Ana Sayfa Blog Sayfa 15

Sina Dağı’ndaki Zeytin Ağacı

“And olsun incire ve zeytine. Ve Sina Dağı’na ve şu Emin Belde’ye.”

Kitap’ın 95. suresi, incir anlamına gelen Tin Suresinin ilk ayetleri bu şekilde başlamaktadır. Oldukça kısa olan bu surenin ilk ayetlerinde, Allah incire ve zeytine yemin etmekte, Sina Dağı ve “Emin Belde’yi” şahit göstermektedir. Ayetin tefsirleri, inananlar için ibretlerle doludur. İşaret ettiği konular öyle derindir ki ruhunuzda serin, yumuşak rüzgârlar estirir.

Ayette üzerine and içilen meyve, zeytin yüzyıllardır insanoğlu için adeta ezoterik güçleri olan bir meyvedir. Mitolojide Atina yönetiminin Minerva’ya verilmesinin sebebinin zeytini keşfetmesi olduğu anlatılır. Çünkü zeytin, denizden bile daha faydalıdır. Zeytin Roma’da kendilerini barbarlardan ayıran bir medeniyet sembolüdür. Akdeniz medeniyetinin temeli, ölümsüzlük suyunun kaynağıdır. Pek çok dilde “sağlık” anlamlarına gelen bu kutsal ağaç, kutsal metinlerde de çokça anılmaktadır:

“Allah yeryüzü ve gökyüzünün nûru olandır. Sanki minber üzerine konmuş bir çerağdır. Billur bir kandil içinde yıldız gibi parlamaktadır. O çerağın yağı mübarek bir ağaçtan çıkar. O mübarek ağaç, öyle bir zeytin ağacıdır ki; ne doğuda ve ne de batıda bulunur. O çerağın yanına ateş dokunmasa bile, kendi kendine uyanıp nûr saçar. Çünkü, O, nûrların üstünde bir nûrdur. Allah insanları o nûr ile doğru yola iletir. “ (Nûr Suresi 24/35).

Peki nedir zeytini bu kadar farklı kılan? Bunu anlamak ve anlatabilmek için sizlere uzun yazılar yazmayı isterdim çünkü her öğünde zeytin ve zeytinyağı yiyebilen hatta abartılı gelmeyecekse zeytine ve zeytinyağına âdeta aşık olan biriyim. Bu yazıda da zeytin üzerine kutsal metinlerdeki deyişleri paylaşıp, zeytine yazılmış şiirleri değerlendirip belki birkaç zeytinyağı üzerine konuşup güzel yemeklerden bahsetmeyi isterdim. Ancak bu yazının konusu ne yazık ki bunlar olamayacak. Bu yazıyı, milli yas tuttuğumuz bu dönemde, zeytin ve Sina Dağı’nda inen 10 Emir’in beni götürdüğü Filistin için kaleme aldım; acı ve umut içerisinde.

Tam burada, distopyaları ile Huxley’e atfedilen bir sözü anmanın tam sırası diye düşünüyorum:

“…Tümünü seviyorum, ama en çok zeytini. Öncelikle dalı ile barışı, altın renkli yağı ile huzur ve mutluluğu sembolize ettiği için…” Aldous Huxley

Dalı ile barışı, huzur ve mutluluğu getiren zeytinin memleketlerinden biri, Filistin, bugünlerde bu kelimelerden oldukça uzakta. İsrail, yıllardır zeytin ağaçlarını söktüğü, zeytinlikleri yok ettiği gibi şimdi de sivil, kadın, çocuk demeden ve en temel savaş hukuku ilkelerini yok sayarak Filistin’e saldırıyor. Gazze, 21. yüzyılın başlarında bir soykırım yaşadı ve yaşamaya devam etmekte. Tüm dünyanın gözleri önünde fosfor bombaları kullanılıyor, sivil konvoylara saldırılar düzenleniyor, hastaneler bombalanıyor ve bütün bunlara “Gazze’yi yok edeceğiz” şeklinde faşistçe açıklamalar eşlik ediyor; tüm dünyanın alkışları eşliğinde.

Lafı hiç uzatmadan söylemek gerekir; sivillere saldıran, çocuklara saldıran, silahsız kadınlara saldıran her kim olursa olsun, insanlık onuruna aykırı davranmaktadır ve bu tür bir mücadele ne için olursa olsun meşru değildir. İsrail, kuruluşundan bu yana, sivil, çocuk, ihtiyar ayrımı yapmadan Filistin’e saldırmakta ve her seferinde savaş suçları işlemektedir. Ancak bu kez, 2023’ün Ekim ayında, bir soykırıma tanıklık etmekteyiz ve İsrail artık soykırım yapan bir devlet konumdadır.

Öte yandan birkaç yıl evvel, ICC Başsavcısı Kerim Ahmet Khan, “Rusya Ukrayna’da savaş suçu işliyor, ikna oldum” diyerek soruşturma başlatmışken bugün ICC’nin soruşturma için aradığı 4 maddenin tamamının yaşandığı Filistin için sessizliğini korumaktadır. Nitekim, Cenevre Sözleşmelerine göre “hastane, okul gibi” bölgelere saldırı yapılması “ağır ihlâl” niteliğindedir.

Cenevre Sözleşmesi ve ek protokolleri ile Roma Tüzüğü ve Nünberg Mahkemesi’ndeki atıflar ve ilkeler ve ayrıca doktrindeki pek çok görüşe göre İsrail açıkça savaş suçu işlemektedir.

Üzücüdür ki, Nünberg Mahkemeleri’ndeki ilkeler, bugün o mahkemedeki sanıkların soykırım yaptığı halkın seçtiği iktidar tarafından çiğnenmektedir. Burada en büyük görev, en başta, İsrail’de vicdanını yitirmemiş olan kimselere düşmektedir. Ayrıca İsrail askerleri için -eminim iyi bilirler ancak yine de hatırlatmakta fayda vardır- Nünberg İlkeleri’nin 3., 4. ve 6. ilkeleri hatırlatılmalıdır.

Başta Netanyahu olmak üzere, bu soykırımda yer alan, emir veren, destek veren herkes suç işlemektedir ve er ya da geç yargılanacaklardır. Tekraren ifade etmekte fayda var, Netanyahu ve bu emri veren komutanlar, emri yerine getiren askerler, destek veren diğer birimlerdeki görevliler er ya da geç yargılanacaklardır.

Öte yandan, bir de konunun ahlâkî ve etik yönü vardır. Yazının başında ayette geçen Sina Dağı, İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıkarken konakladığı yerdir. Yahudi kaynaklarında ise On Emir’in indirildiği ve öğretilerini Ahit Sandığı’na koyduğu yerdir. Ne denir On Emir’de, hatırlayalım ve hatırlatalım:

“Öldürmeyeceksin. Çalmayacaksın. Komşularına karşı yalan yere şahitlik yapmayacaksın. Komşularının, yakınlarının mülklerine tamah etmeyeceksin.”

Ne yazık ki çalıyorlar, komşuluk haklarına itimat etmiyorlar, öldürüyorlar. Sivil, hasta, yaşlı, çocuk ayırt etmeden öldürüyorlar. İnsanların mülklerine tecavüz edenler bugün de canlarına kast ediyorlar.  Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, yok edemeyecekler ve yenilecekler. Zafer ancak inananların olacak. Bizler Filistin’de şehit olan her bir kardeşimiz için Filistin’e zeytin ağaçları dikeceğiz ve Filistin’i yeniden huzurun, barışın, mutluluğun ülkesi yapacağız.

“Yoksa onlar “Biz yenilmez bir topluluğuz” mu diyorlar? Yakında o topluluk da yenilecek ve arkalarını dönüp kaçacaklar. Ama asıl vadeleri kıyamet günüdür ve kıyamet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır.”  (54/43-46)

Sina Dağındaki Zeytin Ağacı

Bir zeytin ağacının dallarından yükseliyor göğe feryatlar,
Sina Dağı’ndan esen fesleğen kokulu rüzgârların esintisi artık üşütüyor çocukları,
Lakin sanrılardan ibaret değil gökyüzü ve çok uzak değil özgürlük
Kıyama durmuş bir anne gözyaşının kutsadığı bir bayrağın şarkısı var çünkü dilimizde
Üşümeyin çocuklar! Ağlamayın çocuklar! Korkmayın, ölmeyin çocuklar!
Bütün bu olanlar gerçek değil, bir kâbustayız,
Üşümek kötü değil, bakın titriyoruz.
Hayır gökyüzü bazı mevsimler mavi olur, bu mevsim soğuğun ve grinin mevsimi
Merak etmeyin, korkmayın, güneş yine doğacak
Yine oyunlar oynayacağız zeytinliklerde
Aksa’nın bahçesine dikeceğiz Gazze’de yeşerttiğimiz zeytin tohumlarını
Gölgesinde soluklanacağız avludaki topların peşinde koşturmaktan yorulduğumuzda
Ölmeyin çocuklar…

Haldun Barış

 

* Kapak resmi https://sumbulsokak.com/zeytindagi/ sayfasından alınmıştır.

Yeni Anayasa Tartışmaları 1: Neden Yeni Bir Anayasa

1982 Anayasası, yürürlüğe girdiği tarihten bu yana pek çok kez değişiklik geçirmiş; buna rağmen, mevcut anayasanın yerine yeni bir anayasa hazırlanması talebi Türk siyasi hayatının neredeyse her dönem gündeminde olmuştur. Askeri darbe ürünü olan 1982 Anayasası, demokratik karar alma süreçlerinin çeşitli mekanizmalar aracılığı ile vesayet altına alındığı, demokratik katılım haklarının sınırlandırıldığı otoriter bir anlayışın ürünüdür. Bu otoriter anlayışın izleri, çeşitli tarihlerde yapılan anayasa değişiklikleri ile kısmen giderilmiş; temel hak ve özgürlükler konusunda önemli adımlar atılmış, sivil siyaset alanını sınırlayan vesayet mekanizmaları büyük ölçüde geriletilmiştir. Yapılan tüm bu değişikliklere rağmen, yeni bir anayasa hazırlanması talebinin siyaset gündeminde yerini korumaya devam etmesi bu bakımdan dikkat çekicidir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 1 Ekim’de TBMM’de yaptığı konuşmada yeni anayasa konusuna ayrı ve özel bir yer vermesi, anayasa tartışmalarının önümüzdeki günlerde siyasetin en önemli konu başlıklarından biri olacağını işaret etmektedir. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un yaptığı açıklamalar da yeni ve sivil bir anayasa hazırlanması konusunun siyasi bir temenni olmanın ötesine geçeceğini, bu konuda bazı siyasi gelişmelerin arifesinde olduğumuzu göstermektedir.

Öyle görünüyor ki; yeni anayasanın felsefesi, içeriği ve hangi yöntemle hazırlanacağı gibi hususlar önümüzdeki günlerde sıklıkla tartışılacaktır. Ancak bu konu başlıklarını ele almaya başlamadan önce, çok daha temel bir sorunun yanıtlanması gerekmektedir: Neden yeni bir anayasa?

Birer hukuk metni olan anayasalar, nasıl ve hangi yöntemle anayasa değişikliği yapılabileceğine dair hükümler içerirler; ancak yürürlükteki bir anayasanın nasıl yürürlükten kaldırılabileceğine dair hükümler içermezler. Yani mevcut bir anayasayı yürürlükten kaldırıp yerine yeni bir anayasa hazırlamanın hukuken belirlenmiş bir formülü yoktur. Bu belirsizlik nedeniyle; kısmi anayasa değişiklikleri yoluyla birtakım reformlar yapmak, yeni bir anayasa hazırlanması seçeneğine göre cazip görünebilir. Oysaki bugün geldiğimiz noktada, mevcut anayasanın yürürlükten kaldırılarak tamamen yeni bir anayasa hazırlanması artık neredeyse bir zorunluluk halini almıştır.

Bu zorunluluğu doğuran hukuki ve siyasi gerekçelerin irdeleneceği bu yazıda, hukuki gerekçeler anayasanın iç tutarlılığı ve hüküm bütünlüğü boyutuyla ele alınacak, siyasi gerekçeler ise Türkiye’de devlet-toplum ilişkilerinin geçirdiği dönüşüm bağlamında değerlendirilecektir.

1982 Anayasası’nın iç tutarlılığı ve hüküm bütünlüğü konusunda öncelikle şu hususu belirtmek gerekir: 1982 Anayasası yürürlüğe girdiği tarihten bu yana tam 19 kez değiştirilmiştir. Bu durum, Anayasanın yaklaşık iki yılda bir değiştirildiği anlamına gelmektedir. Yapılan değişikliklerin bir kısmı TBMM’de üçte iki oy çokluğu ile referanduma gerek kalmadan kabul edilmiş; bir kısmı da TBMM’nin beşte üç oy çokluğu ve zorunlu referandum süreci ile gerçekleşmiştir. Orijinal haliyle 177 maddeden oluşan 1982 Anayasasının 96 maddesi bu değişikliklerden etkilenmiş; bazı maddeler yeniden yazılmış, 23 madde bütünüyle yürürlükten kaldırılmış ve pek çok madde birden fazla kez değişikliğe uğramıştır. Farklı yasama dönemlerinde, farklı siyasi kadrolar öncülüğünde gerçekleştirilen tüm bu değişiklikler sonucunda 1982 Anayasası’nın dil uyumu ve kavramsal bütünlüğü bozulmuş, iç tutarlılığı ortadan kalkmıştır.

Bu noktada şu hususu özellikle belirtmek gerekir: Tüm bu değişiklikler yapılmış olmasaydı, yani 1982 Anayasası yürürlüğe girdiği tarihteki orijinal metniyle bugün uygulanıyor olsaydı; dil uyumu, kavramsal bütünlük ve iç tutarlılıktan söz etmek yine de mümkün olmayacaktı. 1982 Anayasası orijinal haliyle, çok kötü bir dille kaleme alınmış; özne-yüklem uyumsuzlukları, tutarsız kavramsallaştırmalar ve gereksiz tekrarlardan oluşan bir metindir.

