Ana Sayfa Blog Sayfa 10

Ortadoğu’da Sarsılmayan Dostluk: İran-İsrail

0

En sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim unutmadan, unutturmadan. İsrail Filistin’i vurmaya devam ediyor. İsrail Gazze’de soykırımına devam ediyor. Üstelik bunu İran’dan sözde tehdit algısı varken de devam ettiriyor.

Cumartesi gecesi herkes pür dikkat İran’ın İsrail’e karşı başlattığı adına kimilerin savaş, kimilerin tiyatro, İran’ın ise “gerçek vaat” dediği ve sonunda Tel Aviv yönetimine gözdağı vermeyi amaçladığı operasyona dikkat kesildi. “Savaş başladı” çığlıkları hemen arkasına geldi. Gerçekten işin gerçeği böyle miydi? Bu hamle İran tarafından neden yapıldı?

Uluslararası ilişkilerde olayları yorumlamak için gerek anlam bütünlüğü gerekse zaman ve olay örgüsü büyük önem arz ediyor. İran saldırıyı ne zaman yaptı? ABD Başkanı Biden olmak üzere kongre üyelerinden çok ciddi şekilde son bir haftadır Netanyahu hükümetine “ateşkes” çağrıları yapılıyordu. Öyle ki Washington Netanyahu hükümetini tartışmaya dahi açtı. 7 Ekim olaylarının başlangıcından bu yana ABD ve Batı’nın İsrail’le sarsılmaz dostluğu ilk defa sarsılmaya başlamıştı. Özellikle ABD seçimlerinin yakın gelecekte olmasıyla birlikte Biden, Müslüman seçmenlerinden alacağı tepkiyi azaltmak için böyle bir yola başvurmuştu.

Fakat tam bu noktada alışılmış bir durum ile karşı karşıya kaldık. İsrail Suriye’de İran konsolosluğunu vurarak bölgede gerilimin fitilini ateşledi. İran ise ardı ardına tehdit mesajlarını yayımlamasının ardından bölge barut fıçısına döndü. İşte tam bu noktada bölgedeki İsrail desteğine olan meşruiyeti İran’ın varlığından alan ABD, herhangi bir olası saldırıda Tel Aviv’e sarsılmaz desteğini iletti. Saldırı gerçekleştikten sonra ise bir anda İsrail katliamları unutularak Washington yönetimi ve Batı dünyası tekrardan İsrail’in arkasında saf tuttu. Peki bu durum hangi sonucu ortaya çıkardı?

İran, İsrail’i doğrudan hedef alması ile övünse de günün sonunda birkaç saatlik bir gündem oluşturmanın ötesine geçememiştir. İran’ın ayrıca askerî başarısızlığı da bir kez daha gözler önüne serilmiştir. İsrail’in Filistin’e yönelik soykırımının ardından kendisine bağlı güçler tarafından da hiçbir zaman İsrail’e gerekli zararı verememiştir. İran her zaman olduğu gibi tehditleri ve söylemleri ile ABD-İsrail ilişkisine meşruiyet sağlamaya devam etmiştir.

Günün sonunda İran-İsrail sarsılmaz dostluğu güçlenerek devam etmiştir. Bunun yanı sıra İsrail de istediğini almış Filistin’e yaptıklarını unutturarak bizleri çok kısır bir tartışma olan İran-İsrail olası savaş senaryosunu tartışmaya itmiştir. Filistin’in Gazze şeridi yerle bir olurken Tahran yönetiminin içi boş açıklamalarını takip etmek, tartışmak bizleri hiçbir yere vardırmayacaktır. Bir daha yazalım. Bizler bunları tartışırken İsrail Filistin’i vuruyor. İsrail Filistin’de soykırım yapıyor.

Türkiye Demokrasisinin Muhalefet Problemi

0

Demokraside iktidar ve muhalefet

Demokrasilerde siyaset sahnesinde iki ana siyasî güç bulunur: İktidar ve muhalefet. İktidar tek partiden veya bir partiler koalisyonundan müteşekkil olabilir. Muhalefet ise muhtemelen daha çoğulcu bir yapıda olacaktır. Yani, toplumdaki ideolojik renklilik; ekiplerin ve insanların iktidar hırsı ve arayışı dikkate alındığında, birden çok parti muhalefette yer alacaktır. İktidarın görevi ülkeyi belli bir dönem için ve anayasada çizilen sınırlar içinde yönetmektir. Muhalefet ise iktidara muhalefet etmekle mükelleftir. Bunun bir anlamda iktidarın sürekli gözetim ve denetim altında tutulması anlamına geldiği düşünülebilir.

