Ana Sayfa Blog Sayfa 20

CHP’ye bir Hesap Makinası bir Sözlük; Seçim Reklamı Analizi

Eskiden maç izleyenler takımları aleyhine hakem tarafından bir karar verilirse şöyle tezahürat yaparlardı: “Hakeme gözlük, eline sözlük!” bu günlerde böyle bir tezahürat yapılıyor mu bilmiyorum! Ama CHP’nin tüm yurtta sergilenen billboard reklamına dikkatlice bakınca şu meşhur tezahürat aklıma geldi. CHP’nin ünlü reklamı/vaadi hem benim hem de kamuoyunun dikkatini çekti. Yukarıda görseli var.

Türkiye’nin her ilinde ilçelerinde, mahallerinde billboardlarda bu reklam görselini görüyoruz. İlk dikkat çeken şey il sayısı, vaatte: 74 il var! İlkokul çocuklarının da bildiği gibi Türkiye’de 81 il var… 7 il dışarda kalmış… Yani bu zenginlikten 7 ilimiz mahrum kalacak olabilir! İlk soru hangi iller dışarıda kaldı. Burada tahmin yürütelim:

  1. Olasılık olarak; en son il olan 7 il dışında olabilir. Bu talihsiz illerimiz: Ardahan, Iğdır (1992), Yalova, Karabük, Kilis (1995) Osmaniye (1996) ve Düzce (1999). Bu illerin henüz büyük “üretim merkezi-üssü” olamayacağı düşünülmüş olabilir! Ancak bu illerden Karabük, Osmaniye ve Düzce’nin üretim konusunda oldukça sağlam altyapısı olduğunu hepimiz biliyoruz. Örneğin Düzce’de cam sanayii, tekstil, tarım ve hayvancılık oldukça gelişmiş vaziyette… Bir sır gibi saklanan ve dışarıda kalan 7 il bu iller mi acaba?
  2. Olasılık olarak; nüfus bakımından küçük iller olabilir: Bu 7 ilimiz de 2022 Nüfus kayıt sistemine göre şunlardır: Çankırı (195.766), Artvin (169.403), Kilis (147.919), Gümüşhane (144.544), Ardahan (92.481), Tunceli (84.366), Bayburt (84.241). Bu illerden Tunceli Kılıçdaroğlu’nun memleketi. Yani Tunceli’nin bu yatırım denizinden pay almaması olmaz! Ayrıca her ilde : “… hakkını alacak” reklamı da var zaten!
  3. Olasılık olarak matematik bilgi yetersizliği, özensizliği olabilir.

Seçmenin gözünden bu tutmayan hesap gözden kaçtı zannedilmesin… Asıl trajikomik yön ise billboard reklamının ikinci kısmında, yine matematik ile gidelim. Vaat: “74 ilde, 17 üretim merkezi ve 50 üretim üssü kuracağız” Çok güzel … 17+50= 67. 7 il de burada dışarıda kaldı.

  1. Olasılık üst düzey matematik ile sorunu çözeriz: Karşımızda 3 bilinmeyenli bir denklem var. Kübik denklem ile karşı karşıyayız!
  2. Olasılık seçim sonucuna göre bu iller seçilecek: Diyelim ki 17 üretim merkezi il CHP’ye en çok oy veren 17 il olabilir! Mantıklı mı ? Yorumunu sizlere bırakıyorum. Diyelim ki Gaziantep, Kayseri, Kocaeli, Denizli vb. 17 ilden biri değil (oy verme oranı ile ) bu durumda Tunceli’ye üretim merkezi olurken Gaziantep, Kayseri, Denizli, Kocaeli üretim merkezi olamayacak!
  3. Olasılık olarak: Matematik bilgi yetersizliği, özensizliği olabilir.

CHP gibi ülke yönetimine talip,  büyük ve köklü bir partinin altı üstü iki işlem gerektiren birkaç sayıyı yazamamasını nasıl açıklamak mümkün olur bilmiyorum! Skandal niteliğindeki bu yanlışları izah etmeye çalışan henüz olmadı. Kendilerine cep telefonlarının tamamında olan hesap makinasını kullanmalarını tavsiye etmekten başka bir şey gelmiyor! Öğrenmenin yaşı yokmuş!

Bunca satırı birkaç rakam için mi yazdın denildiğini duyar gibi oluyorum. Asıl tuhaf şeyler bundan sonra başlıyor; sözlük bölümüne geçelim. Reklamda ÜRETİM MERKEZİ ve ÜRETİM ÜSSÜ kavramları var. Önce The Economist’in yayınladığı Ekonomi Sözlüğü’ne bakıyorum. Üretim üssü ve üretim merkezi kavramlarını arıyorum, yok! Bu durumda TDK sözlüğüne başvuralım.

Üretim üssü: Başlı başına bu kavramı açıklayan bir bilgi yok. Üretim kavramını herkesin bildiğini varsayarak üs kavramına bakalım üs: 1.Bazı görevleri yürütebilmek amacıyla kurulan, özel yapıları, donatımları, atölyeleri, onarım yerleri, servis alanları olan, sürekli veya geçici olarak konaklanan yer. 2. Bir askerî harekâtta birliklerin gereksinim duyduğu her türlü gerecin toplandığı, dağıtıldığı bölge. İki tanımda da belli özellikleri haiz, bölge alan gibi yerler olduğunu anlıyoruz. Reklama geri dönersek: “50 ÜRETİM ÜSSÜ” inşa edilecek! Bu üsler 50 ilde olacak, her ilde bir alanda mı olacak? Birçok alan mı üs olacak? Bunları bilen yok! ÜRETİM MERKEZİ kavramı var. Bakalım 1. Bir bölgenin veya kuruluşun yönetim yeri. 2. Bir işin öğretildiği yer. 3. Bir işin yoğun olarak yapıldığı yer. 4. Belirli bir yerin ortası. Sözlükte 8 tanım var ancak bu 4 tanım bizim işimize yarar. Buradan 17 İLİN ÜRETİM MERKEZİ olacağını anlıyoruz!

Üs ve merkez kavramları büyük ölçüde aynı şeyi ifade ediyor. Bazı illerde üretim üssü kuruluyor, bazı illerde üretim merkezi oluyor!

CHP’nin Billboard reklamı özetle özensizliğin, cehaletin ve seçmeni küçümsemenin vücut bulmuş hali! Sadece 81 sayısından 2 çıkarma işlemi ve sonra toplama ile sağlamasının yapılacağı matematiksel akıl yürütmeden yoksun bir ekip, lider ve zihniyet ile karşı karşıyayız. Olay bununla da bitmiyor aynı anlama gelen iki kavram sanki iki farklı anlamı olan kavramlarmış gibi lanse ediliyor! Laf kalabalığıyla insanların kandırılması gündemde. Ülke yönetimine talip bir parti, bir lider var ama en basit matematik yeterliliği yok. Kavramların rastgele kullanımı, laf cambazlığı ile güya seçim vaadi veriliyor. “Bilim, akıl, liyakat” kavramları ile bütün gün kamuoyunu meşgul eden partinin reklamına bakın! Her şeyden önemlisi milletimize layık görülen muameleye, basitliğe, şark kurnazlığına dikkatinizi çekmek isterim.

Ülke yönetimine talip 7 destekçisi olan bir partinin reklamı/vaadi bu şekilde. Hayırlısı olsun ne diyelim!

Tarih tekerrür eder mi?

Batı cephesinde yeni bir şey yok. Geride bıraktığımızı sandığımız tarihin bizi yüz yıl sonra benzer bir tercihle karşı karşıya bıraktığını görmek can sıkıcı. Haksızlık etmemek için bu noktada bir izaha gerek var: DEVA ve Gelecek partileri, içinden geldikleri siyasi gelenek itibarıyla, partnerlerinden farklı olarak ittihatçı zihniyetten değiller. Ama onların varlığı bu koalisyonun niteliğini değiştirmeye yetmiyor. Unutmamak gerek ki geçen yüzyılın başındaki ittifak da sadece ittihatçılardan oluşmuyordu.

Geçen yüzyılın başında pek çok Osmanlı vatandaşının, bürokrat ve siyasetçisinin tek bir hedefi vardı: Meşrutiyetin yeniden ilan edilmesi. Ve onlara göre sorunların çözümünün önünde tek bir engel vardı: Sultan Abdülhamit.

Merkeziyetçilerin de ademi-merkeziyetçilerin de demokratların da dikta özlemcilerinin de İslami düşünceden aydınların da din karşıtlarının da devleti ele geçirme veya devlet kurma hayali içindeki Türk, Arnavut ve Ermeni milliyetçilerinin de hedefi aynıydı.

Muhalifler arasındaki dayanışma da göz doldurucuydu. Örneğin İttihat Terakki Partisi, Doğu Anadolu’da örgütlenirken Ermenilerin Taşnak Partisinin desteğini almış; Kürtlerin büyük çoğunluğu uzak dursa da “Kürdistan gazetesi, İttihad ve Terakki’nin yayın organlarından olan Osmanlı ile birlikte aynı amaç uğruna yayınlarda bulunmuştu.”[1]

Recai Galip Okandan, Amme Hukukumuzun Ana Hatları eserinde bu ilginç koalisyonu ve amaçlarını şöyle tanımlar:

Abdülhamit II’nin idare tarzına muhalefet eden ve İstibdadı yıkmak gayesiyle çalışan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti, Teşebbüsü Şahsi ve Ademi Merkeziyet Cemiyeti, Ahd-i Osmani Cemiyeti, Ermeni Heyet-i İhtilal Müttefikası, Mısır Cemiyet-i İsrailiyesi gibi muhtelif teşekküller, 1907 senesi Aralık ayının sonlarına doğru genel bir kongre aktederek … ‘bu kadar felaketlere sebebiyet veren usül-i idare’nin ‘derhal ve her ne vasıta ile olursa olsun’ yıkılması lüzumunu ilan eylemiştir.

Sultan Ab­dül­ha­mid’i “derhal ve her ne vasıta ile olursa olsun” devirmeyi kur­tu­lu­şun ga­ran­ti­si ola­rak gören bir ku­şak­tı o. Bu yüzden de aralarındaki farkları ihmal edebilmişlerdi. Romantikler Meşrutiyet ilan etmenin bütün sorunları çözeceğini düşünürken, her kesimden siyasetin kurtları, Sultanı devreden çıkardıklarında kendi tasarılarını uygulamak için girecekleri kavgaya hazırlanıyorlardı.

Hürriyet, adalet ve demokrasi isteyen ortalama bir Osmanlı’nın istibdada karşı çıkması ve meşrutiyeti savunması elbette doğruydu. Ama ortada bu mücadeleyi tu­tar­lı bir ah­la­ki mutabakata ve prog­ra­ma dayalı olarak yürütecek bir siyasi irade yokken soyut ilkelerin bunu sağlayacağına güvenmekle ve kurtların ardından gitmekle hata etmişlerdi.

