Ana Sayfa Blog Sayfa 439

Sadece anlayış kıtlığından değil

Dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün Ergenekon Davasındaki şahitliği, muhtıra ve darbe girişimlerini“iftira” sayanların elini epeyce zorlaştırdı.

Ne dedi emekli orgeneral? Aytaç Yalman’ın muhtırayı gündeme getirdiğini söyledi. Balyoz planının amacını aştığını söyledi. “Ayışığı” ve “Yakamoz”dan haberdar olduğunu ve Eruygur’u uyardığını söyledi.

Siz bu ifadelerden ne anlarsınız?

“Hükümete karşı bir dizi müdahale girişimi vardı” sonucunu mu çıkarırsınız, yoksa “bakın hepsi fasafisyomuş,”“Balyoz davasındaki sanıklar masummuş,”“o belgeleri oraya Fethullah Hoca koymuş” sonucunu mu?

“Suçlamaları doğrulayan önemli bir ifade” mi dersiniz, yoksa “dava çökmüştür, bunca zamandır boşuna hapis yatmışlar” mı?

Eğer Ergenekon tutuklularıyla, yüz kızartıcı bir yakınlık içine girmiş bir partinin lideriyseniz ve bu yakınlık sizi vicdanen rahatsız etmiyorsa, ikinci sonucu çıkarmış gibi yaparsınız.

“Tecahül-i arif” yani “bilmezden gelme” sanatına başvurur, anlamamış gibi yapmayı tercih edersiniz.

Eğer oligarşi medyasının yüzünün derisi kalın tecrübeli bir gazetecisiyseniz ama onunki kadar sırıtan bir tutarsızlığı da “siyaseten doğrucu” çizginize yakıştıramıyorsanız, siz de “valla her şey muğlak”a sığınırsınız.

***

Muhtıranın, darbenin “kurumsal bir gelenek” olduğu bir ülkede, kendi halkına karşı psikolojik savaş yürütebilen, insanları andıçlayan veya JİTEM gibi öldüren unsurlara sahip bir ordunun, yeni bir darbe veya muhtıra girişimiyle suçlanması karşısında şaşırmış gibi yapmak, buna ihtimal vermemek, üstüne üstlük bir de onu peşinen savunmaya geçmek masum değildir.

“Görmemek,”Markar Esayan’ın dediği gibi, çoğu kez ancak bir “tercih” olabilir.

Hepsi bir yana, “bu seminerdi”, “harp oyunuydu” diyene sormazlar mı, kardeşim bu ne biçim savaş oyunudur ki içinde Fatih Camiinin bombalanmasından bahsediliyor? Niye hedefte gerçek isimler var? Hangi oyunda falanca şirketin adı geçer? Siz bu savaşı kendi halkınızla mı yapacaktınız? Bunun “amacını aşmayan” veya sanıklarca reddedilmeyen kısmında da bir sorun yok mu?

Aslında hepimiz biliyoruz kimin ne yapmış olabileceğini.

Açıldığı günden beri Ergenekon Davasını yıpratmaya çalışanların çoğu da biliyor. Ve iddiaların gerçek olduğuna inanmadıkları için değiltam tersine,inandıkları için araştırılmasını istemiyorlar.

***

Ergenekon’da, Balyoz’da davanın yürütülüş biçimine ilişkin eleştiri yapabilirsiniz.

Yapmak da gerekir.

Asker kökenli, yaşı kemale ermiş bir hukukçuyla konuşuyorum, o da yapıyor.

Bu davada yargılanan bazı kişilerin masum olduğuna ve mecburen diğerleriyle aynı fotoğrafta yer aldığına inanıyor. “Diğerlerine” gelince, “bunlar da namert insanlar” diyor, “eğer biraz olsun adil olsalardı, ülke zarar görür, ordu zarar görür kaygıları olsaydı, ‘biz yaptık ulan, ne ceza verecekseniz bize verin, onlara değil’ derlerdi ama demiyorlar.”

 

***

Derin devlet ve darbe davaları bu ülkenin kader davaları. Bu ülkenin huzurlu, zengin ve medeni olması, bu cerahatin tamamen sökülüp atılmasına bağlı.

Ama bu davaların asıl özelliği siyasi değil ve biz de aslında sadece hukuktan söz etmiyoruz.

Bu anlamda Hilmi Özkök’ün söylediklerini tersinden anlamak, sadece “anlayış kıtlığı” ile açıklanamaz. En azından herkesin sorunu bu değil.

Derin devletin ve darbelerin üstünü örtmeye çalışmak ahlak dışı ve zalimce. Ama kimi de bunu tercih ediyor.

Star, 09.08.2012

Nazilerin Ölüm Kampında

0

 

Bir yeri ilk ziyaret ettiğimde, içimi genelde bir heyecan duygusu kaplar. İnsanın yaşadığı bir alanı keşfetmek beni, her zaman heyecanlandırmıştır. Ancak insanın yok edildiği bir yeri ziyaret etmenin aynı şekilde heyecan verici olmadığını Nazilerin Buchenwald Toplama Kampını gezerken tecrübe ettim. Gezi boyunca, kaskatı kesildiğimi, duygularımın donuklaştığını ve kampın ağırlığı altında insanlığımın ezildiğini hissettim. Buchenwald, insanın yok edildiği bir yer olarak orayı görenleri de ezen bir yer olarak bilincimde yer aldı. 

Buchenwald Toplama Kampı 1937 yılında Naziler tarafından Weimar şehrine çok yakın bir yerde Ettersberg Dağında inşa edildi. Naziler, burada bir toplama kampı değil, bir ölüm ve işkence fabrikası inşa ettiler. Kampın inşa ve dizayn biçimi, bir ölüm ve işkence fabrikasının nasıl olacağının dehşetengiz bir örneğini oluşturmaktadır.

Nazilerin kamplarına daha doğrusu ölüm fabrikalarına genellikle ‘toplama kampı’ denilmektedir. Bu noktada Nazilerin bu ölüm fabrikalarına kimi topladığı sorusu akla gelmektedir. Naziler kendi ideallerindeki toplum tasavvuruna uymayan insanları bu ölüm fabrikalarına göndermekteydiler. Her şeyden önce totaliter bir toplum ütopyasını zor kullanarak gerçekleştirmeye çalışmanın korkunç sonuçlarını Buchenwald Toplama Kampında görmekteyiz. Naziler, Nasyonal Sosyalist Toplum ütopyasında yerleri olmayan Yahova Şahitlerini, Yahudileri, sosyalistleri, çingeneleri, eşcinselleri, bedensel özürlüleri kısacası kendilerine düşman gördükleri bütün insanları bu ölüm fabrikasında toplamışlardır. 1937-1945 yılları arasında 250.000 insan burada toplatılmıştır. Buchenwald ana kampının etrafında 136 küçük ölüm ve işkence fabrikası inşa edilmiştir. Bu ölüm ve işkence fabrikalarında, insanlar Nazilerin silah endüstrisi için çalıştırılmışlardır. 56.000 insan burada hayatını kaybetmiştir. Nasyonal Sosyalizmin öldürmede ne kadar başarılı olduğunu burada görüyoruz. Gulag ve Sibirya da insanları vahşice öldüren Sovyet Sosyalizmi gibi, Buchenwald kampında da Nasyonal Sosyalizm aynı vahşeti göstermiştir. Gulag ve Buchenwald, sosyalizmin hem Nasyonalist hem Komünist versiyonlarının vahşiliğini ve barbarlığını ortaya koymaktadır.

Kampın en korkunç yeri hiç şüphesiz insanların yakıldığı fırınlardı. Nazilerin toplama kampları için Erfurt’ta faaliyet gösteren Topf ve Söhne Şirketi, özel olarak dizayn edilen fırınlar yapmışlardır. Savaştan sonra bu şirketin yetkilileri, inşa ettikleri fırınların niçin kullanıldığını bilmediklerini söylemişlerdir. İnsanları yakacak fırınlar yapmak fikri, Nazilerin ölüm fabrikasının ve işkence endüstrisinin ne kadar profesyonelce dizayn edildiğini ortaya koymaktadır.