İktidar her ülkede vardır. Muhalefet de. Ancak, muhalefetin iktidar kadar önemli görüldüğü, alenî olabildiği ve resmî örgütlenme yapabildiği tek rejim demokrasidir. Muhalefet demokraside çok önemli roller oynar. Her şeyden önce muhalefet demokratik sistemin sürdürülmesinde hayatî bir role sahiptir. İnsanların iktidarın icraatlarından ve performansından memnun olmadığı yerlerde ve zamanlarda iktidarın barışçıl yollarla değişikliği kapısını açık tutar. Bu sayede ülkede tepeden tırnağa ve çoğu zaman iç çatışmaya dayanan bir alt üst oluş yerine iktidar partisinin daha düşük maliyetle iktidardan uzaklaştırılması gerçekleşir. Muhalefet sayesinde iktidardan umudunu kesmiş kesimlerin umutları ve hayalleri canlı tutulur. Ancak demokrasilerde insanlar birbirine kurşun sıkmak yerine sandığa gidip oy kullanarak iktidarı değiştirebilme konforunu ve rahatlığını yaşar.

Muhalefetin geleceğe hazırlığı

Muhalefet sorumlu makamda olmamanın avantajlarını kullanarak günlük olayların ve gailelerin içinde boğulmuş iktidarların çoğu zaman yapamayacağı şekilde ülke problemlerine eğilebilir. Hem bilimsel araştırmalar yaptırabilir, bu tür çalışmaları destekleyebilir hem de bu tür araştırmaların sonuçlarına dayanan somut politika önerileri geliştirebilir. Soğukkanlı bir şekilde ülke problemlerini gözlemleyebilir ve işe yarar çözüm önerileri ortaya koymaya çalışabilir.

Bütün bunlar iktidar gibi muhalefetin de ülkenin ve halkın bir parçası olması ve halka karşı sorumluluklar duyması anlamına gelir. Ne yazık ki Türkiye’de iktidar kültürü yanında muhalefet kültüründe de önemli problemler var. Türkiye’de muhalefetin en azından bazı parçalarının kendilerinden beklenen görevleri yerine getiremediği ve işleyişlerinin de bu doğrultuda olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Özellikle CHP’nin. Erdoğan iktidarlarının ömrünün demokrasilerde istisnai olacak kadar uzaması ve ondan kurtulma istek ve arzusunun bazı toplum kesimlerinde en önde gelen hatta tek bekleyiş haline gelmesinin muhalefet partileri arasında yarattığı iş birliği havası ne yazık ki CHP’deki menfî özelliklerin bu partilere de taşınmasına ve etkili olmasına yol açmış görünüyor.

Türkiye’de ana muhalefet olarak CHP’nin problemleri

Muhalefetin ana parçası olarak CHP’nin ilk problemi partinin resmî ideolojisi olan Kemalizm ile boy gösteriyor. M. Kemal’in adı etrafında yaratılan ve fiiliyatta ise CHP’nin tüm ülkeyi ideolojik tahakküm altında tutmasının aracı hâline gelen Kemalizm ne yazık ki CHP’yi her türlü etkili siyasî çalışmalardan uzak tutuyor. Çünkü CHP kendisinin varlığının ve batıl bir inanışla cumhuriyetin kurucusu olmasının kendisine özel bir imtiyaz verdiğini düşünüyor. Bu yüzden CHP siyasî meşruiyetinin demokrasiden değil kendisinden kaynaklandığına inanıyor ve aynı zamanda kendisini diğer partilerin meşruiyetini tanıma ve takdis etme makamı olarak görüyor. Bu çerçevede, meselâ, CHP Atatürkçülüğü ile MHP Atatürkçülüğü arasındaki fark dikkate değer. MHP M. Kemal’i binlerce yıllık mazisi olan bir tarihin belli bir dönemine ait bir şahsiyet olarak görürken CHP tarihi de insanî hayatı da neredeyse sadece M. Kemal ile başlatma ve yine onunla bitirme havasında.

Bu nedenle CHP hiçbir somut politika önerisi geliştirmiyor. Sanki buna ihtiyaç da hissetmiyor. Sadece her zaman ve her şeyde iktidarı eleştiriyor. İktidarın neyi niçin yanlış yaptığı ve yanlışların nasıl düzeltileceği hakkında bir önerisi yok. O kendisinin her problemin otomatik çözümü olduğu inancında.

CHP bu çerçevede millî varlık ve ülke menfaatleri diye bir kavramsallaştırmaya sahip olmaktan da uzak. CHP kafası Türkiye’nin iktidarı aşan ve her zaman problem olmuş olan sorunları dahi iktidara bağlıyor. Bu çerçevede hiçbir adıma ve başarıya değer vermiyor. Örneğin millî silah sanayiinin gelişmesi tüm ülkenin yararına iken CHP buna muhalefet ediyor. Terörle mücadelede ortak politikaya destek vermemek için ayak sürüyor. CHP’nin bugünkü Kürt probleminin temellerini atan parti olduğu gerçeğini görmezden geliyor ve terörle iş birliği yapan, daha doğrusu terör örgütü PKK’nın uzantısı olan Kürt siyasî partilerini terörle ilişkisini kesmeye davet ve teşvik edeceğine onlarla iş birliği yapıyor. Terör saldırılarına karşı açık ve net bir tavır koymuyor. Türkiye’nin Azerbaycan’da, Libya’da bulunmasını sorguluyor. Suriye ve Irak’ta terörle mücadele için askerî harekât yapılmasına karşı çıkıyor.  İlk Türk astronotun uzaya çıkması meselesinde sevinmiyor, sessiz kalıyor, hatta eleştiriyor. Türkiye ile Batı bloku, hassaten ABD ve AB arasındaki ihtilaflarda daha ziyade rakip veya hasım eksenlerin çizgisinde duruyor.

