Ana Sayfa Blog Sayfa 403

Dışarıdan görülen, içeriden görülmeyen

0

Bu yazı Star Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Murat Belge, akil insanlar heyetinden ayrılmış ve dün Başbakan Erdoğan’ın hazır bulunduğu final toplantısına katılmamış.

“Şimdi ben oraya gidersem ‘Hadi başlayalım’ dendiğinde ben ‘Kusura bakmayın, bir dakika’ derim. ‘Gezi ve Gezi’de söylenenler konuşulmadan bu konuya geçilmesinin taraftarı değilim’ derim.”

Keşke gitseydi ve bunları söyleseydi. Söyleyemedi diyelim, o zaman Çözüm Süreci’ni konuşup, bu konudaki eleştirilerini de sonra yazsaydı.

Veyis Ateş soruyor: “Çözüm süreci ayrı Gezi ayrı şeyler değil mi?” Belge cevaplıyor: “Değil. Toplumsal olaylar birbiriyle iç içedir.”

Oysa toplumsal olayların birbiriyle “iç içe” olması, aynı zamanda onların “ayrı şeyler” olmadığı anlamına gelmiyor.

Ama öyle olsa n’olur, böyle olsa n’olur?

Bu kadar tarihi bir aşamada, böylesine hayati bir süreçte gösterilecek tepki mi bu? Biz yıllardır diyalogu, teması, “söz”ü savunmadık mı? Öcalan’ın hiç mi eleştirilecek yanı yoktu, biz “onunla da konuşun” derken?

“Teröristbaşı” gibi ifadeler tabii ki kötü, ama Öcalan “Sürecin ikinci aşaması başlamıştır, engellere rağmen süreçte kararlıyım, başarılı olacağımıza da inanıyorum” derken siz neden görüşmüyorsunuz?

Bugüne kadar Sivas’ın doğusunda bin tane Gezi yaşandı, onun bin katı şiddeti gördük ve biz çözümü bunların üstüne konuşmuyor muyuz?

**

Bazılarının Gezi romantizmiyle, bazılarının ise komplo teorileriyle gerçeklik hissinin zedelendiği bir ortamda, dışarıdan bir sesin “aklınızı başınıza toplayın” demesi önemli.

Kuzey İrlanda barış süreci müzakerelerini yürüten eski İngiliz diplomat Jonathan Powell, tam da böyle bir sesi ifade ediyor.

“Gezi Parkı odaklı gelişmelerin ve eylemlerin, barış sürecine zarar vermemesi gerektiğini” söylüyor.

“Sıklıkla bozucu etkiler, dış faktörler olur … Başbakan Erdoğan ve Hakan Fidan çok fazla desteği hak ediyor. Gösterilerin, görüşmeleri rayından çıkarması trajedi olur” diyor, Hükümete de bu olay üzerinden uyarılarda bulunuyor.

**

Seçkinci bir refleks var çoğu aydında. Son yaşananlar, meşru bir gerekçe üzerinden çıkış fırsatı sunuyor bu reflekse.

“Kibirden bahsedilecekse önce Türkiye’deki ‘aydın’ kibrinden başlamalı” diyor, avukat Gülçin Avşar –“Taş atan çocuklar”la ilgili başarılı girişimin odağındaki isimlerden- ve ekliyor:

“Daha önce de olmuştu. Başbakan, 2010 yılında demokratik açılım için kahvaltı düzenlediğinde bazı sanatçılar gitmemişti. Ama Lale Mansur gitti, Erdoğan’a hazırladığımız dosyayı sundu ve onun başlattığı iletişim, yüzlerce çocuğun özgür kalmasını sağladı.”

**

Şimdi romantik savrulmaların, ideolojik veya sınıfsal arkaplanlarımıza yenik düşmenin zamanı değil.

Önümüzde tarihi günler var ve küsüp eve gitme lüksümüz yok.

Eğer Çözüm Süreci bir gün birilerinin istediği olur da sekteye uğrarsa, gelecek kuşaklara ne anlatacaksınız? “Aslınca çok yaklaşmıştık. Ama o günlerde bi park vardı, şey olduydu, hükümet yanlış yaptı biz de kızdık, o açıdan…” mı diyeceksiniz?

“Bu protestolar önemli olabilir ancak uzun vadede, 50 yıl sonra ülkeniz için en önemli şey barış olacaktır” diyor Powell.

O oradan görüyor.

Kim kazandı, kim kaybetti?

0

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Önümüzde üç seçim var. Bu seçimlerde oy hesapları yaparak ortamı gerenler memleketin bu gerilime dayanacağını nereden biliyorlar? Dışarıda neredeyse herkesle kavgalı hale geldik.

İçeride de herkes herkesle kavga ediyor… Cepheler karşılıklı bile değil artık. İnsanlar yanındakine, önündekine, arkasındakine de yaylım ateşi açıyorlar. Sanki en çok kişiyi hedef alıp vurana birileri ödül verecek! Bu gerginliğe ne ekonomi dayanır, ne demokrasi. Herkes kaybedecek, ama kaybedecek çok şeyleri olanlar var. Son yıllarda işleri yolunda olan, hem para hem itibar kazanan, şirketleri, grupları büyüyen, artık horlanmayıp saygı gören insanlar… Tüm kazanımlarını bir anda kaybedebileceğini düşünenler… Umulur ki onlar devreye girer, sükunet telkin ederler ve muhataplarını ikna ederler. Çünkü bu kavgayı sürdüren siyasetçiler kazansa bile onlar kaybedecekler… İstikrarını, güvenirliğini, sağduyusunu, barışını kaybeden bir ülkede siyasetçiler hâlâ kazanabilirler bir süre daha, ama toplum kaybeder.

Olup bitenleri ısrarla anlamak istemeyenler olabilir, ama ben meselenin anlaşıldığını düşünüyorum, hem de baştan beri… O nedenle zaten gerilim tırmandırılıyor, komplo teorileri gündeme getiriliyor, taciz atışları sürüyor. İçeride başı sıkışan bütün yönetimler bir yandan dışarıyla kavgalarını alevlendirirler, öte yandan da iç düşmanlar icat ederler. Bunun sayısız örnekleri var, birincisi de bildiğimiz ‘eski Türkiye’.

Popülist nedenlerle, milleti gaza getirmek için dünyayla kavga etmeye kalkışmak kendi ayağına sıkmaktan farksız değildir. Bir süre işe yarar dünyayla kavgaya tutuşmak, bütün dünyanın sizi, sizin ülkenizi hedef haline getirdiğini söylemek. Böylece tabandaki dayanışma güçlenir, lidere mutlak itaat fikri yenilenir, muhalefeti düşmanla işbirliği yaptı diye etkisizleştirmek, itibarsızlaştırmak mümkün hale gelir vs… Ama sonunda dışarıdan izole oldukça içerideki sorunlarınız derinleşir, tepkileri sindirmek için otoriterlik dozunuz artar, baskılar arttıkça tepkiler de büyür… Böyle bir döngüden en maharetli siyasetçi bile kazançlı çıkamaz. Üstelik siyasetçilerin germek yerine barıştırarak, uzlaştırarak da seçim kazanması mümkün. Türkiye’de merkez seçmenin temel oy verme saiklerinden birisi istikrardır. İstikrarı bozucu, kavgacı, gerilim yaratan siyasetçiler bir kısım ideolojik kesimlerin hoşuna gidebilir, ama ‘merkez’ seçmeni kaçırır.

İçeride ve dışarıda kavgaya tutuşmuş bir görüntü ‘işini yapmak’ için barışa ihtiyacı olan iş çevrelerini, sivil kesimleri rahatsız eder. Bir Gezi olayı yaşadık, olayın iç dinamiklerine bakmak istemeyenler, protestoların nedenine gözlerini kapayanlar veya siyaseten bir gerginlik stratejisi izleyenler bütün sorumluluğu dış düşmanlara ve içerideki işbirlikçilerine indirgemiş haldeler.

