Ana Sayfa Blog Sayfa 402

Meslek Kuruluşları Sivil Toplum Örgütleri midir?

TBMM Genel Kurul’unda görüşülen Torba Yasa Teklifi ile Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB)’nin harita, plan, etüt ve projelerine parasal bedel karşılığı verdiği vize yetkisinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na geçmesini sivil topluma vurulmuş bir darbe olarak yorumlayanlar oldu.Türkiye’de kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütlerin birer sivil toplum kuruluşu olup olmadığı tartışma konusudur. Herşeyden evvel gerek meslek örgütlerin kuruluş amaçları ve gerekse Demokrasi’ye karşı geliştirdikleri tutum ve tavırlar dikkate alındığında bu tür kuruluşların bir “sivil” örgüt olmaktan daha çok statükonun korunmasına hizmet ettiği görülmektedir. Bilindiği gibi meslek örgütleri Tek Parti Dönemi’nin ve 1961 Anayasası’nın getirdiği vesayetçi düzenin ve yönetim yaklaşımının bir uzantısıdır.

  Mesleki kuruluşlar hep Demokrasi karşıtı oldular;

     1950 sonrası dönemde meslekler ve meslek kuruluşları 1960 askeri darbesi sonrasında yürürlüğe konulan 1961 Anayasası’yla anayasal statü tanınmıştır. Mesleki örgütler 1982 Anayasası’yla da korunmuş ve bu kapsama dâhil edilen meslek örgütleri gitgide yaygınlık kazanmıştır. 1961 yılından itibaren ciddi bir reform yapılmayan mesleki örgütler vesayet sistemin korunmasında da öncü roller üstlenmişlerdir. Kimilerine göre bir sivil toplum örgütü olarak tanımlanan meslek kuruluşların askeri darbeler döneminde cuntanın sivil iktidarları devirmek için birer üs olarak kullandığı bilinen bir gerçektir. Örneğin 28 Şubat sürecinde TESK ve TOBB sivil hükümetin devrilmesinde ve yerine askerin arzu ettiği bir hükümetin kurulmasında aktif rol oynadılar. Keza Ömer Dinçer’in 2003 – 04 yıllarında “Rönesans olmadan reform olmaz” diyerek Türkiye’de tıkanan bürokrasiyi rahatlatmayı, devlet ve halk arasındaki karşılıklı güvensizliği ortadan kaldırmayı, bürokratik verimliliği arttırmayı, insanların yaşam kalitesini yükseltmeyi en önemlisi de insan hak ve özgürlüklerini genişletmeyi hedefleyen “Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı’nın kısacası yerel yönetimlerin güçlenmesini sağlayacak bir reform paketine de başta KES, DİSK, TMMOB, TÜRMOB, TTB, ADD gibi kuruluşların başını çektiği birçok yapılanma tarafından “geleceğin ipotek edilmesi” olarak nitelendirilmiş ve çok ciddi eleştiriler getirilerek bu reformun rafa kaldırılmasına neden olunmuştu. Benzer kuruluşlar bu tür demokrasi karşıtı tavırlarını gerek başörtüsü serbestliği sağlayacak olan yasa tasarısı görüşülürken gerekse katsayı gibi adaletsiz uygulamalarda da göstermişlerdir.

     Sivil toplum özgürlükçü olur;

     Oysa sivil toplum, tabiatı gereği insan haklarının hiçbir gerekçeyle ihlâl edilemeyeceğini ve insanların sahip olduğu onurun, inancın, kimliğin, değerlerin ve hayat tarzlarının hiçbir irade, ideoloji ya da otorite tarafından yok sayılamayacağını ve baskı altına alınamayacağını savunur. Ve böylesi bir sorumlulukla özgürlükçü düşüncenin gelişmesinde aktif rol oynar. Baskı ve zora karşıdırlar. Bu bakımdan bugün Türkiye’de kanun zoruyla kurulan ve her dönem darbecilerle işbirliği içerinde bulunan ayrıca zorunlu üyelik esasına dayanan ve rekabetçi piyasa ortamından tamamen uzak mesleki kuruluşlara sivil toplum örgütleri statüsüne sokamayız. Liberal Düşünce Topluluğu Derneği Uluslararası Sivil Toplumu Destekleme ve Geliştirme Derneği’nin de (STD) katkılarıyla 2012 yılında Türkiye’de Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşlarının Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin bir kamuoyu araştırması yapmış ve aynı zamanda yeni anayasaya dönük reform önerilerini paylaşmıştır. Atilla Yayla, Bican Şahin, Özlem Çağlar Yılmaz, Ömer Çaha ve Yusuf Şahin hocaların koordinatörlüğünde yürütülen bu önemli rapora göre; mesleki kuruluşların zorunlu üyelik esası ve örgütlenme konusundaki tekçi yapı demokratikleşme, özgürlükler ve birey hakları bakımından sınırlayıcı ve kısıtlayıcıdır. Alternatif örgüt kurulamaması örgütlenme özgürlüğü ve bireysel tercih serbestîsi ile de çelişmektedir.

     Yeni anayasada mesleki kuruluşlar;

     Rapora göre; özellikle yeni anayasa sürecinde mesleki örgütlenmenin ve meslek örgütlerini, toplumsal, ekonomik ve siyasal alanda yaşanan gelişme ve ilerlemeler paralelinde, geçmişten günümüze kadar yaşanan temel problemleri çözecek, örgütlenme özgürlüğü önündeki engelleri kaldıracak, serbest piyasa ekonomisinin işleyişini bozan, rekabeti engelleyen, dolayısıyla da tüketici menfaatlerine aykırı kamusal tipteki mesleki örgütlenmeye son verecek, bu alandaki tekelleşmeyi kıracak, sivil toplumu ve sivil toplum kuruluşlarını geliştirecek, kamu yönetimi ve siyasal sistem içerisine entegre edilmiş vesayet mekanizmalarını işlevsiz kılacak, siyasi iradeyi güçlendirecek, çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi işler hale getirecek, meslek mensuplarının iradelerini önceleyen ve gönüllülük esasına dayalı yeni bir yaklaşımla düzenlenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, yeni anayasanın hazırlık sürecinde kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının yeniden yapılandırılmasına yönelik olarak alternatif yapılandırma modellerinin ve bunun için gerekli yasal düzenlemelerin tartışılması önem kazanmaktadır.

     Bugün mesleki kuruluşların kamuoyunda oluşturdukları algı örneğin neredeyse tüm doktorların, eczaların, mimar ve mühendislerin vs. kemalist olduğu üzerinedir. Oysa mesleki kuruluşlara üyeliği bulunan tüm meslek sahiplerin aynı ideolojik görüşe sahip olmadıkları bir gerçektir. Buna rağmen kurum adına yapılan tüm açıklamalar farklı görüş ve düşüncelere sahip diğer üyeleri de zan altında bırakmaktadır. Bu bakımdan yapılması gereken öncelikle üyelik bakımından serbestlik ve gönüllülük ilkelerine dayanan kuruluş, işleyiş ve faaliyetler bakımından devletten bağımsız sivil toplum kuruluşu niteliğinde bir yapılanmanın anayasada yer etmesidir.

 Bu yazı Ufkumuz’da yayınlanmıştır.

Erdoğan gitmeli, psikolojisi liberalleri böldü

0

Röportaj: Murat Aksoy, Yeni Şafak

İstanbul Ticaret Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atilla Yayla Mısır’daki darbenin adını koymayanları sert biçimde eleştirdi. Yayla bunun nedeniniyse; ‘Türkiye bir felakete gidiyor, bu felaketin de ana sorumlusu ya da tek sorumlusu Tayip Erdoğan’dır, o halde gitmelidir psikolojisi’ olabileceğini söyledi.

Liberallerin kafası bulanık mı bugünlerde, en azından bazılarının?

Liberalizm nedir, Türkiye’de kim liberaldir konusunda ciddi bir kafa karışıklığı olduğunu sen de biliyorsun. Önce Gezi sonra Mısır’daki darbe Türkiye’deki liberal, liberal demokrat kesimlerde kafa karışıklığını açık hale getirdi. Mısır’da her şeyi açık olan darbeye darbe dememek kendine liberalim ya da liberal demokratım diyenlerin yapabileceği bir şey değil. Bir liberal demokratik yöntemlerle işbaşına gelenlere karşı yapılan her türlü darbeye kategorik olarak karşı çıkar. Darbe liberal demokrasinin ruhuna aykırıdır. Liberal demokrat bir sistemde seçimle gelenler seçimle giderler. Elbette seçimle gelmiş bir iktidar siyaseten hata yapabilir, yanlış siyasi tasarruflarda bulunabilir ama bunun karşılığı askeri darbe değildir. Siz siyasi otoriteden memnun değilseniz darbe için gerekçe bulmanız zor olmaz. Maalesef bazı liberal demokrat kalemlerin tavrı bu. 

Bunu neye bağlıyorsunuz?

Ben elbette bu kimselerin kötü niyetli olduklarına inanmıyorum. Bu hatalı davranışlarını birlkaç nedene bağlıyorum. Biri yanlış bilgi kaynaklarından beslenmeleri. Yani, Mursi hakkında zikredilen olumsuz icraatların pek çoğunun gerçek olmadğından haberdar olmayışları. Bazı Batılı merkezler Mursi’yi ülkeyi kutuplaştıran, ifade özgürlüğünü budayan, neredeyse bir şeriat devleti tesis etmeye çalışan bir kişi olarak resmediyorlar. Halbuki durumun böyle olmadığını biliyoruz. Bu arkadaşlar da bu tür bilgilere doğrulatmadan inanıyor ve yorumlarını bunun üzerine kuruyorlar. 

Bu dediğinizden darbenin Batı kaynaklı bir operasyon olduğunu çıkarabilir miyiz?

Mursi ile ilgili olarak böyle bir çarpıtma olduğunu düşünüyorum. Mursi’nin yapıp yapmadıklarına dürüst bir şekilde baktığımızda CNN’in, Reuters’in sunduğundan başka bir Mursi çıkıyor karşımıza. Tamamen kuşatılan bir seçilmiş lider ve onun altının bir darbeyi meşrulaştırmak için adım adım oyulması. Elbette Mursi’nin hataları vardır ama bunun bedeli darbe değil sandıktır. Demokrasiye 1 yıl bile tahammül edemeyenlerin başka hesapları var bana göre. 

