduğunun bir kanıtıydı.

İrancı veya Hizbullahçı (yerel veya ecnebi) damgası yemek, ülkede bazı kesimlerin gözünden düşmek ve mağdur edilmekle aynı şeydi.

**

Suriye’de yaşanan olaylar ve yönetimin Hizbullah ve İran tarafından ölümüne desteklenmesi, sürecin başında İran ve Hizbullah eleştirilerinin yapılmamasını sağladı. Sadece İran eleştirilerinin bir tarafa bırakılması bile bazı laik guruplar için başlı başına bir büyük değişiklikti.

Cumhuriyet için tehlike artık İran değil ABD idi. Tuhaflık burada zirve yapıyor: Laik Türkiye’nin rejimi için bir şeriat devleti olan İran güvence olarak görülürken, laik batılı ülke ABD tehlike olarak görülüyor.

Acayip değil mi?

“Ne yaparsa Amerika yapar, Amerika ne yaparsa yanlıştır, Amerika’nın düşmanı dostumdur” gibi tümel yaklaşımlar, bugün Kemalistlerle İran’cıları aynı saflara yerleştirdi. Bu gayet garip ve komik bir durumdur.

Laiklik, cumhuriyet ve irtica kelimelerini kullanmadan düzgün bir cümle kuramayacak kadar dinle mesafeli ve dağarcığı zayıf (bazı) Kemalistlerin İran’ı öve öve bitirememeleri gayet eğlenceli değil mi?

İster misiniz bazı Kemalistler Hizbullah’ın Ankara temsilciliğini veya “Muhibbani İran’iyanı Derneği” kursunlar.

Neler göreceğiz?

 

ahmethamdiayan@hotmail.com

Oku, Oy Ver ama Tiryaki Olma

0

 

Okumak, oy vermek ve tiryaki olmak arasında kıyas götürür bir değer tartışması var mıdır? Yani okumanın ve oy vermenin tiryaki olmaktan daha değerli ve daha faydalı olduğunu söyleyebilmek için elimizde nesnel bir ölçüt var mıdır? Yoksa hangisinin değerli olduğu tamamen kişisel tercihlere ilişkin ve öznel değerlendirmelerle mi ilgilidir? Daha ilginci, okumak, oy vermek ve tiryaki olmak arasında nasıl bir ilişki vardır da bu yazının hem konusu hem de başlığı olmuştur?

İçinden bu muhabbet de neyin nesi diye geçirenler varsa hemen açıklayayım: İlgilenenler bilir; son dönemde üniversite kampüslerinde sigara satışları yasaklandı. Alkol satışları zaten yasaktı, ama bunun yasak olduğu özellikle vurgulanır oldu. Bütün bunların gerekçesi gençlerin ya da ‘gençliğin’ korunması… Aklım erdiğinden beridir ‘gençlik’, millet, aile yapısı vb. anlamı muallak, içinin doldurulması hem oldukça kolay ama bir o kadar da imkânsız, farklı her bakış açısının ayrı tanımlayabileceği soyut kavramların pratiklerinden korkmuşumdur. Böylesi kavramlar hem sınırsız bir kapsayıcılığa sahipken hem de aynı ölçüde dışlayıcıdır. Yani bireyin bu kavramlarla sıfatlandırılma ihtimalinin varlığı ani bir durumda yokluğa dönüşebilir. Dolayısıyla, bir an genç ve korunması gereken bir bireyken farklı bir konjönktürde kendi kendine karar verebilecek ve tercih yapabilecek düzeyde erginsinizdir; tıpkı oy verirken olduğu gibi… Aslında okumak, oy vermek ve tiryaki olmak arasındaki ilişki de burada ortaya çıkmakta. Yani, ‘üniversiteye kafayı bulmaya değil, ilmi, bilimi ve kendinizi bulmaya’ gidersiniz; dolayısyla ilmi, bilimi bulabilecek kapasitede, ancak korunmaya muhtaç, kafayı bulup bulmayacağınıza karar veremeyen ve en yakın seçimlerde sandığa gidip yerel yöneticinizi ya da siyasal iktidarı seçebilecek ergin ve sezgin bireylersinizidir.

