Ana Sayfa Blog Sayfa 441

Kürt devleti kurulsa ne olur?

Bizim kırmızı çizgilerimiz vardır.

Kim çizdi, ne zaman çizdi bilmeyiz ama vardır.

Demokrasilerde bu çizgiler, halkın seçtiği meşru organlar ve kişilerce belirlenir. Bizde ise, kerameti kendinden menkul bürokratlar tarafından. Sonra da değişmez doğa yasasıymış gibi, seçimle gelenlerin önüne koyulur.

En azından yakın zamana kadar öyleydi, diye biliyorum.

“Devlet politikası” veya “Türkiye’nin öncelikleri” dendiğinde gözünüzün önüne, kafa kafaya vermiş uzun vadeli planlar yapan, kavrayış gücü bizimkinden yüksek, ferasetli bir “akil insanlar topluluğu” gelebilir.

Moralinizi bozmak gibi olmasın ama durum tam olarak öyle olmayabilir. Çünkü öyle ferasetli insanlar genellikle devlette istihdam edilmezler. Edilenlerin çözümünden de hayır gelmez.

Çünkü çizgileri çizenlerle sorunları çıkaranlar, aynı Kemalist kadro ve zihniyetin taşıyıcısıdır.

***

Güneyde bir “Kürt devleti tehlikesi” de bu kırımızı çizgilerdendir.

Bağımsız Kürt devleti kurulursa, buradaki Kürtler de özenip ayrı devlet kurmak ister diye Türkiye yıllarca başka ülkelerin “toprak bütünlüğünü” kendisine dert edinmiştir.

Oysa pek çok açıdan sorgulanabilir bu resmi ön kabul.

Öncelikle, etnik kimliğe dayalı bir ulus devlet kurmuşsanız, zulmetmişseniz, bu durumda başka etnik gruplara ayrılma hakkı doğar. Vatandaşlık hakkı bile esirgenen Suriye Kürtlerine, Saddam rejimini ve Halepçe’yi yaşamış Irak Kürtlerine “ayrılamazsınız” demenin ahlaki meşruluğu yoktur.

Öte yandan, demokrasi diyorsak, onun sonuçlarını da kabul etmek zorundayız. Suriye halkı birlikte yaşamayı tercih etmezse veya Irak Kürdistanı federasyondan ayrılırsa ne diyebilirsiniz?

Bağımsız Kürt Devleti Türkiye için bir felaket falan değildir. Onun felaket veya fırsat olmasının şartları vardır.

Kürt sorununu çözmemiş bir Türkiye, güneyinde bir Kürt devleti kurulmasa bile tehdit altındadır. Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye, Güneyinde bir değil iki Kürt devleti kurulsa bile emniyettedir. Böyle bir ülke, Batı, Güney ve Doğu Kürdistan için de cazibe merkezidir. Hatırlayın, Özal Irak’ın bölünmesinden korkmuyordu.

Halkları bir arada tutan devlet zoru değildir. Ayrılmak isteyen milyonlarca insanı hiçbir devlet bir arada tutamaz. Bugün Türkiye’de Kürtler ayrılmıyorlarsa bu öyle istedikleri içindir; kendilerine yaşatılan bütün acılara rağmen beraber yaşama iradesi üstün geldiği içindir. 

Suriye’de bir-iki yerde PKK bayrak dikti diye bunu gözümüzün içine sokmaya çalışanlar veya Türkiye’nin eski kırmızı çizgiye dair şartlı refleksini harekete geçirip hata yapması için kışkırtanlar var.

Oysa bugün Suriye Kürtlerinin ne istediğini tam olarak bilmiyoruz. Belki demokratik Suriye’nin bir parçası olacaklar, belki özerklik istiyorlar, belki istemiyorlar. Ama eğer Suriye veya Irak Kürdistanı’nda yaşayan Kürtler ayrılmayı tercih edecek olurlarsa, bu kaybedilmiş aidiyet duygusunun sonucu olacak.

Bağımsız bir Kürt devleti, ulus-devleti matah bir şey olarak idealize eden Kürtler için de öğretici olabilir. Devletin Medya Güneşi altındaki yüzünün de daha az nemrut olmadığı tecrübeyle sabitlenir.

***

Türkiye’nin, Suriye’de PKK yönetimindeki bir Kürt devletinden kaygı duyması anlaşılır bir durum. Ama Kürt devleti olduğu için değil, kendisine zarar veren bir güç egemen olduğu için. Yoksa Mesut Barzani’nin oradaki etkisi için aynısı söylenemez.

Ordular insanları bir arada tutmaya yetmez; yarın bu ulus-devlet furyası sona erdiğinde, bölge Kemalizm ve Baasçılık kabusundan tamamen uyandığında, yüzleşme ve helalleşme ile karşılıklı güven yeniden kazanıldığında, aradaki sınırın anlamsızlaşmasını ordular da engelleyemez.

Dar görüşlü bürokratların realite tarafından mahkum edilen kırmızı çizgileri de bunu açıklayamaz.

 

Star, 02.08.2012

Şeriatın maksatları

Bir önceki yazımda Amerika’da yeni yayınlanan bir kitaba atıfta bulunmuştum: Pakistan kökenli İngiliz hukukçu Sadakat Kadri’nin “Heaven on Earth: A Journey Through Sharia Law” (Yeryüzünde Cennet: Şeriat İçinde bir Yolculuk) adlı eseri.

Oradan devam edelim…

Söz konusu kitaptaki ilginç noktalardan biri, “işkence” pratiğinin İslam dünyasındaki seyrine dair sunduğu gözlemler.

Buna girerken, evvela işkencenin Ortaçağ Avrupası’nda çok standart bir “sorgu yöntemi” olduğunu da hatırlatalım. Tutuklanan hemen herkesin ağır şekilde “elden geçirildiği” bir devirden bahsediyoruz. (Tam da 2000’lere gelene dek Türkiye’de olduğu gibi.)

Peki işkencenin vaka-i adiye olduğu bu dünyada şeriat neyi öngörüyormuş?

Kadri şöyle yazıyor:

“İşkence, İslam fıkhı tarafından başlangıçta yasaklanmıştı… Fahiklerin büyük çoğunluğu, belirli bir suçtan itham edilen sanıkların sessiz kalma hakkı olduğunu kabul etmişti. Hatta Hanefiler, idam gerektiren bir suçta işkence yoluyla itiraf elde etmeye çalışan bir hakimin kendisinin idama mahkum olması gerektiğini savunacak kadar ileri gitmişti.” (s.140)

Fakat yazar, “başlangıçta” böyle olan durumun, giderek değiştiğini de anlatıyor. İzah ettiğine göre, dokuzuncu yüzyıldan itibaren önce Maliki sonra da Hanbeli mezhebinden olan bazı fakihler işkenceye cevaz vermeye başlamış.

Buradaki kritik nüans, işkenceye yakılan bu yeşil ışığın “siyasi ihtiyaçlardan” kaynaklanmasıymış. Bir başka deyişle, giderek güçlenen ve merkezileşen devlet aygıtı, otoritesini sağlamlaştırmak için ihtiyaç duymuş işkenceye. (Yahut “zındıkların katli” gibi otoriter uygulamalara.)

Sadakat Kadri, bu duruma bir örnek de Osmanlı’dan getiriyor. Osmanlı’nın Hanefi fakihleri, hırsızlık gibi bireysel suçların yargılanmasında işkenceyi men etmeye devam etmişler. Ancak “Sultan’ın otoritesine karşı işlenen suçlar”a gelince, durum değişmiş! (s.141)

Kısacası işkence, “şeriattan” değil, “devletten” çıkmış…

Fikir özgürlüğü

Kuşkusuz bu meseleler gazete köşesinde vuzuha kavuşturulamayacak kadar karmaşık. Ancak akademinin kapalı dünyasına terk edilemeyecek kadar da önemli.

Önemli, çünkü son bir asırdır gerek Türkiye’de gerekse İslam dünyasının genelinde bir hukuk sefaleti hüküm sürüyor.

Şeriat hayatın dışında kalmış, onun yerine ikame edilen modern kanunlar da, bu coğrafyada zaten yüzyıllardır hüküm süren müstebit devletleri daha beter azmanlaştırmış durumda. (Bkz: “Devrim Kanunları” gibi vehametler.)

Bu sebeple, birey hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli kriterleri bir tek Batı’dan bulup getirebiliyoruz. Ancak onlar da yabancı kalıyor ve dolayısıyla eğreti duruyorlar.

Dolayısıyla bence “şeriat”a yeniden dönüp bir bakmak lazım.

Örneğin, İmam Şatibi’nin, İslam düşüncesi açısından büyük önem taşıyan, ancak bizde nedense pek anılmayan “şeriatın maksatları” (makasıd-ı şer’ia) yaklaşımını hatırlamak lazım.