Revir ve sağlık merkezi adı altında kullanılan bölmelerde mahkumlar üzerinde ölüm deneyleri yapılmıştır. İnsanların basit nesneler olarak en ölümcül deneylere maruz kaldığı bu bölmelerde tıp, hayat kurtarmak için değil, ileri öldürme metotları geliştirmek için kullanılmıştır.

Buchenwald Toplama Kampı, sanatçıları, edebiyatçıları, akademisyenleri, kısacası toplumun entelektüel sermayesini oluşturan kesimleri ölüme göndermekle meşhur olan bir yerdir. Nazi rejimine karşı çıkan ünlü teolog Dietrich Bonhoeffer, burada öldürülmüştür. Bonhoeffer’in Hapishaneden Notlar ve Mektuplar isimli eseri hala önemli bir klasik durumundadır.

Mahkumların her gün geçtiği yolun kapısında yazılı olan Latince bir söz çok dikkat çekicidir. Bu söz şu şekildedir: “Herkes hak ettiği adalete göre muamele görecektir.” Bu sözle Naziler, işkence ettikleri mahkumlara yaptıklarının zulüm değil, adalet olduğunu dayatmaktadırlar. Zulümlerini adalet olarak dayatmak, bütün totaliter ve otoriter yönetimlerin baskın karakteristiğidir. Naziler, işledikleri cinayetleri ve yapmış oldukları işkenceleri, adalet adına meşrulaştırmaya çalışmışlardır.

Nasyonal Sosyalizm, toplumu kategorileştirip toplama kampları yarattığı gibi toplama kamplarında da insanları kategorileştirmekte, ötekileştirmekte ve öcüleştirmektedir. Kamp kayıtlarında mahkumlar değişik renklerde kategorilendirilmişlerdir. Toplama kampında bile Nasyonal Sosyalizm, insanları kategorileştirerek insanları birbirine karşı düşman olarak konumlandırmaktadır. Normal şartlarda olduğu gibi toplama kampı şartlarında dahi Nasyonal Sosyalizm gibi kolektivist ideolojiler, insanın birey olmasına izin vermedikleri gibi, toplum olmasına da izin vermemektedirler.

Buchenwald Toplama Kampı, aynı zamanda Nazi subayların yaşam alanıdır. Nazi subayları ve aileleri için özel konutlar yapılmıştır. Nazi subaylarının eşleri ve çocuklarıyla eğlenceli vakit geçirmeleri için bir hayvanat bahçesi bile düzenlenmiştir. İnsanlara işkence edildiği ve fırınlarda yakıldığı bir yerde Nazi subayları, hayvanat bahçesinde çocuklarını eğlendirmekteydiler. Naziler, insanlardan çok hayvanlara değer vermekteydiler. Kamp komutanı, bir askerin bir sincapı fırlattığını görür. Bunun üzerine Nazi subayı, bir hayvana böyle davranılmayacağı gerekçesiyle bu asker hakkında soruşturma yaptırır ve rapor hazırlar. İnsanları fırınlarda yakan Nazi subaylarının, hayvanlar söz konusu olduğunda hassasiyet katsayılarının şaşırtıcı bir şekilde arttığı görülmektedir.

Buchenwald Toplama Kampını gezerken entelektüel dünyamda şu sonuçlara vardım. Her şeyden önce, geçmişte yaşanılan bütün karanlık, kirli ve vahşi olayla yüzleşilmelidir. Nazizm ve Sosyalizm gibi vahşi ideolojilerin barbarlıkları, her yerde her zaman gerçekleşebilir. Din, milliyet, sınıf, renk, cinsiyet ve kültür adına en vahşi katliamlar ve soykırımlar yapılabilir. Tarihin bütün karanlık sayfalarıyla açıkça ve cesurca yüzleşilmeli ve o karanlık sayfalar sürekli olarak hatırlanmalıdır. İnsan, bütün tarihin üstünde bir değere sahiptir. Nazizm, milliyetçilik, dini fanatizm ve sosyalizm gibi ideolojiler her zaman toplumu istila etmek için çalışırlar. İnsan onurunu ve özgürlüğünü, toplumun çoğulcu yapısını korumak için insanların pasif değil aktif bireyler olması gerekmektedir. Kolektivist totaliter güçlere karşı özgürlükçü ve sivil girişimlerle mücadele edilmelidir. Buchenwald Toplama Kampı, insanın insanı basit bir nesneye indirgemesi halinde ona neler yapabileceğinin korkunç bir örneğini oluşturmaktadır. İnsan, basit bir nesneye indirgenemez.İnsanın bütün nesnelerin üstünde onur ve özgürlük sahibi varlık olduğu hiçbir şekilde unutulmamalıdır. 

 

PKK’dan ‘Kürt Baharı’ çıkar mı?

0

Bugün “İslamcılık” bahsine devam etmek niyetindeydim, ancak daha acil bir mevzu devreye girdi: Şemdinli’de “kurtarılmış bölge” oluşturmaya kalkan PKK.

Evvela, şehit düşen asker ve korucularımıza Allah’tan rahmet, acılı ailelerine sabır diliyorum.

Öte yanda ise, Başbakan’ın verdiği rakama göre yüzden fazla PKK militanı hayatını yitirmiş. O da bir fecaat, o da nice anayı ağlatan bir trajedi. Yazık…

Peki ama PKK niçin klasik karakol saldırılarını aşan böyle bir işe girişti? Şemdinli’ye hakim olmak gibi bir çılgınlığa kalkıştı?

Çeşitli kaynaklar, örgütün amacının “Suriye’deki gibi bayrak çekmek” olduğunu vurguluyor. Yani PKK, kendini Suriye’deki “isyancılar”a benzetmek, onların dünya kamuoyundaki meşruiyetinden yararlanmak istiyor.

Arap Baharı ne kadar haklı ise, bizim Kürt Baharımız da o kadar haklıdır” demeye getiriyor.

‘Beyaz Türkleri dağdan indirmek’İşin enteresan yanı, bu argümana hak vermeye teşne bazı “ merkez medya” yorumcularının da bulunması.

Bunlardan biri, “Şemdinli neden Halep olmaz?” başlıklı yazısında, işin sırrını “Batılı güçlerin Türkiye gibi bir müttefikin elini zayıflatmak istemeyişi”nde buluyor.

Yani sanki Türkiye ve Suriye rejimleri aynı kıvamda da, tek fark bizimkinin Batı’ya yakın olması…

Bu, kuşkusuz, haksızlık. Çünkü Türkiye, tüm sorunlarına rağmen, bir demokrasi. İktidar, Muhaberat korkusuna değil, sandığa dayanıyor. Kürtlerin “ statüsü”, tüm eksiklerine rağmen, Suriye’deki durumla kıyas kabul etmez. PKK’nın siyasi kolu, çok partili Türkiye Meclisi’nde. (İyi ki de öyle; o sayede bu dediğimizi diyebiliyoruz.)

Dolayısıyla Türkiye’deki iktidar, Suriye’deki “halkını bombalayan tek parti diktası”na asla benzetilemez. (Eğer o diktaya benzetilebilecek bir Türkiye iktidarı var idiyse, olsa olsa 30’lu yıllardaki “Dersim’i bombalayan tek parti diktası”dır. O dönemi altın çağ ilan edenlerin de “yatacak yeri” yoktur.)

Yine de burada karşımıza çıkan tutum, yani PKK’nın “Kürt Baharı” arayışına sempatiyle bakma tutumu, hükümete alerji besleyen kimi “çağdaş” Türkler arasında revaç buluyor. AK Parti’ye karşı illa bir “silahlı muhalefet” gerekiyor ya; “cunta kalmadı, PKK verelim” gibisinden bir formül işliyor.

Dolayısıyla, PKK şiddetinin bitmesi için, Taraf’tan Yıldıray Oğur’un tabiriyle, “Beyaz Türkleri dağdan indirmek” de gerekiyor. Tartışarak, eleştirerek, elbette…

‘Şahin’likle nereye?

Gelgelelim, hükümet cenahında da sorunlar var.

Bunlardan ilki, PKK’yı mutlaka bir başka gücün (son dönemde Şam, Tahran ve hatta Bağdat’ın) taşeronu olarak görme isteği.

PKK’yı hep “dış mihrakların” türevi sayan bu tutum, 80’lerden beri süregiden bir Türk refleksidir. Psikolojimize iyi gelmekte, çünkü bizi PKK’nın kitlesel realitesiyle yüzleştirmemekte, dahası “devlet dışı aktörler”i önemsemeyen devletçi kültürümüze cuk oturmaktadır.