Neden darbeye darbe denemiyor?

Türkiye’de kendine liberal demokrat diyenlerin bir kısmı bahsettiğim kaynaklardan beslendikleri, aceleci oldukları ve olayları ilkeler değil kişiler üzerinden değerlendirdikleri için benim tuhaf bulduğum yazılar yazıyorlar. Yazan insanlar tanıdıklarım. Yıllardır liberal fikirleri savunan ve Türkiye’de bu fikriyatın gelişmesini isteyen biri olarak bu yazılara cevap vermeyi ahlaki bir sorumluluk olarak gördüğüm için itiraz ediyorum. Kendisine liberal diyen bir insanın darbeyi savunmak için gerekçeler üretmesi beni fazlasıyla üzüyor. 

Neye bağlıyorsunuz bu duyguyu?

İlk sebebin yanlış bilgi kaynaklarından beslenmeleri olduğunu ifade ettik. İkincisi de Türkiye’deki siyasal ortam. Türkiye bir felakete gidiyor, bu felaketin de ana sorumlusu ya da tek sorumlusu Tayip Erdoğan’dır, o halde gitmelidir psikolojisi içindeler. Erdoğan’a duydukları şahsi antipati de bu savrulmaya katkıda bulunmuş olabilir. Üçüncü bir neden daha var. 

Nedir o?

Geldikleri zihinsel kök. Bunların çoğu Kemalist kökten gelme. Ben dahil hepimiz Kemalist beyin yıkamadan geçtik. Bunun beynimizde yarattığı tahribatı iyileştirmek çok ciddi bir şahsi çabayı gerektiriyor. Yani ben demokrat oldum, özgürlükçü oldum demek bunu sağlamaya yetmiyor. Bu arkadaşlarda kritik anlarda bu Kemalist damar hemen kendisini gösteriyor. Bugün ortaya çıkan da budur. Türkiye’de kendine liberal diyenlerin önemli bir bölümü Avrupai terimlerle söylemek gerekirse sosyal demokrattır, liberal değildir. Bunlarda toplum mühendisliğini benimseme eğilimi daha belirgindir. Halbuki orijinal liberal teori, genel ilkeleri koruma altına alıp toplumu kendi haline bırakmaya dayanır. 

DARBE İHVAN’I DAHA DA DEMOKRATİKLEŞTİREBİLİR

Türkiye Mısır kıyaslaması ne kadar doğru?

Hiçbir ülke bir diğerinin aynısı değildir. Bir ülkedeki şablonu alıp başka bir ülkenin üstüne oturtarak çok açıklayıcı izahlar yapamazsınız.. Ama bu hiç karşılaştırma yapılamaz anlamına gelmez. Türkiye Mısır karşılaştırması yapılabilir, bu meşru bir karşılaştırmadır, bilimsel olarak da anlamlı bir karşılaştırmadır ve buradan bazı sonuçlar da çıkabilir. Aslında meselelerin özü birbirine benziyor. Bugün Mısır’da yaşananlar 1960 darbesi civarındaki Türkiye’ye benziyor. Mısır’da geçmişten bu yana Batılı hayat tarzına sahip, ekonomik olarak güçlü, sistem içinde konumları iyi olan azınlıklar var. Bunlar Mübarek dönemde de vardı. Ve Mübarek ile sorun yaşamadılar. Bu kesim şimdi Mursi ve İhvan ile birlikte sıkıntı duymaya başladı. Kendi hayat tarzını, kendi imtiyazlı pozisyonunu kaybetme korkusu içine girdi. Olabilir, ama pozisyonlarını korumanın yolu ordu ile koalisyona gidip darbe yapmak değildir. Ve Mısır’da darbe başarılı olsa da kurulacak sistemin uzun süre yaşama şansı yoktur. 

Darbeye karşı direniş Mısır ve İhvan’ı nasıl etkiler?

Mısır Arap dünyası için önemli bir ülke. Mısır’da olan her şey Arap dünyasının etkileyecektir. Mısır’da İhvan taraftarlarının darbeye barışçıl yollarla direnmesi tabanının demokrasi kültürünü kuvvetlendirecek, sandığa olan inancını arttıracaktır. İkincisi bu süreç Müslüman Kardeşler için de bir öğrenme süreci olacak ve onların daha kapsayıcı, çoğulcu bir siyaset izlemesinin yolunu açacaktır. Yani olay uzun vadede Müslüman Kardeşlerin liberal demokrat bir sisteme olan inançlarını arttırabilir. Bu, onların Müslümanlıktan, Müslümanca yaşama biçimlerinden vazgeçmeleri anlamına gelmiyor. Unutulmasın ki, çoğunluğun hayat tarzının kendi kendini koruyabilmesi uzun vadede azınlığın hayat tarzının da korunabilmesini sağlayacak çerçevenin tesis edilmesine bağlıdır. 

Batı’nın Mısır’daki tavrı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Batı, İslamofobi korkusundan ve milli çıkar anlayışından dolayı Mısır’da kötü sınav verdi. Batı ülkeleri liberal değerlere çok ilginç bir şekilde ihanet ettiler. Bu onların ilk ihaneti değil. Faşizm de, komünizm de, din savaşları da, ırkçılık da, göçmen düşmanlığı da liberal değerlere yapılan ihanetlerdir. Komplo teorilerini sevmiyorum ama son olaylara bakınca bunun Batının katkısıyla, Batının ülke içindeki işbirlikçileri ile tezgahlanmış olabileceği gibi bir duyguya kapılıyorum. Baradey’in temasları, “uzun süre arkadaşlarımı ikna etmek için çalıştım” demesi, uluslararası medyanın çok ilginç bir çizgide yayın yapması gibi şeyler ister istemez insanı rahatsız eden şeyler.

Türkiye’de temel özgülükler, hayat tarzı konusunda bir sıkıntı hissediyor musunuz?

Türkiye 76 milyon nüfusu, toplumsal farklılıkları, etnik, kültürel, dinsel çeşitliliği ile açık bir toplumdur. Bu çeşitlilik içinde hiçbir hayat tarzı bir başkasından, hiçbir inanç bir diğerinden, hiç bir kimlik bir diğerinden üstün ya da aşağı değildir. Müslüman hayat tarzı da başka hayat tarzlarından üstün veya eksik v değildir. Bu yüzden kamu otoritesinin toplumdaki çeşitliliğe karşı tarafsız kalması gerekir. Liberal demokrasinin özü budur. Siyasi otoritenin yüzde yüz tarafsızlığı da her zaman, her durumda söz konusu olmayabilir, fakat her halükarda taraflılığın minimum ölçüler içinde kalması ve bundan ortaya çıkan zararların telafi edilebilmesi lazımdır. 

Türkiye’de bu bakımdan problemler var mı?

Evet çok ciddi problemler var. Ama bunun nedeni AK Parti olmaktan çok, Türkiye’nin toplum mühendisliği üzerine kurulmuş olmasıdır. Türkiye bugün kısaca LAST (Laik-Sünni-Türk) diye ifade ettiğimiz, tek parti diktatörlüğünde oluşturulan kimlik esas alınarak inşa edilmiştir. Çok partili hayata geçişle bu anlayışa darbe indirilmiştir. Türkiye demokrasiye geçince Kürtler de, Sünniler de, Aleviler de derin nefes aldı. Nitekim Demokrat Parti’nin ilk toplumsal tabanına baktığımızda bunların hepsinin ağırlıklı olarak orada olduğunu görüyoruz. Ancak, demokratikleşme toplumsal mühendislik projesinin ürünü olan darbelerle eksikli hale düşmüştür. Bugün AK Parti’ye yönelik eleştirilerin çoğu bu açıdan haksızıdır. Bir örnek vereyim. 

Buyrun…

Türkiye’deki eğitim sistemi. Türkiye’de eğitim sistemi Cumhuriyet’le başlayan özelliklerini kaybetmiş değil. Eğitim sisteminin özü; CHP’nin ideoloji ve programının öğretilmesidir. İktidarda Adalet ve Kalkınma Partisi var ama eğitim sistemi devamlı CHP’liler yetiştiriyor. 

Nasıl oluyor bu?

Eğitime giydirilen ideoloji yüzünden. Eğitim sisteminin ana amacı CHP ideolojisine bağlı insanlar yetiştirmek. Onun eksik bıraktığını da zaten medyanın bir kesimi tamamlıyor. Gezi’ciler buna itiraz etti mi, ben duymadım. Sen duydun mu?

Hayat tarzları üzerinde AK Parti’den kaynaklanan bir kısıtlama var mı?

Adalet ve Kalkınma Partisi, sistemin otoriter rengini vermede minik bir yere sahiptir, sistemin ana özellikleri düşünüldüğünde. Ve bu otoriter renk de bana göre icraattan çok Erdoğan’ın üslubundan kaynaklanmaktadır. Her yerde yazıyorum, söylüyorum, Tayip Erdoğan’ın üslubu onunki gibi yaşam tarzına sahip olmayan insanları rahatsız edebilecek bir üsluptur. Ama icraatları bazında ele aldığımızda Batı demokrasisi standartları açısından eleştirilebilecek şeyler çok daha azdır. Tipik örnek olarak alkol regülasyonu üzerinde duruyorum. 

Evet…

Alkolü yasaklamak insan haklarına aykırı bir durumdur. Alkolü yasakladığınız zaman doğrudan doğruya kişinin hayat tarzına müdahale etmiş olursunuz. Ama alkolün satışı ve kullanımı ile ilgili regülasyon yaptığınızda bunun iyi mi kötü mü olduğunu anlamak için yapmanız gereken şey onu alternatif regülasyonlarla karşılaştırmaktır. Bu açıdan bakıldığında son regülasyon başka ülkelerdeki örneklere çok aykırı değildir. Burada sorun olarak yansıyan daha çok Tayyip Erdoğan’ın sunuş tarzı. Erdoğan düzenlemeyi kısmen de olsa dini bir referansla sunuyor ki, bana göre sorun bu. Alkol meselesi genel olarak Müslüman ülkelerde özgürlüğün yumuşak karnıdır. Müslümanların özgürlük anlayışının yumuşak karnıdır . Eğer bir Müslüman kendisi alkol kullanmadığı için hiç kimsenin alkol kullanmamasını istiyorsa ve kamu otoritesinin bunu sağlamasını talep ediyorsa özgürlükçü değildir. Dolayısıyla, Erdoğan’ın icraatlarında herhangi bir kesimin hayat tarzını tehdit edecek bir şey yok. Buna karşılık müthiş bir propaganda mekanizması muhataplarını böyle olduğuna inandırmaya çalışıyor. 