Şatibi’ye göre, tüm şeriat, aslında beş temel değeri korumak içindir: Can, mal, din, akıl ve nesil. (Dikkat ederseniz, “yüce devletin ve devletlülerin korunması” diye bir şey yoktur burada. Aksine, devletten de korunacaktır bu temel değerler.)

Eğer buradaki felsefeyi anlar, ihya eder ve yeniden yorumlarsak, ufuk açıcı çıkarımlar yapabiliriz.

Örneğin, bakın, eskiden Boğaziçi’nde, şimdi de Malezya İslami Finans Üniversitesi’nde ders veren Prof. Dr. Murat Çızakça, Türkiye’nin fikir özgürlüğü açığına dair şöyle demiş:

“Fikir özgürlüğü, hıfz al-akl [aklın korunması] gereğidir. Şeriatin amaçlarındandır. Fikirler dolayısıyla tutuklamalar Şeriat’a aykırıdır.”

Bence de öyle. Ve onun için “şeriat isteriz” deyip duruyorum…

 

Star, 01.08.2012

Dostluk ve kardeşlik hukuku varsa…

Ahmet Sever’in Ruşen Çakır’la yaptığı konuşmada söylediklerini epey uzunca bir süredir yutkunmakta olan Gül’ün dilinin ucuna kadar gelip de söyleyemedikleri olarak okumak hiç de yanlış olmaz.

Sever’in sözlerini de, Hüseyin Çelik’in bu sözler üzerine yaptığı açıklamayı da okumuşsunuzdur, tekrar edecek değilim.

Ama özetle söyleyecek olursak:

Sever’in demecinden, Cumhurbaşkanı Gül’ün hazırlanan yasayla kendisinin ikinci defa aday olmasının önünün kesilmesine, Anayasa Mahkemesi yasayı bozduktan sonra bile kararın Anayasa’ya aykırı olduğunu söyleyerek ısrar edilmesine, bazı gazete anketlerinde desteğinin düşük ya da yok gösterilmesine, “artık kenara çekilecek ya da uluslararası bir göreve gidecek” havası yayılmasına ve benzeri bazı davranışlara son derece kırıldığını anlıyoruz.

Sayın Çelik de bu konuşma üzerine yaptığı açıklamada uzun uzun Erdoğan ve Gül arasındaki “dostluk ve kardeşlik hukukunu” anlatıyor. “Gül kırılsa da, darılsa da, bu hukuka saygısından dolayı cumhurbaşkanlığına aday olmaz” diyor.

İki hukuktan biri…

Çelik’in sonuçta vardığı noktaya katılıyorum.

Ama önemli bir şeyi atlıyor: Gül’ün Erdoğan’ın karşısına aday olarak çıkması iki lider arasındaki özel hukuka uymaz da; Erdoğan’ın Gül’ün tekrar seçilmesini engellemek için yasayla “hukuk” oluşturması aralarındaki hukuka uyar mı? Ve zaten Gül, tam da bu sebepten, yani kurucusu olduğu parti ve yol arkadaşı kardeşlik hukukuna uymadığı için buruk değil mi?

Sever’in demeci aslında son dönemde AK Parti’nin takındığı tutumun iki lider arasındaki hukuka uymadığı siteminden başka bir şey değil.

Daha açık söyleyecek olursak:

Sever, AK Parti’ye şu mesajı veriyor: “Tutarlı olmak zorundasınız; iki hukuku aynı anda kullanamazsınız; eğer dostluk ve kardeşlik hukuku varsa, ‘kardeşinizin’ önünü yasayla tıkamak olmaz; eğer yasal engel koymayı meşru görüyorsanız, o zaman karşı taraftan da ‘kardeşlik hukuku’na saygı bekleyemezsiniz. Yasal hakkıdır, isterse pekâlâ aday olur.”

Bu ilk değil

Aslına bakarsanız, son olay AK Parti’nin Gül’e “kardeşlik ve dostluk hukukuna” uygun davranmadığı ilk olay değil. Sayın Gül’ün cumhurbaşkanlığına adaylığını açıkladıktan sonra içine düşürüldüğü durum da kolay kolay yenilir yutulur cinsten değildi.

Bilindiği gibi Gül bu makama kendisi aday olmamış; aday olmasını bizzat Başbakan istemişti. Ama Başbakan Erdoğan, Gül’e karşı yürütülen TSK merkezli saldırı kampanyasının en şiddetli anında “Çekilme kararını Gül’e bırakıyorum” diyerek, Abdullah Gül’ü son derece zor bir durumda bırakmış, kariyer hırsı yüzünden partisini zora sokan bir politikacı konumuna düşürmüştü. Oysa Gül’ün adaylığını çekmemesi kişisel bir mesele değil, demokratik rejimin prestijini koruma meselesiydi. Zira bu konuda verilecek bir taviz doğrudan doğruya, “askeri vesayet rejimine devam” anlamını taşımaktaydı.

Hele hele ardından gelen “birden fazla aday” açıklaması her şeyin üstüne tuz biber ekmişti.

Birden fazla aday formülünün (diğer adaylar muhalefet partilerinin de oyunu alacağı ve Gül’ün yenilgiye mahkûm olacağı besbelli olduğu için) “Gül’ün harcanması” formülü olduğu da az konuşulmamıştı o günlerde. Ama Gül, yaşadığı hayal kırıklığına rağmen kırgınlığını içine atmış ve susmayı bilmişti.

Tehdit değil hatırlatma

Çok açık ki ben bu çelişkiden “ekmek yemek” niyetinde olanlardan değilim ve nihai olarak Çelik’in tahminine katılıyorum. Bu demecin, Gül’ün adaylık deklarasyonu olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Zamanı geldiğinde, Gül’ün Erdoğan’ın karşısına adaylığını koyacağına ve onunla yarışacağına ihtimal vermiyorum. Gül, her şeye rağmen aralarındaki hukuka saygı gösterecektir.

Bugün Sever aracılığıyla yaptığı şey sadece, o hukuku unutmuş görünen AK Parti’ye hatırlatmak, şöyle bir sarsmak ve herkesin söylediğini kulağının duyması için uyarmak gibi geliyor bana. Ve tabii bu arada sitemini, kırgınlığını ve üzüntüsünü de ortaya koymak…

Hepimiz insanız nihayetinde, ilelebet yutamayız ki…

 

Bugün, 01.08.2012

Kürt Meselesi Nasıl Çözülmez?

20 Ekim 1991 günü yapılan seçimler, sekiz yıllık ANAP iktidarını sona erdirir. DYP ve SHP tarafından bir koalisyon kurulur ve hükümetin başına da Süleyman Demirel gelir. Demirel, “şeffaflaşma ve demokratikleşme” vurgusu yapar, “camdan karakollar” vaat eder. İlk yurt gezisi için de, İnönü ile birlikte, Diyarbakır ’a gider. Burada büyük bir gürültü koparır: “Kürt realitesini tanımalıyız. Kürt realitesini tanımak, Türkiye’nin birliğine mani değil” der. Ertesi gün gazetelerin başlıklarını “Kürt realitesi” süsler; Demirel, “demokrasi havarisi” kesilir. 

Ne var ki, Demirel’in demokrasiyle olan balayı dönemi kısa sürer, zira askerlerden kendisine bir mesaj gelir. Kürt meselesini kökten çözecek bir plan hazırladıklarını belirten askerlerin hedefi basittir: Bölgesel temizlik. Askerlere göre, önce PKK’nin etkin olduğu yerler tespit edilecek, ardından da bölge PKK ’den köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir ve nihayet bölge bölge temizlenecekti. 

Aslında bu plan öncelikle ANAP’a sunulmuş fakat seçimler yüzünden tam anlamıyla yürürlüğe girmemişti. Planın uygulanması halinde “masum halk” ile “sempatizan halkı” birbirinden ayıt etmenin imkânsız olduğu biliniyordu; planın çok tehlikeli sonuçlara yol açacağı kesindi. Ancak asker, PKK’yi tümüyle ezmeyi garanti ediyordu ve bunun için de olası tehlikeler göze alınabilirdi. 

Askerlerin Demirel’den istedikleri bir yetki teslimiydi. Terörle mücadelede tüm yetki askerde olacak, sonuçların sorumluluğu ise paylaşılacaktı. Son 20 yılda iki defa askerler tarafından alaşağı edilen Demirel, aynı kaderi bir daha yaşamak istemiyordu. Askerlerle yaptığı ikinci toplantıda isteklerine boyun eğdi, planı onayladı ve 1992 Ocak ayından itibaren bölgede “sivil icazetli bir askeri politika” uygulandı. 

