15 Temmuz: Sadakat Çatışmasının Sonucu

Bu sene 15 Temmuz darbe teşebbüsünün yedinci yıldönümü. Aradan epeyce zaman geçmiş olmasına rağmen bu teşebbüs ne yazık ki hak ettiği ve olması gerektiği gibi çok yönlü olarak analiz edilmiş ve tahlillere tabi tutulmuş değil.

Kuşku yok ki konu bazı kişilerin ve çevrelerin yaptığı gibi sadece İslam itikadı açısından değil, çeşitli sosyal disiplinler tarafından da ele alınmalı. Anayasa hukuku, sosyoloji, siyaset sosyolojisi ve psikolojisi gibi açılardan da incelenmeli ve değerlendirilmeli.

Umarım bu eksiklik zaman içinde giderilir.

15 Temmuz darbe teşebbüsü çeşitli açılardan ele alınabilir ve analiz edilebilir.  Bu açılardan birisi de totaliter dinî sadakat ve demokratik siyasî sadakat çatışması olabilir. Ben bu yazıda kısaca bunu yapmaya çalışacağım.

Birey Fikri ve Liberal Demokrasi

Liberal demokrasiler birey fikri üzerine inşa edilir. Bu anlayışa göre temel ontolojik beşerî gerçeklik bireydir. Birey hak ve özgürlük sahibi bir varlıktır. Bu anlayışın işaretleri ve sonuçları özellikle siyasî ve hukukî hayatın hemen her alanında karşımıza çıkar. Meselâ, haklar bireylere ait haklar olarak anayasal teminat altına alınmıştır. Demokratik anayasalarda vazgeçilmez ve devredilmez birey hakları tek tek sayılır. Hukukun hâkimiyetinin ana hedefi bireyi hak ihlâlleri karşısında korumaktır. Tabiî yargıç ilkesi ve masumiyet karinesi de birey temellidir. Buna göre bireyler suç işledikleri iddia edilen anda var olan mahkemelerde yargılanırlar ve her birey suçlu olduğu ispat edilene kadar masumdur. Bireyin suçsuz olduğunu ispat etmesi değil, onun suçlu olduğunu iddia edenin bunu ispatlaması esastır. Suçun şahsiliği de birey temelli bir yaklaşımdır. Buna göre bireyler fiilen işledikleri her suçtan tek tek ve tek başlarına sorumludurlar. Her birey yargılanma esnasında engellenmeksizin savunma yapma veya savunulma hakkına sahiptir. Siyasî sistemde de birey esastır. Genel şartları karşılayan her birey oy verme ve aday olma hakkına sahiptir. Vatandaşların oyları arasında soya sopa veya şahsî durumlara bağlı ayrım yapılamaz. Kısaca, liberal demokrasilerde anayasal sistem bireyi esas alan bir yapılanma gerçekleştirir.

Bununla beraber hakları esas itibarıyla grup hakları olarak gören veya birey haklarına ilaveten grup haklarından bahseden yaklaşımlar da vardır. Bunda bir doğruluk payı olduğu elbette öne sürülebilir. Bazı bireysel hakların kullanılabilmesi kolektif entitelerin varlığına bağlıdır. Örneğin, herkesin dinî ibadethane kurma hakkı bir inanışa mensup yeterli sayıda insanın olmasına bağlıdır. Keza, bazı haklar da ancak bir kolektif içinde kullanılabilir. Meselâ ana dilde eğitim görme hakkı. Bir dile mensup kimselerin sayısı bir okul kurmaya yetmeyecek kadar azsa o dilde eğitimden bahsetmek de anlamsız olur.