İttihat Terakki’den de onunla zıt amaçlara ama aynı zihniyete sahip diğer radikallerden de hürriyet beklemek hataydı. Makul demokratlar etkili olamadı. 1908 Devrimi korunamadı. Kısa zamanda iktidarı ele geçiren İttihatçılar, eski istibdat dönemini mumla aratacak bir baskı ortamı oluşturdular. Gazetecileri öldürdüler, muhalefeti susturdular ve şikâyet edilen yolsuzluklardan çok daha fazlasını yaptılar. Orada da kalmadı. 1914’te ülkeyi dünya savaşına soktular, 1915’te Tehcir kararı aldılar. Sonuç savaş, felaket ve yıkımdı.

Günün sonunda, İttihatçıların ileri gelenleri, arkalarında yenilmiş ve teslim olmuş bir ülke bırakıp İstanbul’u terk ederken “Efendiler nereye?” diye soruyordu Refik Halit Karay, 3 Kasım 1918 tarihli yazısında. Hesabı ödemeden çekip gidenlere sesleniyordu. Ve can sıkıcı bir kehanette bulunuyordu: “Bizde bu ölü kan, sizde o yaman surat olduktan sonra bir gün olur yine gelirsiniz.”

Refik Halit haklıydı. Sonraki tarih, giderken zihniyetlerini burada bıraktıklarını gösterecekti…

“Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet”

Türkiye yeni bir seçime giderken ortaya çıkan tablo ister istemez bu hafızayı yeniden gündeme getiriyor. Bazıları bunun geçmişte kaldığını söylerken, bazıları aynı bölünmenin yeni aktörlerle olduğu gibi yeniden karşımıza çıktığını düşünüyor.

Elbette her dönemin kendine özgü koşulları, gündemi ve tartışmaları var. Bu yüzden de bizler tam “Canım ne alakası var, şimdi koşullar çok farklı, Abdülhamit de İttihatçılar da geride kaldı”ya ikna olacakken, bizzat kendileri bizi uyararak “Hayır biz tam da oyuz” diyorlar. Böylece iktidara kızıp onların değiştiğine inanmaya hazır durumdaki pek çok demokrata sığınacak bir gerekçe de bırakmıyorlar.

Örneğin Meral Akşener doğrudan yüz yıl önceki o ayrışmanın sloganını, “kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet”i kullanıyor. “Bu istibdat sistemine, rejimine karşı tekleşmeye tek adamlığa doğru giden bir sisteme karşı bir başkaldırı. Buranın öznesi eğer Abdülhamid ise bugünün öznesi Recep Tayyip Erdoğan’dır” diyor. “Neyse, tek adamlığa karşıymış, o kısmını benzetiyormuş, demek ki sorun yok” diyecek oluyoruz ama bundan ibaret olmadığını anlıyoruz sözlerinin devamında. İttihat ve Terakki’ye sahip çıktığı suçlamasına da “bir beis mi varmış?” cevabını veriyor.

Ne beis olsun? Aksine bu açık sözlülüğü kutlamak gerek. Hiç değilse altılı masanın iki ana bileşeninin, CHP ve İYİ Partinin çok önemli bir konuda uyumlu olduğunu gösteriyor bu ifadeler. İttifakın başkan adayı Kılıçdaroğlu da dünyanın en savunmasız insanlarının, mülteci çocuğun hayatını kabusa çevirme pahasına 10 yıl boyunca istikrarlı biçimde nefret yaydı, şimdi de yüz yıl sonra yeni bir tehcir vadediyor. Sivil-asker ilişkilerini yeniden bozmayı göze alarak, sınırdaki askeri itaatsizliğe, üstlerinin emrini dinlememeye teşvik ederken tam da o İttihatçı geleneğin içinden konuşuyor.

Anlıyorsunuz ki Batı cephesinde yeni bir şey yok. Geride bıraktığımızı sandığımız tarihin bizi yüz yıl sonra benzer bir tercihle karşı karşıya bıraktığını görmek can sıkıcı.

Haksızlık etmemek için bu noktada bir izaha gerek var: DEVA ve Gelecek partileri, içinden geldikleri siyasi gelenek itibarıyla, partnerlerinden farklı olarak ittihatçı zihniyetten değiller. Ama onların varlığı bu koalisyonun niteliğini değiştirmeye yetmiyor. Unutmamak gerek ki geçen yüzyılın başındaki ittifak da sadece ittihatçılardan oluşmuyordu.

Tarihin tekerrür etmemesi için…

İstibdada haklı olarak tepkili olan, Meşrutiyeti haklı olarak talep eden ama sonrasını hesap edemeyip otoriter bir yönetimden kaçmaya çalışırken kendisini hiçbir değerle sınırlı görmeyen totaliter İttihatçı zihniyetin elinde bulan yüz yıl öncesinin demokratlarını suçlamak haklı olmayabilir. Çünkü onların önünde bakıp ibret alabilecek bir tarih yoktu.

Bugün geçmiş ve güncel hafıza, Türkiye’deki makul seçmene değişene ve değişmeyene ilişkin bir perspektif veriyor.

Ama siyasette oy davranışı çok sayıda faktörün bir bileşkesi olarak ortaya çıkıyor ve bugün siyahla beyazın iç içe geçtiği bir tabloda tek belirleyici olan bu perspektif veya hafıza değil. Artık 2002’de veya 2012’de değiliz ve demokrat tabanın iktidardan haklı olarak şikayetçi olduğu pek çok husus var. Böyle bir ortamda Altılı Masanın sergilediği görüntü ona yağmurdan kaçarken doluya tutulma ihtimalini güçlü bir biçimde hissettirirse veya iktidarın seçimden sonra hatalarıyla yüzleşip sorunları çözeceğine dair ikna edici bir kanaate ulaşırsa, tarihi tecrübe ve siyasi hafıza daha güçlü biçimde onun arkasında durur.

Türkiye siyasi tarihi, demokrasi, adalet ve özgürlük adına en köklü açılımların DP, Özal ANAP’ı ve AK Parti’nin içinde yer aldığı siyasi gelenekten geldiğini gösteriyor. Bu da o geleneğe, doğruyu yanlıştan ayırarak seçmenin önüne seçenekleri net olarak koyma ödevi yüklüyor.

“Türk sağı demokratikleşmedeki tarihi sorumluluğunu hatırlamalı ve yeniden üstlenmelidir” diyordu Kazım Berzeg, bundan yaklaşık 40 yıl önce. Bu bakımdan seçimin sonucu ne olursa olsun, Türkiye’de demokrat sağ geleneğin kendisine çeki düzen vermesi gerek. Aksi halde doğrularla yanlışlar birbirine karışıyor. Eski çıkmaz sokaklar ve yanlış yollar da böyle zamanlarda bir alternatif olarak gündeme geliyor.


[1] Sonrası, Kürt kelimesine dahi tahammül edilmeyip, Kürt Meşrutiyet Mektebi’nin kapatıldığını görmek olacaktı. Bkz. Bahattin Demir, “Kürd Meşrutiyet Mektebi,” Toplumsal Tarih, 200, Ağustos 2010, s. 72.

“Selçuk abi, Selçuk abi…”

Atatürk Havalimanı’nda Teknofest coşkusu bir kez daha başladı. Ben de Cuma günü alana giderek Türkiye’nin milli teknoloji hamlesinde hangi noktaya geldiğini yakından görme fırsatım oldu.

Alanda dolaşırken Selçuk Bayraktar ile de denk geldik. Kendisi KIZILELMA insansız savaş uçağımızın olduğu bölgede gazetecilere röportaj veriyordu. Etrafında ise yüzlerce kişi hatta binlere ulaşan bir kitle vardı. Çocuklar hep bir ağızdan, “Selçuk abi… Selçuk abi…” diye bağırıyordu. Büyükler ise Selçuk Bayraktar’a seslenerek, “Senin için Rize’den geldik. Anadolu’dan geldik.” gibi ifadeler kullanıyordu.
Bu sözleri ilk duyduğumda çok etkilendim. Çünkü bizler sosyal medyada her zaman Türkiye’nin milli teknoloji hamlesinin öncülerinden olan Selçuk Bayraktar’a olan sevgiyi zaten işitiyor ve görüyorduk. Fakat bu sevginin bu kadar içten ve samimi olduğuna ilk defa canlı şahit oldum. Bayraktar ise, gelenleri kırmamak ve onları selamlamak için oldukça çaba sarf ediyordu.

Aslında bu cümleleri yazmamdaki asıl amaç bir süredir kendilerine karşı muhalefet cenahından devam eden yıpratma politikalarıydı. Muhalefetten CHP ve Deva Partisi zaman zaman özellikle alan bulduğu anlarda Bayraktar ailesine üstü kapalı bir şekilde tehditte bulunuyor.

Önce bir iki ay önce Deva Partisi lideri Ali Babacan, “SİHA’lara dokunacağız” açıklaması yapmıştı. Şimdi ise Kemal Kılıçdaroğlu önce “Dünyanın bütün rejimlerinde savunma sanayisi mutlaka devletle beraber yürümek zorundadır. Eğer siz sadece özel sektöre verirseniz, diyelim ki arkadaşımız İHA’yı yapıyor, bu da Türkiye için büyük bir risk. Neden? Yarın fabrikayı kalktı, Amerikalılara ya da Katarlılara sattı. Olmaz” dedi.

Diğer bir taraftan Kılıçdaroğlu bir video yayımlayarak, Teknofest’in yapıldığı alan olan Atatürk Havalimanı’nı bir ABD’li şirkete verme vaadinde bulunuyor. Kılıçdaroğlu’nun bu vaadinin Teknofest ’in başladığı zamanda gelmesi açısından da oldukça manidar. Kılıçdaroğlu bu vaadini “Atatürk Havalimanı’nı, ‘Havacılık ve Uzay Çalışmaları Merkezi’ haline getireceğiz” diyerek duyurdu.

Fakat şu anda Atatürk Havalimanı’nda yapılan Teknofest veya önceki yıllarda yapılan Teknofest etkinliklerinde zaten birçok yerli ve milli teknoloji ürünleri sergileniyor. Ve Türkiye’nin dört bir yanından gençler buraya gelerek çeşitli yarışmalara da katılıyor. Durum böyleyken Kılıçdaroğlu’nun içerideki teknolojiyi bırakıp Amerikan menşeli teknolojiye merak salması da oldukça ilginçtir. Kılıçdaroğlu her ne kadar “Biz yapamayız. Batı bizden iyisini yapar” düşüncesini aşamamış olsa da benim alanda gördüğüm tabloda toplumumuz, “artık biz yüksek teknolojide de en iyisini yaparız” düşüncesine gelmiştir. Bizim de görüş fark etmeksizin ülkemize değer katan bu ürünlere, isimlere ve değerlerimize sahip çıkmamız gerekir.