1982 Anayasasının orijinal metni incelendiğinde, devletin isminde dahi bir iç tutarlılık sağlanamadığı göze çarpmaktadır. Anayasada Devlet; kimi zaman Türkiye Cumhuriyeti (m.2), kimi zaman Türk Devleti (m.66), kimi zaman Türkiye (m.126), kimi zaman da Türkiye Devleti (m.1,3) biçiminde ifade edilmiştir. Anayasanın ikinci kısmının başlığı “Temel Haklar ve Ödevler” biçiminde iken m.12 ve devamında yer alan madde başlıkları ise “Temel Hak ve Hürriyetler” biçimindedir. Memurların sorumluluğuna ilişkin 40’ıncı ve 129’uncu maddeler ise hem aynı konunun iki ayrı hükümle düzenlenmiş olması bakımından gereksizdir; hem de aynı konuyu düzenleyen bu iki madde birbiriyle tam olarak örtüşmemektedir. Ayrıca, özünde bir negatif statü hakkı olduğu için “Kişi Hak ve Özgürlükleri” başlıklı ikinci bölümde yer alması gereken çalışma ve sözleşme hürriyeti, 1982 Anayasasında “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” başlıklı üçüncü bölümde düzenlenmiştir.

1982 Anayasası orijinal haliyle bile kendi içinde çelişkili hüküm ve ifadeler barındıran, hukuk sistematiği bakımından hatalı, özne-yüklem uyumsuzlukları ve anlaşılması zor ifadelerle kaleme alınmış sorunlu bir metindir. Çeşitli tarihlerde yapılan 19 anayasa değişikliği ile birlikte Anayasada yer alan çelişkili hüküm ve ifadeler artmış, bazı ifadelerse yasal ve anayasal düzenlemeler nedeniyle kadük hale gelmiştir. Örneğin; 2017 anayasa değişikliği ile askeri yargı yolu kaldırılmış olmasına rağmen, Anayasanın 140’ıncı maddesinin 4’üncü fıkrasında “askeri hakimler” ifadesi yer almaktadır. 1997 tarihli 4306 sayılı Kanunla “ilkokul” ve ortaokul” ibareleri “ilköğretim” şeklinde değiştirilmesine rağmen Anayasanın 76’ncı maddesinde halen “ilkokul” ifadesi yer almaktadır. Aynı şekilde, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunuyla “ağır hapis cezası” kaldırılmasına rağmen, Anayasanın 76’ncı maddesinde “ağır hapis cezası” ifadesi yer almaya devam etmektedir.

Hukuk devleti ilkesi, baskıcı ve keyfi olmayan, kurallara dayalı bir yönetimi gerektirir. Bunun için de hukuk kurallarının öncelikle öngörülebilir, sade ve anlaşılabilir nitelikte olması gerekir. 1982 Anayasası gerek orijinal metniyle gerekse mevcut biçimiyle kolayca anlaşılabilen ve uygulanabilir nitelikte bir metin değildir. Yeni bir anayasa hazırlanması, diğer tüm faydalarının yanında, daha gelişmiş bir hukuk devleti olma idealine de hizmet edecektir.

Hukuki gerekçeleri bir kenara koyacak olursak; 1982 Anayasasının temsil ettiği devletçi zihniyetin bugün toplum ve siyasi aktörler nezdinde artık herhangi bir karşılığının kalmadığını da ayrıca belirtmek gerekir. 1982 Anayasası yürürlüğe girdiği haliyle, otoriter ve arkaik bir devletçiliğin yansıması niteliğindedir. Temel hak ve özgürlüklere yaklaşım biçimi bakımından son derece yasakçı, sivil siyaset alanını daraltan ve siyaset dışı unsurların demokratik süreçlere müdahalesine olanak sağlayan bir metindir. Çeşitli tarihlerde yapılan anayasa değişiklikleri sayesinde temel hak ve özgürlükler büyük ölçüde güvenceye kavuşturulmuş, demokratik karar alma süreçlerini erozyona uğratan vesayet mekanizmaları büyük ölçüde giderilmiştir. Özellikle 2017 anayasa değişikliği ile benimsenen Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi modeli bu bakımdan büyük bir kazanımdır. Ancak 1982 Anayasası, yapılan tüm bu köklü reformlara rağmen, hala anayasacılığın gerekleriyle bağdaşmayan, otoriteryen bir devletçiliğin izlerini taşımaya devam etmektedir.

1982 Anayasasının 12’nci maddesi şöyledir: “Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder”. Yani Anayasayı hazırlayan bu zihniyete göre, anayasada yer alan hak ve özgürlükler aslında kişilere bahşedilen birer lütuftur ve bu lütuf karşılığında kişilerin de birtakım ödevleri bulunmaktadır. Anayasanın 14’üncü maddesi de yine aynı anlayışın sonucudur: “Anayasa hükümlerinin hiçbiri, Devlete veya kişilere Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerinin yok edilmesine veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz”. Bu hükümde yer alan “Devlete veya kişilere Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetler” ifadesi hukuk devletinin en temel ilkelerine dahi aykırıdır. Zira demokratik bir hukuk devletinde, hak ve özgürlükler devlete değil kişilere tanınır.

1982 Anayasası resmi ideolojiye dayanan ve toplumu bu ideoloji doğrultusunda biçimlendirmeyi amaçlayan devletçi bir anlayışla hazırlanmıştır. Temel hak ve özgürlükler adeta kişilere bahşedilen bir lütuf gibi sunulmuş, bunun karşılığında topluma adeta bir deli gömleği giydirilmek istenmiştir. Oysaki Türkiye’de devlet toplum ilişkilerinin bugün geldiği nokta, 1982 Anayasası ile çizilmek istenen dar kalıpların çok daha ötesine geçmeyi gerektirmektedir.

Türk halkı, yalnızca seçimlerde oy kullanarak değil, 15 Temmuz darbe kalkışmasında olduğu gibi, gerekirse canını hiçe sayarak kendi iradesine sahip çıkabilecek kadar demokratik bir olgunluğa eriştiğini göstermiştir. Kanlı 12 Eylül darbesinin ürünü olan 1982 Anayasasında vesayetçi mekanizmalar büyük ölçüde tasfiye edilmiştir; ancak Anayasanın ruhuna sinen otoriter devletçi anlayışın izleri hâlâ varlığını korumaya devam etmektedir. Artık farklı bir anlayışla, tamamen temiz ve boş bir sayfa açarak, yeni bir toplum sözleşmesi hazırlamanın vakti gelmiştir. Bunu ifade etmek, sadece “olsa ne iyi olur” diyebileceğimiz türden bir temenni değil; Cumhuriyetin yüzüncü yılında tarihin bizlere yüklediği sorumluluğun bir gereğidir.

Kerhen İktidar, Kerhen Muhalefet

0

Kerhen kelimesi siyaset literatürümüze merhum Erbakan tarafından dâhil edildi. Erbakan, 1979 yılında kurulan Demirel hükümetine destek vermişti ama bu desteğinin kerhen olduğunu da vurgulamıştı. Hükümeti, dışarıdan ve kerhen desteklemişti…

Kerhen kelimesini, son seçimlerin yorumu için de kullanmak gerektiğini düşünüyorum. Benim seçim öncesi ve sonrasında, bizzat yaptığım gözlemlerime göre, iktidara oy verenler de muhalefete oy verenler de oylarını kerhen vermiştir.

Ancak bu durum/realite iktidar ve muhalefet tarafından görülemedi. Seçim sonuçlarının, iktidar ve muhalefet tarafından iyi analiz edilmediğini düşünüyorum. Sonuçların sosyolojik ve psikolojik analizi yapılmadı.

İktidar, “atı alan Üsküdar’ı geçti” mantığıyla derin bir analizden kaçındı. “Ak Partinin oyları neden sürekli geriliyor, neden son seçime göre %7 geriledi?” gibi sorulara cevaplar aranmadı. “Erdoğan neden ilk turda kazanamadı, neden Cumhur İttifakına daha fazla ortak alındı?” sorusu da havada kaldı.

***

İktidara oy verenler neden kerhen oy verdiler: 2023 yılının başında ekonomik tablo çok kötüydü, kriz düşük gelirli kitleyi derinden etkilemişti; bunun üzerine bir de deprem eklenmişti. İktidarın oy oranı, yapılan anketlere göre %50’nin bir hayli altına düşmüştü… Bir önceki seçimlerde gözü kapalı Erdoğan’a oy verenler, kızgındı, tepkiliydi ve bu defa Erdoğan’a oy vermek istemiyorlardı.

Fakat Millet İttifakının adayı açıklandığında, Erdoğan küskünleri, kararlarını gözden geçirme ihtiyacı hissettiler. Erdoğan’a ciddi ve makul bir alternatif çıkmamıştı. Üstelik Millet İttifakının adayı Kılıçdaroğlu, kendisine pek çok ortak edinmişti. Eski çok ortaklı koalisyon hükümetlerini andırır bir tablo ortaya çıkmıştı: Bir başkan ve 7 başkan yardımcısı vardı. (6’lı masanın 5 üyesi+ İmamoğlu ve Yavaş). Bir de bunlara son anda Ümit Özdağ katılmıştı. Ona da İçişleri Bakanlığı ve MİT vaat edilmişti.

Bu çok parçalı yapı, Erdoğan küskünlerinin gözünü korkuttu. Kerhen de olsa son anda Erdoğan’a yöneldiler. Erdoğan’ı ehven-i şer olarak gördüler. Çarşıya pazara çıkıp basit bir gözlem yapanlar bu gerçeği görürler; bürokrasinin, yargının ve akademinin içine girip şikâyetleri dinleyenler de.

“Müşteri memnuniyeti” benzerinden anketler, “seçmen memnuniyeti” için de yapılsa bu realite sayısal ve somut olarak da ortaya konulur…

***

Muhalefete oy verenler neden kerhen oy verdiler: Millet ittifakını destekleyenler Erdoğan’la rekabet edebilecek düzeyde, karizmatik ve geniş kitleleri kapsayıcı bir aday bekliyorlardı. Meşhur tabirle, “kazanacak aday” bekliyorlardı.

İlan edilen aday geniş kitlelerde, özellikle de muhalefetin muhafazakâr-sağ unsurlarında derin bir hayal kırıklığına sebebiyet verdi. İyi Parti tabanının bir kısmı kerhen de olsa oy vermedi. Verenler de kerhen oy verdiler.

2023 yılının başında yapılan anketlerde, muhalefetin desteği %50’nin bir hayli üzerindeydi. Ekonomik kriz ve depremin yarattığı memnuniyetsizlik muhalefetin yelkenlerini şişiriyordu… Fakat aday açıklandıktan sonra bu oran hızla %50’nin altına geriledi. Kılıçdaroğlu “kazanacak aday” olarak kabul görmedi. Kılıçdaroğlu’nun aldığı oyun büyük bir kısmı kerhen verilmiş oylardır.

Seçim sonucunda Erdoğan’a verilen kerhen oylar, Kılıçdaroğlu’na verilen kerhen oylardan daha fazla çıktı. Bu neden böyle oldu? Çünkü seçmen çoğunluğu, Millet İttifakının sağlam, istikrarlı ve homojen bir yapı olmadığını görmüştü. Nitekim seçimin hemen sonrasında Millet ittifakı da Altılı masa da dağıldı. CHP de kendi içinde dağıldı… Muhalefeti değil de iktidarı destekleyen seçmen haklı çıktı…

Erbakan’ın kerhen desteklediği hükümet, siyasi ve sosyal alanda olmasa da, Özal sayesinde, iktisadi alanda başarılı olmuştu… Umarız bu hükümet de Şimşek sayesinde, iktisadi alanda başarılı olur…

***

Günümüz itibariyle baktığımızda, iktidara oy verenler iktidardan, muhalefete oy verenler de muhalefetten memnun değiller. Tabanda görülen, genel ve yaygın bir hoşnutsuzluk psikolojisidir.

Şimdi bu psikolojik atmosfer içinde yerel seçimlere gidiliyor. Seçmen genellikle psikolojik tepkisini genel seçimlerde değil yerel seçimlerde gösterir. 2018 genel seçimlerinde iktidara devam diyen seçmen, 2019’daki yerel seçimlerinde, iktidara yönelik tepkisini muhalefeti destekleyerek göstermişti.

2023’de kerhen de olsa yeniden iktidarı destekleyen seçmen çoğunluğu, 2024 yerel seçimlerinde, iktidarı uyarmak bağlamında muhalefete daha fazla destek verecektir…

Humeyni Bir İslam Devrimcisi, Kitap Değerlendirmesi 

Yanı başımızda kültürel derinliği, mistik ve kadim öğretileri ile otantik bir medeniyet olan İran her zaman ilgimi çekmiştir. Yalnızca kadim öğretileri ve kültürünün-dilinin zenginliği ile değil politik olarak da İran’ı takip etmek ve anlamaya çalışmak keyif aldığım konulardan biri oldu. Hiç şüphesiz İran politikasında en merak ettiğim ve anlamaya çalıştığım figürlerden biri de Humeyni’dir. Devrimin mimarı, Ayetullah, Ruhullah Musevi yani bilinen adıyla Humeyni, ülkesini “kralların kralı” döneminden “mollaların mollası” dönemine geçirmeyi başardı. Bugün devrim ve getirdiği düzen sorgulanırken, Humeyni’yi devrime ve sisteme açıkça muhalif olanlar dışında kimse sorgulayamıyor ve eleştiremiyor. Hatta asla azımsanamayacak bir kesim Humeyni’ye derin bir saygı ve hayranlık besliyor. Humeyni, ülkesinde önemli bir kesim için “baba” modeli olarak halen yaşıyor.

Öte yandan Humeyni, elde ettiği ihtişamlı güce rağmen mütevazı yaşamının perdelerini aralamadığı için kendisi ve yaşantısı hakkında bilgi sahibi olabilmek oldukça zordu. Bu yazının konusu olan ve yaklaşık 2 aydır raflarda yerini alan Katajun Amirpur tarafından kaleme alınan Humeyni Bir İslam Devrimcisi adlı eser Dilek Çınar’ın çevirisi ve İletişim Yayınları’nın hazırlığıyla dilimize kazandırıldı. Kitabı çıktığı hafta edindim ve kısa sürede bitirdim. Notlarımı toparladıktan sonra bu yazıyı kaleme alarak eseri tanıtmak ve üzerine birkaç not düşmek istedim.

