Ana Sayfa Blog Sayfa 404

Umutlarını ölüme bağlayanlar

0

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Gezi Eylemi’ni genel ayaklanmaya çevirme hayali kuranların, olayın başından beri ölüm beklediklerini biliyoruz. Ölüm, daha çok ölüm, daha çok kan, hatta katliam bekliyorlar. Birkaç gündür internet ortamından Taksim’de bekleşenlere şöyle mesajlar yolluyorlarmış: “Ölseniz de çekilmeyin; bir şey yapamazlar!”

“On gündür bekliyoruz hâlâ ölmüyorsunuz, hadi ölün artık, bir an önce ölün, ama öyle biriniz ikiniz değil, yüzlerceniz ölün” diyemiyorlar tabii. Öyle lafları ancak İşçi Partili TV spikerleri en samimi hallerinde yakalandıkları zaman, yani mikrofonu kapalı zannederken yaptıkları konuşmalarda duyabiliyoruz.

Önce bir noktayı açıklığa kavuşturalım:

“Kaos”çular boşuna beklemesinler ve fazla da hayal kurmasınlar. “Milli Hükümet”in bakanlar listesini hazırlamak için de fazla acele etmesinler. Türkiye gibi 60 yıldır iyi kötü demokrasiyle idare edilen bir ülkede, birkaç yüz bin kişi sokağa döküldü diye iktidar yıkılmaz. Bu ülke tarihinde gördüğü en güçlü, kitle tabanı en geniş iktidara sahip ve o kitle artık 1960’ın ya da 1997’nin kitlesi değil.

O kitle seçtiği meşru yönetime sahip çıkma bilincine de kararlılığına da sahip. Ve bu bilinci, benzer oyunları yaşaya yaşaya, komplolarla, provokasyonlarla mücadele ede ede edindi.

Yani sizi de tanıyor, karanlık oyunlarınızı da çok iyi biliyor.

Eğer şu anda Ergenekon örgütü gibi örgütler tasfiye edilmemiş, Balyoz Planı gibi planlar deşifre edilmemiş olsaydı; darbe heveslileri ordudaki görevlerinin başında olsaydı, bir şansınız olabilirdi. Ama şu anda hiçbir şansınız yok.

Zafer sarhoşluğu tehlikesi

Kamuoyunun çok büyük bölümü başından bu yana Gezi Parkı’nda barışçı gösteri yapanlarla sokakları ateşe verenleri birbirinden ayırmaya özen gösterdi. Birincilere sempati ikincilere öfke duydu. Hükümet de ilk günlerdeki hatasından sonra aynı ayrımı dikkatle yaptı ve olayı müzakere ile çözmek için çeşitli girişimlerde bulundu.

Geldiğimiz bu noktada artık sağduyulu davranma sırası Gezi Parkı aktivistlerine geldi. Kaosçuların niyetlerini ve planlarını görmeleri ve onların “yedeğine” düşmemek için meydanları bir an önce boşaltmaları gerekiyor.

Ama bakıyoruz, onlardan böyle bir işaret gelmiyor: Tam tersine, meydanları belli bir zafer sarhoşluğu sarmaya başladı.

Gezi Parkı sözcülerinin eylemi bitirmek için öne sürdükleri şartlardan biri şu mesela:

Olaylar boyunca gözaltına alınan herkes serbest bırakılmalıymış. Peki tahrip edilen 280 işyeri, 103 polis arabası, 15 ambulans, 207 özel araç ne olacak? Polisleri yaralayanlar, AK Parti binalarını yakanlar, Başbakanlığı işgal etmeye, Beşiktaş’taki Başbakanlık Ofisi’ni ele geçirmeye çalışanlar Gözaltında bulunan ve dış bağlantılı olduğu şüphesi olan yabancılar? Ankara’nın en işlek caddesine barikatlar kurup ateşler yakarak şehri yaşanmaz hale getirenler? Bunların hesabı sorulmayacak mı?

Yasa ve kural dışına çıkan emniyet müdürlerinin, valilerin ve polislerin soruşturulmasını istiyorsunuz da; yasa dışına çıkan, şiddete başvuran, cana mala kastedenlerin soruşturulmasını neden engellemeye çalışıyorsunuz? Sizin hukuk devleti anlayışınız bu kadar mı?

Bir başka şart da polisin bundan böyle gaz bombası ve benzeri materyalleri kullanmasının yasaklanması…

Bu talebi öne sürerken emniyet kuvvetlerinin toplumsal olayları nasıl kontrol altına alacağını, halkın mal ve can güvenliğini nasıl sağlayacağını da düşünmüşsünüzdür herhalde. Ne öneriyorsunuz; gaz kullanmasın da cop mu kullansın? Yoksa plastik mermiyi mi tercih edersiniz?

İşin daha da vahimi, bu taleplerin ortaya konmasının hemen ardından başka bazı “temsilcilerin”ortaya atılıp kantarın topunu iyice kaçırması, 3. köprüden havaalanına, Kanal İstanbul’dan AKM’ye kadar akıllarına gelen her projenin durdurulmasını şart koşmaya kalkışması…

Allah’tan ki Başbakan Erdoğan burada değildi de duymadı… Yoksa “Siz kim oluyorsunuz da bu projeleri durdur diye şart koşuyorsunuz” diye başlardı ve doğrusu hiç de haksız olmazdı.

Gezi Parkı Eylemleri ve Kendiliğindenlik

0

Gezi Parkı eylemlerinin ortaya çıkışından beri cevaplanmaya çalışılan temel soru bu göstericilerin ne istedikleri ya da amaçlarının ne olduğudur. Bu soruya cevaplar muhtelif olmakla birlikte, gösterilere taraftarların cevabı esas olarak “tehlike altındaki hayat tarzı ve özgürlüklerini korumak” oldu. Başbakan Erdoğan ise, hükümetin herhangi bir grubun hayat tarzına ya da özgürlüklerine müdahalede bulunmadığını ya da buna niyet etmediğini ısrarla belirterek, eylemcilerin asıl niyetlerinin anti-demokratik yollarla hükümeti düşürmek olduğunu vurguladı. Şüphesiz bu iki cevaptan daha karmaşık açıklamalara ihtiyacımız var ve açıkça karşıt tarafların açıklamaları algıda seçicilik psikolojisinden etkilenmektedir.

Ancak konuyla ilgili benim ilgimi çeken husus bambaşka. Benim sorum bu eylemlerin kastedilmiş sonuçlarından ziyade kastedilmemiş sonuçlarının neler olabileceği üzerine. Benim inancım uzun dönemde bu eylemlerin kastedilmemiş sonuçlarının daha önemli olabileceğidir. Ama daha önce kısa dönemli sonuçlara bir bakalım. Kısa dönemde hükümeti yıkmayı hedefleyenlerin bunu başaramayacağı açıktır. Hayat tarzlarına ya da özgürlüklerine müdahale edildiğini düşünenlerin istediklerine hemen kavuşamayacakları da bir o kadar açıktır. Hatta göstericilerden bir kısmının vandalizme dönüşen saldırganlıkları, haklı olabilecek taleplerin göz ardı edilmesini kolaylaştırdığı üzücü bir gerçektir. Tabi bir de kendini gösteren “devrimci ruh” karşısında irrite olmuş çok sayıdaki sağ seçmenin AK Parti saflarında sıklaşacaklarını tahmin etmek için de keramet sahibi olmaya gerek yoktur. Bu sebeplerle AK Parti’nin oylarının bu olaylar sebebiyle önemli ölçüde düşeceğini sanmıyorum.