Kahveci’nin raporu 

1992 Newroz’una böyle bir havada gidildi. Devlet, Newroz’un bir “Türk Bayramı” olduğunu kanıtlamaya odaklanmıştı; uçaklardan halkın üzerine bildiriler atılıyordu. PKK ise iki bildiri yayımlayarak 21 Mart’tan sonra korucuları öldüreceğini ve ayaklanmanın olacağını ilan etmişti. Nitekim Cizre’de iki korucu öldürülüp direğe asılmıştı. Geliyorum diyen fırtına, Newroz’da patladı. Güvenlik güçlerinin halkın üzerine ateş etmesi sonucunda 90’dan fazla insan hayatını yitirmiş, yüzlerce kişi yaralanmıştı. “Bölge artık kan ve barutun birbirine karıştığı, merkezi kontrolden uzak bazı kuvvetlerin en küçük hareketi bile şiddetle bastırdığı bir savaş halini almıştı.” (İsmet G. İmset, PKK : Ayrılıkçı Şiddetin 20 Yılı, s. 287-357) 

Ortaya çıkan tablo korkunçtu. Yaşananlar Türkiye’nin başının büyük bir belada olduğunu gösteriyordu. Ateşin bacayı sarmasından korkanlar, çok geç olmadan bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Bunlardan biri de, Turgut Özal’ın beyin takımından Adnan Kahveci idi. Kahveci, Kürt meselesine dair çalışma isteğini Özal’a iletti, onun onayını aldıktan sonra rapor hazırladı. 

Kahveci, raporun başında Kürt sorununun, “bugün Türkiye’nin gündemindeki en önemli sorun” olduğu tespitini yapar ve arkasından “Kürt sorunu çözülmezse ne olur?” sorusuna cevap verir: “Eğer Kürt sorununa ciddi teşhisler konmazsa ve ciddi çözümler uygulanmazsa, Türkiye bir iç harbe sürüklenir.” 

Askeri çözüm ve zamana yayma 

Kahveci sorunun ekonomiyi, güvenliği, hukuku ve siyaseti içeren birçok boyutunun olduğunu belirtir ve bunlara ilişkin önerilerini sıralar. İki şeyin yapılması halinde ise Kürt meselesinin asla çözülemeyeceğini söyler: Biri askeri çözüme güvenmektir: Bu, devleti bataklığa sürükler. “Çözüm vardır. Ama uygulaması siyasi otoritenin tam olarak etkinliğini göstermesine bağlıdır. Askeri çözümle hiçbir ülke çözüme ulaşamamıştır. Askeri çözümler hep iç harbi getirmiştir.” Bu nedenle Kahveci, sürekli bir demokratikleşme önerir. Ne kadar demokratik adım atarsanız atın, yine de terör olayları olabilir, ama Kahveci’ye göre demokrasiye “Bakın bu hakkı da verdik ama terör durmadı” bakışıyla yaklaşılmamalıdır. 

İkincisi, sorunu zamana yaymaktır. “Sorunun çözümünü zamana bırakmak yapılabilecek en büyük yanlıştır.” Zaman geçtikçe acılar artıp nefret birikeceğinden “Halk buna hazır değil” diyerek demokrasinin gereğini yerine getirmekten kaçınmak sorunu kökleştirir. “Her ölen asker ve polisten sonra, Kürtlere karşı ayrımcılığın arttığına dair belirtiler vardır. Bu gizli gizli ve hızla artan ayrımcılığı mutlaka durdurmalıyız. Yoksa hızla iç savaşa gideriz.” 

Kahveci’nin öngörüsü doğrulandı. Türkiye 90’lı yıllar boyunca adı konmamış bir iç savaş yaşadı. Askeri plan dâhilinde devletin uyguladığı terör bir yandan PKK’yi kitleselleştirirken, diğer yandan devlete olan güvenin yitimine neden oldu ve Kürt meselesi kangrenleşti. 

Aynı yanlışlar 

Bugün sorunu çözmesi beklenen AKP hükümeti de, Kahveci’nin belirtiği bu iki ölümcül yanlışa düşmüş durumda. İlk olarak, hükümetin bilhassa son bir yıldır bütünüyle güvenlikçi bir strateji yürüttüğünü söylemek mümkün. Elbette AKP, 90’ların hükümetlerinden farklı. Salt namlunun gücüyle sorunu halletmeyeceğini biliyor ve iradesini askere teslim etmiyor. AKP ilk dönemlerinde önemli demokratikleşme reformları yaptı, kitlelerde büyük bir umut yarattı. Şimdi ise sınırlı demokratikleşmeyle insanlardaki umudu sürekli olarak diri tutmaya çalışıyor. Ancak şurası açık ki, Kürt meselesinde hükümetin önceliğini demokratikleşme değil, asayişçi bir politika oluşturuyor. 

İkinci olarak, Kürt meselesini zamana yayıyor. AKP , Kürtlerin taleplerini en alt seviyeden ve sündürerek karşılama gibi bir politika izliyor. Bunu da, kendisi için hiçbir şekilde risk teşkil etmeyeceğini düşündüğü anlarda ve kendi belirlediği yöntemle yapıyor. Bunun altında zannederim, kısmi demokratikleşme ve ekonomik refahın artmasıyla birlikte Kürtlerin taleplerinin azalacağına ve kendisinin uygun gördüğü düzeye çekileceğine dair bir düşünce yatıyor. Ancak hem Türkiye ’deki Kürtlerin “kimlik eşiğini” aşmış olmaları hem de bölgedeki (özellikle Irak ve Suriye’deki) gelişmeler zamana oynamanın pek akıllıca olmadığını gösteriyor. 

Kürt meselesinde zaman hızlanıyor. İhsan Dağı’nın dediği gibi, “Kürt coğrafyasının Kürt devletlerine dönüştüğü bir dönemi” yaşıyoruz (Zaman, 24.07.2012). Türkiye’nin zamanın dışına düşmemesi ve Kürt meselesini bir çözüm yoluna koyabilmesi için, demokratikleşmesi ve elini çabuk tutması icap ediyor. Askeri önlemlere bel bağlamak ve işi sürüncemeye bırakmak, Kürt meselesini -geçmişte olduğu gibi- bugün de çözümsüzlüğe mahkûm kılar. Kürt meselesini çözemeyen bir Türkiye için çözülme, her daim kapıda duran bir tehlikedir. 


Radikal 2, 29.07.2012

Yeni Okul Modelleri Açılımı Ve Montessori Okulları

Bir gazetede önemli bir haber yer aldı. İstanbul Bahçelievler’de 7 pilot okulda Montessori Eğitim Sistemi hayata geçiriliyor. Pilot uygulama Bahçelievler Kaymakamlığı öncülüğünde yürütülüyor. Bu çalışmaya Fatih Üniversitesi ve Rotterdam Üniversitesi destek veriyor. Bu kapsamda Bahçelievler Milli Eğitim Müdürlüğünde görevli 15 öğretmene eğitim veriliyor. İstanbul ve Ankara’da bazı özel anaokullarının bu yöntemi kullanmaya çalıştığını da biliyoruz.

MONTESSORİ OKULLARI EĞİTİM ANLAYIŞI NEDİR?

Montessori okulları adını kurucusu Maria Montessori’den alır. 31 Agustos 1870 yılında İtalya’nın Ancona bölgesinde ki Chiaravelle doğan Montessori ülkesinin ilk kadın tıp doktorudur. Çocuk eğitimine önem veren Montessori 1906’da üniversitedeki başkanlık görevini bırakarak çalışan ailelerin çocuklarından oluşan 60 çocukla “çocuklar evini” kurarak çalışmaya başlamıştır. Bu çalışma sırasında çocukların çevrelerindeki nesne ve olaylara karşı gösterdikleri ilgi üzerine yoğunlaşır. Montessori çocukların çevrelerindeki “bilgiyi emmek” yetenekleri ve uyarıcı materyallerin onlar üzerinde bitmez tükenmez ilgiyi nasıl harekete geçirdiğini gözlemiş ve bilimsel gözlemlerine dayanarak kendi yöntemini geliştirmiştir. Çoklu yaş grupları için hazırlanan bu sistem 0-3, 3-6, 6-9, 9-12, 12-14 şeklinde yapılandırılmıştır. Bu okullar dünya çapında yaygınlaşmıştır. Dünyada 76 ülkede binlerce okulda bu sistem uygulanmaktadır. ABD’de 4000’den fazla özel Montessori okulu ve 200’den fazla bu sistemden esinlenmiş kamu okulları vardır.