Öncelikle esere geçmeden evvel, yazarı Katajun Amirpur’a değinmek gerektiğini düşünüyorum. İran araştırmaları deyince oldukça öne çıkan isimlerden biri olan Katajun Amirpur, Almanya’da profesör olarak çalışmalarını sürdürüyor. Amirpur, pek çok akademik yayının yanı sıra Ahmedinejad’ın BM’deki bir konuşmasında çeviri hatasını ortaya çıkararak da adını duyurmuştu.

Diğer yandan Katajun Amirpur’un adının anlamını da merak ettim ve İranlı bir arkadaşıma sordum. Bu sırada temel düzeyde Farsçamla ben de okudum ve arkadaşımın da ifade ettiği üzere isim “Katajun” değil de “Katayun” telaffuzlu “kraliçe” anlamına geliyormuş. Katayun, İran’da kullanılan bir kadın ismiymiş. Yazarın isminin Farsça yazılışı da şu şekilde:کتایون

Oldukça önemli olan bu eser titiz bir çalışma sonrasında kaleme alınmış. Kitap, Humeyni’nin fikirlerinin yanı sıra İslam Devrimi’nin getirdiği bazı kavramları da detaylıca açıklıyor ve tartışıyor. Kitap İran’ın yakın tarihini, fikirsel tartışmaları da kapsayacak şekilde ele almış ve bu yönüyle de okunmaya değer bir eser. Ayrıca Humeyni’nin rakiplerini veya etkilendiği kişileri de ele almayı ihmal etmiyor.

Kitapta en şaşırdığım kısmı ise en baştan yazmış olayım. Humeyni’nin “aşk, şarap, kadın” temalı şiirler kaleme aldığını ilk kez öğrendim. Şiirler, Mesih Nefesli Aşk adlı eserde toplanmış ve dilimize de kazandırılmış durumda. Bu tarz şiirlerin, Ayetullah Humeyni tarafından yazılması aynı zamanda yüzyıllardır tartışılan bir meseleye de adeta cevap niteliğindedir ve sanırım Hafız, Hayyam, Sadi gibi üstatların da takip ettiği bir geleneğin devamı niteliğindedir. (Nitekim kitabın 281. sayfasında şiirlerindeki Hafız etkisinden bahsedilmektedir.) Zaten bu dünyada üzerine şiir gibi ifade edilişin en süslüsü, en üst mertebesini hak eden başka kaç şey var öyle değil mi?

Ah sâki! Doldur kadehi

şarap doldur, temizlesin ruhumu

köpürüyor çünkü ruhum

köpürtüyor onu şöhrete olan tutkum. 

Doldur kadehi;

ruhu söndüren şarabı

kurutsun fesadın çekirdiğini

boşa çıkarsın ustaca kurduğum tuzakları” 

 Kitapta yer alan ve Humeyni’nin 1933 yılında Hac yolundayken eşine yazdığı mektuptaki romantiklik de sert imajından beklenecek türden değil:

“Benim sevgili karım, 

Sürekli seni düşünüyorum; senden, en sevdiğimden ve güven kaynağımdan ayrıldığımdan beri. Güzel görüntün kalbimin aynasına kazınmış. Sevgilim benim. (…) Bu şehirde deniz de harika ancak maalesef benim sevdiceğim burada benimle değil oysa ne güzel olurdu esas o zaman. 

 Seni seven Ruhullah”

On beş bölümden oluşan eser, Humeyni’nin çocukluk ve gençlik yıllarından başlayıp Humeyni’nin torunlarına kadar pek çok konuyu ele alıyor. Aynı zamanda kısa bir İran yakın tarihi anlatısı niteliğini de haiz olan kitap bu yönüyle de oldukça değerli. Ancak kitapta Humeyni’nin Ankara’da ve Bursa’da kaldığı döneme yer verilmemiş. Bu yönüyle bir eksiklik içerdiğini ifade etmem gerekiyor.

Yazının devamında okuyucuyu ayrıntıya boğmadan Humeyni’nin kişiliği ve fikirleri olmak üzere iki bölümde kitaba dair notlarımın bir kısmını paylaşmak istiyorum:

Kişiliği

Asıl adı Ruhullah Musevi olan Humeyni 24 Eylül 1902 tarihinde Humeyn köyünde doğmuştur. Eğitimli bir ailede ancak küçük bir köyde yetişen Ruhullah Musevi, İslam Hukuku eğitimine yönelmiş ve iyi bir eğitim almıştır.

Kitabın, 205. sayfasında Humeyni’nin kişiliğine dair Daryuş Foruhar’ın şu ifadelerine yer verilmektedir:

“Humeyni az konuşurdu; ama herhangi birisi ona karşı çıkar ve kendisinin inandıklarını ve prensiplerini sorgulamaya kalkarsa, insafsız hale gelirdi. Aynı zamanda dostaneydi, bu nedenle de çok farklı kişileri etrafında toplamayı ve kendi safına çekmeyi becerebiliyordu.” s.205

Kitapta Humeyni’nin günlük rutini de yer almaktadır. Kitaba göre Humeyni’nin Paris’teki günlük rutini şu şekildedir:

“gece saat 11’de yatıyor 3 civarında kalkıp yazdığı metinlere çalışıyor, mektupları okuyor, sabah namazı kılıp 7’de kahvaltı ediyor, 9’a kadar İran’dan gelen haberler ile ilgileniyor, 10 ile 12 arasında dua ediyor sonrasında öğlen yemeği yiyor, 2-3 arasında kaylule (siesta) yapıyor sonrasında ise akşam 9’a kadar devrimi örgütleyip akşam 9’da ailesiyle yemek yiyor” (s.178)

Humeyni’nin kişiliğine ilişkin bir diğer ipucu ise kitabın 59. sayfasında, ders anlatımına ilişkin kısımda yer almaktadır:

“Humeyni’nin biyografisinin yazarı Baqer Moin’e göre ileride bir devrim lideri olarak ön plana çıkacak özellikleri daha o zaman gün ışığına çıkar: Otokrasi, kararlılık ve dediğim dedik, çaldığım düdük tutumu.”

Bunlara ilaveten, gerek kitabı okurken gerekse de farklı kaynaklarda Humeyni’ye ilişkin okuduğum makalelerden çıkardığım bir diğer özellik ise Humeyni’nin pragmatist bir keskinliğe sahip olduğudur.  Humeyni bu özelliği ve acımasız hırsları sayesinde devrim lideri olmayı başarmış sonrasında ise rakiplerini teker teker sindirmiştir. Yazık ki bu süreç içerisinde köklü İran medeniyeti de oldukça hasar almıştır.

İyi ve temiz giyimli, modern ama mütevazı özelliklere sahip olan Humeyni, bu yönüyle de yaşadığı dönemdeki İranlı din adamlarından ayrışmaktadır. Aynı zamanda iyi bir hatip olan Humeyni, cesareti ile de dönemindeki pek çok kişiden farklı bir kişiliğe sahiptir.

Fikirleri

Humeyni’nin fikirlerini bir yazıda ele almak hiç de kolay bir iş değildir. Nitekim kitapta da Humeyni’nin yıllara sari değişen fikirleri anlatılmış, farklı kaynaklardan aktarılmıştır. Humeyni, bir İslam alimi ve siyasetçi olarak farklı zamanlarda farklı yaklaşımlara sahip olabilmiştir. Örneğin bazı zamanlar hoşgörülü bir anlayışa sahip olan Humeyni bazı zamanlar ise (örneğin Bahailer’e karşı tutumunda olduğu gibi) oldukça katı ve keskin bir tutum sergileyebilmektedir. Diğer yandan yukarıda kişiliğini tanımlarken belirttiğim, pragmatist keskinlik özelliğini destekler nitelikte kitapta “muğlak retoriğine” atıf yapılmakta bu yönü ortaya koyulmaktadır. Bana göre bir söz ustası olan Humeyni, bu muğlaklığı ve yeri geldiğinde kullandığı keskinliği son derece bilinçli bir şekilde işlemektedir.

Humeyni’nin pragmatistliğine bir diğer örnek ise zaman zaman “laik muhalefetinkiyle de örtüşen bir dizi kaygıyı, çıkarı ve prensibi dile getirdiği için kendini anayasal bir hükümetin savunucusu” olarak göstermesidir.

Humeyni’nin fikir hayatında gençlik döneminde kendisine eğitim veren kişiler etkili olmuştur. Kitapta bu kişilerle ilgili şöyle denmektedir:

Ayetullah Abdulkerim Hairi Yezdi, idam edilmiş olan anayasa karşıtı Feyzullah Nuri, tütün fetvasının yazarı Hasan Şirazi ve meşrutiyetçi hareketin önemli aktörlerinden olan Ahund Horasani gibi tanınmış ve siyaseten aktif din alimlerinin öğrencisi olmuştu.” s.42

Bu kişilerden aldığı eğitim hem fikir dünyasını hem de kişiliğini etkilemiştir. Nitekim, kitapta Humeyni’nin rol modeli olarak Yezdi gösterilmiştir. Tam olarak bu noktada Ayetullah Yezdi’den bahsetmek Humeyni’yi anlamak için oldukça önemli olacaktır. Yezdi, İran’da İlmiye Havzası’nı modernleştiren kişi olarak anılmaktadır. Yezdi’nin en önemli farkı ise yeni bir ilim havzası olan Kum İlim Havzasını inşa ederken idari ve mali reformlar uygulayarak, bu havzadan yetişen kişilerin İran toplumsal hayatında etkili olmasını hedeflemesidir. Nitekim Humeyni ile bunu fazlasıyla başardığı da söylenebilir.

Humeyni oldukça başarılı geçen eğitim hayatında felsefe veya İslami ilimlerin diğer alanlarıyla değil de İslam Hukukuyla ilgilenmiş, önce Hüccetil İslam (İslam’ın delili) unvanını almış sonrasında ise Allah’ın delili anlamına gelen Ayetullah unvanını almıştır. Humeyni aynı zamanda etrafında takipçiler toplayarak merci-i taklid seviyesine de ulaşmıştır.

Humeyni’nin fikirleri içerisinde herhalde en çok dikkat çeken ve tartışılan teori “velayet-i fakih” teorisidir. Kısaca velayet-i fakih teorisi kayıp olan 12. imamın yetkilerinin fakihler tarafından kullanılması, yani zekat toplanması, cihad kararı, hükümlerin uygulanması, ganimet taksimi gibi kısacası dünyevi yönetim yetkisinin fakihlere verilmesi anlamını taşımaktadır. Nitekim bugünkü İran yönetimi bunun üzerine kuruludur. İran İslam Cumhuriyeti Anayasasına göre devletin lideri bir fakihtir.

Humeyni’nin “reşit olmayan halkın velisi” şeklindeki görüşü ihtiva eden velayet-i fakih anlayışı Ali Şeriati’den de etkilenmiştir. Şeriati’nin “imamet idaresi” fikri ile velayet-i fakih teorisi benzeşmektedir. Hatta Şeriati’nin “ulaşılmak istenen hedef, kullanılacak yöntemleri meşru kılar” anlayışı da Humeyni’nin pek çok yönteminde hayat bulmuştur. Nitekim onu şiddetli bir şekilde eleştiren ve en büyük rakibi olarak görülen Ayetullah Şeriatmedari de  bu yöntemlerden nasibini almıştır.

Zaman içerisinde otoritesini pekiştiren, sert bir tutum benimseyen, pek çok kaynağa göre Irak-İran savaşını gereksiz yere uzatan, İran’ı dünyadan koparan, İslam dünyasını birleştirme ve lideri olma ümidi olmasına rağmen kurduğu düzenin bir süre sonra Şii sistemi ihraç etmeye çalışır hale geldiği ve bu yönüyle İslam dünyasında ciddi bir ayrılığı pekiştirdiği gerçeği açıkça ortada olan Humeyni, bugün halen tartışılmakta ve popülerliğini korumaktadır. Kimine göre “türbanlı şah” kimine göre ise “tanrısal özellikleri olan” bir hukukçudur.

Dilimize kazandırılan ve Humeyni, İran ve İran alimleri hakkında oldukça değerli bilgiler edinebileceğiniz eseri ilgililerine muhakkak tavsiye ediyorum.

Av. Haldun Barış

Yararlanılan Diğer Kaynaklar

Khomeini: “We Shall Confront the World with Our Ideology”, https://merip.org/1980/06/khomeini we-shall-confront-the-world-with-our-ideology/

Mehmet Deniz Karakışla, Ayetullah Abdulkerim Heiri Yezdi’nin Kum İlmiye Havzası’nın Ortaya Çıkışındaki EtkisiHacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Haziran / June 2023 – 40(1), 315-325, www.dergipark.gov.trE.T:11.10.2023

Richard Pearson, “Ayatollah Ruhollah Khomeini The Mullah Who Transformed Iran”, Washington Post, 5.6.1989 https://www.washingtonpost.com/archive/politics/1989/06/05/ayatollah-ruhollah-khomeini-the-mullah-who-transformed-iran/6aaea9ff-84bd-406c-a0d9-8d8b4851e3bf/

“Katajun Amirpur”, Wikipedia https://en.wikipedia.org/wiki/Katajun_Amirpur

Richard Falk ,Ayatollah Khomeini: A rare encounter with a true revolutionary ,https://www.aljazeera.com/opinions/2014/2/3/ayatollah-khomeini-a-rare-encounter-with-a-true-revolutionary

“Interesting Facts About Ayatollah Khomeini”, https://toplist.info/top-list/interesting-facts-about-ayatollah-khomeini-6281.htm

“İmam Humeyni’nin Hayatı ve Eserleri”, https://tr.irna.ir/news/84355009/İmam-Humeyni-nin-Hayatı-ve-eserleri

 

İranlı Nergis Muhammedi’nin Nobel ödülü

Bu sene Nobel Barış Ödülü İranlı kadın hakları mücadelecisi Nergis Muhammedi’ye verildi.

İran’da bir tür Şia İslam anlayışına bağlı totaliter bir rejim var. Rejim İslam’ın emir ve yasakları olarak gördüğü bazı kodları devlet zoruyla topluma dayatma peşinde. Hâliyle, bundan özellikle kadınlar zarar görmekte.