Dahası var, CHP, eski genel başkanın ağzından çıktığı üzere, seçimle iş başına gelmiş iktidarı gayri meşru gördüğünü ilan ediyor. Böylece meşruluğu demokraside ve demokratik süreçlerde değil kendi ideolojisinde ve varlığında aradığını bir kere daha gösteriyor. “Bin odalı saray” gibi fantastik ama saçma ve anlamsız konuları muhalefet dili olarak kullanıyor.

CHP ne yazık ki bürokratik vesayetin post Kemalist bir yansıması olarak tecelli eden 15 Temmuz darbe teşebbüsüne karşı da gerekli tavrı gösteremedi. Çok yalpaladı. FETÖ ile iş birliği sayılabilecek adımlar attı. Oysa bu saldırı aslında sadece iktidara değil onun üzerinden tüm demokrasimize ve dolayısıyla bütün siyasi partilere yapılmış sayılırdı.

CHP’nin bütün bu anti demokratik tavrı ve tarzı Millet İttifakı içindeki ortaklarına da belli ölçülerde yansımış görünüyor. Özellikle 2023 başkanlık seçimleri öncesine Mİ partilerinin muhalefet etme tarzı ve muhalif olduğu konuların dökümü bunu açıkça gösteriyor. Bu açıdan Saadet Partisi çok ilginç bir inceleme konusu olabilir. Bunun ana sebebi bu partinin de AK Parti kurucularıyla ve ana kadrolarıyla ortak kültürel zeminlerden ve hassasiyetlerden gelmesi. Buna rağmen Saadet Partisi adeta iktidara anti demokratik ölçülere ulaşacak şekilde muhalefet yapmakta zaman zaman CHP ile yarışıyor.

Daha iyi bir demokrasi için muhalefet değişmeli

Türkiye’nin daha sağlıklı ve sağlam bir demokrasiye ulaşması sadece iktidarın işi ve görevi olarak görülemez. Bence bu işte iktidar yanında muhalefetin de görevleri ve sorumlulukları var. Muhalefetin de demokrasinin genel standartlarına uyması ve iktidara muhalefet ile ülkeye muhalefeti birbirinden ayırt etmeyi ve birbirine karıştırmamayı öğrenmesi şart. Zira ülkenin partiler üstü, genel problemleri var. Ayrıca birçok günlük problem iktidarı aşan problemlerdir ve hangi parti hangi vaatlerle ve nasıl bir programla iktidara gelirse gelsin üç aşağı beş yukarı aynı veya çok benzer problemlerle boğuşacaktır. Daha özelde ise CHP’nin değişmesi ve demokratikleşmesi ülke demokrasisinin daha iyiye gitmesi için bir tür ön şart. Ne yazık ki CHP bunun bilincine varacak ve gerekli adımları atacak kafada, çapta ve havada görünmüyor. Bu yüzden iktidar değişse de CHP değişmeyecek ve demokrasimizin genel problemlerinden biri olmaya devam edecek gibi görünüyor.

Bağcılar Belediyesi Adres Dergisi

31 Mart: Seçmen Ne Dedi?

0

Bir yıl arayla yapılan iki genel seçimin ilkinde merkezî hükümeti ve parlamento üyelerini, ikincisinde mahalli idareleri belirledik. Peşpeşe denebilecek kadar kısa fasılayla yapıldığı halde bu iki seçim birbirinden o kadar farklı sonuçlar verdi ki şu günlerde hemen herkes seçmenin ne mesaj verdiğini anlamaya çalışıyor.

Seçmen diye kollektif bir varlık elbette yok. Birbirinden bağımsız ve habersiz hareket eden milyonlarca kişinin verdiği oyların bir potada toplanmasıyla bir dağılım ortaya çıkıyor. Seçmenin ne demek istediği üzerinde fikir yürütenlerin yapmaya çalıştığı, seçmen tercihlerindeki değişimin sebeplerini inceleyip yorumlamaktan ibaret.

2023 Mayıs seçimlerine giderken şartlar hükümetin son derece aleyhineydi. Peşpeşe yaşanan iki büyük depremin yarattığı infiale, Erdoğan’ın düşük faiz takıntısının yol açtığı yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı da eklenince seçimlerde hükümetin büyük bir hezimet yaşamasına neredeyse kesin gözüyle bakılıyordu. Muhalefet açısından şartlar o kadar elverişliydi ki, Kılıçdaroğlu daha evvel başkalarını aday gösterdiği cumhurbaşkanlığına bu defa kendisi aday oldu. Ne var ki seçim sonuçları muhalefet adına tam bir hayal kırıklığı idi: Cumhur ittifakı meclis çoğunluğunu almış, Erdoğan bu defa ikinci turda da olsa yine kazanmıştı.