Muhalefete ‘düşman’ dediğiniz anda akıl da, analiz de, iç barış da bitmiştir. Bunu yıllarca Kemalist vesayet rejimi yaptı. Bir yandan ‘dört yanımız düşmanlarla çevrili’ hikâyeleri anlatıp milleti korkutarak vesayet otoriterizmini örtmeye çalıştılar, öte yandan da iç düşman avcılığı yaparak toplumu birbirine kuşku ile bakar hale getirdiler. Vesayet rejimini yenip, onun akıl yolunda gitmek doğru mu? Hani memleket değişmiş ‘yeni Türkiye’ olmuştu? Bu ‘iç ve dış düşman’ imal etme alışkanlığı oldukça ‘eski’ bir alışkanlık oysa.

En az on yıldır ‘yabancıların, Batı’nın, siyonistlerin komploları’ söylemine kulaklarını tıkayan sağ, dindar ve muhafazakâr taban gazetelerinin ve siyasal liderlerinin bu eski dile savrulmalarını nasıl karşılıyor acaba? Son günlerde savunma güdüsüyle estirilen komploculuk, yabancı düşmanlığı, Batı karşıtlığı rüzgârı eğer dindar-muhafazakâr tabanı yeniden etkisi altına alırsa yazık olur şimdiye kadarki değişim sürecine… 

Markar Esayan- Ey Gezi Gençliği!

0

Birinci vazifen…

Durun, bir kere, öncelikle bu tepeden buyuran dile karşı olmalıyız değil mi? Evet, önce bu “sunaktan kullara buyurma” dilini reddediyoruz. Erdoğan’ın paternalist diline itiraz ederken, “düşmanlarını”, “dostlarını”, “görevlerini”, “yasaklarını”, yani seni sen yapacak tüm “mühendislik şey”lerini, (ki onlar çokça karşı çıktığınız “diktatörlüğün ve faşizmin” bir tanımıdır) öncelikle reddetmemiz gerekiyor sanki. Ben de gençtim, (sanırım hala öyleyim) sizin mahalledenim, tüm iyi niyetimle ve sizin hizanızdan söylüyorum ki, bunu yapmadan çelişkili ve muğlak bir özgürlük talebinin romantizme savrulmasından kurtulmak mümkün değil.

Haklı olarak Gezi üzerine söylenen sözlerin, tesbitlerin çoğuna “Ama o Gezi değil” diye öfkeyle karşı çıkıyorsunuz. Gerçekten haklısınız, ama buna çok kafayı takmayın bence. Bu işler hep böyle olur. Gezi’nin ideolojik çevresi ve Türkiye çapında sizin enerjinizin peşine takılanlar heterojen bir topluluk. Her sözün yakaladığı, kör kaldığı birilerinin olması, bir yönüne doğru bakarken, diğer bir yönüne –sana- haksızlık yapıyor olması kaçınılmaz. Kem, art niyetli sözleri ise, hiç duymuyoruz, enerji kaybı. Onlar sahibine aittir.

Eğer sen, hükümetin kent politikalarına, muhafazakar ve paternalist diline, o ağaçlar için orada beklerken, sabahın beşinde uğradığın polis şiddetine, orantısız gaza, çadırların yakılmasına, daha özgürlükçü bir siyasi muhalefetin ortaya çıkıp seni temsil etmiyor olmasına sinirliysen, evet yerden göğe haklısın; tüm ülke inan sana hak verdi. İçin rahat olsun. Ama hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına dair gösterişli mottolara da mesafeli olalım, ama ülkede gelecek günlerde önemli bir değişiklik bekleyebiliriz. Buna hep birlikte karar vereceğiz, o, ya iyi, ya da kötü bir karar-gidişat olacak ve evet her şey değil ama, bağzı şeyler değişecek.
Hep böyle olur zaten.

Senin yerinde olsaydım, “Kahrolsun bağzı şeyler” diyerek, enfes bir espri anlayışı ile saptadığın apolitikliğinin içini doldurmaya çalışırdım. Çünkü, dibine kadar politik ve çok karmaşık bir zemindesin. Sen doldurmazsan, ben doldurmazsam, özgürlük talepleri nasıl çıkar aydınlığa? Başkaları dolduruyor çünkü onun içini, büyük bir iştahla. Ben öyle görüyorum, baştan beri itirazım o, sen ne dersin? Evren boşluk kaldırmaz.

“Kahrolsun” dediğin o bağzı şeylerden birisi “Savaş” olmalı, değil mi? Buna eminim. Çoğu şeyine kızabilirsin, “senin mahallenden” olmadıkları için önyargın da olabilir, ama son periyodunda 40 bin insanın, (yani Gezi olaylarında ölen insan sayısının 10 bin katı) hayatını kaybettiği PKK sorununda en ciddi açılımı, bu hükümet yaptı. İlk aşama tamamlandı ve PKK’nın silahlı güçleri sınırlarımızı terk etti. İkinci aşama olan demokratikleşme, yani senin de memnun olacağın bir özgürleşme dönemi başlamak üzere. O nedenle, Gezi olaylarına şüpheyle bakan Kürt dostlarımızı anla; çünkü onlar senin çok ama çok çok azını ucundan ancak gördüğün bu şiddetin alasını 30 yıldır yaşıyor Kürtler. Olayların çözüm sürecinin altını oyma potansiyeline evrildiğini gördüler ve başta verdikleri ilkesel desteğin ötesine geçmediler. Kabul edersin ki, Kürt gençleri bizden çok daha politik ve tecrübeli. Onları örnek almaktan bir zarar görmeyiz.

Gezi rüzgarını arkasına alıp onu bu hükümeti yıkma payandasına dönüştürenler, daha ileri bir demokrasi mi kuracaklar zannediyorsun? Yerine gelecek zihniyet, 17 bin Kürt vatandaşımızı –ki çoğu senin gibi gençti- kör dere yataklarının kenarlarında katleden devlet zihniyetinde olmayacağını garanti edebiliyor musun? 1990’ların ortasında, keşke insanlar derin devlete teslim olan Çiller’i uyarmak için bu nedenle sokaklara çıksa, Kürt kardeşlerine destek olsalardı. Demek, bugün çok daha iyi bir Türkiye’de yaşıyoruz, ne dersin?

Kimse, en azından ben, senin “ama”larını bu gerekçelerle ötelemiyor. Teklifim sadece şu, o “ama”ları, yani hükümetin başına buyruk kent politikalarını, hükümetin gücünden ötürü duyduğun rasyonel olsun veya olmasın, yaşam biçimine dair kaygılarını, ya da daha fazla özgürlük taleplerini küçümsemiyor. Tam da, evet, bu eksiklerimizi gidermek için senin adil duruşuna ihtiyaç var. Bir yanda bir savaşın bitmesine destek verirken, neden hükümet adil bir biçimde eleştirilmesin? Neden anamuhalefet partisi CHP, artık takoz olmak için değil, senin arzuladığın türden bir muhalefet çizgisine oturmak için değişime zorlanmasın? Neden hükümeti barışçıl yöntemlerle, daha fazla reform, daha fazla eşitlik, daha fazla sosyal adalet, daha fazla söz hakkı için, ama yiğidin hakkını yiğide de vererek eleştirmeyelim? Hükümetle, Erdoğan’la hesabı olanların, gerçeklik algılarıyla oynadığını görüyorum; bu beni bir vatandaş olarak rahatsız ediyor. Naçizane görüşlerimi bu yüzden açıklıyorum.