Bence bu eylemler kısa süreli bir kargaşadan ziyade, kurumsallaşma emareleri gösteren Türkiye demokrasisinde iktidar karşıtlarının muhalefet etme arayışıdır. Bu arayışın en temel göstergesi ise  eylemlerin arkasındaki kendiliğinden gelişen güçlerdir. Tabii, AK Parti binalarını ateşe veren ya da yüzlerce özel ve kamusal malı hunharca tahrip eden grubun kendiliğinden gelişen bir oluşum olduğunu söylemek ya da hedeflerinin demokratik siyasal sistem içinde kaldığını iddia etmek akıl ve vicdan sahibi herkes için imkansızdır. Fakat bunun dışında eylemlerin başlama ve yayılma şekli incelendiğinde bambaşka bir gerçekle karşılaşılmaktadır. Polis şiddetine ve hükümetin bazı politikalarına karşı duyulan ortak bir kızgınlığı ve memnuniyetsizliği paylaşan farklı kesimlerden çok sayıdaki vatandaş, eylemlerini herhangi bir merkezi planlama olmaksızın, büyük ölçüde sosyal medya araçları vasıtasıyla organize etmeyi başarmıştır. Bu kendi kendini organize eden yapının (self-organization) gelişmiş bir demokratik siyasal sistem için hayati değeri vardır. Zira özellikle, teknolojinin ve refah devletinin gelişmesi ile merkezi hükümetlerin bireyler üzerinde kontrol ve denetimleri artmakta ve haksız bir şekilde devletin organize güç kullanımı yaygınlaşmaktadır. Bu eğilim, devletin ölçek ve boyut olarak genişlemesiyle doğru orantılı olarak artmaktadır. Örneğin hükümetin içki ve sigara yasaklarını savunmak için gösterdiği Avrupa Birliği regülasyonları, Batılı refah devletlerinin siyasal otoritenin alanını, ağır bir paternalist tavırla özel hayatlarımıza ve kişisel tercihlerimize kadar genişletmesi sonucu ortaya çıkabilmiştir. Bu tür geniş yetkilere sahip merkezi iktidarları liberal sınırlar içinde tutabilmek, sadece seçim sandıklarına dört-beş yılda bir gitmek ile mümkün değildir.  Şüphesiz, demokrasilerde hükümetler ancak seçimle gelip gider ve hükümetin seçimle göreve başlamadığı hiç bir yerde demokrasi de yoktur. Bir zamanlar çoğu sosyalist teorisyenin tek parti iktidarlarını gerçek demokrasi olarak sunduğu hatırlanırsa, bu hususun hayatiyeti de ortaya konulmuş olur.

Peki seçimler dışındaki demokratik siyaset ya da muhalefet yolları nelerdir? Genel olarak, kamusal meselelere dair her türlü barışçıl eylem ya da örgütlenmeyi demokratik siyasetin bir parçası ya da aracı olarak görmek mümkündür. İlk örnekleri Amerikan demokrasisinde ortaya koyulmuş olan sivil toplum kuruluşları, siyasal ve toplumsal hedeflerini merkezi siyasal otoritenin harekete geçmesini beklemeden ve istemeden, başkalarını ikna etme yolunu kullanarak gerçekleştirmeye çalışmışlardır. 19. Yüzyıl Amerikalı vatandaşlar, rasyonalist fikirlerle beslenen devrimcilerin aksine, demokratik siyasal sistemi demokratik bir toplumsal tasavvurdan ayrı tutmamışlardır. Demokrasilerde ise karşındaki ikna etmek ve barışçıl yöntemlerle hedeflerini gerçekleştirmek için aktif çaba sarf etmek şarttır. Bu yöntemle, Amerikalılar, merkezi iktidarı doğrudan ele geçirerek daha hızlı yapabilecekleri pek çok kamusal projeyi, sivil toplumda oluşturdukları gönüllü birlikler aracılığıyla barışçıl bir şekilde gerçekleştirmişlerdir. Hak ve hürriyetler meselelerinde ise Amerika’daki organizasyon serbestliği pek çok farklı grubun aynı anda farklı talepleri dile getirmelerine yol açmıştır. Bu farklı gruplar arasındaki anlaşmazlıklar, negatif özgürlük alanın olabildiğince genişletilmesi ile aşılmıştır. Ama bu gelişme planlı bir hareketten ziyade kastedilmemiş bir neticedir. Örneğin, Amerikan din ve vicdan özgürlüğünün kurumsallaşması, Amerikalı farklı dindar ya da ateist kesimlerinin insan haklarına bağlılıklarından kaynaklanmamıştır. Bilakis farklı kesimlerin organizasyonel yetenekleri, siyasal iktidarın tek bir grup tarafından ele geçirilmesini engellediği için herkesin çıkarına olacak olan dini özgürlüğünün kabul edilmek zorunda kalınması ile ortaya çıkmıştır. Dini özgürlüğün Amerikalıların vicdanına yerleşmesi ancak bu tür bir toplumsal dengenin sağlandığı sosyal düzende mümkün olmuştur. Haklılığı kendinden menkul fikirlere dayanarak şiddet yoluyla iktidarı ele geçirme çabaları ise, ikna ve barışçıl yöntemleri dışladığı için anti-demokratik sayılmıştır.

Şimdi Gezi Parkı olaylarına tekrar dönebiliriz. Daha önce de belirttiğim gibi bu protestoların büyük ölçüde kendi kendilerini organize ettikleri görülmektedir. Ancak, kendiliğinden toplanmış ve barışçıl olduklarını varsaydığımız eylemcilerin, yönlendirilen ve şiddet yanlısı eylemcilere karşı etkisiz kalarak, başlattıkları eylemlerinin çabucak ellerinden alınmış olması şaşırtıcı bir gelişme değildir. Çünkü her ne kadar barışçıl eylemciler ortak bir kaygı ile biraraya gelmiş olsalar da hem talepleri farklı farklıdır, hem de bir araya geldiklerinde tam olarak tepkilerini nasıl ortaya koyacaklarına dair açık bir fikirleri yoktur. Yani siyasal protesto haklarını kullanmak isteyen eylemcilerin, sivil toplum alanında bu isteklerini ve enerjilerini yönlendirebilecekleri kanalları sağlayacak örgütsel yetenekleri yoktur. Böyle bir grup içinde daha iyi organize olmuş grupların eylemleri bir şiddet gösterisine çevirmeleri, polisin sert müdahalelerinin de büyük yardımıyla çocuk oyuncağıdır ve öyle de olmuştur. Bu sebeplerle, her ne kadar, vatandaşların kendi kendilerini organize eden örgütsel yeteneklerinin artmış olduğu açıkça görülse de, bu ve bu tür eylemlerin organizasyonel yetenekleri barışçıl sınırlar içinde kalmaya yetecek şekilde gelişmediği sürece, kendiliğinden doğacak demokratik bir siyasal düzeni hayal etmek mümkün değildir.

Peki, ‘kendiliğinden doğan demokratik siyasal düzen’ nedir? Önce kendiliğinden doğan düzen kavramı ile başlayalım. Sosyal bilimler açısından bu kavram, basitçe, tek bir merkezden idare edilemeyecek kadar büyük bir grubun farklı üyelerinin, her hangi bir yönlendirme olmaksızın, genel kurallar sistemini takip ederek, birbirleri ile işbirliği yapabilmelerini sağlayan sosyal düzene gönderme yapar. Grup üyelerinin birbirinden farklılaşan hatta birbiri ile çatışan amaçları olmasına rağmen işbirliği, amaçları gerçekleştirmenin ve uzlaşmanın esaslarını belirleyen genel, soyut ve herkese eşit olarak uygulanan kurallar sistemi sayesinde ortaya çıkar. Bu tür kurallara duyulan ihtiyaç, bu sistemlerin insan aklının kavrayamayacağı kadar çok etkileşim olasılığı içinde kompleks bir düzen yaratmasındandır. (Daha geniş bilgi için F. A. Hayek’in eserlerine başvurulabilir.) Bu fikri karikatürize etmek için trafik kuralları örnek verilebilir. Trafikte ilerleyebilmeniz için diğer sürücülerle işbirliği içinde olmanız gerekir. Yolun doğru tarafından gitmek, kırmızı ışıkta durmak, hız limitini aşmamak gibi kurallara uyarsanız, diğer şoförlerin amaçlarını yani nereye gideceklerini bilmenize gerek kalmadan kendi gideceğiniz yere güvenle ulaşabilirsiniz. Dolayısıyla trafik kurallarının tek amacı herkesin gideceği yere güvenle ulaşmasıdır ve trafik kuralları, bu genel amacın dışında özel bir amaca hizmet etmez.