Aslında İran’da kadınların durumu, meselâ Afganistan’da kadınların durumu ile karşılaştırılırsa, çok daha iyi. Kadınlar eğitimde ve toplumsal hayatta rahatlıkla yer alabiliyor. Ana problem başını bir şekilde örtme hususunda doğuyor. Bu durum bizi dinler ve dinlere tabi insanlar hakkında yeniden düşünmeye sevk ediyor.

Kuşku yok ki, her din inananlarına bazı şeyleri yapmalarını ve bazı şeyleri yapmamalarını emreder. Problem bunların inananlara yönelik bireysel buyruklar olarak mı yoksa kamu otoritesi tarafından takip edilmeleri ve insanların uymaya zorlanmaları, uymayanların cezalandırılmaları gereken emirler olarak mı görülmeleri gerektiği.

Öyle sanıyorum ki dinin emir ve yasaklarının birçoğu insanlara verilmiş olan bireysel buyruklardır. İnsanların bu buyruklara uymaları beklenir. Uymama durumunda bunun hesabını verecek olan da yine bireysel olarak inananlardır. Hesap verecekleri yer ise elbette Yaratıcıdır. Kamu düzenini bozan ve barışçıl ortak hayatı torpilleyen davranışlar dışında, inananlar diledikleri gibi yaşamakta ve davranmakta serbest olmalıdır. Ne var ki bunun tam tersine inanan ve inancını kamu zoruyla hayata aktarmaya çalışan yaklaşımlar zaman zaman karşımıza çıkıyor.

İran ve Afganistan gibi ülkelerdeki kadınlara yönelik insan hakları ihlâllerinin yaygın olması bunun sadece İslam ülkelerinde bir sorun olduğu kanaatini uyandırıyor. Ancak, problem sadece Müslümanlara mahsus olarak doğmuyor; şu veya bu dine mahsus olmaktan ziyade genel bir problem olarak beliriyor. Hemen hemen tüm dinlerde ve dinî yorumlarda bu çizgide yer alan kişiler ve gruplar bulunuyor.

Bu bakımdan Hristiyanlığın tarihi çok ilginç örnekler sergiliyor. Dinde reformasyon sürecinde Avrupa’da daha radikal ve tepeden aşağı toptancı bir din anlayışı yaygınlık kazandı. Dinin yeni yorumlara tabi tutulabilmesi bu unsurları teşvik etti. Özellikle Anabaptistler arasında kendisinin Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olduğunu ve Tanrı tarafından Hristiyan ahlâkını, öğretisini ve kardeşliğini önce kendi toplumlarında sonra tüm dünyada gerçekleştirmekle görevlendirildiğini iddia edenler ortaya çıktı. Bunlar ele geçirdikleri kasaba ve şehirlerde Hristiyan referanslı ve kelimenin tam anlamıyla totaliter sistemler kurdu.

Bunların en ilginçlerinden biri 1520’lerde Almanya’da Münster şehrinde geçekleşti. Burada kurulan bir Hristiyan komünizmi sistemi liderin ölmesinden sonra yerine geçen damadı tarafından daha da sıkılaştırıldı. Özel mülkiyet yok edildi. İnsanların evleri ellerinden alındı. Kapıları kilitlemek yasaklandı. Bütün varlıklara el kondu ve para ortadan kaldırıldı. Tüm mallar komünal depolarda toplandı ve buradan önderin atadığı kimseler tarafından insanlara dağıtıldı. “İhtiyaca göre alma” deyimi de ilk defa buralarda kullanıldı. Evlilik ortadan kaldırıldı ve çocukların anne-babaya değil tüm topluma ait olduğu kabul edildi. Herkes liderin çalışanı hâline geldi… Marksist komünizm bu anlayışın sekülerleşmesiyle doğdu…

Dinin emirlerinin bireysel emirler olarak algılanmayıp devlet tarafından zorla uygulanması gereken buyruklar olduğuna inanılması İran’daki rejimin temel problemi. Nergis Muhammedi bu anlayışın yanlış olduğunu düşünmüş ve buna itiraz etme cesaretini göstermiş olduğu için uzun süre hapse mahkûm edilmiş bir insan. Bu yüzden, bu kararın çok isabetli olduğu ve Muhammedi’nin Nobel ödülünü hak ettiği kanaatindeyim.

Şans Hep Yanımda Olur mu?

İnsanın en korktuğu olgu sanıyorum ölümdür. Ölümden sonra ne gelir diye düşündüm. O da herhalde istemeden, rıza dışında evinden, yerinden, yurdundan edilmektir.
Bu yazıyı yazabildiğime göre henüz ölmemişim demektir. Telefonumdaki rehbere ve sosyal medyadaki arkadaş listeme baktığımda, benimle yaşıt, hatta benden küçük oldukça çok sayıdaki arkadaşımın dünyasını değiştirdiğini görüyorum. Tam olarak yaşıtım olan en az 10 arkadaşım vefat etmiş. Normal şartlarda onların benden önce ölmeleri için benden fazla bir sebepleri yoktu bildiğim kadarıyla. Ama çeşitli sebeplerle maalesef öldüler. Ama ben hâlâ hayattayım. Bazen kendi kendime sorarım; “neden ben değil de o arkadaşım öldü?” diye. Gerçekten de, ölen arkadaşlarımın geride kalanlarına bakınca, onun yerine ben ölseydim, o benim geride kalan aile efradıma bakıp, hakkımda benim düşündüğümü düşünecekti. “Neden ben değil de o?” Bir tanesini örnek vereyim; her gün 150-200 insanın öldüğü pandemi günlerinde, en yakın, en sevdiğim, yıllık yatılı okul döneminde yataklarımızın hep yanyana geldiği arkadaşımı Covid’den kaybettim. Ben ise Covid’e yakalanmadan o süreci atlattım. Hâlâ hayattayım ve şayet daha uzun yaşamak bir şanssa, evet ben şanslı biriyim. Bu benim bireysel şansım.
Bir de coğrafi şansım var, herhalde. Ülkemiz, coğrafi olarak bir boğaz üzerindeki köprü gibi. Bizim ülkemizin doğusundaki her ülke insanının evini, yurdunu, yerini terketmeye zorlayan sebepleri var. Bangladeş, Pakistan, Afganistan, Irak, İran, Filistin, Türki Devletler hatta Mısır, Somali vb ülke insanları, savaş, yoksulluk, baskıcı yönetim, iklim gibi şartlardan dolayı yurtlarını terketmek zorunda kalıyorlar. Gidip hayata tutunmak istedikleri hedefe ulaşmak için, sırtlarında koca çuvallar, ellerinde bavullar, bebek arabaları, sırt çantalarıyla, çoğu zaman yaya kilometrelerce yol, dere-tepe, çukur, orman, çöl aşıp, (şimdilik) zengin, huzurlu, yağışlı ülkelere gitmeye çalışıyorlar. Geçtikleri her sınırda, devlet toprağında potansiyel suçlu olarak; hasta olma, çalışma, mağduriyetini şikayet etme gibi hiçbir imkandan yararlanmamak üzere, her an polis korkusuyla, kâh bir bodrumda, kâh bir tır kasasında, kâh bir depoda, ahırda, diğer sınırı geçecekleri anı bekliyorlar. Bir kısmı, tır veya kamyon kasasında havasızlıktan, bir kısmı da şişme botta veya kapasitesinin beş kat üzerinde dolu teknede denizin ortasında boğularak ölmek üzere yola çıkıyorlar. Son hedef olarak gördükleri ülkelerin kolluk kuvvetleri teknelerini batırmak için şişliyor, tüfekle ateş ediyor ki denizin ortasında kalsınlar ve çoluk çocuk ölsünler. Medeni Avrupa, İskeçe’den Gdansk’a kadar duvar örmek için sınır ülkelerine para veriyor. Bu arada Türkiye de İran sınırına 40 km. 5 m. yüksekliğinde duvar örüyor. Bu dünyada huzur, güven içinde yaşamak için benden hiçbir eksikleri olmayan bu “insan”ları ben ve benim gibi bu ülkede yaşayanlar, onların bu sefaletini, şanssızlığını, evinde ayaklarını uzatmış, bir elinde kumanda, diğer elinde çay, film seyreder gibi seyrediyoruz. Kendimizi avutmak için de “akıllı olsalardı bu duruma düşmeselerdi, defolup gitsinler, buraya gelip bizim keyfimizi bozmasınlar” diye söyleniyoruz. Ama biliyoruz ki bu ülke de çok sayıda, yine aynı sebeplerle, Kafkasya’dan Çerkez, Abaza, Gürcü, Balkanlar’dan Bosna, Selanik, Kosova, Bulgaristan, Kırım’dan Tatar, Yahudi vb göçmenlerden oluşuyor.
Ben yine kendime soruyorum; “neden bu insan sığınmacı, kaçak göçmen olmak zorunda kalıyor da benim keyfimin bozulacağı trajediyi ben yaşamıyorum”. Demek ben yine şanslıyım.
Bireysel olarak şansım elbet bir gün sona erecek ve arkadaşlarımın gittiği yere er ya da geç ben de gideceğim. Peki coğrafi şansım ne kadar sürebilir? Bir gün ben de, daha huzurlu, verimli bir yere gidip hayatımı idame ettirmek amacıyla bir tır kasasında yola çıkmak zorunda kalabilir miyim?

Eğitim ve Orta Vadeli Program

Eylül ayının başında Orta Vadeli Program (OVP) yayınlandı. OVP 2023-2025 yıllarını kapsayan özellikle kamu kurumları için en önemli strateji belgesi olma özelliğini taşıyor. Program Büyüme, Yeşil Dönüşüm, İstihdam, Fiyat İstikrarı, Ödemeler Dengesi, Finansal İstikrar, Kamu Maliyesi ve Merkezi Yönetim Bütçesi Ödenek Teklif Tavanları ve Bütçe Sürecine İlişkin Hususlar gibi temel sekiz başlıkta hedef ve politikalar belirlenmiş.

İstihdam

Normalde eğitim ile istihdam arasında doğrudan çok yakın ilişki vardır ancak Türkiye’de bu iki alan nerdeyse hiç konuşulmamaktadır. İş dünyası ile okullar arasında büyük duvarlar var. İş dünyası okullarımıza giremiyor, söz söyleyemiyor, eğitime müdahil olamıyor. Bütün bunların sonunda işsizlik, iş başarısı düşüklüğü, sık iş değiştirme ve iş girişimi kıtlığı karşımıza çıkıyor.

2023 OVP’de İstihdam

2021 yılında başlayan istihdamda ve işgücüne katılımdaki güçlü artış eğilimi 2022 yılının ilk yarısında da devam etmiştir. Yılın ikinci çeyreğinde mevsimsellikten arındırılmış istihdam, çeyreklik bazda 765 bin kişi, işgücü ise 722 bin kişi artmıştır. Mevsimsellikten arındırılmış istihdam oranı yüzde 47,7 seviyesinde gerçekleşirken, işsizlik oranı yüzde 10,6 olmuştur. Bu çerçevede, salgının etkilerinin en ciddi hissedildiği 2020 yılı ikinci çeyreğinden bugüne kadar geçen sürede yaklaşık 5 milyon ilave istihdam sağlanarak 30,8 milyon kişi ile en yüksek istihdam seviyesine ulaşılmıştır.

Yıl genelinde güçlü istihdam artışının işgücüne katılım ve nüfus artışı etkilerine baskın gelmesi sonucunda işsizlik oranının yüzde 10,8 düzeyine gerileyeceği tahmin edilmektedir. Önümüzdeki dönemde iktisadi faaliyetteki güçlü seyrin yanı sıra, işgücü piyasasına yönelik yapısal dönüşüm adımlarının hayata geçirilmesi sayesinde, istihdam ve işgücüne katılımda iyileşmenin devam etmesi beklenmektedir.(OVP Raporu, 10-11).

Politika ve Tedbirler

Orta Vadeli Planda toplam 18 politika ve tedbir planlanmış, bunlardan özellikle eğitim ile doğrudan ilişkisi olanlara şöyle bir bakalım.

  1. Nitelikli işgücünün geliştirilmesi amacıyla bölgesel ve sektör odaklı eğitim ihtiyaç analizleri yapılacak, mesleki eğitim programları dijital ve yeşil dönüşümün gereklerine cevap verecek şekilde güncellenecektir.
  2. Tarım, savunma sanayii, yapay zekâ, siber güvenlik, temiz ve sürdürülebilir enerji, havacılık ve uzay teknolojileri alanlarında nitelikli işgücü yetiştirmeye yönelik sektörle iş birliği çalışmaları gerçekleştirilecektir.
  3. Mesleklerin beceri envanterlerinin çıkarılmasına yönelik iş analizleri gerçekleştirilecek, eşleştirme sistemi beceri envanteri temelinde geliştirilecektir.
  4. Uzaktan öğrenme yöntemleri teşvik edilerek bireylerin sertifika almalarına imkân tanınacak ve ulusal hayat boyu öğrenme izleme sistemi kurularak kalite, etkililik ve verimliliği sağlayacak eğitim programları geliştirilecektir.
  5. Bilim ve teknoloji alanında çığır açıcı nitelikte gelişmeler sağlamaya yönelik hedefler içeren ve önemli keşif veya buluş yapma potansiyeli olan projeleri gerçekleştirecek lider ve genç araştırmacılar desteklenecektir.
  6. İş kulüpleri ve sanal istihdam fuarları özel politika gerektiren grupların işgücü piyasasına girişlerine ve kalıcı olmalarına yönelik olarak yaygınlaştırılacak, Destekli İstihdam Modeli kapsamında iş ve meslek danışmanlığı hizmeti verilecektir.
  7. Kadınların, iş kurma ve geliştirme süreçlerinin kolaylaştırılması ve desteklenmesi, karar alma mekanizmalarında ve e-ticaret platformlarında daha fazla yer almalarının teşvik edilmesi, kadın kooperatifçiliğinin güçlendirilerek destekleyici hizmetlerin sunulması ile kadınlarda finansal okuryazarlığın geliştirilmesine yönelik çalışmalar sürdürülecektir.
  8. Gençlerin, kadınların ve sosyal yardım yararlanıcılarının istihdama kazandırılması amacıyla aktif işgücü piyasası programlarından etkin bir şekilde yararlanmaları sağlanacaktır.
  9. Gençlerin işgücü piyasasına geçişlerini kolaylaştırmak amacıyla staj, yarı zamanlı ve esnek çalışma modelleri yaygınlaştırılacak, kariyer farkındalıklarını artıracak eğitim, program ve faaliyetlere ağırlık verilecektir. 
  1. Mevcut insan kaynağının veriye dayalı analizi yapılarak işgücü piyasası ihtiyaçlarına yönelik strateji ve programlar geliştirilecektir.
  1. Norm kadro, unvan standardizasyonu, kariyer planlama, performans değerleme gibi insan kaynakları süreçleri iş analizlerine dayalı olarak yapılandırılacaktır.
  1. Mesleki yeterliliklerin ulusal ve uluslararası alanda geçerliliklerinin ve yeterlilik belgesine sahip çalışan sayısının artırılmasını sağlamak amacıyla mesleki yeterlilik, sınav ve belgelendirme mevzuatı geliştirilecektir (OVP,19-20).

