Ana Sayfa Blog Sayfa 21

Türkiye Bir Diktatörlük mü?

Türkiye’de bir diktatörlük rejimi olduğu zaman zaman öne sürülüyor. Hem ülkede hem de yurt dışında tekrarlanan bu görüşe göre ülke bir diktatörlük rejimine sahip ve Erdoğan acımasız bir diktatör. Bazen aynı anlama gelmek üzere “saray rejimi”, “tek adam rejimi” gibi tabirler de kullanılıyor. Böylece, Türkiye’de, Erdoğan’ın kurucusu olduğu ve demokrasiyle uzaktan yakından bir ilişkisi olmayan bir rejimin hüküm sürdüğü iddia ediliyor…

Türkiye’de bir diktatörlük bulunduğu iddiası -daha doğrusu suçlaması veya ithamı- gerçeğe ne kadar tekabül ediyor? Ülkemizde gerçekten bir diktatörlük rejimi mi var? Erdoğan bir diktatör mü? Bunun işaretleri, göstergeleri, delilleri neler?

Diktatörlüğün Teorisi ve Pratiği

Hakkıyla değerlendirebilmek için meseleye daha yakından bakalım. Diktatörlüğü hem teorik hem de ampirik olarak ele alalım. Önce diktatörlüklerin umumi hususiyetleri üzerinde duralım. Daha sonra tarihî bir örnek olarak Türkiye’nin yaşadığı tek parti diktatörlüğünün temel özelliklerini belirleyelim. Ardından Türkiye’deki mevcut durumu tespit ettiğimiz ölçütler açısından değerlendirelim.

Siyasi rejimler kabaca demokratik ve anti demokratik rejimler olarak ikiye ayrılır. Anti demokratik rejimlerin iki türü vardır: Totaliter rejimler ve otoriter rejimler. Diktatörlük kavramı her ikisi için de kullanılabilir. İkisi arasındaki en temel ortaklık ikisinin de tek parti rejimi olmasıdır. Totaliter rejimler bu yazının konusu değil. Bundan dolayı bu yazıda diktatörlük derken sadece otoriteryen rejimleri kastedeceğiz.

Bütün diktatörlükler, akademisyenlerin ittifak ettiği ve siyaset bilimi kitaplarında belirtildiği üzere, siyasî çoğulluğun, dolayısıyla açık ve meşru rekabetin bulunmadığı, bazen görünürde birden çok parti olsa bile fiiliyatta tek partili olarak işleyen rejimlerin adıdır. Diktatörlük rejimlerinde yarışmacı seçimler yoktur. Seçim varsa da sadece şeklidir. Dolayısıyla halk kesimleri farklı partiler tarafından temsil edilmez. Tek ve tekelci parti bütün toplumu temsil etme iddiasındadır. Hâliyle, parlamento, bu yüzden, millî iradeyi yansıtmaz. Seçim yapılsa bile iktidar değişmez. Gerçek anlamda muhalefet partilerinin olmasına ve oluşmasına izin verilmez. Parlamento tek sestir, yani kelimenin gerçek anlamında parlamento olmaktan uzaktır. Sıraları diktatörün adamlarıyla doludur ve hemen hemen hiçbir gerçek fonksiyonu yoktur. Buna paralel olarak, diktatörlüklerde medyada çoğulluk da olmaz. İfade ve basın özgürlüğü bulunmaz ve muhalif medya organlarının var olmasına ve yaşamasına izin verilmez. Medya organları daha ziyade iktidarın uzantısıdır; resmî ve izin verilmiş olanlar dışında haber ve yorum yapamaz…

Bu teorik anlatımı Türkiye’de tecrübe edilmiş tek parti diktatörlüğü örneğiyle karşılaştırarak da değerlendirebiliriz.  Türkiye’de 1925-1945 (hatta 1950) arasında bir tek parti diktatörlüğü yaşandı. Sistemin öncüleri önce M. Kemal daha sonra İ. İnönü idi. Bu dönemde diktatörlüğün yukarıda sıralanan tüm özellikleri mevcuttu. Her şeyden önce siyasî çoğulluğun ve rekabetin oluşmasına izin verilmedi. Demokratik siyasî temsil yoktu. Alternatif ve muhalif siyasî partiler kurulamazdı. Siyasî rekabet yapılamazdı. Siyasî iktidar kendi kendisini atamaktaydı, göreve geliş ve gidişinin halkla bir ilişkisi mevcut değildi. Temel hak ve özgürlükler bir tür tepeden inme modernleşme projesi hesabına ve bu proje gerekçe gösterilmek suretiyle rafa kaldırıldı. Bu çerçevede din, ifade ve basın özgürlüğü pek yoktu. Basın önemli ölçüde iktidarın destekçisi olarak konumlandırılmıştı. Medyada siyasî iktidar eleştirisi yapılamazdı; iktidarın icraatlarını eleştirel bir bakışla değerlendirme imkânı bulunmazdı…

Türkiye’ye Diktatörlük Ölçütleriyle Bakış

Şimdi Türkiye’nin bugününe bakabiliriz. Türkiye’de diktatörlüğün yukarıda ele alınan temel özelliklerinden hangileri ne derecede karşımıza çıkıyor? Başka bir deyişle ülkemizde siyasi çoğulluk, siyasî rekabet ve basın özgürlüğü açısından durum nasıl?

Türkiye’de demokratik seçimler var. Seçimler, hür ve âdil olarak, yargı gözetim ve denetiminde yapılmakta. Türkiye bu bakımdan Türkiye’nin diktatörlük olduğunu iddia eden ülkelerin bazılarına ders verecek ve onlar tarafından örnek alınacak kadar başarılı. Seçimler sonuç yaratıyor; yani iktidarın seçimlerle değişmesi mümkün. Muhalefetin aylarca seçimi erkene alma çağrısı yapması, sonunda seçime gidiyor olmamız ve muhalefetin kazanma ümidi besleyebilmesi de bunun bir işareti. Diktatör denilen Erdoğan da başarılı siyasî hayatını tamamen halkın serbest seçimlerde onu tercih etmesine borçlu. Hatta Erdoğan büyük ölçüde bürokratik hâkimiyet odaklarına karşı ana silah olarak demokratik seçimleri gören ve kullanan bir lider. O kadar ki, siyasî hayatında karşılaştığı bütün problemleri seçimlere ve referandumlara giderek aştı. Erdoğan’ın 31 Mart 2019’daki İstanbul BBB seçimlerine yapılan haksız ve yanlış itirazı dışında bir hatası olmadı. Üstelik o seçimlerde yapılan da bir bakıma ve bir dereceye kadar mazur görülebilirdi, çünkü, oy farkı çok azdı. Aynı oy farkıyla CHP kaybetseydi muhtemelen hile yapıldı iddialarıyla yeri göğü inletirdi.

Türkiye’de parlamentonun ve siyasetin çoğulluğu da tartışılmaz bir gerçek. Değişik siyasî görüşlerden partiler TBMM içinde ve dışında varlıklarını sürdürmekte. Siyasî çeşitlilik ve çoğulluk ülkemizin çok alıştığı için olağan karşıladığı ve bu yüzden çoğu zaman farkına bile varmadığı bir gerçek. Siyasî çoğulluk öylesine baskın ki, terör ile arasına bir mesafe koymamakta direnen bir parti bile, AB demokrasilerinden -mesela İspanya’dan- farklı olarak var ve parlamentoda grup sahibi. Partiler iktidara yönelik en sert eleştirileri dile getirebilmekte.

Türkiye’de medyada da çoğulluk olduğu kesin. Tüm medyanın diktatörlüğe ve Erdoğan’a hizmet ettiği iddiaları temelsiz ve yanlış. Türkiye’nin en çok satan gazetesi Sözcü bir kategorik muhalif yayın organı ve bir gazeteden ziyade bir CHP bülteni gibi yayınlanmakta. Ayrıca, kategorik hükümet karşıtı yayın organları arasında, Cumhuriyet, Birgün, Karar, Korkusuz, Evrensel, Yurt, Yeniçağ, Yeni Mesaj, Yeni Asya, Millî Gazete, Yeni Yaşam gazeteleri de var. O kadar ki, kategorik muhalefet psikolojisiyle hareket ettikleri için gazetecilikleri çoğu zaman meslekî ahlâk sınırlarının dışına taşmakta. Televizyon istasyonları arasında da muhalif olanlar eksik değil. Halk, KRT, Fox, Tele1, Flash, Yol gibi her an ve her şeyde muhalif ve Haber Türk, TV100 gibi yerine göre muhalif televizyon kanalları yayında. İnternet haber siteleri bakımından ise, muhalefetin tartışılmaz üstünlüğü söz konusu. Aynı durum sosyal medya bakımından da büyük ölçüde geçerli. Hatta bu sosyal medya hakimiyeti yüzünden muhalefetin seçimi mutlaka kazanacağına ve Erdoğan’ı göndereceğine kesin olarak inanmış epeyce insan var.

Türkiye’de eskiden bir başbakan ve bakanlar kurulu vardı. Şimdi ise halk tarafından doğrudan seçilen bir başkan iş başında. Başkanın yetkilerinin çok olduğu elbette ileri sürülebilir. Nitekim ben de başkanın yasama, yürütme ve yargıya ilişkin yetkilerinin bir kısmını diğer seçilmiş demokratik organ olan TBMM ile paylaşması gerektiğini düşünmekteyim. Keza aday cumhurbaşkanı seçildikten sonra parti üyeliğinin sona ermesi veya en azından gevşetilmesi taraftarıyım. Ama bunları söylemek başka sistemin bir tek adam sistemi, bir diktatörlük olduğunu öne sürmek başka. Bu açıdan bakıldığında meselâ ABD de bir tek adam sistemine sahip. Türkiye’de kurumlaşmanın ABD’dekine nispetle hayli zayıf olduğu elbette bir hakikat. Ancak, bu konuda da söylenebilecek şeyler var. Türkiye hiçbir zaman kurumlaşmanın yeterince geliştiği ve kurumların tıkır tıkır işlediği bir ülke olamadı. Yani Türkiye’nin bu bakımdan özlenecek, imrenilecek bir geçmişi yok. Bunda ana sebep ülkede bir bürokratik vesayet sisteminin hüküm sürmesi ve bürokrasinin işleyişinin birçok bakımdan siyasetçinin ulaşabildiği menzilin dışında kalmasıydı. Başka bir deyişle kurumlaşmanın zayıf olması tek başına Erdoğan’a atfedilebilecek bir husus değil. Erdoğan’ın yarattığı bir durum olmaktan ziyade, önemli ölçüde, Türkiye’nin yakın dönemde yaşadığı olayların sonucu. Bu açıdan ortaya çıkan son problem de, bilindiği üzere, FETÖ’nün belli başlı bütün kurumlara sızması ve onları hâkimiyet altına almasıydı. FETÖ ile mücadele de kaçınılmaz olarak, en azından kısa vadede, kurumlaşmayı zayıflattı.