Modern demokrasileri de bu bakış açısıyla ele almak mümkündür. Milyonlarca insanın yaşadığı modern demokrasilerde, hem sivil hak ve hürriyetler gibi temelde devletin müdahale etmemesinin beklendiği alanlarda, hem de kamusal hizmetler gibi devletten aktif, pozitif eylem beklendiği alanlarda, vatandaşların farklılaşan ve birbirleriyle çatışan siyasal talepleri vardır. Bu farklı taleplerin trafik kazalarına dönüşmemesi için ya da trafik sıkışıklığına yol açmaması için insanların siyasal taleplerini kanalize edebilecekleri siyasal ve toplumsal mekanizmalara ihtiyaçları vardır. Liberal demokrasilerde anayasal sınırlarla çevrelenmiş yönetimin hangi esaslara uyarak siyasal gücü kullanacağı bütün dünyada büyük ölçüde bellidir. Ama demokratik bir siyasal sistemin pozitif hukukunu yazmak ile gerçek hayatta demokratik müzakereyi, işbirliğini ve uzlaşmayı başarmak ayrı şeylerdir. Bunu başarabilmek için farklı grupların ortak bir demokratik iletişim, alışkanlık ve gelenek setini oluşturmaları ve bunlara bağlı kalarak siyasal mücadelelerini devam ettirmeleri gerekmektedir. Bu tür demokratik siyaset alışkanlıkları ise pozitif hukuka dayanılarak rasyonel bir şekilde ortaya çıkartılamaz. Vatandaşların, bu yeteneklerini tecrübe ederek, karşısındaki farklı görüşteki insanları ikna etmeye çalışarak edinmeleri gerekmektedir. Bu siyasal tecrübenin ortaya koyacağı gelenek ve alışkanlıklar, sonraki siyasi taleplerin ya da çatışmaların nasıl sonuca bağlanacağının da yolunu gösterecektir. Bu gelenek ve alışkanlıklar, belirli bir siyasal amaca hizmet etmek yerine farklı grupların siyasal amaçlarını nasıl gerçekleştireceklerini gösteren prosedürel/usuli kurallar olacaklardır. Siyasal amaçlarına ulaşmak için bu kuralları takip eden farklı gruplar da, çok merkezli bir yapı içinde kendi fikirlerine önem veren ya da kendi fikirlerinden etkilenen insanları yanlarına çekerek barışçıl demokratik mücadelelerine devam edebileceklerdir. Bu anlayış çoğulcu demokratik toplumun en önemli kurumsal dayanaklarından biridir. Çoğulculuğun korunması, farklı grupların aktif bir şekilde siyasal çıkarlarını başka gruplara karşı korumalarını gerektirir. Grupların çokluğu ve onların barışçıl bir ikna siyasetini geliştirme çabaları, siyasal iktidarın anayasal sınırlar içinde hareket etmesini sağlamanın da en etkin yoludur. Bu tür bir siyasal düzene, ‘kendiliğinden doğan demokratik siyasal düzen’ demenin bir abartı olmadığına inanıyorum.    

Aslında barışçıl demokratik siyaset pratiği AK Parti’nin iktidara gelmesi ile önemli aşamalar kaydetmiştir. Siyasal İslamcı söylemleri ile %20’nin üzerindeki oy oranına zor çıkan Milli Nizamcı hareketin içinden çıkan AK Parti, demokrasiye ve reformlara yaptığı vurguyla çok daha geniş kesimlerden oy almayı başarmıştır. Üstelik kendi tabanının önemli sorun alanlarını çözerken İslamcı söyleme değil insan hakları diline başvurmuştur. Örneğin, senelerce hakları gasp edilerek aşağılanmış başörtülü kadınların hakları, şiddete başvurularak geri alınmamıştır. Aksine geniş çaplı demokratik bir mücadelenin sonunda kısmen de olsa başarılmıştır. Askeri güçlerin seçilmiş siyasetçiler tarafından kontrol altına alınmaları, aynı şekilde, şiddete başvurularak gerçekleştirilmemiştir. Bugün bence AK Parti, kendi açtığı demokratik mücadele yolunun, beklemediği neticeleri ile karşılaşmaktadır. Hükümete yöneltilen küfürlerin ve şiddetin arasında da kalmış olsa, ‘hayat tarzına müdahale edilmemesi’ gibi haklı demokratik taleplerin zayıf bir şekilde de olsa evrensel insan hakları dilini kullanarak ifade edildiği görülmektedir. Başbakan Erdoğan’ın alkollü içki düzenlenmesini savunurken kullandığı dil ise aşağılama ve küçümsemelerle doluydu. Ak Parti’nin, otoriter güçlere karşı verdiği demokrasi mücadelesinde kullandığı dil şüphesiz Başbakan Erdoğan’ın bugün kullandığı dil değildi. Sertleşen ‘dil’in tekrar yumuşaması ise anlamlı ve topluma yayılmış bir demokratik muhalefet ile mümkün olabilir. Anlamlı bir muhalefet ise hükümeti istifaya çağırmaktan daha fazlasını yapmalı ve neyi, niçin, nasıl değiştirmemiz gerektiğini uygun yollarla açıklamalıdır.   

Bu sebeple Gezi Parkı eylemlerime katılan farklı grupların söylem bakımından evrensel olan insan hakları dilini kullanmaları ve şiddeti körükleyecek protesto tarzları yerine barışçıl ve yaratıcı eylemler üzerine kafa yormaları, toplumsal destek kazanmaları için şarttır. Örneğin Başbakan Erdoğan’ın eylemcilere karşı kullandığı “çapulcu” nitelemesi, çapulculuk adı ile wikipedia sözlüğünden dünyaya şu tanımla duyurulmaktadır: “Birinin hakları için mücadele etmesi”. Özellikle bu saatten sonra eylemci grupların sokakta polisle çatışmak yerine farklı grupların ilgisini çekebilecek örgütsel hareketlere doğru enerjilerini yönlendirmeleri Türkiye’de demokrasinin gelişimi için muazzam bir fırsat yaratabilir. Böylece uzun yıllardır AK Parti dışında hiçbir siyasal parti ya da gruptan göremediğimiz geniş çaplı demokratik örgütlenmenin de, muhalefet tarafından başlatıldığını görebiliriz belki. Şüphesiz bunu yaşayarak öğreneceğiz.

Son olarak, Gezi Parkı eylemlerinde, farklı kişilerin bu grupları belirli amaçlar bağlamında kategorize etmeye çalışmasını anlayabiliyorum. Kategorize etme eğilimi, insan psikolojisinin ve bilişsel yeteneklerinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Ancak kategorize etmenin Gezi Parkı hareketini anlamada yanıltıcı olduğuna inanıyorum ve bu farklıların barışçıl demokratik eylemler başladığında (başlarsa eğer) belirgin hale geleceğine inanıyorum. Farklılıklarımızla bir arada yaşamak mümkünse de, bunu mümkün kılmak için gereken demokratik alışkanlıkların kazanılması, çok merkezli bir demokratik siyasal hayata muhtaçtır. 

Gezi dersleri

Bu yazı Star Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Bir musibet bin nasihatten iyidir derler. 

Dilerim hükümet, toplumun haklı olarak tepki gösterdiği buyurgan dilinden başlayarak hatalarından ders çıkarmasını bilir.

Çünkü polisin Gezi Parkındaki protestoculara hoyratça müdahale etmesiyle başlayan olayların sorumluluğu esas olarak ona ait ve ciddi bir muhasebe yapması da şart.

Uyarı görevlerini yapmayıp, demokratikleşme, Kürt sorunu, Alevi sorunu, dil ve üslup gibi konularda hükümeti eleştirdiğimizde tepki gösterip, her durumda “beyler şoför haklı” diyenlerin de öyle.

Ama bugün acil ve öncelikli olan, bu ülkeyle ilgili sorumluluk hisseden herkese düşen, açık ve net bir biçimde şiddeti mahkum etmek.

Çünkü hükümetin hiçbir hatası, şu yaşadıklarımızı haklı kılmıyor.

**

Bugün hepimize düşen öncelikli ahlaki sorumluluk, sağduyuyu egemen kılmak.

Çünkü geldiğimiz aşamada, ülkeyi bir batağa çekmek isteyen odaklar, haklı bir tepkiyi akıl dışı bir saldırganlık ve şiddetle yozlaştırmayı başardılar.

Bugün, kitleleri Gezi’ye sahip çıkmaya çağıran herkese, kanaat önderlerine, sanatçılara ve diğerlerine düşen, Gezi Parkı dışında adres göstermemek, şiddet potansiyeli hiçbir etkinliğin içinde yer almamaları konusunda insanları uyarmak olmalı.

**

Siyasi partiler için de aynı ölçüde geçerli bu.

CHP baştan beri akıl dışı bir sorumsuzluk sergiledi ve sergiliyor. Şiddetin zirve yaptığı bir ortamda Kadıköy mitingini iptal edip kitleyi Taksim’e yönlendirdi; “teenager” psikolojisiyle tivitler atan, biber gazından “kimyasal silah” çıkaran, şiddete karşı çağrı yerine “halk devrimi” diyerek süregelen şiddet içerikli gösterilere destek veren milletvekilleriyle yangına benzin dökmeyi tercih etti.

Bugün de şiddet içeren gösteriler esas olarak her şehirde CHP’nin sosyolojik tabanının ağırlıklı olduğu yerlerde devam ediyor ama o sade suya tirit bazı açıklamaların ötesinde kitlesini çekmiyor; sükunetin tesisine sahici bir katkı yapmıyor. Çok muhtemeldir ki, bunun hükümeti yıkacak bir harekete dönüşme ihtimalini değerlendirmek istiyor.

BDP ve MHP ise bu süreçte şimdiye kadar en iyi sınavı veren iki parti oldu.