Bayram, Hafta Sonu, Bayram

İnsan yaradılışı itibariyle tembel bir varlıktır. Çalışmaktan çok tatil yapmayı, yani atıl vaziyette durmayı tercih eder. Bunun sebebinin ne olduğuyla ilgili bana en cazip gelen açıklama, “insanın cennet için yaratıldığı (çünkü cennette çalışmak, yorulmak, hasta olmak, yaşlanmak olmadığı, buna karşılık her hayalinin sadece istemekle hemen gerçekleşeceği tasvir edilir) ama Adem ile Havva o yasağı deldikleri için ceza olarak dünyaya gönderildikleri, cennette yaşamak için yoğurulmuş hamuruyla dünyaya gelmek zorunda kaldığı, tembel yaşamak için yaratılmış olmakla beraber, çalışmadan aç kalacağı bir ortama geldiği” izahıdır.

O yüzden, insan, üç günden fazla boş kaldığı zaman dördüncü gün iş yapası gelmez. İşe başladığı zaman da kaslarının ağrısı bir haftada geçmez. Dolayısıyla insanlar daha çok tatil yapmak, daha az çalışmak isterler. Teknoloji geliştikçe ve toplumlar zenginleştikçe de günlük ve haftalık tatil sürelerini artırma yoluna gitmeye başlamıştır.

Bizim ülkemizde, 2 günden, 52 hafta sonu 104 gün, 7 gün dini bayram, 5 gün resmi bayram, 2 gün uluslararası (yılbaşı ve 1 Mayıs) tatil olmak üzere, her yılın en azından 1/3’ünü tatil yaparak geçiriyoruz. Bazen de bu bayramlar hafta ortasına geldiği zamanlarda, öncesindeki ve sonrasındaki günler de eklenerek (çünkü artık beklenti o yönde) 9’ar günlük tatiller de oluyor.

Ama bu sene, uzun tatil bekleyenler için kötü bir tesadüf oldu ve hem (dinî) Ramazan Bayramı hem hafta sonu hem de (millî) 23 Nisan Bayramı üst üste bindi, 3 güne sıkıştı. Uzun tatile alışmış insanlar için, her biri ayrı ayrı zamanlarda tatil olması beklenen üç ayrı tatil günü, sadece üç günde kullanılıp bitmiş oldu. Bir manada tatilden zarar edilmiş oldu.

Bütün bunların yanında, çalışıp üretmek ve gelirini artırmak zorunda olanlar için bu mecburi tatiller, rayında giden bir tren için sanki bir raydan çıkma gibi, insicamı bozan bir etki oluşturuyor. Fırınlar ısınmış, makineler çalıştırılmış, işler hızlanmışken, aradan çok uzun bir zaman da geçmeden bir tatil daha geliyor ve bütün düzen sekteye uğruyor. Sanayi veya ticaret faaliyeti gören bir işletme için işin 1 günlük inkıtaaya uğraması en az 1 haftada telafi edilebilen bir hasar bırakıyor. Dolayısıyla sanayici ve tüccar, yani iş insanları tatilleri pek sevmez. Tatiller ücretli çalışanlar ve öğrenciler için bayramdır ya da bayramlar tatildir.

Burada sıkıntı, bayram bahanesiyle tatilin mecburi olmasıdır. Yani resmi bayramlarda devletin zoruyla, dinî bayramlarda da toplumsal baskı (oysa dinde, bayramlarda tatil yapmak diye bir şart yok) nedeniyle işyerlerinin kapatılmak zorunda kalınmasıdır.

Ben, bayram bahanesiyle yapılan zorunlu tatilleri sevmiyorum. Hem zorunlu tatil hem de katılımcısı olmak mecburi olunca insanlarda bir tepki de oluşuyor. En azından bende… Örneğin, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda, zavallı ilkokul ve ortaokul çocukları her yıl tekrarlanan aynı resmiyet, aynı hamaset bir yana, (hemen hemen her yıl bayram günü yağmur yağar) okul veya kent meydanlarında, ıslanarak ve üşüyerek, şehrin en yetkilisini, peşi sıra yapılan ritüelleri ayakta bekler. Çocuklara katılma konusunda bir tercih sunulmaz. Mecburen katılınacak, ıslanılacak ve üşünecektir. Yani pek “neşe dolunan” bir bayram değildir. (Ben buna çözüm için, resmi törenlerin aynı günde yapılması ama çocukların yapacağı şenliğin, havaların biraz daha ısındığı Mayıs ayının ortalarına ertelenmesini öneriyorum.)

Yine aynı şekilde, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı (12 Eylül’de bayramın isminin başına ‘Atatürk’ü Anma’ ibaresi de eklenmişti) bu sefer Lise seviyesi talebeler için mecburî bayramdır. Örneğin ben lisede okurken, her öğretim yılının ikinci yarısının akşamlarını, 3 ay boyunca şehrin stadyumunda yapılacak olan gösterilere hazırlanmakla geçirirdik. Katılmak mecburiydi ve sınıfı geçip kalmak bu gösterilerdeki uyuma bağlıydı. Beden eğitimi dersi olarak başkaca bir aktivite yapmazdık. Yapamayanlar azarlanır, bayram günü de, bu sefer güneş altında saatlerce sıramızı beklerdik.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı da kuru soğuk günlere rastlar. Ona da katılmak mecburi tutulduğu için yüzümüzün zorla da, yapmacık da olsa gülmesi istenirdi. Yani zorla neşelendirilirdik.

30 Ağustos Bayramı ise okul dönemine rastlamadığı ve daha çok askeri ilgilendirdiği için katılımımız olmazdı. Memur kesimi için tatildir. Okul dönemi dışındaki bir günlük en genç tatilimiz olan 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü’ne katılmak mecburi tutulmadığı için, resmi bayramlar arasında en sivil olanıdır.

Bu arada bizim nesil olarak bir bayram daha kutlamak zorunda kalmıştık. Asıl manasını ve nereden çıktığını bilmediğimiz bu bayram, “27 Mayıs Hürriyet ve Demokrasi Bayramı”ydı. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’ndan 9 gün sonra 1 günlük de olsa bayram tatili olması hoşumuza giderdi. O bayramın ne manaya geldiğini, daha 17 yaşındayken yaşadığımız 12 Eylül darbecilerinin bayramı kaldırmasıyla öğrendik. Yeni darbe gelmiş, eski darbenin hükmü kalkmıştı ve bir bayramımız eksilmişti. Allah’tan 12 Eylülcüler kendi darbe günlerini bayram ilan etmediler.

Dinî bayram günleri de, saatleri ve günleri belirli olduğu için, o günlerde ve saatlerde, yıllık rutin ritüeller (bayram namazı, mezarlık ziyareti, toplu bayramlaşma) yapılır. Onlara katılmak da başka bir şekilde zorunludur. Çünkü katılımı olmazsa toplum tarafından ayıplanmak ve dışlanmak söz konusudur.  Mesela dinî bayramlarda, eşler arasında önce kimin ailesine ziyarete gidileceği sorun olur. Her iki taraftan birine de eşlerden birinin suratı asık gider. Çocuklar genelde bu ritüele katılmak istemez ama büyüklerin zoruyla gönülsüzce dahil olur. Gidilen yerlerde onların da genelde suratları asıktır. Çünkü kapı kapı büyüklerle gezmek yerine arkadaşlarıyla buluşup daha serbest vakit geçirmeyi tercih ederler. Yani her ne kadar sivil görünümlü olsa da dinî bayramlar da gizli bir resmiyet içinde kutlanır.

Bir de bunlardan hariç, toplumun kendi oluşturduğu, katılımın tamamen serbest, gönüllü olduğu, katılınmazsa kimsenin hiç dikkatini çekmediği, kimsenin hesap sormadığı geleneksel ve modern bayramlar/festivaller var. Örneğin Newruz bayramı, Hıdrellez şenliği, panayırlar, hayır pilavları, daha yerel ve yöresel şenlikler, festivaller var. O günler hem tatil değildir hem de insanlar gönüllü katıldığı, resmiyet kokmadığı için insanların yüzleri güler, mutlu olunur, gelecek yıl iple çekilir.

Modern bayramlar da var. Örneğin “süslü pedallar”, “teknofest”, “rockfest”, “portakal çiçeği festivali”, “gastrofest” “film ve müzik festivalleri”, “evcil hayvan festivali” gibi. Resmî bir tatilin olmadığı, bazıları 1 gün bazıları 3 gün süren bu modern bayramlar insanlarca daha bir şevkle, aşkla, hasretle beklenir ve sonunda da mutlu olunur.

Kısaca insanlar aslında (resmî veya dinî) bayramları değil, bayram sayesinde yapılan tatili seviyor. Tatili olmayan bayramları daha çok seviyor.

Ama herhalde en az da böyle üst üste gelen, tatili az bayramları seviyor.

Kadın Mücadelesinin Tutarlı Aktivisti: Özlem Zengin

Belli aralıklarla sosyal medyada ‘Özlem Zengin’ isminin ülke gündemine ‘taşındığına’ tanık oluyoruz. Belli çevreler onu sürekli hedef haline getirip, hakkında çok farklı boyutlara ulaşan paylaşımlarda bulunuyorlar. Konu hiç değişmiyor. Minik bir tarama yapıldığında anlaşılıyor ki kavganın merkezinde hep aynı konu var: Kadın hakları. Aslında bunun bir kavga olduğunu söylemek de zor. Çünkü kavga olması için denk güçler olmalı. Fakat buradaki taraflara baktığımızda birbirine denk iki taraftan söz etmek neredeyse imkânsız. Bir tarafta Zengin karşı tarafta hakkında paylaşımlarda bulunan ve yazdıklarından biraz da organize oldukları anlaşılan kalabalık..

Sakin bir şekilde bu tartışmada kimin ne dediğini kısaca özetlemek gerekirse, Özlem Zengin, kadına karşı şiddetin önlenmesi adına yapılan yasal düzenlemelerin önemine işaret ederken diğer taraf kadını koruma altına alma gerekçesiyle hayata geçirilen düzenlemelerin aile yaşamına ciddi zararlar verdiğini iddia ediyor.