Bununla birlikte, kolektif haklar anlayışını zayıflatacak bazı noktaların altının çizilmesinde fayda var. Gruplar nihai olarak bireylere kadar parçalanabilir. Grup hakları çoğu zaman bireysel hakların toplamından oluşur. Birey haklarıyla grup hakları arasında her zaman uyum yoktur. Birey hakları ile grup hakları çatıştığında korunması gereken grup değil birey haklarıdır. Diğer taraftan, yerine göre grup hakları denilen şeyler de bireyler için hakların bazen devletlerin yaptığından ve yapabileceğinden daha vahşi ve acımasız bir şekilde çiğnenmesi anlamına gelebilir. Bu gibi durumlarda bireylerin gruplara karşı korunmaya ihtiyacı vardır. Demokratik devlete düşen de bunu yapmaktır. Söylenenlere örnek olarak meselâ ABD’de yaşayan Amish Cemaati ile bilhassa cemaatin genç üyeleri arasındaki hayat tarzı tercihleri çatışmaları verilebilir.

Kolektif Aidiyetler

Bununla beraber, bu, sosyolojik olarak bireyleri ailelerden başlayarak kolektif ortamlarda bulunduğu ve kolektivist gruplara üye olduğu gerçeğini görmememizi gerektirmez. Gerçekten, her birey olağan şartlarda bir anne ve bir babanın bulunduğu çekirdek ailede dünyaya gelir. Geleneklere bağlı olarak bu aile daha geniş bir ailenin veya aile birliklerinin içine gömülü de olabilir. Bunlar daha ziyade doğuştan gelen ve insanların kontrol gücüne sahip olmadığı kolektif aidiyetlere tekabül eder. Ancak, tüm kolektif aidiyetler aynı karakterde değildir. Bazı aidiyetler doğumla alakasızdır ve kişilerin en azından bir ölçüde bilinçli bir tercihine dayanmaktadır. Bunlara sivil toplumun bir parçası gözüyle de bakabiliriz. Bu çerçevede bireylerin aile bağlarının dışında kalan dinî veya seküler gruplara üye olması mümkündür.

Bu tür gruplar hemen hemen her ülkede bulunur. Bireyselleşme derecesi bazı toplumlarda diğer toplumlardakine nazaran daha fazla olabilmekle beraber bu tür aidiyetlerin sıfırlandığı, yani tamamen yok olduğu veya yok edilebildiği hiçbir toplum yoktur. Her toplumda bilinçli tercihe dayanan üyeliklerle dolu kolektivist gruplar vardır.

Türkiye’de Kolektivist Gruplar

Türkiye de, bu çerçevede bakıldığında, kolektivist aidiyetlerin hayli fazla olduğu ülkeler arasında yer alan bir ülke olarak görülebilir. Gerçekten, zaman zaman patlayan olaylar ülkemizde kolektivist aidiyetlerin ne kadar yaygın ve baskın olduğu hakkında bir fikir vermektedir. Meselâ aşiret bağları bir ortak kök anlayışına da dayanmakla beraber bir ölçüde bilinçli tercih meselesidir. Dinî aidiyetler de bu kapsamda görülebilir. Ülkemizde başta tarikatlar olmak üzere dinî aidiyete dayanan veya dinî aidiyet oluşturan gruplaşmalar hayli yaygın. Bunun niye böyle olduğu bir taraftan dini anlama biçimiyle diğer taraftan dinî inanç sahiplerinin yüz yüze kaldığı muamele biçimleriyle açıklanabilir. Osmanlı’dan günümüze kalan dinî gruplar olduğu gibi cumhuriyet döneminde ortaya çıkan dinî gruplaşmalar da vardır. Bu yazının konusu olan ve 15 Temmuz darbe teşebbüsünün faili grup da uzun bir tarihten mahrum, 1950’lerde doğmuş bir gruptur. Bu grubun ne kadar dinî olduğu veya olmadığı elbette tartışılabilir. Ancak, Türkiye’de doğmuş olması, mensuplarının genel olarak İslamî olduğu iddia edilen ilkeler ve değerler çerçevesinde varlık göstermesi ve İslam’a referanslarla konuşması ve hareket etmesi bu grubun ister istemez İslamî bir grup olduğunu veya o şekilde adlandırılabileceğini ve yorumlanabileceğini bize göstermektedir.