Gezi Parkı’na polis müdahalesinin karşısında durdular. Ama fırsatçılık yapmadılar. Ülkede barışı feda etme pahasına kaostan kazanç devşirmeye kalkışmadılar; sürece şiddet damgasını vurduğunda ise kendi tabanlarını net mesajlarla çekmesini bildiler.

Bugün de doğru yerde duruyorlar, gerilimi azaltmaya çalışıyorlar.

**

Bugün sokaktaki şiddetin tek taraflı olması her şeye rağmen önemli.

Çok muhtemeldir ki, fırsatı değerlendirmek isteyen güçler, makasın öbür ucunu da devreye sokmak için çalışmaya devam edecektir. Bunun anlamı, 28 Şubat’takine benzer saldırganlıklarla, sorunu derinleştirecek bir karşı şiddetin inşa edilmesidir.

Özelde dindar kesimlere, genelde ise Ak Parti tabanına düşen sağduyulu olmak, Hilal Kaplan’ın dediği gibi, “milletin selameti için haysiyetini suhuletle taşımaya devam etmektir.”

Sosyal medyada dolaşan “camiye saygısızlık” türünden mesajlara itibar etmemek, bu tür haberlerin neye hizmet ettiği konusunda uyarılarda bulunmaktır.

Şimdi herkes için sorumluluk zamanı.

Gezi direnişçileri amacına ulaştı

0

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Demokratik ve barışçı gösterilerin başarı ölçüsü nedir? Hangi koşullarda eylem başarıyla sonuçlanmış sayılır?

Göstericilerin amacı, tek bir konuda ya da daha genel olarak iktidarın gidişatı ile ilgili olarak ortaya çıkan itirazları, duyarlılıkları ve talepleri güçlü bir biçimde ortaya koymak, iktidardakilerin ne istediklerini duymasını sağlamak; sadece iktidarın değil, bütün toplum kesimlerinin neye ve niçin muhalefet ettiklerini anlamasını sağlamak ve bu konuda onların duyarlılığını artırmak, mümkünse yanlarına çekmeye çalışmaktır.

Eğer bu amaca ulaşılmışsa, eylem başarıyla sonuçlanmıştır. Demokratik bir gösteriden “sonuç almak”tan kastedilen budur, bu olması gerekir. Dikkatinizi çekerim: Amaç dediğini yaptırmak değil; isteğini güçlü bir biçimde gündeme getirmek, destek sağlamak, ortam yaratmak, tartışma açmaktır.

Zira bir gösterici grubun dediğinin yapılabilmesi için, bunu sadece onların istemesi yetmez; ortaya koydukları taleplerin çoğunluk tarafından da haklı bulunması; bu desteğin somut olarak ortaya çıkması ve demokratik mekanizmaların işletilmesi ile meşru kararlar haline dönüşebilmesi gerekir.

Göstericiler, “ille de bizim dediğimiz yapılacak” diye direttikleri noktada, aslında “ille de benim dediğim olacak” diye direten iktidarla aynı tutumu takınmış olurlar.

Şöyle düşünün: Eğer şu anda Gezi Parkı direnişçileri “İlle de Topçu Kışlası yapılmayacak”diye diretirlerse, “İlle de Topçu Kışlası yapılacak” diye direten iktidarla aralarında demokratiklik açısından ne fark kalır? Her ikisi de İstanbullular’ın çoğunluğunun ne istediğini dikkate almadan, sadece kendi isteklerinin gerçekleşmesi için inat etmiş olmazlar mı?

Diyelim, direnişçiler “kazandılar” ve Topçu Kışlası yapılmaktan vazgeçildi. Bu “zafer”in sarhoşluğu ile iki gün sonra 3. köprünün inşaatını engellemeye çalışmayacaklarını nasıl garanti edeceğiz? O zaman iktidardan 3. köprü projesinden de vazgeçmesini mi bekleyeceğiz? Peki bu projelerin iptal edilmesinin İstanbullular’ın çoğunluğunun isteği olduğunu nasıl bileceğiz?

Sivil toplumun balans ayarı

Meseleye böyle baktığımızda, şu anda Gezi Parkı direnişçilerinin amaçlarına ulaştıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Çünkü birincisi, Gezi Parkı’nı olduğu gibi koruma taleplerini bütün topluma duyurmayı ve ciddi bir destek almayı başardılar. Öylesine güçlü bir duyarlılık yarattılar ki, bundan sonra, iktidarın bu meseleyi yeniden müzakereye açmadan, toplumun eğitimlerini ölçmeden, yani hiçbir şey olmamış gibi oldubittiye getirmesi ve projeye kaldığı yerden devam etmesi mümkün değil.

İkincisi ve daha da önemlisi, bu direnişleriyle iktidarın kibirli tavrına, demokrasiyi sandıktan ibaret sanan anlayışlara, kitleleri horlayıcı, küçümseyici üsluba karşı kitlesel bir uyarı görevini de yerine getirdiler.

Bu direniş sayesinde demokratik kamuoyu iktidara gerekli balans ayarını da yapmış oldu, yani eylem bu anlamda da başarıya ulaştı. Devletin en tepesinden hükümetin iki numarasına kadar birçok önemli aktör mesajın alındığına dair net açıklamalar yaptı; ilk günkü hatalar için özür dilendi.

Kanımca artık demokratik uyarı görevini yerine getiren Gezi Parkı direnişçilerinin meydanları boşaltma zamanı gelmiştir. Bülent Arınç’ın hükümet adına ve Başbakan Yardımcısı sıfatıyla yaptığı konuşma eylemciler tarafından bir teminat olarak kabul edilmeli ve eylemler artık bitirilmelidir.

Onlar meydanları boşaltmalıdırlar ki, şiddete tapan grupçuklar o meydanlarda dımdızlak kalsın. Onlar şimdilik bir kenara çekilmelidirler ki, tek derdi kaos, siyasi istikrarsızlık ve “yönetilemeyen Türkiye” tablosu yaratmak olan derin güçlerin hevesleri boşa çıksın.
Bugün meydanlardan çekilmek bu işin peşini bırakmak demek değildir.

Yarın öbür gün verilen mesajların alınmadığı; her şeyin eski tas eski hamam olduğu ortaya çıkarsa, sivil toplum güçleri, yeniden ve daha da haklı bir zeminde tekrar meydanlara çıkarak ya da yeni direniş biçimleri yaratarak mücadele sahnesine geri dönebilirler.

Unutmayalım ki, bu hiç bitmeyecek bir süreçtir. Bir yerde iktidar varsa, yozlaşma tehlikesi de vardır. Bu yozlaşma-yoldan çıkma tehlikesinin tek sigortası da uyanık, denetlemeyi ve tepki vermeyi bilen bir kamuoyunun varlığıdır.

Gezi direnişçileri bize böyle bir kamuoyuna sahip olduğumuzu gösterdi. Şimdi bırakalım iktidar, verilen mesajı alıp almadığını ya da ne kadar aldığını ortaya koysun.

Erdoğan’ı seviyorsanız ona gerçekleri söyleyin

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Tabii ki mesele sadece Gezi Parkı meselesi değil. Park meselesinin tetiklediği, fakat özünde gittikçe otoriterleşen ve toplumsal mühendislik projeleriyle herkesi kendine benzetmeye girişen bir iktidara yönelik tepki var.

Tepkiyi büyüten, demokratikleşme beklerken iktidarın ‘kimlik inşası’na yönelmesi.

Aslında Türkiye, son dönemde önemli bir normalleşme süreci yaşıyordu. On yıl öncesinin kısır tartışmaları büyük ölçüde tükenmiş, laiklik-dindarlık gibi yıkıcı bir tartışma bile geride kalmıştı. Başörtüsü sorunu pratik düzeyde bitmiş, toplumsal gerginliğin ve çatışmanın sembol konusu olmaktan çıkmıştı. Sonuçta, dindar ile laik yaşam biçimlerinin bir arada çatışmadan yaşayabildiği bir döneme ulaşmıştık. Başörtüsü de dindarlık da, hatta Alevilik ve laiklik de normalleşmeye, öteki tarafça doğal görülmeye başlanmıştı. Dahası, ‘Kürt sorunu’ndan Kürt barışına doğru yol almaya başlamıştık.

Böyle bir zeminde yeni anayasa yerine otoriter tınılar taşıyan başkanlık önerisi, çoğulculuk yerine çoğunluğun kimliğini, yaşam biçimini ve ahlak anlayışını devlet gücüyle azınlığa dayatan bir yeni ‘toplum mühendisliği’ çıktı karşımıza.