EMİCİ ZİHİN

Montessori eğitim felsefesinin temel kavramı “emici zihin” dir. Bu felsefe çocukların ileride ortaya çıkacak olan özelliklerin onlarda zaten var olduğuna inanır. Çocukta var olan zihinsel, fiziksel, duyuşsal özelliklerin gelişebilmesi için çocuğun mutlaka özgürlüğünün olması gerekir. Çocuklar çevrelerindeki her şeye ilgi gösterirler. Objelere dokunarak, uyarılar alarak öğrenmeleri sebebiyle her şeye dokunarak keşfetmek isterler. Çocuklar duyularına gelen sesler, kokular, tatlar, görüntüler şeklindeki her türlü uyarıcıyı keşfetmeye, anlamaya çalışarak bunları birbirileriyle uyumlu hale getirmeye çalışırlar. Özellikle 6 yaş altı çocukların büyük bir zihinsel güce ve öğrenme kapasitesine sahip olduğu ve sadece dokunarak, keşfederek, yaşayarak çevrelerindeki bilgiyi emdiklerine inanılır. Emici zihin okul öncesi çocuklar için öğretilecek olanın kendilerine doğrudan öğretilmesine ihtiyaç duymaz. Bu sebeple Montessori sisteminde sınıfları çocukların serbest hareket etme, dokunma, değiştirme, keşfetmelerine izin verir. Önemli bir özellikte çocuğa kendi çalışmasını seçme özgürlüğü vermesidir. Bu sayede çocuklar yaradılış özelliklerine uygun olarak bağımsız çalışmaya, konsantrasyon geliştirmeye ve öz disiplin sağlamayı öğrenirler.

ÇOCUK KENDİ KENDİNE ÖĞRENİR

Dr Montessoriye göre öğrenme için gerekli olanın çocuğun kendi motivasyonu olduğunu söyler. Bu öğrenme sürecinde öğretmen ortamı hazırlar, aktiviteyi yönlendirerek çocuğa uyarıcı sunar. Bu sistemde temel esperi çocuk kendisi için ve yalnızca kendisi öğrenir. İlgisine göre konu ve çalışma materyalleri seçer. Bir başkasının değil kendisinin istediği ve arzu ettiğini yapar. Bu durum çocuğa kendi özgürlüğünün, doğallığının, seçiciliğinin farkına varmasını sağlar ve öğrenme işleminden keyf alır. Montessori yönteminin iddiası bireye sürekli öğrenmesi için ömür boyu öğrenme motivasyonu kazandırdığıdır.

Montessori sınıflarında farklı yaş grupları bir arada olur. Nedeni ise büyük çocukların küçüklerine yönelik koruyucu insani değerleri geliştirme, küçükler içinse büyüklerin davranışlarını ve bilgilerini gözleyerek yararlanma imkanı bulmaları olarak ifade edilir. Sınıf ortamı rekabete dayalı değildir. Her çocuğun kendi hızları, ilgileri, motivasyonları ve kapasiteleri oranında öğrenmesine açık bir ortam yapılanması vardır.

Bu okullarda sınıflardaki tüm eşyalar çocukların yaş özelliklerine göre düzenlenmiştir. Sınıflar oturma odalar biçiminde dizayn edilmiştir. Sınıftaki tüm materyaller çocuğun hemen uzanıp alabileceği şekilde yerleştirilmiştir. Hazırlanmış çevre diye kavramlaştırılan sınıf ortamlarında bolca materyal bulundurulur. Dört yaşındaki çocuk taşınabilir alfabe harflerle sözcükler, cümleler kurabilirken, beş yaşındaki çocuk boncuk takımlarıyla çarpma işlemi yapabilmektedir. Yine daha büyük çocuklar kabartmalı bir tarih şeridi üzerinden türlerin yok oluş sürecini çalışabilirler.

Bu sistem çocuğa gerçek hayat örnekleri ve işleri sunar. Çocuklar için uygun ebatlardaki araçlarla yetişkinlerin yaptığı, bulaşık yıkama, süpürme, meyve soyma, ütü yapma, ayakkabı boyama gibi yetişkinler için sıradan olan işler yapmaları sağlanır. Büyüklerin yaptığı işleri yapmanın çocuklar için heyecan verici ve özel bir yanı olduğu düşünülür. Çocuklar yetişkinleri taklit ederler ve model alırlar görüşü önemsenerek yetişkinlerin yaptığı işleri yapmaları onaylanır. Bu işler sırasında öğretmen çocuk istediğinde yardım etmek için yanındadır.  Bu çevrede özel olarak eğitilmiş eğitimciler dikkatli ve saygılı bir şekilde çocuğa refakat ederler. Eğitimciler her bir çocuğun duyarlı evrelerinde belirli bir öğrenme içeriğine karşı hassas olduğunu bilirler. Yani hazırlanan bu ortamın şekillendirici elemanları yetişen bireyin gelişim düzeyine uygundur ve sürekli öğrenme işlemini sürdürmesinde teşvik edicidir. Montessori okullarında bireysel sorumluluğun geliştirilmesi oldukça önemlidir. Önemli bir kavramda “normalleştirme süreci” dir. Çocukların kendi seçtikleri çalışmalar üzerinde sürekli konsantre olabilen, bir iç disiplin ve iç huzuru geliştirmekte olduğuna inanılır, buna normalleştirme süreci adı verilir.

Montessori okulları uygulamadaki zorluklar ve sorunlara rağmen uygulanan ülkelerde ki araştırma bulguları bu okulların halk tarafından geleneksel okullara göre hem iyi bir alternatif hem de ulaşılmak istenen amaca yönelik kazanımda daha ileri olduğunu ortaya koymaktadır. Her sistemin olduğu gibi Montessori eğitim anlayışının da zayıf ve güçlü yanları vardır. Mutlak ideal bir eğitim sistemi ve ortamından söz edilemez. Beklide en ideal eğitim sistemi ve ortamı sürekli kendini sorgulayan, yenileyen ve eleştiriye açık, tutuculaşmayan sistemdir diye tarif etmek en doğrusudur.

EĞİTİM ÜZERİNDE RASYONAL BİR TARTIŞMA YAPILAMIYOR

Ülkemizde eğitim sistemi çocuktan sistemin sunduğu bilgileri alması ve tekrar etmesini bekler. En başarılı öğrenci aldığı bilgileri testlerde en iyi yansıtan öğrencidir. Hal böyle iken toplumsal yapımızda okula yönelik tutuculuk hakimdir. Eğitim sisteminde yeni arayışlar konusunda sol ve Kemalist kesimler kadar muhafazakar kesimlerde oldukça tutucudurlar. Devletin halk tarafından yönlendirilmesine olan inançları onları okulun “belirli bilinç” yaratma misyonundan asla vazgeçmemesi noktasında sabitliyor. Okullardan çocukların bilinçlerini ve ruhlarının çelik kalıplara dökmesi bekleniyor.

Bu kesimler toplumsal değişimin aldığı yön ve dayandığı temel değerler ekseninde okulun sürekli değişim ve yenilenme içinde olması gerektiğine inanan reformcularla uzlaşmaz bir dil üzerinden konuşmaktadırlar. Okulu kendi politik tercihlerinin üretimi ve diğer politik tercihlere kapalı bir mekan olarak tasarlama konusunda ısrarcıdırlar. Bu durum rasyonel bir okul tartışmasını engelliyor.

FARKLI SİSTEMLER UFUK AÇAR

Birbirinden farklı okul modellerinin var olması iki açıdan kazanım sunacaktır. Birincisi; farklı nedenlerle (dini, siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel) oluşan toplumsal talepler karşılık bulacaktır. Farklılıkların kabul gördüğü toplumsal yapılar doğal olarak alternatiflerin oluşumuna da elverecektir. Bu iki durum birbirinin zorunlu sonucudur. İkincisi; sanayi devrimiyle birlikte okul piyasasında ana gövde kamu okulları oldu. Bu durumun devam edeceği de gözüküyor.

Sorun kamu okullarının hak ve özgürlükler temelinde, çocuğun ve ailenin kültürel ve değer haklarına saygı duyan ve çocuğun gelişimini kendi doğallığı içinde devinim etmesinin önünü açan bir evrilme yaşayamama sorunudur. Ana gövdenin etrafında farklı okul sistemi ve uygulamalarının olması çeşitli imkanlar yaratabilir. Kamu okulları kendini esnek yapılandırabilirse, gelişmelere karşı uyum sorunu yaşamayacaktır. Aksi halde donacak, diretecek ve sürekli sorunun kaynağı olacaktır. Farklı okul türlerinin tecrübelerini, birikimlerini, doğrularını kendi sitemine entegre edebilme esnekliği kazanması kamu okullarını olumlu yönde besleyecektir.