Kılıçdaroğlu’nun seçim mağlubiyetiyle ilgili tezi belliydi: Anadolu insanı sadece TRT izlediği için dünya ve ülke gerçeklerinden bîhaber yaşıyor, hükümetten gelen yardımlar sayesinde geçim sıkıntısı da çekmiyordu. Oylarını bu yüzden AKP’ye vermişlerdi. 2023 Mayısında AKP’ye oy verenler üç beş kuruşa oyunu satan, kolayca kandırılabilen bir cahiller sürüsüydü, yani. Aynı sürü on ay içinde aydınlanmış, dünyayı ve ülke gündemini farklı kanallardan takip etmeye başlamış ve hükümetten gelen sosyal yardıma tenezzül etmeyecek kadar zenginleşmiş olacak ki 31 Mart’ta oyunu CHP’ye verdi.

Elbette böyle olmadı. Seçmene ve ferasetine güvenirim ben. Sandıktan çıkan sonucu sorgulamam, anlamaya ve yorumlamaya çalışırım. Bu yazının amacı da bu, zaten.

Bana göre seçmenin geçen seneki tercihini Altılı Masa’nın sağlamlığına, uyumuna ve ülkeyi yönetme kapasitesine duyduğu şüphe belirlemişti. Altılı Masa bir arada durması, uyum içinde çalışması zor görünen, seçmene güven telkin etmeyen suni bir oluşumdu. Erdoğan düşmanlığı dışında çok az ortak paydası vardı. Seçmen, 2023 Mayısında böylesi bir yamalı bohça koalisyonuna geçit vermedi.

31 Mart’a giderken durum farklıydı. Erdoğan’ın şahsı değil, belediye başkanları oylanıyordu. Seçilecek kişiye ülkenin kaderi değil, bir beldenin veya şehrin yönetimi emanet edilecekti. Halen pek çok şehir veya beldenin yönetimi muhalefet partilerinin elinde olduğuna göre, bunların sayısını biraz artırmak ‘endişeli muhafazakârlar’ın göze alamayacağı bir risk değildi. Bütün bunlar hükümetin genel politikalarından ve hayat pahalılığından şikâyetçi muhafazakâr seçmene, kazanılmış haklarını kaybetme endişesi taşımadan muhalefet partilerini destekleyebileceği bir alan açtı. Önceki seçimlerde Ak Parti’ye oy veren seçmenlerin bir kısmı bu yolu seçti, bir kısmı ise oy kullanmaya gitmedi. Hal böyle olunca, sandığa asılan muhalif seçmenin oyu belirleyici oldu.

Ak Parti’den kopan oyların önemli bir bölümü Yeniden Refah Partisi’ne (YRP) gitti. Koyu-muhafazakâr tutumuyla Yeniden Refah, Ak Parti kadar büyüyüp bir merkez partisi olamayacak muhtemelen; lâkin Ak Parti küskünlerinin oylarını önümüzdeki dönemde de çekmeye devam edecek. Burada esas soru şu: Ak Parti’ye kızgın yahut küskün seçmenler Saadet, DEVA veya Gelecek partileri dururken neden YRP’e yöneldi?

Bu sorunun cevabını, bu üç partinin yakın denebilecek bir zamana kadar CHP ile ittifak içinde olmalarında aramak gerekiyor. Erdoğan düşmanlığı, bu partileri yanlış bir ittifakta birleştirdi. Tek parti rejiminin ve 28 Şubat’ın din düşmanlığına varan uygulamaları bu üç partinin yaslandığı sosyolojik tabanın hâlâ hafızasında. MHP’nin DEM Partiyle ittifaka girmesine ülkücü camia hangi gözle bakarsa Saadet, DEVA ve Gelecek Partilerinin CHP ile aynı ittifakta yer almasına mütedeyyin kitleler de o gözle bakar. Bu partilerle CHP arasında gönüllü bir ittifak değil sadece diyalog, meclis aritmetiğinin gerektirdiği zamanlarda ise ilkeli bir koalisyon kurulabilir. Aksini zorlamak, bu üç partinin kendi seçmeniyle inatlaşması demek. Demokratik rejimlerde seçmenle inatlaşan partiler başarıya ulaşamaz. Millet İttifakı’na dâhil olduğundan beri Saadet Partisi’nin oylarında gözlenen erime bunu teyid eder nitelikte.

Seçmenlerinin büyük bir kısmını eski ittifak ortağı CHP’ye kaptıran İyi Parti de bu seçimden umduğunu bulamayanlardan. Tanıdığım İyi Partililerin neredeyse tamamı CHP’ye oy vermiş. Erdoğan’a karşı kazanılan bu zaferden öylesine mestaneler ki, eski partilerine dönmeyi kesinlikle düşünmüyorlar. Son bir yıldır çizdiği zikzaklarla büyüme ve geniş kitlelere ulaşma potansiyelini büyük ölçüde kaybeden İyi Parti’yi önümüzdeki dönemde zor günler bekliyor. Bu partinin siyasetteki misyonu, şehirli-seküler milliyetçileri MHP’den CHP’ye taşımaktı belki de. Eğer öyleyse, görev büyük ölçüde tamamlandı.