Böyle bir ortamda Gezi Parkı tepkisini marjinal grupların ideolojik dogmatizmi veya kökü dışarıda komplolar olarak nitelemek çok yetersiz kalır.

Başbakan, muhalif görüş belirten veya hükümeti protesto eden herkesi ‘marjinal’ olmakla itham ederken, asıl kendisinin artık ne kadar ‘merkez’i temsil ettiğini sorgulamalıdır. Söylem ve siyasetiyle Erdoğan ‘merkez’den uzaklaşmaya başlamıştır.

Muhaliflere karşı ‘onun yüz bin topladığı yerde ben 1 milyon insan toplarım’ veya ‘biz yüzde elliyi evlerinde zorla tutuyoruz’ sözleri bir ‘merkez partisi’ liderinin söyleyeceği sözler değildir.

Ne parti ne de lideri 2002 ve özellikle de 2007 sonrası inşa ettiği ‘merkez’ kimliği muhafaza ediyor. 27 Nisan günlerinde Menderes, Özal ve Erdoğan’ı aynı paranteze alıp ‘demokrasinin yıldızları’ ilan eden görüntünün bugün maalesef bir karşılığı yok.

Ne Menderes’in ne de Özal’ın ‘toplum mühendisliği’ projeleri vardı. Onların dertleri biraz kalkınma, biraz demokrasiydi. Kafalarında devlet eliyle ‘ideal toplum’ kurma diye bir davaları yoktu. AK Parti bu yönüyle Menderes ve Özal çizgisinden hızla uzaklaşıp devlet kaynakları ve otoritesiyle siyaseten üzerine yaslanacağı kendi ‘ideal toplum’unu inşa etme gayretinde olan ideolojik bir parti kimliğine büründü. Ancak AK Parti tabanının en az üçte biri merkez sağın hizmet ve serbestiyet çizgisinden ‘kimlik ve toplum mühendisliği’ pozisyonuna savrulan AK Parti’de durmakta zorlanacaktır.

Zorlanacaktır, çünkü Erdoğan bugün ne Menderes’e ne de Özal’a benziyor.

Toplum partiye benzemez, partide oluşan havayı siz tüm topluma yaymaya, partililerden gördüğünüz itaati tüm toplumdan beklemeye başlarsanız yanılırsınız. Olmaz… Toplum öyle yukarıdan aşağıya ‘disiplinize’ edilecek bir şey değildir. Dün de değildi; zaten AK Parti’nin varlık nedeni de toplumu disiplin altında, tek bir görüşün egemenliği, birkaç kurumun vesayeti altında tutma girişimine gösterilen tepkiydi. Şimdi tüm toplumu, medyayı, iş çevrelerini parti disiplini altına almaya çalışmak doğru mu? Bırakın doğru olmayı, bu mümkün mü?

Ancak kapalı toplumlarda olacak durumlar söz konusu. Ankara’da hükümetle bir şekilde işi olan insanların neredeyse tamamının bir ‘resmî’ bir de ‘özel görüşü’ var. Hasbıhal ederken otoriterleşme eğiliminden, tek adam siyasetinden, dış politikanın yönetiminden şikâyet edenler televizyona çıktığında, gazeteye yazdığında, konferanslarda konuştuğunda ‘resmî görüşleri’ni anlatıyorlar. İnsanları ikiyüzlü olmaya zorlayan bir hava, hegemonik bir iktidar var. Düşüncelerini inandıkları gibi ifade edemeyenlerden oluşan bir ‘çevre’nin kimseye hayrı olmaz, başta da iktidara…

Erdoğan’ı seviyorsanız gerçekleri söyleyin ona.

 

 

“Demokrasi her derdin ilacı değil” Fatih Vural’ın röportajı

Liberalizmin önemli savunucusu Atilla Yayla, “Türkiye, devletçi fikirler cenneti. Sağcı ya da solcu olsun herkes devletçi” dedi.

Prof. Dr. Atilla Yayla, İstanbul Ticaret Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı. Aynı zamanda Liberal Düşünce Topluluğu’nun da başında. Bu yanı önemli zira bu topluluk Türkiye’deki liberal gruplar içinde en etkin olanı. Atilla Yayla, yıllardır liberalizmin düşünce alanındaki ender savunucularından birisi. Eleştirilerini ifade etmekten çekinmiyor. Bu sebeple, geçtiğimiz yıllarda bir panelde yaptığı Kemalizm eleştirisi, bir operasyona dahi konu oldu. Medyanın ve bazı grupların bombardımanına maruz kalan Yayla hakkında, ‘Atatürk’e hakaret’ten dava bile açıldı. Biz de Yayla’ya bugünlerde epey gündemde olan liberalizm tartışmalarını, medyada liberal olarak tanınan gazetecileri ve bunların AK Parti’ye yönelik sertleştirdikleri muhalefeti konuştuk.

Bir liberal olarak Türkiye’deki değişime ve yansımalarına baktığınızda, ‘Yeni Türkiye’ kavramına inanıyor musunuz?
Başına ‘yeni’ konan kavramları pek sevmiyorum. Bir Türkiye var, onun daha iyi olması ifade edilecekse, başka şekillerde de ifade edilebilir.

Nasıl mesela?
Daha liberal bir Türkiye, daha iyi bir Türkiye’dir benim için. Türkiye’de demokrasiye yönelik de bir abartma var. Demokrasiyi her derdin ilacı görme gibi bir yanlış var. Demokrasi daha çok bir mekanizmadır. Demokrasiye atfettiğimiz değerler, büyük ölçüde liberalizmden gelen değerlerdir. Hoşgörü, çoğunluk yönetiminin sınırlanması, bireysel özgürlük, bireysel özgürlüğün korunması için kuvvetler ayrılığının olması, siyasi iktidarın sınırlı ve sorumlu olması, ifade hürriyeti, din hürriyeti, basın hürriyeti gibi şeyler, liberalizmden gelir. Türkiye’de sistem bir türlü demokratikleşemiyor. Çünkü liberalleşemiyor.

Liberalleşememenin sebebi, zihniyet kalıpları mı?
E tabii ki. Birey değil kolektiflik öne çıkarılıyor. Devlete yönelik talepte bulunmayı teşvik eden bir siyasi kültür var. Devlete itaat etmeyi ve devlet otoritesinden gelecek şeylerin iyi olacağını bekleyiş gibi bir tavır var. Bir diğer önemli problem de piyasa ekonomisinin anlamını ve önemini kavrayamamak. Türkiye’de liberallik de iyi bilinmiyor.

Bu bilinmezlikte, kendini liberal olarak ifade eden düşünce adamlarının da payı yok mu?
Türkiye, devletçi fikirler cenneti. Neredeyse herkes, sağcı ya da solcu olsun, devletçi! Entelektüeller de buna dahil. O yüzden Türkiye’de, “İslamcılık”, milliyetçilik, sosyalizm gibi devletçi akımların yüzyılı aşan geçmişleri var, entelektüel anlamda. Ama liberalizmin böyle bir geçmişi yok. Bir türlü kök salamadı. Topu topu 20 küsur senedir ‘liberalim’ diyen fikir adamları ve entelektüel oluşumlar mevcut. Devletçi unsurlar kavgaya tutuşmuş fakat bir çeşit kayıkçı kavgası gibi. Onlar büyük devlete karşı değiller. Sadece kendi istikametleri doğrultusunda çalışmasını istiyorlar.

Türkiye’deki birçok liberal için de bunu söyleyebilir miyiz?
Devletçiliği dışlayan, daha küçük ve sınırlı bir devlet isteyen düşünce ekolü yokmuş gibi bir hava var ancak bu yeterince değişmedi. Bir başka talihsiz durum ortaya çıktı. Medyada görünürlülüğü fazla olan bazı isimler bulunuyor. Liberalizme karşı olanlar, bu kişilere ‘liberal’ demeye meyilliler. Ama kendilerine ‘liberal’ denilen kişilerin liberal olup olmadığı bilinmiyor. Hemen hemen hiçbiri kendisini ‘liberal’ diye tanımlamış da değil. Liberal düşünce akımına, ciddiye alınması gereken bir katkıları da yok. Liberalizmi anlatan veya savunan bir makale yazmış, liberalliklerini deklare etmiş ya da liberalizme yönelik eleştirilere cevap vermiş değiller. Ama medyada aynı zamanda mesleki bir dayanışma da gerçekleştiriliyor. Gazeteciler, ‘Tandoğan sendromu’na mahkumlar sanki!

Nasıl bir sendrom bu?
Liberal çıkacaksa, yine bizim içimizden çıkacaktır!