Nereden?

Medya üzerinden. Hayat tarzlarımıza müdahale ediliyor diye yazılıp çiziliyor. Başka şeyler de var. Atatürkçüleri tahrik etmek için, mesela, diyorlar ki, Cumhuriyet yıkılıyor. Ben öyle bir şey görmüyorum. Cumhuriyet niye yıkılsın? Cumhuriyet evriliyor, zaten demokrasiye geçmekle de önemli bir değişim geçirdi. Geçirmeseydi çoktan yıkılmış olurdu. Cumhuriyet nihayet demokratikleşiyor. Burada bir sorun da şu. Kemalist kesimde niye böyle bir algı var, niye provoke edilmeye, hem de çocukça şeyler ve söylemlerle edilmeye, niçin bu kadar açıklar? Nilüfer Göle gibi sosyologları, Ali Kemal Çarkoğlu gibi ampirik araştırmacıları Kemalistler üzerinde çalışmaya davet ediyorum. 

Niçin?

Şöyle söyleyeyim. Hep muhafazakârlar üzerinde araştırma yapılıyor . Kızlar başını niye örtüyor vs. diye. Ya da toplum muhafazakârlaşıyor mu diye. Burada bir sorun var. Neden hep muhafazakârlar araştırılıyor? Neden laik kesim, Atatürkçüler, fanatik Kemalist gazeteciler, Özkökgiller niçin benzer araştırmalar yapılmıyor? Bu kesimler ne düşünüyorlar, ne hissediyorlar, değişiyorlar mı, değişmiyorlar mı? Belki de asıl araştırılması gereken bu kesimler. Sanki Atatürkçüler normal, diğerleri anormal. Bu bakış yanlış. 

Gezi ile bitirelim isterseniz…
Gezi Türkiye’deki son entelektüel savrulmanın sebebi oldu. Okunması zor bir olaydı. Çok hararetli olduğu için duygular öne çıktı ve asıl manzara en azından başlarda pek az kişi tarafından görülebildi. Oysa, açık göstergeler var vakanın gerçek mahiyetini anlamamıza yardımcı olabilecek. Mesela Gezi eylemlerinde öne çıkan Taksim Dayanışmasına bakalım. Bütün bileşenleri sol Kemalist gelenekten gelenlerin kontrolünde. Sivil toplum kuruluşu da değiller, devletin uzantıları. Aslında seçilmiş iktidara karşı devlet iktidarını temsil ediyorlar. Demokrasi hakkında ciddi bilgileri ve doğru bir kavrayışları yok. Kullandıkları üsluba bakıyorsun son derece buyurgan; onu yapma, bunu yapma. Sanki iktidara hak sahibi olan bir parti. Sınırsız siyasi talepleri var. Bu siyasi iktidarın yönetim hakkının gasp edilmesidir. O zaman herkes onu yapma, bunu yapma diye sokak işgal etsin, otobüs yaksın, devlet dairesi bassın. Bu olmaz. Taksim Dayanışması istiyorsa parti kursun, seçim kazansın ve Gezi’ye ne yapmak istiyorsa yapsın. Tabii bu dediğim gereksiz, zira zaten partileri var: CHP

Gezi’de sorun neydi?
Türkiye aşırı merkeziyetçi olduğu için ve Başbakan İstanbul’u çok sevdiği için belediye içinde çözülmesi gereken bir problem Ankara’nın sorunu haline geliyor. Halbuki adem-i merkeziyetçilik olsa, belediye kendisi karar verse bu tür sorunlar orun daha kolay çözülür. Bu olmadı. Buna Başbakan Erdoğan’dan nefret duyan kesimlerin öfkesi, CHP’nin buradan siyasi rant elde etme çabası, eski devrimcilerin devrim geliyor duygusuna kapılması, birçok kişinin polis şiddetini şahsi meselesi olarak alması vs. eklenince olay içinden çıkılmaz hale geldi. Bunlara tabii hükümetin yanlış kriz idaresini de eklememiz gerekir.

Demokraside sandığın anlamı

0

Sandık demokrasinin özüdür, özetidir. Başka olgular ve oluşumlar asla onu ikame edemez, ancak kısmen takviye edebilir. Siyasî iktidarı sandıkta değil sokak eylemlerinde ve şiddetinde kazanmayı ve yıkmayı aramak gayri meşrudur. Ve de orta ve uzun vadede eylemciler dâhil tüm topluma zarar verecek sonuçlara yok açar.

Önce demokrasiye karşı Gezi kalkışması, ardından Mısır’da vuku bulan darbe, sandık-demokrasi ilişkileriyle ilgili tartışmaları artırdı. Bazı politikacılar, köşe yazarları ve akademisyenler “demokrasi sandıktan ibaret değildir” türünden sözleri devamlı kullanmaya başladı. Aslında bu tartışmanın genel teorik kökleri epeyce geriye, ilk modern demokrasinin doğmasına ve oy hakkıyla ilgili tartışmalara kadar gidiyor. Türkiye’deki kökleri ise daha çok 1960 gerici isyanında yatıyor.

Hiç şüphe yok ki, ne demokrasi sandıkla bire bir özdeştir ne de demokratik siyaset sandık zamanından ve sandık siyasetinden ibarettir. Plüralist bir toplumda demokratik siyaset daimî bir oluş ve akış hâlindedir. Bireyler ve birey grupları istedikleri konuda, diledikleri yer ve zamanda siyasetle iştigal etmeye hak sahibidir. Zira, demokrasi vatandaşın kamusal kararların alınmasına katılma hakkına sahip olduğu siyasî sistemin adıdır. Doğrudan demokrasilerde vatandaşlar bunu bizzat doğrudan doğruya, temsilî demokrasilerde ise daha çok temsilcileri aracılığıyla, arada sırada bizzat yaparlar. Doğrudan demokrasinin geniş hacimli toplumlarda uygulanma şansı sıfıra yakındır, ama onun araçları olarak referandum ve plebisit temsilî demokrasiye monte edilebilir ve bazen kullanılabilir.

İlginç bir şekilde, ister doğrudan ister temsilî olsun, demokrasi mutlaka sandığa dayanmak zorundadır. Bunun sebebi işler, meşru, makul, âdil bir yönetme görevi ve yetkisi verme yolu bulma ihtiyacıdır. Doğrudan demokraside herkesi kapsayacak bir mutabakata ulaşma şansı çok azdır. En küçük topluluklarda dahi asla giderilemeyecek ihtilâflar çıkabilir ve bu olduğunda sistemin kilitlenmemesi için bir karar verme yolu aranır. Sistem demokrasiyse metot tarafların sayılarının karşılaştırılmasıdır. Doğrudan demokrasi, bazen çok yüceltilmesine rağmen, hem her zaman işe yaramayabilir, hem de, Barry Holden’ın “Liberal Demokrasiyi Anlamak” (Liberte Yayınları) kitabında işaret ve izah ettiği üzere, ağır totaliterizme yol açma tehlikesinin tohumlarını bünyesinde taşır. Hayat bir daimî yüz yüze siyasî müzakere süreci değildir. Kolektif kararların alanını ve sayısını artırmak eninde sonunda birilerini daha avantajlı hâle getirir. Bu yüzden doğrudan demokrasiyi günümüzde yalnızca İsviçre kantonları ve ABD eyaletlerinde referandum yoluyla uygulanır görmekteyiz.

Temsilî demokrasilerde sandık sonuçları hangi ekibin (başka bir deyişle partinin) geçici yönetme hakkına sahip olacağını belirler. Popüler siyasî kültürde çoğunluk yönetimine atıf yapılmakla beraber hem başkanlık sisteminde hem parlamenter sistemde fiiliyatta karşılaşılan en büyük azınlığın yönetme hakkına sahip olmasıdır. Azınlığa dayanması sandıktan çıkan hükümetin meşru yönetme hakkını ortadan kaldırmaz. Çünkü bunun alternatifi ikinci veya üçüncü en büyük azınlığın yönetmesidir ki bu hem âdil hem de realize edilebilir değildir. Ancak liberal demokrasi kavramındaki liberal kelimesinin işaret ettiği üzere, siyasî iktidar bireylerin hak ve özgürlükleriyle sınırlı olmalıdır. Farklı hayat tarzları bunun bir türevi olarak doğar ve korunur. Bu, iyi bir anayasayı, kuvvetli bir insan hakları rejimini, kuvvetler ayrılığını ve hukukun hâkimiyetini gerektirir. Birey hak ve özgürlükleri (ki bunlara genellikle negatif vasfını ekleriz) çoğunluk veya en büyük azınlık yönetimi tarafından kasıtlı, sistematik ve yok edilecek tarzda çiğnenemez. Böyle olması hükümetin-devlet iktidarının meşruiyetini erozyona uğratır. İnsan haklarına tekabül etmeyen meselelerde ise seçilmiş otorite, aşağıdan yukarı doğru ve hem mahallî hem millî seviyede kararlar alıp uygulayabilir. Örneğin, bir demokratik iktidar, alkol kullanmayı yasaklayamaz, çünkü bu doğrudan doğruya bir insan hakkı ihlâlidir. Fakat Gezi’ye park mı yapacağına yoksa yıkılmış tarihî binayı yeniden inşa mı edeceğine karar verebilir. Akıllı bir iktidar, ciddî bir itirazla karşılaşıyorsa kararının meşruiyet tabanını plebisit gibi yollarla genişletmeye çalışır. Bunu yapmıyorsa da, sonuçlarıyla sandıkta karşılaşır.