OVP’de yer alan 18 hedef ve politikanın en az 12’si doğrudan eğitim ve okullarımızla ilgili. Başta üniversiteler olmak üzere, liselerimiz, ortaokullarımız hatta ilkokullar bile OVP’ye karşı duyarsız kalmamalı. Eğitimciler, toplantılarda, münhasıran yapılacak çalışmalarda OVP hedefleri ile uyumlu eğitim hedeflerine odaklanmalıdır. Bu konuda adım atan okul olduğunu zannetmiyorum maalesef. Umarım yanılıyorumdur!

Sokak Köpekleri Meselesine İlkeli Bakış

Sokak köpekleri ‘terörü’

Terör kelimesinin taşıdığı menfi çağrışımdan yararlanmak için bazen sokak köpeklerinin sebep olduğu problemlerden “terör” adıyla bahsediliyor. Bu, kuşkusuz, sadece bu duruma mahsus değil. Kavramın insanlarda uyandırdığı kötü düşünce ve algılardan yararlanmak için, meselâ, trafik terörü gibi kavramlar da kullanılıyor.

Kavramlarının alan genişletmesine maruz kalması ve orijinal anlamlarının dışında kullanılması ilk defa vuku bulmuyor. Benzer hâller başka alanlarda da ortaya çıktı. En güzel ve en anlamlı örneklerden biri insan hakları kavramının alabildiğine genişletilmesi ve yerli yersiz istihdam edilmesi. Ne yazık ki bu tutum kavramın anlamını ve değerini önemli ölçüde erozyona uğrattı. Başlangıçta insan hakları deyince sadece klasik haklar akla gelirdi. Şimdi ise haklardan bahsedenlere “hangi haklar?” sorusunu yöneltmek gerekiyor.

İnsan hakları orijinal olarak klasik veya birinci kuşak hakları ifade etmek için kullanılan bir kavramdı. İnsan hakları deyince hayat, hürriyet ve mülkiyet tabiî hakları ve bunların sivil ve sosyal hayatta bileşimi ve açılımı olarak tezahür eden din, ifade, seyahat, yerleşme, meslek seçme, iş kurma özgürlükleri akla gelirdi. İnsan haklarına ilişkin felsefî ve ideolojik tartışmalar ikinci kuşak insan hakları denen hakların ortaya çıkmasına yol açtı. Böylece birilerinin birilerine pozitif anlamda bir şeyler sağlaması anlamına gelen çalışma-istihdam edilme, konut sahibi olma, ücretli tatil, ücretsiz sağlık ve eğitim hakkı gibi haklar ortaya çıktı.

Bu gelişmeden büyük ölçüce kapitalizm sorumluydu; çünkü ortaya üretilmesine sebep olduğu zenginlik insanlara onların vasıflarından ve ne yaptıklarından bağımsız olarak bu tür hakların kolaylıkla sağlanabileceği yolunda kanaatler oluşturdu. Ekonomik ve sosyal haklar adı verilen kategori böylece doğdu. İş burada da kalmadı, daha sonra üçüncü kuşak haklar denilen haklar ortaya çıktı. Sonra iş iyice çığırından çıktı. Bugün her kesim kendi pozisyonunu kuvvetlendirmek için hak kavramının itibarından yararlanmaya çalışmakta ve kavramı eğip bükerek, gelişigüzel, daha doğrusu işine yarayacak şekilde kullanmakta. Daha yakınlarda, örneğin, tabiî ve sivil değil sözleşmeden doğan bir hak olarak kullanılması gereken “emeklik hakkı” adeta doğal bir hak kavramı gibi değerlendirilerek erken emeklilik çağrılarında devreye sokuldu. Neyse, bu ayrı ve dramatik bir hikâye…

Bu yüzden, sokak köpekleri sorunundan “terör” diye bahsetmek hatalı. Kavramın orijinal anlamını ve ağırlığını tehlikeye atacak bir yaklaşım. Ancak, yanlış adlandırılmakla beraber, sokak köpeklerinin insanlar için çeşitli sorunlara sebep olduğu da açık bir gerçek. Bu sorunlar daha ziyade ağır sonuçlara yol açtığında veya bu gibi durumlara maruz kalan insanlar bir şekilde geleneksel veya sosyal medyaya ulaşma ve seslerini duyurma imkânına sahip olduğunda topluma yansıyor. Fakat her yıl on binlerce insanın köpeklerin saldırısına uğradığını, binlercesinin yaralandığını ve onlarcasının öldüğünü biliyoruz. Problem her geçen gün ağırlaşıyor; zira sokak köpekleri sokaklarda yaşamaya ve üremeye devam ediyor. Bu probleme karşı bir şeyler yapılması gerekiyor.

Ancak, konu bu şekilde gündeme gelince bazıları hemen harekete geçiyor. Bunu isteyenleri hayvan düşmanlığıyla itham ediyor. Hatta merhametsiz ve vicdansız olmakla suçluyor. Sokak hayvanlarının da yaşamaya hakkı olduğunu vurguluyor. Sokakların hayvanların da yaşama ve var olma mekânı olduğunu ve bu imkânın ellerinden alınmak istendiğini iddia ediyor.

Bu tezlerin büyük ölçüde yanlış olduğu söylenebilir. Söz konusu olan hayvanlar sokak köpekleri. Köpekler insana saldırma ve zarar verme gücüne sahip. Söz gelimi sokak kedileri için benzer şeyler söyleyen kimseyi pek duymadım. Sokakların hayvanların doğal mekânı olduğu iddiası da çok tartışmalı. Sokaklar insanların oluşturduğu mekânlar ve hayvanların sokaklarda yaşaması da insanların onlara yardım etmesine bağlı.

Netice itibarıyla yapılması gereken şey belli. Sokakların sahipsiz köpeklerden arındırılması şart. Hızla çoğalmalarının önlenmesi de. Bunun için hangi tedbirlerin ve nasıl alınması gerektiği, bu işte ana sorumluluğun kimlere düştüğü tartışılabilir. Tartışılamayacak olan insanlarla hayvanlar arasında bir tercih yapmak gerektiğinde insanların tercih edilmesi gerektiği. Akıl, mantık, ahlâk böyle buyuruyor, dünyanın düzeni bunu gerektiriyor.

Önce insanlar mı hayvanlar mı?

Probleme bakışta hayli radikal ve sert bir perspektif var. Buna göre dünya sadece insanlara ait olmaktan uzak. Dünyada yaşayan her canlının dünya üzerinde var olma hakkı var. İnsanı merkeze koyan yaklaşımlar hatalı. İnsan dünyadaki ne tek ne de en önemli canlı türü; bu yüzden, diğer canlıların hayat alanlarına ve varlıklarına müdahale etmeden yaşamayı öğrenmeli. Hatta diğer canlıları (ve cansızları) dikkate alacak yeni bir (ekolojik) vatandaşlık kavramı geliştirilmeli… Bu görüşün hoş ama boş bir fantezi teşkil ettiği ve sadece kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm olduğu, hayatın gerçeklerinden anlaşılıyor.

Bir defa, dünyada her zaman canlılar arasında bir “barış” var olmadı. Radikallerin var olduğuna inandığı mutlak uyumu bozan ilk ve tek varlık da insan değil. Canlılar arasındaki hayat bir bakıma canlı türlerinin birbirine saldırması ve varlıklarına son vermesi üzerine kurulu. Bu insanın ne sebep olduğu ne de değiştirebileceği bir gerçek. Canlıların tabiatlarının yansıması. Gücü yeten hayvanlar gücünün yettiği hayvanlara saldırıyor, onları avlıyor, öldürüyor. Söz gelimi ormanların kralı olarak bilinen arslan hemen hemen her canlıyı avlayıp yeme peşinde. Ancak arslanlar da örneğin sırtlan grupları tarafından yok edilebiliyor. Dünyada işler bu minvalde ilerliyor. Bunun değişeceğine, değişebileceğine dair hiçbir işaret de yok. Dolayısıyla, insan ne diğer canlılara karşı yırtıcılık gösteren tek varlık ne de yırtıcılığın başlangıcını yapan ve ana nedeni olan özne.

Dünya elbette sadece insanlara ait sayılmaz. Ancak, insan hayvanlardan farklı özelliklere sahip. İnsan akıl sahibi. İnsan düşünüyor ve fikir üretiyor. İnsan organizasyon, üretim yapıyor. İnsan bilim yapıyor. İnsan kural üretiyor. İnsan sosyal düzen oluşturuyor. Bu özellikler diğer canlı türlerinin çoğunda hiç yok. Bu özelliklerin bazılarının arılar ve karıncalar gibi hayvanlarda bir nebze var olduğu söylenebilecek olsa da, bu canlıların da bu bakımdan insanlarla karşılaştırılamayacak kadar ilkel olduğu biliniyor. Hayvanlar daha ziyade yaratılışlarından, tabiatlarından gelen içgüdülere ve ihtiyaç duygularına dayanarak hareket ederken insan türü içgüdüleri de hayatında kullanmakla beraber hiçbir surette sadece içgüdülere dayanan bir hayat yaşamıyor. Nitekim dünyayı dönüştüren ve bugünkü hâline getiren de insanlar…

Bu, ister istemez, insanı, tamamen ve her anlamda değilse de, bir anlamda ve bir dereceye kadar dünyanın efendisi hâline getiriyor. Bu yüzden, tarihin büyük bir bölümü boyunca insanların hayvanlara üstün ve onlara egemen olduğu görülüyor. Bu çerçevede insan bazı hayvanları evcilleştirmiş. Bazı hayvanların fiziksel gücünden yararlanarak kendi fiziksel iş gücünden tasarruf etmiş. Örneğin toprak sürmede, eşya taşımada, hayvanlar insanların yardımcısı olmuş. Ancak, ilişki her zaman tek taraflı olmamış. İnsanlar yararlandıkları hayvanları tabiatın acımasız türlerine karşı korumuş. Onların hayatını bir anlamda garanti altına almış. Tek başına tabiata bırakılsa fazla uzun yaşayamayacak hayvanlar insanın bu tutumu sayesinde hayatta kalmış. Bugün de soyu tehlikede olan hayvanların varlığını sürdürmesi büyük ölçüde insanlar tarafından koruma altına alınmalarına bağlı. Yani insan hayvan ilişkisinde hayvanlar her defasında ve mutlak anlamda zararlı çıkmamış.

Bu nedenle insanı dünyanın merkezine koyan bir yaklaşım realiteye de daha uygun. Bunun böyle olması, yani yeryüzünde egemen varlığın insan olduğu bir düzenin kurulması bir anlamda insanın dışında gerçekleşmiş. İster bir Yaratıcı deyin isterseniz tabiat deyin, bir güç insanın ve dünyanın kaderinin böyle gelişmesine sebep olmuş.  Dünya böyle işleyecek biçimde kurulmuş. Bundan dolayı, önce insan demek gerekir. Bu, hayvanların tamamen ihmâl edilmesini, görmezden gelinmesini, işkenceye ve kötü muameleye maruz bırakılmasını savunmak anlamına gelmez, ama dünyada asıl olanın daima insan olduğunu ve hayvanların her zaman insana nispetle ikincil konumda kaldığını gösterir.

Önce insanlar mı sokak köpekleri mi?

Önce bir noktanın altını kalınca çizmekte fayda var. Tartışılan konu insanlar ile tüm hayvanlar, hatta tüm köpekler değil, sadece sahipsiz köpekler, yani sokak köpekleri arasındaki ilişki. Genel olarak hayvanlardan bahsedilseydi, mesela insanların sivrisineklerle, farelerle, yılanlarla vs. ilişkisinin de ele alınması gerekirdi. Oysa gündemde olan, tekrar etmek gerekirse, tüm köpekler dahi değil, sahipsiz olan, tasma altında bulunmayan, yani sokakta yaşayan köpekler. Bunun da sebebi bu hayvanların evcilleştirilmelerine ve insanlara çok yakın yaşamalarına rağmen yırtıcı karakterlerini korumaları, insanlara zarar verecek güce sahip olmaları ve zarar vermeleri. Nitekim her yıl ülkemizde binlerce kişi sokak köpeklerinin saldırısına uğramakta ve ölümden sakat kalmaya kadar uzanan zararlar görmekte. Köpekler ayrıca birbirlerine de zarar verebilmekte. Giriştikleri kavgalarda birbirlerini paralamakta.

İnsanların sokak köpeklerinden zarar görmesi doğal olarak bu hayvanların kontrol altına alınmasını gündemde tutmakta. Tartışmaların genel çerçevesi bu. Ne zaman biri bu sorunu dile getirse bazıları radikal ve saldırgan bir tavır takınıyor. Köpek saldırılarını ve yaralanan insanların yürek burkucu durumlarını ya görmezden geliyor ya da aslında bunun, nasıl oluyorsa, köpeklerin değil insanların eseri olduğunu öne sürüyor.