Anlaşıldığı kadarıyla Zengin ve diğerleri arasındaki çatışmanın ilk çıkış noktası İstanbul Sözleşmesi bağlamında yürütülen tartışmalar oldu. Bir tarafta, sözleşme kötüdür mutlaka kaldırılmalıdır diyenler. Diğer tarafta ise sözleşme kaldırılırsa kadın mücadelesinin büyük yara alacağını dillendiren aynı zamanda iktidara muhalif çevreler. Zengin ise kendini bu denklemin dışında tutuyor. Özlem Zengin’in İstanbul Sözleşmesiyle ilgli yaptığı açıklamalarda özellikle sözleşmenin kaldırılmasını isteyen ve buna karşı çıkan kesimlerin çağrılarına kulak verdiği ve bu iki kesimi makul bir tartışma ortamı için ortak bir zemin inşa etmeye davet ettiği anlaşılıyor. Katıldığı programlarda, medyada yer alan açıklamalarında sözleşme mükemmeldir, eksiksizdir demediği gibi bu konunun tartışılmasının da dünyanın sonu olmadığını ifade ederken, ne kaldırılsın ne de kaldırılmasın diyor. Fakat sonuç olarak her iki kesim de olayı farklı şekillerde ele almayı tercih etti. 8 Temmuz 2020 tarihinde Habertürk canlı yayınında Zengin’in de ifade ettiği gibi konu artık içeriğinden bağımsız bir şekilde “itirazların toplandığı bir havuza” dönüşmüştü. Meselenin sağlıklı bir şekilde konuşulması için çabalayan Zengin kimileri için sözleşmenin avukatı diğerleri içinse sözleşmenin kaldırılmasına ses çıkarmayan kişi olarak yaftalandı.

Sonuçta İstanbul Sözleşmesi kaldırıldı. Fakat Zengin’e dönük saldırılar hiç durmadı. Bu konularla ilgili ne zaman bir söz söylese aynı grupların sosyal medya kampanyalarının hedefi olmaya devam etti. Özlem Zengin bir siyasetçi. Toplumun kendisini eleştirmesi kadar doğal bir şey olamaz. Fakat Zengin’in söyledikleriyle kendisine dönük saldırılar arasındaki uyumsuzluk, tıpa tıp aynı mesajların yazılması, ortak başlıklar kullanılması aleyhinde yürütülen kampanyanın organize olması ihtimalini güçlendiriyor.

Yakın zamanda Özlem Zengin adı bu kez 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’la ilgili tartışmalar etrafında yeniden gündeme geldi. AK Parti ile Yeniden Refah Partisi arasında seçim ittifakı için yapılan görüşmeler sırasında 6284 sayılı kanunun pazarlık konusu yapıldığı iddia edilmişti. Bunun üzerine Zengin, mecliste bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını ifade eden bir konuşma yaptı. Açıklamaların ardından Özlem Zengin’le ilgili yeni bir kampanyanın fitili ateşlendi. Hakkında binlerce tweet atılırken, ağır hakaretlere maruz kaldı, dinî inancı hedef alındı ve tehdit edildi. İstanbul Sözleşmesi meselesindekine benzer bir durum söz konusuydu. Bir kesim Zengin’in 6284’ün sözcülüğünü yaptığını iddia ederek onu yine hedef tahtasına oturtmuştu. Günlerce sosyal medyada en çok konuşulan isimlerden biri oldu. Fakat Zengin’in bu süreçteki açıklamalarına bakıldığında kayıtsız bir şekilde 6284’ü savunmadığı bilakis kanunun uygulanmasıyla ilgili yaşanan eksikliklerin giderilmesi gerektiğini söylüyor. Örneğin bu sözleri katıldığı bir canlı yayında dile getirdi; “Bu konu bu kadar tartışmayı hak edecek bir mevzu değildir. Her bir kanun maddesi elbette tartışılır. Ben biliyorum 6284 uygulamasında çok ciddi sorunlar var, başından itibaren. Bu sorunların hepsini giderebiliriz.”

Görüldüğü gibi Zengin, 6284 sayılı Kanunun uygulamasında hatalar olduğunu zaten kabul ediyor ve bunların düzeltilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Ancak sanki hiç böyle söylememiş gibi bir ortam oluşturulmaya çalışılmakta ve belli kesimler yine sözlerinin içeriğine bakmadan onu hedefe oturtmaktadır. Öyle ki bu ‘tepki’ bir gün sürmedi. Sosyal medyada Zengin isminin gündemde tutulması için özel bir çaba gösterildi. Her iki olayda da konunun savunucusu olmamasına, ısrarlı bir şekilde amacını tartışmanın belli bir usûl çerçevesinde yapılması şeklinde ifade etmesine rağmen belli çevrelerin onu bir noktaya çekme çabası biraz tuhaf duruyor. Tarafların yaklaşımı ortada. Zengin’in açıklamları da. “Hayır, bu konu tartışılamaz” demiyor. Hem İstanbul Sözleşmesinin hem de 6284 sayılı Kanunun eksik yanları nedeniyle tartışılabilir olduğunu söylese de birileri onun bu çabasını görmezden gelip Özlem Zengin ismine farklı bir misyon yükleyerek ona saldırmayı belki de ismi üzerinden iktidar partisiyle hesaplaşmaya çalıştı. Hatta Kafkaslar’dan Ordu’ya ardından Tokat’a göçen bir ailenin çocuğu olmasını gerekçe gösterip Yahudi olduğunu söyleyenler dahi oldu. Açıkça anlaşılacağı gibi Yahudilik kriminal bir anlamda kullanılıyordu. Benzer bir üslupla tartışmaya dahil olanlar Zengin’in siyasî kimliği üzerinde kuracakları baskıyla bu tartışmayı kendi istedikleri gibi yönlendireceklerini düşünmüş olabilirler. Zengin’in söylemedikleri üzerinden farklı bir kimlik inşa edip, bu meselelere dahil olacakların önünü kesmeyi de hedefleyebilirler. Fakat bu konuların hem dünyada hem de ülkemizde tartışılma boyutu göz önüne alındığında komplo teorileriyle muhatapların etkisizleştirileceğini düşünmenin nafile bir çaba olduğu görülecektir. Çünkü mesele sadece birkaç kadının inadından kaynaklanmıyor. Ortada ciddi sorunlar varken kamusal tartışmanın tarafı olarak kadınları yok saymak pek gerçekçi durmuyor.

Tokat’ın Niksar ilçesinde dünyaya gelen öğretmen bir babanın kızı olan ve 80’lerin sonunda İstanbul’da Hukuk okuyan Zengin, öğrencilik yıllarında da rejimin baskıları karşısında hak ve özgürlük mücadelesi veren bir isim. Dünden bugüne değişen pek bir şey yok. Dün nerede duruyorsa bugün de aynı noktada. Başörtüsü mücadelesinin savunucularından olan Zengin’in aslında ele aldığı her konuyu aynı cesaret ve kararlılıkla savunduğu görülüyor. Patriarkal geleneğe mesafeli dururken gösterilen tepkiler pek de geri adım attırmıyor. Belki şahsına dönük tepkinin ardında onun özgürlükçü ve cesur tavrı yatıyor olabilir! Zengin, İstanbul Kadın ve Aile Araştırmaları Merkezi, Beyaz El Dayanışma Derneği ve KADEM’in kuruluşunda bulunmuş, 2015 seçimlerinin ardından TBMM tarihinde başörtülü yemin eden 21 milletvekili arasında yer almıştı. Geçmişte başörtüsü yasağıyla kadınların haklarının ellerinden alınmasına karşı mücadele ederken bugün kadına dönük şiddetin son bulması için çalışması aynı zamanda tutarlı bir aktivist olduğunu gösteriyor.

KYK Yurdu Gözlemlerim

Önce yurda gidelim!

Ankara’dan çevre yoluna geçip Esenboğa Havalimanı yoluna (protokol yolu) çıkılıyor. Bir süre sonra Çubuk-Karagöl kavşağından sola Çubuk-Ankara yoluna dönülüyor… Sağ tarafta havalimanı pistleri, ışıklı yön sistemlerinin yanından hızla ilerliyorsunuz… Şansınız varsa bir uçak üzerinizde birden süzülür ve siz de piste doğru alçaldığını görürsünüz. Biraz daha ilerleyince Yıldırım Beyazıt Üniversitesi yön tabelası karşılıyor… Sola dönünce ileride uçsuz bucaksız bozkıra doğru gitmeniz gerekir. İleride sağda bir bina kümesi, ortada yerleşim blokları ve solda üniversite yerleşkesi görünür… Önce güvenlik görevlilerinin kontrolünde bir kapıdan geçiyoruz, her araca görevlilerce durdurulup bazı sorular soruyorlar. Yani, kim olduğumuzu görevimizi filan söylüyoruz. Buradan da geçince ilerde sağda dev bloklardan oluşan KYK yurdu sizi karşılıyor. Yurt yerleşkesi girişinde de güvenlik en üst düzeyde…

Yurtta Yaşam

Bu satırlar, masa başında yazılmadı deprem bölgesinden gelenlerin yurda yerleştirilmesine başladığı günün ertesinde yurda gittim. Bu güne kadar da 13 kez yurda gittim. Her hafta bir gün yine yurda gitmeye devam ediyorum. Gözlemler yaptım işim gereği bazı çalışmalarda bulundum.

Yurdun kapasitesi 6000 kişilik, bununla birlikte organizasyon ve yönetim riskleri de dikkate alınarak 2500-3000 kişi misafir edilmektedir. İlk günler yurtta doğal olarak organizasyon güçlüğü yaşanıyordu. Yine ilk günlerde pek çok kurum, gönüllü depremden etkilenenlere yönelik farklı etkinlik planları ile yurdun kapısına akın ediyorlardı. Tabiî ki planlanan etkinlikler yapılamıyordu. Birinci haftadan sonra düzen biraz daha oturdu. Bu süreçte ev sahibi konumundaki Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın başta yurt çalışanları olmak üzere pek çok kurum ve gönüllünün insanüstü bir gayret sarf ettiğini gördük. İlçe GSB müdürü yurtta 24 saat kalıyordu, il, ilçe müdürleri, yurt müdürü, müdür yardımcıları, psikologlar ve tüm çalışanlar büyük gayret gösterdiler.

Milli Eğitim camiası olarak; önce psikososyal destek çalışmaları yürüttük, yurt bünyesinde 4 şubeli ilkokul, anaokulu ve özel eğitim sınıfları açtık. LGS’ye YKS’ye hazırlanan öğrenciler için kaynak ve diğer destek sistemlerini hayata geçirdik. Halk Eğitim Merkezi yetişkinler için iki kurs açtı. Ortaokul öğrencileri yakındaki bir okula kayıt edilerek düzenli taşıma sistemi devreye alındı. Lise öğrencileri hızla liselere kayıt edilerek okullara devamı sağlandı. Halen sınıflarımız açık, öğretmenlerimiz, özel eğitim öğretmenleri, yöneticiler ve rehber öğretmenlerimiz görevlendirilmiş durumda.

