Taksim Platformu ve dayatmacılık

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

İktisat profesörü Thomas Mayor şimdiye kadar okuduğum bilimsel makalelerin en önemlilerinden biri olan “Hunter-Gatherers” adlı yazısında beşerî kurumların doğuşunu anlatır.

Antropolojik, arkeolojik bulgulara, etnografik incelemelere dayanan ve üstüne siyasî felsefe, hukuk ve iktisat bilgisini ekleyen bu makaleye göre insanlar son 10 (belki 11) bin yıl öncesine kadar, yaklaşık 50 kişiden müteşekkil kabilelerde yaşadılar. Küme topluluğu adı verilen bu yapılar, komünist teoriye inananları hayal kırıklığına uğratacak şekilde, bireyselci felsefeye ve gönüllü işbirliğine dayanan ilk insan topluluklarıydı. Bu topluluklarda bugünkü anlamda bir yöneten – yönetilen ilişkisi ve dolayısıyla siyasî faaliyet yoktu. Yerleşik hayata geçilince işler değişmeye başladı. Nüfus arttı, toplumsal ilişkiler ve ekonomik hayat karmaşıklaştı ve bildiğimiz anlamda siyasî yönetim olayı doğdu. Siyasî yönetim, o günden bugüne şehir devleti, krallık, imparatorluk ve nihayet ulus devlet biçimlerinde karşımıza çıktı. Aksini iddia edenler olmasına rağmen, bu vakanın, yani yöneten–yönetilen ayrımının sona ereceğine, ortadan kalkacağına dair bir emare yok.  

Her insanın kendi kendisini idare etmesi bir haktır. Her ailenin de. Her grubun da. Ancak, insan topluluklarının  hacmi genişledikçe, topluluklar büyüyüp toplumlara dönüştükçe, “kendi kendini idare” kavramı muğlaklaşıyor, anlam kaybına uğruyor ve uygulanabilirliğini kaybediyor. İstisnaî durumlarda bir mana ifade ediyor. Meselâ, A ülkesi B ülkesi tarafından işgal edilmiş ise, A toplumunun B ülkesinin yönetimi altında  olmayı (yani kolonyalizmi) reddetmesi bir haktır ve anlam taşıyan bir taleptir. Ancak, böyle bir durum yoksa, 100 milyon nüfuslu A’nın kendi kendini idare etmesi nüfus içinden birilerinin idareyle ilgili başlıca kararları alma yetkisine sahip olması demektir. Bu gerçeği reddedemeyiz. 100 milyon 100 milyon olarak her durumda bizzat karar alsın demek neredeyse hiçbir anlamı olmayan bir şey söylemektir. Kaldı ki, bu kadar geniş bir grubun herhangi bir konuda tam bir mutabakata ulaşması da hemen hemen imkânsızdır.  

O zaman, temel soru şu: Toplumları kim yönetmeli? Bir zamanlar olduğu gibi Tanrı’dan gelen bir yönetme hakkına sahip olan krallar desek olmaz. Herkes güler. Başka gülünecek cevaplar vereyim: En uzunlar, en yaşlılar, en akıllılar, en hızlı koşanlar, en zenginler, en fakirler, en tahsilliler… Bunların hiçbirinin hoşunuza gitmediğinin farkındayım. Ben de aynı fikirdeyim. Bu yüzden liberal (temsilî) demokrasiye sığınıyoruz. Diyoruz ki, kimin toplum adına karar alma yetkisine (yanî siyasî yönetimi üstlenme hakkına) sahip olacağına, halk, özgür seçimlerde tercih yaparak karar versin. Buna itiraz edilebilir mi? Şaşırmayın, edenler var. Meselâ Taksim Platformu, radikal sol ve sağ gruplar. Bana gelince, benim itirazım yok, ama şartlarım var ve sanırım bu şartlar karşılanmazsa bu yöntem meşruiyetini kaybeder. Bu şartları yükleyen liberalizm. Kısaca liberal demokrasi sadece kimin yöneteceğini belirleme metodu olmakla kalmıyor; nasıl, nereye kadar ve hangi sınırlar içinde yönetilebileceğimizi de tayin ediyor. Başka bir deyişle, kamusal iktidarı sınırlıyor.  