Mesela, o kahrolsun dediğin bazı şeylerden birisi de, Alevi vatandaşların, insanlık onuruna yakışır bir ibadethane hakkına sahip olmamaları, zorunlu din dersinin hala kaldırılmamış olması mı? Eğer öyle ise, acıları kaşımak yerine, hükümetin bu yönde atacağı adımları desteklemek gerekmez mi? Çözüm süreci, Alevi açılımı gibi reformlar yapıldığında, bunu yapan Erdoğan olduğu için “bağzı” şeylere karşı çıkarsan, o zaman sence de, bunda ciddi bir ilkesel sorun olmaz mı?

Kahrolsun dediğin o “bağzı” şeylerden birisi, insanların eşit haklara sahip olmaması mı? Eminim öyledir. Gezi ve çevresi çok heterojen biliyorum, ama önemli veriler de var artık elimizde. Mesela yüzde ellisi “CHP seçmeniyim” diyor, yüzde 75’i ise “muhafazakar değilim”, yüzde 93 de “AK Partili değilim” diyor. Kategorize etmek istemem; belki sen bu tabloya hiç girmiyorsundur. Ancak, mesela bir başörtülü kadının, hala kamuda çalışamaması beni kahrediyor, Ruhban Okulu’nun kapalı olması, bir gayrımüslimin çöpçü bile olamaması ve bir sürü bağzı şeyler daha… Bunlarla ilgili en önemli değişiklikler bu son 10.5 yılda yapıldı. CHP’liler ise, “Agop’un hakkını vermek de nereden çıktı” diyordu. Mustafa Kemal ve ardıllarının yaptıkları ise, Erdoğan’ı benzettikleri Hitler’e daha çok uyuyordu. Eğer, Gezi’de ağırlık kazanan laikçi-sınıfsal kibirden sen de hoşnut değilsen, bu haklar verilmeye çalışıldığında, AK Parti filan demeden, yan yana durabilir, eksiklerini eleştirir, ama ilke olarak bunları desteklersin değil mi? İnan bu çok daha zor. Cemaatten sıyrılıp, o senin en çok istediğin şey, birey olmak gerekiyor bunun için.

Gel hükümete “kendi cemaatini bana dayatırsan, yaşam tarzıma karışırsan külahları değişiriz. Ama yaptığın iyi işleri sonuna kadar destekleyeceğim, eksikleri olan bir demokrasiyi başka bir vesayete tercih etmeyeceğim” diyelim. Mütedeyyinlerin, Kürtlerin omuz verdiği bu demokratikleşme sürecinde, laik demokratlar temsil edilmiyor, ya da enerjileri istismar ediliyor. Belki Gezi bu eksiği gidermenin bir nüvesi olur. O alanda, alanın temsilini ne TGB’ye, ne İşçi Partisine kaptırmadınız. Helal olsun size. Ama yurt çapında iş başka yöne gidiyor. Bunu görmek, Gezi’ye ihanet değil. Bilakis, o alandaki vakur tavrın tamamlayıcısı olur.
Biz herkesin eşitliğinden yanayız. Bir başörtülü, bir Atatürkçü, bir solcu, bir Alevi, bir Ermeni, hepsi ile eşitiz ve bu en asgari demokrasi anlayışıdır. Kimseye tepeden bakmıyoruz. Tabii ki hepimizin yanlışları, doğruları var. Bunu ancak birarada kalırsak fark eder, gelişir ve geliştiririz.

Hani demiştim ya daha önce, “Dostların birarada olmasından daha güzel ne var ki şu hayatta!”

24.06.2013, İstanbul

Kim marjinal, kim merkez?

0

Gezi Parkı olaylarını doğru okumadan Tür-kiye’yi yönetmek zor. Bunun için de önce ‘komplo teorileri’ni bir kenara bırakmak gerek. Bireyi, toplumu, sorunları ve talepleri anlamaya çalışmak yerine komplo teorileri üretmek bir ‘kaçış’. Türkiye’yi yönetmek iddiasında olanlardan ‘yüzleşmeyi ve anlamayı’ tercih etmesini beklemek hakkımız.

Son günlerde Gezi Parkı olaylarına ilişkin yapılan bazı saha araştırmaları nedenleri, talepleri ve tepkileri anlamak için iyi bir başlangıç olabilir. Sözünü ettiğim araştırmalar KONDA ve Metropoll’a ait.

Bu araştırmaların verilerine dayanarak Gezi Parkı olaylarının ‘temel dinamiği’nin iktidarı değiştirmek değil, iktidarın ‘sınırları’nı vurgulamak olduğu söylenebilir. Elbette iktidar sandıkla değişir, sokak gösterileriyle değil. Sandıkta da AK Parti’nin hâlâ ezici bir çoğunluğa sahip olduğu herkesin malumu. İşte tam da bu nedenle protestocular, ‘tamam iktidar sizsiniz ama her şeyimize karışmayın’ demek istediler, ‘müdahale eden’ bir devlet değil, farklılıklara saygı duyan bir devlet isteklerini ortaya koydular.

Konda’nın araştırmasında Gezi Parkı eylemcilerine soruluyor; ne talep ediyorsunuz? İşte cevaplar; % 34 özgürlük alanlarının korunması, % 18 hak ihlallerinin önlenmesi,
% 9 baskılara karşı çıkmak, % 9 hükümeti istifaya davet etmek.

Bizzat Gezi eylemcilerinin ‘talepleri,’ ortada çevre duyarlılığı kadar bir özgürlük-hak talebi ve duyarlığı olduğunu da gösteriyor. Peki bunu daha genelleştirmek mümkün mü?

Metropoll’ün son Türkiye geneli araştırması ilginç. Halkın % 50’si AK Parti hükümetinin ‘giderek daha otoriterleştiği’ni söylüyor. Halkın yarısının oyunu alan AK Parti’nin aynı oranda bir kitle tarafından ‘otoriterleşmekle’ suçlanması üzerinde özellikle hükümet çevrelerinin düşünmesi gereken bir durum. Diğer % 50 bizimle diyerek rahatlamak da mümkün değil. Çünkü AK Parti’li seçmenin de % 27’si hükümetlerinin otoriterleştikleri yönündeki algıya katılıyorlar.

Gezi Parkı olaylarıyla bağlantılı bir diğer nokta bazı insanların özel hayatlarına ve tercihlerine karışıldığına ilişkin ‘algı’. Bunun pratik, olgusal bir temeli yok diyebilirsiniz; ama unutmayın siyaset aynı zamanda bir algı yönetimidir. Halkın % 54’ü hükümetin yaşam biçimine ve tercihlerine karıştığı kanısında. Bu kanaat ilginçtir ki AK Parti seçmeninde de mevcut. AK Partililerin % 33’ü yaşam biçimlerine ve tercihlerine devletin müdahalesinin arttığını düşünüyorlar. Bu ne demek?

Şu demek; AK Parti seçmeni arasında dindar-muhafazakar kesimler kadar ‘laik’ bir toplumsal kesit de var. Bunlara ‘geleneksel merkez sağ’ seçmen diyebiliriz. Yani, Başbakan’ın Menderes-Özal vurgusu boşuna değil. Tabanında böyle bir kitle mevcut. Bu nedenle merkezden uzaklaşan, söylem ve politikalarıyla ‘milli görüş’ çizgisine kaymış görüntü veren bir AK Parti kendini konumlandırdığı yeri kaybeder. Her ne kadar ‘İslamcı çizgi’ bundan memnun olsa da…

Aslında hem siyasal hem de toplumsal aktörlerin Gezi olayından çıkaracağı dersler var. Geziciler küçük bir grup olabilir, ama mesele Gezi değil, ‘değişim’i anlamak, değişimin yönünü, aktörlerini ve dinamiğini doğru okumak…

Konda’nın araştırmasında Gezi Parkı eylemcilerinin profiline  bir bakalım; bunlar çalışan, meslek sahibi, üniversite mezunu veya üniversite okuyan kişiler. Yaş ortalamaları 28. Herhangi bir derneğe, partiye, kulübe üye olmayanların oranı
% 79. % 94’ü alana ‘örgütsel bağlantılar’la değil ‘bireysel’ olarak gelmiş. Neredeyse yarısı oy vereceği bir parti olmadığını söylüyor. Aralarında
% 37’si hiç oy kullanmamış. Hâlâ oy kullanmayacağını söyleyenler
% 18. % 29’u parti tercihleri konusunda hala kararsız.