Bu tuhaf ve gayriinsani bir tutum. İnsanlara zarar veren her ne ise o şeyin gündeme alınmasından daha olağan ne olabilir? Böyle yapan kimseler, Allah korusun, muhtemelen, kendileri veya bir sevdikleri benzer bir saldırıya uğrarsa ne yapacak? Akılları başlarına ancak böyle bir saldırıdan sonra mı gelecek? Oysa, insan her şeyden önce gelir. İnsana zarar veren durumların mutlaka önlenmeye çalışılması icap eder.

Diyelim ki insanların da, sahiplendikleri köpekleri daha sonra sokaklara atmaları yüzünden, soruna katkıları var. Bu neyi değiştirir ki? Böyle olması soruna karşı tedbir alma mecburiyetini ortadan kaldırmaz. Yalnızca bize meselenin bu kısmını ihmâl etmememiz gerektiğini hatırlatır. Ayrıca, tedbir alınmasından bahseden insanları merhametsizlikle suçlamak da tuhaf. Asıl merhametin köpeklerden çok onlardan zarar gören kadınlara, çocuklara karşı gösterilmesi gerekmez mi?

Sokak köpeklerinin verdiği zararları dile getiren benim gibi kimselere hemen insanların insanlara verdiği zararlardan bahsederek cevap vermek konuyu saptırmaktır. Kimse insanlar insanlara zarar vermez demiyor. Suçlular ve insan kardeşlerine zarar verenler her zaman var olmuş ve daima da var olacak. Hukuk sistemi, koca polis ve adliye teşkilatı bu tür olayları önlemekle, önleyemediği durumlarda failleri cezalandırmakla mükellef.  Ancak, hayvanlar yargılanma ehliyetine de sahip değil. Bu yüzden insanlar köpeklerin verdikleri zararlarla baş başa kalıyor. Bundan dolayı da hayvanlardan gelebilecek tehlikeleri asgariye indirmek gerekiyor.

Keza, sokak köpeklerinin insanlara verdiği zararların önlenmesi için çaba sarf eden ve çağrıda bulunan insanları hayvan düşmanı olarak etiketlemek de ucuz demagoji. Hayvanlar sadece köpeklerden ibaret değil. Ancak, tartışılan sokak köpekleri, çünkü dediğim gibi, insana zarar verme potansiyeline sahipler. Mesela sokak kedilerinden veya kuşlardan aynı ölçüde rahatsızlık duyan insanların sayısı karşılaştırılamayacak kadar az. Bunun nedeni kedilerin ve kuşların insanlara köpekler gibi ağır zarar verme potansiyelinin olmaması. Bu yüzden, sokak köpeklerine karşı tedbir alınmasını isteyenlere genel olarak hayvan düşmanı etiketini yapıştırmak çok yanlış ve çirkin bir tavır. Böyle yapanların, aynaya bakmasında fayda var. Asıl kendilerinin insanlık düşmanı oldukları yolundaki bir suçlamaya hazır olmaları gerekir. Bunların en azından bazılarının insanların sokak köpeklerinin saldırısı yüzünden yaşadığı acılara kayıtsız kalması ve onları neredeyse hiç gündemine almaması da bu suçlamanın bir bakıma ve bir dereceye kadar doğru olduğunu gösteriyor denebilir. Ayrıca, sokaklar insanların oluşturduğu mekânlar, dolayısıyla sokak köpeklerine yaşama imkânını da insanlar vermiş oluyor. Yani sokakların hayvanların doğal yaşama ortamı olduğu görüşü temelsiz.

Çözüme giden yol

Köpeklere kaşı nasıl tedbir alınacağı elbette tartışmaya açık. Tekrar edeyim, kimse hayvanlara eziyet edilmesini istemiyor. Ne var ki sokakların köpeklerden arındırılması ve insanların köpek saldırılarından korunması şart. Bu ciddi sorun onu görmezden gelmekle yok edilemez. Sokak köpeklerinin sahiplendirilmesi, sahiplendirilemeyen hayvanların barınaklarda toplanması ve üremelerinin önlenmesi için kısırlaştırılması, bulaşıcı hastalık taşıyan tedavisi imkânsız köpeklerin itlaf edilmesi bu sorunu çözmek için ilk yapılabilecekler arasında yer alıyor.

Lea Ypi’nin anı kitabı Özgür: Sosyalizm, Liberalizm ve Özgürlük

6 Eylül 2023

1989-91 yıllarında Moskova merkezli dünya sosyalist sisteminin çökmesinin ardından, bu sürece içeriden tanıklık edenlerin anıları hâlâ yayımlanmaya ve ilgi toplamaya devam ediyor. Yirminci yüzyılda yaşanan bu büyük sosyo-politik deneyin ve deneyimin muhasebesinin hakkıyla yapılıp gerekli derslerin çıkarılması henüz tamamlanmış değil. Konuya farklı farklı açılardan ışık tutan anılara da, farklı açılardan değerlendirmelere de hâlâ ihtiyaç var.

Lea Ypi’nin 2021’de Britanya’da “Free: Coming of Age at the End of History” (Özgür: Tarihin Sonunda Büyümek), Kuzey Amerika’da “Free: A Child and a Country at the End of History” (Özgür: Tarihin Sonunda Bir Çocuk ve Bir Ülke) başlığı ile yayımlanan kitabını okurken bu konu hakkında yazmam gerektiğini düşünmüş ve bunun için Türkçe çevirisinin yayımlanmasını beklemeye başlamıştım. Kısa sürede yirmiden fazla dile çevrilen kitap, sonunda ülkemizde de Temmuz 2023’te “Özgür: Her Şey Parçalanırken Büyümek” başlığı ile yayımlandı.(1)

Günümüzde LSE’de(2) politik teori dersleri veren Lea Ypi (Üpi okunur), anılarının ilk yarısında Avrupa kıtasında Kuzey Kore benzeri bir Stalinist rejimin 1990 sonuna dek hüküm sürdüğü(3) Arnavutluk’taki hayatı 1979’da dünyaya gelmiş bir çocuğun gözlerinden aktarıyor. Kitabın ikinci yarısında ise ortaokul ve lise yıllarında tanık olduğu, yazarın “sosyalizmden liberalizme geçiş” dediği döneminin travmatik olayları yer alıyor. Her iki döneme ait bu kişisel tanıklıklar çok değerli. Bu konulardaki kişisel görüşleri, ideolojik ve politik tercihleri ne olursa olsun, tüm okuyuculara bir şeyler verebilecek, belki bazı hususları yeniden düşünmeye teşvik edebilecek bir kitap bu.

Lea, matematik öğretmeni annesi Vyolka, orman mühendisi babası Cafer, erkek kardeşi Lani ve babaannesi Leman ile Arnavutluk’ta yokluk ve yoksunluk içinde yaşamaktadır. Etrafında tüm gördüğü bu aynı durum olduğundan, “başka bir dünyanın mümkün olabileceği” –hele o küçük yaşlarda– elbette ufkunda bile yoktur. Doğal olarak, içine doğduğu bu dünyada mutlu mesut bir çocukluk geçirmektedir. Arnavutluk dışındaki dünya ile temasları ise tek tük –ve elbette sıkı kontrol altında– gelen bazı turist grupları, ve zar zor izleyebildikleri bir iki Yugoslav televizyon kanalıdır.

Yugoslavya’da da komünist partinin tek parti diktatörlüğü olmakla beraber, Arnavutluk’a kıyasla –özellikle sosyo-ekonomik ve kültürel konularda– çok daha ılımlı politikalar izlenmektedir. Ailenin Yugoslav televizyon yayınlarından en çok izlediği şey ise reklamlardır. Ne zaman reklamlar başlasa, babası o sırada genellikle mutfakta bir şeyler yapmakta olan annesi ile babaannesine heyecanla “Reklama! Reklama!” diye bağırarak haber verir. Onlar da koşarak salona gelip hep birlikte –Arnavutluk’ta kimsenin görmediği– türlü çeşitli cazip tüketim ürünlerini keyifle seyrederler. Fakat annesi ile babaannesi o sırada anında bırakmaları imkansız bir şey yaptıkları için salona koşup gelmeleri gecikir de, reklamları kaçırırlarsa, babası hemen “suç bende değil, size seslendim fakat geç geldiniz” dese de, böyle sık sık yaşanan aile kavgalarından biri daha patlak verir. İki kadın bir olup onu ev işlerine hiç yardımcı olmadığı için, bütün iş onlara kaldığı için, reklamları kaçırmalarına neden olmakla suçlarlar.

Kitap kapağında görülen, vazo olarak kullanılmış boş kola kutusu ise, Arnavutluk’ta adeta elmas gibi ender bulunan bir objedir. Dolusunu görenin hemen hiç olmadığı, boş bir Coca-Cola kutusunun evlerde salonun baş köşesine konmuş bir süs eşyası olarak kullanılması statü sembolü haline gelmiştir. Çünkü bunun dışında bütün evler, mobilyaları ve tüm diğer eşyaları ile tıpatıp aynıdır. Geri dönüşüme girerek vazoya dönüşmüş bu boş teneke kutusunun yeri, genellikle televizyon ya da radyo üzerindeki oya üzeri, çoğunlukla da bir Enver Hoca resminin yanıdır.

Bir gün nihayet Leaların da evinin de bu statüye kavuşup kısa bir süre sonra bu değerli objenin kaybolmasıyla ilgili olarak yaşananlar da tam bir kara mizah örneğidir. Ayrıca, Kuzey Kore’de sınırdan asla geçemeyecek böyle bir “emperyalist” şeyin Arnavutluk’a –herhalde turistlerle birlikte– girmesine şaşırtıcı bir şekilde göz yumulduğunu da bu vesileyle öğrenmiş oluyoruz. Oysa, “emperyalist” ya da “revizyonist” olmakla suçlanıp asla kullanılmaması gereken bazı saç modelleri, oje renkleri var.

Lea’nın annesi, babası, babaannesi (şifreli anlamını ve ayrıntılarını çok sonra öğreneceği “biyografi” nedeniyle) partili değildir ve olmaları da mümkün değildir. Çocuklarının aynı ayrımcılıkları ve dezavantajları yaşamaması için aile geçmişi özenle gizlenmekte ve onların rejimin istediği “makbul vatandaş” (ve “yoldaş”) olacak şekilde “eğitim” görmesi desteklenmektedir. Fakat böyle bir “eğitim” alan Lea evde hiç Enver Hoca resminin bulunmamasını sorgulamaya, bundan şikayetçi olmaya başlamıştır. Bunu dile getirdiği her defasında ise, aile büyükleri herkesin evinde olduğundan daha büyük, daha güzel bir resim ve bir de ona uygun resim çerçevesi aradıkları, bir gün elbet bulup koyacakları gibi sözlerle konuyu savsaklamaktadırlar.

Bir ara ailece çok yakın dostları olan partili komşuları Mihal ve Donika ile birlikte yemek yerken Lea, sitemle “bana Enver Amca’nın resmini koyacaklarına söz verip duruyorlar fakat hiç yapmıyorlar. Sanırım onlar Enver Amca’yı sevmiyorlar” deyiverince bir anda ortalık buz kesilir, herkes donup kalır. O sırada mutfakta bulunan babaanne hemen gelip salona açılan kapı içinde dururken elleri titremektedir. Babası elindeki çatalı düşürür. Bir süre evde lambanın etrafında dönen sineklerden başka hiçbir ses duyulmaz. Ardından, az önce onun ne kadar akıllı olduğunu söyleyerek istemeden belki onu böyle bir fırsattan yararlanmaya yüreklendirmiş olan partili komşu Mihal Amca yüzünü asarak “Bu söylediğin akıllı kızların söyleyeceği bir şey değil. Böyle bir şey söylemek çok aptalca oldu, şimdiye kadar senden duyduğum aptalca şey” der ve şöyle devam eder: “Annen baban Enver Amca’yı seviyorlar. Parti’yi seviyorlar. Bir daha hiç kimseye böyle aptalca şeyler söylememelisin. … Anlıyor musun? Bu söylediğini bir daha asla tekrar etmemelisin. … Bana söz ver, eğer bir daha ailen hakkında aklına böyle aptalca fikirler gelecek olursa, gelip bana söyleyeceksin. Bana, başka hiç kimseye değil. Donika Teyze’ye bile değil. Anlıyor musun?”

Bu anekdot totalitarizm altında bırakın tek adam (ve/ya da tek parti ve/ya da resmi ideoloji) hakkında olumsuz duygu ve düşüncelere sahip olmayı, onu sevmemenin bile insanlar için nasıl tehlikeli olduğunu gösteren örneklerden sadece biridir. O kadar ki, lideri sevmeyen birileriyle dost olmanın da aynı kapıya çıktığını, bu konularda insanın eşine bile tam güvenemediği durumlar olabileceğini göstermektedir. Sovyet blokunda Stalin sonrasında yaşanan görece yumuşamadan Enver Hoca tarafından tecrit edilen 1991 öncesi Arnavutluk George Orwell’in 1984 adlı romanından uyarlama bir filmin setini andırmaktadır.

Lea’nın ilkokula başlaması da olaylı olur. Altı yaşını ancak okullar açıldıktan bir hafta sonra dolduracağı ve kuralı biraz esnetmeyi kimse göze alamadığı için, parti Merkez Komitesinin eğitim bürosundan özel izin almaları gerekmektedir. Anne ve babası günlerce bu görüşmeye hazırlanırlar, çocuklarına da Parti ve Enver Amca ile ilgili bütün şiirleri çalıştırırlar. Parti Merkez Komitesi binasına yaklaştıklarında, en önde giden annesi geriye dönüp baktığında birden “Beyaz!” diye çığlık atıp küçük Lea’nın saçlarını arkadan bağladığı kurdeleye endişeyle bakar. Bunun üzerine babası tek kelime etmeden hemen koşarak eve giderek on beş dakika içinde elinde bir kırmızı kurdele ile nefes nefese geri döner ve mülakata ucu ucuna yetişirler.

1991 öncesi Arnavutluk’a çoğunlukla iki grup turist gelir: Birinci grup, ülkelerindeki sosyal-demokrasiyi beğenmeyip “dünyada sosyalizmi ilkeli, tutarlı ve tavizsiz bir şekilde inşa eden tek ülke” olarak gördükleri Arnavutluk’taki Stalinist rejime tapan bazı İskandinav Marksist-Leninist sosyalistlerdir. İkinci grup ise, Avrupa’nın bu muhtemelen en yoksul ülkesine önyargılı ve yukarıdan bakan, egzotik yerlere meraklı antisosyalist turistlerdir. Birincilere “hayalperestler”, ikincilere ise “gerçekçiler” diyen yazar küçük yaşlardan beri ikinci grubu çok daha fazla itici bulmaktadır.