Bu da aslında devletçi bir reaksiyon?
Tabii. Bu yüzden liberalizmi temsil kabiliyetine, medyada genellikle kendilerine ‘liberal’ denilen kesimler sahip değil! Asıl nüve, akademik ortamlarda yatıyor. Liberal Düşünce Topluluğu, organizasyon olarak da liberal düşüncenin asıl temsilcisi. Bugün medyada kendisine liberal denilenlerin bir kısmının kendisine sosyalist dediğini, bir kısmının Kemalist olduğunu biliyoruz.

ATİLLA YAYLA’DAN İDDİALI ÇIKIŞ
Halk iradesi de sınırlı olmalı

“Liberaller hep sınırlı demokrasiden ve siyasetten bahseder. Bu da her yönetim biçiminin  sınırı olması talebini getirir. Buna demokrasi de dahil. Yani halk iradesi de sınırlı olmalıdır.”

Liberal olarak bilinen gazetecilerin AK Parti’ye karşı giderek yükselen muhalif tavrını nasıl yorumluyorsunuz?
Felsefi kaynaklardan haberdar bir liberal, partilere karşı konu konu, olay olay bakmak durumundadır. O gazeteciler, bu metodolojinin farkında değiller. Bir diğer problem, demokrasiyi eksik kavrayışları. Demokrasinin liberal kanadından haberleri yok. Bundan dolayı abartılı bir demokrasi vurgusu var. Demokrasi, yeryüzü cenneti var edecek bir model değil. Alternatiflerine göre daha iyi bir yönetim biçimi olduğu için tercih edilmelidir. Demokrasi adına birtakım haklar gasp edilebilir. O yüzden liberaller hep sınırlı demokrasiden, sınırlı siyasetten bahseder. Bu da her siyasi yönetim biçiminin sınırlı olması talebini getirir. Buna demokrasi de dahil. Yani halk iradesi de sınırlı olmalıdır! Zaten amaçlarında yüzde yüz uyuşmuş bir halk kitlesi de yoktur. Yani devlet iktidarı, vatandaşın her alanına burnunu sokmamalıdır. Liberal olarak nitelendirilen gazetecilerin pek çoğunun bundan haberi yok. Mesela kendisini liberal gören bazıları, Avrupa’yı sanki medeniyetin yegane kurumu gibi görüyor. Liberal felsefeden haberdar olsanız, AB’ye çok ciddi eleştiriler getirirsiniz. Felsefi liberaller, kayıtsız şartsız AB sevdalısı değildir. 

İKİ LİDER İKİ FARK
Erdoğan Özal’dan daha şanslı

“Erdoğan iktidara geldiğinde, Türkiye’de liberal bir birikim ortaya çıkmıştı. Özal, aşağı yukarı tek başına yaptı her şeyi.”

Bir insan hem liberal hem sosyalist olabilir mi?
Olamaz tabii ki. İkisi birbirini dışlayan şeyler. Felsefi anlamda sosyalizm, bireye değil gruba dayanan, özel mülkiyeti reddeden, piyasa ekonomisini kabul etmeyen bir çizgide. Liberalizm ise tam tersidir.

Bir liberal olarak, terazinin bir ucuna Erdoğan’ı bir ucuna Özal’ı koyduğunuzda hangisi ağır basar?
İkisi de kıymetli şeyler yaptı; fakat Erdoğan, Özal’dan daha şanslıydı. Çünkü toplum daha fazla çeşitlenmişti. Ayrıca, Erdoğan iktidara geldiğinde, Türkiye’de liberal bir birikim ortaya çıkmıştı. İnsan gücü de buna göre zenginleşmişti. Özal aşağı yukarı tek başına yaptı her şeyi. Ne bir entelektüel dayanağı vardı yardım alabileceği, ne de etrafında, birkaç kimse dışında, kendisini anlayabilecek kişiler vardı! Vesayetçi tahakküm geleneğinde ilk geldikleri Özal hatta ondan önce de Menderes açtı. AK Parti iktidarı, bu sürecin zirvesi görülebilir ki hâlâ yeterli değil. O yüzden AK Parti’yi bir sebep değil, sonuç olarak da görüyorum. AK Parti çıkmasa, MAKP çıkacaktı; çünkü bunun toplumsal altyapısı kendisini hazırlıyor.

SÖZLERİNE SAHİP ÇIKTI
Liberalizmle Kemalizm uzlaşamaz

“Kemalizm’in ilerlemeden çok gerilemeye tekabül ettiği şeklindeki sözlerim ifade özgürlüğü sınırları içindedir. Asıl hedef AK Parti’ydi.”

Size karşı yakın zamanda çok ciddi bir linç kampanyası yürütüldü. Kemalizm eleştiriniz, Atatürk’e hakaret olarak gösterildi. Kim yürüttü bu operasyonu?
O kampanyada asıl hedef ben değildim. “Kemalizm’in ilerlemeden çok gerilemeye tekabül ettiği” şeklindeki sözlerim; ifade özgürlüğü sınırları içindedir. Orada asıl hedef AK Parti’ydi.

Kampanyanın arkasında asker var mıydı?
Somut bir bilgim yok ama herhalde onaylamışlardır. Hoşlarına gitmiştir. Çünkü askerlerden de konuşanlar oldu. Orada AK Parti’yi yıpratmak için bir koz bulduklarını düşündüler.

Size bu kadar ağır bedel ödettiklerini görünce, “Keşke konuşmasaydım” dediniz mi?
Hiçbir zaman öyle düşünmedim. Geriye baktığımda iyi yanları da oldu. Çünkü liberalizmle Kemalizm birbiriyle uzlaşamaz. Bu yaşanan olay, bunu kanıtlamış oldu. Aksi takdirde bazı liberaller, Kemalist bir çizgiye kayabilirlerdi. CHP’nin de taktiği bu. Liberallerin çoğunun hayat tarzı, CHP’lilerin hayat tarzına yakın. CHP’nin tabanı çok fanatiktir. Partinin icraatlarını beğenmeseler bile gidip CHP’ye oy verebilirler. Siyasi anlamda yenilgiye alıştılar ama CHP hep iktidardaydı. Eğitimi hep onlar dizayn etti. Namaz kılan birisi Cumhurbaşkanı olunca, başörtülü bir kadın Köşk’e çıkınca tedirginlik duydular. Kendilerini rakipsiz gördüler.

Türkiye Gazetesi, 20.05.2013

Arka Pencere Demokratları

0

Arka Pencere (Rear Window) Hitchcock’un bir başyapıta en yaklaştığı filmdir bence. Maceracı bir savaş muhabiri olan Jeff’in, bir yarış pistinde fotoğraf çekerken, kaza yapan arabalardan birinin tekerleğinin çarpması sonucu bacağı kırılır. Alçıya alınan bacağı iyileşene kadar eve mahkum olur. Kahramanımız bu süre zarfında evinin arka penceresinden karşı apartmanlardaki daireleri dikizleyerek vakit geçirmektedir. Her pencerede başka bir hayat, başka bir hikaye vardır.

Pencerelerden birinde ihtiyar bir adam ve bakıma muhtaç hasta karısı vardır. Jeff birgün kadının evde olmadığını farkeder. Yatalak kadın ortadan kaybolmuştur ve kadının kocası evden bavulla bir şeyler taşımaktadır. Jeff’in kız arkadaşı Lisa ve eve gelen hemşire Stella önceleri Jeff’e yaptığının yanlış olduğunu söyleyip onu engellemeye çalışsa da Jeff ikna edici delillerle durumu açıklayınca ikisi de olaya kendini kaptırır ve Jeff’le birlikte olayı aydınlatmaya çalışırlar. Bu arada Hitchcock’un ustalığı ortaya çıkar, kamera ve kurgu teknikleri ile gerilimin içine seyirci de dahil olur, bir yandan dikizlemeye katılır bir yandan da olayı çözmeye çalışırsınız.

Jeff dedektif arkadaşını eve çağırır ve durumu ona da izah eder. Dedektif arkadaş olayı araştırmak için çıkar, bir süre sonra geri geldiğinde Jeff ve kız arkadaşı heyecanla beklemektedir. Dedektif ortada bir cinayet olmadığını Jeff’in delillerinden daha ikna edici delillerle açıklayınca ikili “hayal kırıklığına uğrar”! Kısa bir süre sonra Lisa durumun vehametini farkeder ve “biz az önce bir cinayet işlenmediği için hayal kırıklığına uğradık, bir adamın karısını öldürmediğini anladığımız için üzülen korkutucu canavarlarız!” der. Bu sorgulama seyirciyi de müthiş bir tuzağa düşürür, haklı çıkmak adına bir cinayetin işlenmemiş olmasına üzülürken yakalanırsınız.