Gelelim siyasetin iki büyük aktörüne… Ak Parti’nin oy kaybının başlıca sebebinin ekonomideki başarısızlık olduğu ortada. Yükselişe geçen soğan ve patates fiyatlarına çare olarak 2019 seçimleri öncesinde başlattığı tanzim satışlar ve kooperatif marketler ne bu ürünlerin fiyatını geriletebildi ne de hayat pahalılığına çare oldu. Bunun üzerine hükümet, ekonomiye daha fazla müdahale etmesi gerektiği zehabına kapılarak vatandaşın alım gücünü artırmak için ucuz kredi kullandırmak, kamu kadrolarını şişirmek, asgari ücrette ve memur maaşlarında fahiş artış, erken emeklilik, karşılıksız (transfer) harcamalarda gaza basma, stok, fiyat ve kira kontrolü gibi hatalı pek çok uygulama ile piyasaya adeta savaş açtı, idari karar ve tedbirlerle ekonomiye ayar vermeye kalktı.

Bütün bu müdahaleler vaziyeti daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramadı. 2024 Türkiyesinde yaşayanlar, 2019 Türkiyesindekilerden ne daha mutlu ne de daha müreffeh. Ekonomideki sorunların bir kısmı yurt dışı kaynaklı olsa da, büyük kısmı hükümetin yanlış ve popülist politikalarının sonucu. Teşhis doğru konulmalı ki çözüm yanlış yerde aranmasın. 31 Mart’ın muhasebesini çıkarırken ‘Emeklilere zam yapsaydık bu seçimi alırdık’ diyen partililere en büyük seçim zaferlerinin kamu kaynaklarını saçıp savururken değil, Erdoğan’ın gençlere “ekmeğini devlet kapısında değil, piyasada ara” diye seslendiği dönemde alındığı hatırlatılmalı. Daha fazla devlet müdahalesi ve daha çok popülizm sorunları daha da ağırlaştırır.

Seçimin en büyük sürprizi ve tartışmasız galibi hemen her yerde oyunu artıran CHP… Muhalif oyların neredeyse tamamını kendinde toplayan CHP’nin yükselişinde daha geniş kitlelere ulaşmak için son birkaç yıldır gösterdiği çaba yanında, DEM Parti ile yaptığı işbirliğinin ve hükümet politikalarından duyulan genel memnuniyetsizliğin de payı var. Bu bir genel seçim olsaydı CHP aynı oyu alamazdı. Ancak bu durum, CHP’nin 31 Mart’taki seçim başarısını hiçbir şekilde gölgelemez. Bir sonraki seçime kadar Türkiye’nin en büyük partisi CHP. Bu büyüklük, ona birtakım sorumluluklar da yüklüyor. Hırçın değil etkin, yıkıcı değil yapıcı bir muhalefet sergilemeli, alçakgönüllü olmalı, her seviyedeki partililer daha yumuşak ve kapsayıcı bir dil kullanmalı, mahallî idarelerde kazanılan bu başarıyı genel seçimlere taşımak için çok çalışmalı.

CHP’nin aldığı bu galibiyet, muhalif kesimde çok büyük bir rahatlamaya yol açtı. Bu rahatlamayı önemsiyorum. Demokratik mekanizmaların işlediğini, sandık marifetiyle iktidarın değişebildiğini hep birlikte bir kez daha gördük ve tüm dünyaya gösterdik. Rusya, Suriye ve Mısır’da olduğu gibi Türkiye’de de sandıkların göstermelik olarak kurulduğu ve seçimlerin sonuç doğurmadığı yolunda dünyaya servis edilen yalan haberler bundan daha iyi tekzip edilemezdi.

Hangi partiden olursa olsun, seçilen belediye başkanlarını tebrik ediyor, başarılar diliyorum.

Genel ve Yerel Seçimler: Tahlil ve Tahmin

0

Öncelikle belirtmek gerekir ki, 31 Mart 2024 günü yapılan seçimler bir yerel seçim idi. Bu gerçeği öne çıkarmak lazım. Yerel seçimlerden genel sonuçlar, hele de erken seçim talebi hiç çıkarılamaz…

Yerel seçimleri, yerel seçimlerle mukayese etmek lazım. 2024 seçimlerini 2019 seçimleri ile kıyasladığımızda muhalefetin açık bir üstünlüğünü görüyoruz. 19’da muhalefet (CHP+İP+HDP), iktidardan büyük şehirleri almıştı ama büyükşehirlerin ilçelerini alamamıştı. 24’te ilçeleri de ele geçirdi. Bu açıdan bakıldığında iktidardaki gerileme ve muhalefetteki ilerleme devam etmektedir.