Örneğin, Lea 9 yaşında iken bir okul gezisinde caddede bir turist otobüsü manevra yaparken karşıdan karşıya geçmektedir. O sırada turistler ona dikkatli olması için Fransızca seslenirler. O da Fransızca cevap verince bir anda etrafında bir düzine kadar Fransız turist toplanır. Nasıl olup da Fransızca konuşabildiği, Fransa’yı bilip bilmediği gibi kibir kokan sorularla ona “hayvanat bahçesinde en çok ilgilerini çeken hayvanı nihayet bulmuş gibi” davranmalarına çok bozulur. Bunun üzerine onlara Victor Hugo’nun Sefiller romanındaki sokak çocuklarından Gavroche’un söylediği şarkıdan bir bölüm okuyup hiç bilmedikleri, tanımadıkları insanlara önyargılı ve kibirli olmak nasılmış, gösterir.

Arnavutluk’taki korkunç yokluk ve yoksunluğu allayıp pullayıp idealize eden ve sonra da İskandinav ülkelerindeki konforlu hayatlarına dönerek orada viskilerini yudumlayıp böyle “aykırı” (“hayalperest” ve “havalı”) “devrimci” lafazanlıklar yapan birinci grupla doğal olarak bizlerle paylaşacak böyle bir anısı olmamıştır Lea’nın. Onların “güncellenmiş” versiyonları ile ise daha sonra karşılaşacaktır.

Lea 10-11 yaşındayken Doğu Avrupa ülkelerinde totaliter komünist rejimler birer birer çökmeye başlamıştır. Üstelik süreç sadece Polonya, Doğu Almanya, Çekoslovakya, Macaristan, Bulgaristan gibi Moskova çizgisinde olanlarla sınırlı kalmamıştır. Kâğıt üzerinde hâlâ Varşova Paktı üyesi olmakla beraber, fiilen adeta bağlantısız devletler topluluğu üyesi gibi hareket eden Romanya, ve Moskova’ya ilk başkaldıran ve Varşova Paktı dışında kalıp bağlantısız devletler topluluğuna öncülük eden devletlerden biri olan Yugoslavya’da benzer bir süreç eş zamanlı olarak yaşanmaya başlamıştır. İlginçtir ki, tüm bu ülkeleri Marksist-Leninist çizgiden saparak “revizyonist” olmak, “emperyalizme ve kapitalizme karşı tavizkar politikalar izlemek” vs. ile suçlayan Arnavutluk da bunun dışında kalamaz. (4)

Dünyada yaşanan bu olaylar o sıralarda ilkokulu bitirip ortaokula başlama yaşlarındaki Lea’nın aklının erebileceği, doğru dürüst bilgi sahibi olabileceği konular değildir elbette. 1991 öncesi Arnavutluk’ta bizzat görüp yaşadığı, hiç bitmek bilmeyen yokluklar ve kuyruklar dahil, sayısız olumsuzluklar da onun zihninde büyükler kadar olumsuz izler bırakmaz. Çünkü onun dünyasında hemen herkes benzer koşullarda yaşamaktadır. Dolayısıyla, içine doğduğu bu dünya onun için “normal” olup bu şartlar çerçevesinde, istikrar içerisinde, mutlu mesut yaşayıp gitmektedir. Ne var ki, Lea’nın bu dünyası 1990 sonundan itibaren başlayan geçiş süreci ile alt üst olur.

İlk şok eski rejimin bir daha geri gelmemek üzere gittiğinden emin oldukça aile büyüklerinin onunla yavaş yavaş paylaşmaya başladıkları, ailesinin geçmişiyle ilgili sırlardır. Bunu eski sistemin iflas edip çöktüğü fakat sürecin iyi yönetilememesi sonucu onun yerini alacak yeni sistemin henüz kurulmadığı, kaotik bir geçiş sürecinin yol açtığı, daha önce hiç yaşamadığı derecede olumsuzluklar izler. Bunlar da onun bir yandan aile büyüklerini izleyerek değişime ayak uydurmaya çalışırken, bir yandan değişimle birlikte gelen olumsuzluklar karşısında ister istemez geçmişe biraz nostalji ile bakmasını getirir.

Buna bir örnek, Batı dünyasındaki İzcilere benzeyen, fakat çocukların aşırı dozda ideolojik-politik endoktrinasyona tabi tutuldukları Piyoner (5) örgütünün son etkinliğidir. Lea’nın “inanılmaz derecede çok çalışarak kazandıktan sonra her gün gururla takarak okula gittiği kırmızı Piyoner fuları” ile katıldığı bu iki haftalık yaz kampı hem onun “son Piyoner etkinliği”, hem de “devletin verdiği son tatil paketi” olmuş. O çok kıymetli “kırmızı Piyoner fuları” ise, daha sonra artık “kitap raflarının tozunu aldıkları bir bez parçası” olup eski Arnavutluk’ta insanların kazandıkları tüm o yıldızlar, nişanlar, madalyalar ve sertifikalar gibi hiçbir kıymetiharbiyesi kalmamış.

Kitabın aynı bölümünde “emekçi sınıfların özgürlük ve demokrasiyi son kez kutladıkları” denildiğinde – bazı okuyucuların kafası karışabilir belki – herhalde söz konusu olsa olsa totaliter rejimin tek sesli basın ve yayın araçlarıyla yaymaya çalıştığı fakat kimsenin inanmadığı desteksiz yalanların 11 yaşındaki bir çocuğun zihninde yansımasından ibarettir. Yoksa Arnavutluk’ta insanların sevmeme hakkının bile olmadığı tek adam, tek parti yönetimine dayalı, totaliter komünist rejim altında emekçilerin baskı altında olmadan kutlayacakları bir özgürlük ve demokrasi olmadığı açıktır. Bunun hemen ardından gelen “Romanya’da Çavuşesku’nun ‘Enternasyonal’ marşını söylerken kurşuna dizilerek öldürülmesi” bahsinde de aynı durum söz konusu olsa gerek. Herhalde Arnavutluk (ya da belki Yugoslavya) basınında olay bu şekilde haber yapılmıştır. Onu bu şekilde kahramanlaştırma çabasının altında yatan neden ise, bir yandan, ülkesinde benzer bir totaliter rejim kurması, diğer yandan ise, Moskova’dan bağımsız bir dış politika izlemeye çalışması olabilir ancak. Üstelik Çavuşesku bunu yaparken emekçi sınıfların enternasyonal dayanışmasının tam tersi yönde hareket edip ABD ve diğer NATO devletleriyle özel ilişkiler geliştiriyordu. Ölüme mahkûm edilip kurşuna dizilmesi sırasında “Enternasyonal” marşını söylemeye kalktığı da zaten hiçbir belge ve kanıta dayanmayan bir iddia ve rivayetten başka bir şey değildir.

Arnavutluk’ta 1990 sonrasının olumsuzlukları arttıkça Lea’nın tepkisi de artar. Gemi ya da tekneyle İtalya’ya gidenlerin başlarına gelenler üzerine, “eskiden sosyalist ülkelerden kaçan herkese kahraman, şimdi ise suçlu gibi” muamele edildiğini söyler. Ona göre, Batı (liberalizm) tarafından insanların dışarı çıkmaları engellendiği ve buna kalkışanlar hapse atıldığı sürece özgürlük savunuculuğu yapılıp, bu durum değiştiğinde ise, özgürlük savunuculuğu rafa kaldırılarak bu kez insanların içeri girmeleri engellenmekte, buna kalkışanlar hapse atılmaktadır. Zaten o “seyahat özgürlüğü” de parası olmayan insanlar için hiçbir şey ifade etmemektedir.

Bu sancılı geçiş döneminin olumsuzlukları 1997’de doruğa çıkar. “Piramit sistemi” denilen (bizde daha çok “saadet zinciri” olarak adlandırılan) firmalar ortaya çıkmış, insanlar yüksek gelir beklentisiyle birikimlerini bunlara yatırmış, sonra bu firmalar birer birer batmıştır. Bunun üzerine başlayan gösteriler ve olaylar hızla büyüyüp kontrolden çıkarak aylarca ülkede devlet otoritesinin yerini yağmalar, silahlı çeteler ve çete savaşları alır, birçok yerleşim yeri çoğu mafya tipi değişik silahlı çetelerin kontrolüne geçer.

İç savaşı andıran ve iki bini aşkın kişinin ölümüyle sonuçlanan bu terör ortamında Leaların evinde kulakları sağır edercesine kalaşnikof sesleri duyulur, pencerelerinin önüne boş mermi kovanları düşer. Lea’nın birkaç gün dili tutulur ve bu sırada intihar düşüncesi bile aklından geçer. Bu nedenle bir süre kaygı bozukluğu için Valium vb. ilaçlar alması gerekir. Lea bu sırada artık lise son sınıfta okuyan, 18 yaşında bir gençtir.

İktidardaki Demokrat Partinin kadın kolu merkez yöneticilerinden biri olan “girişimci ruhlu” annesi ile arası pek iyi değildir. Bu tür konularda annesiyle sık sık tartışan babasına daha yakındır. Annesi 1991 öncesinde bir defasında kolektif çiftlik çalışanı birinden yasa dışı olarak elli tane civciv satın alıp gizlice kendi bahçelerinde tavuk beslemeye kalkmıştır. Sonra, 1991’de Lea’nın babaannesiyle birlikte gittiği Atina seyahati dönüşü, yakın çevrelerindeki insanlara hediye götürmeleri için ev sahiplerinin verdiği kabak lifinden yapılmış banyo süngerlerinden para kazanmak için 12 yaşındaki Lea’yı sokak satıcısı olarak kullanmıştır. Hatta bu son “saadet zinciri” krizinde de ailenin çok fazla olmasa da, bir miktar para kaybetmesine neden olmuştur.

1997’deki terör ortamında bunlara bir başka ve oldukça travmatik bir olay daha eklenir. Lea’nın annesi ve erkek kardeşi Lani’nin sahilde bulunduğu bir sırada çevrede silahlı çatışmalar kızışınca, can havliyle annesi İtalya’ya giden bir gemiye binmeye karar verir. Neyse ki sağ salim oraya varıp eve telefon eder. Önce siyasi iltica, sonra vatandaşlık başvurusunda bulunup onları da yanına almayı düşünmektedir. Lea’nın babası ise artık onunla konuşmayı reddetmekte, hatta kendisini mahkemeye vereceğini ve boşanacağını söylemektedir.

Onun ısrarıyla Demokrat Parti milletvekili olan babası parti içinde muhalif konumdadır. Bu partiyi artık sosyal demokrasiyi benimsemiş eski komünist parti üyelerinin bulunduğu Sosyalist Partiden daha yakın bulmuştur kendine. Fakat eskinin reddi konusunda olduğu kadar kafası açık değildir yeninin nasıl olması gerektiği konusunda. Hatta onun da içinde yer aldığı bir grup milletvekili, yayınladıkları bir bildiri nedeniyle, parti yönetimi tarafından “kızıl oportünistler” olarak adlandırılmıştır.

Lea’nın lise sonuncu sınıfta olduğu 1997’deki olaylar sırasında okullar kapanır, dersler televizyondan görülür. Sadece Haziran sonunda birkaç gün açılıp son sınıf öğrencilerin sınavları yapılabilir. Ardından üniversite eğitimi için Lea da İtalya’nın yolunu tutup felsefe ve özel olarak da (ülkesinde yaşanan sosyalizm deneyi ve deneyimi için teorik referans oluşturan) Marksist felsefe okur.

Lea, insanın “nasıl biri olmak istiyorsa öyle olmasına, hatalar yapıp onlardan ders çıkarmasına, dünyayı kendince keşfetmesine” eskiden sosyalizmin, şimdi ise farklı şekillerde kapitalizmin “imkan vermediği” kanaatine varmıştır. Üniversite yıllarında tanıştığı Batılı sosyalistlerin Doğu Avrupa’da (eski SSCB topraklarında 1917, diğer Doğu Avrupa ülkelerinde 1945 yılından beri) uygulamaya konmuş sosyalizmi hiç dikkate almayıp, neyin doğru, neyin yanlış yapıldığını inceleyip gerekli dersleri çıkararak özgürlük mücadelesine devam etmek yerine, “o zaten gerçek sosyalizm değildi, gerçek sosyalizmi yarın biz kuracağız” şeklinde bir anlayış içinde olmalarına da tepki duyar.

Klasik liberal düşünceyi benimseyen annesi o dönemde aralarındaki ideolojik ve politik kutuplaşmayı iyi idare eder. Sadece bir keresinde kuzenlerden birinin geçmişte sosyalist Arnavutluk’ta yaşanan onca şeyden sonra Lea’nın yurt dışına gidip oralarda nasıl sosyalizmi savunabildiğine şaştığını söylediğini aktarır, o kadar. İkisi buna sadece gülüp geçer; konuyu kurcalamazlar. Yazar aslında bu soruya verilecek cevabın bir kitap tutacağını düşünür. İşte o kitap bu kitaptır.

Elbette bu cevabı tatmin edici bulup bulmamak kişiden kişiye değişebilir. Lea’nın liseyi bitirdiği 1997 yazında üniversitede felsefe okumaya karar vermesi ve Marksizm konusunda babasının dile getirdiği düşüncelere biraz yakın duran benim gibi okuyucular bu cevabı pek tatmin edici bulmayabilirler. Fakat kitabın asıl önemi ve değeri burada değil, yazarın deyimiyle “sosyalizmden liberalizme geçiş” dönemine ait yaşanmışlıkları, tanıklıkları okuyucuya çok güzel bir şekilde aktarmasıdır.

Aslında Lea’nın “sosyalizmden liberalizme geçiş” sürecinde yaşadığı sorunu ve ikilemi kitaptaki birçok değerli anekdottan biri çok güzel temsil ediyor bence.