Sonuç olarak söylemek gerekir ki, Türkiye’nin “sapkın parlamenter sistemden” bir tür “sapkın başkanlık sistemine” geçmesinin bir “tek adam” veya “saray” rejimi ortaya çıkardığı, yani bir diktatörlük ve bir diktatör doğurduğu eleştirileri temelsiz ve abartılı. Gerek teorisi gerek pratiği açısından bakıldığında ne Türkiye’de bir diktatörlük var ne de Erdoğan bir diktatör. Bu görüş eski sistemden kalma açılardan meselelere bakmanın ve muhalefet etmede makul ve mutedil olmaktan uzaklaşmış olmanın sonucu. Ayrıca Türkiye’de ilk defa karşımıza çıkan bir durum olmaktan da uzak. Dediğim gibi, CHP dışındaki tüm iktidarlar -yani merhum Menderes, Demirel ve Özal, hatta bir ölçüde Erbakan- bu tür suçlamalarla karşılaştı.

Diktatörlük İddiasını Öne Sürenlerin Tuhaf Çelişkileri

Türkiye’nin bir diktatörlük ve Erdoğan’ın bir diktatör olduğu iddialarını değerlendirirken dikkat çekmek istediğim iki mühim çelişkisi var. Bunlar iddia sahiplerinin inandırıcılığını ciddî biçimde zedelemekte.

İlki Erdoğan’a yönelik diktatör suçlamalarının bu kadar çok ve böylesine kolay dile getirilebilmesinin nasıl yorumlanacağıyla ilgili. Bu tür eleştiriler, yazının başında da söylendiği üzere, hemen her gün çeşitli yol ve vasıtalarla ifade edilmekte. Ancak, bu söylem aynı zamanda kendi kendisini yalanlama potansiyeline sahip. Diktatörlük suçlaması ne kadar çok yapılırsa bu iddianın altı o kadar çok oyulmakta. Zira, gerçek bir diktatörlük rejiminde yaşıyor olsaydık diktatöre diktatör denemezdi. Bunu söylemeye cesaret edenler ya hayatta kalamazdı ya da zindanlarda süründürülürdü. Demek ki Türkiye’de kendine diktatör diyenleri cezalandırma yetkisinden ve gücünden mahrum bir diktatör var!

İkincisi Erdoğan’ı diktatör olmakla suçlayan ve Türkiye’de bir diktatörlük olduğunu öne sürenlerin önemli bir bölümünün ülkemizde yaşanmış tek parti diktatörlüğü dönemine ilişkin bir eleştiri getirmemeleri. Bunun sebebi olarak vakanın geçmişte kalmış olması gösterilebilir. Ancak zaman zaman dönemin hem de abartılı biçimde övülmesinin ve döneme yönelik her türlü eleştirinin çok sert şekilde cevaplanmasının -hatta şiddetle bastırılmasının- bunu yapanların aslında diktatörlüğe prensip olarak karşı çıkmadığını ve diktatörlükler arasında ayrım yaptığını gösterdiği söylenebilir. Bunlara göre kendi kafalarından biri diktatörlük kurarsa iyidir ama başka görüştekiler demokratik yarış sonucunda iktidara gelse bile onları diktatörlükle suçlamak meşrudur ve siyasi mücadelenin yalnızca kendilerine mahsus bir aracıdır!

Türkiye’nin Ana Problemi

Bu tartışmalar daha çok yapılacak. Ancak, bana göre, Türkiye’nin ana problemi yürütmenin tek kişi mi olduğu yoksa bir başbakan ve bakanlar kurulundan mı oluştuğu -yani sistemin parlamenter sistem mi yoksa başkanlık sistemi mi olduğu- değil, siyasetin alanının sivil toplum aleyhine çok geniş olması. Ülkede her şey bir şekilde siyasetle doğrudan doğruya veya dolaylı olarak ilişkili. Kredi almaktan üniversite rektörü olmaya, işe girmekten görevde terfi almaya kadar neredeyse her şey siyaset yoluyla yapılmakta. Bunun, rahmetli Kazım Berzeg’in işaret ettiği gibi, bürokratik tahakküm geleneğine sahip olan bir ülkede siyaset tarafından bürokratik tahakkümün kırılması gibi müspet tarafları elbette var. Ancak, zararları da mevcut. Kuralların oluşmaması ve ilişkilerin kaba güç ilişkilerine dönüşmesi ve o şekilde yürütülmesi gibi. Maalesef hem bu durumun sonuçlarından biri olan hem de bu durumu destekleyen bir siyasî kültürümüz de var. İktidarı eleştiren ve iktidara talip olan siyasî partiler sivil alanı siyasal alana karşı genişletmek yerine, iktidarın alanını genişletmek, ama onu daha iyiye kullanmak vaadiyle seçimlere giriyor. Bu problem çözülmedikçe sistemin parlamenter mi yoksa başkanlık sistemi mi olduğu ikinci derecede önemli.

Bu yüzden, Türkiye’nin daha iyi bir ülke olmasını isteyenlerin, kafayı diktatörlük rejimi ve Erdoğan’ın diktatör olup olmadığı tartışmalarına takmak yerine, bu temel problemi de görmesi, üzerinde düşünmesi ve çözülmesi için çaba sarf etmesi ülkemiz için her bakımdan daha doğru ve yararlı olur.

Ölüm ve Sıtma: 14 Mayıs Seçimleri

Herkesin hatırlayacağı üzere, Meral Akşener, cumhurbaşkanı adayının belirlenmesine ilişkin 2 Mart tarihli “Altılı Masa” toplantısında oldukça sert ithamlarla Altılı Masa/Millet İttifakı olarak tabir edilen muhalefet ittifakından ayrıldı. Akşener, söz konusu ayrılık konuşmasında “ölüm ve sıtma arasında bir tercihe zorlandığını” ifade etmekteydi. Neyi kastettiğini elbette bilmiyoruz ama işaret ettiği ikilem, sanırım, Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığını kabul etmek ile masadan ayrılmak arasındaydı.

Bu çıkış, her ne kadar Akşener dört gün sonra masaya geri dönmüş olsa da, Millet İttifakı’na büyük zarar verdi. “Kazanacak aday” sloganıyla hareket ettiğini iddia eden Akşener’in bu hareketleri Millet İttifakı’nın adayını  -kim olduğu fark etmeksizin- “kazanacağı varsa da kazanamayacak aday” haline getirdi. Elbette ki seçimin sonuçlarını şimdiden öngörmek mümkün değil ama Millet İttifakı işini kendi eliyle zorlaştırdı. Çünkü halkın güveni, özellikle de kararsız seçmen ya da daha önce Ak Parti’ye oy verip önümüzdeki seçimlerde Millet İttifakı’na oy vermeyi düşünen seçmenin güveni sarsıldı. 90’lardaki siyasi krizlerle dolu koalisyon dönemlerini hatırlayan bu seçmeni ikna etmek, çok bileşenli yapısı ve “birlikte yöneteceğiz” iddiasıyla Millet İttifakı için zaten zordu. Daha iktidara gelmeden böylesine büyük bir kriz yaşayan Millet İttifakı’nın, seçimleri kazanması halinde ülkeyi yönetirken pek çok kriz çıkarabileceği geldi akıllara. O sebeple Akşener ittifaka dönmese daha mı iyiydi yoksa İYİ Parti liderinin masaya dönmesi mi daha iyi oldu bunu 14 Mayıs akşamı göreceğiz. Fakat masayı tekmeleyip kalkan Akşener’in, bunu bir kere daha yapabileceği konusunda akıllarda şüphe olmadığını söylemek zor. Neticede, Akşener’in kendi ifadesiyle “kalbini yoran” bu dört günlük süreç, Millet İttifakı’nı da hastalıklı, “sıtmalı” bir hale soktu.

14 Mayıs seçimleri için diğer alternatif ise Cumhur İttifakı ve mevcut Erdoğan Yönetimi. Erdoğan Yönetimi’nin uyguladığı ekonomi politikaları sebebiyle enflasyon uzun süre oldukça yüksek seyretti ve halkın geniş kesimlerinin refah düzeyinde gözle görülür bir azalma gerçekleşti. 2018’den bu yana olanlara baktığımızda AK Parti’nin iktidara geldiğinde ileri sürdüğü “3Y (Yasaklar-Yoksulluk-Yolsuzluk) ile mücadele” mottosundan oldukça uzaklaştığını söylemek yanlış olmaz. Bu gidişatın tersine çevrileceğine dair Cumhur İttifakı’nın en ufak bir vaadi yok. Aslına bakılırsa, Millet İttifakı’nın aksine, 14 Mayıs’tan sonraki beş yılda ne yapacağına ilişkin derli toplu bir plan ve program Cumhur İttifakı tarafından henüz ortaya konmuş değil. Dahası, 2019’da İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinin ikna edici olmayan gerekçelerle iptal edilmesi, yine Ekrem İmamoğlu’na ikna edici olmayan gerekçelerle hapis cezası verilmesi ve siyasi yasak getirilmesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yargılama sürecini etkileyebilecek sert açıklamaları ile birlikte değerlendirildiğinde, mevcut yönetimin yargı üzerinde önemli ölçüde baskı kurabildiğini gösteriyor. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de bazı davaların siyasi saikle açıldığını tespit etmesi, Erdoğan Yönetimi’nin yargı üzerinde yadsınamayacak bir baskı kurduğu tespitini teyit ediyor. Bu şartlar altında seçimlerin güvenliği konusundaki şüpheleri yersiz olmakla itham etmek mümkün değil. Baskı altındaki bir yargının denetimi ve gözetiminde adil bir Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimlerinin yapılıp yapılamayacağı, mevcut yönetimin yargı yoluyla seçimin sonuçlarına etki edebileceği düşünüldüğünde, haklı bir endişe. 2019’daki İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinin yenilenmesi bu açıdan önemli bir uyarı niteliğinde. Tüm bu gelişmeler ve değerlendirmeler, zaten “liberal” olmaktan gitgide uzaklaşan demokrasimizin bir “ölüm” tehdidi altında olduğu sonucuna ulaştırıyor bizi.

Bir yanda Millet İttifakı’nın yönetim krizleri getirme riski yüksek sıtmalı hali, diğer yanda Cumhur İttifakı’nın yönetim tarzıyla ortaya çıkan, demokrasinin ölüm ihtimali… 14 Mayıs seçimlerinde demokratik standartlardan giderek uzaklaşan bir iktidar ile istikrarsız bir iktidar arasında tercih yapacağız. Seçim sonucu, bir noktada, “mevcut iktidarın yönetim tarzından memnun musunuz yoksa zor da olsa başka bir alternatifi deneyelim mi?” sorusunda düğümlenecek. Seçmen Millet İttifakı’nın iyi-kötü idare edebileceğine güvense, mevcut ekonomik şartlar ve demokratik standartlardaki düşüş onlara seçimi kazandıracak ama Millet İttifakı bu güveni dahi vermekte zorlanıyor.