DİB, Sağlık Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na, Yıldırım Beyazıt Üniversitesinden, Kızılay’a, TRT’den farklı dernek ve kurumlardaki gönüllülere kadar onlarca insan akın akın yurda gelip destek olmaya çalıştı. Özellikle Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın personeli ile gençlik lider ve gönüllülerini çok başarılı buldum. Özel yaka kartı, özel kıyafetleri, liderleri ile çok güzel organizasyonlar yaptılar…

Yurt binaları, yapı olarak yeni yapılmış. Her şey düşünülmüş, kantin, market, dev yemek salonu, sinema salonu, konferans salonları, kütüphaneler, çalışma salonları, mescitler, derslikler, etkinlik alanları ve daha birçok tesis ve alan ile depremzedeler için en ideal barınma alanı oluşturuyor. Yurtta tüm birimlerin sorumlu profesyonel çalışanı var. Kurumda 2 psikolog görevli. Bütün bunları görünce KYK yurtlarının doğru tercih olduğunu kanaati bende uyandı. 11 İlimizi etkileyen bu afetten sağ kalanları yeniden hayata döndürmek için KYK yurtları önemli bir fırsat sağladı. KYK yurtlarının bu süreçte aldığı ve taşıdığı sorumluluk görünenden çok daha fazla.

Tüm Türkiye’ye geçmiş olsun!

Ehven-i Şerreyn İhtiyar Olunmalı mı?

0

Kuran’da Enbiya Sûresi’nin 78-79. ayetinde “Davûd’u ve Süleyman’ı da an” ifadeleri ile başlayan bir kıssa anlatılır. Kıssada bir kişinin koyunları tarafından talan edilmiş bir bağ söz konusudur ve davacı zararının giderilmesi için Hz. Davud’a gelmiştir. Hz. Davud, hüküm olarak talan edilen bağa karşılık koyunların davalıdan alınarak davacıya verilmesine hükmeder. Bu sırada daha 12-13 yaşlarında olduğu tahmin edilen Hz. Süleyman, bu hükmün adalet-i izafiye olduğunu söyler ve açıklar: “Bağ düzelir, yeşerir, yeniden üzüm verir. İşte bağ düzelene kadar koyunlar davalıdan alınarak davacıya verilsin, davacı tarlası düzelip zararı karşılanana kadar koyunlardan yararlansın, adalet-i mahza budur” der. Bu karar,  bana göre, kaybettirmeden kazandırma anlayışı ile mutabakat ve uzlaşı kültürünü içinde barındıran, günümüzde modern hukukta dahi hedeflememiz gereken derin bir kavrayışın ve harikulade bir zekanın yansımasıdır. Tekrarlamak ve vurgulamak istiyorum, bu kıssada ben zararı karşı tarafa zarar vermeden ancak karşı taraftan tazmin etmeyi, hükme sirayet etmiş bir uzlaşı kültürünü, mülkiyet hakkına büyük bir saygıyı, rehin-nemalandırma gibi modern  kavramların yansımalarını görüyorum.  Binlerce yıllık hüküm genç bir hukukçu olarak beni çokça etkilemiş ve düşündürmüştür. Kuran bu konuya ilişkin “Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik” şeklinde buyurur. (1)

Bu kıssa farklı kaynaklarda anlatılırken karşımıza çıkan “adalet-i mahza ve adalet-i izafiye” kavramlarına biraz değinmek istiyorum bu yazıda.

Adalet-i izafiye, eksik, tam olmayan adalet demektir. Adalet-i mahza ise tam olan adalet demektir.  Adalet-i mahzada tek bir ferdin hakkı umumî çıkarlar söz konusu olsa dahi çiğnenmez. Adalet-i izafiye ve adalet-i mahza tartışılırken konu dönüp dolaşıp muhakkak bireyin menfaati-kamunun menfaati tartışmasına gelir. Çünkü bireylerin hakkı, pek çok kez umumun menfaatine aykırı olduğu için görmezden gelinir ya da çiğnenir. Adalet-i mahzada ise böyle bir şey düşünülemez. Bir bireyin hakkı ne umumdan ne de bir başka bireyin hakkından ne eksik ne fazladır; feda edilemez.  Konu oldukça derindir ve sonuca varmak çok zordur.

Bu kıssayı ve bu iki kavramı düşünürken hukukçuların bildiği ve sıklıkla tartıştığı siyam ikizleri veya yapışık ikizler olarak da bilinen Mary ve Jodie davası aklıma geldi ve bu yazının temeline bu davayı oturtmak istedim. (2)

Mary ve Jodie yapışık olarak doğan siyam ikizleridir. Eğer ameliyatla ayrışmazlarsa iki bebek de aylar içerisinde ölecektir. Ameliyat yapıldığında ise Mary kesin ölecek, Jodie ise normal bir ömür sürebilecektir. Doktorlar derhal bir ameliyat yapılması kanısına varmış olsalar da Katolik olan aile Tanrı’nın takdiri böyledir diyerek ameliyatı reddetmiştir. Bunun üzerine hekimler, ameliyat yapabilmek için mahkemeden bir tespit kararı istemişlerdir. Yerel mahkeme, ameliyatın yapılması gerektiği tespitini yapmış olsa da aile kararı temyiz etmiştir. Ancak İngiliz Yüksek Mahkemesi temyiz istemini reddetmiş, yerel mahkemenin kararını doğru bulmuştur. Böylece, 2000li yıllarda görülen bu dava, pek çok tartışmanın da kapısını aralamıştır.

Özetle, bu davada tartışılan temel sorular, “Bu dava kimin menfaatinedir?” “Mary ve Jodie ayrı birer kişiler midir?” “Mary’nin 1 günlük yaşama hakkı Jodie’nin daha uzun yaşama hakkından değersiz midir?” gibi sorulardır. Doktorlar açısından ise ameliyat yapıldığında, sorumluluk doğmaması gerekmektedir. Ailenin ret kararına rağmen “yüksek menfaat, yasal menfaat” tartışmaları içerisinde ameliyat kararı verilmiştir.

Bu davada, İngiliz Yüksek Yargısına mensup yargıçlar, farklı yollardan ilerlese de aynı sonuca ulaşarak ameliyatın yapılmasına karar vermiştir. Yargıçlar, iki ayrı kişi olan Mary’nin vücut bütünlüğü ve saygınlığı için de ikizlerin ayrılması gerektiğini belirtmişlerdir. Bu ameliyat 3 yargıca göre de Jodie’nin menfaatinedir ancak 1 yargıç hariç diğer 2 yargıca göre Mary’nin menfaatine değildir.  Yine de Mary’nin de vücut bütünlüğünün sağlanması için ayırma ameliyatı yapılmalıdır.

Yargıçlardan biri dava ile ilgili Mary’nin Jodie’yi yavaş yavaş öldürdüğünü ve ameliyatın meşru müdafaa olduğunu, diğeri ameliyatın Mary’nin ölümüyle değil vücut bütünlüğü ile ilgili olduğunu, bir diğeri ise zorunluluk halinin söz konusu olduğunu belirtmektedir.

Diğer yandan yargıçlar, iki hayat arasında bir değer kıyası yapılmasını doğru bulmamışlardır. Yargıçlara göre bu dava için bu kıyas zorunlu da değildir.

Bu noktada Yargıçlardan birinin olaya ilişkin söylediği “iki kötüden daha az olan kötü tercih edilmelidir” sözü yukarıdaki adalet-i izafiye ve adalet-i mahza kavramları çerçevesinde yüzyıllardır düşünülen ve tartışılan bir konuya temas etmektedir.

Bu konu, Osmanlı İmparatorluğu’nda modernizm tartışmaları neticesinde hukuku güncellemek ve birleştirebilmek amacıyla toplanan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye komisyonunda yazılan kanun ve ilkelerde de kendisine yer bulmuştur. Aslında yarım kalmış olan Mecelle’de 29. madde şöyle der:

“Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur” (Mecelle 29. madde)

Bu kural, yani bir seçim yapılmak zorunluysa kötüler arasında en az kötüyü seçmek gerektiği kuralı, kadim kurallarda kendine yer edinirken günümüzde modern hukuk metinlerinde de yer bulabilmektedir. Hatta bu kuralın bir yansıması olarak kimi zaman ihlâl edilmesi düşünülemeyen bazı bireysel haklar dahi ihlâl edilebilmektedir. Örneğin, devletin, bireyin mülkiyetini kimi zaman kamulaştırması buna bir örnektir. Ya da en temel ceza hukuku ilkelerinden birisi olan “zehirli ağacın meyvesi zehirli olur” şeklindeki ilkenin anlattığı, hukuksuz delil hükme esas alınamaz, adalet getirmez kuralına Alman doktrininde istisna getirilmiş genellikle terör suçlarında kullanılmak üzere  “suçun açığa çıkarılmasındaki toplumsal fayda daha önemliyse hukuksuz delil değerlendirilebilir” şeklinde karşımıza çıkmıştır.

Diğer yandan, “ehven-i şer” ilkesini, Arendt gibi ilkesel olarak reddeden pek çok kişi de bulunmaktadır. Burada temel dayanak kötülüğün, kötü olduğudur ve tercih edilmemesi gerektiğidir.

Bu konunun tartışıldığı bir diğer örnek ise “Tramvay İkilemidir”. Daha ziyade ahlâkî-etik ekseninde tartışılan bu konuda da “ehven-i şer” tercihi yapanlar bulunmaktadır.

Günümüzde, hukuk profesyonelleri, var olan, meşru hukuku uygularken bir yandan da geliştirmek ve daha iyiye ulaşabilmenin yollarını araştırmak zorundadırlar. Tıpkı 2000 yılında Mary-Jodie davasında olduğu gibi, her an karşımıza çıkabilecek niza konularında ne yapmamız gerektiği üzerine düşünmeli, doğru soruları sorabilmeli, mantıklı ve tutarlı cevaplar eşliğinde sonuca ulaşırken temel ilkeleri tartışabilmeli, adalet-i mahzanın daha da uygulanabilir olmasının yollarını araştırmalıyız. (3)

Av. Haldun Barış, Nisan 2023

1) “Dâvûd’u ve Süleyman’ı da an. Bir zamanlar, (zarar görmüş) bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Bir topluluğun koyun sürüsü, geceleyin başı boş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz de onların hükmüne tanık idik.” Enbiya 78

 “Süleyman’ın dava konusunu iyi anlamasını sağladık. Her birine de hükmetme yeteneği ve ilim verdik. Kuşları ve tesbih eden dağları da Dâvûd’un buyruğu altına soktuk. Bunları yapan bizdik.” Enbiya 79

 2) Mary-Jodie davasını öğrenciyken Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Hukuk Sosyolojisi dersinde detaylıca tartışmış idik. Saim Üye hocamız, dersin hocasıydı. Hocanın konuya ilişkin benim de bu yazı için faydalandığım makalesine şu linkten erişebilirsiniz: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/398602

3) Bu yazıda, bir sonuca ulaşmaktan ziyade Kuran’daki kıssa, Mary-Jodie davası ve “Ehvenüş şerreyn ihtiyar olunur” ilkesi bağlamında zihnimize adalet-i izafiye, adalet-i mahza kavramlarını düşürmek istedim. 