Eski “Partili” komşuları ve aile dostları Donika 1990 sonrasında bir gün elinde içi sarı sıvı dolu bir şişeyle Lealara gelir. Bunu bir kuzeni Atina’dan hediye olarak getirmiştir. O da limonlu şampuan olduğunu düşünerek saçlarını onunla yıkayınca kafasında acayip bir karıncalanma ve kaşıntı başlamıştır. Bu yüzden Lea’nın babaannesinden etikette Yunanca neler yazdığını öğrenmek ister. Babaanne de ona bunun şampuan değil, “bulaşık makinesi sıvısı” denen bir şey olduğunu söyler.

Yazarın anlattıklarından benim anladığım; sanırım Arnavutluk’ta yaşanan “sosyalizmden liberalizme geçiş” de maalesef biraz böyle olmuş. Bundan kimlerin ne derece sorumlu olduğu da ayrı bir konu. Herhalde tek masum taraf, 18 yaşından küçük Arnavutluk vatandaşlarıydı.

Öte yandan, Arnavutluk halkının büyük bölümünde hayatın bu travmatik geçiş döneminde eskisinden kötü olduğu kanaati oluşması anlaşılabilirse de, bu sürecin söz konusu sosyalist ülkelerin tümünde böyle yaşanmadığını da unutmamak gerekir. Örneğin, Çekoslovakya’da “sosyalizmden liberalizme geçiş” dönemi Balkanlar’dan Kafkasya’ya uzanan coğrafyadan çok farklı yaşandı.

Eski Çekoslovakya’nın dağılmasının (Çekya ve Slovakya olarak iki devlete ayrılmasının) son derece barışçıl bir şekilde, tereyağdan kıl çeker gibi, bir referandumla gerçekleşmesi ile eski Yugoslavya ve SSCB’nin dağılmasının son derece kanlı bir şekilde, savaşlar, soykırımlar vb. yaşanarak gerçekleşmesi, ve o toprakların hâlâ yer yer alevlerin yükseldiği (Ukrayna’daki savaş gibi) bir yangın yerini andırması arasındaki büyük tezat nasıl açıklanabilir?

Yazar kitabın son paragrafında şöyle diyor: “Benim içinde yaşadığım dünya özgürlüğe annemin ve babamın kaçmaya çalıştıkları dünya kadar uzak. İkisi de bu idealden uzak. Fakat başarısızlıkları farklı şekillerde oldu, ve bunları anlayamazsak, bölünmüşlüğümüz devam edecek. İşte benim hikâyemi yazma nedenim bu mücadeleyi anlatmak, uzlaştırmak ve sürdürmek.”

Burada yazarın sosyalist dünya ile liberal dünyanın – her iki düşünce akımının da sahiplendiği – özgürlük idealine aynı derecede, eşit mesafede uzak olduğunu iddia ettiğini sanmıyorum. Sanırım burada kastedilen, ikinci cümlede vurgulandığı gibi, ikisinin de özgürlük idealini gerçekleştirmeyi farklı şekillerde başaramamış olduğu. 1917’de Rusya’da başlayan “kapitalizmden sosyalizme geçiş” sürecinin özgürlük idealini gerçekleştirmekten ne kadar uzak olduğu açık. Üstelik Rusya’daki Bolşeviklere ve onların peşinden giden diğer ülkelerdeki komünistlere bunun böyle olacağını daha baştan söyleyip uyaran liberaller de, sosyal demokratlar ve sosyalistler de vardı. Bugün liberal dünya da “dikensiz gül bahçesi” değil. Hatta, genel olarak “liberal demokrasi” ortak paydasına sahip olmak dışında, “serbest rekabet”, “serbest piyasa” gibi bir dizi liberal kavramın – ülkeden ülkeye, yıldan yıla önemli değişiklikler gösterebilen – bu dünyada ne derece hayata geçirilebildiği de tartışılır.

İnsanın özgür olarak “nasıl biri olmak istiyorsa öyle olmasına” imkân verilmesi büyük bir soru. Bu ve benzeri sorulara farklı deneyimleri anlatarak ve anlamaya çalışarak, uzlaştırmaya çalışarak cevaplar aramak, insanlığın tarih boyunca yürüttüğü özgürlük mücadelesinin sürdürülmesi ve ilerletilmesi için çok değerli. Lea Ypi’nin anı kitabı bu çabalara önemli bir katkı oluşturuyor.

Sonnotlar:

1. Ben kitabın Türkçe çevirisini okumadım fakat şöyle hızlıca göz attığımda dikkatimi çeken bir soruna değinmek zorundayım. Özgün metinde (en azından benim okuduğum K. Amerika basımında) baklava, börek, kısmet, inşallah gibi Osmanlı döneminde Balkan dillerine de girmiş ve hala kullanımda olan bazı kelimeler İngilizceye çevrilmeden ve buradaki gibi yatık yazılırken, Türkçe çeviride bu ayrıntının gözden kaçması kitaptaki kültürel bir rengin kaybolmasına neden olmuş maalesef.

2. Açık adı: “London School of Economics and Political Science” (Londra Üniversitesi Ekonomi ve Siyaset Bilimi Fakültesi), kısaca “London School of Economics”.

3. Enver Hoca liderliğindeki Arnavutluk Emek Partisi, Stalin’in 1953’te ölmesi ve özellikle Sovyetler Birliği Komünist Partisinin 1956’daki 20. Kongresinde Stalinizmin mahkum edilmesinden sonra, giderek Sovyet blokundan uzaklaşıp Mao liderliğindeki Çin’le birlikte hareket etmeye başlamıştı. Çin’de Mao sonrası dönemde başlayan değişimlere de karşı çıkan Tiran, daha sonra (kendi özgün ideolojisine vurgu yapan bir kişisel hanedanlık rejiminin kurulduğu ve Moskova ile ilişkileri korumaya da önem veren Kuzey Kore’den farklı olarak) adeta dünyada Stalinizmin merkezi haline gelmişti. O dönemde (1970’lerin ikinci yarısında) Tiran çizgisini Türkiye’de savunan başlıca grup “Halkın Kurtuluşu” olup günümüzde bu hareket “Emek Partisi” (EMEP) olarak devam etmektedir.

4. Oysa, Arnavutluk’a üç aşağı beş yukarı benzer çizgi izleyen Çin’in ya da Kuzey Kore’nin yanı sıra, “başını Sovyetler Birliği’nin çektiği dünya sosyalist sistemi” içinde yer alan Vietnam ve Küba gibi bazı Avrupa dışı sosyalist ülkeler aynı akıbeti paylaşmazlar.

5. Burada tamamen farklı bir alan olan çeviri meselelerine girmek istemem fakat Türkçe kitapta bu terimin “Öncü” olarak çevrildiğini gördüm. Oysa Türkçeye bu “Piyoner” olarak girmiş bulunmaktadır. Tıpkı “Komünist Parti” yerine “İştirakiyun Fırkası” (ya da “Lordlar Kamarası” yerine “Ağalar Odası”) demediğimiz gibi, bunda da aynı yolu izlemek gerekir.

 

 

 

 

 

 

Beka Sorunu

İklim değişikliği, kuraklık, kentleşme, insanların topraktan kaçıp şehirlerde yaşamak istemesi, maliyetlerin artması hem dünyanın hem de ülkemizin tarımını çok kötü etkiliyor. İnsanlık, var olduğu, sindirim sistemi de evrilip başka bir şekle dönüşmediği sürece bir şeyler yemek zorunda ki hayatta kalabilsin. Bir şeyler yiyebilmek için de en gerekli meta toprak ve su. Ama mevcut durumda suyun kıtlığı ve toprakların hem kaybolması hem işlenmemesi, ülkemizin de insanlığın da bekasını tehdit eder noktaya geldi.
Bizim ülkemizdeki bir başka sorun da, tarım arazilerinin gerek miras yoluyla bölünmesi gerekse de deprem korkusuyla yüksek katlı bina yapmaktan kaçınma dolayısıyla şehirlerin tarım arazilerine doğru yayılması, tarım arazilerinin imara açılmasıdır. Verimli topraklarımız hem azalıyor hem de ekilmiyor.
Şehirlerden dışarıya çıktıkça, yolun sağında ve solunda, birkaç futbol sahası büyüklüğe bölünmüş tarlalar görüyoruz. Böylesine küçük topraklarda yapılacak bir ekimden elde edilecek mahsul, belki eken evin ihtiyacını bile karşılayamayacak kadar az olacaktır. Bir de bu kadarcık toprağı ekmek için kullanılacak emek ve makine maliyeti de elde edilebilecek kazancı götürecektir. Tabii bu etkenler de toprağın sahibini, ekip zarar etmektense veya para kazanamamaktansa toprağı hiç ellememeye itiyor.
2015 yılında meclis, “tarım arazilerinin miras yoluyla bölünememesi hakkında kanun” çıkararak bir nebze bu soruna çözüm getirmeye çalıştı. Özel mülkiyetin kutsallığına itibar eden hukuk sistemimizde, ileride karnımızın doyabilmesi için biraz zorlayıcı bir tedbirdi bu. Bu kanuna göre babadan kalan 100 dönüm arazi 5 kardeş arasında 20’şer dönüme bölünüp verimlilikten düşmesindense, yine aile içinde anlaşılarak, bir kardeş tarafından 100 dönüm arazinin ekilmesine imkan verilmek istenmişti. Kanun isabetli, iyi niyetli ama sonuç çıkaracak işlevsellikten uzaktı. Çünkü 5 kardeşin 5’i de hem anlaşamıyor hem de zaten pek tarım yapmak istemiyorlar. Yeni neslin ise tarımda istihdam edilmeye hiç niyeti yok.
Özel mülkiyetin kutsallığına ucundan azıcık dokunan bu kanun pek işe yaramamış olmalı ki, şimdi yine Tarım ve Orman Bakanlığı’nın önerisiyle, “Orman Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” çıkartılarak, hisselilik, mülkiyet ihtilafı, parçalılık, tarımsal faaliyete son verilmesi, göç veya başka bir sebeple üst üste iki yıl süreyle işlenmeyen tarım arazilerini tespit ederek, ekonomiye kazandırılması ve kamu yararına kullanılması için bu arazileri, kira geliri arazi maliklerine ait olmak üzere ve arazinin vasfının değiştirilmemesi şartıyla, sezonluk olarak rayiç bedelden aşağı olmamak üzere kiraya verebilecek. Kiralamada arazinin bulunduğu yerleşim yerinde ikamet edenler ve STK’lar öncelikli olarak yararlanacak. Kira gelirleri arazi sahiplerine verilecek.
Dikkat edilirse bu kanunda da özel mülkiyetin kutsallığına saygı gösterilerek, azıcık zorlamayla toprakların ekilip değerlendirilmesi amaçlanıyor.
Şu anda ülkemizde 1,5 milyon hektar tarım arazisinin ekilmeden atıl şekilde beklediği belirtiliyor. Yeni çıkacak kanunun bu derde derman olup olamayacağını önümüzdeki 5 yıl içinde görebiliriz ancak.
Benim bu konuda başka bir görüşüm var. Bu görüşüm, bu yazının yayınlandığı platformun genel dünya görüşüne, tabii bu arada benim de fikirlerime epey bir tezat teşkil ediyor. Biraz fazlaca otoriter ve metazori içeriyor. Ama işin içinde yine özel mülkiyet ve özel teşebbüs var. Önerime göre mülkiyet hakkına dokunulmayacak ama tarım arazilerinin kullanım hakkı maliklerinin elinden (gerekirse) rızası hilafına alınıp, özel sektörün işletmesi için devlet kontrolünde ihaleyle uzun dönemli kiraya verilecek.
Öncelikle tespit edilmiş 1,5 milyon hektar tarım arazisinin, bundan böyle üzerine kesinlikle tek bir taş dahi konamayacak şekilde imar çerçevesinden, ihtimalinden çıkarılması, ilk yapılacak iş olmalı. Belki de bu hüküm anayasaya konacak kadar muhkem olmalı. Bunun peşinden de bu araziler, devletin zoruyla, itirazı gayrikabil olarak, yerine göre 10 bin, yerine göre 50 bin, 100 bin dönümlük bütünler halinde yerli ve yabancı tarım şirketlerine, sadece tarım yapmak ve elde edilecek kazançtan mülk sahiplerine arazisi büyüklüğünce pay verilecek şekilde ihaleyle verilmesini öneriyorum. Bu yolla, büyük parçalar halinde, tek bir ticari kurum tarafından işlenecek topraktan hem daha çok verim alınacak, daha az su harcanacak, makineler ve gübre verimli kullanılacak, işçilerin işleri de mevsimlik değil sürekli olacak. Tek başına kazanç getirmeyen futbol sahası büyüklüğündeki toprakların sahipleri de günün sonunda para kazanacak. Toprağı işleyen şirket, harman sonrası ürünün yıl boyunca saklanması, işlenmesi, satılması gibi tesisler kuracak, yıl boyunca ürünün piyasada bulunmasını sağlayabilecektir. Böylelikle her zaman söylenen “planlama” da kendiliğinden oluşacak, şirket kendi kârını yüksek tutmak için hem o toprakta en verimli tohumu ekecek hem tasarrufa dikkat edecek. Böylelikle ekilmeyen toprağımız kalmamış olacak.
Devletin de bundan sonra ürünlere taban fiyat vermesi, TMO tarafından alıp stoklaması, ziyan edilmesi, stok maliyeti gibi mevcut yükümlülükleri de ortadan kalkacaktır. Partilerin seçim zamanı çiftçiye rüşvet vermesi ihtiyacı da kalmayacaktır. Tarım kesimine aktardığı mazot desteği, gübre desteği gibi teşviklere gerek kalmayacaktır.
Bu ihalelerin süresi, sınırları, teşvikleri, hisse paylarının takibi gibi konular bakanlığın içindeki bir birim tarafından yapılıp hem mülk sahiplerinin hem de devletimizin ve milletimizin kâr etmesi korunacaktır.
Her konuda ultra liberal biri olan ben bunu biraz kendimle çelişerek ve zorlanarak yazıyorum. Devletin bu konuda kimseyi dinlemeden zor kullanması gerektiğini düşünüyorum. Ama ya topraklar boş kalıp karnımızı doyurmak için sağda solda buğday arayacağız ya da belki dünyaya biz buğday satacağız.