İşte bu noktada karşımıza 15 Temmuz darbe teşebbüsünü izah etmede başvurulabilecek bir kavram çıkıyor: Sadakat Çatışması. Başka bir deyişle totaliter dinî sadakat ile siyasî sadakatin çatışması ve totaliter dinî sadakatin siyasî sadakati bastırması veya onun yerini alması. Sanırım 15 Temmuz darbe teşebbüsünü izah etmede bu kavram çifti işimize yarayabilir.

Totaliter Sadakat versus Demokratik Siyasî Sadakat

Sadakat iki türe ayırılabilir: Totaliter sadakat ve demokratik siyasî sadakat veya demokratik siyasal itaat yükümlülüğü. Bunlardan ilki totaliter hareketlerde ve sistemlerde ikincisi ise demokratik oluşumlarda ve sistemlerde karşımıza çıkar.

Totaliter sadakat çok kapsayıcıdır. Sadakat göstermesi beklenen ve gereken kişilerin tüm hayatını ve her yönüyle kapsar. Bu sadakatin, içinde hüküm sürdüğü yapıyı totaliter bir yapılanmaya dönüştürmesi bile mümkündür. Hatta gayet muhtemeldir. Bu da bizi ilginç şekilde “sivil hayatta totaliterizm” kavramına götürür. Belki de totaliterizm araştırma ve tartışmalarına bir kültürel mesele olarak bu seviyede başlamakta fayda var…

Totaliter sadakat bazı seküler ve dinî gruplarda gözlemlenebilmektedir. Seküler bir grup veya dünyevî bir dine bağlı bir grup olarak Marksist-Leninist bir yapılanmada veya dini sert, tekelci ve dayatmacı biçimde yorumlama eğilimi içinde olan gruplarda tezahür edebilir. Dinin veya ideolojinin kapsayışı ve kuşatışı ne kadar geniş yorumlanırsa grubun üyelerinin totaliter sadakati hayatlarının hiçbir alanını dışarda bırakmayacak bir şekilde anlaması ve yorumlaması da o derece imkân dahilindedir. Böylece, bu tür yapılanmalarda, kavramı zorlama pahasına da olsa söylemek gerekirse, bir tür “sivil totaliterizm” doğmaktadır. Bu sadakatin egemen olduğu gruplarda üyenin hayatı her boyutuyla ve tümüyle kontrol edilir ve grup içi emirlere mutlak itaat esastır.  Biz bu itaat tarzını Cizvitlerden gelen bir deyişe “ölü gibi itaat ermek” olarak adlandırabiliriz..

Diğer taraftan, bir liberal demokraside yaşayan herkes iktidara-devlete siyasal sadakat göstermekle mükelleftir veya başka bir deyişle siyasal itaat yükümlülüğü altındadır. Bunun anlamı, vatandaşların demokratik usullerle göreve gelmiş iktidarların yetki alanlarında kalan işlerde nihaî söz sahibi otorite olduğunu kabul etmesi ve hoşlarına gitmese bile bu çerçevede alınan kararlara uymak zorunda olmasıdır. Bu husus bizi doğal olarak devletin yetkileri ve sınırlarıyla ilgili bir tartışmaya götürür. Ancak, burada söz sahibi otoritenin genel olarak insan haklarıyla sınırlı olması ve karar alma yetkisinin esas itibarıyla insan haklarına ilişkin olmayan ve çatışan toplumsal taleplerin tezahür edeceği alanlarla bağlantılı olması söz konusudur. Bu çerçevede söz gelimi Gezi İsyanları da bir çatışan toplumsal talepler meselesidir ve insan haklarına ilişkin olmayan bir meselede kamu otoritesinin meşru ve geçerli karar alma hakkına karşı bir isyan hareketi olarak boy göstermiştir.