 

Birey Demokrasiden Üstündür

0

Daha önce Hür Fikirler’de demokrasi üzerine çeşitli fikirlerimi dile getirmiştim. Bunlardan bir tanesi özellikle demokrasi fikrinin sorgulanması ve sahip olduğu dokunulmazlığın eleştirilmesi üzerine idi. Çünkü demokrasinin siyasal bir kavram olarak sürekli ve neredeyse yarı kutsal bir kavrama doğru çekilip, siyasette ayrıcalıklı bir yer edinmesinin birey için problemler yarattığını düşünüyordum. Demokrasiyi tartışmaya açmak yazısı üzerinden geçen zamandan sonra, bu konuyu biraz daha irdeleyerek çeşitli fikirleri geliştirmeye devam etmemin gerekli olduğunu düşünüyorum.

Özgürlük kavramını siyasetinin merkezine koyan birisi için ‘bireyden’ daha değerli bir siyasal özne olamaz demek yanlış olmasa gerek. Kendimden de yola çıkacak olursam, bireyin siyasalın öznesi olması gerekliliğini de kendi bireyselliğimin önceliği ve üstünlüğü noktalarında istiyorum-ifade ediyorum. Başka insanları önceleyerek ve kendimden üst bir pozisyona koyarak altruist – diğerkâmcı bir düşünce merkezinde konuyu ele almıyorum. Hatta kişinin, birey kimliğini geri plana atarak yaşamasının da varoluşsal çelişkilere düşmek manasına gelebileceğini varsayıyorum. Birey başkalarının yaşamının farkına bile kendi zihninde varmaz mı?

Demokrasi ciddi şekilde kabul görmüş halde. En azından çoğu siyasal aktör demokrasi kavramını siyasetlerinin merkezine koyduklarını söylüyor veya iddia ediyor. Pek çok siyasal tutum ve davranış demokrasi için geliştiriliyor ve bir yandan da demokrasinin gelişmesi için yerine getiriliyor. Siyaseti kimin nasıl yöneteceği sorusuna demokrasinin daha doğru ve faydalı cevaplar verdiği güncel siyasetin dahi gündemindeki yerini sıklıkla alıyor. Bu durum, ciddi şekilde siyasal ezberler üzerinde konuyu değerlendirmeyi de içinde barındırıyor. Hatta demokrasinin ‘üstünlüğü’ yer yer totaliter siyasal grupların bile ifadelerinde yer buluyor. ‘Radikal demokrasinin’ istedikleri siyasetin parçası olduğunu anlatıyorlar. Üstelik ‘temsili’ demokrasiler de dahil kolektif kavramlar bireyin üzerinde yer alıyor.

Demokrasiye kendiliğinden üstün bir yer vermek demokrasiyi bireyin karşısında bir otorite olarak çıkarıyor. Özgürlükler ile sıkça anılan bir siyasal kavram, bireyi otoriteryen bir ilişki içerisinde sıkıştırıyor. Demokratik kurum ve normların bireye güvenlik sağladığı fikri üzerinden geliştirilen argümanların da eleştiriye tabi tutulması gerekiyor.

En üst siyasal otorite olarak parlamentoyu görmek de, bireyin özne olması gereken siyaset açısından problemli. Ne kadar liberal normlarla denetlendiği söylense de parlamento özellikle kanun yapımında en üst ve güçlü söz hakkını kendine verdiğinden, bireyin hayatını yeri geldiğinde meşru olmayan şekillerde kontrol edebiliyor. Kanunlar gün sonunda etnik bir kimlik veya devletin kendisi için dahi çıkarılıyor. Bireyin devlet karşısında araçsallaşmasının örneklerini burada sıklıkla görülebiliyor. Egemenlik ‘halkın’ veya ‘milletin’ olunca birey en azından ikincil bir konuma itiliyor. Bunlarla birlikte bireyin vatan veya millet için nasıl feda edilebileceği fikirlerini de bu konunun içine katabiliriz.

Temsilî demokrasi fikrinde de birey açısından tehlikeler barınıyor. Temsili demokrasinin genelliği ve kolektifliği içinde birey kavramının çoğunlukla siyasetin dışında kaldığını görüyoruz. Siyaset üretimi, sınırlı bir şekilde, belirli periyotlarla temsilcileri belirleme noktasında kaldığında, bireyin siyasetsizleştiğini de rahatlıkla söyleyebiliriz.

Konuyu detaylandırmaya devam edelim. Demokrasi demek ‘ben’ demek değildir. Özellikle özel mülkiyetin en azından vergilendirme üzerinden bile olsa devlet tarafından ihlâl edildiği durumlarda demokrasi, ‘ben’ öznesini uzağında bırakmaya başlamıştır. Kendi alanı sürekli ihlâl edilen ‘ben’lik sürekli gider ve ‘biz’ kelimesi sıklıkla ifadelerde yer alır. Bir de, ‘ben’ olmanın erdemleri görmezden gelindiği gibi ahlâkî eleştirilere dahi tutulur.

Bir düşünce vardır bilirsiniz: ‘Vatan borcu’. Milliyetçiliği eleştiren çeşitli kesimler bu söze her zaman hak vermiyorlar ancak, aynı zamanda bireyin var olmasından gelen bazı sorumlulukları olduğunu da iddia etmekten geri durmuyorlar. Bireyin vatan içerisinde oluştuğu, korunduğu ve kendisine yaşam sunulduğu söylenir. Peki, bireyin özel mülkiyet temelinde, kendi otonom siyaseti içinde, güvenlik yaratıp yaratamayacağının denenmesine şans tanındı mı? Bireyin otonom siyasetinin anlamları anarko-kapitalizmin siyasal imkânsızlıklarının içerisine de rahatlıkla sıkıştırılmayabilir. Bir devlet, ciddi şekilde, doğrudan, bireysel kontrol ve denetlemelere tabi tutulduktan sonra güvenlik sağlama görevini birey temelinde daha sağlıklı ve daha az tehdit edici şekilde yerine getiremez mi?

Şunu da ifade edelim. Demokratik devlet gitgide bireyin yaşam alanına daha çok müdahalelerde bulunmuyor mu? Modernist merkeziyetçiliği ele alalım. Merkezî devlet fikri, güvenlik üzerine kurgulanır ve işletilirken, bireyi yaşamın neredeyse her alanında kayıt altına almıyor mu? Birey özgürlükçülük açısından meşru sayılacak eylemlerinde demokratik devletin izinlerine tabi olmuyor mu? Modern demokratik devlette bir kişi bile, özel mülkiyetinin ‘mutlak olarak dokunulmazlığını’ sağlayabilmiş midir? Demokratik devletin özel mülkiyete dokunmadığı bir siyasal alan kalmış mıdır?

Bir de ‘demokratik taleplerle’ bireyin yaşam alanının kısıtlanmasını konuya dahil edelim. Özellikle demokrasinin ‘sosyal’ kesimi bireyin üzerinde siyasal otorite kurmak için teklif dahi edilemeyecek noktalar bıraktı mı? Bireyin altına imzasını atmadığı kanunlara mutlak olarak uyması gerektiğini söyleyen yönetim şekillerinden biri değil mi demokrasi? Bu yaklaşım bir de ‘hukuk’ mantığı içinde gösterilir ki, problemleri daha da büyütür. Hayatın başka şekilde işlemesinin imkânsız olduğu şeklindeki argümanlarla aslında, bireyin kontrol edilmesi ve pasifleştirilmesi hukuksal olarak ‘sağlanır’.

Demokrasinin eksikleri olduğunu kabul eden görüşün argümanları da birey için sürekli iyileri yaratmıyor. Demokrasi ‘geliştikçe’ dahi, bireyi kontrol alanı içerisinde tutmaya devam edebiliyor. Siyasal tecrübeler, siyasetin bireyin bireyselliğini tanımaktansa diğer daha ‘aşkın-büyük-leviathan- kavramları desteklediğini gösteriyor.

Burada bir fikir belirtmek gerekirse ben – her ne kadar gerçekleşmesi çok zor görünse de – bireysel otonomi fikrine ‘ilkesel’ olarak daha büyük önem veriyorum. Demokrasinin haksız kontrolleri ve uygulamalarından korunmak için geliştirilebilir-geliştirilmiş argümanlardan ve alternatiflerinden en önemlisi ‘bireysel otonomi’dir. Özel mülkiyetin siyasal kullanım alanları genişledikçe, bireysel otonomi fikrinin gerçekleştirilebilirlikleri de güç kazanacaktır. Demokrasiyi ilkesel olarak sürekli daha ön planda tutarsak ve bireysel otonomiyi dikkate dahi almazsak, kararlarını kendimizin alamadığı siyasetleri çokça yaşamaya devam ederiz.

Kendi çıkarlarımı benden daha iyi bilebilecek veya bu konuda kendim için son sözü söyleyecek kim olabilir? Eğer ben kendi siyasetimi yapamaz, eylem ve düşüncelerimin doğrudan sonuçlarını tecrübe edemezsem, siyaset yapan ‘çoğunluğun kontrolünde’ başka ‘iyileri’ yaşamak zorunda kalırım. Yakın zamanda yine Hür Fikirler’de yazmıştım. ‘Modern mutluluk’ siyaseti dahi kendiliğimi yaşamama engeller koymakta. Aklıma bir anayasa maddesi geliyor burada: ‘Kendi mutluluğunun peşinden gitme hakkı’. Demokratik oylarla aşındırılan bir hak. Hatta bizim buralara hiç ulaşamamış bir hak.

Mutluluğun yanına ‘güvenliği’ de ekleyelim. Benim onaylamayacağım siyasal eylemleri, beni korumak için yapan devlete bakalım. Bu devletin demokratik ‘meşruluğunu’ düşünelim. Bireyin ‘bireysel olarak silahlanıp silahlanamayacağının’ tartışıldığı bir dünya. Güvenliğin birey tarafından birey için devlet kayıtları ve kontrolleri altında sağlanmaya çalışılması ne kadar ‘faydalı’ sonuçlar verdi veya veriyor?