Bu çerçevede bakıldığında görülür ki, sandık hem bir başlangıç hem bir sonuçtur. Sandığın varlığı ve sandık sonuçlarının meşru addedilmesi ilgili ülkede/yerde rakip fikirlerin var olduğunu, farklı grupların âdil ve eşit bir yarışa girdiğini, ifade, seyahat, örgütlenme özgürlüklerinin bulunduğunu ve tarafların oyunun kurallarını önceden bildiğini ve kuralların sonuçlarını kabul edeceğini peşinen beyan ettiğini gösterir. Bu yüzden, sandıktan ibaret olmayan demokraside başka hiçbir şey sanıktan daha önemli ve daha fonksiyonel değildir. Elbette bireysel ve grupsal sandık dışı siyasal katılım bir hak ve hatta ihtiyaçtır. Ancak bunlar sandığın alternatifi olarak görülemez. Bütün kişilerin ve grupların görüşlerinin dikkate alınması talebi yerindedir, ama bunun iki açmazı vardır. Birincisi toplumun hiçbir konuda bir bütün teşkil etmemesi, farklı görüş ve çizgideki gruplardan oluşmasıdır. Bu, bizi, hangi görüşün izleneceği problemiyle yüzleştirir. İkincisi, görüşlerin ve isteklerin dikkate alınmasının temenni olmanın ötesine geçirilip nasıl kurallaştırılacağı ve kurumsallaştırılacağıdır. Temenniler kendiliğinden gerçekleşmeyeceğine göre bir yol, yöntem bulmamız gerekir. Bu da bizi yine, kaçınılmaz olarak, sandığa götürür. Görüldüğü üzere, demokrasinin sandıktan ibaret olmaması yine sandığa gitmek gerektiğine işaret ediyor.

Sandığın niye meşru, vazgeçilmez ve temel olduğunu bir örnek üzerinden düşünerek de görelim. Varsayalım ki, biz bir grup arkadaş Topçu Kışlası’nı Yaptırma ve Yaşatma Derneği’ni (TOKYAD) kurduk. Şimdiki Gezi Parkı’nın yerinde eskiden Osmanlı’dan miras bir kışla bulunduğunu, tek parti dönemi diktatörü İnönü’nün kendisinin bir heykelini yaptırmak için kışlayı yıktırdığını, parktaki tuhaf merdivenlerin bu heykelin kaidesinin basamakları olduğunu, ama sonradan bir şekilde heykelin yapılamadığını biliyoruz. Tarihe saygı gösterilmesini ve kışlanın tekrar yapılmasını istiyoruz. Yüz bin üyemiz var. Diğer tarafta Gezi park olsun diyen TD bulunuyor. Ne olacak şimdi? Hangi görüş dikkate alınacak? Totaliter kafalı TD gibi TOKYAD üyeleri olarak Gezi’yi basıp işgal etsek bu bizim istediğimizin yapılmasını hak hâline getirir mi? Getirmez elbette. O zaman TD kafası niye kendi istediğini hakkı olarak görüyor? Cevap belli, çünkü ne özgürlükten ne demokrasiden haberdarlar. Kendilerini üstün görüyorlar. Dayatmacılar. Bir tarafta TOKYAD diğer tarafta TD varsa, o zaman mecburen sandığa gideceğiz. Tabiî TD cesaret edebilirse. Başka çözüm yok.

 

Sandık demokrasinin özüdür, özetidir. Başka olgular ve oluşumlar asla onu ikame edemez, ancak kısmen takviye edebilir. Siyasî iktidarı sandıkta değil sokak eylemlerinde ve şiddetinde kazanmayı ve yıkmayı aramak gayri meşrudur. Bir yöntem hâline getirilemez. Ve de orta ve uzun vadede eylemciler dâhil tüm topluma zarar verecek sonuçlara yok açar. 

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Gezi’cilerin otoriterliği

0

Bu yazı Star Gazetesi‘nde yayınlandı.

ODTÜ’nün mezuniyet töreninde açılan bir dizi “Gezi Parkçı” pankart, tartışma konusu oldu.

Parktaki kadar zeki ve yaratıcı sloganlar yoktu aslında ortada. “Biber kullanma demedik, salça olarak yine kullan” cümlesi, örneğin, biraz “sana ne-saman ye” seviyesi yansıtıyordu.

Asıl sorun ise, dev bir pankarta yazılan şu mesajdaydı: “Benim integral alamayan bacılarımı dövdüler.”

Bu, Başbakan Erdoğan’ın Kabataş’taki rezil saldırı için söyledikleriyle edilen bir alaydı. Ama asıl o saldırının mağduru olan hanımefendiye karşı yapılan bir terbiyesizlikti.

Bu terbiye zaafiyeti epeydir sürüyor aslında. Yaşadığı saldırıyı anlatan insana “ispatla bakalım, yoksa inanmayız” diyenlerce sürdürülüyor.

Oysa, bu mantık geçerli olsa, dünyadaki tecavüz mağdurlarının çoğu yüz üstü bırakılır. Yahut “oruç tutmadığım için dayak yedim” diye basına konuşanlar hiç dikkate alınmaz. Oysa onyıllardır ne kadar dikkate alındıklarını hepimiziyi biliyoruz. Dolayısıyla, bence, Kabataş saldırısına dudak bükmenin altında başka bir şeyvar: Saldırganlığı, otoriterliği, bağnazlığı hep “karşı taraf”a atfeden, kendi tarafına ise tozkondurmayan bir “cemaatçilik.” Laik cemaatçilik…

ODTÜ töreninde sadece tek bir politik tutumu yansıtan sloganlar açılması bile bu cemaatçiliği yansıtıyor zaten. Öyle ya, ODTÜ’de başka türlü düşünen öğrenci yok mu? Öyleyse müthiş tek sesli bir yer burası.

Ya da, başka sesler var ve kendilerini ifade edemedilerse, müthiş bir “mahalle baskısı” resmi çıkmıyor mu ortaya, akademisyen Serdar Kaya’nın Twitter’da isabetle vurguladığı gibi?

‘Bilim’ ve ‘halk’ adına

Sözünü ettiğim problem, ODTÜ’yle veya “laik kesim”le de sınırlı değil elbette. Türkiye’nin yaygın, hatta evrensel sorunu. Ama bugün Gezi olayları ile yeniden temayüz eden “laik kesim”e odaklanacağım. Çünkü, bu kesiminin tepkiselliğinin komplo teorileriyle savuşturulmaması, toplumsal bir realite olarak “anlaşılması” gerektiğini bir aydır savunuyorum.

Ancak “anlamak”, “onaylamak’değil.

Aslında Gezi Parkı kitlesi içinde takdire şayan bir damar da görüyorum; bunu belirteyim. Bunlar, “biz kimsenin askeri değiliz” diyen; Başbakan’a savrulan iğrenç küfürleri susturan ve silen, dindar olmasa da Miraç Kandili’ne saygı gösteren, liberal yahut liberalimsi bireyve gruplar. Aralarından bazıları, geçen gün dört dörtlük bir “Başörtüsüne Özgürlük” bildirisi yayınlayarak çizgilerini bir kez daha ortaya koydular.

Bunları görmemek, vandallarla, küfürbazlarla bir tutmak, hem vicdanen haksızlık olur, hem de siyaseten akıllıca olmaz. Fakat Gezi hareketi içinde, ilk baştan beridir, otoriter bir damar da var. Şiddet kullanmayanlar arasında bile var.

Bu, en net biçimde, hükümetin “referandum” formülü üzerine ortaya çıktı. Referanduma yanaşmayan bazı eylemciler, parkın korunmasının “bilimin gereği” olduğunu iddia ettiler. (Yani, bilimin her konuda bir “gereği” vardı ve bunun ne olduğunu da kendileri biliyordu, sözüm ona.)

Öte yandan, aynı eylemciler, “biz halkız” deyip durdular. Oysa “halk” içinde milyonlarca AK Partili de vardı, Topçu Kışlası isteyen de, meseleyi umursamayan da.

Sosyalistlerin halkın tüm sosyalist-olmayan kesimlerine “halk adına” ideoloji dayatması gibi bir traji-komedi vardı ortada.

Gerçekte, Gezi Parkı eylemcilerinin yapması gereken, barışçıl protesto ile taleplerini ifade etmek, referandum çözümü gelince de bunu kabul etmekti.

Ve, en önemlisi, seçilmiş hükümeti “devirmeyi” değil “etkilemeyi” hedeflemekti.

Bunu ne kadar yapabildiler, ya da niçin yapamadılar, salim kafayla oturup bir düşünmeliler.

Demokrasilerde protesto hakkı

0

Bu yazı Star Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Yeterince özgürlükçü bulmadığımızve değiştirmek istediğimiz 1982 Anayasası’nda bile şöyle bir hüküm vardır: “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüs?ü düzenleme hakkına sahiptir.”

Buradaki “önceden izin almadan” ifadesi önemlidir, çünkü devleti protesto eden bir gösteri için devletten izin almak gerekse, devlet bunu pekâlâ vermeyebilir. Gösteriyi keyfi olarak engelleyebilir.

Öte yandan, gösterilerin “kamu düzeni”ni bozmaması, örneğin herkesin kullandığı cadde ve meydanları uzun süre işgal ederek başkalarının hakkını ihlal etmemesi de bir gerekliliktir. Aynı anayasa maddesinin ikinci kısmındaki “sınırlamalar” da buna işaret eder.

Gelgelelim, bu objektif sınırlamalar Türkiye’de sıkça politik sınırlamaya dönüşür. Kamu otoritesine “bildirim” mecburiyeti, “izin alma mecburiyeti” olur.

Gösterilerin bu şekilde sıkça kısıtlanması, göstericileri daha da öfkeli ve taşkın yapar. Bu taşkınlık, polis müdahalesi gerektirir. Polis müdahalesi de “ölçüsüz” olunca, karşılıklı şiddet iyice yükselir. Sonunda bir taraf “polis faşizmi”ni lanetler, öteki taraf da “anarşistleri”, “çapulcuları”.

Ama eğer “ileri demokrasi” istiyorsak, bu kısır döngüye bir çözüm bulmamız, Türkiye’yi barışçıl gösterilerin özgürce yapılabildiği bir ülke yapmamızşarttır.

Wall Street işgali

Bunun için de bu işlerin Batı demokrasilerinde nasıl olduğuna bakmakta fayda var.