Şimdi, demokratik bir sistemde, hem totaliter sadakat anlayışının hüküm sürdüğü bir dinî gruba bağlı olan ve hem de aynı zamanda kamu bürokrasisi içinde görev yapmakta olan bir kişinin durumunu düşünelim. Bu kişi kamu görevlisi olması sebebiyle kamu kararlarına uymakla ve kendisine kanun çerçevesinde verilen emirlere riayet etmekle mükelleftir. Ancak, kişinin üyesi olduğu grup siyasilerin alanına ve yetki sahasına giren işlerle meşgul ise ve hatta üzerinde durduğumuz grup örneğinde olduğu gibi seçilmiş siyasî otoriteyle bir çekişme, itiş kakış, hatta savaş içindeyse ne yapacaktır? Üyesi olduğu dinî gruptan gelen emirlere mi uyacaktır yoksa kamu bürokrasisi içinde nihayetinde seçilmiş otoriteye kadar uzanan hiyerarşiye sadık kalarak kendisinden amirleri tarafından istenenleri mi yapacaktır? Bu elbette kişi için karar vermesi zor bir meseledir. Burada açıkça totaliter dinî sadakat ile demokratik siyasî sadakat çatışması ortaya çıkmaktadır.

Örneğimizde görüldüğü üzere grup üyeleri bu gibi durumlarda bağlı olduğu dinî grubun talimatlarını yerine getirebilir. Siyasal sadakat ilkesinin yerine totaliter dinî sadakati ikame edebilir. Totaliter dinî sadakati siyasî sadakati bastıracak veya bir bakıma siyasî sadakati de aşacak mahiyette görebilir ve yorumlayabilir.

Bana öyle geliyor ki 15 Temmuz vakasının önemli yüzlerinden biri budur. Devlet çatısı altında, kamu bürokrasisi içinde görev yapmakta olan FETÖ üyeleri asıl sadakati seçilmiş siyasî otoriteye değil bağlı oldukları dinî veya dinî görünümlü otoriteye karşı sergilemişlerdir. Bu yüzden, kamu bürokrasisinin emir komuta zinciri içinden değil, gruptaki yapılanma içindeki hiyerarşiden gelen talimatlara uymuşlardır. Bu, doğal olarak, onlarla meşru kamu otoritesi arasında bir tür savaş doğmasına yol açmıştır. FETÖ’cüler bunu yaparken hemen her seferinde hukuku araç, hukukçuları silah, polisleri ve askerleri tetikçi olarak kullanmaktan çekinmemişlerdir. Devlet içinde yapılanmaları onlara mesela PKK’dan farklı olarak muazzam imkânlar ve neredeyse sonsuz hareket kabiliyeti sağlamıştır. Kamu makamlarını, kamu otoritesini ve kamu kaynaklarını grubun hedefleri için seferber etmişlerdir. Başka bir deyişle devlet içinde devlet, iç devlet veya paralel devlet diyebileceğimiz bir yapılanma oluşturmuşlar ve kendi amaçları için bu yapılanmayı seferber etmişlerdir. 15 Temmuz darbe teşebbüsü bu olgunun sonuçlarından yalnızca biridir.

Ne Yapılmalı?

Dinî gruplar hiçbir zaman yok olmayacağına, daima var olacağına ve sivil toplumun parçası olarak kalacağına göre gelecekte benzer tehlikelerin önlenmesi için ne yapmak gerekir? Sanırım bu, her şeyden önce, bir siyasî kültür meselesidir. Dinî gruplara üye olan kimseler kamusal meselelerde nihaî sözün halkın seçtiği hükümetlerde ve parlamentolarda olduğunu unutmamalı ve buna bağlı olarak kendi içlerinde siyasal sadakati de kapsayacak veya etkisiz hâle getirecek türden sadakat geliştirmekten uzak kalmalıdır. Sadakat alanını dinî hayat ile sınırlamalıdır. Üyelerine bu noktayı açıkça anlatmalı, buna uygun davranış kodları geliştirmelerini teşvik etmelidir. Diğer taraftan, devlet de sivil toplum alanlarından mümkün mertebe çekilmeli ve bu tür grupların işleyişini insan haklarını genel olarak korumak dışında tamamen serbest bırakmalıdır.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et