Gezi Parkı olayları, sanılanın aksine marjinal grupları değil siyasette diyaloğu, katılımı, hoşgörüyü savunan ‘merkez’ hareketleri güçlendirecek. Hem ‘fiili şiddet’ hem de ‘söylemsel şiddet’ kullananlar ise ‘marjinalleşecek’.

Taksim Platformu ve dayatmacılık

0

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

İktisat profesörü Thomas Mayor şimdiye kadar okuduğum bilimsel makalelerin en önemlilerinden biri olan “Hunter-Gatherers” adlı yazısında beşerî kurumların doğuşunu anlatır.

Antropolojik, arkeolojik bulgulara, etnografik incelemelere dayanan ve üstüne siyasî felsefe, hukuk ve iktisat bilgisini ekleyen bu makaleye göre insanlar son 10 (belki 11) bin yıl öncesine kadar, yaklaşık 50 kişiden müteşekkil kabilelerde yaşadılar. Küme topluluğu adı verilen bu yapılar, komünist teoriye inananları hayal kırıklığına uğratacak şekilde, bireyselci felsefeye ve gönüllü işbirliğine dayanan ilk insan topluluklarıydı. Bu topluluklarda bugünkü anlamda bir yöneten – yönetilen ilişkisi ve dolayısıyla siyasî faaliyet yoktu. Yerleşik hayata geçilince işler değişmeye başladı. Nüfus arttı, toplumsal ilişkiler ve ekonomik hayat karmaşıklaştı ve bildiğimiz anlamda siyasî yönetim olayı doğdu. Siyasî yönetim, o günden bugüne şehir devleti, krallık, imparatorluk ve nihayet ulus devlet biçimlerinde karşımıza çıktı. Aksini iddia edenler olmasına rağmen, bu vakanın, yani yöneten–yönetilen ayrımının sona ereceğine, ortadan kalkacağına dair bir emare yok.  

Her insanın kendi kendisini idare etmesi bir haktır. Her ailenin de. Her grubun da. Ancak, insan topluluklarının  hacmi genişledikçe, topluluklar büyüyüp toplumlara dönüştükçe, “kendi kendini idare” kavramı muğlaklaşıyor, anlam kaybına uğruyor ve uygulanabilirliğini kaybediyor. İstisnaî durumlarda bir mana ifade ediyor. Meselâ, A ülkesi B ülkesi tarafından işgal edilmiş ise, A toplumunun B ülkesinin yönetimi altında  olmayı (yani kolonyalizmi) reddetmesi bir haktır ve anlam taşıyan bir taleptir. Ancak, böyle bir durum yoksa, 100 milyon nüfuslu A’nın kendi kendini idare etmesi nüfus içinden birilerinin idareyle ilgili başlıca kararları alma yetkisine sahip olması demektir. Bu gerçeği reddedemeyiz. 100 milyon 100 milyon olarak her durumda bizzat karar alsın demek neredeyse hiçbir anlamı olmayan bir şey söylemektir. Kaldı ki, bu kadar geniş bir grubun herhangi bir konuda tam bir mutabakata ulaşması da hemen hemen imkânsızdır.  

O zaman, temel soru şu: Toplumları kim yönetmeli? Bir zamanlar olduğu gibi Tanrı’dan gelen bir yönetme hakkına sahip olan krallar desek olmaz. Herkes güler. Başka gülünecek cevaplar vereyim: En uzunlar, en yaşlılar, en akıllılar, en hızlı koşanlar, en zenginler, en fakirler, en tahsilliler… Bunların hiçbirinin hoşunuza gitmediğinin farkındayım. Ben de aynı fikirdeyim. Bu yüzden liberal (temsilî) demokrasiye sığınıyoruz. Diyoruz ki, kimin toplum adına karar alma yetkisine (yanî siyasî yönetimi üstlenme hakkına) sahip olacağına, halk, özgür seçimlerde tercih yaparak karar versin. Buna itiraz edilebilir mi? Şaşırmayın, edenler var. Meselâ Taksim Platformu, radikal sol ve sağ gruplar. Bana gelince, benim itirazım yok, ama şartlarım var ve sanırım bu şartlar karşılanmazsa bu yöntem meşruiyetini kaybeder. Bu şartları yükleyen liberalizm. Kısaca liberal demokrasi sadece kimin yöneteceğini belirleme metodu olmakla kalmıyor; nasıl, nereye kadar ve hangi sınırlar içinde yönetilebileceğimizi de tayin ediyor. Başka bir deyişle, kamusal iktidarı sınırlıyor.  

Liberal demokrasilerde seçimler yoluyla iktidara gelen hükümetler ve hükümetlerin çalıştırdığı makineler olan devletler sınırlı olmak zorundadır. Zira, çoğunluğu temsil ediyor da olsalar, siyasî karar makamlarının her zaman doğruyu yapacağının bir garantisi yoktur. Bu yüzden, çağdaş demokrasi anlayışında, azınlıkların korunmasına özel vurgu yapılır. Azınlıklar en sonunda tek bir insana kadar inebileceği için, liberal demokrasilerde devlet iktidarının sınırlanmasının en önemli aracı vazgeçilmez, ihlâl edilemez insan haklarıdır. Siyaset teorisinde “farklılaştırma” (diffirentiation) dediğimiz bir yolla devlet iktidarına insan hakları alanında hareket kabiliyeti bırakılmaz. Devlet hakların özüne hiçbir şekilde dokunamaz. Bunu yapmak şarttır zira tabanı geniş siyasal iktidarların çoğunluk yönetimini çoğunluk diktatörlüğüne çevirme ihtimali her zaman mevcuttur.  

Çoğunluk diktatörlüğü tehlikesi her demokraside karşımıza çıkabilir. Ancak, Türkiye’ninki gibi istikrarsız ve köksüz demokrasilerde bir tehlike daha vardır: Azınlık dayatması. Bana göre bu tehlike en az ilki kadar gerçektir ve daha sık tezahür etmektedir. Kendilerinin kalabalık halk yığınlarından daha üstün olduğuna inanan azınlıklar, çoğunluğun temsilcilerinin kararlarının meşruiyetini tanımama; manipülasyon, dalavere, hatta şiddet kullanma yoluyla çoğunluğun kararlarının uygulanmasını önlemeye çalışma yollarına başvurabilmektedir. Taksim olaylarına biraz da bu açıdan bakmakta fayda var. Gezi’de ne yapılacağı bir insan hakkı meselesi değildir. Park olarak kalsa da olur, kışla yapılsa da. Hangisinin olacağına kim yetki sahibiyse o karar verecektir. Kışla olmasına karşı çıkanlar, siyasal iktidardan daha büyük bir meşruiyete mi sahiptir? Tabiî kî hayır. Onlar halk mıdır, yoksa halkın bir parçası mı? Neden halkın bir parçası geri kalan ve muhtemelen daha geniş parça(lar) yokmuş gibi konuşuyor? TP referandumu reddediyor. Nerede kaldı demokrasi? Halkın taleplerine, toplumsal duyarlıklara kulak verilmesi?  