ABD’den örnek vereyim: Bu ülkenin anayasasında garanti altına alınan barışçıl gösteri hakkı, adeta kutsal bir değer sayılır.

Herkes, istediği kamusal alanda, eline pankart alıp istediği mesajı verebilir. Beyaz Saray’ın karşısındaki parkta “Amerikan başkanı kitle katilidir” diyerek dikilebilirsiniz mesela. Verdiğiniz mesajın içeriği (örneğin “marjinal”, “bölücü” veya “aşırı sol” olması) yasak gerekçesi olamaz. Tek yasak, şiddet ve şiddet çağrısıdır.

Ancak “trespass” yani “başkalarının alanını işgal” diye bir sınırlama da vardır. Barışçıl gösteriler, yalnız bu gerekçeyle sınırlanır ve dağıtılır.

Bu ikilemin bir örneği, Eylül 2011’de başlayan “Wall Street’i işgal” hareketiydi. Çoğu solcu olan göstericiler, antikapitalist mesajlarla, New York’taki Zuccotti Park’ı “işgal” ettiler. Yani, aynı bizdeki Gezi Parkı göstericileri gibi, çadırlar kurup yatmaya başladılar parkta.

Yönetim, bu “işgal”in sürmesine tam iki ay boyunca izin verdi. Ancak çevredeki vatandaşların şikayetleri ve parktaki hijyen koşullarının iyice kötüleşmesi üzerine, New York polisi sonunda “müdahale”de bulundu. Göstericiler parktan zorla çıkarıldı.

Bu olayda can kaybı olmadı, ancak ABD’nin ve dünyanın diğer şehirlerindeki bazı işgal eylemlerinde ölümler oldu. Amerikan polisi de biber gazı kullandı. Fakat “aşırı biber gazı kullanımına” maruzkalmaktan 1 milyon dolar tazminat alan Californialı öğrenciler de oldu.

Gezi’yi ne yapalım?

Kıssadan hisse, gelelim bizim Gezi Parkı’na.

Eylemcilerin bu parktaki barışçıl gösterileri kuşkusuz meşrudur. Ancak parkı ilelebet “işgal” de edemezler. (“Biz halkız” diyerek taleplerini dayatmaları da anlamsızdır; halkın bir kısmıdırlar sadece. Muhafazakârların da “millet”in kendisi değil, sadece bir kısmı oluşu gibi.)

Yine de hükümete tavsiyem, bu işgal hareketine karşı polisi kullanmaktan olabildiğince kaçınmaktır. Eğer gösterici temsilcileri ile bir anlaşma olursa ne âlâ, işgal kendiliğinden biter. Olmasa bile, zamana yayılan bir işgal, giderek sönecek, zayıflayacaktır.

Tekrar edeyim ki, Amerikan polisi, Wall Street işgaline iki ay boyunca dokunmamıştır. Biz niçin bundan daha “geri” bir demokrasi olalım?

‘Komplo yok’ ne demek?

0

Bu yazı Star Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Yeni Şafak yazarı Yasin Aktay, “Gezi’deki komplo ve sosyoloji” başlıklı son yazısında şöyle diyordu:

“Bu kadarını görüp ‘komplo yoktur’ ısrarını sürdürenlerin komplonun bir parçası entrikacılar olduklarından hiç kimse kuşku duymasın.”

Bunu okuyunca, Gezi kriziyle ilgili baştan beridir “komplo yok” diyen biri olarak vaziyetimin bayağı “sakat” olduğunu fark ettim! Ne desem kurtarmazdı…

Ama, en azından, meramımı biraz daha sarih izah edeyim dedim. Hüküm verecek olan da, bir kez dinlesin, sonra versin.

İki yorum

Gezi olaylarının ardında “uluslararası bir komplo” olması demek, bence şöyle bir şey demektir:

– Türkiye’ye veya AK Parti’ye düşman bir güç, bu işi aylar, belki yıllar önce planlamıştır.

– Türkiye içindeki bazı etkili insanları satın almış ve “yakında bir kalkışma başlatacağız, hazır bekleyin” talimatı vermiştir.

– Bu yolla, çevrecilerden sosyalistlere, “anti-kapitalist Müslümanlar”dan Beyaz Türkler’e, Kemalistlerden Genç Siviller’e kadar bir sürü grubu koordine etmiştir.

– Aynı güç merkezi, başta CNN dünya medyasını da bağlamış, “biz düğmeye basınca kameraları hemen Türkiye’ye odaklayın” demiştir.

İş bir tek “kıvılcımı çakmaya” gelmiştir ki, komplocular, burada da epey maharetli olup Türk polisini dahi kullanmış olmalılar. Çünkü, mâlum, Gezi krizini patlatan kıvılcım, polisin ilk günkü lüzumsuzve orantısızşiddeti oldu.

İşte ben “komplo yok” derken, böyle bir tertibin olmadığını, olamayacağını savunuyorum. Çünkü dünya böyle işlemez, toplumlar uzaktan kumandayla yönetilmez, yemek pişirir gibi sosyal olay üretilmez.

Peki bence gerçekte olan nedir?

Şudur:

– Gezi Parkı’nda, hiç kimsenin öngörmediği bir krizçıktı. Bu, farklı kesimlerde hükümete karşı birikmiş öfkeyi patlattı. Bankacı ile sosyalist aynı yerden emir aldığı için değil, aynı iktidara kızdığı için yanyana geldi. 

– Dünya medyası bunu elbette görecekti. Ancak Batı medyasında ilave bir dinamik devreye girdi: “Modern” ve “Batılı” göstericilere duyulan sempati, “İslamcı” hükümete duyulan önyargı. Oryantalizm de diyebilirsiniz.

– Öte yandan buradaki fauller Batı medyasını daha da provoke etti. “Penguen yayınlayan CNN Türk” imajı, medyayı susturan otoriter rejim iddiasını besledi. Hükümetin “dış destekli teröristler”i suçlaması, kötü Ortadoğu çağrışımları yaptı.

– Göstericilere sempati duyan bir sürü Batılı, dünyanın dört bir yanından destek mesajı gönderdi. (Aynı İslam dünyasından Erdoğan’a destek mesajları gelmesi gibi.) İstanbul’da yaşayan bazı ecnebiler, muhtemelen zaten arkadaş oldukları “çapulcular”a katıldı. Bu “ajan” olduklarının ispatı değildi.

– Bunun dışında, AK Parti’ye zaten diş bileyenler (neo-conlar, şahin siyonistler) bu olayı fırsat bilip kullandılar.

Avrupa’daki Türkiye karşıtları İslam düşmanları, mal bulmuş gibi sevindiler.

İki sonuç

Özetle ortada bir komplo yoktu. Ama tabii ki önyargı, tarafgirlik, manipülasyon vardı. Her zaman her olayda olduğu gibi.

Peki ben bu işe niye mi bu kadar kafayı taktım?

Çünkü üstteki iki farklı yorum, iki farklı tepkiyi doğurur:

Eğer olayı komplo zannederseniz, karşınızdaki aktörlerin “satılmış” olduğunu ve dolayısıyla yumuşatılamayacağını düşünürsünüz. Sert, tavizsiz, hatta agresif davranırsınız. Kendi sertliğinizle onları öfkesi arasındaki ilişkiyi göremez, gerilimi tırmandırırsınız. Bu yolun sonu cadı avıdır, McCarthyciliktir, felakettir.

Ama ikinci yorumu kabul ederseniz, karşınızdaki aktörlerin dertlerini anlamaya, psikolojilerini yönetmeye çalışırsınız. Dış dünyayı lanetlemek yerine, oraya kendinizi daha iyi anlatmayı denersiniz.

Ve, en önemlisi, “acaba bu süreçte hatalarımız oldu mu” diye düşünürsünüz.

Doğru yol, bu yoldur. Bugün anlaşılmasa, yarın anlaşılacaktır.

Türkiye’de ne oldu? Ben nerede duruyorum?

0

Bu yazı Star Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Gezi Parkı krizinin tozu dumanı yavaş yavaş dağılıyor. Umarım daha da dağılır, toplumca yeniden huzura kavuşuruz.

Dahası, bu sükunet sayesinde, belki olayın daha sağlıklı bir değerlendirmesini yaparız.

Belki bir katkı sağlar diye, benim olayı nasıl yorumladığımı ve nerede durduğumu bir özetleyeyim.

Evvela belirteyim ki, AK Parti, benim için hâlâ Türkiye’nin başına gelmiş en iyi şeylerden biridir. (Merhum Menderes ve Özal dönemleriyle birlikte.) Hükümetin politikalarının büyük kısmını halen destekliyorum. Kimi sol liberallerin aksine, ne TOKİ’yle, ne Topçu Kışlası’yla, ne “operada mescid”le, ne de Suriye politikasıyla bir sorunum var. Açılımları ve çözüm sürecini alkışlıyorum.

Ancak aynı AK Parti hükümetinin Gezi Parkı krizini hem yanlış yorumladığını hem de kısmen yanlış yönettiğini düşünüyorum. Zaten ikinci hata, ilkinin sonucu.

Doğru teşhis

Peki nedir bu yanlış yorumlama?

Olayı bir toplumsal öfke patlaması olarak değil de bir “darbe girişimi” ve “küresel komplo” olarak anlamak. Bunun sonucunda da, öfkeyi yatıştırmak yerine, daha da artıran bir sertlik göstermek.

Bu reaksiyonun anlaşılır sebepleri var tabii: AK Parti ve onun sahiplendiği siyasi gelenek, o kadar çok darbe girişimi ve arayışına maruzkaldı ki, bu konuda epey“huylu” hale geldi.

Ama bu sefer eski refleksleri ofsayta düşüren yeni bir realite var ortada.

Bir kere sahnede asker yok. “Ordu + Gençlik” formülü yok. “Kapatma davası” gibi bir “yargısal darbe girişimi” de yok.

Aksine, eskiden darbeler yapıp hükümetler deviren “devlet”, bugün hükümetle adeta özdeş durumda.

Buna karşı sokağa çıkan güç, kitleler. Bir şekilde iktidara tepki duyan kitleler.