Liberal birinin demokrasi konusunda sözü ‘Liberal Demokrasi’ye de getirmesi gerekir. Ben bu noktada konuyu meselenin başka bir dalına taşımak istiyorum. Liberal demokrasinin ne kadar ‘liberal veya illiberal’ olduğunu yazı üzerinde tartışmak istiyorum. Geçmişte kimi zamanlarda ön kabulüm olarak gördüğüm ‘Liberal Demokrasi’nin illiberal olarak yorumlandığı bazı yerleri ve düşünceleri bir sonraki yazıda ele almayı düşünüyorum.

DEVA ve Gelecek: Masadan kalkmak veya masada kalmak

Her iki partiden isimlerle konuştuğumuzda sözlerin ve bağlayıcılık gücü ahlaki kınamadan ibaret olan protokollerin ötesinde bir güvenceden söz edemiyorlar. Böyle bir durumda geriye beraber yola çıktıkları partilerin veya başkan adayı olarak önerdikleri kişinin siyasi dünya görüşüne ve güven açısından yıllar içinde sergilediği tutuma bakmak kalıyor, ki bu açıdan baktığımızda tablo hiç iç açıcı görünmüyor. Çünkü tam da bu kriterler, “neyine güvendiniz?” sorusunu gündeme getiriyor; ideolojisine mi, haklar bakımından bugüne kadar sergilediği tutuma mı yoksa bugünden sonrasına dair taahhütlerine mi?

Kuruldukları günlerde bir ilgi ve merak vardı. Ağırlıklı olarak, partilerinin son yıllardaki uygulamalarına tepkili olan Ak Parti tabanından gelen bir ilgiydi.

Temkinli bir ilgiydi bu. Seçmen değişim istiyordu ama bunu özgürlükler açısından neredeyse bir asır sonra sahip olduğu kazanımları kaybetmeden, vesayete yeniden yol vermeden, katsayı türü adaletsizlikleri, Kürt meselesinde yeniden 1990’ları ve devletin dine karşı ceberut yüzünü geri getirebilecek bir kazaya uğramadan istiyordu.

İlgisine rağmen seçmenin oyu çantada keklik değildi; izleyip görecek, test edecekti.

Yeni partilerden beklenen basitti: CHP tarzı bir muhalefet yapmamaları, sadece yanlışlara işaret etmekle kalmayıp doğruya doğru yanlışa yanlış diyebilmeleri, gölge hükümet olarak hareket etmeleri, iktidarı ve muhalefetiyle mevcut siyasetin ötesinde/dışında/üstünde bir yerden, istikamet göstermeleri.

Makul bir süre boyunca sakin olmaları, bir deniz feneri gibi sabit durup siyasete ışık tutmaları yeterliydi. Tüm ülkede sağda ve solda, devletçi, milliyetçi ve Kemalist dalga yükselişte olabilirdi ama çıtayı daha farklı bir yere veya yukarıya koyacak, “bizim standardımız budur” diyecek bir partinin karşılığı vardı. İstikrarlı ve sabırlı olmak, ilk seçimde ille de bir hükümetin parçası olmaya bakmamak, icabında onu reddetmeye de hazır olmak, bugün kilit bir siyasi aktör olmayı sağlayabilirdi.

Onlardan beklenen, siyasette farklı ve üçüncü bir yol inşa etmeleriydi. Bunu başarmış olsalardı, bugün tıpkı Bulgaristan’daki Haklar ve Özgürlükler Hareketinin yaptığı gibi, kilit bir aktör olabilirlerdi. Böylece kendi demokratik standartlarını açıkça ortaya koyar, iktidara ve muhalefete dönüp, iktidar istiyorlarsa anahtarın bu standartlar olduğunu söyleyebilecek bir gücü de temsil edebilirlerdi.

Makul sayıdaki makul seçmeni kazanamamak

Ama bu olmadı. Hem içinden geldikleri siyasi geleneğe ve siyasi aktöre hem de muhalefete karşı özgüvenli ve rahat yaklaşmaları gerekirken bunu yapamadılar. Daha çok boşanmış eş psikolojisiyle hareket ettiler. Geçmiş hiç peşlerini bırakmadı. “Eski AKP’li” olmakla kınanmanın ezikliği bir şekilde üstlerinde hissedildi. Bu süreçte Ak Parti’ye de partilerden bir parti olarak bakamadılar. Sadece ona değil, DEVA’nın Gelecek’e kapıyı baştan kapatmasında olduğu gibi, birbirilerine de.

Kadrolarının düzgün demokratların yanında, belki onlardan daha fazla, siyasette fırsat kovalayan ve her partide yer alabilecek kişilerden oluştuğu, her iki partide içeriden bakanların da gözlemiydi. İktidar ihtimali varsa çıkan ilk fırsatı değerlendirmeyi de muhtemelen en çok bu kadrolar istedi.

Her iki parti de kurulduktan sonra benzer hatalarla bekledikleri büyümeyi yakalayamadı. Siyasette anlamlı bir ağırlık noktası oluşturmayı başaramayışlarını beraberinde getiren siyaset tarzının ardından ve yine onun bir sonucu olarak CHP merkezli ittifak geldi.

Şimdi Saadet Partisi lideri “Üç parti ayrı ayrı seçime girdiğimiz zaman alacağımız oy mertebeleri anketlerde şöyle veya böyle görünüyor. En fazla 3-4 milletvekili çıkartılabiliyor” diyor ve bu yüzden üçünün birleşmesini öneriyor. Ama o haliyle bile bütün beklentisi 30-40 milletvekilinden fazlası değil.

Dramatik bir durum bu. Kuruldukları zamanki heyecan ve teveccühü nasıl erittiklerinin bir muhasebesini yapabilmiş olsalardı, bugün neden Altılı Masanın bir parçası olmamaları gerektiğini de fark edebilirlerdi.

Sağ ve sol Kemalistlerle demokratların, Türk ve Kürt ittihatçılarının, islamofobiklerle Saadetçilerin içerikten hiç söz etmeden, Anayasa, Kürt meselesi, din ve vicdan özgürlüğü gibi hiçbir temel meselede uzlaşmadan, sadece ortak hedefe karşı birleştikleri bir masadan derde deva bir siyaset çıkmaz. (Uzlaştıklarını duyurdukları “Güçlendirilmiş parlamentarizm” de -anlamsız bir öneri olması bir yana- içeriğe dair bir konu değil; hükümetin ne yapacağına değil şekline dair bir mesele.)

Bu beraberlikten ortaya çıkacak manzara da yaşadığımız coğrafya ve ülke için bir hükümetin katlanılabilir yanlışlarının çok ötesine geçebilir.

Altılı masa veya CHP’den demokrasi ummak

Siyasette farklı seslerin bir araya gelmesi de koalisyonlar da değerli. Ama bunu nasıl yaptığınız, kimlerle hangi temel siyasi hedefler doğrultusunda bir araya geldiğiniz daha önemli. Bu, siyasete dair okumanızın isabetlilik derecesi hakkında bilgi verici olduğu kadar, ortaya çıkacak tablodan doğacak sorumluluğunuz hakkında da bilgi vericidir.

Bir ittifaka girmek, seçmene verilen önemli bir mesajı ve siyasi taahhüdü içerir. Bu bakımdan onlara güven verenin ne olduğu, masanın merkezindeki CHP’nin ve onun başkan adayının sözünün tutmaması durumunda ne olacağı soruları akla geliyor.

Her iki partiden isimlerle konuştuğumuzda sözlerin ve bağlayıcılık gücü ahlaki kınamadan ibaret olan protokollerin ötesinde bir güvenceden söz edemiyorlar. Böyle bir durumda geriye beraber yola çıktıkları partilerin veya başkan adayı olarak önerdikleri kişinin siyasi dünya görüşüne ve güven açısından yıllar içinde sergilediği tutuma bakmak kalıyor, ki bu açıdan baktığımızda tablo hiç iç açıcı görünmüyor. Çünkü tam da bu kriterler, “neyine güvendiniz?” sorusunu gündeme getiriyor; ideolojisine mi, haklar bakımından bugüne kadar sergilediği tutuma mı yoksa bugünden sonrasına dair taahhütlerine mi?

Sözlerin ve sloganların ötesine geçmek

Bu ülkede toplumun geniş kesimlerinin CHP’ye güven duymamasının neredeyse yüz yıllık bir tarihi var. Geçmişe dair sicili hayırla anılmıyor; şimdiki zamana, Kılıçdaroğlu dönemine dair sicili de hayırlı değil.

Demokrasi söylemleri bu gerçeği değiştirmiyor. Çünkü yakın geçmişte, en temel demokratikleşme adımları ona rağmen atılırken, yasaklar ona rağmen kaldırılırken de benzer demokrasi söylemleri vardı ve dahası bu söylemler haksızlık üreten bir düzenin yasaklarını savunurken de kullanılmıştı.

Son yıllarda, daha kesin bir tarih olarak 2017’deki sistem değişikliği sonrası yüzde 51’i bulma zorunluluğu ile “helalleşme” ve “bahar gelecek, kuşlar, çiçekler, hepinizi kucaklayacağız” söylemlerinin eşzamanlı olması haliyle kafa karıştırıyor. Öte yandan benzer tartışmaları 1946’dan sonra aralıklı olarak çeşitli dönemlerde ve en son da 15 yıl önce Baykal’ın “Çarşaf Açılımı” dolayısıyla yaptığımızı ve hiçbir şeyin değişmediğini hatırlamak da can sıkıcı. Ama gerçek bir helalleşme ve değişim adına güven vermeyen bunlardan ibaret değil. Kılıçdaroğlu’nun bir kesimle (başörtülü kadınlar) helalleşmeden söz ederken diğer bir kesime (Suriyeliler) yarın helalleşme isteyeceği şekilde davranması, aynı ayrımcı ve zalimane uygulamaları bu kez de onlar için politika olarak önerebilmesi, ayrımcılıktan vazgeçmediğini gösteriyor. Mülteciye bakışından anlıyorsunuz ki gözler yine aynı bakıyor (Bkz: https://www.haksozhaber.net/chpnin-acilimi-ve-kedinin-gozleri-8342yy.htm)

Öte yandan daha bugünden masada yaşananlar da değişene ve değişmeyene dair bir gösterge olabilir.

“Artık militarizm geride kaldı, CHP değişti, zamanın ruhu…” diyenleri yalanlayan da son açıklamasıyla yine CHP liderinin kendisi oldu. “Afgan kaçakların ülkemize aktığı haberleri geliyor” diyerek askerden “vatanı korumak için” itaat etmemesini istedi. Kısacası değişen bir şey yok.