Oysa bence PKK, hakikaten bulduğu tüm dış desteklere rağmen, sonuçta kendi çıkarları, idealizmi ve fanatizmi ile motive olan, “kendi içinde bir güç”tür. Bunu ıskalarsak, doğru analiz yapamayız.

Hükümet kanadındaki ikinci sorun, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in şahsında cisimleşen (ve artık neredeyse karikatürleşen) “şahin” tutum.

Sayın bakan, bunun son örneğini “Geçimli’de atılan havan mermisiyle, Ankara’da yazılan yazıların bir farkı yoktur’” diyerek vermiş.

Oysa AK Parti hükümetleri değil miydi “düşünce” ve “suç”u ayıran? “Silah” yerine “siyaset”i öneren?

Eğer burdan geri dönülecekse, yani PKK’ya yakın bulunan “fikirler” de suç sayılacaksa, o zaman 90’lar Türkiye’sine dönüş başlar sahiden.

Ve PKK’nın hiç de hak etmediği “Kürt Baharı” payesi, ona altın tepsiyle sunulmuş olur.

Star, 08.08.2012

Tehditle canlı kalkan olunur mu?

Fehman Hüseyin, Goman’da kıstırılan PKK’lıların kurtarılması için, Şemdinli Belediye Başkanı Sedat Töre ve BDP’li Belediye Meclisi üyelerine canlı kalkan olmaları talimatını vermiş.

Arkasından bir de tehdit savurmuş: Canlı kalkan olmazsanız sivil halka yönelik saldırı düzenleriz!
PKK’nın temel açmazı bu işte!

Malum, canlı kalkan olmak bir gönüllülük işidir. Bu eylem biçiminin özünde gönüllülük vardır. İnsanın birilerini korumak uğruna göğsünü siper etmesi için, o eyleme yürekten inanması gerekir. Tehditle canlı kalkan olunmaz.

Ama PKK’nın bunu tehditle yaptırmaya çalışmaktan başka şansı yok. Çünkü Şemdinli’de giriştiği şu son maceranın bölge halkının gözünde en ufak bir meşruiyeti, haklılığı, desteği yok.

Bir insan maceracı olabilir; aptalca da olsa intihar etmeyi de göze alabilir. Ama PKK’lı şefler öyle yapmıyor. Kendi hesabına başkalarını sonu olmayan bir maceraya itiyor. Kendi kılına zarar gelmeden gencecik çocukları bile bile ölüme yolluyor. Sonra da onları “kurtarmak” için sivil halkı canlı kalkan olması için tehdit ediyor!

Bölge insanı belki yüksek sesle söyleyemiyor ama çok iyi biliyor ki, “Şemdinli’den halk ayaklanması başlatmak” gibi aptalca bir planın hiçbir başarı şansı yok. Ayrıca, yine çok iyi biliyor ki, başarı şansı olması kendisi için daha da büyük bir felaket demek. Allah korusun, hani bir mucize gerçekleşse de başarılı olsa, bölge Kürtleri tarihleri boyunca gördükleri en despot, en zalim rejim altında yaşamaya mahkûm olacaklar. Esed’in Baas rejiminin kopyası bir yönetim altında kendi küçük devletçiklerinde yaşamaktansa, Türkler’le birlikte daha demokratik bir yönetim için mücadele etmenin çok daha hayırlı ve mümkün olduğunun farkındalar.

İşte o yüzden, PKK şefleri bölge siyasetçilerini ve halkını ancak tehditle canlı kalkan yapmaya çalışıyor.

Goman’daki gençleri PKK öldürdü

PKK zaten hiçbir zaman bölgede kayıtsız şartsız bir kitle desteğine sahip olamadı. Bölge halkının PKK’ya bakışı hep gayet pragmatik oldu. Güneydoğu’da yaşayan geniş Kürt kitleleri, ister AK Parti’ye, isterse BDP’ye oy versinler, PKK’nın silahlı mücadelesine, devlete kendi varlıklarını unutturmadığı ve reformlar için zorlayıcı bir unsur olduğu için sempatiyle baktılar. PKK’nın nihai hedefini hiçbir zaman paylaşmadıkları halde örgütün varlığını, kimliklerinin tanınması, temel haklarının teslim edilmesi ve eşit vatandaş kabul edilmeleri için faydalı gördüler.

Ne var ki artık işlerin tersine döndüğü bir aşamaya gelindi. PKK Silvan saldırısından bu yana Kürtler’in demokratik haklarının önünü açan bir rol oynamaktan çıkıp; reformların, müzakerenin ve barışın önündeki asıl engel haline geldi.

Özellikle, “Arap Baharı’nı Türkiye’ye sıçratmak” adına giriştiği şu son macera da bölge halkına açıkça gösterdi ki, PKK artık Kürtler’in çıkarlarının önünde aşılması gereken ilk engeldir. Müzakerenin de, siyasi mücadelenin de kapısını kapatıp kendine inanan gençlerin önünde ölümden başka yol bırakmayan;“Cephe savaşına girmek” adı altında o çocukları bile bile hiç acımadan kırdıran odur.

Hiç şüpheniz olmasın ki, bugün dağlarda çocuklarının ölülerini arayan ana babalar, PKK’lı şeflere beddualar okuyor; bu trajedinin failinin onlar olduğunu biliyor.

Bakalım, BDP de Kürtler’in gördüğü bu gerçeği görebilecek mi?..

“Ölümler olmasın” diyorsa, bu çağrısının muhatabının PKK olması gerektiğini; eğer buna cesareti yetmiyorsa siyaseti terk etmekten başka yapacak bir şeyi kalmadığını; sustuğu sürece 115 gencin göz göre göre ölüme yollanmasının vebalini PKK’yla paylaştığını idrak edebilecek mi?..

Benim pek umudum yok ama neyse…

Bugün, 08.08.2012

Devlet Zoruyla Müslümanlık

Laik sistemin bir sonucu olarak Türkiye’de Müslümanların sivil olarak örgütlenmesi ve devletten bağımsız hale gelmesi beklenirdi. Bu, devletten dışlanan Aleviler için bir dereceye kadar mümkün olduysa da, Sünni Müslümanlar Diyanet İşleri Başkanlığı’nı benimsediler,  sivil örgütlenme, devletten bağımsız düşünme ve yaşama fikrine yabancı kaldılar, devlet eliyle yapılan düzenlemeleri kabullenerek dinlerini yaşamaya çalıştılar.

Sünni Müslümanlar laik devletin ne olduğunu anlamış değiller, şeriat devletinden beklemeleri gereken her şeyi de laik devletten bekliyorlar, Müslüman çocuklarının din eğitimi almasını kısıtlayan, başını örten genç kızları üniversiteye almayan, dindarları kamusal alana sokmak istemeyen devletten, aynı zamanda din eğitimini de üstlenmesini, içki içmeyi, kumar oynamayı, hoşa gitmeyen televizyon programlarını yasaklamasını, kendi inançlarınca günah sayılan her şeyi de yasak saymasını istiyorlar.

Dini hassasiyetler üzerinden siyaset yapan politikacılar da aslında inanç özgürlüğünü fazla önemsemiyorlar, devlet imkanlarını ele geçirip kendi inançlarını devlet eliyle dayatmak üzerine politika yapıyorlar.  

AKP iktidarıyla birlikte, Sünni Müslümanlık her gün biraz daha devletle özdeşleşiyor, giderek daha da devlet güdümünde bir inanç haline dönüşüyor. Dinin eğitimini devlet yapıyor, dini yaşam devlet memuru ilahiyatçılar tarafından düzenleniyor, vaazlar ve hutbeler devlet memurları tarafından veriliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı örgütü gittikçe büyüyor, bütçesi gittikçe şişiyor, bütün din adamları bu örgütün şemsiyesi altında toplanıyor. Son yapılan değişikliklerden sonra Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesinin önemli bir kısmının da din eğitimi için harcanması gerekiyor. Müslümanlık giderek bir devlet ideolojisine dönüşüyor.