Buradan genel seçimlere geçecek olursak: 19 ve 24 yerel seçimlerini alan muhalefet, iki seçim arasında yapılan 23 genel seçimlerini neden kazanamadı? Muhalefetin bu gerçeği iyi tahlil etmesi gerekiyor. Yerel yönetimleri muhalefete veren seçmen merkezi yönetimi neden vermiyor?

Benim gözlemime göre, halk yerel seçimlerde daha duygusal, genel seçimlerde ise daha rasyonel davranıyor. Yerel seçimlerde gönlünden geçeni, öfkesini, küskünlüğünü, kırgınlığını açıkça ifade ediyor. Genel seçimlerde ise, yanlış seçimin alternatif maliyetini de düşünerek, belki bağrına taş basarak, oyunu mevcut iktidara veriyor. Ancak gönülden değil kerhen veriyor…

İktidarın da bu noktayı iyi tahlil etmesi gerekiyor. Bu kredinin sonsuza kadar sürmeyeceğini de görmesi gerekiyor. Eğer iktidar, gerek politikalar gerekse adaylar bağlamında bir yeniden yapılanmaya gitmezse, gelecek seçimlerde merkezî iktidarı da kaybetmesi sürpriz olmaz…

***

2024 yerel seçimlerine yeniden dönecek olursak en başta şunu görürüz: Bu seçimin kaybedeni çok açık bir şekilde Ak Parti’dir. Seçimin kazananı ise yoktur. Bu seçimin kazananı CHP değil EHP’dir: Emekliler/Esnaf ve Hayat Pahalılığı. CHP, tepkinin ve öfkenin yöneldiği adres olmuştur. CHP, çözümün değil tepkinin adresidir. Öfkeli seçmen kendi bölgesinde en güçlü olan partiye, yani CHP’ye yönelmiştir. (Güneydoğuda Dem Parti’ye, birkaç yerde YRP’ye.) Bu süreçte İyi Parti bir alternatif olmaktan çıkmıştır…

Eğer bu seçimin galibi CHP olsaydı, 10 ay önce seçmen Erdoğan’ı değil Kılıçdaroğlu’nu seçerdi. Başta İmamoğlu olmak üzere CHP’li adaylar hiçbir şey yapmadan seçim kazanmışlardır. Ekonomik krizin ürettiği öfke, en büyük muhalefet partisine gitmiştir. CHP hiçbir pozitif icraat yapmadan, çok kolay bir şekilde öne geçmiştir.

Ak Parti içindeki Milli Görüş kökenliler tepkilerini YRP’ye yönelerek, Ak Parti içindeki seküler kesimler ise CHP’ye yönelerek göstermişlerdir. Ak Parti içindeki önemli bir kesim de tepkisini, sandığa gitmeyerek göstermiştir. Seçime katılım oranı yaklaşık 6 puan düşmüştür.

CHP gibi YRP de bu seçimin kazananı değildir. YRP’nin aldığı oylar da tamamen tepki oylarıdır. Bir aile partisinin ötesine geçemeyen YRP de CHP gibi çok kolay bir seçim geçirmiştir.

Seçmen çoğunluğu Cumhur İttifakına kırgın ve kızgındır ama henüz merkezî yönetimi devredecek bir alternatif görememektedir. Yerel yönetimleri muhalefete vermenin riski düşük olduğu için muhalefete prim vermiştir. Ancak merkezî yönetimi muhalefete devretmenin riski çok yüksek olduğu için kerhen de olsa Cumhur İttifakını desteklemiştir.

Çoğunluk cumhurbaşkanlığı seçiminde kerhen oy vermişti. İktidar bunu göremedi. Verilen desteği kararlı bir destek zannetti. Çoğunluk, 23’te gösteremediği tepkiyi 24’te gösterdi. Aslında 2018’de de iktidara öfkeliydi ama yine öfkesini ertelemiş ve 19’daki yerel seçimlerde öfkesini göstermişti. Bu defa da 23’te ertelediği öfkesini 24’te gösterdi.

***

İktidarı gerileten en önemli faktör ekonomidir. Ekonomi 2018’den beri geriliyor. Vatandaş bu gerilemeye ilk tepkiyi 2019 yerel seçimlerinde gösterdi. Ancak iktidar ekonomide yanlış yapmaya devam etti. 2023 seçimleri öncesinde seçimi kaybetme ihtimalini gören iktidar, çok yüksek dozda popülist seçim ekonomisi uygulayarak, ekonomide sanal bir rahatlama sağladı. Bu geçici ve sanal rahatlamanın sayesinde cumhurbaşkanlığı seçimini kazandı.