Doğrusu, hükümetin tavrından memnun değilim. Kışla yapılsa ne olur, yapılmasa ne olur? Niçin bu lüzumsuz, sert, kışkırtıcı söylem? Ancak, hükümet otoriteryen bir pozisyonda duruyorsa TP totaliteryen bir pozisyon işgal ediyor. Tam bir dayatmacı. Açıklamalarında günün popüler kavramlarını kullanması kimseyi yanıltmasın, arkaik bir totaliter zihniyeti temsil ediyor. Toplumsal duyarlılığı tekeline alıyor. Halk kitlelerinin potansiyel tercihlerine ilkel bir pozitivist anlayışla “bilim” adına karşı çıkıyor. Bütün totaliter hareketlerde görülen bir özellik bu. Halkı kendileri tanımlarlar ve halkın ne istediğini onlar bilirler, daha doğrusu halk onlardır ve onlar ne istiyorsa o halkın isteğidir. Onların isteğine karşı çıkanlar ya cahildir ya da bilimsel gerçekleri inkâr etmektedir.

 

Bana öyle geliyor ki, totaliter zihniyet ve azınlık dayatması TP’de bir kere daha hortladı.

0

Gezi parkı olayları en çok liberalleri bölmüş görünüyor. Eylem yapılabilirliği, polis şiddeti gibi konularda pek ihtilaf olmasa da, artık ne yapılmalı sorusu konusunda taban tabana zıt iki kutup oluştu. Meselenin bizzat kendisinin liberalizm ile doğrudan ilişkisi yok, belki bir nebze siyasi kültürle alakalı.

Son 10 yıl içinde liberaller AK Parti hükümetlerinin maruz kaldığı  “demokrasi dışı” müdahale/dayatmalar nedeniyle asıl itirazlarını hep saklı tutup hükümete “amasız lakinsiz” destek vermek zorunda kaldı. Bu demokrasi  dışı müdahalelerin nispeten azalmasıyla da yavaş yavaş itirazlarını dillendirmeye başladılar ki, tam bu noktada AK Parti-liberaller ittifakı/ilişkisi üzerine çeşitli tartışmalar hasıl olmuş, iki kesim arasında “kim kimi kullandı” tartışması yaşandı.

Aslında gezi parkı olayları liberallerin belki ilk defa, yerel sıkıntılardan münezzeh bir şekilde, tam da Batı’da olduğu gibi liberal değerler üzerinden yürütebilecekleri ve en hazırlıklı oldukları konuda piyasada ses getirebilecekleri bir fırsattı. Ama olmadı.

Zira eylemin hem kendi içinde bölünmesi (şiddete başvurmayanlar-sokakları kasıp kavuranlar) hem de eylemden istifade hükümete karşı bir operasyon başlatıldığı izlenimi uyandırmasıyla liberaller, operasyon karşı çıkanlar, eylemin meşru yönüne ve hükümetin tepkisine dikkat çekenler ve her ikisini birden yapanlar olarak 3’e bölündü.

inayyildiz@gmail.com

Yani kimileri için bu “bize özgü” yerel sıkıntılar, bazı eleştirilerin yeniden saklı tutularak hükümete destek verilmesini sağlarken bazı liberaller için, ‘yok, artık değil’ şeklinde karşılandı.

Oysa böyle olmayabilirdi.

Zira katılımcı demokrasi, liberalizm-demokrasi gerilimi, gösteri ve yürüyüş hakkının doğal ve pozitif hukuktaki yeri, Türkiye’de siyasetin kurumsallaşma düzeyi gibi konular liberallerin köşelerine pek sirayet edemedi. Bunun yerine asıl tartışma, uzlaşma, sağduyu, iktidarın otoriterleşmesi, eylemcilerin profili ve eylemlerin nasıl son bulacağı gibi, ilkesel olmayan, taban taban zıt görüşlerin hepsinin aynı anda haklı ve geçerli olabileceği, çoğu siyaseten doğrucu, ya da şiddet tehdidine karşı sarınılması gereken “çıkış yolu” konularından oluştu.

Açıkçası naçizane gözlemim şu ki, liberaller bu sefer “AK Parti’li ya da muhalif görünmek veya görünmemek” güdüsüyle analizlere giriştiler ve son yıllardaki en kötü performansı gösterdiler. Sokağa ve konuşmaya övgünün tavan yaptığı ortamda bazen muhalif olabilmenin susmaktan geçtiğini ıskaladılar. O hani, bu toprakların kadim mağduru olan ve öyle de kalan sessiz, vakur, sabırlı, işinde gücünde, mazbut kitlelerin sesi olmayı bu sefer başaramadılar. Konuyu kendi mecralarında, uzmanlık alanlarında ele almakta başarısız kaldılar.

Liberallerin “piyasa”daki başarılarını, piyasada gösteremedikleri kanaatindeyim.

Ne yapalım, sağlık olsun. Hani futbolcular sıklıkla derler ya, “önümüzdeki maçlara bakacağız artık”

AK Parti mitingleri

0

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

AK Parti’nin ilan ettiği mitinglerin, LYS sınavlarına denk geldiği için iptal edilme ve ertelenme ihtimali konuşuluyor. Olaylar o kadar hızlı gelişiyor ki, inşallah böyle bir zorunlu erteleme sayesinde kazanılan zaman diliminde siyasi havada belli bir yumuşama gerçekleşir ve erteleme iptal kararına dönüşür.

Zira ben bugünlerde en az ihtiyacımız olan şeyin AK Parti’nin böyle kitlesel mitingler yapması olduğunu düşünüyorum.

AK Parti’yi, on yıldır atlattığı nice felakette yapmadığı şeyi bugün yapmaya iten; kendi kitlesini ilk defa meydanlara çıkarma kararı almasına neden olan psikolojiyi anlıyorum. Hem tabanın hem partinin hem de liderin psikolojisini…

Posta kutum günlerdir “Hayatımda hiç mitinge gitmedim, bu defa gideceğim” diyen, “Erdoğan’ı yedirmeyeceğiz” diyen, “İstanbul halkının kim olduğunu onlara göstereceğiz”diyen mesajlarla doluyor.

Sabırları çok zorlandı

Evet, sabırları çok zorlandı… Meydanlara çıkan beş on bin kişinin günlerdir kendilerini İstanbul halkının tek temsilcisi yerine koyup “İstanbul halkı şunu istiyor, bunu istemiyor” diye ültimatomlar vermesine katlanmak zorunda kaldılar.

Evet, çok tahrik edildiler… Makus talihlerini değiştiren; üvey evlat muamelesi gördükleri bu ülkede onları eşit vatandaş haline getiren liderlerine edilen en adi küfürleri, en aşağılık hakaretleri hiç ses etmeden dinlemek, sineye çekmek zorunda kaldılar.

Ve endişelendiler… Oylarıyla getirdikleri ve oylarıyla defalarca uçurumun kenarından döndürdükleri iktidarın sokakta kim vurduya gitmesinden korktular.

Şimdi meydanlara çıkıp bütün oyunları bozmak, güçlerini ortaya koymak ve liderlerine sahip çıkmak istiyorlar.

Öte yandan Erdoğan’ın gücünü meydanlarda ortaya koyma isteği de anlaşılabilir bir istek…

Günlerdir zafer sarhoşluğu içinde atılan “Tayyip ezildi, yenildi, yolun sonuna geldi”manşetlerinden; yabancı basında çizilen “kitle desteğini kaybetmiş, miadı dolmuş bir siyasetçi” portresinden rahatsız olmayacak bir siyasi lider düşünülebilir mi? Elbette o da“Yenilmedim, bütün gücümle ayaktayım” demek istiyor.