Evde eğitim (Homeschooling), uzaktan eğitim, açık öğretim, Montessori eğitim sistemi gibi alternatiflerin bir yandan tartışılırken diğer yandan pilot uygulamalarının başlanmış olması okula yönelik ön kabullerin aşınması ve daha sağlıklı okul sistemlerinin oluşturulmasına imkan vermesi açısından önemlidir.

 

Milat Gazetesi, 31.07.2012

Yeni bir model: Organik eğitim

Türkiye’de eğitimin yıllardır bireyi kendini keşfetme imkânı tanımayan, özgürleştirici bir süreç olmaktan uzak, eskiden kalma yasa ve yönetmeliklerle işlev gördüğü bilinen bir gerçektir. Aynı zamanda farklı kültür, cinsiyet, din, dil, ırk, mezhep ve inanca sahip bireylere yönelik ayrımcılık ve dışlayıcılığın özellikle tek parti döneminde eğitim kurumları aracılığıyla verildiği de bir vakıadır. Diğer taraftan ideolojik, pragmatist ve muhalif bilinçten yoksun bir yapıda işlev gören sendikaların eğitimin temel sorunlarına dönük özgürlükçü ve yapıcı projeler üretemediklerinden ötürü de “eğitim” ciddi bir sorun olarak yıllardır vahametini korumaktadır. Kısacası eğitim sisteminin özgürlükçü ve farklılıklara açık olmadığını görmekteyiz.

Bunun başlıca nedeni bireyin tabiatına zarar vermeden doğal yollardan yetiştirilmesini öngören kısacası bireyin doğuştan getirdiği temel özelliklerine göre dizayn edilmiş bir eğitim modelinin ve anlayışın eksikliğidir. Eğitim sistemi özellikle son yıllarda yapılan bir takım reformlarla her ne kadar tek parti döneminin ürettiği ulus devletçi anlayıştan arındırılmaya çalışılsa da hala ciddi sorunları bünyesinde taşıdığı bir gerçektir.

DOĞAL OLMAYAN EĞİTİM

Bu bakımdan 4+4+4 yeni eğitim reformu çerçevesinde yeni eğitim modelleri ve anlayışları üzerinde ciddi projeler üretilmelidir. Bu süreçte “organik eğitim modeli” belki bir katkı olarak değerlendirilebilir.

Bilindiği gibi “okul” hâlâ bir kontrol mekanizması olarak varlığını devam ettirmektedir. Bu bakımdan eğitim her şeyden evvel bir ideoloji olarak başlı başına masaya yatırılması gereken ciddi bir mesele olarak karşımızda durmaktadır. Çünkü Türkiye’de eğitimin, bireyin kendi başına bir değer olarak algılandığı, tanındığı ve saygı duyulduğu bir anlayışı geliştirmekten ziyade itaatkâr ve iyi vatandaşlar yaratma yolunda ideolojik olarak kurgulandığı ve bu amaçla işlev gördüğü bilinmektedir. Özellikle darbe süreçlerinde generallerin de fazlasıyla ilgilendiği ve müdahale ettiği bir alandır. Bu yüzdendir ki yıllardır sosyal, siyasal, ekonomi, bilim, sanat ve teknoloji alanlarında ciddi ilerlemeler kaydedemedik.

Etimolojik olarak eğitim; Latince’deki “educare” (edücation) kelimesinden türetilmiş olup “yetiştirmek” anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi Türkiye’de birçok kesim tarafından iyi birey yetiştirmek kaygısıyla olsa gerek sıklıkla “eğitim şart!” denilir. Ne var ki gerçek; eğitimin yıllardır bireyin doğasına aykırı ideolojik bir endoktrinasyon kurumu olarak dizayn edildiği bir ülkede eğitimine ihtiyaç duyulan kesimlerin olduğu gerçeğidir. Bu tür söylemleri ağızlarından düşürmeyen bazı kesimler nedense “Nasıl bir eğitim anlayışı ve modeli ile” sorusunu hiç akla getirmezler dolayısıyla mevcut eğitim politikalarını da eleştirmezler.

Kısacası kimse eğitimin içeriği, ne ifade ettiği, hangi temellere dayandığı ve felsefesi üzerine kafa yormayı denemez. Oysa eğitim bireyi özgürleştirici bir süreç olmaktan asla çıkarılmamalıdır. İnsanlığı, ahlakı, erdemi, özgürlüğü önceleyen bunun yanında bilim üreten, icat yapan, sanat, kültür ve edebiyatla uğraşan kaliteli bireyler yetiştirme amacını gütmelidir. Ancak bunun tek tip dayatılan bir eğitim anlayışı ve modeliyle gerçekleşmesi bir hayli zordur.

TEK TİP İNSAN ÜRETİMİNE SON

Neticede eğitimin nihai amacı tek tip insan üretmek değil birbirleriyle iyi ilişkiler kuran, kendine ait bir dünyası olan ve bu dünyasını kendisi için koyduğu ilkeleriyle zenginleştiren özgür bireyler üretmektir. Bunun da başlıca yolu; insanın en tabii haklarına, özelliklerini en verimli şekilde kullanmasına imkân tanımaktan geçmektedir. Başka bir deyişle insanın doğuştan getirdiği kabiliyetlerini geliştirebilmesinin yolu, kuşkusuz insanı insana bırakmaktan geçmektedir. Sürekli insanın kısıtlandığı, en temel gereksinimlerinin bile yasa ve yönetmeliklerle belirlendiği bir ortamda doğal olarak insanın bireysel yaratıcılığı körelecektir. Düşünme yetisi kaybolacaktır. Bu bir bakıma doğal olmayan bir eğitim anlayışının tezahürüdür. Bireyi komutlarla hizaya sokmaya çalışan, okulu, bilimi, pedagojiyi ve eğitimciyi ideolojik olarak kurgulayan ve takdim eden, eğitim kurumlarını resmi ideolojinin yeniden üretim merkezleri olarak tasarlayan bir eğitim anlayışı- ifade ettiğimiz gibi- bireyin doğal yaratıcılığını köreltmektedir. Aynı zamanda bireyin özgünlüğünü ve özgürlüğü de ciddi oranda tahrip etmektedir.

ORGANİK EĞİTİM ANLAYIŞI NEDİR?

Eğitimin anlayış olarak bir bahçıvanın ürününü müdahale etmeden doğal yollardan yetişmesini sağladığı bir yöntem ve titizlikle ele alınması gerekir. Bilindiği gibi çiftçiler bitkilerin doğal yollardan yetişmesi için sadece gerekli ortamları hazırlarlar ve bitkiye hiçbir müdahalede bulunmazlar. Vaktinden önce ya da sonra ürün almak adına çeşitli kimyasallarla müdahale ettiklerinde ise sağlığa zararlı ürün yetiştirmiş olurlar. Russell eğitimin birincil amacının, insanın sahip olabileceği yaratıcı itkinin açığa çıkartılması ve güçlendirilmesi olduğunu ifade eder. Ayrıca eğitimin insanın doğasına dayanması gerektiğini söyler. “Bu düşünceye göre bir çocuk, tıpkı bir bahçıvanın genç bir ağaca baktığı gibi yani içsel bir doğaya sahip olan ve uygun toprak, hava ve ışık sağlandığında takdire değer bir biçim geliştirecek olan bir şey olarak ele alır.” Buna göre organik eğitim modelinde bireye hiçbir şekilde müdahale edilmez. Bilakis yeteneklerini açığa çıkartmak, özgürleşmesini katkıda bulunmak, kendi ilke ve prensiplerini kendisinin belirlemesine ve kendi dünyasını kendi bildiği yoldan tasarlamasına dönük ortamlar hazırlanır.

İnsanın kendisini bulmasının, kendi olmasının başka bir deyişle özgür olmasının yolunun bireyin özgür, özgün ve doğallığını önceleyen bir eğitim anlayışından geçeceği gerçeğinden yola çıkarak eğitim sisteminin bireyin doğuştan getirdiği temel özellikler doğrultusunda bir işlevi olmalıdır. Türkiye’deki okullar gerek anlayış ve gerekse mimari açıdan bireyin başta kendisini gerçekleştirmesinde ne kadar aktif rol oynadıkları üzerinde düşünmemiz gerekmektedir. Ne var ki eğitim kurumlarının tek tipleştirici ve uysallaştırıcı eğitim programlarıyla kendilerini donattıkları ayrıca resmi ideolojilerini etkinleştirmesinin en iyi yolunun “okul” olduğu ve bu anlamda okulları bir araç olarak kullandıkları gerçeğiyle karşı karşıyayız. Ne yazık ki bu durum doğal eğitim anlayışıyla örtüşmeyen bir durumdur. Oysa Türkiye’de özellikle yeni eğitim reformu çerçevesinde bireyin başlı başına bir değer olarak algılandığı, demokratik dünyayla da bütünleşmiş bir eğitim anlayışı pekâlâ işlerlik kazandırabilir. Yeter ki bireyin doğallığı, özgünlüğü ve özgürlüğüne dönük yeni bir anlayış geliştirilebilsin. Ve doğal eğitimin önündeki bir takım engeller üzerine gidilebilsin.