Laik Devletten Din Eğitimi

Türkiye’nin dindarları, din eğitimini laik devletin bir işi olduğunu zannediyorlar.  Laik devletin vereceği eğitimin içeriği ve niteliği ile de asla ilgilenmiyorlar; içeriği ne olursa olsun adı din dersi olan bir dersin devlet okullarında verilmesini istiyorlar.  Atatürkçüler, toplumu dine yabancılaştırmak için eğitim sistemini altüst ederek 8 yıllık kesintisiz eğitimi başlattılar, bugünkü iktidar da din eğitiminin ağırlığını arttırmak için eğitim sistemini yeniden altüst etti…

İktidarı ele geçirenler, tevhidi tedrisat kanununu değiştirmeyi, dini eğitimini dindarlara veya dini kuruluşlara bırakmayı asla düşünmüyor; ebediyen iktidarda kalacaklarını düşünerek, işi laik devlet eliyle ve laik devlet kurumlarını kullanarak halletmeye çalışıyorlar.

Okul ortamı dinini öğrenmek için uygun bir ortam değil. Öğretmenlerin burada çocuklara bazı dini pratikleri öğretmeleri de mümkün değil. Mahallelerde açılan Kuran kursları bu bakımdan daha yararlı olabilir. Bu kursların devletten izin alınarak açılmış kurslar olmasına da gerek yok. Mahallede biraz din bilgisi olan birinin komşu çocuklara din bilgisi öğretmesi okullarda verilen din derslerinden daha yararlı olabilir.

Yaz aylarında Toroslar’daki ve Amanoslar’daki yaylalarda bu çeşit kurslardan çok sayıda açılıyor. Aileler de yaz tatilinden yararlanarak bu kurslara, yasal mı değil mi pek üzerinde durmadan çocuklarını gönül rahatlığı ile gönderiyorlar. Bu kurslar, hem çocuklar için bir değişiklik oluyor, hem de çocuklar en azından namaz dualarını buralarda öğreniyorlar. Her ne kadar devletin güvenlik kuvvetleri bazen bu kursları basarak sorumluları savcılara teslim ediyorsa da, çocuklarını buralara gönderenlerin çocuklarının terörist olacağı konusunda bir kaygısı yok…

İçki Yasağı

Türkiye alkollü içki satışının ve kullanımının en rahat olduğu ülkelerden biri olsa gerekir. Hemen her adım başında içki satan bir yer, içki içilebilecek bir yer bulunabilir, hemen her yaştan herkes de içki satın alabilir. Her ne kadar hocalar camilerde içki içmenin kötülükleri üzerine sürekli vaazlar verse de, aslında içki içmeyen Müslümanlar içki içen Müslümanların işlerine pek karışmazlar.

Ama günlük hayatında içki içenlerin işlerine pek karışmayan bir Müslüman bir beldenin belediye başkanı olunca iş değişir. Halkına hizmette pek de başarılı olamayan belediye başkanı, içki yasağı ile ilgili aslında var olan ama şimdiye kadar hiç kimsenin uygulamadığı bir kuralı uygulamaya çalışır. Burada amaç da içki içmeyi engellemekten çok dindar seçmene mesaj vermektir…

Özgür bir Müslüman Tanrının emri olduğu için özgür iradesiyle içki içmeyebilir. İçkinin devlet tarafından yasaklandığı bir yerde ise içki içmemesinin inançla bir ilişkisi yoktur,  artık o devlet yasakladığı için içki içmeyen bir ateistten ayırt edilemez.

Dindarların kendi inançlarına göre bir dünya oluşturmaya, çocuklarını ve yakınlarını kendi ahlak anlayışlarına göre yetiştirmeye çalışmalarında yanlış bir şey yok… Yanlış olan bunu devlet zoruyla sağlamaya çalışmalarıdır.

Dindarların devlet zoruyla içki içmeyi yasaklamaya çalışması bir yerde tersi sonuçları doğuruyor. Mesela sigara yasağına hiç tepki göstermeyen tiryakiler, içki yasağına aşırı tepki gösteriyorlar. Belli ki, bazı insanlar alkol kullanımının sınırlandırılmasını, salt içki yasaklaması olarak değil, bir yaşam tarzının dayatılması olarak algılıyorlar.

Belediye Bütçesinden Hayırseverlik

Belediyeler ramazanda yemek çadırları kuruyor. Binlerce insan bu çadırlarda karnını doyuruyor. Türkiye’deki hemen bütün belediyeler bu çadırları kurmaya başladı. Geçen yıl, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül her gün 7500 vatandaşa iftar yemeği vereceklerini, 120 bin muhtaç aileye de gıda yardımı yapacaklarını söyledi.

Binlerce insan akşamları bu iftar sofralarına koşuyorsa, bu sebepsiz değildir muhakkak. Ramazanda muhtaç insanlara yardım edilmesi ve aç insanların doyurulması iyi bir şey. Muhtaç insanlara yardım etmek de hem dinimizin bir gereği, hem de bir insanlık görevi…

Belediyelerin bu geleneği başlatması da iyi bir şey… Ama bunu görev haline getirip devam ettirmelerini tartışmamız gerekiyor.

Biliyoruz ki, belediyelerimiz çok zengin değil, gelirleri halktan topladıkları paralardan ibaret. Bu belediyelerin çoğu da halka vermeleri gereken asgari hizmetleri vermekte zorlanıyorlar ve belediye başkanları da sürekli imkânsızlıktan şikâyetçiler…

Belediyeler daha çok siyasi kuruluşlardır, bu çeşit faaliyetler sonunda politik yatırım yarışına dönüşebilir, bu yarış sonunda belediyeleri asıl görevini yapamaz hale getirebilir. Belediyelerin iftar çadırlarında binlerce insanı doyurup, sonunda parasızlıktan şikâyet etmeleri, yardım için bakanlıkların kapılarını çalmaları hoş bir şey değildir. Belediyeler ancak çok az sayıda muhtaç insana yardım edebilir, binlerce insana her gün iftar yemeği veremez.

En iyisi belediyeler kendi işlerine baksınlar, muhtaç insanlara yardım etmeyi, hayırsever vatandaşlara ve hayır kurumlarına bıraksınlar. Belediyeler bu çadırları kursun, başına da bir kaç görevli versin, ama masrafların karşılanmasını hayırsever vatandaşlara bıraksın. Ya da en iyisi bu işi hayır kurumları veya sivil toplum kuruluşları üstlensin.

Çocuğun sağlığı için ana-baba eğitimi de şart

0

Çocuğu ailesinden erken yaşlarda koparmak yerine, ya ebeveyn eğitimi üzerinde projeler üretmek ya da çocukları okula değil, okulu çocuklar için yeniden düzenlemek olmalıdır.

 

Milli Eğitim Bakanlığı 58 sorudan oluşan 4+4+4 kitapçığı hazırladı. Kitapçıkta geçen okula erken başlama yaşı, ahlak, değer ve karakter eğitimi gibi bazı başlıklar kamuoyunda tartışılmaya başlandı. Bakanlık daha evvel yayımladığı genelgede 2012-13 eğitim ve öğretim yılı için, 30 Eylül 2012 tarihi itibariyle 66 ayını tamamlayan tüm çocukların okul kayıt işlemlerinin e-okul sistemi üzerinden merkezi olarak yapılacağını bildirmişti. Öncelikle bu meselenin aileden bağımsız bir biçimde ele alınmayacak kadar önemli pedagojik bir mesele olduğunun altını çizmek gerekir. Bilindiği gibi 0-6 yaş dönemi çocuklar için hayati bir öneme sahiptir. Çünkü çocuğun ileriki yıllarda kazanacağı karakter, benlik ve becerilerinin temeli bu yıllarda ailede atılır. En önemlisi de çocuk ilk temel davranış kalıplarını, inanç değerlerini, üretkenliği, sevgiyi, şefkati, ahlakı, erdemi vs. ailede kazanır. Dolayısıyla anne çocuğun ilk eğitmeni durumundadır.

OKUL BİREYİN SOL BEYNİNE HÜKMEDER

Bilindiği gibi çocuğun ilk model aldığı kişi de anne-babasıdır. Çocuk ilk kavramları, nesneleri annesinin diliyle öğrenir ve hayata onun penceresinden bakmaya başlar. Örneğin Abraham Lincoln bir eğitmen olarak annenin önemini: “Tanrı annemi esirgesin; olduğum veya olmayı umut edebileceğim her şeyi ona borçluyum” diyerek ifada eder. Said Nursi ise; annenin ailede attığı ilk karakter tohumlarının bireyin ileriki yaşamında bile etkisini devam ettirdiğini söyler.

