Muhafazakâr demokrat mı, Müslüman demokrat mı?

Avrupa ülkelerinde ” Hıristiyan demokrat” denilen bir siyasî kimlik ve yaklaşım mevcut.

Bu çizgideki partiler, ana hatları itibarıyla, Hıristiyanlığı din ve kültür olarak önemseyen ve bunu açıkça beyan eden, dönemin şartlarına bağlı olarak piyasa ekonomisine artan veya azalan önemler atfeden, refah devleti uygulamalarına özünde itiraz etmeyen ama sosyal demokrat partilerden daha ihtiyatlı yaklaşan siyasî yapılanmalar. Demokrasi tecrübesi diğer tüm “İslam ülkeleri”ninkinden daha derin ve zengin olan Türkiye dâhil Müslümanların siyasî coğrafyasında bu kavramın, bazı yazarlar ve kuruluşlarca kullanılmasına rağmen, tam bir karşılığı yok. Bir başka deyişle Müslüman demokrat kimliği, kavramı, düşüncesi ve teorisi oluşmuş ve yerleşmiş değil. Türkiye’de onun yerini “muhafazakâr demokrat” kavramı doldururmuş gibi görünüyor ama aslında dolduramıyor. Bana öyle görünüyor ki, Müslüman demokrat kavramının tedavüle girmesinin zamanı artık geldi.

İslamcı bir siyasî gelenekten gelen AK Parti liderliğinin fikrî evrimini gözlemlemiş bir siyaset bilimci ve vatandaş olarak “Müslüman” kelimesinin yerine “muhafazakâr” kelimesinin siyasî kimlik olarak benimsenmesini memnuniyetle karşıladım. Hatta bunu teşvik edecek fikrî faaliyetler ve yayınlar yaptım. Bunun ana sebebi, “Müslüman” kelimesinin bir siyasî kimlik olabileceğine ve böyle yapmanın doğru ve yararlı olacağına inanmamamdı. Hâlâ aynı görüşteyim. Dinde, ahlâkta ve kültürde “Müslümanca duruş”un bir manasının ve karşılığının olduğu açık. Ancak, aynı kelime siyasî kimlik için kullanıldığında fazla anlam ifade etmiyor. Bir din ile bir siyasî duruş özdeşleştirilemeyeceği gibi bir dine inanan kimselerin tek bir siyasî duruşunun olacağı, olması gerektiği de iddia edilemez. Bu yüzden siyasî kimlik sorgulaması yapıldığında “Müslüman’ım” demek öyle diyenin siyasî kimliğini açığa vurmaz, vuramaz. Bir Müslüman, netice itibarıyla, demokrasiyi savunabileceği gibi monarşiyi de savunabilir; AK Parti’ye de oy verebilir, CHP, MHP veya başka bir partiye de. Ayrıca, din siyasete indirgenemeyeceği gibi siyaset de dinle özdeşleştirilemez. Bu yüzden “Müslüman”ın bir siyasî kimliği adlandırmak için kullanılması yanlıştı, hâlâ yanlış, muhtemeldir ki gelecekte de yanlış olacak.

AK Parti liderliği de benzer bir muhakeme yapmış olmalı ki, siyasî etiket olarak Müslümanlığı değil, muhafazakârlığı kabul etti. Ben bunu, bir ayağı, hemen hemen her demokratik ülkede olduğu gibi, dindarlık olan bir muhafazakârlık olarak gördüm, anladım ve çok iyi bir gelişme olarak algıladım. Bütün istikrarlı demokrasilerde güçlü muhafazakâr ve sosyal demokrat siyasî bloklar var olduğuna ve demokratik siyaseti bunlar sürüklediğine göre Türkiye’de de bir muhafazakâr kanadın doğması beklenebilirdi. Muhafazakâr ve liberal unsurları barındıran klasik sağ bunu yapamayarak hem dindarlığın uzağına düşmüş hem liberal fikirleri eleyip 1990’ların ortalarında milliyetçilik ve Kemalizm’e teslim olmuştu. Muhafazakâr kimlikli bir güçlü siyasî oluşumun doğması Türkiye demokrasisine büyük katkıda bulunabilirdi. Nitekim, geride kalan 10 AKP iktidar yılı toplu olarak değerlendirildiğinde, bütün hatalarına ve yetersizliklerine rağmen, gerçekten böyle olduğunu teslim etmek gerekir. Bu gayet sevindirici ve umut verici bir durum. Ancak, bugün geldiğimiz noktada, “muhafazakârlık” siyasi kimliğinin bazı yanlışlıklarının ve yetersizliklerinin olduğunu ve AK Parti tarafından terk edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