Üniversite öğrencilerinin geneli 18 yaşını geçmiş, akıl sağlığı yerinde kabul edilen, askere gitmek istese askere alınabilecek, seçimlerde oy verme ehliyetine sahip bireyler. Yani, bu birey ülke yönetimine yönelik bir karar verebilecek kapasitede. Bu anlamda yaptığı tercihe de diyecek bir şey yok. Ayrıca kime oy vereceği konusunda da sınırsız bir özgürlüğü var. Peki, bunda bir sorun yok zaten. Sorun, bu bireyin tercih özgürlüğünün sınırları konusunda. Yani oy verirken tercihte bulunabilme kapasitesine inandığınız bireyin, diğer alanlarda yapacağı tercihlerin doğruluğuna inanmayı neden istemezsiniz noktasında. Mesele sigara ya da alkol olunca bu bireyin bunları kulllanıp kullanmama konusundaki tercihinden neden korkarsınız? Sanırım tam burada hemen sigara ve alkolün zararlarını tartışan kısma gelip konuya ilgi gösteren küçük bir azınlığın yaptığı gibi yapmalıyım ama malesef öyle yapmayacağım. Derdim, bireysel hak ve özgürlükler noktasında bir tavır ortaya koyup politik pozisyonumu belli etmek de değil. Yapmaya çalıştığım, 18 yaşını geçmiş bir üniversite öğrencisinin okuma, oy verme ve sigara ya da alkol kullanma konusundaki tercihlerine duyulan saygı düzeyi arasındaki tutarsızlığı ve devletin bu maddelerin kullanılmasına ilişkin gösterdiği ilgiyi ve bu maddelerden en çok vergiyi almasına rağmen bunların tüketilmesine karşı neden böyle bir çaba harcadığını anlatmak.

Birçoğunuz muhafazakâr bir hükümetin bu yönde çaba göstermesinin anlaşılır olduğunu düşünebilir. Doğrudur; muhafazakâr hükümetlerin bu konularda verdiği tepkilerin tipik olduğunu ben de söyleyebilirim. Ne var ki bu tepkinin genel olması ne tutarlı ne de haklılaştırılabilir olduğunu gösterir. Söylemeye çalıştığım, sigara ve alkol satışlarının üniversite kampüslerinde yasaklanmasının ne yanlış ne de doğru olduğu. Bence doğru olan meseleye bireysel hak ve özgürlükler ve özellikle tercih özgürlüğü çerçevesinde presipsel bakmak. Bir üniversite öğrencisinin kampüs içinde sigara ya da alkol satın alma tercihini yanlış buluyor ve bunların satışını yasaklıyorsanız, üzgünüm ama onun ilmi, bilimi ve kendisini bulma kapasitesine ya da seçimlerde oy verme tercihine de samimiyetle inanmıyorsunuz demektir. Bu öğrenci, sigara ve alkol kullanma konusunda doğru tercihte bulunamaz, bu anlamda rasyonel bir süreç izleyemez ve kafayı bulur diyor ama en yakın seçimde rasyonel olarak kendi oyuna maksimum avantajı sağlayacak partiye oy verebilir diyosanız da tutarsızsınız demektir. Mantık ilkeleri de bunu söylemiyor mu: “Henüz kendi hayatına dair tercihte bulunamayacağını düşündüğünüz bir bireyden ülkenin siyasal yaşantısına dair tercihte bulunmasını bekleyemezsiniz. Yani, A, B ise ve A aynı zamanda C ise B,C’dir. Dolayısıyla sigara ve alkol yasaksa, oy verme de yasaklanmalıdır. Oy vermeyi ve bu anlamdaki tercih özgürlüğünü sınırlandıramıyorsanız, diğer konulardaki tercih özgürlüğüne nasıl müdahalede bulunabilirsiniz!”