0-6 yaş arası çocukların çok yaratıcı, üretken, zeki ve özgür oldukları bilinen bir gerçektir. Çünkü ailede anne ve çocuk arasında güvene, sevgiye ve şefkate dayanan sağlam bir ilişki kurulmuştur. Daha da önemlisi anne ve baba okulun aksine çocuğun sadece sol beynine değil aynı zamanda sağ beynini de çalıştırmaktadırlar. Bilindiği gibi insan beyni iki bölümden oluşur. Sağ beyin yaratıcı, sezgisel, duygusal, üretken daha çok sanata, şiire, hayal gücüne dayalı işler. Bütünseldir, duyuları ve duyguları serbestçe harekete geçirir. Sol beyin ise daha çok matematiksel zekâyı harekete geçirir. Kelime ezberleme, sayısal işlemler ağırlıktadır. Rasyoneldir, planlı ve programlı işlere uyumlu hareket etme işlevini yerine getirir. Okul tam da bu noktada sınavlar, söz dinleme ve tek-tipçi birtakım uygulamalarıyla bireyin özellikle sol beynine hükmetme gayreti gösterir. Dolayısıyla bireyin ailede edindiği yaratıcılığını, özgünlüğünü ve özgürlüğünü kısmen yok eder.

AİLE DE OKULA GİDEBİLİR

Yıllardır ilkokula başlayan çocuklarda gözlemlediğim bir şey vardır. Çocuk okulun ilk günlerinde çok doğal, rahat, özgür ve yaratıcı davranışlar sergiler. Özellikle sorduğu sorular ezber bozan cinsten sorulardır. Ne var ki bu özgün ve özgür hallerinin, rahat tavırlarının ilk iki ay gibi kısa bir süre içerisinde yerine daha temkinli ve eleştirel düşünceden uzak biraz da ürkek bir psikolojiye terk ettiklerini üzülerek izlemişimdir. Çünkü okul bireyin daha çok sol beyni üzerinde çalışmaktadır.

Çocukları haftada 30 saat ailelerinden ayıran bir eğitim sistemine sahibiz. Oysa çocuğun hayatının ilk yıllarını ailesiyle geçirmeye hakkı vardır. Uluslararası Çocuk Hakları Beyannamelerinde çocuğun ailede şefkat ve sevgi atmosferi içinde yetişmesini ve çocuğun yeteneklerinin geliştirilmesi ile uyumlu olarak, çocuğa yol gösterme ve onu yönlendirme konusunda ana-babanın, önemini dikkat çeker. Bu sebeple çocukları erken bir yaşta okula almak yerine ebeveyn eğitimi üzerinde farklı projeler üretilmesi gerekmektedir. Özellikle gönüllü sivil örgütlerinin ‘kadın eğitimi’ üzerine yapacakları çalışmalar ciddi oranda fayda sağlayacaktır.

Bu çerçeveden bakıldığında çocukları erken yaşlarda okula almadan evvel iki önemli çalışmanın yapılmasının doğru olacağına inanıyorum. Bunlardan ilki ve en önemlisi çocuğu ailesinden erken yaşlarda koparmak yerine ebeveyn eğitimi üzerinde projeler üretmek ve çocuğu daha fazla aile ortamında tutmaktır. Bir diğeri de; eğer devlet erken yaşta çocuğun okula gönderilmesinde ısrarcı ise, bu sefer çocukları okula değil, okulu çocuklar için yeniden düzenlemelidir.

OKUL ÇOCUĞA GÖRE TANZİM EDİLMELİ

MEB Bakanı Sayın Dinçer’in de gayretleriyle son yıllarda her ne kadar kırılmaya çalışılsa da okulların gerek yönetmeliklerle ve gerekse uygulanan birtakım ritüellerle hala çocukların gelişim özelliklerine uygun olmadığını görmekteyiz. Bu bakımdan yapılacak ilk iş okulun her şeyiyle özgürleştirilip çocukların psiko-sosyal gelişimlerine uygun bir biçimde yeniden reforma edilmesi olmalıdır. Eğitim sistemi pedagojik ilkelerle örtüşmeyen eski kalıp anlayış ve uygulamalardan arındırılmalı ve demokratik dünyaya adaptasyonu sağlanmalıdır.

İlk kademe için ders saatlerinin azaltılması, kılık kıyafet serbestliği, müfredatın daha çok oyuna dayalı bir biçimde düzenlenmesi ve törenlerde askeri komutların kaldırılması gibi değişiklikler çocukların psikolojik gelişimleri için önem arz etmektedir. 4+4+4 modelinin 2023 Türkiye’sine bir katkı sunması arzu ediliyorsa eğer bunun için eğitimin temel sorunlarının bir an önce giderilmesi öncelikli mesele olmalıdır. Özgür ve demokrat bir ülkede her kesimden insanla barışık, bireyin tercihlerine saygı duyan, yaratıcılığı, eleştirel düşünceyi, özgürlüğü ve özgünlüğü önceleyen bir eğitim anlayışın yer etmesi için eğitimde mutlaka köklü değişime gidilmelidir.

* LDT Eğitim Politikaları Araştırma Merkezi Koordinatörü

ufukcoskunn@gmail.com

Yeni Safak, 7 Ağustos 2012

Lan Martı!

0

Felsefi temelini, olayın ardında yatanları, işin arka planını filan şöyle otuz iki kısım, tekmili birden pehlivan tefrikası gibi sayıp döküp, sonuna da okkalı bir laf edip, köşe yazısından hallice makaleden dipnotu eksik bir yazı yazmak isterdim ama gerek yok. Esasen “tweet”ten hallice bir facebook “status”u ile konu vuzuha kavuşturulabilir. Fakat küreselleşen dünyada, vahşi kapitalizmin pençesinde, aşırı tüketim ile uyuşturulmuş şu tüketim toplumunda, ihtiyacımız olmayan şeyleri önce ihtiyaçmış gibi gösterip sonra da bizi kredilerle bankalara borçlandırıp düzeninin pençesine bırakan; pardon ya, cümle bitmedi, neyse, biz mevzuya geçelim.

Türkiye’nin işkenceden mahkum olduğu davalardan birinde “işkenceci” olarak ismi geçen bir polis müdürü terfi etti. Bu olay AK Parti MKYK’sında Ayşe Böhürler tarafından dile getirildi. Bunun üzerine İç İşleri Bakanımız sayın çok sevgili İdris Naim Şahin bey abimiz “İtirafçıydı iftiracı oldu.” diyerek, tek cümlede çok nefret kusma yeteneğini yine konuşturdu, bu defa kafiyesini cinasını da ekleyip, belgesiyle parti MKYK’sında sundu.

Başbakan, memurun Diyarbakır’da “terörün azılı zamanı” görev yapmış olması, işkenceden geçen ve tecavüze uğrayan kişinin sicilinin “temiz” olmaması gibi etkenleri ve üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili, yazları sıcak ve kurak kışlar ılıman ve yağışlı, çok stratejik bir konumda bulunan, yılda dört mevsim yaşayan, medeniyetlerin beşiği bereketli topraklar üzerinde kurulu, maki bitki örtüsüne sahip, yer yer çam ormanlarının da görüldüğü, herkesin topraklarında gözü olduğu bu güzel ülkemiz üzerinde oynanmak istenen büyük oyunları göz önünde bulundurarak, Böhürler’e “Kaynağın ANF mi?” diye çıkıştı. Bilahare bir televizyonda da “basına kelle vermem” düsturunca “memuru”nu savundu.