Velhasıl 14 Mayıs seçimleri, Akşener’in hatırlattığı deyimdeki gibi, “ölüm” ile “sıtma” arasında yapılacak bir tercihe benziyor. Ölüme yapabilecek bir şey yok ama sıtma belki iyileşir. Sonuçta, atalarımızın veciz ifadesiyle, “çıkmadık candan ümit kesilmez”.

Şimdi ayrımcılar; nasipse sonra demokrat olacaklar

Sevdiklerimize karşı iyi olmak için adalete ihtiyacımız yoktur. O asıl sevmediklerimiz söz konusu olduğunda gereklidir ve bizi haksızlık etmekten alıkoyacak olan da sadece odur. Sesi duyulmayanlara, oy hakkı olmayanlara, onların durumunu bile bile kötü davranan, toplumun geri kalanını onlardan nefret ettirmek için uğraşan ve 10 yıl boyunca sabırla nefret biriktiren birinden demokrasi ve adalet beklemek ancak tepkisellikle zedelenmiş bir muhakemenin sonucu olabilir.

Seçimlere doğru Cumhur İttifakı hakkında bir kanaat oluşturmak nispeten kolay; çünkü iktidarda olduğu için, geçmişe ve bugüne dair uygulamaları, artıları ve eksileriyle net bir fikir edinmemizi sağlıyor.

Ama Millet İttifakı hakkında ilk planda kanaat oluşturmak o kadar kolay değil. Özellikle de söylemler üzerinden. Çünkü söylemleri çok genel. Öze ilişkin konulara girmekten özenle kaçınıyorlar ve bunun birbirine hiç benzemeyen tabanlardan aynı anda oy almaya çalışmak gibi çok anlaşılır bir gerekçesi var. İktidara gelse de gelemese de bu tabanlardan biri feci şekilde yanıldığını fark edecek elbette. Ama o zamana dek söylemden bir sonuca ulaşmak güç.

Söyleme değil temel konularda izlenen siyasete bakalım dediğimizde ise ittifakın ana siyasi aktörü olan CHP’nin uzak ve yakın siyasi geçmişi ümitli olmayı güçleştiriyor. Bir yandan helalleşme diyor, Ak Parti-MHP Koalisyonunun yanlışlarına demokrasi retoriğiyle karşı çıkıyor ama iktidarın ilk 15 yılına damgasını vuran en temel demokratikleşme adımlarının esas olarak ona rağmen gerçekleşmiş olması bu iddiasına gölge düşürüyor.

Bu yüzden makul sayıdaki seçmenin haklı bir güven sorunu var. Acaba demokratik bir dönüşüm mü yapar yoksa kısa sürede eski vesayet rejimini tesis mi eder? Daha fazlasına mı sahip oluruz yoksa evdeki bulgurdan da mı oluruz?

Helalleşme mi yüzde 51’e mecbur bırakan seçim sisteminin kerameti mi?

Şimdilerde CHP “helalleşme”den söz ediyor. Ama acaba bunu gerçekten de günahına girdiği milyonlarca insana duyduğu mahcubiyetten mi yapıyor yoksa yeni sisteminin getirdiği başkan seçilmek için yüzde 51’i zorunlu kılan seçim sistemden dolayı mı?

Acaba yeni başkanlık sistemi “herkesi yakala partisi”ni (catch-all party) dayatmasaydı, böyle bir helalleşmeden söz eder miydi yoksa zümre ve resmi ideoloji partisi olarak eski ayrımcılığına devam edip seçimden sonra diğer partilerle koalisyon arayışı içine mi girerdi? Acaba oylarına ihtiyaç duyduğu için mi artık ya da şimdilik muhafazakarlara ayrımcılık talep etmiyor yoksa ayrımcılıktan vazgeçtiği için mi? Helalleşme gerektirecek günahı terk ettiğinden mi yoksa oy gelecek yerden helalleşmeyi esirgemediğinden mi? Şu an birileriyle helalleşirken aynı anda yarın birilerine karşı helalleşmesini gerektirecek zalimliğin aynısını yapıyor mu?

Bana iyi garsona kötü davranan “demokrat”

Bu soruları akla getirmemek imkansız. Ama niyet okumaya gerek yok. Çünkü işimiz çok da zor değil. Çünkü elimizde çok basit ve çok gerçek, dolayısıyla gayet sağlıklı sonuç veren bir test var: Oy hakkı olanlara iyi davranmasının sebepleri varsa oy hakkı olmayana nasıl davrandığına bakarsınız. Oy hakkı olmayan ötekilere bugün nasıl baktığına bakarak yarın ne yapacağına dair bir anlama sağlayabilirsiniz.

İşte o yüzde elli birin içinde yer almayan mülteciler bu bakımdan bize paha biçilmez bir adalet mikyası sunuyorlar. Gündelik hayatta göze görünmeyenler onlar. Seçkin konuklarına nazik davrananların gerçek nezaketini ölçmek için bakılması gerekenler. Oy hakkı olmayanlar. “En alttakiler.” Bütün partilerin tabanında sevilmediklerine dair azımsanmayacak oranlar olduğuna dair “kamuoyu araştırmaları” yayınlananlar. Dolayısıyla yanlarında en pervasız davranılabilecekler. En “demokrat” siyasetçilerin, en “duyarlı” sanatçıların, yüzleri kızarmadan ve ayıplanıp damgalanmadan aşağılayabildiği mazlumlar. Ve tabii adalete en çok ihtiyacı olanlar.

İşte onlar, iktidar ve muhalefet için bütün illüzyonu dağıtan bir ayna vazifesi görüyorlar. Millet İttifakı’nın ve onun içinde yer alan küçük partilerin çevresinde toplandığı CHP’nin başkan adayının on yıllık karnesi bu konuda en net görüntüyü sağlıyor. Kılıçdaroğlu’nun 10 yıl boyunca içinde “Suriyeliler” geçen ilgili grup konuşmalarını okuyun; tüm liderler arasında on yıl boyunca Suriyelileri istikrarlı biçimde gayriinsanileştirip, şeytanlaştırıp aramızdaki kriminaller için ses çıkaramaz kurbanlar haline getiren propagandanın açık ara en başarılısını onun yaptığını göreceksiniz. Ümit Özdağ’ınkinden daha eski, daha istikrarlı ve daha etkili olan onunki.

Mesele Suriyelileri sevmek-sevememek değil

Mültecileri sevmekten veya sevmemekten söz etmiyorum. Sevmese bile yapmaması gerekenlerden söz ediyorum. Ayrımcılık yasağından söz ediyorum. Asgari bir adalet duygusundan söz ediyorum. Onlar hakkında işin doğrusunu bildiği halde bile isteye tersini söyleyip söylememekten söz ediyorum. Üstelik bir değil beş değil. On yıl boyunca, düzenli olarak.

Örnek vereyim: Erdoğan Birleşmiş Milletler’de bir konuşma yapıp, Türkiye’nin Suriyelilere 30 milyar dolar harcadığını söyleyip dünyadan dayanışma talep ettiğinde bunu hemen tekzip edip, bu paranın Suriyelilere harcanmadığını, harcansa bu insanların çöpten ekmek toplamayacağını söyleyen oydu. Ama akabinde, -muhtemelen Erdoğan’ı yalanlamaktansa bu paranın verildiğini söylemenin getirisini hesap ederek- o günden bugüne, her gittiği yerde, “Milyonlarca insanın açlıktan nefesi kokuyor, 40 milyar doları Suriyeliler için harcadık” veya “Suriyelilere 35 milyar dolar veriyorsun, emekliye gelince yok” diyen, bunu sayısız kez söyleyen de oydu. Hem de böyle bir paranın harcanmadığını düşündüğü halde. Üstelik bu söylemin can alan, okuldaki çocuklara yönelen, enkaz altındakini ana dilini kullanmaktan korkutan bir nefreti çoğalttığını bilerek.

Kılıçdaroğlu Suriyelilerin birinci sınıf olmadıklarını, diledikleri okullarda bedava okumadıklarını veya sağlık hizmetlerinden bedava yararlanmadıklarını da biliyor. Bildiğini bizzat kendi partisinin hazırlayıp web sayfasında yer verdiği raporlar söylüyor. Ama o her yerde tersini söylüyor. Doğru olmadığını bile bile “Suriyelinin oğlu üniversite sınavlarına girmez, doğrudan gider kaydını yaptırır” diyor.

Şimdi de zorla göndermeyi vadediyor. Suriye’deki durumu bilmediğinden değil. Onların neden burada ve ne durumda olduklarını bildiği halde tersini söylüyor, seçmenin onlardan nefret etmesini sağlamaktan medet umuyor. Onların hayatını kabusa çevirme pahasına. (Fazlası şurada: https://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2021/06/chp-raporu-bekir-berat-o%CC%88zipek-1.pdf)

“Tek konu bu değil” mi?

Şimdi altılı masaya oturup sonra kendilerini böyle bir adayın ardından giderken bulan bazı demokrat dostlarım, “Öyle ama siyasette tek konu bu değil” diyorlar mahcup biçimde.

Siyasette tek konu bu değil elbette. Ama arkadaş seçerken de siyasetçiyi test ederken de bakacağınız en önemli konu.

“Özgürlük ötekinin özgürlüğüdür” der Rosa Luxemburg. Adalet de öyle. En alttakilere, göze görünmeyenlere, yüzüne karşı kötü söz söylenmekten çekinilmeyenlere ve sevmediklerinize karşı tutumunuzdur adil olup olmamanın asıl göstergesi. Adaletin röntgenini de tomografisini de en net biçimde gösteren odur. Oy getirecek yere karşı tutumunuz değil.

“Bana iyi davranan ama garsona kaba olan birine güvenmiyorum. Çünkü o pozisyonda olsaydım bana da aynı şekilde davranırdı” diyordu Muhammed Ali.

Ölçü budur.

Sevdiklerimize karşı iyi olmak için adalete ihtiyacımız yoktur. O asıl sevmediklerimiz söz konusu olduğunda gereklidir ve bizi haksızlık etmekten alıkoyacak olan da sadece odur. Sesi duyulmayanlara, oy hakkı olmayanlara, onların durumunu bile bile kötü davranan, toplumun geri kalanını onlardan nefret ettirmek için uğraşan ve 10 yıl boyunca sabırla nefret biriktiren birinden demokrasi ve adalet beklemek ancak tepkisellikle zedelenmiş bir muhakemenin sonucu olabilir.