Korkutan güç

Ne var ki, anlamak başka, siyaseten doğru bulmak başka bir şey… Ben hem Tayyip Erdoğan’ın hem de AK Parti tabanının bir gövde gösterisi yapma ihtiyacını anlıyorum. Ama siyaseten doğru bulmuyorum.

Zira şu anda yaşadığımız bütün bu olayların arka planında yatan temel faktör zaten Erdoğan’ın fazla güçlü olmasından duyulan korku. Siz bakmayın gazetelerde atılan “bitti, tükendi” manşetlerine; Erdoğan’a oy vermeyen yüzde 50’lik kitle onun bu gücünü zaten çok iyi biliyor; gelecek seçimlerin bu gücün bir kez daha teyidinden başka bir sonuç vermeyeceğini de biliyor. Türkiye’de artık iktidarın sandık yoluyla değişmesinin mümkün olamamasından; AK Parti’nin temsil ettiği Türkiye’nin ilelebet iktidarda, kendi “yaşam tarzı”nın ise ilelebet muhalefette kalmasından korkuyor. Bu yenilmez gücün iktidarı otoriterleşmeye götüreceğinden; mutlak iktidara yöneleceğinden korkuyor.

Bu korkular yüzünden, şu anda evinden çıkmasa da, meydanlara çıkanlara manevi destek veriyor ya da tencere-tava çalanları sempatiyle alkışlıyor.

Bana kalırsa AK Parti meydanlardaki gürültücü kalabalıkla restleşme ya da yurtdışındaki kimi mahfillere mesaj gönderme uğruna, evinde endişeyle bekleyen bu geniş kesimi daha da korkutmayı göze almamalıdır.

O “korkutucu” gücünü böyle bir gövde gösterisiyle endişeli kalabalıkların gözüne sokmak, onların korkularını azdırmaktan, farklılıklarını bir yana iterek birbirlerine daha fazla sokulup daha sıkı bir blok yaratmalarından başka ne işe yarar?

Not: İki haftalık yıllık iznimi kullanmak üzere müsaadenizi istiyorum. 29 Haziran’da yeniden buluşmak üzere…

Gezi Olayların Hedefi:Erdoğansız Bir Türkiye

0

Bu yazı Sivil Düşünce Haber Sitesi‘nde yayınlanmıştır.

Türkiye, yaklaşık on gündür Taksim Gezi Parkı’nda başlayan Ankara, İzmir, Hatay ve Dersim başta olmak üzere  yurdun önemli bölümüne yayılan protesto gösterileriyle sarsılmaktadır. Protestoların oluş şekli, arka planı, aktörleri  ve neden olduğu  sosyal, siyasi, ekonomik ve psikolojik sonuçlar  çok yönlü olarak tartışılmayı hak etmektedir. Tek bir faktörü merkeze alarak yapılacak hiçbir açıklama   ne olup bittiğinin tam bir analizini yapmaktan uzak durumdadır.Gezi protestoları,  sağlıklı bir şekilde analiz edilmek yerine herkesin arzularını ve eğilimlerini  gerçek olarak   sunduğu bir kurgular dünyasına dönüşmüş bulunmaktadır.

Son yerel seçimler öncesi halka vaat edilen Taksim’i  geniş bir meydan haline getirmek,  sadece yayaların kullandığı araçların yer altına indiği, tarihi ve kültürel dokuyu  ortaya çıkarmak için hazırlanan  projenin uygulanmaya konulması üzerine birtakım gruplar ağaçların kesilmesine ve   projeye karşı koymak için protesto eylemlerine başladılar. Basına küçük haberler şeklinde yansıyan bu protesto eylemleri  barışçıl bir şekilde devam etmekteydi. Ancak polisin    hoyratça şiddet kullanmak suretiyle protesto grubunu  dağıtmaya çalışması ülke içinde ve dışında  tepkiyle karşılandı. Polis müdahalesinden sonra Türkiye ve dünya, Gezi Olayları denilen olguyla tanıştı. Gezi olaylarını nasıl anlamlandırmamız ve okumamız gerektiği hepimizin önünde  ciddi bir soru olarak durmaktadır.

Gezi olaylarının realitesini anlamak yerine bu olaylara dair mitler  sürekli olarak üretilmeye devam edilmektedir. Protesto eylemlerinin  spontane olarak doğan ve gelişen  haklı toplumsal tepki eylemleri olduğu  bu bağlamda üretilen en önemli mittir. Protesto eylemlerine bakıldığında üzerinde uzun süre çalışılmış, kitle hareketlerinin sosyal psikolojik  özelliklerinin tamamen dikkate alındığı, toplumsal iletişim, propaganda ve  organizasyon imkanlarının  profesyonelce kullanıldığı görülecektir.  Gençlerin ve öğrencilerin ön plana çıkarılması,  genç katılımcıların  eylemlerden sonra meydanı temizlemesi, kandil gecesinde  dine saygılı bir dekorun  oluşturulması gibi unsurlar  protesto eylemlerinin  muhteşem  bir işçilik sonucunda oluşturulan   bir proje olduğunu önümüze koymaktadır.

Son on günde  gerçekleştirilen  protestolarda  birçok zıt unsur bir arada  gerçekleşmektedir. Çevrecilik ve vandalizm,  barış ve şiddet bu protesto gösterilerinde  bir arada görebileceğimiz  temalar ve eylemler olarak karşımıza çıkmaktadır. Gezi protestoları Türkiye’nin  demokratikleşmesi, bireysel hak ve özgürlüklerin korunması, çevrenin tahrip edilmemesi gibi merkezi bir amacın gerçekleşmesi için yapılmamıştır.’Gezi direnişi,’ iddia edildiği gibi bir özgürlük mücadelesi değildir.Taksim-Gezi Parkı olayları,  özgürlük ve demokrasi mücadelesinden ziyade eski düzen yanlılarının yeniden Türkiye’nin tek sahibi olmak için verdikleri bir hegemonya mücadelesinin stratejik bir aracıdır. Ağaç hassasiyetinden hareket ettiğini söyleyen eylemcilerin hükümetin istifaya zorlanılması için protestolarını her yerde yoğunlaştırması,   yapılan  mücadelenin  hegemonik  bir mücadele olduğunu net olarak ortaya koymaktadır. Gezi Parkı eylemlerini, Türkiye’nin demokratikleşmesine ve özgürleşmesine  ciddi hiçbir katkısı olmayan,  ülkenin  birbirinden tamamen kopuk ikili bir toplumsal yapı oluşturmasına neden olan kitle hareketleri olarak değerlendirmek mümkündür. 

Protesto eylemlerini gerçekleştiren kitlenin,  son on yılda  Ak Parti hükümetinin icraatlarına, Başbakan’ın kibrine ve üslubuna    karşı toplumda biriken öfke patlamasını temsil ettiği ve verilen mücadelenin bir onur mücadelesi olduğunu iddia eden, eylemleri romantize  ve mistisize eden yorumlar yapılmaktadır. Eylemlerin merkezinde tek bir kişinin olduğu görülmektedir: Tayyip Erdoğan. Erdoğan’ın toplumsal öfkenin  ve nefretin objesi haline getirilmeye çalışılması   önümüzdeki tablonun   nerdeyse her tarafını oluşturmaktadır. Erdoğan’ın bütün sorunların kaynağı  olduğu ve Erdoğan’sız bir Türkiye’nin içte ve dışta daha iyi olacağına dair kanaat  ustalıklı bir biçimde toplumsal bilinçaltına yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu bağlamda Gezi Parkı  olayları üzerinden Erdoğan ve toplum  arasındaki bağlar birbirinden kopartılarak Başbakan insandan ve toplumdan kopuk,  yalnız ve istenmeyen biri konumuna getirilmek istenmektedir. Gezi Parkı olaylarının arkasındaki  dizayn edici aktörler, yürüttükleri iktidar mücadelesinin başarıya ulaşması için  Erdoğan’ı bir an önce güçsüzleştirme ve tasfiye etmenin  çok iyi farkındadırlar.