Şimdi,

Sayın bakanın sunduğu dedillere bakınca, ben nedense tam tersini anlıyorum. Müdürün işkenceci “olmayabileceği”ne dair deliller tam da neden müdürün işkenceci “olabileceği”ni delillendiriyor. Yıl 97 (28 Şubat’ın olduğu sıralar yani -böyle her lafa 28 Şubat sokuşturunca daha anlaşılır olabilir bazıları için-) güvenlik politikalarının sorgusuz sualsiz “kulak kestiği”, Kürt infaz timlerinin harıl harıl çalıştığı, otoban kenarlarının kısmen faal olduğu, vatanseverlerin aydın itlaf ettiği sıralar yani. Müdürümüz “terör bölgesi”nde görev yapmış. Tecavüze uğradığını söyleyen kişi de terör örgütü ile alakasından dolayı gözaltına alınmış. Bence bu durum işkencenin ve tecavüzün sabit olduğunun kanıtıdır. Zira o dönem bunlar zaten mubah değil miydi?

Bu minvalde konu üzerine biraz düşündüm ve çok “saf” olduğuma karar verdim, önce iç işleri bakanına sonra da başbakana hak verdim. Başbakan Pazar günü katıldığı programda gazetecinin “kürtler ne istiyor olabilir?” mealindeki sorusuna “istekler bitmiyor ki” diye cevap vermişti. Adam haklı beyler! Bazen sıradan vatandaşlar çok tamahkar olabiliyor. Yani 17,000 faili meçhul diye bir deyimimiz var, o dönemde “beyaz reno”ya binip bir daha haber alınamayan “binlerce” insan varken, bu arkadaş tecavüzle kurtulduğuna şükretmesini bilmediği için tamahkarlık yapıyor. Ne yani şimdi devletin anlı şanlı müdürünü tecavüzden cezalandıralım da itibarımız iki paralık mı olsun uluslararası camiada? İtibarı boşver, demokratikleşme yolunda adım mı atalım? Medeni bir ülke mi olalım? Yaşadığına şükret be kadın, hem kadınsın, hem Türkiye’de yaşıyorsun hem de tecavüzden şikayet ediyorsun. Ha bir de karakolda oluyor bu olay, hadi fail taksici, tinerci filan olsa neyse, sonuçta arkasında devlet yok, bakılır çaresine ama bir düşün, şu istediğin şey akıl kârı mı?

Hasıl-ı kelam.

Yerini bil, otur sesini çıkarma. Bak, Hrant’ın katiliyle hatıra fotoğrafı çektiren polis Hrant’ın memleketine emniyet müdürü oldu. Onca yıldır bu ülkenin vatandaşısın, hem sen bilmiyor musun, bu ülkede vatandaş dediğin canlının arkasında karanlık devlet yoksa, dirisi beş para etmez, ölüsü tavuk ölüsü kadar bile kıymet görmez. Önündeki örneklere bak ibret al!

Başka Türkiye yok, bu vatanı bize yedirmezler. Şehitler ölmez vatan bölünmez.

Her şey vatan için. Bu arada, Orhan Pamuk da akıllı olsun.

“Lan martı, senin de ağzını burnunu kıracam!” (bkz: http://bit.ly/OV8SBV)

***

Notlar:

Olayın tafsilatı şurda: (1) http://bit.ly/OGJ75Y (2) http://bit.ly/Rl4dXO (3) http://bit.ly/RGIHgo

https://twitter.com/hkaban

 

Darbe olsa aynı hücrede yatacaklardı

0

Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün mahkemede verdiği ifade beni eski günlere götürdü. Darbenin bizi alıp götüreceği günlere…

 

Demokratların kenetlendiği, darbecilere ve yandaşlarına karşı kimliğine, geçmişine bakmadan seçilmiş iktidarın yanında durduğu günlere. Ki zor günlerdi; karşılarında koca bir ordu, orduyla iş tutmaya alışkın sermaye grupları ve medya vardı. Açık tehdit, gizli hazırlıklar, provokasyonlar ve manipülasyonlarla geçen zor günler… O şartlarda konuşan, yazan, çabalayan demokrat insanları bu günlerde ne ve kim korkutabilir?

En başa, emekli Genelkurmay Başkanı’nın söylediklerine dönelim ki o günlerin ne günler olduğunu hatırlayalım. Büyük resme bakalım, Ergenekon ve Balyoz davalarının detaylarında kaybolmayalım. İddia nedir? Ordu içinde birileri AK Parti iktidara gelip 28 Şubat düzeneği bozulunca darbe hazırlıkları yaptı. Bir yandan fiilî darbe için planlar hazırlanırken öte yandan da darbeye zemin oluşturacak işlere kalkışıldı. Bu işlerin merkezinde de sivil uzantıları ve destekçileriyle ordu mensupları vardı.

Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün mahkemede verdiği ifadeler, bu hazırlıkları doğruladı mı? Kuşkusuz evet… Önünde, resmî toplantıda ‘muhtıra’ diyenlerin Ayışığı, Sarıkız, Yakamoz, Eldiven, Balyoz planlarıyla resmen darbe hazırlıkları yaptıklarının Özkök de farkındaymış. Yani davalara konu olan ‘belgeler, bilgiler’ doğru (şimdilerde o belge ve bilgileri yayınlayanlar, yayınlanan o belge ve bilgilerle kurtulanlar tarafından tahkir ediliyor ya, neyse!) … Geriye ne kalıyor? Detaylar. Detaylar da yargının işi.

Biz ‘büyük fotoğraf’a bakıp konuşabilir, geçmişe ve bugüne ilişkin analizler yapabiliriz.

Öncelikle Nokta dergisi ve Genel Yayın Yönetmeni Alper Görmüş’ün hakkını teslim edelim. 29 Mart 2007 tarihli Nokta dergisi “2004’te iki darbe atlatmışız” başlığıyla çıkmıştı. Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlüklerine dayanarak Ayışığı, Sarıkız ve Yakamoz kod adlı darbe planlarını deşifre ediyordu. Hatırlayan hatırlar, böyle bir haber çıktığında yer yerinden oynamamıştı Türkiye’de. Merkez medya doğru dürüst görmemişti bile haberi. Şimdilerde ‘güzellemeler’ yazdıklarına bakmayın; ‘öte taraf’ın hâlâ güçlü olduğu o günlerde onlar bu ‘bomba haber’i ‘karartma’, ‘saptırma’ ve ‘küçültme’ peşindeydiler. Darbenin hedefindeki hükümetten ve partiden bile doğru dürüst tepki gelmemişti.

Böyle olunca NOKTA ve Alper Görmüş yalnız kalmış, General Örnek günlüklerini inkâr etmiş, dergi ve Görmüş hakkında dava açmıştı. Askerî mahkeme de boş durmamış, aldığı kararla NOKTA’yı basmış, evraklarına ve bilgisayarlarına el koymuştu. Bir avuç demokrat ve hakiki gazeteci, fincancı katırlarını ürkütmüştü. Baskı altında kalan yayıncı, bir ay geçmeden NOKTA’yı kapattı. O demokrat ve hakiki gazeteciler de işsiz kaldı. Ne gazetecileri ne yayıncıyı kimse koruyamadı, korumaya çabaladılar mı? Bilmiyorum. Darbecileri ve darbe girişimlerini deşifre eden Alper Görmüş’ü darbenin devireceği hükümet ve partiden arayan, soran oldu mu sonra? Onu da bilmiyorum. Bildiğim, bu gazetecilerin o günlerde adeta közü avuçladıkları… Aşkolsun onlara!

Şimdilerde ‘Belge, bilgi yayınladı diye kimsenin Yeni Türkiye’den pay talep edemeyeceğini’ ilan ediyorlar ‘eski yol arkadaşları’. Sanki onlar ‘pay dağıtma’ mevkiilerindeymiş ve onlardan pay isteyenler varmış gibi! Demek ‘pay’ diye bir ‘şey’ var ortada ve pay alanlar ‘paylaşmayız’ diyorlar.

Nereden nereye? Ayışığı, Sarıkız veya Eldiven darbe planları gerçekleşse büyük ihtimalle aynı hücreyi paylaşacak insanlar birbirlerini ‘pay’lıyorlar şimdi. Açıkçası ben bu günleri göreceğime o insanlarla bir ranzayı paylaşmayı tercih ederdim. Belki de paylaşacak bir ranzamız bile olmayacak, evlerimizin önlerinde sıkılacaktı kafamıza… Şimdi ‘belge, bilgi yayınladı’ diye küçümsenen, üstelik ‘pay istemek’le suçlanan insanlar oldu bu ‘demokrat ve hakiki gazeteciler’.