En şaşmaz adalet ve demokrasi testi

Suriyeli nefreti iyi analiz edilmeli. Muhafazakarlar, Kürtler ve gayrimüslimler için yüz yıldır yağan nefret sağanağı nasıl bitti? Bitti mi yoksa yön mü değiştirdi? Yarın CHP odaklı yeni bir vesayet kurulursa o nefret seli eski yatağını bulur mu? “Evet, Suriyelilere karşı haksızlık ediyor, ama bana iyi davranacak” denebilir mi? Yoksa bu ilkesizliğini sonra “Yezidiyi dövdürmemeliydik” feryadı mı izler?

Suriyelilerle ilgili yazılıp söylenenler üzerinde düşünen birinin, “Yahu bu adamlar Suriyelileri değil, asıl beni sevmiyor. Suriyelileri bize benzettikleri için onlardan nefret ediyorlar” dediğini hatırlıyorum. Bu tespitte bir haklılık payı olabilir mi?

Şurası açık ki, siyasetin dünyası eskisi kadar siyah ve beyaz değil. Kafa karıştıracak çok şey var.  Görmek isteyenler için alametlere ihtiyaç yok.

Ama elimizde çok şaşmaz bir kriter var ki, o bize her zaman hakikati tüm çıplaklığıyla gösteriyor. “Ankara’da Kuğulu Parkta artık Romanların da kovabilecekleri birileri var” demişti bir arkadaşım. İşte onlar, mevcudiyetleriyle bizim gerçek ve bayramlık yüzümüzü gösteren bir turnusol kağıdı gibi aramızda dolaşıyorlar; sağlam bir mihenk taşı işlevi görüyorlar.

Onlara sadece adalet borçlu değiliz. İllüzyonu dağıttıkları, bize ayna tuttukları için teşekkür de borçluyuz.

Türkiye’nin Aktif Tarafsızlığı, Rus Göçü ve Rusların Türkiye’de Yaşadığı Bazı Sorunlar

2022 yılında başlayan Rusya ve Ukrayna arasındaki çatışmalar küresel ve bölgesel ölçekte pek çok sonuç doğurmaktadır. Bu acı durumun ülkemiz için de pek çok sonucu bulunmaktadır. Bu sonuçlardan birisi de hem Ukrayna’dan hem de Rusya’dan ülkemize gelen ciddi göç dalgasıdır. Bu göçlere ilişkin henüz elimizde veriler ve akademik çalışmalar bulunmasa da sayıların kayda değer olduğu aşikârdır.

Ağırlıklı olarak yabancı gerçek ve tüzel kişilerin avukatlığını yapan bir hukukçu olarak bu dönemde de pek çok Rus vatandaşına danışmanlık ve avukatlık yaptığım için süreci yakından biliyorum. 2022 yılında başlayan çatışmalardan sonra pek çok Rus vatandaşının Türkiye’de şirket kurma sürecine danışmanlık verdik. Pek çok Rus vatandaşının Türkiye’de borsa başta olmak üzere çeşitli alanlara yapacağı yatırımların hukukî güvenliğine ve vergilendirmelere ilişkin süreçlerini yönettik. Bu döneme ilişkin net bir biçimde söyleyebileceğim şudur ki son dönemde Rus vatandaşları Türkiye’ye ciddi bir beyin göçü ve yatırım gerçekleştirdiler ve bu durum devam etmektedir.

Bu durumun oluşmasında, Türkiye’nin, tıpkı 2. Dünya Savaşı sırasında Finlandiya’nın yaptığı Paasikivi-Kekkonen dış politikası olarak da bilinen “aktif tarafsızlık” politikasına benzer bir politika yürütmesinin etkili olduğu açıkça ortadadır. Türkiye, Rusya’ya uygulanan yaptırımlarda Rusya’ya nefes olmuş, aktif tarafsızlığını tahıl koridoru gibi hayati konularda da ustalıkla kullanarak dünya için oldukça önemli adımlar atabilmiştir. Kısacası, Türkiye oldukça başarılı bir politika izleyerek Rusların ve Ukraynalıların aynı anda güvenlerini sağlayarak her iki ülke vatandaşı için de güvenli bir liman olabilmiştir.

Öte yandan Rusya’ya uygulanan ağır yaptırımlar Rusya’daki ticarî hayati olumsuz etkilemektedir. Rus şirketler, dünyaya entegre bankacılık sistemini kullanamamakta, uluslararası ticaret yapamamakta ve daha pek çok sorunla uğraşmaktadır. Rus şirketler için bu yaptırımlardan kurtularak ticaretlerini devam ettirebilmelerinin yollarından birisi ise Türkiye’de şirketleşerek bu yaptırımlardan sıyrılabilmektir.

Pek tabiî, Ruslar Türkiye’ye geldikçe yaşadıkları çeşitli problemler de gündeme gelmektedir. İşin mutfağında çalışan birisi olarak, özellikle havalimanlarındaki hudut görevlilerinin tutumları en çok dert yakınılan konuların başında gelmektedir. Bunun yanı sıra son dönemde artan deport kararı, giriş yasağı veya INAD yolcu sayısındaki artış da konunun bir diğer yönüdür.  (Bu işlemlere yönelik açılan davalara bakan mahkemelerde de iş yükünün ciddi oranda arttığı ve yığılmalar olduğu gerçektir.)

Rusya’dan Türkiye’ye gelen ve yatırım yapmak isteyen kişilerin yaşadığı bir diğer temel problem ise bankacılık sisteminde ve ödemelerde yaşanan uzun süreçtir. Örneğin en ufak avukatlık ücretinde dahi fatura ve sözleşmelere rağmen engeller çıkabilmekte, ödemeler günlerce gelmemekte ya da sebepsizce reddedilerek iade edilebilmektedir. Kimi zamanlarda ise şirketlerin hesaplarına “şüpheli” oldukları gerekçesiyle günlerce bloke konabilmektedir. Bu durum şirketleri, iki ülke arasındaki ticareti ve yatırımcıları epey etkilemektedir. Diğer yandan iki ülke arasında Western Union benzeri ödeme yöntemleri aktif ve sorunsuzca çalışmakta, küçük çaplı para transferlerinde Rusya ve Post Sovyet coğrafyası mağdur olmamaktadır.

Rus vatandaşlarının Türkiye’de yaşadığı bankacılık sorunlarından bir diğeri ise Rus Rublesi hesabının açılamamasıdır. Teoride böyle bir yasak olmamasına rağmen kamu bankaları ve birkaçı hariç pek çok özel banka Rus Rublesi hesabı açmamakta, transfer yapmamaktadır. Her ne kadar piyasada fiziki olarak Rus Rublesi sorunu olsa da bu sorun fiziki ödeme sırasında USD veya TL çevirisi ile aşılabilecekken bankaların ABD yaptırımlarından çekinerek bu işlemlerde dahi sorun çıkarmaları Türk dış politikasıyla da uyumlu değildir. Çünkü yaptırım listesinde olan şirketler hariç tutularak diğer gerçek veya tüzel kişilerin işlemleri kolaylıkla yapılabilir.

Rus vatandaşlarının son dönemlerde yaşadığı bir diğer problem ise oturma izni konusundadır. Son dönemde oturma izni başvurularının reddinde belirgin bir artış söz konusudur. Diğer yandan genel olarak vatandaşlık başvuruları ise en çok dert yakınılan konuların başında gelmektir. Yıllar süren ve halen sonuçlanmamış hatta işleme dahi alınmamış başvurular olduğunu biliyoruz. Elbette bu durumun oluşmasında vatandaşlık başvurularındaki olağanüstü artış etkili olmaktadır. Ancak bu soruna yönelik olarak da muhakkak bir çözüm bulunmalıdır.

Yazımı sonlandırmadan evvel bir diğer değineceğim nokta ise özellikle Borsa İstanbul’un ve finansal kuruluşların, web adreslerinde veya rehber metinlerinde Rusça dil alternatifine de yer vermeleridir. Rus sermayesinin arayış içerisinde olduğu bu dönemde Cumhurbaşkanlığı Finans Ofisi’nin, Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi’nin ve Borsa İstanbul ile aracı kurumların yapacağı yayınların faydası olabileceğini düşünmekteyim.

Son olarak, Rusların yaşadığı bazı finans ve hukuk sorunlarını dile getirdiğim bu yazıda, Türkiye’de Rus göçünün etkilerinin, siyasi, sosyolojik veya pek çok diğer yönüyle neredeyse hiç çalışılmadığını belirtmek istiyorum. İlgili kurumların, olası sorunların yaşanmaması adına şimdiden gerekli çalışmaları yürütmesinin faydalı olacağı kanaatindeyim.

Oy Verme Saikleri

Bugüne kadar, insanlığın bulduğu yönetim sistemleri arasında en iyisi olduğu söylenen demokrasiler, yönetim görevini yerine getirmek üzere, birden fazla siyasi partinin yarışmacı olarak katıldığı, serbest seçimlerin yapıldığı siyasal sistem olarak kabul ediliyor.

Sistem demokrasi, onun unsurları siyasi partiler ama asıl unsuru da oy kullanacak olan “seçmenler”dir. Seçmenler, karşısına gelen siyasi partilerden, o an için beğendiği birine oyunu vererek, önümüzdeki 4 veya 5 yıl için ülkeyi, belediyeyi yönetme görevi ve hakkı verir. Çoğunluğun oyunu alan lider ve parti de yönetim görevini, hak etmiş olarak üstlenir.

Ülkemiz (Türkiye Cumhuriyeti) 14 Mayıs’ta, 94 yılda 29., çok partili hayata geçtiğimiz 77 yıllık dönemde 21. kez bir seçime gidecek. Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapılan 6 seçimi de bu rakamlara ekleyebiliriz. O seçimler de bizim demokrasi tecrübemizin unsurlarıdır. 55 milyonun üzerinde seçmen oy vererek, önümüzdeki 5 yıl için ülkeyi yönetecek başkanı ve onu kontrol edecek, yasa yapacak parlamentoyu seçecek.

Seçmenler bu oylarını hangi gerekçeden hareketle verirler? Bir sonraki seçimde neden oylarının rengini değiştirirler? Bu soruların cevapları çok ve karmaşıktır.