Aralarında vandalların, salgırganların, İslamofobik serserilerin bulunduğuna kuşku yok. Ama bu suçlulara işaret ederek “işte bunlar, bu!” derseniz, yanılırsınız. Haksızlık da edersiniz. Göstericilerin büyük kısmı barışçıl çünkü.

Birbirlerine “Olay Gezi değil, hala anlamadın mı” demeleri de, bir darbe ispatı değil. Çünkü, evet, Gezi sadece bir kıvılcım ve çok daha büyük protesto hareketi bu: Polis şiddetine ve hükümet üslubuna. “Otoriterleşme”ye veya “yaşam tarzına müdahale”ye.

“Kimin yaşamına dokunulmuş ki” diye sorabilirsiniz, haklı olarak. Ama adamlar, hükümet cenahından gelen kimi mesajları yanyana getirdiklerinde bir karışma niyeti sezinliyor. Teskin etmek, hükümetin işi.

Komplo meselesi

Peki ya dış mihraklar?

Beni okuyanlar bilir: Dünyanın hiç bir yerindeki toplumsal olayları komplolara bağlamam. Bizim coğrafyadaki komplo teorisi tutkusunu da bir hastalık, bir “zihin durdurucu” olarak görürüm.

Nitekim AK Parti’nin yükselişini “ABD’nin ılımlı İslam projesi”ne bağlayan Kemalistlere hep karşı çıktım. Arap Baharı’nı CIA tertibi sayan ulusalcılara da karşı çıktım.

Son on yıldır ulusalcılardan duyduğum komplo teorilerinin benzerleri son bir ayda muhafazakar cenahtan gelince de “aaa evet, bu sefer çok doğru” diyecek halim yoktu.

Bu konuda baştan beri ısrar etmemin sebebi ise, komploculardan işaret almam değil. Komplo algısının hep yanlış adımlar attırdığını düşünmem.

Bu, tüm Batı dünyasının “masum”, iyi niyetli ve objektif olduğu anlamına gelmiyor elbet. (Öyle dediğimi sananlar oldu.)

Aksine, AK Parti’ye zaten düşman olan ideolojik çevreler var Batı’da ve bu süreci fırsat bildiler.

ABD’de yaşayan mütedeyyin akademisyen Mücahit Bilici, iki cümleyle gayet iyi özetlemiş tüm bu tabloyu:

“Hata yaparsan, düşmanların bunu kullanır. Düşmanların var diye hatana alkış tutmak, sana zarardır.”

Çarşamba devam edelim.

Geriye baktığımızda…

0

Bu yazı Bugün Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Gezi olaylarının değişik aşamaları ve farklı boyutları üzerine çok sayıda yazı yazdım.
Araya giren iki haftalık izin sürecinde altı çizilmesi gereken en temel noktayı, Gezi işgalcilerinin meşruiyetlerini ve masumiyetlerini kaybettiği nokta olarak görüyorum.

Olayların gelişimini hepimiz biliyoruz. Başlangıçta, yaşadıkları şehirle ilgili fikirlerini ve tercihlerini demokratik yöntemler içinde kalarak ortaya koyan, başka şekilde ifade edersek,“ben yaptım oldu” anlayışının karşısına katılımcı demokrasi talebiyle çıkan gençlere hepimiz sempatiyle yaklaştık. Onlara yönelik polis saldırılarına hep birlikte karşı çıktık. Hemen birkaç gün içinde, Gezi Parkı işgalini fırsat bilerek, eylemi ele geçirmeye ve (mümkünse) bir genel ayaklanmaya çevirerek hükümeti “yönetemez” hale getirmeye çalışan grupların varlığı ve hatta direnişe damgalarını basmaları bile, direnişin ilk sahiplerini anlamamızı ve hak vermemizi engellemedi. O dönemde, ağzını açan hemen herkes birinci grubu ikincilerden ayırmaya ve onların eylemlerinin meşruiyetini kabul etmeye özen gösterdi.

Nihayetinde, herkesin başına gelebilirdi bu… Demokratik protesto hareketlerine şiddet bulaştırma, hatta o hareketin kontrolünü ele geçirip farklı amaçlara doğru yönlendirme girişimleri her zaman olabilirdi. Böyle bir tehlikenin varlığı, insanları tepkilerini ortaya koymaktan alıkoyacak olsa, hiç kimsenin yerinden kıpırdamaması, muhalif gösteri yapmaya kalkışmaması gerekirdi.

Elbette, insanlar giriştikleri eylemin siyasi sonuçlarını dikkate almalı, eylemin hedefinden saptırılmaması için uyanık olmalıydı. Ama buna rağmen sızmalar ve manipülasyon engellenemeyebilirdi ve ortaya çıkan sonuçlardan ilk harekete geçenlerin sorumlu oldukları da iddia edilemezdi.

Hiçbir sebepleri kalmamıştı

Bir başka deyişle, Gezi işgalcileri, meşruiyetlerini, aralarına karışan şiddet yanlısı gruplar yüzünden kaybetmediler.

Peki ne zaman kaybettiler?

Hükümetin projeyi durdurma ve plebisit sözü verdiği noktada, işgale son verip Gezi’yi boşaltmadıkları zaman kaybettiler…

Çünkü o noktada, eyleme devam etmek için artık hiçbir sebepleri kalmamıştı. Yalnızca Topçu Kışlası’nın oldubittiye getirilmesi tehlikesi ortadan kalktığı için değil. Daha da önemlisi, asıl eleştiri konusu olan “Şehir için en iyisini ben bilirim” tutumundan geri adım atıldığı, iktidarın dizginlenmesi başarıldığı için…

Plebisit kararı, böyle bir vakada alınabilecek tek doğru karardı. Anlaşmazlık konusu ne olursa olsun, sokaklara çıkan beş-on bin kişinin talebi “halkın talebi” gibi okunamayacağına göre, hükümetin o noktada “Topçu Kışlası’nı yapmaktan vazgeçiyorum” demesi düşünülemezdi; bu zaten demokratik de olmazdı. Dolayısıyla iktidarın atabileceği en ileri adım, kararı sandığa bırakmak olabilirdi ve o da onu yaptı.

Ne var ki Gezi işgalcileri referanduma karşı çıktılar. Kâh “plebisitin dikta rejimlerinin aracı”olduğunu iddia ederek; kâh pozitivist bir söylemle “böyle meselelerin bilimsel olarak ele alınması gerektiğini” söyleyerek, totaliter bir söylem içine girdiler. Demokrasi anlayışı bakımından iktidarın çok daha gerisine düştüler. Bu tutumları onların tipik bir azınlık dayatması içinde olduklarını, kendilerini kalabalık halk yığınlarından daha üstün gördüklerini ortaya koydu.

Tabii bir şeyi daha: Samimi olmadıklarını… Temel motivasyonlarının birkaç ağaç ya da Topçu Kışlası değil; iktidara karşı duydukları güçlü husumet olduğunu, zaten ayaklanma provası yapanlarla böyle önemli bir ortak paydaları olduğu için de aralarına bir türlü sınır çekmediklerini…

İşte bu noktadan itibaren, Gezi işgalcileri masumiyetlerini kaybettiler. Kendilerine karşı zor kullanılmasını isteyen, polisi üstlerine çekmeye gayret eden, kaostan medet uman diğer kalabalıktan farkları kalmadı.

Anlatacak bir hikâye

Önümüzdeki günlerde, “üç-beş ağaç” için başlatılan bu olayın arka planı elbette deşifre edilecek; iç ve dış bağlantılar ortaya çıkacak; oyunun çapını ve aktörlerini daha net bir biçimde öğreneceğiz.

Elbette farklı farklı tarihleri yazılacak bu olayın.

Gezinin “iyi çocukları” 2013 Taksim olayları etrafında bir kült yaratacak, o günleri Türkiye’de siyasi ve toplumsal hayatın miladı olarak anlatacak; yarattıkları efsaneyi her gün biraz daha süsleyerek tanınmaz hale getirecekler. Ve böylece onların da nihayet -tıpkı 68 gençliği gibi- çocuklarına anlatacak bir hikâyeleri olacak…

Öte yandan başka tarih yazıcılar da bugünler için, “Türkiye’de laik kesimin giriştiği ilk ordusuz darbe yapma teşebbüsü” olarak not düşecekler tarihe. “Ve sonuç başarısız oldu”diye noktalayacaklar.

Ne yazık ki, çevre düşkünü-anti otoriter gençler için bir paragraf bile yer almaması ihtimali çok büyük bu tarih içinde…

Gezi olayları ve siyaseti dizayn teşebbüsü

0

Gezi olaylarının sıcak anlarının üzerinden epeyce zaman geçti. Her geçen gün  yeni bilgiler ortaya çıkıyor. Şimdi olan bitenin anlamını daha iyi kavrayacak durumdayız. Kısaca söylemek gerekirse, bir tür “darbe” girişimi atlattık.

Bu sözle Gezi’de olan her şeyin ve oraya koşan herkesin bu darbe teşebbüsüyle bilfiil ilgili olduğunu kastetmiyorum. Ancak, olaylar kümesinin içinde darbe teşebbüsünün bulunduğuna kuvvetle inanıyorum. Bu tek adımda değil bir süreç içinde tamamlanacak bir darbeydi ve ilk adımı atılabilseydi gerisini önlemek imkânsızlaşacaktı. Bu yüzden, klasik darbelerle karıştırılmaması gerekir. Ayrıca, darbe kelimesinin uygun kaçmadığını düşünenler varsa, onları mutlu etmek için, “siyasetin yeniden dizayn edilmesi teşebbüsü” de diyebiliriz.