En başta geleni muhafazakârlığın AK Parti’nin siyasî çizgisi ve icraat rotasıyla tam olarak örtüşmemesi. Hiç şüphe yok ki, programı ve öncülerinin söylemi itibarıyla, AK Parti “millî “, “manevî” ve toplumsal değerlere “sahip çıkma” hassasiyetiyle muhafazakâr bir kimlik sergiliyor. Bu açık. Ancak, partinin siyasî ve ekonomik çizgisinin birçok unsuru, klasik muhafazakârlığa dâhil edilemeyecek mahiyette. Bu onu diğer ana partiler olan CHP ve MHP ile karşılaştırınca daha berrak şekilde ortaya çıkıyor. Mukayeseli bir perspektif muhafazakârlığın, hatta daha pejoratif (kötüleyici) bir adlandırmayla tutuculuğun, meselâ CHP’ye AKP’den daha çok uyduğunu ve yakıştığını kanıtlıyor. Öyle ya, otoriteryen, kastlaştırılmış bir toplumsal yapıya dayanan bir siyasî sisteme karşı AKP yenileyici/ değiştirici CHP ise koruyucu/ tahkim edici bir pozisyonu benimsiyor. CHP silahlandırılmış memurların siyasî otoriteye itaat eder hâle getirilmesi; sivil toplumun bütün renk ve açılımlarıyla özgürlüğe kavuşturulması; vatandaşların siyasî, dinî, kültürel, sosyal tercih yelpazesinin demokratikleşme istikametinde genişletilmesi temel meselelerinde tutucu saflarda yer alıyor. ” Eski rejim”i kusursuz, bir tür asr-ı saadet sayıyor ve onu değil ondan sapanları ve onu eleştirenleri hedef alıp suçluyor. Ekonomide de, ne dediği pek net olmamakla beraber, daha devletçi, müdahaleci bir noktada duruyor. Eğer bu tespitler doğruysa, Türkiye’nin asıl muhafazakâr partisinin CHP olduğunu söylemek daha doğru olmaz mı?

“Muhafazakârlık” siyasî kimliği dindar siyasetçilerin değişimci, yenilikçi yönünü örtüyor. Bazı kimselerin muhafazakâr olanın demokrat olamayacağı yolundaki tuhaf ve saçma yorumlarını elbette ciddiye alamayız. Bunlara sadece gülüp geçmemiz gerekir. Lâkin, muhafazakâr etiketinin Müslümanlığı önemseyen ve onun unsurlarına hayatlarında önemli yer veren politikacıların çizgisini tam olarak kapsayamadığını da görmezden gelemeyiz. Türkiye’de önde gelen dindar Müslüman politikacılar Avrupa’daki muadilleri Hıristiyan politikacılar gibi demokrasinin ana siyasî güçlerinden biri olma yolunda ilerliyor. Böylece hem Türkiye, hem Müslüman dünyası, hem de tüm dünya için hayırlı bir iş yapıyor. Müslümanlıkla demokratlığın bağdaşamayacağı yolundaki önyargıları kırıyor. Bir taraftan Türkiye’nin normalleşmesine, diğer taraftan İslam dünyasında ve Müslümanların kafa ve gönlünde demokrasi fikrinin yer bulmasına önemli katkılar sağlıyor.

Bütün bunlar göz önüne alındığında dindar Müslüman politikacılara ve partileri AK Parti’ye siyasî etiket olarak “muhafazakâr demokrat” değil “Müslüman demokrat” demenin daha doğru ve çok daha adâletli olduğunu düşünüyorum. Kimseye haksızlık etmeyelim ve suyun mecrasında akmasına izin verelim. Sosyal realiteler emirle, kamu zoruyla eğip bükmeyle değişmiyor. Onlarla savaşmak yerine onları veri alıp yolumuza devam etmek, bu çerçevede “Müslüman demokrat” tabirini benimsemek ve kullanmak, bırakın ülke demokrasisini, akıl ve ruh sağlığımıza bile yararlı olacaktır.

 

Zaman, 03.07.2012

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et