Peki devlet neden bireylerin sigara ya da alkol kullanma durumlarıyla ilgilenir? Muhafazakâr hükümetler için aile, çocuk, gençlik gibi olgular  toplumsal yaşamın hayati konularıdır. Bunlar aynı zamanda toplumun çekirdeğini oluşturan yapılardır. Eğer toplumsal bir ‘iyi’ tasarlanıyorsa bu, aile, çocuk ve gençliğin korunmasından geçer ve toplumun geleneksel yapı ve bağlarının korunması herkesin iyiliğinedir. Bu yüzden de bireylerin kötü şeyler (sigara ve alkol kullanımı gibi) yapmasına mümkün olduğunca engel olmak başta toplumun iyiliği içindir. Toplumun iyiliği aynı zamanda devletin de iyiliğinedir. Özellikle organik bir toplum devlet ilişkisi varsa zihninizde, sağlıklı, zinde, atik, çevik bir toplum avantajlı bir devlet demektir. Unutmamak gerekir ki modern ulus-devlet tarih boyunca bireylerin hayatlarına en fazla müdahale eden model olmuştur. Bu durumun birçok nedeni vardır; ancak temel nedeni  ulus-devletin diğer ulus-devletlerle hırslı bir mücadele içinde olması ve bu nedenle de devletin, malzemesi olarak gördüğü bireyin bu mücadeleye hazır olmasıdır. Öyleyse birey öncelikle sağlıklı ve zinde, sürekli çalışıp üretebilecek kapasitede olmalı ve ülke ekonomisine katkı sağlamalı, böylelikle devletin verdiği uluslararası mücadeleye angaje olmalıdır. Diğer yandan sağlığınıza dikkat etmez, sigara ve alkolle kendinizi heba ederseniz, hele bir de sosyal devlet meselesine bulaşmışsanız, devlet açısından ekstradan bütçesel bir ağırlıksınızdır. Bu durumda hem çalışıp üretip ülke ekonomisine yeterli katkıyı sağlayamadığınız gibi tedaviniz için devletin para harcamasına yol açarsınız. Bu yüzden de sağlık bakanlarının kanserin tedavisine her yıl ne kadar para harcandığı açıklamalarını duyarsınız.

Oy verirken bulunduğunuz tercihinin devlete maliyeti hiçbir şeydir. Ne var ki sigara ve alkol kullanma tercihinizde, tedaviniz için sosyal devletin harcadığı para aldığı vergiden fazlaysa, bu tercih ülkenin çıkarlarını etkileyecek bir şekilde uluslararası rekabeti etkiliyorsa ve hele hele hükümetin bu yönde ciddi planları varsa maliyetiniz fazladır.

Maliyet meselesi bu konunun yalnızca bir boyutudur. Bence bundan çok daha önemlisi, devletin tercih özgürlüğünü sınırlandırma konusundaki ısrarıdır. Hak ve özgürlüklerin bireyler tarafından etkili bir şekilde kullanımı tercih alternatiflerinin varlığına bağlıdır. Siyasal arenada tek bir siyasal partinin olduğu ve yalnızca bu partinin seçime katıldığı bir ortamda oy verme hakkınızın olması ve bunun önünde hiçbir engelin olmamasının hiçbir anlamı yoktur. Çünkü tek bir tercih alternatifiniz vardır ve sizin tercih konusunda irade göstermenize hiç gerek yoktur; çünkü o partiden başka bir partiye oy verme imkanınız yoktur. Öyleyse, sigara ya da alkol satın almak gibi bir alternatifiniz yoksa, zaten bu anlamda tercihte bulunmanız ne mümkündür ne de önemlidir. Dolayısıyla önünüze konulan, sigara ve alkol satın alıp almama konusunda bir tercih özgürlüğü değil, bir tercihsizlik halidir. Yani bireysel bir hakkın etkili kullanımının önüne geçilmesidir.

Sonuç olarak 18 yaşını geçmiş, sezgin bir üniversite öğrencisinin kampüste sigara ya da alkol satın alıp almama tercihine güvenmemek, ne var ki oy verme tercihine saygı duyduğunuzu söylemek iyi bir tutarsızlık örneğidir. Bu birey karşısında zaten güvensizlik duyan devletin sınırlarının genişlemesinden başka bir şey değildir. Halbuki bunun tam tersinin olması gerekmez mi; yani birey olarak devlet karşısında sürekli şüpheci olmamız ve ‘devlet ne eylerse iyi eyler’ zihniyetine karşı durmamız gerekmez mi?