Bu rahatlama geçiciydi ve seçim sonrasında kriz, kaldığı yerden devam etti. Dar ve sabit gelirlilerin durumu daha da kötüye gitti. İktidar bu defa, faizleri düşürme yoluyla sanal rahatlama yolunu tercih etmedi. Çünkü Mehmet Şimşek’e söz verilmişti: Rasyonel zeminden ayrılınmayacaktı…

CB seçimi öncesi yapılan en popülist adım EYT operasyonuydu. Bu operasyonla milyonlarca genç ve orta yaşlı insan emekli edildi. Bu kadar fazla emekliye yüksek bir ödeme yapmak mümkün değildi. İktidar, yerel seçimler öncesinde popülizme kaymadı; bütün baskılara rağmen emekliye zam yapmadı. Milyonlarca emekli de tepkisini muhalefete yönelerek gösterdi. Olağanüstü rakamlara ulaşan emekliler gelecek seçimleri de etkileyecek en önemli faktör olmaya devam edecek…

***

İktidarı gerileten ikinci önemli faktör aday seçimindeki isabetsizliktir. Ak Parti ilk on yılında yaptığı gibi, anketler yaptırarak halkın sevdiği ve saydığı, liyakatli isimleri aday göstermek yerine sadakati müsellem olan sekreter kılıklı isimleri aday gösterdi.

CHP ise bunun tam tersini yaptı; Ak Partinin ilk on yılında yaptığını yaptı; halka yakın isimleri sahaya sürdü. Bu isimlerle, AK parti’nin kalesi olan Adıyaman, Bursa, Kütahya, Afyon, Amasya ve Kırıkkale gibi yerleri teslim aldılar.

Ak Parti aday tespitinde İzmir ve Hatay gibi birkaç yerde doğru isimler belirledi. Bunun karşılığını da gördü: İzmir’de oyunu artırdı, Hatay’da kazandı. CHP bütün illerde oyunu artırırken İzmir’de %10 geriledi. Ekonomik kriz ve emeklilerin tepkisi olmasaydı Hamza Dağ İzmir’i rahatlıkla alabilirdi. Ak Parti, bütün illerde Dağ gibi isimleri bulup çıkarmalıydı. Ekonomide rasyonel zemine dönen Ak Parti’nin, siyasette rasyonel zeminin dışında kaldığı görülüyor…

***

CHP’nin bu seçimdeki üstünlüğü konjonktüreldir ve geçicidir. CHP’nin klasik oy oranı %25-30 bandındadır. Bu seçimde de bu bandı geçememiştir. CHP’nin almış olduğu %37’nin yaklaşık 6 puanı Dem’den, 6 puanı da İyi Parti ve diğer küçük partilerden gelmiştir. Yani bu 37, CHP’nin değil CHP çatısı altında yeniden toplanmış Millet İttifakı tabanının oyudur.

CHP içindeki bu iki partinin ödünç oyu çıkarıldığında geriye %25 kalır. Bu da CHP’nin klasik oy oranıdır. Bu ödünç oyların bir kısmının CHP’de kalacağını düşünsek bile CHP’nin oy oranı en fazla %30’a çıkabilir.

Esasen CHP de bunu bildiği için erken seçim talebinde bulunamamıştır. Bazı CHP’liler “1977’den sonra yeniden birinci parti olduk” diye seviniyorlar. Bir siyaset tarihçisi olarak onlara hatırlatmak isterim ki, 77 başarısı da konjonktüreldi, dönemseldi. Ecevit haksız bir şekilde Kıbrıs zaferini kendine mal etmişti. Bu rüzgârla birinci olmuştu ama dönemin şartları değişince CHP yeniden %25 bandına inmiştir…

Bu seçimde CHP’ye komşu partilerinden ödünç oy gelmiş; AK partiden de komşu partilere oy kaymıştır. YRP’nin aldığı oylar tepki oylarıdır. YRP’nin bir programı da iddiası da yoktur. Bütün gücünü ekonomik krizden etkilenen AK parti tabanından almaktadır.

Ak Parti ekonomiyi toparladığında ve halkın istediği isimleri aday yaptığında YRP’ye kayan oylar tekrar dönecektir. YRP’nin Erbakan soyadı dışında herhangi bir sermayesi yoktur. YRP sahici bir siyasi parti olmaktan ziyade bir “aile partisi” görünümündedir.

***

Genel ve yerel seçimleri birlikte değerlendirdiğimizde şu sonuca varabiliriz: Halk, 22 yılın sonunda yıpranan, ekonomiyi yönetemeyen, yozlaşan mevcut iktidardan rahatsızdır. Bu rahatsızlığını cb seçiminde Erdoğan’ı ilk turda seçmeyerek göstermiştir. Yerel seçimlerde ise CHP çatısı altında toplanmış ve CHP’yi birinci parti yaparak göstermiştir.

Çoğunluk mevcut iktidardan rahatsızdır ama iktidarın bir alternatifini de henüz bulamamıştır. Çoğunluk CHP-DEM ittifakını bir alternatif olarak görmüyor. Bu ittifakı tepkisinin adresi olarak görmekle yetinmiştir.

Önümüzdeki dört yıl içinde Ak Parti kendisini, personel ve politikalar bağlamında yenileyebilir ve 2002’deki dinamizmine yeniden dönebilirse 2028 seçimlerini kazanabilir.