UYGULANABİLİR BİR MODEL MİDİR?

Türkiye’de yaşayan farklı inanç, kültür ve anlayışa sahip bireyleri bir arada tutabilecek, her kesime, düşünceye, mezhebe, dile ve inanca hitap edebilecek bireyin kendini gerçekleştirebileceği özgürlükçü bir eğitim anlayışına ihtiyacımız olduğu bir gerçek. Bu sebeple eğitimde organik eğitim modelini savunuyoruz. Ancak bu yeni eğitim anlayışının önünde ciddi engeller bulunmaktadır. Bu bakımdan yeni eğitim reformuyla da birlikte bazı değişimlere ihtiyaç vardır. Örneğin her gün çocuklara askeri komutlarla ezberlettirilen “andımız” adlı yemin metninin ve nöbetçi öğrencilik, kılık kıyafet gibi bireyin doğasına aykırı birtakım uygulamaların yürürlükten kaldırılması gerekmektedir. Ders kitaplarının içeriği militarist unsurlardan tamamen ayıklanmalı, kitaplar daha özgürlükçü, farklılıklara açık ve bireyin kendini keşfetme sürecine katkıda bulunmalıdır.

En önemlisi de eğitimin genel amacı bireyi belirli kalıplara sokan bir anlayışa değil bilakis bireyin özgürlüğüne, kendi bildiği yoldan yetişmesine, kendi kendine yetmesine ve yeteneklerini açığa çıkartılmasına dönük bir anlayışa hizmet etmelidir. Kısacası eğitimin genel amacı bireyi müdahale etmeden sadece gerekli ortamları hazırlamakla sınırlı olmalıdır. Muhsin Hesapçıoğlu’nun ifadesiyle “eğitimin kendisi çağdaş bir la Contrat Socialdir. Bu “la Contrat Social’de” eğitim, bireyin dünyadaki kendi heykelini yapması, kendi mitolojisine uygun kendi yaşam haritalarını kendisinin çizmesine izin veren ortamlar oluşturmadır. Eğitim, bireyin anlam arayışı yolunda beyninin, yüreğinin ve elinin özgürleştirilmesidir. Organik eğitim yaklaşımı eğitimde farklı adımların atıldığı bir dönemde sisteminin özüne dönük yeni anlayışların kazandırılması bakımından önem arz etmektedir.

 

Yeni Şafak, 31.07.2012

Hakikaten ‘tek millet’ miyiz?

Suriye’den bir Kürt sorunu çıkması elbette şaşırtıcı değil. Taşlar yerinden oynayınca ‘demografi’ yeni yapılanmanın ‘doğal’ bir öğesi olarak yüzeye çıkıyor.

Olmayan bir şeyin icadı değil karşılaştığımız; bastırılmış insanların görece özgür bir ortamda seslerinin duyulur, kendilerinin görünür hale gelmesi. Aslında derin sosyolojik gerçekliğin siyasal mühendislik girişimlerine galebe çalması durumudur bu. Laikçi politikalar karşısında dindarların direnişleri neyse, inkâr ve asimilasyon politikalarına karşı Kürt kimliğinin varlık mücadelesi de odur.

Devlet eliyle ‘yeni toplum’ yaratma politikalarının ne kadar başarılı olabileceğini bu iki ‘alternatif kimlik’ hareketinin bugün geldiği noktaya bakarak anlayabiliriz. Laikçi toplum mühendisliğiyle baskılanan, dışlanan ve biata zorlanan dini kimlikler bugün hem toplumsal olarak yaygın hem de siyasal olarak son derece etkinler. Cemaat ve tarikatların dışında bu ülkeyi on yıldır yöneten parti İslamcı bir hareketin ‘evrim’ geçirmiş hali. Kürtler de son yüzyıllık tarihlerinin en güçlü oldukları evrelerindeler. Bir yandan AK Parti üzerinden iktidara ortaklar, öte yandan da muhalefetin en sert çekirdeğini oluşturuyorlar. Üstelik yelpazedeki iki kesim de Kürt kimliğinin varlığı, hakları ve temel talepleri konusunda birbirlerinden fazlaca farklılaşmıyorlar. Çıkarılacak sonuç şu; sosyolojik kimlikler zorlayıcı devlet politikalarıyla ortadan kaldırılamaz. Kimlikler elbette değişir, ama onları değiştiren yine kendi toplumsal, ekonomik ve siyasal iç dinamikleridir.

Cumhuriyetçi-Kemalist toplum mühendisliğine maruz kalmış, ancak bütün devlet gücünü arkasına alarak kendini dönüştürmek isteyen güçleri yenmiş bir grubun temsilcilerinin iktidarda olduğu bir dönemden geçiyoruz. Bunlardan da diğer kimliklere yönelik toplum mühendisliği kokan geleneksel devlet refleksi göstermemelerini bekliyor insanlar. Kendilerine karşı başarılı olamayan bir modelin başkaları üzerinde başarılı olacağını düşünmeleri saçma. Ama düşünüyor da olabilirler kendilerini ‘özel’, mücadelelerini ‘eşsiz’ görüyorlarsa. Kürt kimliği konusunda mevcut devlet yaklaşımının ‘inkâr ve asimilasyon’ noktasında olmadığı aşikâr. ‘İnkâr’dan ‘tanıma’ aşamasına geldiğimiz iddiasındayız. Ancak ‘tanınma’, bir etnisitenin varlığını kabul etmek, dilini, tarihini bilmek demek değil; varlıklarına içkin taleplerini karşılamak. Bizim, Kürtlerin varlığını ‘tanıma’ anlayışımız, ‘tamam, kabul ettik varsınız’ noktasında. Kimlikler sadece bununla yetinmezler; tanınma daha fazlasını öngörür. Mesele, Türkiye’nin buna hazır olup olmadığı. Bence bunu kolaylaştırmanın yollarından birisi dindar-muhafazakârların kendi tecrübeleri üzerinde düşünmeleri ve kendi tecrübelerinden Kürt kimliğine ilişkin de sonuçlar çıkarmaları.

Bunu yaptıklarında ‘Kürtlerin kazanımları Türkler için tehdittir, tehlikedir’ söylemini sürdüremeyecekler. Daha düne kadar birileri de onları ‘tehdit ve tehlike’ olarak niteliyor, dindarların İran, Suudi Arabistan, Hizbullah gibi ‘dış bağlantılarından’ tehlikeler üretiliyor, serbest bırakılan dindarların ‘dış bağlantılarıyla’ rejimi devirecekleri anlatılıyordu. Bütün bunlar da önce kurgulanan ‘dil’le başlıyordu. Şimdi Kürtlere yönelik ‘dil’i dönüştürmek gerekiyor öncelikle. Örneğin Suriye krizinde Kürt boyutu ortaya çıktıktan sonra konuştuğumuz ‘dil’e bakın. Devlet erkânından haberlere ve köşe yazarlarına çok büyük bir çoğunluk, açık veya örtülü bir biçimde ‘Kürtler için iyi olan Türkiye için kötüdür’ önkabulüne göre konuşuyor.

Karar vermemiz gereken durum şu; Kürtler bu ülkenin ‘biz tasavvuru’nun içindeler mi, yoksa dışındaki ötekiler mi? Yerleşik, kullanılan ‘dil’e baktığımızda onları basbayağı ‘dışımızdakiler-ötekiler’ olarak gördüğümüz ortada. Üstelik bizim Kürtlerden de kendileri ve güneydeki akrabaları konusunda aynı dili kullanmalarını istiyoruz. Bu mümkün mü? Kürtlerin başına gelen ‘iyi şeyleri’ bizim felaketimiz olarak görmekten vazgeçmedikçe onları ‘biz’e katamayız. Kürtler bir şeyler kazandığında ‘eyvah biz şimdi ne yapacağız’ paniği yaşıyorsak bu durumda ‘bizim Kürtler’in bize karşı ne düşünmelerini ve nasıl davranmalarını bekliyoruz, kendilerini ‘yabancı’ görmekten başka. Hem bu ülkede hem de bölgede Kürtlerle birlikte yaşıyoruz. Hakikaten ‘tek millet’sek onları nasıl tehdit olarak görürüz, geride kalan vesayet rejiminin devletlûları gibi?