Sanırım plan şuydu:  Tayyip Erdoğan’ı siyaset dışı bırakarak, AK Parti’yi iktidardan düşürecek ve yok edecek bir süreci başlatmak. Bu akıllıca bir plandı. Dev parti grubunu ve %50’ye ulaşan parti tabanını bütün olarak hedef almak yerine Erdoğan’ı bitirmeyi denemek çok daha iyiydi. Eh, Allah var, Erdoğan da paternalist tavırları, buyurgan üslubu ve başkalarının hayat tarzlarına ve tercihlerine haksız eleştirileriyle buna malzeme sağlamakta cimri değildi ve zaten aleyhinde kullanılabilecek epeyce malzeme birikmişti. Tırmanan olaylar hem Erdoğan’ı demoralize edecek, hem de onu partisinde izole edilmeye itecekti. Nasıl oluyorsa, Erdoğan “diktatör”dü ama partisi ve hükümeti değildi. 31 Mayıs’taki haksız ve vahşi polis baskını fişeği ateşledi. Değişik toplum kesimleri polis şiddetine sonuna kadar haklı ve yerinde bir reaksiyon gösterdi. Nihayetinde polisin yaptığı meşru şiddet kullanımını aşmakta, zulüm boyutlarına varmaktaydı. Binlerce insan Taksim’e koştu. Bu harika bir şeydi. Ancak, ertesi gün işin boyutları değişmeye başladı. Ağaç sevdası ve polis şiddeti unutulup, daha doğrusu araçsallaştırılıp, Tayyip Erdoğan hedef tahtasına oturtuldu. Toplumun haklı reaksiyonu Erdoğan’dan nefret eden fakat onu sandıkta yenemeyen çevrelerin ve elbette Atatürkçülerin iştahını kabarttı. Eski mutlu günler olsaydı ordu hemen işi hâllederdi. Denklemin bu kısmı eksik olunca “devrimci” holdinglerin, faşist finans sermayesi çevrelerinin, şiddete tapan proleter devrimcilerin ve Atatürkçü kitlelerin içinde yer aldığı bir koalisyon Erdoğan’ı istifaya zorlamaya çalıştı. Bunu başarabilselerdi, liderinin kellesi alınmış ve terbiye edilmiş bir partiyi kontrol altına almalarının gayet kolay olacağını hesaplıyorlardı. Sokak işgalleri ve şiddet yoluyla ülkeyi yönetilemez hâle getirecekler ve iktidarı devireceklerdi. Böylece, devletin iktidar alanında bir daralma olmadan demokratik iktidar geriletilmiş, devlet iktidarı tahkim edilmiş olacaktı. Çeşitli sebeplerle plan tutmadı. Oyunu sezen toplum kesimleri ona alet olmamak için tavır değiştirmeye başladı. Erdoğan ve partisi direndi. Demokrat kesimler de. AKP tabanı Erdoğan’ın arkasında birleşti. Böylece, Haziran 2013 darbe veya siyaseti yeniden dizayn teşebbüsü başarısız oldu.

PARLAK ZEKÂ DEMOKRASİYE YETER Mİ?

Kimseye haksızlık etmek istemem. Birçok insan Taksim’e başlangıçta iyi niyetlerle, haklı sebeplerle koştu. Bu insanlara darbeci demek insafsızlık olur. Ancak, sahibi kimler idiyse, Taksim olaylarının ve ülkedeki yansımalarının bütünü içinde, bir yerlerde yukarıdaki gibi bir plan olduğu açık. Buna ilaveten, bir süre işgal altına alınan Gezi’de egemen olan  felsefeden ne bir özgürlük teorisi ne de özgürlükçü bir sistem çıkabilirdi. Özgürlük istemekle özgürlüğün genel bir değer olarak ne olduğunu ve nasıl tesis edilebileceğini bilmek ayrı ayrı şeyler. Taksim Platformu’nun (TP) mantığı ve tavrı bu tespitin en büyük ispatı. TP sözcüsü şöyle bir açıklama yaptı: “Gezi Parkı için referandum olmaz. Dünyanın gelişmiş demokrasilerinde toplumsal duyarlılık dikkate alınır ve gereği yapılır. Bilimsel gerçekler referandum yoluyla değiştirilemez.” Halk arasındaki deyişle, bu söze, ancak, “buyur burdan yak!” diye cevap verilebilir. Bu açıklama hükümetin şikayetçi olunan “dayatma”sından kat kat güçlü bir dayatma, zira, Başbakan’a “sen de kimsin!” diyebilirsiniz, ama “bilim”e diyemezsiniz, değil mi? Bu, arkaik 19. yüzyıl pozitivizmine dayanan totaliter zihniyeti yansıtan bir duruştur. O zaman, Başbakan otoriter ise, TP totaliter. TP halk adına konuştuğunu söylüyor, halktan korkuyor. Tipik sol kafa. Halk iyidir, ama bizim gibi düşünüyorsa. Hatta daha fazlası, halk biziz. TP sözcüleri kendi duyarlılıklarını, toplumun duyarlılığı sanıyor. Valla, ben de İstanbulluyum, ama Gezi hakkında hiç duyarlılığım yok. Öyle de olur, böyle de. Ağaçlar da önemsiz. Her yıl binlerce ağaç kesiliyor, binlerce ağaç dikiliyor. Ya İstanbulluların çoğu benim gibi düşünüyorsa (ki bu uzak bir ihtimal değil) ne olacak? Taksim Platformu dediğiniz Tahakküm Platformu, Taksim Dayanışması dediğiniz Taksim Dayatması olmasın?

Gezi’deki hicivlerin ve mizah çalışmalarının bazıları çok güzeldi. Bunları takdir ediyorum. Ama bunlar benim soruma cevap vermiyor. AK Parti’yi, Gezi’yi, TP’yi filan at kenara, ana problem şu: Bu tür kararlar kim tarafından alınmalı ve nasıl alınmalı? Duyarlılıklara elbette kulak verilmeli, temennilere de. Sorun şu ki birbiriyle çelişen çok sayıda duyarlılık ve temenni var. Bunları nasıl bağdaştıracağız? Bağdaştıramazsak hangilerini, niçin, nasıl dikkate alacağız? Evet, hükümetin tavrı tamamen değilse de biraz otoriteryen. İyi de, hükümetin otoriteryenizminden kaçarken TP ve TD kafasının totaliteryenizmine mi yakalanacağız? Buna mı mahkûmuz? Demokrasi yukarıda belirtilen temel soruya verilen bir cevaptır. Vatandaşlardan sandık yoluyla dönemlik yönetim hakkını alan organlar (Meclis, başbakan, hükümet, belediye başkanı, belediye meclisi…)  kamusal kararlarda asıl yetkilidir. Kuşku yok ki, onların aldığı kararların her zaman doğru olacağının bir garantisi yoktur ve kimi  kararlar bazılarımıza gerçekten tahammül edilmez görünebilir. Bunun doğuracağı sıkıntıları azaltmak için yapılabilecek çok şey var: Adem-i merkezileşme, mahallî idarelerin güçlendirilmesi, kamusal kararlara bağlanacak konuların ve alanların azaltılması, devlet iktidarının kısıtlanması, kamusal karar alma otoritelerinin yetkilerinin daraltılması gibi. Katılımın artırılması da elbette iyi, ama ana problemimizi çözmesi söz konusu olamaz. Kısaca, daha az siyaset ve devlet, daha fazla özel bireysel alan ve özgürlük. Gezi Parkı olayları keşke biraz da bu konular üzerinde düşünülmesine vesile ve vasıta olsa.

Markar Esayan- Gezi krizi sonrası hasar ve kazanç raporu

0

Üç haftalık zor, sıkıntılı ve endişe verici günlerden sonra, biraz daha sakinleştiğimizi düşünüyor ve umuyorum. Hepimizi geren, yoran bir deneyim yaşadık. Şimdi daha aklı selimle hareket etme, düşünme zamanı. İnsanlar yapıları gereği gerginken normal şartlarda yapmayacakları şeyleri yapıyor, söylemeyecekleri şeyleri söyleyebiliyorlar. Sakinleşince ise, fabrika ayarlarımıza dönüyoruz. Bunun bilincinde olmak, hem gergin anlarımızda kontrolümüzü yitirmemeye, hem de sonrasında bu gibi anlarda yaptıklarımızı sahiplenmemeye yarayabilir. Önceki bir yazımda, “Birbirimizin yüzüne bakacağız” uyarısında bulunmam bu nedenleydi.

Baştan beri altını çizdim: Hükümetin ve Başbakan Erdoğan’ın üç iktidar döneminde yaptığı veya yaptığı iddia edilen hatalar ile, son bir ayda yaşadıklarımız arasında siyasi bir orantı yok. Türkiye’de iktidara muhalefeti bir iç çatışma düzeyine çıkarmanın siyasi olarak rasyonel bir gerekçesi de yok. O nedenle, yaşanan şeyin şiddetinde, irrasyonel, sosyolojik ve operasyonel olan faktörler öne çıktı. Bunun, Gezi gençliğinin de dikkatini çekmiş olduğunu, Gezi meşruiyeti ile hükümeti devirme safhasını birbirinden ayrılmaya başlaması gerektiğini düşünüyorum. Ayıranların da gittikçe arttığını görüyorum.

Mesele Gezi enerjisine yurt çapında eklemlen gruplarca Başbakan’ı devirmek ve hükümeti ülkeyi yönetemez hale getirmeye doğru hızla savruldu. Uzaylılar Türkiye’yi istila etse yan yana gelemeyecek olanlar, bir nefret şemsiyesinin altında dayanışma sergilediler. Dolmabahçe Başbakanlık Ofisi ve Erdoğan’ın konutu işgal edilmek istendi. Sürekli olarak ilk günlerdeki polisin orantısız şiddetine, ölen, yaralanan vatandaşlarımıza gönderme yapılarak, sonraki vandalizm meşrulaştırıldı. Seçimle gelen, çözüm sürecinin bütün yükünü omuzlayan bir hükümeti devirmeye çalışmanın, liderine, gerçeklik algılarıyla oynayarak Esed, Hitler, Franco benzetmeleri yapmanın demokratik direnişle hiçbir ilişkisi yoktu. Karşılıklı olarak alınan bu rijid pozisyonlar, yani olayı sadece bir komplo veya sadece bir özgürlük hareketi olarak okuma durumu, arada yer alan birçok toplumsal katman ve onların değişik itirazlarının da gölgede kalmasına yol açtı.
Süreçte yazdığım altı yazıda, bu katmanların çoğuna değinmeye çalıştım. Ancak toparlamak ve sistematik olarak daha görünür kılmak için sokağa inenleri kronolojik olarak kendimce sıralamaya gayret edeceğim:

1- Gezi’deki ağaçların sökülmesine ve kışla inşasına karşı olanlar, çevreciler.
2- Hükümetin kent siyasetinden rahatsız olan, ortak yaşam alanları hakkında görüşlerinin sorulmamasına tepkili daha siyasi ve geniş bir çevre.
3- Gezi’ye sabahın beşinde yapılan sert müdahale ve polis gazına yönelik öfke hissine kapılan ve Gezi ile dayanışma gösteren kesimler.
4- Paternalist dile ve gerontokrasiye karşı tepki duyan, ebeveynlerinin kendilerine verdiği her şeyi bir nimet değil, bir vazife olarak algılayan daha olgun gençler.
5- Türkiye’nin yakın geçmişini bugünle mukayese etme şansına sahip olmayan, son on yılın özgür ortamında büyüyen ve daha fazlasını isteyen doksan kuşağı daha genç-ergen kuşak.
6- Hükümetin kendi cemaatini ve kültürel muhafazakarlığı dayattığını düşünen, kendisini laik-demokrat olarak tanımlayanlar.
7- Hükümetin son 10.5 yıllık yavaş devriminin, kendilerine karşı yapıldığını düşünen, mütedeyyinlere kibirle bakan, onlarla eşit olmayı hazmedemeyen, ancak CHP tarafından temsil edilmediği için madunlaşmaya tepkili ulusalcı, jakoben orta ve üst sınıf laikler.
8- Halkla ilişkileri olmayan, gittikçe marjinalleşen ve meydana çıkan enerjiyi bir devrim nostaljisine çevirmeye çalışan örgütler, sekter solcular.
9- LGBT, feminist gruplar ve sosyalist Müslümanlar gibi çevreler.
10- Kendi yapıları hükümetten çok daha cemaatçi, antidemokratik ve kollektivist olan, ancak alanlara çıkmayı bir memuriyet görevi olarak içselleştirmiş sendikalar, odalar, STK’lar.
11- Daha çok sosyal medyada ve medyada işlev gören, Erdoğan’la kişisel-ideolojik hesaplarını görmek isteyen “aydın ve gazeteci” grubu.
12- Yukarıdaki grupların aralarına karışan ve kaostan medet uman provokatörler.

Katmanları biraz daha çoğaltmak veya birleştirmek mümkün olabilir. Ancak, ortaya çıkan aşkın tepkinin tüm bu toplumsal, siyasi ve operasyonel katmanların Gezi ateşi ile reaksiyona girmesiyle oluştuğunu, bunlardan sadece biri veya birkaçına odaklanarak analiz yapmanın hep eksik olacağını görmek gerekiyor. O nedenle, henüz anlamadığımız bir fenomen üzerinde konuşurken, kimsenin tatmin olmayacağı, herkesin kendi grubundan yola çıkarak bir genelleme peşinde olduğu da bir vaka. Başbakan Erdoğan’ın da, diline daha dikkat etse bile, aynı anda birçok gruba sesleniyor olma mecburiyeti ve her grubun kendisine seslenildiğini düşünmesi açısından kendi tabanı dışında etkili olabilmesi gerçekten zordu. Ama bundan sonra daha mümkün ve hatta kaçınılmaz.

Bu krizden en çok hükümetin faydalanması gerekiyor. Kent siyasetinin gözden geçirilmesi, demokrasi kültürümüzün yükseltilmesi, siyaset zemininin korunması ve genişletilmesi, algı yönetiminin en öncelikli konu haline gelmesi, dil ve üslubun, icraattan daha önemli olduğu kritik bir süreçte olma, hayatını ve gözlerini kaybedenlerin sorumlularının adalete hesap vermesi, adalet duygusunun tamir edilmesi, ahlaki üstünlüğün, her zaman sorumluluğu alanda, çözüm isteyende olma zorunluluğu umarım ki fark edilmiştir.

Hükümetin Gezi’deki farklı katmanları ve neden bu kadar aşkın bir patlama yaşandığını iyi analiz etmesi şart. Çünkü en büyük bedelin de, kazanımın da muhatabı öncelikle hükümet olacak. Daha önceki yazılarımda çokça değindim; hükümetin sadece kendi tabanına yönelik siyaset yapma lüksü yok. Türkiye, normalleşme yolunda, ancak hala anormal şartlara haiz bir ülke. CHP tabanı olarak adlandırabileceğimiz, ama sadece CHP tabanı diyerek asla tam olarak anlayamayacağımız kesimlerin karmaşık kodlarını doğru okumak gerekiyor. Unutmayalım ki, bu krizde asıl sahadan silinen CHP oldu ve bir halk kesimi sokağa inerek siyasi aktör haline geldi. Bu çok tehlikeli bir durum. Bu durumun hızlıca tamir görmesi gerekiyor. Bu anlamda, diğer büyük toplumsal parçanın Erdoğan tarafından mitinglerle demokratik olana- seçimlere- kanalize edilerek sokaktan uzak tutulması övgüye değer bir fedakarlık olmuştur. Çünkü hiçbir siyasetçi, sekiz ay öncesinden seçim atmosferine girmek istemez. Duymaktan hoşlanmayacak olanlar olsa da, Erdoğan’ın burada büyük bir kişisel fedakarlık yaptığını teslim etmek gerekir.

“Neler yapılabilir” diye düşünüldüğünde, öncelikle, hükümetin “laik kesimin” artık farkına varması gerektiğini söylemek gerekir. AK Parti, arkasına aldığı çeperdeki “cumhuriyetin öteki çocukları” ile merkeze doğru yürürken, belki de vesayete verdiği sert mücadelenin etkisi ile, karşı mahalleyi anlama zorunluluğu hissetmedi. Cumhuriyet mitinglerinde gördüğümüz kalabalıkların, vesayeti çağıran bir kitle olarak algılanması doğruydu ama, bu kitlelerin 90 yıllık bir ideolojik tedrisattan geçtikleri, korkularının sürekli manipüle edildiği, ama muhalefet partisince ne kadar eksik temsil edildiği ihmal edildi. Oraya yönelik daha empatik bir yaklaşım elzemdi. Dindar kesim ne kadar heterojen ise, (dindarların reformculuğuna rağmen hala içinde barındırdığı eski Türkiye’ye dair milliyetçilik, devletçilik, mukaddesatçılık kodları gibi), laikler de tüm arızalarına rağmen heterojenleşme yolundaydılar. Laikler, 90 yıldır üzerlerinde nasıl bir sosyal mühendislik yapıldığının farkında dahi değillerdi. Bunu fark etmeleri için, belki korkularını yatıştıracak demokratik nefes borularına ve saygı görmeye ihtiyaçları vardı. Çoğu, dindarların doğal hakları olan kamu alanında yer alma hareketini, doğrudan yaşam biçimlerine müdahale olarak yorumluyordu. Bu algıda ciddi sınıfsal kibir ve dindarlarla eşitliğe tahammülsüzlük de vardı. Ama bir şeyin irrasyonel olması, o şeyin toplumsal olmadığı, tüm ülkeyi etkilemeyeceği anlamına gelmiyordu. Görüldüğü gibi etkiledi de.

Bu psikolojik durumu daha da vahim hale getiren iktidarın dil sorunu, kent politikaları ve estetik siyaseti oldu. Hükümet, artık bizzat kendi verdiği kavga ile Türkiye’nin yeni bir demokratik düzeye, üsluba, yönetim becerisi ve daha fazla özgürlüğe ihtiyaç duyduğunu görmeli. Demek ve ne güzel ki, artık bu kadar demokrasi bize yetmiyor. AK Parti’nin vesayetle mücadele dönemindeki dili ve argümanları, bugünü, hele gençlerin duymak istediklerini karşılamıyor. Erdoğan, ilk yıllardaki vesayet saldırılarını, reformlara direnci ve darbe girişimlerini siyasete tahvil ve tabanını tahkim etmekte çok başarılı oldu. Bu hükümetin tercih etmediği bir kutuplaşmayı beraberinde getirdi. Bu kutuplaşma dalgalarında başarıyla sörf yapan bir lider olan Erdoğan, Türkiye’nin yeni döneminde, bu durumun artık vadesinin dolduğunu fark etmeli. Çünkü artık muhatap, asker veya CHP değil, toplumun bir kesiminin ta kendisi. Her şeyi daha karmaşık ve tehlikeli hale getiren de bu yeni durum.

Yaşananların karanlık yüzü, Erdoğan’a yönelik operasyon, ekonomik çıkar grupları ve diğer operasyonel bileşenler, hükümetin bundan sonrasını tayin edecek siyasi olgunluğu göstermesini engellememeli. Laik-ulusalcı mahallenin karmaşık katmanları doğru tahlil edilebilirse, bu kesimlere yönelik daha mülayim, empatik bir dil geliştirilirse hiçbir şey kaybedilmez. Birden bir mucize olmasını, laikler ve ulusalcıların, dindarlar ve Kürtler gibi reformlara hemen destek vermelerini beklemek fazla iyimserlik olur, ama o kesimin içinde de artık hiç kimseye ayrımcılık yapılmasını istemeyen ve başörtüsü gibi Cumhuriyet tarihi boyunca rejimin kırmızıçizgisi olan konuları da istisna addetmeden reddeden çok sayıda insan var. Forumlarda ortaya çıkan bu nüve çok önemli ve hükümet laik kesimdeki bu kırılmayı göz ardı etmemeli.

Bu olası açılım, aynı zamanda 2002-2010 dönemindeki dış ve iç kaynaklı olarak sağlanan güçlü meşruiyetin, 2013 ve sonrasında gerekli olan meşruiyete yükseltilmesi demek de olacaktır. Böylelikle, hükümet bir daha “yönetemez olma” tehlikesine bu kadar yaklaşmaz, dış dünyada bu kadar yanlış anlaşılmaz ve haklı itirazların, vesayet isteyenlerce ambalaj malzemesi olarak sömürülmesine imkan tanımaz.

Olayın sıcaklığında bu nüansları görmeyip kırıcı ve kötümser olabilsek de, sakinleştiğimizde, aslında iyimser olmamızı gerektirecek önemli ve çok değerli tecrübeler edindiğimizi fark edeceğimizi düşünüyorum.
Zor olması, kalıcı ve değerli olması anlamına da geliyor. O nedenle, moralleri bozmadan işe koyulmak en iyisi.

28 Haziran, İstanbul.