***

Kürt meselesine dair söylenmedik söz kalmadığı için giriş analizi yapmayacağım, doğrudan meseleye gireceğim. Resmen barış geliyor! Hayal bile edemediğimiz şeyler yaşanıyor. PKK sınır dışına çekiliyor, memleket bölünecek paparalarının tek bir dayanağı kalmadı, sene başından beri ölüm olmuyor. Fakat, Sivas’tan öte taraf yansa içinde beş kuruşu olmayan memleketimin “endişeli demokratlar”ı evlerinin arka penceresinde oturmuş karşı apartmanlardaki daireleri dikizliyor, cinayete kanıt buşmaya çalışıyorlar. Henüz fark etmediler ama sahne tam olarak Lisa’nın durumu anlamasından bir önceki sahne; resmen AK Parti kürt sorununu çözecek diye barışa şart koşuyorlar, haklı çıkmak adına cinayet işlenmediği için hayal kırıklığına uğruyorlar.

“O kadar şehit boşa mı verildi?” cümlesinin izahı ne olabilir Allah aşkına? Alternatif öneriniz nedir? Bir o kadar şehit daha verilmesi mi? Şehit vermeye devam mı edilsin? Bu mudur?

“Ne aldık, ne verdik?” muhasebesine girişiyorlar. Oğullarınızın canını kurtarıyorsunuz daha kıymetli ne almayı hayal ediyordunuz acaba? Lafa gelince çocuğunuz için canınızı verisiniz ama “Ne verdik?” diye sorabiliyorsunuz, canınızı vermeyi göze aldığınız çocuğunuzun canı için veremeyeceğiniz o kıymetli şey nedir acaba?

***

Filmin sonunda Jeff ve Lisa haklı çıkar, ortada bir cinayet vardır. Hitchcock en çok eleştirildiği şeyi yaparak filmi sürprizsiz bitirir; şüpheler doğru çıkar, cinayet işlenmiştir. Film ölen ve öldüren hariç, röntgenci arka pencere sakinleri başta olmak üzere geri kalan herkes için mutlu sonla biter.

Bizim filme gelince, cinayet henüz işlenmedi, bir taraf engel olmaya çalışıyor, diğer taraf haklı çıkmak adına heyecanla cinayete delil üretiyor.

Ben yine de ümitliyim, çünkü toprak genç bedene, savaş tanrıları kana doydu. Artık yapılmadık yanlış kalmadı, şimdi sıra yapılmayan tek doğruda, barışta. Yakılmadık ağıt kalmadı, şimdi sıra barış türkülerinde.

Bu defa arka pencerenin sakinleri yanılacak, o cinayet işlenmeyecek ve bir cinayet izlemeyi bekleyen güruha apartmanın bahçesinde halay çekerek karşılık vereceğiz.

Markar Esayan – Tarihi Günler

Türkiye müthiş bir dönemden geçiyor. Her açıdan tarih bu dönemi çok özel günler olarak kayda geçecek. Dile kolay, 88 yıllık bir devlet geleneği terk ediliyor. Kürt vatandaşların haklarının iadesi, PKK’nın silah bırakması bu kırılmanın ana fay hattını oluşturuyor. Kırılma bu noktada olduğu için, en büyük mücadele de bu seviyede oluyor ve olacak. Bunun bir benzerini darbe ve Ergenekon davaları sürecinde yaşadık. Davalar üzerinden ciddi bir kutuplaşma ve kamplaşma yaşandı. Çünkü bu davaların, kendilerini de aşan bir anlamı vardı. En yalın deyimle, vesayet güçlerinin iktidardan uzaklaştırılması ve yerine sivil siyasetin geçmesi, bir tür rejim değişikliğini ima ediyordu. Bu değişime rezistans kaçınılmazdı.

PKK’nın silah bırakması konusunda da tarihî günler yaşanıyor. Çekilme bugün muhtemelen örgütün açıklamasıyla resmen başlıyor. Resmen diyorum, çünkü muhtemelen çekilme “Örgütün üst kadrolarının” daha evvel harekete geçmesiyle başladı. Silahlı ve silahsız güçlerin Kandil yakınlarına çekilmesiyle, bu kez dağdan inişin ve silahın tamamen bırakılması sürecinin başlamasını bekliyoruz. Belli oluyor ki, süreç üzerinde taraflar kurallara genel olarak riayet ediyor ve süreç kesintisiz sürüyor. Örgütün şahinlerinden Duran Kalkan’ın dahi “Çekiliyoruz” diyerek süreci teyit ettiği bir durumdan bahsediyoruz.

Şunda sanırım herkes hemfikir; PKK’nın silahı bırakması, bunun kamuoyu önünde gerçekleşen bir süreçte gerçekleşmesi, toplumsal desteğin oldukça yüksek olması, AK Parti ve BDP arasında bu konuda bir ortaklaşmanın yaratılması, Öcalan’ın kendi şartları, çekilmenin silahlı-silahsız olması gibi “teferruat” gördüğü noktalarda sürecin önünü açacak güvenceleri örgüte vermesi, sadece sınır dışına çıkma değil, silahı bırakma ve dağdan inme süreçlerinde de bir eşgüdüm ve anlaşma olduğunu gösteriyor. Bu konuda, tarafların birbirine güvendiği ortada. Çünkü artık süreci akamete uğratan tarafın, kamuoyuna bunu anlatabilme lüksü pek yok. Kaldı ki, zaten tamamlanmayan bir sürecin iki taraf için de olumlu hiçbir anlamı yok. Hatta riskleri taşınamayacak kadar fazla.

Son periyodunda 40 bin can alan bir çatışmanın çözüm yoluna girmesi sadece Türkiye için değil, dün Başbakan Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi, Ortadoğu ve komşu bölgelerin paradigmasını da kökten etkileyecek bir gelişme olacak. Türkiye, eğer bu en köklü ve en acı verici sorununu barışçı yöntemlerle çözmeyi başarabilirse, bölgesinde bir rol model olmak bir yana, istikrar etkileri ile oyun kurucu bir ülke olacak.

PKK’nın silah bırakması ve bu sorunun artık tarihe karışması, Türkiye’nin eski rejimin zihniyetini terk etme yönünde en tarihî adım olacak. Denebilir ki, 1913 yılında Bâb-ı Âli baskınıyla açılan bu zehirli parantez, yüzüncü yılında kapanıyor olacak. Bunun sadece Türkiye’yi ilgilendiren bir konu olmadığını, yaşanan ve yaşanacak şeyin tüm dünya tarafından yakından izlendiğini bilmek ve dikkatli olmak lazım. Bir paradigma değişimi yaşanıyor ve bu yeni bir Türkiye, yeni bir Ortadoğu ve ötesi demek. Bu tesbiti, olayın etkisinin ne kadar büyük ve yapılacak yanlışların bedelinin de ne kadar ağır olacağını anlatmak için tekrarlıyorum.

Hâsılı, demokratikleşme adımları, yeni anayasa ve Kürt vatandaşların hak taleplerinin gecikmeden karşılık bulması, süreçte hiçbir açık bırakılmaması gerekiyor. Sanırım bunu Sayın Başbakan da, hükümet de çok iyi biliyor. Ancak yolun sonunda da, gerçekten yeni ve aydınlık bir Türkiye bizi bekliyor. En az yüzyıllık bir özlemden bahsediyoruz. İşte bu heyecanı, toplumun AK Partili olmayan kesimlerine de geçirmek, barışın kaybedeninin olmayacağını anlatabilmek, ideolojik korkuları depreştirmeden, bu korkulara şifa vermek lazım. Özellikle de Alevi vatandaşların süre kaybetmeden rahatlatılmaları gerekiyor.

Daha önce sıkça yazdım; AK Parti tarihin ona verdiği görevle kurucu parti işlevi üstlenmiş durumda. O yüzden, normal bir ülkede olabileceği gibi “Ben mütedeyyin oylara talibim, buna göre siyaset yaparım” deme lüksü yok. AK Parti, muhalefetin bu etkisiz durumunda, CHP ve MHP tabanını da kendi tabanı gibi görmek, onların taleplerini ve endişelerini de üstlenmek ve çok yapıcı, kuşatıcı ve sakin bir siyaset sergilemek durumunda.

Tüm bunların da en genel ifadesi, demokratikleşmenin evrensel standartlarının gösterdiği yolda ilerlemek.

Taraf, 25.04.2013

Silahlı mı silahsız mı?..

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Erdoğan’ın CNN Türk’te yaptığı “Silahlarını ister toprağa gömsünler, ister bir yere bıraksınlar ama silahsız çıkacaklar” açıklaması, son birkaç haftadır kafaları meşgul eden hukuki düğüme karşı bulunmuş bir formüldü.