‘Devlet’ denilen şey öyle şişede durduğu gibi durmuyor işte, kana karışınca ‘başlar’ döndürüyor, gözler karartıyor. Bundan nasibini, İslamcı bir gelenekten gelen bir partinin devletinde Türkiye İslamcılığının en önemli fikir adamlarından birisi, Ali Bulaç da alıyor.

Zaman, 07.08.2012

Hamza Al – Danıştay’ın rejimle olan kan bağı

0

Çok partili hayata geçişle birlikte reformcu siyasal iktidarların korkulu rüyası haline gelen Danıştay, bu misyonu son yıllarda daha etkin bir şekilde yerine getirmenin, tek başına hükümetleri frenlemenin ve reformları engellemenin keyfini sürüyor olmalı. Her ne kadar bu stratejik konumunun bilincinde olan bazı grupların provokatif saldırılara maruz kalıp ağır maliyetler ödese bile.

Danıştay özellikle eğitim konusunda çok hassas; siyasal iktidarın eğitim konusundaki tasarrufları konusunda canla başla mücadele ediyor. Kimi zaman katsayısıyla ilgili hükümetin bir tasarrufunu iptal ediyor, kimi zaman törenlerdeki değişiklikleri engelliyor, kimi zaman da bir il müdürünü defalarca göreve iade ediyor.

Doğrusu bu uygulamalar, normal bir demokratik toplum için pek anlaşılır şeyler olmasa da, Danıştay’ın kuruluş felsefesi ve misyonu açısından anlaşılmaz değildir. Bu yönüyle sorun Danıştay’ın kararlarından çok daha derindedir; sorun Danıştay’ın kendisinde, hatta yetiştiği iklimdedir.

Bugünkü Danıştay’ı ve onun üstlendiği misyonu anlamak için, Danıştay’ın geçmişine gitmek ve ortaya çıktığı iklimi tanımak gerekir. Bilindiği gibi Danıştay, yönetimde batılılaşma süreciyle birlikte ortaya çıkan bir kurumdur. Bu anlamda belki de yanlış batılılaşmanın örneklerindendir.

Örneğimiz kıta Avrupası

Başka alanlarda batının tek olup olmadığı bir yana, söz konusu devlet yönetimi olunca, iki ayrı batı mevcuttur. Bunlardan birincisi modern dönemlerde takipçisi olduğumuz kıta Avrupasıdır; diğeri ise Anglo-Sakson dünyasıdır. Birincisine Almanya ve Fransa, ikincisine ise İngiltere ve Amerika iyi örnektir.

Sanılanın aksine bu iki batı arasında devlet yönetimi açısından derin bir zihniyet farkı vardır. Bu zihniyet farkı, özgürlüklerden birey devlet ilişkilerine, siyasal istikrardan dış politikaya kadar her alana yansımaktadır. Örneğin özgürlük, eşitlik, adalet kavramları Fransa’nın öncülüğünde dünyaya yayılsa da, bu konudaki sicili çok parlak değildir. Kiliseyle organik bağını devam ettiren İngiltere, diğer dinlere karşı Fransa’dan daha hoşgörülüdür. Yazılı bir anayasaya sahip olmayan ve monarşiyle yönetilen İngiltere’nin siyasal sistemi, cumhuriyetle yönetilen Fransa’dan daha istikrarlıdır.

Bu zihniyetin bir sonucu olarak Almanya, kendi vatandaşlarına soykırım uygulayan ülke olarak tarihe geçmiştir. En fazla ülke işgal eden devletlerden birisi olan İngiltere, işgal ettiği ülkelerle dostluğunu devam ettirirken, Fransa işgal ettiği Cezayir’in halkına soykırım yapmakla suçlanmaktadır. Bu meşum zihniyet kardeşliği Türklerin de başını ağrıtmaya devam etmektedir. Ermeni sorununun da Kürt meselesinin de nedenini her şeyden çok burada aramak gerekir.

Halkına güvensiz devlet

Tarihi gelişimleri bu iki geleneği birbirinden ayırmıştır. Anglo-Sakson dünyasında modern devlet, hukuk ve siyaset üzerinden inşa edilirken, Kıta ülkelerinde devlet, bürokrasi üzerinden inşa edilmiştir. Bu durum, bürokrasiyi kurucu unsur haline getirmiş ve bürokratları ayrıcalıklı konuma yükselmiştir. Bu zümre, kendilerine uygun, ayrıcalıklı bir hukuk düzeni ve yargı sistemi oluşturmuşlar ve Danıştay’ı da bu ayrıcalıklı düzenin koruyucusu olarak tasarlamışlardır.

Gerçekten de, idarenin ve idarecilerin, normal vatandaşlardan ayrı bir hukuki rejime tabi tutulması, onu ayrıcalıklı kılmaya ve bu ayrıcalıklarını korumaya yöneliktir. Fransa, kamu görevlilerini devrimle ortaya çıkan yeni değerlerin ve yeni sistemin bekçileri olarak görmüş ve yeni değerlerin koruyucularına ayrıcalık tanımıştır. Bu ayrıcalık her şeyden önce halka ve halkın temsilcilerine karşıdır. Çünkü devrimci zihniyet, halka ve halkın temsilcilerine hiçbir zaman güvenmemiştir. Ayrı bir hukuk ve yargı sisteminin temelinde, halka ve halkın temsilcilerine karşı duyulan bu güvensizlik yatmaktadır. Bu yönüyle idari yargı sisteminin amacı, bürokratları halka ve halkın temsilcileri olan siyasetçilere karşı korumaktadır.

Danıştay, Fransız devrimiyle birlikte ortaya çıkan bir kurumdur ve amacı yeni rejimin taşıyıcılarına korunaklı bir alan sağlamaktır. Fransız devriminden sonra ilkönce idare, normal mahkemelerin yargı alanının dışına taşınmış, daha sonra idareye özgü idari yargı sistemi inşa edilmiştir. Nitekim Fransa’da devrim sonrasında Ağustos 1790’da yürürlüğe giren bir yasayla hâkimlerin idareye yönelik açılan davalara bakmaları yasaklanmıştır. Daha sonra 1799’da, Devlet Şurası/Danıştay (Conseil D’État) uyuşmazlıklar konusunda istişarî bir organ olarak ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle Devlet Şurası, yani Danıştay, idarenin bir parçası olarak ortaya çıkmış olup, kendisi bir mahkeme olmadığı gibi üyeleri de yargıç değildi. Mahkeme niteliğini 1872’de kazandı.

Modern idari yapısını Tanzimat Dönemi’nde Fransız örnekliği üzerinden inşa eden Osmanlı Devleti de, 1868’de Fransız Conseil D’État örneği doğrultusunda, daha sonra Danıştay adını alan Şurayı Devlet’i kurdu. Başlangıçta Şurayı Devlet’in (Danıştay) kararları kesin hüküm niteliğinde değildi; Sadrazamın onayı ve Padişahın iradesiyle yürürlüğe giriyordu.

İmparatorluk döneminde 54 yıl görev yapan Şurayı Devlet, Osmanlı kurumu olduğu gerekçesiyle 1922’de kaldırılmış, 1924 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun 51. maddesine istinaden 1925 yılında kurulmuş ve 1927 yılında göreve başlamıştır. Daha sonraki anayasalar Danıştay’ın varlığı korumuştur. Halen yürürlükte olan 1982 Anayasası Danıştay’ı yüksek yargı organları bölümünde düzenlemiştir.

Rejim bekçisi bir kurum

Tarihi süreç içerinde Danıştay’ın yapısı ve işleyişi ile ilgili önemli değişiklikler olsa da, doğasındaki rejim bekçiliği misyonunu yitirmemiş, rejimin uygulayıcıları olarak gördüğü memurları halka ve siyasetçilere karşı korumaya devam etmiştir. Bürokrasiye olan kan bağı ve devrimle ortaya çıkan yapıyı koruma kaygısı, birçok kurum gibi Danıştay’ı da tutuculaştırmıştır. Bu nedenledir ki, 1980 sonrası kendisine sunulan reform tasarıları hakkında genellikle olumsuz görüş bildirmiş; son yıllarda reformlara yönelik açık şekilde muhalefet etmiş; asıl görevi öğretmenlik olan bir milli eğitim müdürünü on iki defa göreve iade etmiş; katsayı ve törenler konusunda çok hızlı bir şekilde yürütmeyi durdurma kararı vermiştir.