Gezi olayları,  Erdoğansız bir Türkiye  amacını gerçekleştirmek için   çok yönlü olarak dizayn edilen  ileri bir toplumsal mühendislik projesinin  stratejik aşamasını oluşturmaktadır.    

Gezi dersleri ve sonuçları

0

Bu yazı Zaman Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Geçtiğimiz hafta sonundan beridir Taksim’de ve onunla bağlantılı olarak başka bazı yerlerde yaşanan olaylar Türkiye siyasetinin niteliklerinin ve problemlerinin keşfedilmesi ve incelenmesi için adeta bir laboratuvar teşkil etti.

Bu imkândan usulüne uygun şekilde yararlananlar çok kazançlı çıktı. Böyle yapamayanlar ise öfkenin, nefretin, tek boyutlu bakışın, olgularla duyguları karıştırmanın kurbanı oldu.

DEMOKRATİK SİYASETİN TARZI VE SINIRLARI

Liberal (temsilî) demokrasiler bir kurallar ve kurumlar manzumesidir. Bu çerçevede, periyodik, âdil, yarışmacı seçimler demokratik siyasetin zirvesi, en geniş platformu olarak tecelli eder. Demokrasilerde iktidarlar seçimle işbaşına gelir ve seçimle görevden uzaklaştırılır. Seçimle iktidar değişikliği öylesine önemlidir ki, Huntington gibi siyaset bilimciler, peş peşe iki defa seçimle iktidarın değiştiği ülkeleri demokrasiler kategorisine dâhil eder. Şüphesiz, seçimler siyasî meşruiyetin en önemli aracıdır. Hiçbir dernek, vakıf, sendika, oda, baro vs. partiler çapında bir siyasî meşruiyete sahip olamaz. Bununla beraber, demokratik siyaset sadece seçimle ve siyasî partilerle sınırlanamaz. Çeşitli çap ve seviyelerde mütemadiyen devam eder. Siyasî partiler dışındaki beşerî birlikler de siyasete değişik yollarla müdahil olmaya çalışır.

Liberal demokrasinin temel ilkelerinden biri, kişilerin kendilerini etkileyecek kararların alınmasına katılma hakkına sahip olmasıdır. Bu, millî seviyede olduğu kadar mahallî seviyede de geçerlidir. Yani, mahal sakinleri kendi yaşama alanlarını ilgilendiren kararları bizzat oluşturabilmeli veya kararların oluşturulma süreçlerinde yer alabilmelidir. Bu kararlar, yerine göre, evlerin renklerinden parkların yerlerine, binaların kat sayısından yolların güzergâhına kadar uzanabilir. Demokrasinin bu ilkesi açısından bakıldığında, Gezi’de İstanbul Belediyesi ve hükümet tarafından yapılmak istenenleri yapmaya çalışma tarzında bir yanlışlık var. Parkta yapılmak istenen şeye bazı insanlar itiraz ediyor. Bunlar seslerini duyurmak için platform da oluşturmuşlar. Belediyelerin (ve hükümetin) onları dinlemesinden, taleplerini öğrenmesinden, tartışma masasına yatırmasından, uygun olanları kabul etmesinden, olmayanların niçin uygun olmadığını açıklamasından daha normal ne olabilir? Ne yazık ki, bu yapılmıyor. Gerçi demokratik temsil kabiliyeti olan bir organ (Belediye Meclisi) bir karar vermiş ama, karara ciddî ve ısrarlı bir itirazın yükselmesi kararın yeniden gözden geçirilmesini ve demokratik meşruiyet tabanının genişletilmesini gerektiriyor. Bu ihtiyacı görmek ve gereğini yapmak çok mu zor? Otobüslerin rengini, vapurların şeklini şehrin sakinlerine soran bir belediye, Gezi’de ne olması gerektiği hakkında niçin mahalle sakinlerine sormuyor? Meselâ, niçin Beyoğlu’nda bir referandum yapmıyor?

Bu soru bizi demokratik siyasetteki merkezîleşme eğilimini teşhis etmeye götürüyor. Ne yazık ki, Türkiye adem-i merkezileşmenin sadece lâfını ediyor. Siyasî ve idarî yapı tersi istikamette ilerliyor. Sanki bütün kararlar Ankara’da ve yalnızca tek kişi tarafından alınıyor. Bu, ister istemez, “iktidar otoriteryenleşiyor mu?” sorusunu gündeme getiriyor. Burada önemli olan fiilen öyle olup olmasından ziyade böyle bir algının doğmasıdır. Ayrıca, algının bir kısmının kara propaganda ürünü olabileceğini varsaysak bile, bir kısmının da insanların olaylardan ve olgulardan etkilenmesinin sonucu olabileceğini kabul etmek gerçekçi olmanın gereğidir. Bunlara bir de Gezi Parkı’nda barışçıl bir eylem yapan insanlara sabaha karşı düşman mevzilerine saldırır gibi baskın yapmaya benzer bir polis baskını, lüzumsuz gaz ve tazyikli su kullanımı eklenince otoriteryenlik manzarası pekişiyor.

Bence iktidar bu algıyı hafife almamalı. Hiçbir parti halkın ebedî, vazgeçilmez vekâletine sahip değildir. Birçok parti en güçlü olduğunu sandığı zamanlarda ardındaki halk desteğinin güneş karşısındaki buz gibi eridiğini gördü. Başka bir deyişle, her partinin, teorik olarak, bir seçimlik canı vardır. Demokratik siyasete uygun davranmazsanız, uygun bir lisan kullanmazsanız, tabanınızdaki erimeyi kısmen önleseniz veya yavaşlatsanız bile, karşıtlarınızın birleşmesine engel olamazsınız ve size duyulan antipati veya nefret kendinize en çok güvendiğiniz bir anda iktidarın elinizin altından kayıp girmesine sebep olabilir. Nitekim, haziran başlarında bunun işaretleri görüldü. Taraf gazetesi Sözcü gazetesi gibi çıktı. Akıllı iktidar herhalde rakiplerini bölünmüş hâlde tutması gerektiğini bilendir.

ASKERÎ DÜZEN İSTEYENDEN DEMOKRAT OLUR MU?

Gezi Parkı olaylarından sadece iktidar için ders çıkmadı, muhaliflerin alması gereken dersler de doğdu. CHP medyası ve gitgide ona yaklaşan Taraf “Halk kazandı” manşetleri çekti. Öyle mi? Kim bu halk? Sadece sokaklara çıkıp eylem yapanlardan mı müteşekkil yoksa evinde işinde kalıp olayları medyadan takip edenler de halka dâhil mi? Bu ikincilerin çoğu parkla ilgili plana ya kayıtsız kalıyor veya destek veriyor olmalı. Bu durumda halk adına kim nasıl karar alacak? Sessiz çoğunluğun dediği mi olacak yoksa eylemci azınlığın dediği mi? En azından Beyoğlu’nda bir referandum yapılmasına CHP medyası var mı? Belediyenin planı böyle bir referandumdan onay alırsa bu onlara göre planın meşruiyeti için yeterli olacak mı? Yetmeyecekse sokaklarda eylem koyanların itirazının meşruiyeti nereden kaynaklanıyor?