Mesela, oy vermek için en önemli saik, o partiyle ilk baştan, belki de partinin kuruluşundan beri dedesinden, babasından gelen bir bağlılık olabilir. Yani “dededen ‘o’ partili”dir. Bu tercih bazı kişilerde kuşaklar boyu sürer gider. Oy verdiği partinin değişik kademelerinde çalışan bir yönetici veya sade bir üyesi olabilir. Bir başkası ise, temelden sahip olduğu “sağcılık, solculuk, dindarlık, milliyetçilik” gibi saiklerle oyunu kullanır. Görüşüne en yakın bulduğu partiye oyunu verir. Belki de mevcut görüşünü zaten o parti belirlemiştir. Bir diğer sebep, mevcut iktidar partisinin icraatlarını beğenmek olur, istikrarın devamı için iktidardaki partinin yönetmeye devam etmesini ister. Tersi de geçerlidir. Mevcut iktidar partisinin yönetimini beğenmediği için, onu devirmeye en yakın aday partiye oyunu verir. Sadece beğenmemek de gerekmez. 5, veya 10 veya belki daha fazla süre hep aynı iktidarın hükümet etmesi bir bıkkınlık oluşturmuştur. Bir değişim isteyerek de oy kullanabilir. Bir başka sebep, partilerin verdiği vaatler ve sunduğu projeler olabilir. Hangisi kendi beklediği, olmasını umduğu vaatleri veriyor, projeler sunuyorsa, o partiyi tercih edebilir. Diğer partilerin hiçbirini beğenmediği için de bir partiye oy verebilir. Diğeri, parti liderinin yakışıklılığı, karizması olabilir. Söylediklerinin çok önemi yoktur ama lider çok yakışıklıdır. Beğeniyordur o lideri, o yüzden oyunu verir. Tersi de geçerli, çok itici, sinir bozucu bulduğu için oy vermeyecektir. Parti liderinin hitabeti de en önemli oy verme veya vermeme tercihlerindendir. Mesela bazıları, beğendiği liderinden dolayı oy verdiği partiyi, o lider şu veya bu sebeple liderlikten ayrılmışsa, bırakıp oy vermemeyi seçip, diğer liderler arasından, biraz daha fazla beğendiği lidere ve partisine oy verebilir. Seçmen karşısına çıkan adayın öncelikle beden dili ve bütün iletişim özellikleri de seçmeni oy vermeye veya vermekten caymaya itebilir.  Yine vaatlerinin ve projelerinin bir önemi yoktur. Partiyi tercih edip etmemenin bir sebebi de, milletvekili listeleri olabilir. Cezalandırma da bir tercih olabilir. Gönül verdiği partisi, sıralamada seçilecek yere, yerelde hiç sevmediği, beğenmediği birini koymuşsa, oyunu çekip, başka bir partiye verebilir. Bir diğer gerekçe de, “inadına oy verme”dir. Yani diğer partilerin bazı söylemleri, seçmeni, onların inadına onların karşısındaki partiye oy vermeye itebilir. Bir tanesi de, “vefa” içindir. O partinin başkanının veya partili birinin bir iyiliğini görmüştür. Bu illa şahsi olması gerekmez. Daha önceki bir oylamada, bir kanun teklifinde dahli olduğunu görmüştür. Belki o partiyi daha önce hiç düşünmemiş olsa bile bu sefer o partiye oyunu vermeye karar verir.

Bütün bunların dışında başka oy verme tercihleri de vardır. Seçime gitmeme, boş oy verme, bütün partileri “tercih” etme, protesto mesajı yazma, pusulayı yırtıp zarfa koyma gibi, oyunu “geçersiz” kılarak oy verme çeşitleri de vardır.

Bütün bunları söylerken, ülkemizde (belki dünyanın birçok ülkesinde) seçmenlerin önemli bir kısmının verecekleri oyların renginin bundan sonraki hemen hemen bütün seçimleri de kapsayacak şekilde belli olduğunu, şimdiden zaten rezerve olduğunu da yadsıyor değilim. Yani seçmenlerin, sandık başına gittiklerinde, “şu adayları bir gözümün önüne getireyim de burada karar vereyim” dediğini de söylemiyorum. Oyu çok önceden belli olsa bile, yine de belirlemede yukarıda saydığım sebepler etkili olmaktadır.

Yani seçmenler bir partiyi veya bir başkan adayını seçerken, her şeyleriyle o parti veya liderle tam manasıyla özdeş, içinde kaybolma, yoluna adanma, kayıtsız şartsız destekleme gibi bir saikle oy vermiş anlamına gelmez. Mevcut parti veya liderlerden birinin 100 özelliğinden 99’unu beğenmediği halde, 1 tanesini beğendiği, doğru bulduğu, onayladığı için bile oy verebilir. Ama o oy da, o parti ve liderle %100 tam uyuşma içinde olan seçmenin verdiği oyla eşittir ve aldığı oy sayısını aynı miktarda arttırır.

Bizim ülkemizde, bir parti tercih edilmişse, o seçmen, o partiyi tercih etmeyenlerce, peşinen “şu’cu, yandaş, hain, yalaka” gibi sıfatlarla tahkir ediliyor. Hiç kimsenin bir partiyi veya lideri tercih ederken “o’cu” olması şart değil. O partiyi veya lideri tercih etmedi diye “hain” olması da şart değil. Oyunu verirken yukarıda saydığım ve sayamadığım birçok “saik” kişinin o partiyi veya lideri seçmesine sebep olmuş olabilir. Her oyu saygıyla, her sonucu sakin ve olgunca kabullenelim.

Altılı Masa Dağılırken

Altılı Masa, iki büyük ayak üzerine kuruluydu. CHP ve İYİP’in oluşturduğu iki büyük ayaktan ilki, son yapılan genel seçimde (2018) %22.6, ikincisi %9.96 oy almıştı. Masanın küçük ortaklarından Saadet Partisi’nin oyu %1.3, 2018 seçimlerine CHP listesinden giren Demokrat Parti’nin bir önceki seçimde (2015 Kasım) aldığı oy ise %0.16. İYİP’i saymazsak Altılı Masa’nın diğer dört bileşeninin oy toplamı CHP’nin onda biri bile etmiyor (Ak Parti’den kopan isimlerin kurduğu DEVA ve Gelecek Partileri henüz seçmen karşısına çıkmadı).

Apayrı dünya görüşüne sahip altı partinin bir masa etrafında toplanıp konuşabilmesi elbette önemliydi. Fakat bu birlikteliğin altında yatan başlıca saikin Erdoğan düşmanlığı olduğu unutulmamalıdır. Buna rağmen ortak çalışma grupları tertip edebildi, kamuoyunun karşısına bazı somut önerilerle çıkabildiler. Önerilerinin muhtevasından ve hayata geçirilebilme şansından bağımsız olarak, karşılıklı saygı ve nezaket çerçevesinde yürütülen bu çabayı takdire şâyan buluyorum. Birbirlerini incitecek tek laf etmedikleri gibi, Akşener’in saygı ve nezaket sınırlarını zorlayan bazı çıkışlarını bile görmezden geldiler. Fakat şu son birkaç gün içinde Akşener, ittifak ortakları hakkında öylesine ağır konuştu ki bu ağır sözlerden sonra masada kalamazdı. Nitekim kalmadı da. Akşener ve partisi (İYİP) ayrıldıktan sonra beş üyesiyle ve şeklen var olmaya devam eden ‘masa’nın, Erdoğan karşıtlarının hâlâ birlik ve dayanışma içinde olduğunu gösteren bir simge olmaktan öte bir anlamı kalmadı.

Altılı Masa, Akşener’in son çıkışı olmasa da dağılmaya mahkûmdu. Lâkin kapışmanın seçim sonrasında yaşanacağını düşünüyordum. Seçimlerde iyi sonuç alınamazsa, masa zaten tarihe karışacaktı. Fakat oy birliği ve eşitlik gibi iki yanlış esas üzerine kurulu bu masa Millet İttifakı seçimlerde başarılı olsa dahi dağılma riskiyle karşı karşıyaydı. Çünkü demokratik süreçlerde nadiren karşılaşılan oy birliğinin karar alma şartı olarak benimsenmesi, er ya da geç, masanın kilitlenmesine yahut dağılmasına yol açacaktı. Nitekim öyle oldu ve Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayının tespitinde oy birliği kuralının ihlâl edildiğini öne süren Akşener masadan kalktı.

Aslına bakılırsa, Akşener itirazında haklı: Oy birliği kuralı gerçekten de ihlâl edilmişti. Lâkin yanlış olan bu kuralın kendisiydi. Öte yandan, masanın diğer mensuplarının tamamının kabul ettiği bir isme ısrarla hayır deyip, kendi önerisini herkese benimsetme çabasını ‘uzlaşma arayışı’ olarak tarif etmek ne kadar doğru? Bu ısrar, uzlaşmadan ziyade ‘dayatma’ veya ‘kapris’ olarak nitelendirilmeyi daha çok hak ediyor. Daha evvel uzlaşılan yönteme sadık kalınmadığını beyan ederken haklı olması, Akşener’i uzlaşmaz ve dayatmacı olmaktan çıkarmıyor.

Masanın dağılması mukadderdi dememin bir diğer sebebi, eşitlik kuralı… Masayı teşkil eden partilerin hukuken eşit olduğuna ve eşit derecede saygıyı hak ettiğine şüphe yok. Bununla birlikte, demokratik bir düzende partiler aldıkları oy nispetinde söz ve yetki sahibidir. Oyu %51 olanla %1 oy alan eşit derecede söz sahibi olacaksa, seçim yapmanın ne anlamı var? Şayet seçilecek olursa Kılıçdaroğlu’na lüzum gördüğü hallerde ittifak ortaklarıyla istişarede bulunacağını belirterek Altılı (artık Beşli) Masa’yı dağıtmasını tavsiye ediyorum. Seçmen kimi göreve getirdiyse, ülkeyi o yönetir. Aksi bir tutum, demokratik meşruiyet sorununa yol açar.

Peki, bundan sonra ne olacak?

Siyaseten öylesine mümbit bir arazide yaşıyoruz ki bırakın birkaç ay sonrasını, bugünden yarına neler yaşanabileceğini söylemek bile zor. Kocaman bir hata payı bırakarak bir tahminde bulunmak gerekirse, İYİP’in seçimlere tek başına gireceğini ve kendi cumhurbaşkanı adayını çıkaracağını düşünüyorum. Gösterdiği aday cumhurbaşkanı seçilemediği gibi, İYİP’in oyu kamuoyu araştırmalarının işaret ettiği kadar yüksek de olmayacak. Zira Türkiye’de ortalama seçmen davranışı, şahsî kaprislerine yenik düşerek siyasî düzeni sarsan liderleri ve partileri cezalandırıyor. Bunun son örneğini, 2019’da yenilenen İstanbul seçimlerini açık ara kaybeden Ak Parti’de gördük. Keza, 2015 yılında peşpeşe yapılan seçimlerin ilkinde %16, ikincisinde %12 oy alan MHP’deki keskin düşüşün sebebi, Bahçeli’nin o dönem sergilediği kavgacı ve uzlaşmaz tutumdu. Benzer bir düşüş, çözüm sürecine sahip çıkmayıp Hendek olaylarına çanak tutan HDP’de de gözlendi. HDP’nin oyu beş ay içinde %13’ten %11’e geriledi.