Sonuç olarak devlet yönetimi açısından Türkiye sorunlarına kalıcı çözüm arıyorsa Kıta geleneğinden ayrılmalı, rotasını Anglo-Sakson iklimine doğru kırmalıdır. Bu yol onu geçmişine götürüp kendisiyle barışmasına da imkân sağlayacaktır.

Açık Görüş, Star Gazetesi, 05.08.2012

Sorun Doğu’ya bakışımızda olmasın

0

Önceki hafta Hüsnü M. Özyeğin Vakfı’nın (HMÖV) insan hakları temelinde yoksullukla mücadele için başlattığı Kırsal Kalkınma Projesi kapsamında ‘Engellilik ve Sosyal Girişimcilik’ semineri vermek üzere vakfın davetlisi olarak Bitlis ve Tatvan’a gittim. HMÖV’nın, kalkınma hakkını temel bir insan hakkı olarak nitelendirerek bu haktan yararlanamayan kesimlerin dertlerini yüreğinde hissederek, çözüm üretmek için çıktığı yolda; bölge insanı ile ekonomik ve yaşamsal benzerliklerimin yanı sıra kırsal kalkınmanın ülkenin gelişmesinde oynayacağı rol ve demokratik ‘Açık Toplum’ olma yolunda atılan adımlara katkı sunmak üzere ilk defa memleketim olan ‘Sivas’ tan daha öteye geçme imkanı ve şansı da bulmuş oldum.

EZBERLERİN YIKILMASI ŞART

Doğu/Güneydoğu Anadolu’ya bakışımız; ünlü Filistin doğumlu, ABD’li edebiyat profesörü, aktivist ve teorisyen Edward Said’in ‘Oryantalizim’ kitabında tespit ettiği kısmen de olsa inkarcı bakışın zihinlerimizde bıraktığı travmatik bir izdüşümünden başka bir şey olmasa gerek. Doğu’ya yapmış olduğumuz yolculuk sonucunda, sırtımızda taşıdığımız ve artık gün geçtikçe ağırlaşarak altında ezildiğimiz siyasal, kültürel, ekonomik vs. ‘bagaj’larımızdan da düşünsel anlamda kurtulmamıza neden olmuştur. Doğu hakkındaki düşüncelerimizin temellini oluşturan, anlamlandıran; ‘Batı’nın gözlüklerinden kurtulmamıza işin ‘öz’ünü anlamamıza da katkı sunmuştur. Ve böylece ‘Doğu’ hakkındaki ‘kalıpyargılar’dan yola çıkarak içselleştirdiğimiz ‘önyargılar’dan kurtulmamıza da neden olmuştur. Bu vesileyle; Doğu’yu ‘Batı’nın elitist yaklaşımı ile değerlendirip ‘adam edilmeye muhtaç’ görmek yerine, her kültürün kendi içinde kendi değerleriyle ele alınması gerçekliği yüzümüzde asırların ağırlığıyla bir şamar olarak patlamıştır.

İstanbul’un, Ankara’nın bol yıldızlı otellerin konferans salonları ve lobilerinin göz kamaştırıcı ışıkları altında tartıştığımız ya da tartıştığımızı zannettiğimiz, sorunlara çözüm ürettiğimiz ya da çözüm ürettiğimizi zannettiğimiz, engelli insanın haklarını savunduğumuz ya da zannettiğimiz ortamlardan çıkıp, hayatın kendi içinde bir aktör olmak, Bitlis/Tatvan’ın Kavar Havzası Köylerinde yaşayanların tecrübeleri ve deneyimleri karşısında, ‘Batı’da oluşturduğumuz bütün hipotez/tez ve antitez formüllerini yerle bir etmiştir.

HMÖV davetiyle ‘doğu’ya yapmış olduğumuz yolculuk, hayatın dışında kalarak üretilen ve yapılan her şeyin anlamsız, yetersiz ve boş olduğunu da bizlere göstermiştir. Değişimin ancak, hayatın içinde olarak ve kalarak mümkün olduğunu saha da yaşayarak güçlü bir şekilde bütün benliğimizle hissetmemizi ve bir rüyadan uyanmamızı sağlamıştır.

ACIYI HİSSETTİĞİMİZDE ANLARIZ

Susan Sontag’ın ‘Başkasının acısına bakmak’ kitabından hareketle, Televizyon karşısında, gazetelerde çaresiz ve acı içerisinde kıvranan insanların görüntülerine ve resimlerine sadece bakmak kopan çığlıkları duymamak, insani duruşumuzu da belirginleştirecektir.

Acı; bireyin dünyayla ilişkisini ve dünyayla ilgili deneyimini sorgulayarak, kişisel ve toplumsal anlamların sorgulandığı, bilincin ortaya çıktığı bir algı taşır. Başkalarının acısının şiddetini anlayabilmek, diğerinin çektiği acıyı paylaşabilmek ve hissedebilmek aslında başkasının bedeninin yerine kendi bedenini koymak olarak da algılanabilir. Yani empati yapmak olarak da anlamlandırılabilir.

Burada üzerinde durulması gereken aynı zamanda acının beden üzerinde bıraktığı iz ve o izin düşünsel yaşamda bıraktığı travmadır. Acıyı anlayabilmek, hissedebilmek ve diğerinin acısını uzaktan seyretmek insan olmak ya da olmamakla ilgili durumumuzu da belirginleştirmektedir. Başkasının acısına bakmak insanın tüm boyutlarını özel yaşamı, toplumsal ve kültürel kökleri ama aynı zamanda çevresindeki ilişkilerin kökleriyle ilintilidir.

Asıl derdimiz başkasının acısını anlamak değil, hissetmektir. Başkasının acısına bakmanın, sanat galerisinde sergilenen resimlere bakmaktan daha fazla şey ifade etmektedir. Acılara maruz kalmış bedenlere bakarken, bakmak eyleminden daha fazlasını yaparak nedenlerini araştırmak ve sorunların çözümüne katkı sunmak gibi bir durum söz konusudur. Başkasının acısına bakmak aynı zamanda bir politik duruşu da anlatmaktadır. Baktığımız acıların düşüncemizde şekillenmesi aynı zamanda bakışımızla da ilgilidir. Dünyaya bakışımız, algılayıp yorumlayışımız, bizim acılar karşısındaki duyarlılığımızın şiddetinin göstergesi olabilmektedir.

GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ

Bitlis/Tatvan’da sahada yaşanan pratik ve teorik deneyimleri yaşamsal ve düşünsel dünyamıza taşıyamadığımız sürece, sorunların tespiti, çözüm önerileri ve yöntemleri başarısız olmaya mahkumdur. Bitlis/Tatvan Kavar Havzası Köylerin de gördüğümüz, tekerlekli sandalyeli, asalı, koltuk değnekli engelli arkadaşlarımın bölgenin sıcak siyasi iklimi ve çetin çoğrafi koşullarına rağmen toplantımıza göstermiş oldukları yoğun ilgi ve katkı ve gözlerinde ki ‘umut’, ‘güzel, güneşli günler göreceğimize’ olan inancımızı pekiştirmiştir.

İçselleştirdiğimiz ‘önyargı’larımıza rağmen, hangi coğrafya da yaşarsak yaşayalım, hangi etnik, dinsel, dilsel, sosyal-kültürel değerlere sahip olursak olalım; tekerlekli sandalyelerimizle, asalarımızla, koltuk değneklerimizle aynı kaderi paylaşıyoruz.

Barış içerisin birlikte yaşamak için, bir diğerini kendimize benzetmek yerine, farklılıklarımızı kabul etmekle mümkündür. Aslında hepimiz karşımızdakine göre ‘öteki’yiz dir. ‘Öteki’ olanın ‘öteki’nin acısına bakmak yerine, ‘öteki’nin acısını yüreğinde hissetmelidir. İnsan hakları aktivistlerinin insanın insanileştirilmesi gibi zor ve evrensel bir görevi vardır. Acıları, insan hakları penceresinden bakarak ve insan hakları için politikayı ön plana çıkararak dindirebiliriz. Aksi takdirde yarın bakılan olmayacağımızın garantisi yoktur.

Yeni Şafak, 06.08.2012