 

Zaman, 31.07.2012

Şeriatın erdemleri

 

Son on yılda “Kopenhag kriterleri”ni çokça konuştuk, tartıştık. Çoğumuz Avrupa Birliği’nin demokrasi ve insan hakları standartlarını içeren bu değerler manzumesinin Türkiye için gerekli olduğunu savunduk. (Ben hala da savunuyorum, çünkü “Ankara kriterleri”ne hayran olamadım henüz.)

Ancak bunu yaparken, yani Avrupa’nın siyasi ve hukuki kriterlerinin ithalini isterken, biraz tuhaf olmuyor da değil insan. “Elin gavuru bunları düşünüp bulmuş da, biz niçin yerimizde saymışız” gibi sorular geliyor akla. “Hiç kimseye işkence yapılmasın” gibi iyi bir fikir, örneğin, niye Avrupalıların aklından çıkmış da, biz ancak onların telkiniyle, baskısıyla, “ilerleme raporu”yla filan işkenceden uzaklaşabilmişiz?

Bu gibi sorular, son iki asırdır, İslam dünyasındaki okur-yazarların aklını kurcalar durur. Bunlardan bazıları, “bizim medeniyette iş yok arkadaş” diye özetlenebilecek bir kendini-inkar yolunu seçer. Onların tam karşısında yer alanlar ise, Batı’nın emperyalist yönünü öne çıkararak, “insan hakları filan yalan, biz bize yeteriz” diye özetlenecek bir içe-kapanmacılık savunur.

Fakat üçüncü bir yol daha var: Başka medeniyetlerin objektif başarılarını takdir etmek, ancak bunların o medeniyetlerin özündeki bir üstünlükten değil, tarihsel şartlardan kaynaklandığına hükmetmek. Ve dolayısıyla “öz”ü koruyarak, hatta ihya ederek, tarihsel şartları geliştirmeye çalışmak.

Ancak bu üçüncü yol da, “haydi tutalım bu yolu” demekle olacak bir iş değil. Belirli bir tarih bilinci gerektiriyor. Özellikle de İslam dünyası ve Batı arasındaki zıtlıkların tarihine dair bir bilinç.

Yeryüzünde Cennet

İşte tam bu konuda ufuk açabilecek bir eser yayınlandı bu yaz Amerika’da: Pakistan kökenli İngiliz hukukçu Sadakat Kadri’nin “Heaven on Earth: A Journey Through Sharia Law” (Yeryüzünde Cennet: Şeriat İçinde bir Yolculuk) adlı kitabı.

New York Times gibi önemli gazetelerde yorumlanan kitap, şeriatın tarih içindeki serüveni inceliyor. Bu arada şeriat ile Ortaçağ Avrupası arasında yaptığı bazı karşılaştırmalar ise çok ezber bozucu.

Sözgelimi, Ortaçağ Avrupası’nda bir sanığın suçlu olup olmadığı nasıl “ispatlanıyor”muş, biliyor musunuz?

Ona işkence yapıp mucizeyle kurtulup kurtulmadığına bakarak!

Norman ve Cermen hukukunda, örneğin, bir başkasının karısını ayartmakla suçlanan bir adamın masumiyetine, ancak “kızgın bir demiri eliyle tutması ve bundan yara almadan kurtulması” sayesinde hükmediliyormuş. Bir diğer yargı tekniği ise, sanığı ağır taşlarla bağlayıp suya atmakmış. “Eğer masumsa Tanrı onu kurtarır” düşüncesiyle…

“Buna karşılık, İslam hukukçuları yargı sistemini hiç bir zaman mucizelere dayandırmamıştı” diyor Sadakat Kadri. Aksine, “şahitlik ve deliller konusunda sofistike kural ve kriterler geliştirmişlerdi.”

Öte yandan, “sanık hakları” dediğimiz (ve Türkiye’de hâlâ pek parlak olmayan) ilkeler konusunda da şeriat çok ileriymiş. Kadri’nin ifadesiyle:

“12. yüzyılda [Müslüman Endülüs’teki] Sevilya’da yazılan bir hukuki metin, haksız şiddete karşı gardiyanları uyarmakta, dahası sanıkların ziyaretçi kabul etme ve bir an önce hakim karşısına çıkma hakkını savunmaktadır. Dahası, ‘Devletin hiç bir yetkilisi, bir hakim veya vali izni olmaksızın, hiç kimseyi hapsedemez’ demektedir. Bu, Avrupa tarihinde kaydedilmiş bilinen ilk adil yargılama şartıdır. ”

İlginç, değil mi?

Aynı zamanda da düşündürücü ve soru sordurucu:

İslam dünyası, bundan dokuz asır önce “adil yargılama”nın öncüsü imiş de, bugün niye değil?

Acaba Müslümanlar, şeriata içkin olan erdemleri göz ardı etmiş, yahut şeriatın “lafzına” odaklanırken, onun “maksatlarını” unutmuş olabilirler mi?

Çarşamba günü devam edelim…

 

Star, 30.07.2012

 

Suriye Kürdistanı

Tepkiler, Irak’ta Kürt Özerk Yönetimi’nin kurulması sırasındaki tepkilere ne kadar da çok benziyor… Korkular, refleksler ne kadar benzer…

 Dört parçalı Kürt bölgesinin Irak’tan sonra, ikinci parçasında da özerk ya da bağımsız bir yapı kurulması ihtimalinin ortaya çıkması, devletin ve siyaset sınıfının (tabii babalarının korktuğunu gören çocuklar ondan da fazla korkacağı için) ve halkın iliklerine işlemiş olan o mahut korkuyu; “Ya bizimkiler de ayrılırsa” korkusunu nasıl da hortlatıverdi.

Oysa, pekala görmüştük Kuzey Irak Kürt Yönetimi’nin hiç de öyle sandığımız gibi domino etkisi yaratmadığını; Türkiyeli Kürtler arasında ayrılma yönünde bir hareket doğurmadığını…

Ama işte yine de korkuyoruz. Devletiyle, milletiyle hep beraber bölünme fobisinin kıskacında kıvranıyoruz.

“Suriye’nin toprak bütünlüğü”

Görünüşte endişeye sebep olan durum PYD’nin bölgeyi PKK üssüne çevirmesi ve Türkiye’nin güvenliği için ciddi risk oluşturması olarak ifade ediliyor

Eğer mesele sadece bu olsaydı, Türkiye’nin oluşturulacak bu “terör üssü”ne karşı sınırlarını korumak için alacağı önlemler, o bölgeden gelecek saldırılara karşı doğacak meşru haklarımız konusunda fikir birliği sağlamamız zor olmazdı.

Ama endişenin sadece bu olmadığını biliyoruz.

Yalçın Akdoğan Star’daki yazısında asıl endişenin ne olduğunu gayet net ifade ediyor.

Önce “PKK’nın uzantısı olan PYD’nin Türkiye sınırında uzanan bölgede etkinlik kazanması panikle karşılanmamalı, ama ciddi bir durum olarak ele alınmalı” dedikten sonra şöyle devam ediyor:

“Bizim sorun olarak algılamamız gereken durum, Suriye’de hakları gasp edilen veya büyük zulümlere maruz kalan insanların belli haklara sahip olması değildir. O zaman sorun olarak görmemiz gereken nedir? Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve birliğinin bozulması, iç karışıklık ve çatışmanın yaşanması.”

Görüldüğü gibi burada vurgu, “Suriye’nin toprak bütünlüğü” üzerine yapılıyor ve “Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyoruz” derken “Suriye Kürdistanı’na izin vermeyiz” denmek isteniyor.

Ve böylece had aşılmış oluyor…

Zira, Türkiye’nin Suriye’de bağımsız bir Kürdistan kurulmasına izin verme ya da vermeme hakkı olamaz. Elbette bu konuda endişe, temenni, tercih belirtebilir, yumuşak gücünü kullanarak aleyhinde gördüğü bir gelişmeyi engellemek için diplomatik alanda çeşitli çalışmalar yapabilir. Ama herhangi bir şey dikte edemez ve bunu bir müdahale sebebi olarak ortaya koyamaz. Ancak, sözü edilen “terör üssü” oluşur ve PKK bu bölgeden sızar ve saldırılarda bulunursa, buna karşı meşru haklar kullanılır. Ama “testi kırılmadan” mantığıyla, o bölgedeki Kürt siyasi oluşumunu baştan engellemek üzere herhangi tür bir şiddete başvuramaz.

İlelebet bu fobiyle mi yaşayacağız?

Aslında bizim dün Irak’ta, bugün Suriye’de ortaya çıkan durumla ilgili ne yapacağımızdan çok, meseleyi kökten ele alıp iliklerimize işleyen bu “bölünme fobisi”nde kurtulmamız gerekiyor.