Ne deniyordu: Eğer bu çıkış yasal bir temele dayandırılmazsa, bütün güvenlik bürokrasisi yasalar nezdinde suç işlemiş olur. Karakoldaki komutan gözünün önünden silahıyla geçip giden PKK’lıyı seyretmek zorunda kalır. Ve bugün olmasa da yarın pekâlâ hakkında suç duyurusu yapılabilir.

Erdoğan son açıklamasıyla, bu problemi çözmüş oluyor. Elinde silah, sırtında üniforma olmayan birtakım insanlar, zaten hep yaptıkları gibi sınırdan geçip giderken güvenlik güçleri ile karşılaşsalar ne olacak? Polis ya da asker nasıl teşhis edecek onların PKK’lı olduğunu, dağdan indiğini? Dağdaki PKK’lıların ne sayısını bilen var ne de bir isim listesi var elde. Dolayısıyla eğer ellerinde silah olmazsa, hukuki bir sorun da olmayacak.

Resmigeçit töreni hayali

Ama tabii PKK-BDP açısından mesele bu değil. Sorun sadece silahlı mı yoksa silahsız mı çıkılacak meselesinden kaynaklanmıyor. Besbelli ki iki tarafın kafasında birbirinden tamamen farklı “çıkış tabloları”var.

PKK “İlle de Meclis işin içine dahil edilsin, bu mesele yasayla çözülsün” derken iki amaç birden güdüyor.
Birinci amaç günlerdir işaret edildiği gibi, konuyu parlamento platformuna taşıyarak PKK’ya hem içeride hem de uluslararası planda meşruiyet kazandırmak.

İkincisi ise, sınır dışına çıkışı Meclis kararıyla ve Meclis Komisyonu denetiminde gerçekleşecek resmigeçit törenine; bir zafer yürüyüşüne dönüştürmek…

Aslında böyle bir tablonun mümkün olabileceğini düşünmek, toplum çoğunluğunun ruh halinden, ülkenin siyasi dengelerinden hiç haberdar olmamak, hayal dünyasında yaşamak demektir. Ayrıca, Habur’dan da hiçbir ders çıkarmamış olmak gerekir böyle bir hayal kurabilmek için…

Önemli olan çıkış değil, Kandil’den dönüş

Görünen o ki, eğer sürecin devam etmesi isteniyorsa, “dağdan inme” dediğimiz süreç, hiçbirimiz farkında bile olmadan gerçekleşecek. Zaten önemli bir kısmı sınır dışına çıkmak yerine evlerine-köylerine dönecek, yani topluma karışacak. Bir kısmı ise sessiz sedasız sınırdan geçip gidecek. Silahlarını da nereye bırakırlarsa bırakacaklar. Ve biz hiçbir zaman kaç kişinin çıktığını, kaç kişinin içeride kaldığını; silahlarını da ne yaptıklarını bilmeyeceğiz. (Aslına bakılırsa, yasa da çıksa, Meclis Komisyonu denetiminde “resmi çıkış” da yapılsa yine bilemeyecektik.)

Önemli olan süreç bundan sonra başlayacak. Kandil’in silahlı mücadeleyi sonlandırdığını resmen ilan etmesi, lider kadronun akıbetine karar verilmesi ve yurda girişi yasaklananlar dışındaki büyük çoğunluğun Kandil’den siyasi mücadele yürütmek üzere Türkiye’ye dönmesi…

Tabii bu arada devletin de Kürtler’e karşı boynunun borcu olan reformları yapması; Kürt-Türk bütün halkın kabul edebileceği yeni bir toplumsal sözleşmeyi ortaya çıkarabilmesi gerekiyor.

Devlette sürece direnenler mi var?

Bu yazı Zaman Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

PKK’nın sınır dışına çekilmesi beklenirken ‘silahsız çekilmesi’ şartı nereden çıktı şimdi? Bilindiği kadarıyla yol haritasında önce sınır dışına çekilme, sonra silahların bırakılması öngörülüyordu.

Ne oldu da şartlar değişti? Acaba devlet içinde çekilmenin ‘hukukî’ bir dayanak olmadan yürütülmesine karşı bir direnç mi var?

Önce şunu söyleyelim; sürecin stratejik hedefine ilişkin bir görüş ayrılığı yok. Çözüm iradesi güçlü, çözüm çerçevesi sabit. Ancak detaylarda bazı pürüzler olduğu anlaşılıyor. Bunların başında PKK’nın sınır dışına nasıl çekileceği konusu var. Öcalan PKK’dan çekilmeyi talep etmiş, Kandil de bunu kabul etmişti ama süreç henüz başlamadı. Biz sürecin başlama ve bitiş takvimiyle ilgiliyken PKK çekilmenin teknik ve lojistik, bu süreci ‘gözetleyecek’ devlet görevlileri de hukuki boyutlarıyla ilgililer. Karayılan çekilmenin zaman alacağını, militanlarının ikna edilmesi gerektiğini söylerken devlet tarafında da çekilmenin ‘hukuki dayanağı’ sorgulanıyor. Çok geniş bir arazide yaklaşık iki bin silahlı PKK’lı Türkiye’yi terk ederken güvenlik güçleriyle ve savcılarla karşılaşabilirler. Ne yapacak bu devlet görevlileri? Sanırım bu Ankara’ya da soruluyor.

Burda durup Öcalan ve PKK tarafına bakalım; onların talepleri çekilme sürecinin Meclis’in gözetiminde ve yasal bir zeminde yapılması yönünde. Bu, hükümet tarafından PKK’nın ‘yasal bir statü, resmi bir tanınma’ arayışı olarak niteleniyor ve reddediliyor. Süreci gözetleyecek devlet görevlilerinin perspektifine dönersek; onlar da PKK’lıların çekilmeleri sürecinde ‘görev ihmali’ suçlamalarıyla karşılaşmamak için ‘yasal bir zemin’ istiyorlar. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok; bürokrat güvence ister yaptıkları veya yapmadıkları için, yarın başına bir iş gelmesinden korkar çünkü. İşte tam da bu bağlamda Başbakan’ın son talebi anlamlı; ‘silahlarını bırakıp çıksınlar’ diyor Başbakan. Bu, bana kalırsa güvenlik bürokrasisi ve yargıdan gelen ‘yasallık’ taleplerine karşı bulunan bir ara çözümün ‘ek şartı’.

Bilindiği kadarıyla süreç aslında böyle planlanmamıştı. Sınır dışına çekilenlere kimsenin dokunmayacağı söylenmişti. Geldikleri gibi gitmeleri bekleniyordu PKK’lıların. Ancak devletin güvenlik ve yargı bürokrasisinden gelen talepler karşısında çekilme sürecine bir şart eklendi; ‘silahlarını bırakıp öyle gitsinler’. Başbakan bunun nedenini izah etti: ‘Güvenlik gücü bunu (silahlı PKK’lıları) gördüğü zaman ne yapacak? Suç işler, yardım yataklığa girer bu iş. Buna sessiz kalması mümkün değil. Ne anayasa hükümleri buna müsaade eder, ne yasa hükümleri buna müsaade eder.’ Peki, bu daha önce bilinmiyor muydu? Benim tahminim devlet içinde güvenlik güçleri ve yargı mekanizmaları bu konuda süreci yöneten hükümet yetkililerini uyardı. Birileri Başbakan’a bunun ‘suç’ olduğunu söyledi. Bu da süreci şimdi ‘informel’ yollarda götürmeyi zorlaştırıyor. Çözüm, ya PKK’nın Türkiye’yi silahsız terk etmesi ya da çekilmeye yasal bir dayanak sağlanması. İkinci ihtimale hükümet kapalı. Çözüm için bakışlar yine Öcalan’a çevriliyor. Yeni bir görüşmenin ardından Öcalan’ın ‘silahsız çekilin’ talimatı vermesi bekleniyor. Ancak, çekilirken zaten imha edilmekten korkan PKK’lılara silahlarınızı da bırakın demek Öcalan’ın ‘sözünün dinlenmesi’ ihtimalini artırır mı, azaltır mı?

Süreci yönetenlere son söz; her ufak pürüzde Öcalan’ı devreye sokarsanız onun örgüt üzerindeki kredisini tüketebilirsiniz. Sorunu Öcalan’la çözecekseniz bu riskli. PKK’nın sınır dışına çekilmesi ve silah bırakması önünde yasalardan kaynaklanan ‘pratik’ bir sorun varsa bu çözülmeli, gerekirse yasayla. Başlanan iş bitmeli. Mevcut süreç çok değerli. Bu işin sonunda ya barış var çünkü ya da şimdiye kadar görülmemiş bir savaş. Barış yapamayacağını anlayanların yıkıcı savaşı… Kimsenin hata yapma lüksü yok.