Altılı Masa’da İYİP’ten boşalan yere HDP oturur mu? Diğer soru da bu… Kapatma davası sonuçlanmadığı sürece HDP’nin masaya ya da ittifaka alınmayacağı, fakat fiilen ittifak üyesi gibi hareket edeceği kanaatindeyim. HDP cumhurbaşkanı seçiminde açıkça Kılıçdaroğlu’nu destekleyecek.

Bu senaryo gerçekleşirse, Kılıçdaroğlu %40’ın birkaç puan üzerinde bir oya ulaşır. Bütün mesele Erdoğan’ın ne kadar oy alacağı veya oy kaybedip kaybetmeyeceği. Seçimin ikinci tura kalma ihtimali hayli yüksek. Her halükârda kıran kırana bir seçim mücadelesi yaşanacak. Zira kaybedenin siyasî hayatı bitecek.

HDP’nin Kendi Seçmenine Yaptığı Haksızlık

Millet İttifakı (İyi Parti’nin masadan ayrılmasına rağmen halen öyle tanımlamak gerekiyor mu bilmemekle beraber) ile HDP ilişkisi açıklanmaya muhtaç gibi duruyor. Çok tuhaf ve siyaseten ahlâkî olmayan bir ilişki biçimi söz konusu bu tarafta.

Evet, ahlâkî değildir. HDP’nin bu muameleden rahatsız olması gerekmektedir. Yüzde 11-13 bandında bir seçmeni olduğu belirtilen, her seferinde 6 milyon oy aldıklarını hatırlatan ve “halkın iradesi” ifadesini çok kullanmayı seven bir aktör kendi oyları üzerinden hesaplar yapılıyor olmasına rağmen, bu süreçten nasıl bir kazanç elde edecekleri belirsizliğini koruyor. Ancak bu ahlâkî sorunun tarihi yeni değildir; 7 Haziran 2015 seçiminden bu yana çok anlamlı bir ilkeymişçesine devam etmektedir. Yani neredeyse son sekiz yıldır istikrarlı bir şekilde HDP kendi seçmenine haksızlık etmekte ve siyaseten ahlâkî olmayan bir tutum sergilemektedir.

Hatırlayacak olursak 7 Haziran 2015 seçiminden sonra kimse tek başına hükümeti kurma yeterliliğini sağlayamamıştı. CHP – Ak Parti koalisyonuna CHP’liler “parti karışır” gerekçesiyle olumlu bakmamıştı. HDP büyük bir akıl tutulmasıyla “Ak Parti’nin dışında herkesin elini sıkarız” ifadeleriyle Ak Parti ile olası bir koalisyona kapıları kesinlikle kapatmıştı. MHP Ak Parti’nin çözüm süreci ve demokrasiyi güçlendirici açılımlarından rahatsız idi. Geriye CHP-MHP-HDP koalisyonu kalmıştı.

Bu denkleme ise MHP ve Devlet Bahçeli razı değildi. Bahçeli ve kurmayları o günlerde HDP’yı rencide edecek düzeyde açıklamalar ile bu teklifi reddetmişti. Yani o süreçte ikna edilemeyen aktör Bahçeli olmuştu. Yoksa CHP 132 milletvekili, MHP ise 80 milletvekili almış olmasına rağmen Devlet Bahçeli’ye başbakanlık teklif edilmiş; HDP ise sahip olduğu 80 milletvekiline rağmen dışarıdan destek olmaya hazır olduklarını ifade etmişti. “Dışarıdan destek” gibi siyasetin doğasına aykırı bir kavram her halde kanaatimce Türkiye siyasî literatürüne HDP sayesinde girmiştir. Bu destekle hükümet HDP oylarıyla kurulmakta ama HDP hükümet ortağı sayılmamaktadır. Bu destekle birileri iktidara gelmekte ama destek veren bir kesim vebalı muamelesi görmektedir. Normal şartlarda bir siyasî aktör böyle bir muameleyi kabul etmez. Bu hem kendilerine hem de kendi seçmenine haksızlık olur. Ancak HDP 7 Haziran 2015 seçimlerinden beri tutunduğu bu siyasî kabul edilemezliği 2023 yılında halen devam etmektedir.

Bugün de Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı kim olursa olsun HDP’nin desteğini arkasında var sayıyor. Yani HDP dışarıdan destek olma ilkesini sürdürmeye devam ediyor. Arada kendilerinin de inanmadığı ve aynı gün “öyle demek istemedik” gibi cümlelerle düzeltme gereği duydukları “kendi adayımızı belirleriz” çıkışları olmakla beraber Millet İttifakı’nı destekliyorlar. Millet İttifakı’nın masasında CHP’yi varsaymasak, en azından, anket sonuçlarına göre İyi Parti dahil diğer partilerin toplam oyları kadar oyu olan HDP’ye bir koltukta oturma hakkı verilmemiştir. Kamuoyunun masada haberdar olduğu, seçmenlerin yüzde birinin bile oyunu almayı başaramayan bir siyasî parti bile masada kendisine yer bulmuşken HDP meclisteki üçüncü büyük siyasi parti olmasına rağmen masadaki müzakerelerde en azından kamuoyu önünde yer almamaktadır. Açıklanan parti metinlerine bakıldığında parlamenter sistemi destekliyoruz gibi CHP ve Masaya paralel açıklamaların yapıldığı görülmektedir. Selahattin Demirtaş masada oturanlardan çok zaman önce adaylarının Kılıçdaroğlu olduğuna işaret etmekteydi.

Açıkçası Masada Kılıçdaroğlu değil de başka bir aday öne çıkmış olsaydı HDP’nin tutumunun değişeceğini düşünenlerden değilim. Bakmayın öyle Mansur Yavaş aday olursa oy vermeyeceklerini ifade eden HDP’li kimi siyasi aktörlere. Zira aynı HDP burada ifade ettiğim gibi 2015 yılında Türkiye’yi hükümetsiz bırakmayacakları veya üzerlerine düşen demokratik duruşu sergileyecekleri gibi söylemlerle Devlet Bahçeli başbakanlığında CHP-MHP koalisyonunu üstelik dışarıdan destek vermeye hazır olduklarını ifade etmişti. Devlet Bahçeli’nin başbakanlığına dışarıdan destek olmaya hazır bir parti elbette Mansur Yavaş’ın cumhurbaşkanlığına da demokratik tutum veya daha yaratıcı başka bir söylemle destek olacaklardır.

Peki, HDP neden böylesi bir tutum içine girmektedir? Tek bir sebeple açıklanabilir: HDP siyasî bir aktör değildir. KCK (PKK) yapılanmasının bir parçası olarak kendisine verilen talimatları uygulamaktadır. Bu talimatları tartışma fonksiyonları yoktur. İçinde yer aldıkları KCK yapılanmasıysa doğası gereği diktatöryel bir anlayışa sahiptir. Bu tedrisattan geçen herkes kendisine saçma gelen, doğru gelmeyen kararların bile “mutlaka mantıklı bir açıklaması vardır” gibi bir gerekçeyle otosansürle destek olmaktadır. Bu desteğin yegâne sebebi bu olmamakla beraber en güçlü ve genel sebep budur.

HDP’deki bütün bu siyasî akıl tutulmasının, bir siyasî aktörün kabul edemeyeceği tutumun, kendi seçmenini düşürdüğü durum ve saire şeylerin sebebinin HDP ile değil; KCK ile açıklanabileceği kanaatindeyim. Burada HDP’ye genel olarak milliyetçi gerekçeler ile yarım asırdır süren bir çatışmanın yarattığı duygusal bağlar ve alternatiflerinin yokluğundan dolayı kendilerine oy veren seçmen sadece istismar edilmektedir.

KCK o dönemlerde, Çözüm Süreci’nin çökmesinin de sebebi olan Suriye’de almak istedikleri siyasi otoritenin gerçekleşmemesinden Erdoğan’ı sorumlu görmektedir. İmralı Görüşme Notları’na yansıyan ifadelere göre; Öcalan ve KCK Suriye’de Türkiye’nin askerî operasyon yapmasını istememekte ve kendi varlıklarının kabul edilmesini istemektedir. Hükümet ise bu talebi reddetmiş ve bu söylem karşısında kırmızı çizgilerinin Suriye’nin toprak bütünlüğü olduğunu ifade ederek çözüm sürecini fiilen bitirmiştir. O günden beri Erdoğan karşısında kim olursa olsun destekleme politikası sürdürülmüş ve HDP de bu politikayı desteklemek dışında bir şey yapmamıştır. Hendek çatışmalarının temel söylemi “Saray yıkılana ve Erdoğan gidene kadar savaşma” idi. Bahçeli başbakanlığında CHP-HDP koalisyonunun HDP tarafından desteklenmesinin yegâne sebebi Erdoğan düşmanlığı idi.

Bugün de bu tutuma devam edilmektedir ve Erdoğan karşısında kim olursa olsun destek politikasının süreceği kanaatindeyim. Kılıçdaroğlu ise bu desteğin konsolide edilmesini Bahçeli’ye göre daha da kolaylaştırmaktadır. Kılıçdaroğlu bu süreçte sınır ötesi operasyonlara destek vermemiştir; HDP belediyelerine atanan kayyumları eleştirmiştir; kendisinin ve CHP’nin oylarıyla Selahattin Demirtaş’ın cezaevine girmesinin önünün açılmış olmasına rağmen, cezaevinden çıkacağı sözünü vermektedir. Yani Kılıçdaroğlu, HDP tabanının kendi adaylığı yönünde konsolide edilebilmesi için gerekli çabayı özenle göstermektir.

Bu çabaların Kürt Meselesi’nin çözümü, Türkiye’de demokratik bir hukuk devletinin inşası, özgürlükçü ve çoğulcu bir kamu otoritesinin tesisi açısından bir anlamı yoktur. Esasen bütün bu ve daha fazla meselenin anası CHP’nin kendisidir. Ak Parti’nin Kürt Meselesi’nde attığı insan haklarını güçlendirici adımların dahi ne olacağı hakkında bir görüş belirtmekten kaçınan Kılıçdaroğlu HDP’nin dışarıdan desteğine talip olmaktadır. HDP oylarını en az CHP oyları kadar kendi oyları var saymaktadır. HDP ise KCK’nin bir alt yapısı şeklinde misyonunu tanımlamasının doğal sonucu olarak KCK’nin politik tutumundan dolayı Erdoğan karşısında kim varsa destek olmayı, kendi siyasî partilerini ve seçmenlerini rencide edici, siyasî bir nezaket içermeyen tutumlara itiraz edemeyecektir. Bu kompozisyondan özelde Kürtlerin ve genel olarak Türkiye’de demokrasinin, özgürlüklerin ve refahın faydasına bir sonuç çıkacağını düşünenlerden değilim.