Karşımızda dört parçaya bölünmüş dört ayrı devletin sınırları içinde yaşayan bir Kürt milleti olgusu var. Ve bu dört parçada yaşayan Kürt nüfus içinde değişen oranlarda “ayrılma” fikri, özlemi ya da hayali yaşıyor. Bu hayal ülkelerdeki siyasi konjonktüre göre bazı zamanlarda “yaklaşan” bazı zamanlarda ise “uzaklaşıp silikleşen” bir hayale dönüşüyor. Kimi ülkelerde çok küçük bir azınlık tarafından paylaşılıyor; kimi ülkelerde daha geniş bir kitle zemini buluyor.

Peki durum böyle diye, biz ilelebet korku içinde mi yaşayacağız? Bugün Suriye’yi atlattık diyelim, yarın İran’da benzer bir konjonktür ortaya çıktığında aynı kalp çarpıntılarına mı gark olacağız?

Yoksa, yapmamız gereken tek şeyi; kendi Kürtlerimizle gönüllü birliğimizi pekiştirmek için atmamız gereken adımları mı atacağız?

Besbelli ki, “Öbür parçalarda ne oluyor” diye korkup durmaktansa, Türkiye sınırları içinde yaşayan Kürtlerin daha özgür, daha mutlu ve daha müreffeh yaşamasına odaklanmaktan başka yapacak bir şeyimiz yok.

Biz bu konuda epeyce yol almış durumdayız. Eksikliklerimizi acil olarak tamamlamalı ve ondan sonra da, halkların ağırlıklı çoğunluğunun her zaman rasyonel davranacağına, çıkarını doğru tespit edeceğine güvenmeliyiz.

Korku hata yaptırır ve malum, korkunun ecele faydası yoktur.

 

Bugün, 30.07.2012

Bunu Erdoğan’a söyleyecek kimse yok mu? (2)

Bedava üniversiteyi savunanlar, görüşlerini hep “Eğitimin vatandaş açısından temel bir hak, devlet açısından da temel görev olduğu; paralı yüksek öğretimin bu hakkı kısıtladığı ve eğitimde eşitlik ilkesine aykırı olduğu” argümanına dayandırırlar.

Oysa bu noktada biraz durmak ve epey yozlaştırdığımız şu “hak” kavramına daha yakından bakmak gerekir:

Herhangi bir sosyal ya da ekonomik talep, adına “hak” dendi diye diye hak olmaz. Anayasamızda belirtilen eğitim hakkı, her vatandaşın hiçbir kısıtlama olmaksızın, istediği kurumda ve istediği düzeye kadar özgürce eğitim yapabilme hakkına sahip olmasıdır.

Diyelim ki “Kız öğrenciler şu şu okullara giremez”, “Filanca etnik grup şu dallarda eğitim yapamaz” şeklinde

bir sınırlama eğitim hakkının ihlalidir. Devletin görevi de, vatandaşın bu hakkını garanti etmek, yani eğitim hakkını özgürce kullanmasının önündeki engelleri kaldırmaktır. Tabii eğer devlet “şu kadar yıl zorunlu eğitim”

diyorsa, o kadar yıl parasız eğitim vermek zorundadır. Ama işte bu kadar… Onun dışında devletin, bütün vatandaşlarını istedikleri son sınıra kadar bedava okutmak diye bir görevi olamaz.

Tıpkı, vatandaşların konut edinme hakkının, devlete, bütün vatandaşlarına birer konut sağlama görevi yüklemeyeceği gibi… Tıpkı, çalışma hakkının, devlete, bütün vatandaşlarına iş bulma yükümlülüğü getirmeyeceği gibi…

Hak değil, hizmet talebi 

Bedava yüksek öğretimi devletten bir “hak” olarak değil ama bir “hizmet” olarak bekleyebilirsiniz. Yani, devletin ödenen vergiler karşılığında ve imkânlar ölçüsünde size bedava üniversite eğitimi sağlamasını talep  edebilirsiniz. Ama artık bu, bir “bütçe öncelikleri” tartışmasıdır. Oysa hak dediniz mi, akan sular durur.

Çünkü haklar ne bütçe imkânı dinler ne öncelikler sıralaması… Hiçbir şekilde kısıtlanamaz, şarta bağlanamaz. Ve zaten kimseden de istenemez. Çünkü “hak” zaten bizde olandır. Bizim sahip olduğumuz ve başka birine veremediğimiz, devredemediğimiz bir şeydir.

Haktan farklı olarak, hizmetin ne ölçüde verilebileceği ise, özünde bütçe tartışmasıdır; ülkenin imkânlarına, toplumun önceliklerine ve Meclis’in politik tercihlerine göre tartışmayla belirlenir. Parasız üniversite  meselesine bütçe öncelikleri açısından baktığımızda iki temel kıstas çıkar ortaya: Bir, eğitime ayrılan  kaynakları nasıl kullanmak daha adil ve eşitlikçidir?

İki, eğitime ayrılan kaynakları nasıl kullanmak en rantabldır? Birinci soruya verdiğim cevabı dünkü yazımda açıklamıştım. Eğitime ayrılan kaynaklar mümkün olduğu kadar üniversitelere değil, zorunlu olduğuna göre, mutlaka parasız olması gereken temel eğitime harcanmalı, nüfusun küçük bir yüzdesinin yararlandığı yüksek öğretim ise büyük ölçüde bu hizmetten yararlananlar tarafından finanse edilmelidir.

Rantabilite konusuna gelince…

Bildiğimiz gibi, ekonomi yönetiminin en temel ilkesi, kıt kaynakların en rantabl bir şekilde tahsisi meselesidir. Hükümetler bütçe yaparken bunu gözetmek zorundadır. Eğitim için ayrılan paranın nasıl kullanılacağı belirlenirken de aynı ilke gözetilmelidir.

Eğitim amacıyla yapılan yatırımların biri kamusal diğeri kişisel olmak üzere iki tür getirisi vardır. Kişisel getiri eğitim görmüş olan kişinin yaşam boyunca bundan elde edeceği ek gelirin, kamusal getirisi ise kişinin eğitim almasından dolayı yaratılan katma değerin o kişinin eğitimi için yapılan yatırıma oranı olarak tarif edilir. Dolayısıyla herhangi bir eğitim yatırımının sonucu ne kadar çok toplumsal getiri sağlanıyorsa, o eğitimin o kadar büyük oranda toplum tarafından finanse edilmesi; ne kadar çok kişisel getiri sağlanıyorsa, o oranda da bireyin kendisi tarafından finanse edilmesi mantıklıdır.

Geçtiğimiz yıllar içinde Avrupa Birliği’nin eğitimle ilgili birimlerinde bu konuda çeşitli çalışmalar yapılmış. Eğitimin çeşitli aşamalarında eğitimin kişisel ve kamusal getiri oranları ölçülerek bir grafik çıkarılmış. Ve görülmüş ki, eğitimin iki ucu, yani ilkokul öncesi ve doktora düzeyinde eğitim, toplumsal katkının en yüksek, bireysel katkının en düşük noktalarını oluşturuyor. Bir başka deyişle, anaokulu ve doktora eğitimi için yapılan yatırımlarda, fayda büyük çok oranda topluma dönüyor, bireysel yarar sınırlı kalıyor. Buna karşılık, kişisel getirinin en yüksek-kamusal getirinin en düşük olduğu dönem ise lise ve lisans düzeyi olarak ortaya çıkıyor.

İşte bu getiri tablosu bize, eğitime ayrılan kıt kaynakların nasıl tahsis edilmesinin daha akıllıca olacağı konusunda da bir fikir veriyor. Ve sadece adalet açısından değil rantabl olup olmama açısından bakıldığında da yükseköğretimin finansmanının tamamıyla devlet tarafından yapılmasının doğru olmadığını ortaya koyuyor.

Herkes gider Mersin’e 

Peki yüksek öğrenimdeki harcamaların ne kadarı devlet ne kadarı bireyin kendisi tarafından karşılanmalı? Bu konuda genel kabul gören görüş, yüksek öğrenimin kişisel ve kamusal faydasının yarı yarıya olduğunu varsaymak ve maliyeti de toplumla birey arasında yarı yarıya paylaştırmak yönünde… Tabii ki bütün bu oranlar, paralı üniversiteyi destekleyecek etkin burs sistemleri ve karma finansman yöntemleri tartışmaya açık konular. Ama biz bugün bu noktadan o kadar uzağız ki… Üniversitelerin finansmanı konusunu ciddiye alan ülkelerin bunları tartıştığı bir dünyada, bizim hükümetimiz zaten sembolik olan harçları kaldırma kararı alıyor. Yıllardır bu konuda ciddi araştırmalar yapan eğitim uzmanlarından da hiç ses çıkmıyor!..

 

Bugün, 28.07.2012