Protesto gösterilerinde değişik meşreplerden insanlar vardı. Ankara ve İstanbul’da bazı liberal gençlerin de katıldığını biliyorum. Protestolarda kimileri “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye bağırdı. Zikirlerini dinlemekle kalmayıp fikirleri de incelendiğinde bunların askerî bir düzende bizzat yaşamayı istemekle yetinmeyip başkalarını da –meselâ beni de- askerî düzene mahkûm etmek istedikleri anlaşılıyor. Bu kafadakiler demokrat olabilir mi? Askerî düzen isteyenlerin, AKP’nin demokratik ilkeleri zorladığı söylenebilecek icraatlarına karşı çıkmaları onları demokrat kılar mı? Demokrat olup olmadıklarını anlamak için neye taraftar olduklarına da bakmak lâzım gelmez mi? Tek parti dönemi diktatörlüğüne toz kondurmayanlar, AKP’ye karşı hangi pozisyonu alırlarsa alsınlar beni demokrat olduklarına inandıramazlar. Tek parti döneminin tek adam uygulamasına itirazı olmayanlar Erdoğan’ı tek adamlıkla suçlayarak beni tek adamlığa karşı olduklarına ikna edemezler. Onlarla aynı safta yer almamı sağlayamazlar. Bu vesileyle şu önemli gerçeğin altını çizmek isterim: Liberal demokratlar AKP’ye hem genel olarak hem tekil icraatlar bazında eleştiriler yöneltmelidir elbette, ama bunu Kemalizm adına ve menfaatine değil, liberal ilkeler ve demokratik kurumlar adına ve hesabına yapmaları gerekir. Aksi takdirde, kaçınılmaz şekilde, liberallikleri de demokratlıkları da uçar gider.

 

Milyonlarca kişi olayları uzaktan takip etti ve kendine göre sonuçlar çıkardı. Bunların çoğu protestocuların hareketlerine sempati duymadı ve hatta onları hükümetten daha çok dayatmacı gördü. Bu algılamalar yaklaşmakta olan seçimlerin sonuçlarına herhalde yansıyacaktır. Bu çerçevede bir yakınımdan bahsetmek manidar olabilir. Ben gazeteci değilsem de, eş görüşü yansıtmayı sadece Ertuğrul Özkök’e bırakmak istemem. Ertuğrul Özkök’ün eşi Tansu Hanım’ın Gezi olaylarından sonra CHP’ye oy verme azmi bilenmiş olmalı. Benim eşim Safiye Hanım ise geçen cumaya kadar AKP’ye oy vermeyi düşünmüyordu, ama yaşadığımız mahallede Kemalistlerin günlerce estirdiği terör havasından sonra kararlı bir AKP seçmeni oldu. Liberal üstatlar boşuna söylememiş: Davranışlarımızın niyetlenmemiş sonuçları vardır…

AK Partililer sokağa iner mi?

0

Bu yazı Zaman Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Son yazımda ‘Erdoğan’ı seviyorsanız ona gerçekleri söyleyin’ demiştim. Faydasız bir çağrıymış.

Bakıyorum da, son dönemde sürekli ‘yeni Türkiye’den söz edenler Gezi olayını hâlâ ‘eski Türkiye’ ezberleriyle konuşmaya ve yazmaya devam ediyorlar. Olayları ya ‘dış mihraklar’a bağlıyorlar, ya da ‘iç komplolara’.  Sosyoloji bilenler de bunu yapıyor, siyaset bilimi okuyanlar da…

Erdoğan bunları inşallah okumamıştır Kuzey Afrika gezisinde. Yoksa dönüşünde halkına dış düşmanların ajanı, komplocuların maşası muamelesi çeker maazallah.

Bir zamanlar ulusalcı Kemalistler böyle bir ‘analiz düzeyi’ndeydiler. Her şeyin ‘kökü dışarıda’ydı. AK Parti’yi dış güçler iktidara getirmiş, 27 Nisan bile aslında AK Parti’yi iktidara taşımak için tasarlanmıştı.

Şimdi de sosyolojik veya politik analizler yerine ‘komplo teorileri’nden geçilmiyor ortalıkta. Olayları tekikleyen cuma sabahı baskınını polisin içindeki birilerine bağlayan komplocular bile var. Herkesin gözü önünde cereyan eden olaylara bakmak yerine komplo analizleriyle hem kendilerini yanıltıyor, hem de Başbakan’ı aldatıyorlar.

Düşünce tembelliği kötü bir alışkanlık. Gezi Parkı gösterilerini ellerine tutuşturulan ‘istihbarat raporları’na bakarak tümüyle ‘illegal örgütlere’ fatura etmek bir ‘eski Türkiye’ refleksi.

Doğrusu AK Parti kendi değiştirdiği Türkiye’yi anlamakta zorlanıyor. Toplumsal bir tepkiyi sadece örgütlere ve komplolara bağlayarak olayların kökenlerini anlamazlıktan geliyor. Buyurgan, halkına tepeden bakan, onu ideolojik bir kalıba sokmaya çalışan devlet anlayışına karşı sivilleşmeyi, demokratikleşmeyi, çoğulculuğu düne kadar AK Parti savunuyordu. AK Parti ‘devletleştikçe’ bu söylem ‘başkaları’na geçiyor. Paradoks tam da bu.

Şimdilerde ‘başka insanlar’, dün AK Parti’nin itiraz ettiği ‘aynı’ şeylere itiraz ediyorlar; buyurgan, topluma bir ‘proje’ olarak bakan, ona bir kimlik dayatmaya meyleden iktidara itirazları var. Kentleşen, eğitim düzeyi artan, dünya ile daha da bütünleşen bir toplum yukarıdan aşağıya hiyerarşik bir devlet düzeni altında ‘terbiye’ edilemez zaten. İnsanlar ne ‘döven’ ne de ‘besleyen,’ dolayısıyla vasilik iddia eden bir devlet istiyorlar.

Başbakan Erdoğan’ın önünde iki yol var; ya iktidarının mutlak değil sınırlı olduğunu kabul edecek ya da çoğunluğuna güvenerek azınlığı sindirecek.

Erdoğan için başında bulunduğu ülkeyi ‘yönetilebilir’ bir durumda tutmanın yolu, iktidarının ‘mutlak’ değil, başkalarının hak, özgürlük ve tercihleriyle ‘sınırlı’ olduğunu kabul etmektir. 2002 ve 2007 ruhuna döner, kimlik inşa etmek yerine demokratikleşme hamlelerine hız verirse partisi 2023’e kadar iktidarda kalır, ülke de krizden kurtulur. Yani tam bir kazan-kazan durumu. Bunun için toplumun devlet karşısında özerkliğini kabul etmesi, her toplumsal ve ekonomik aktörü kendi hegemonyası altına alma, gücü tekelleştirme eğiliminden vazgeçmesi şart.

İkinci yol, sertleşmek, mutlak hegemonyasını kabul etmeyenlerle çatışmayı göze almaktır. Bu noktada gösteriler demokratikleşme için yeni bir başlangıç olarak değerlendirilmek yerine eski tarz bir ‘güvenlikleştirme’ ve otoriterliği meşrulaştırma için bir gerekçe olarak kullanır.

Ancak şu unutulmasın; geçmişte askerî bir darbe tehdidine karşı Erdoğan’ın arkasında duran merkez sağ ve muhafazakâr kitle toplumsal bir çatışma yaratacak gerginliklere karşı AK Parti’den ürküp kaçabilir. Her ne kadar Başbakan ‘yüzde elliyi evlerinde zor tutuyorum’ dese de bu kitle toplumsal çatışmalarda sokağa çıkma eğiliminde hiçbir zaman olmadı.

Aşırı uçlarla sokakta bir gerginlik siyaseti izleyen AK Parti bazı çevrelerde bir dayanışma adresi olabilir, ama ‘merkez’den uzaklaşırsa sağ seçmenini ürkütüp çok güvendiği sandığı riske atabilir.

Menderes-Özal çizgisiyle Erdoğan arasında ilişki kurmayı sevenler bu gerçeği hatırlasalar iyi olur…