 

Yazarın ilgili başka yazıları
Sorunun Ne Olduğu Değil; Çözümün Ne Oluğu Önemlidir – 1

Sorunun Ne Olduğu Değil; Çözümün Ne Olduğu Önemlidir – 2

Seçimler ve Altılı Masanın Açmazları

Türkiye 6 Şubat sabahına iki büyük depremle uyandı. Depremlerde 11 ilimiz etkilenirken binlerce bina yıkıldı.  Siyasetin gündemini ise “Seçimler ne zaman yapılacak?” sorusu meşgul etmeye başladı. Bu soruyu gündemimize sokmaya vesile olan ise İYİ Parti lideri Meral Akşener oldu. Akşener’in deprem bölgesini ziyarete gittiği sırada bir gazeteciye verdiği demeçte seçimlerin 18 Haziran’da yapılacağını düşündüğünü söyleyerek, “Biz siyasiler seçimin yapılması için üzerimize düşeni yapmak zorundayız” ifadelerini kullanması siyaset kulislerini tekrardan hareketlendirdi.  Daha sonra ise Altılı Masa’nın diğer paydaşları da “Seçimler zamanında yapılmalı” açıklaması yaparak Akşener’e destek verdi. Peki buradaki “açmaz” nedir?

Elbette seçimlerin zamanında yapılmasını istemek gerek siyasi partiler gerekse vatandaşlar için son derece doğaldır. Ortada iktidar kanadının herhangi bir yetkilisinden seçimlerin erteleneceğine dair herhangi bir beyanat yok iken Altılı Masa’nın bu tartışmalara girmesi ise bu yönde alınabilecek olası kararların önüne geçmek olabilir. Tabiî ki bunlar son derece meşrudur. Fakat sorun tam da bundan sonra başlıyor. MHP lideri Bahçeli partisinin grup toplantısında “Ne sandıktan kaçarız, ne demokrasiyi yok sayarız” çıkışında bulundu. AK Parti kanadından kamuoyuna yansıyan bilgiler ise seçimlerin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha önce de açıkladığı gibi yüksek ihtimalle 14 Mayıs’ta yapılacağı yönünde oldu. Buradan da anlaşılacağı üzere Cumhur İttifakı’nın gündeminde seçimlerin ertelenmesi yer almıyor.

Bu anlaşıldıktan sonra Altılı Masa seçimlere 80 günden az bir süre kala hâlâ açıklamadığı cumhurbaşkanı adayını belirleme gündemine geri döndü. Masanın ilk günden beri en büyük sorunu tam da bu noktada başlıyor. Ne zaman aday konusu gündeme gelse özellikle İYİ Parti ve CHP arasında sert tartışmalar yaşanıyor. CHP kanadı Kılıçdaroğlu’nun ismini öne çıkartırken İYİ Parti kanadından sürekli olarak, “kazanacak aday vurgusu geliyor.” En son Akşener CHP’li Kuşoğlu’nun dört ay önceki röportajını hatırlatarak, “CHP’de Sayın Bülent Kuşoğlu’nun Sayın Hande Fırat’a verdiği bir beyanat var. Bu masa Sayın Kılıçdaroğlu’nun adaylığı için kurulduğunu betimleyen ve onun adaylığı olmadığı takdirde de masanın dağılacağını söyleyen bir şey ve bir tekzip görmedi bu. Bize söylenen o değil” açıklamaları ile 2 Mart tarihinde yapılacak Altılı Masa toplantısı öncesinde ittifak adaylarına tekrardan restini çekti. Aslında masadaki aday belirleme açmazı yeni oluşan durum değil. Yaklaşık bir buçuk yıl önce yine burada yazdığım yazıda ittifakın paydaşlarının adaylık konusunda kavga ettiğini ifade ederek, bu durumun masaya zarar verdiği yorumunda bulunmuştum. Peki gelinen noktada değişen ne oldu veya açmazlar devam ediyor mu?

Muhalefetin ana paydası Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yenme üzerinden yürüyor. Bunun dışında altı partinin para politikasından askerlik politikalarına kadar keskin ayrımlar bulunuyor. Bunların tezahür ettiği konu ise Cumhurbaşkanlığı için aday belirleme süreci olarak ortaya çıkıyor. Yazımın üstünden bir buçuk yıl geçmesine rağmen ittifak; sürekli tartışan, parçalı yapı ve güven vermeyen bir yapı olarak kaldı. Bunun yanında ise Cumhur İttifakı yine daha önceden de yazdığım üzere, sürekli olarak birbirini destekleyen gerek fikirsel gerekse politikalar çerçevesinde tam bir uyum sağlayan bir yapı olarak varlığını sürdürüyor.

Sonuç olarak Altılı Masa için seçim zamanı yaklaştığı derecede sorunlar büyüyor. Bu sorunlar büyüdükçe seçim kampanyasına da olumsuz yansıyacağı kesin. Masanın sorunlarının bugüne kadar böylesine gün yüzüne çıkmamış olması seçim tarihinin yaklaşmamış olmasından kaynaklandığı muhtemeldir. İttifak bugüne kadar bu sorunlarını halının altına süpürse de kısıtlı zamanda hem adaylarını belirlemek için fiilî olarak harekete geçmek zorunda kalacak hem de bu sorunlar ile yüzleşme zorunda kalacak. Her iki ittifaktaki olumlu veya olumsuz durumlar ise şüphesiz önümüzdeki seçimler için belirleyici olacak.

Cevabını Bulamadığım Sorular

Biz liberaller için devlet, sürekli dikkat edilmesi, bireyin ve piyasanın lehine özgürlük yontulması gereken bir yapıdır. Bazı liberallere göre olmaması gereken bir kötü, bazı liberallere göre de katlanılmak zorunda olunan kötülüktür.

Son 3 yılda üzerimizden geçen insan veya doğa mahsulü felaketler, sırasıyla (ne sunî ne tabiî) pandemi, (sun’i) ekonomik türbülans ve asrın felaketi (tabiî) deprem süreci gösterdi ki devlet, gerçekten katlanılması gereken, onunla da onsuz da olmayan bir kötüdür.

Örneğin, insan aklının değil ama insan faaliyetinin sonucu olduğu (yarasa eti yeme kültürü) söylenen pandemi sürecinde sokağa çıkma yasaklarıyla kendini gösteren ama biz liberallerin bile ağzını açıp pek bir şey diyemediği “özgürlük ihlâli”, devlet sayesinde uygulanabildi. Çünkü biz devleti, dış savunma, iç güvenlik ve adalet hizmetinden başka bir iş yapmaması, geri kalan bütün alanı bireylerin faaliyetlerine bırakması gereken bir organizasyon olarak görüyorduk. Ama devlet tarafından, en temel seyahat özgürlüğünün bu ihlâli sayesinde pandemiyi mümkün olan en az sürede atlatma imkânı bulduk. Hatta bazen, herkesi aşı yapmaya zorlaması gerektiğini bile düşünme noktasına kadar geldik. Yine pandemi sürecinde devlet, kısa çalışma ödeneği gibi uygulamalarla işsizliğin önüne geçmeye çalıştı. Yani işletmelerin işçi çıkarmasını teşvikle önledi. Şayet bu uygulamayı yapmasaydı, yani bizim her zaman ilk sırada savunduğumuz serbest piyasa koşulları tam olarak uygulansaydı, yani her şey piyasanın işleyişine bırakılsaydı işsizlik sorununun başımıza neler açacağını kestirebiliyor muyuz?

Aynı dönemde devlet, piyasadaki talebin artmasıyla astronomik fiyatlara yükselen maske için “herkesin maskesini ben dağıtacağım, maske satmayı yasaklıyorum” gibi akla ziyan uygulamalara da başvurdu. Tabiî ki tam beceremedi, belki eline yüzüne bulaştırdı. Biz de o zaman buna karşı çıktık.

Pandeminin peşinden, ülkece, bu sefer insan aklının sonucu başka bir karanlık döneme girdik. Yine aynı devlet, önceki dönemdeki düzenleyici rolünün hızını alamayıp, faiz indirimleri ve yeni bir ekonomik model uygulama gerekçesiyle piyasanın bütün işleyişini bozdu. Öngörülmez bu ortamın sonucunda araba, konut, gibi dayanıklı tüketim malları ve gıda fiyatları, kiralar ulaşılamaz, akıl almaz boyutlara uzandı. Hatta ikinci el araba fiyatları, sıfır araba fiyatlarını katladı. Devlet, pandemi döneminde eline aldığı ve göreceli bir başarı sağlayan düzenleme görevini bu sefer farklı bir yolla tekrar yapmaya kalktı. Araba sahiplerine, arabayı 6 ay, 1500 km. satamama, kiralara %25’ten fazla zam yapamama, marketlere baskınlar yapıp cezalandırma gibi çözüm yolları aradı. Bunların hiçbiri biz liberallerin kabul edemeyeceği uygulamalardı.

Henüz bu iki afetin şokunu atlatamadan, bu sefer, çok büyük bir tabiî afetle karşı karşıya kaldık. Deprem 04.17’de oldu. Adeta tüm Türkiye 04.18’de “devlet nerede?” diye sordu. Yani yine geldik katlanılması zorunlu kötülüğe olan ihtiyaca. Arama-kurtarma, enkaz kaldırma, çadır kurma, yemek verme, konteyner evler kurma, kalıcı konut yapma, depremzedelere nakit yardımı yapma, taşınma ve kira yardımı yapma gibi ihtiyaçlarımızda hep devleti aradık. Burada da devletin sosyal olma fonksiyonu öne çıktı. Bizim pek hoşlanmadığımız geniş sosyal devlete en çok ihtiyaç duyduğumuz bir durumla karşı karşıya kaldık.

Hemen peşinen, bütün bunları özel kurumlar, vakıflar yapabilir gibi romantik cevaplar bu ortamda kimseyi tatmin etmez. Devletin eli olmadan ya da hesap soracak bir muhatap olmadan bu felâketin ateşi soğumaz. Özel kurumların hesap verme gibi bir yükümlülüğü yok. Ama canı acıyan halk, ateşinin düşmesi için hesap sormak istiyor. Hesap sorulacak kurum da devlettir. Yani mutlaka en önde rolü olması gereken kurum.

Ama şimdi başka bazı sorular ortaya çıkmaya başladı. Benim kafamı kurcalayan sorular bunlar. Örneğin, bir sitedeki kedileri kurtarmak için bir başka vilayetten, ücreti anlaşılarak getirilen vinç sahibinin, “paramı vermiyorsanız ben giderim” sözüne karşı valinin (devletin) “kedileri kurtarmadan bir yere gidemezsin” demesine biz liberaller ne diyeceğiz? Başka şehirlere giden depremzedelerin çokluğu karşısında, ev sahiplerinin kiraları 4 katına çıkarmasına, arz-talep, nedret-bolluk perspektifinden bakan biz liberaller nasıl bir izah getireceğiz? Aynı ev sahiplerinin devlet tarafından belirlenip ceza yazılmasına, özel mülkiyet ve piyasa taraftarı liberaller olarak, bu ortamda ses çıkarabilecek miyiz? Konteyner ev ihracatının yasaklanmasına, özel mülkiyet ve serbest piyasa açısından ne söylenebilir? Ama aynı kısa dönemde konteyner fiyatlarının 10 katına kadar yükselmesine “liberal bakış” açısıyla bir makale yazabilir miyiz?