Böyle bir ortamda Gelecek ve DEVA’nın ona güvenmek için sözlerin ötesinde bir gerekçesi var mı? Acaba demokrasi adına fazlasını mı kazanırız, yoksa hemen ardından ertelenen karşıtlıklar gündeme gelir, CHP üzerinden yeni bir vesayet tesis edilir de eldeki bulgurdan da mı oluruz?

Görünen o ki, iktidara tepkiyle yanlış siyasi pozisyonlara savrulan demokratların durumundan çok da farklı değil onlarınki. Kürt meselesine tutumları zıt İYİ Parti ve HDP tabanlarının, din ve vicdan özgürlüğüne bakışı değiştiği umulan CHP tabanıyla Saadetçilerin, liberal ekonomiden sapıldı diyen DEVA’lılarla işsizlik sorununu her muhtara bir özel kalem atayarak çözmeyi vadeden Kılıçdaroğlu’nun ekonomi politikasını yan yana koyduğumuzda çıkacak siyasetin ülkeye hayır getirmeyeceğini görürlerdi aksi halde.

Ayrımcılıktan vazgeçiremeyince ona uymak

Benzer bir tutarlılık sorunu DEVA ve Gelecek açısından da var. İttifak adına daha şimdiden sığınmacılar örneğinde kendi doğrularından, üstelik de hiç esnememeleri gereken haklarla ilgili doğrularından feragat ettikleri görülüyor.

Bu bir izlenim değil. DEVA’nın katıldığım, moderatörlük yaptığım çalıştaylarındaki perspektif ayrımcı değildi. Çıkan raporlar ve partinin açıkladığı ilk görüşler de. Ama sonraki raporlar, -içine girdiği ittifakın ayrımcı hassasiyetlerinden olacak- dramatik biçimde farklılaştı. Sonuçta Ortak Mutabakat Politikalar Metnindeki yarın huzursuzluk duymadan anamayacakları ayrımcı “vaatler” ortaya çıktı.

Haklar uzlaşma veya maslahat adına çiğnenmemeli: Bu konuda iki partinin de iktidara eleştirileri doğru. Ama muhalefetteyken bunu kendilerinin yapmalarını nasıl açıklamalı? Uzlaşma adına bir sürü konuda taviz verebilirsiniz, ama hak olarak işaretlediklerinizden değil. Yok eğer “siyaset bu”ysa, daha muhalefetteyken bunlar mubahsa, iktidardayken neden olmasın?

Şimdi Gelecek ve DEVA yöneticilerinin bütün yapmaları gereken, geçmişe dair tarihsel tecrübenin ve bugüne dair gözlemlerin yanlış çıkmasını temenni etmek olmalı. Bir de ola ki seçilirse Kılıçdaroğlu’nun “izci sözü” benzeri yaptırım gücüne sahip teminatlara bağlı kalması için dua etmek. Ve tabii bir de önümüzdeki yıllar boyunca CHP’de parti içi demokrasinin olmaması için de.

Bu saatten sonra DEVA ve Gelecek, kendilerine gelip onları paralize eden o masadan kalkabilirler mi?

Artık onların bir şekilde silkinip masadan kalkmaları zor. Ama seçmenin işi o kadar zor değil.

Para Kazanmak mı, Para Üretmek mi?

Bu yazıyı yazmaya beni teşvik eden, sosyal medyada karşıma çıkan aşağıdaki iki caps. Capslerde resmi olan kişiler bu sözleri söylemişler midir bilemiyorum. Birinin önce militan devrimci, sonra koyu İslamcı bir şair olması, diğerinin Türkiye İşçi Partisi’nden yeni milletvekili adayı olması, direkt olarak böyle bir sözü söylememiş olsalar bile, bu görüşte olduklarına dair bir kanaat oluşturuyor. Gerçekte de toplumumuzun kahir ekseriyetinin bu sözlerde ifade edilmeye çalışılan görüşte olduğunu görüyoruz.

   

Sadece yukarıdaki görsellerdeki sözler değil, kültürümüzde de paranın ne kadar şeytani bir şey olduğuna dair belki yüzlerce söz söylenmiş. Hâlâ da yenileri üretilmeye devam ediliyor. Mesela “Para ile insan ilişkisi aynen şöyledir: İnsan paranın sahtesini yapar, para da insanın”, “Paranın öldürdüğü ruhlar, demirin öldürdüğü bedenden daha çoktur” vb.

Eminim bu yazıyı okuyanların hafızasında bu sözlerden onlarcası da hazır halde kayıtlıdır. Her lazım olduğunda da biri çıkarılır ve kullanılır. Tabiî bilgi ve algı en baştan yanlış olunca, o temelin üzerine bina edilen fikirler de sonuna kadar yanlış oluyor.

Bu tür sözlerden anladığımız, kültürümüzde, insanların, hayatlarında ulaşmaya çalıştıkları hedefin salt “para” olduğu zannı veya kabulü var. Söylenmek istenen de, parayı elde etmek için yapılan uğraşın çok matah bir uğraş olmadığı, hatta utanılacak bir fiil olduğu zannı, sanrısı. Bu tür sözlerle aslında insanlara tavsiye edilen şudur: “Para elde etmek için ne kadar çalışmazsanız, o kadar erdemli, ulvi, kaliteli insan olursunuz”. Sanki burada, insanların ihtiyaçları olan yeme, içme, barınma vb gibi şeyleri elde etmenin yanında bir de tabiatta kıt miktarda var olan “para” diye başka bir şeyin elde edilmesine olan fiilden bahsediliyor gibi. İnsanların uzanması zor olan bir yerde, üzeri boyalı kâğıtlar var. O kâğıtlar hem her kapıyı açıyor hem de insanın kalitesini bozuyor. Ama insan da hep o kağıtları eline geçirmek için uğraşıyor. Böylece de toplum gitgide bozuluyor.

İnsanlar parayı (meşru olandan bahisle) ne yaparak ele geçiriyorlar? Bu sorunun cevabı çok basit ve herkes de biliyor. Bir başka insanın bir ihtiyacını karşılayarak, o insandan, o insanın da daha önce bir başka insanın bir ihtiyacını karşılayarak elde ettiği paradan kendi hak ettiklerini alıyorlar. Bu fiil de mutlaka gönüllü bir mübadeleyle oluyor. Örneğin; bir kişi, un, şeker ve yağı ateşin üzerinde karıştırarak bir helva yapıyor ve o helvayı ikram etmek için o günkü bir cenaze sahibi, bir düğün sahibi, bir hayırsever veya müşterilerine satmak için bir lokanta sahibi alıyor. Bu alışverişte para, 1 kg. yağın, 2 kg. unun, 3 kg. şekerin toplamına ödenmiyor. Onların parasını, helvayı yapan o malzemeleri üretene önceden ödemişti. Helvacı parayı, bu üçünü uygun ısıda, uygun sürede, uygun ölçüde karıştırmanın karşılığının bedeli olarak tahsil ediyor. Yani, başkasının ürettiği malzemenin üzerine eklediği ‘katma değer’in karşılığını, o an için para olarak tahsil ediyor. Malzemenin toplam bedeli 100 lirayken, helvanın toplam bedeli 250 liraysa şayet, işte o helvacı 150 lira paraya tekabül eden (para kazandı değil) bir artı değer (para) üretmiştir.

Hayat, dünyanın her yerinde ve her zaman işte böyle dönüyor. İnsanlar, kendileri bu dünyada yaşamak için, başkalarının ihtiyaçlarını görecek bir şeyler üretmek zorundadır. Bu üretimin karşılığı illa para olmak zorunda da değildir. Nitekim tarihin ilk safhalarında, para yerine tuz, deri, deniz kabuğu gibi malzemeler kullanılmıştır. O günkü insan için “deniz kabuğu insanın ahlâkını, kalitesini, bozar” demek ne kadar saçmaysa, bugün de para hakkındaki bu tür sözler o kadar saçmadır.

Yine bizim kültürümüzde, “o kadar çok niye çalışıyorsun, parayı öbür dünyaya mı götüreceksin” diye ve benzeri birçok söz var. Aslında bu sözde zımnen, bir başkasının ihtiyacını karşılayacak bir şeyler üretmenin kötü, beyhude, yanlış olduğuna dair bir anlayış var. Bir an için, bu sözlerde verilmek istenen mesaja tüm insanlığın uygun davrandığını düşünelim. Yani fırıncı ekmek yapmıyor, berber saç kesmiyor, terzi elbise dikmiyor. Çünkü karşılığında alacakları para kötü. Böyle bir durumda insanlık daha huzurlu ve müreffeh mi olurdu? Herkesin zenginliği daha mı optimal olurdu? İnsan denen yaratık daha mı ahlâklı, kaliteli olurdu?

Bir ihtimal de şu denilmek isteniyor olabilir: “Kendi tüketebileceğinden veya kendi ihtiyacını karşılayabileceğinden fazla üretme, dolayısıyla da tabiatı tüketme” Bu beklenti ilk anda insanlara hoş gibi gelebilir. Ama yine hayal kuralım. Fırıncının, kapısına gelip ekmek almak isteyenlere “ben bugün kendi ihtiyacım kadarını karşılayacak ekmek ürettim ve sattım, üretimi yarına kadar durdurdum”, Berberin, “3 traş yaptım, bana yeter, bugünlük kapatıyorum”, Terzinin, “zengin birine diktiğim elbiseden elime geçen para bana 10 gün yeter, 11. gün gelirseniz size elbise dikebilirim” dediğini varsayalım. Böyle bir ortamın neler getireceğini düşünebiliyor muyuz?

Çabayı açıklamak için kullandığımız mefhum baştan yanlış olunca, gerisi de ister istemez yanlış oluyor. O mefhum “kazanma” tabiridir. Kazanma, bir başkasının elindeki var ve hazır olan bir şeyi elde etmek için, kendi inhisarına geçirmek için yapılan (belki meşru/gayrimeşru her türlü) faaliyeti ifade eder. Örneğin kumarda, bir başkasının cebindeki parayı eline geçirme faaliyetinin sonucuna “para kazanma” denir. Bir başkasını kendi tarafına çekme faaliyetine, “adam kazanma” denir. Piyangodan para çıkmasına “ikramiye kazanma” denir. Ama insanların, bu sözlerde bahsedilen “para peşinde koşma” faaliyeti için asıl kullanılması gereken tabir “para (katma değer) üretme”dir. Şimdi, yazının konusu olan bütün sözlerdeki “para kazanma” tabirini “değer/para üretme” tabiriyle yer değiştirelim. Artık bu tür sözler, diğer insanların nezdinde kabul edilebilir, söylenebilir olur mu?

Not: Yazı fazla uzamasın diye, “para”nın aslında ne olduğu, “para” diye bir şeyin gerçekte var olup olmadığı konusuna girmedim.