Liberal demokrasilerde seçimler yoluyla iktidara gelen hükümetler ve hükümetlerin çalıştırdığı makineler olan devletler sınırlı olmak zorundadır. Zira, çoğunluğu temsil ediyor da olsalar, siyasî karar makamlarının her zaman doğruyu yapacağının bir garantisi yoktur. Bu yüzden, çağdaş demokrasi anlayışında, azınlıkların korunmasına özel vurgu yapılır. Azınlıklar en sonunda tek bir insana kadar inebileceği için, liberal demokrasilerde devlet iktidarının sınırlanmasının en önemli aracı vazgeçilmez, ihlâl edilemez insan haklarıdır. Siyaset teorisinde “farklılaştırma” (diffirentiation) dediğimiz bir yolla devlet iktidarına insan hakları alanında hareket kabiliyeti bırakılmaz. Devlet hakların özüne hiçbir şekilde dokunamaz. Bunu yapmak şarttır zira tabanı geniş siyasal iktidarların çoğunluk yönetimini çoğunluk diktatörlüğüne çevirme ihtimali her zaman mevcuttur.  

Çoğunluk diktatörlüğü tehlikesi her demokraside karşımıza çıkabilir. Ancak, Türkiye’ninki gibi istikrarsız ve köksüz demokrasilerde bir tehlike daha vardır: Azınlık dayatması. Bana göre bu tehlike en az ilki kadar gerçektir ve daha sık tezahür etmektedir. Kendilerinin kalabalık halk yığınlarından daha üstün olduğuna inanan azınlıklar, çoğunluğun temsilcilerinin kararlarının meşruiyetini tanımama; manipülasyon, dalavere, hatta şiddet kullanma yoluyla çoğunluğun kararlarının uygulanmasını önlemeye çalışma yollarına başvurabilmektedir. Taksim olaylarına biraz da bu açıdan bakmakta fayda var. Gezi’de ne yapılacağı bir insan hakkı meselesi değildir. Park olarak kalsa da olur, kışla yapılsa da. Hangisinin olacağına kim yetki sahibiyse o karar verecektir. Kışla olmasına karşı çıkanlar, siyasal iktidardan daha büyük bir meşruiyete mi sahiptir? Tabiî kî hayır. Onlar halk mıdır, yoksa halkın bir parçası mı? Neden halkın bir parçası geri kalan ve muhtemelen daha geniş parça(lar) yokmuş gibi konuşuyor? TP referandumu reddediyor. Nerede kaldı demokrasi? Halkın taleplerine, toplumsal duyarlıklara kulak verilmesi?  

Doğrusu, hükümetin tavrından memnun değilim. Kışla yapılsa ne olur, yapılmasa ne olur? Niçin bu lüzumsuz, sert, kışkırtıcı söylem? Ancak, hükümet otoriteryen bir pozisyonda duruyorsa TP totaliteryen bir pozisyon işgal ediyor. Tam bir dayatmacı. Açıklamalarında günün popüler kavramlarını kullanması kimseyi yanıltmasın, arkaik bir totaliter zihniyeti temsil ediyor. Toplumsal duyarlılığı tekeline alıyor. Halk kitlelerinin potansiyel tercihlerine ilkel bir pozitivist anlayışla “bilim” adına karşı çıkıyor. Bütün totaliter hareketlerde görülen bir özellik bu. Halkı kendileri tanımlarlar ve halkın ne istediğini onlar bilirler, daha doğrusu halk onlardır ve onlar ne istiyorsa o halkın isteğidir. Onların isteğine karşı çıkanlar ya cahildir ya da bilimsel gerçekleri inkâr etmektedir.

 

Bana öyle geliyor ki, totaliter zihniyet ve azınlık dayatması TP’de bir kere daha hortladı.

Bu Yazıyı Paylaşın

Önceki İçerik
Sonraki İçerikKim marjinal, kim merkez?

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,724TakipçilerTakip Et