Evet, tabiî ki, ticarette, “biraz ahlâk, biraz insaf, biraz vicdan” gibi beklentilerin bir yeri olmadığını biliyoruz. Fiyat artıranlar için “fırsatçı, menfaatçi, tamahkâr” yaftalarını da zinhar reddediyoruz. Devletin yakalayıp ceza kesme tehdidinin de bir işe yaramayacağını biliyoruz. Fakat böyle bir mağduriyet ortamında, “o evin kirası yüksekse başka ev tutsun” diyebileceğimiz, arzın bol olduğu, talep edenin de çok rahat olduğu, çok da gönüllü alışveriş ortamı bulunmadığına göre, “isteyen istediği fiyatı koyar, beğenmeyen almaz” diye dilimize pelesenk olan o retoriğimiz burada da geçerli olacak mı? Yoksa geçici bir dönem için devletin yaptıklarına onay mı vereceğiz?

Diyanetin Kitap Yasaklatma Talebi ve Hâkimin Oluru

İhsan Eliaçık okuyabildiğim ve anladığım kadarıyla, özetle “gerçek İslam bu değildir” üzerinden düşüncelerini paylaşıyor. Kendisiyle ayet, hadis, din tarihi üzerinden bir tartışma yapacak uzmanlığım yok. Konu da bu değil zaten.

Konu, onun ne yazdığı değil; yazabilme özgürlüğü ve hakkının yanında olmak. Konu, düşüncelerinden dolayı hiç kimsenin suçlanmadığı ve başta kamu otoriteleri olmak üzere kimse tarafından bir yaptırımla karşılaşılmadığı özgürlükçü ve çoğulcu bir kamu düzenini hatırlatmak.

Diyanet rahatsız olduğu bir yazarın görüşleri hakkında fikir beyan etmesi, kamuoyunu aydınlatması imkânları varken, kabul edilemez bir yol deniyor: Kitapların imha edilmesi… Anlaşılan bu bir ilk de değilmiş. Diyanetin bu tutumu her şeyden bağımsız olarak kendi görüşlerine, belki de kendi doğrularına bir haksızlıktır. Zira bir doğrunun en büyük ispatı onun eleştirilebilir olmasıdır. Böylesi bir ispat ise yasakçılıkla değil; ifade özgürlüğüyle mümkün olduğu açıktır. Bu durumda Diyanet’in İslam dini açısından zararlı gördüğü bir unsuru yasaklaması değil; yasaklanmasının karşısında durması gerekiyor.

Medyadan öğrenebildiğimiz kadarı ile Diyanet’in hukuk müşavirliği 26.01.2023 tarihinde Eliaçık’ın Yaşayan Kur’an isimli eserinin İslam dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı unsurlar içerdiği gerekçesiyle yasaklanmasını istiyor. 06.02.2023 tarihinde, yani 7 iş gününde, ilgili hâkim ise Diyanet’in talebini haklı bularak 5187 Sayılı Basın Kanunu’nun 25/2 maddesi uyarınca söz konusu eserin basım ve dağıtımın yasaklanması, eserin toplanması ve imha edilmesi kararı veriyor.

Hâkimin 7 iş gününde hızlıca karar vermiş olması takdire şayan olsa da verdiği karar ifade hürriyetini zedelemiştir. Hâkimin kararı demokratik bir hukuk devletinde kabul edilebilir bir nitelikte de değildir. Diyanetin kendilerini rahatsız eden ve İslam dini açısından sakıncalı gördükleri bir kitap hakkında düşüncelerini açıklama, sakıncalı yönlerini teşhir etme, kamuoyunu bilgilendirme ya da kınama gibi daha anlamlı yollara başvurmak yerine söz konusu kitapların yasaklanmasını, toplatılmasını ve imhasını isteme yolunu seçmiş olması her şeyden bağımsız olarak ayıptır. Söz konusu karar üst mahkemece iptal edilse dahi bu karar Diyanet ve bağlı bulunduğu siyasî iktidar üzerinde kalacak olan bir ayıptır. İnsanların dinî konulardaki görüşlerinin özgürce yayınlanmasının yolu Diyanet’in oluruna bağlı olacaksa buradan Ortaçağ Avrupası Kilise deneyimleri ya da ne düşünülmesi gerektiği iddiasına dayanan totaliter bir düzene kadar ilginç sonuçlar çıkacaktır.

Eser toplatılmasının kendi içinde taşıdığı ahlâkî sorunların dışında eserin toplatılmasına gerekçe gösterilen 5187 Sayılı Basın Kanunu’nun 25/2 maddesine bakmak kararın hukukî olmadığının da anlaşılması açısından yeterli olsa gerekir.

El koyma, dağıtım ve satış” yasağı ismini taşıyan 5187 Sayılı Basın Kanunu’nun 25’inci maddesinde sayılan suçlarla ilgili basılmış eserler hâkim kararıyla toplatılabilir. Söz konusu maddenin hükümlerine bakıldığında; bir kitabın toplatılması veya yasaklanması kararı verilebilmesi için söz konusu kitabın Atatürk aleyhine bir suçu konu etmiş olması, Anayasa’nın inkılap kanunlarının korunması başlıklı 174’üncü maddesinde sayılan hükümlere aykırı olması, Türk Ceza Kanunu’nun devlet kuvvetleri aleyhine işlenen suçlar başlığında düzenlen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin feshine varan ayaklanma ve askerî kurumlara karşı bir suçu içeriyor olması, Türk Ceza Kanunu’nun düzenlemiş olduğu suç işlemeye tahrik, korku ve panik yaratma amacıyla tehdit edilmesini içeriyor olması ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nda geçen terör örgütünün şiddet gibi yöntemlerinin meşru görülmesi gerekmektedir.

Medyascope isimli internet sitesinde hâkimin söz konusu kararı paylaşıldı. Kararda hâkim söz konusu kitabın İslam dini açısından sakıncalı unsurlar taşıdığının anlaşıldığını ve 5187 Sayılı Basın Kanunu’nun 25/2 maddesi uyarınca kitabın yasaklanması ve toplatılması kararı veriyor. Hangi unsurların İslam dini açısından sakıncalı olduğu anlaşılmamaktadır. Bir eserin toplatılması konularını içeren düzenlemenin hükmü arasındaysa İslam dinine aykırı bir içerik yer almamaktadır.

Diğer taraftan Anayasa’nın 10’uncu maddesine göre; herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Anayasa’nın 26’ıncı maddesi herkesin, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğunu ifade etmektedir. Anayasa’nın 29’uncu maddesi ise kanun, haber, düşünce ve kanaatlerin serbestçe yayımlanmasını engelleyici veya zorlaştırıcı siyasal, ekonomik, malî ve teknik şartlar koyamaz gibi hükümler taşımaktadır.

Bir eserin devlet zoruyla toplatılmayla karşılaşmaması için Diyanetin olurundan geçmesi gerekiyorsa o zaman Anayasa’nın işaret ettiği her felsefî inanç ve saire eşit olma imkânı kalmaz. Burada Diyanet’in daha eşit olduğu bir sonuç çıkar. Anayasa’nın 15’inci maddesine göre savaş, seferberlik gibi olağanüstü hallerde dahi dokunulmaz bazı haklar bulunmaktadır. Bu haklardan birisi kimsenin din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı ve bunlardan dolayı suçlanamayacağıdır. Söz konusu eserin yasaklanmasıyla olağan bir dönemde dahi Diyanet Eliaçık’ın kanaatinden dolayı suçlanmasını talep etmiş olmakta ve hâkim tarafından bu talep haklı görülmektedir.

Diyanet’in bir kamu kuruluşu olması vesilesiyle Anayasa’da belirtilen kanaat ve görüşlerin özgürce dolaşımı önünde engel olmaması demokratik bir hukuk devletinin doğal gereğiyken, Diyanet’in uygun görmediği bir eserin toplatılması işinde sebep unsur olması kabul edilebilir değildir. İnsanların temel hak ve hürriyetlerini korumakla görevli mahkemede hâkimin çelişkili bir gerekçe ve bir satır yazıyla bunları koruyamamasının mahkemelere olan güvensizliği artıracağı da açıktır.

Bütün bunların ötesinde eğer karar mevzuata uygun olsaydı bile şiddet içermeyen, kamuoyunu kin ve düşmanlığa teşvik etmeyen veya şiddeti övmeyen bir eserin yasaklanması, toplatılması ve imha edilmesi yine de doğru bir karar olmaz idi. Bu konuda Hürriyet Üstüne isimli eserinde John Stuart Mill’in birkaç tespitiyle utanç verici olan bu karar hakkındaki yazımı noktalamış olayım.

Mill’e göre kamu otoriteleri tarafından gerçekleşen yasaklamaların bir sebebi hatanın yayılmasının önüne geçmektir. Ona göre böylesi bir gerekçe en büyük yanılmazlık iddiasıdır. Ona göre insanlar kullansınlar diye muhakeme gücüne sahiptirler. Bu muhakeme gücünün hatalı biçimde kullanılma olasılığının doğal sonucu insanlara “onu kullanma” demek değildir.  Bir düşüncenin doğru olduğunu varsaymamızı haklı kılan esas şart, başkalarının bizim fikrimizin aksini söyleme ve onun yanlışlığını ispat etme hususlarında tam özgürlüğe sahip bulunmasıdır. Mill bize düşünce ve ifade özgürlüğünün insanlığın bütün mutluluklarına kaynaklık eden düşünsel mutluluk için dört gerekçe hatırlatmaktadır. Birincisi yasaklanan düşünce bize rağmen doğru olabilir. İkincisi yasaklanan düşünce yanlış olsa dahi bunda bir kısım hakikat olabilir. Üçüncüsü kesin doğrulara karşı itirazlara tahammül etmek gerekir. Dördüncüsü ifade özgürlüğü olmadığında sizin doğrularınız bir doğma halini alır ve insanlar açısından sadece görünüşte bir kabul hali alır.

En başta dediğim gibi İhsan Eliaçık’ın tefsirini İslam dini açısından tartışacak bir bilgi birikimim yok. Ama devlet ve çoğunluk gücüne dayanarak bir düşüncenin yasaklanmasının İslam dinine verilecek zararlı bir unsur olduğunu biliyorum. Söz konusu karar üst mahkeme tarafından bozulsa bile Diyanet’in böylesi bir yasakçılığın içinde olması tek başına kötüdür ve kınanmaya değerdir.