Ak Parti gerilemeye devam ederse, Ak Partinin merkez sağda boşalttığı yeri yeni bir sağ parti doldurabilir. Tıpkı 2001’de boşalan merkez sağı, Ak Partinin doldurduğu gibi yeni bir parti kurulup bu boşluğu doldurabilir. Bu konuda en muhtemel isim Abdullah Gül gibi bir ismin merkez sağda yeni bir ittifak oluşturması ihtimalidir. Gül, yanına İyi Parti, Gelecek, Saadet, Yrp, Deva, DP, BBP gibi sağ partileri toplayabilirse yeni bir alternatif olabilir.

CHP-DEM İttifakı ise önümüzdeki dört yıl içinde, elde ettiği yerel yönetimlerin yükünün de etkisiyle yıpranacaktır. Bu ittifakın sağ bileşenleri de, başta İyi Parti tabanı olmak üzere, yeni oluşacak merkez sağ ittifaka kayacaktır. Sonuç itibariyle muhalefet blokunda CHP ve Dem dışında parti kalmayacaktır. Bu ikisinin oy oranı da 35’i geçmeyecektir.

***

Siyaset tarihi bize göstermiştir ki CHP, serbest seçimlerin başladığı 1950’den itibaren iktidar alternatifi olamamıştır. Bundan sonra da olamayacaktır. İçinde Dem’i de barındıran bir CHP hiçbir zaman iktidar alternatifi olamaz.

Sonuç itibariyle Cumhur İttifakının alternatifi CHP-Dem İttifakı değildir; yeni kurulacak merkez sağ ittifaktır. %50+1’i zorunlu kılan CB seçim sistemi, içinde Dem’i barındıran bir yapının iktidar alternatifi olma şansını sona erdirmiştir. Türkiye solunun (CHP+DEM+TİP) alacağı maksimum oy miktarı %35-40 bandıdır. Bu sistem devam ettiği müddetçe, %60-65 bandında seyreden Türkiye sağı her zaman iktidarı elde edecektir.

Yani Türkiye’de sağın alternatifi, sol değildir. Sağın alternatifi başka bir sağdır; eski sağı bünyesine katmış yeni sağdır. Bunun nasıl olacağını önümüzdeki dört yılda göreceğiz.

31 Mart Seçimleri: İki Parti Sistemi Oturuyor

31 Mart 2024’te yapılan yerel seçimlerden CHP birinci parti olarak çıktı. Seçimlerden önce Millet İttifakı’nın dağılması, muhalefetin elinin zayıf olduğunu düşündürüyordu çünkü AK Parti ve MHP seçime Cumhur İttifakı çatısı altında girecekti. Cumhur İttifakı’nın karşısında CHP’nin tek başına gireceği seçimlerde başarılı olma şansı kâğıt üzerinde düşük görünüyordu.

Öte yandan seçimler yaklaştıkça yapılan anketler durumun böyle olmadığını göstermeye başladı. İstanbul’da yarışın başa baş olduğu, Ankara’da ise Mansur Yavaş’ın önde olduğu haberleri geldi. Son hafta ise Mansur Yavaş’ın ve Ekrem İmamoğlu’nun arayı açtığı haberleri geldi.

14 Mayıs seçimlerindeki performanslarından dolayı anketlere temkinle yaklaşılsa da 31 Mart gecesi ortaya çıkan tablo bu haberleri doğrulamaktaydı. Mansur Yavaş Ankara’da rakibini neredeyse ikiye katladı, İstanbul’da ise fark yaklaşık 12 puandı. Bunlara ek olarak Ak Parti tarihinde ilk defa bir seçimden birinci parti olarak çıkamadı ve CHP 47 yıl sonra ilk defa seçim kazandı.

Bu durum Millet İttifakı seçmeninin büyük bir çoğunlukla CHP’ye oy verdiğini gösteriyor. Muhalif seçmen karşıdaki ittifakı görünce oyunun boşa gitmesinden endişe ederek en büyük parti olan CHP’ye oy verdi. Çeşitli sebeplerle sandığa gitmeyen ve YRP’ye oy veren Ak Parti seçmenlerinin de etkisiyle CHP seçimlerde birinciliği göğüsledi.

***

Başkanlık sisteminin etkisiyle ortaya çıkan ittifaklar bir nevi iki partili siyasi sistemle sonuçlandı. Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı çeşitli fraksiyonları içinde barındıran birer büyük partiye benzetilebilir. Belki de ilerleyen süreçte küçük partiler gerçekten elimine olarak iki ya da üç parti altında toplanacak.

31 Mart seçimleri sonucunda görünen o ki seçmen bu iki büyük merkezden oluşan siyasal sisteme alıştı ve buna göre oy veriyor. Geçen seçimlerde Millet İttifakı’nı oluşturan partiler arasındaki iş birliği her ne kadar minimize olmuşsa da Millet İttifakı seçmeni CHP logosu altında buluştu. Bunda muhtemelen yeni CHP yönetiminin Türkiye İttifakı söylemi ve partiyi merkeze doğru açmaya çalışan politikaları da etkili oldu.

Kılıçdaroğlu’ndan sonra gelen yeni yönetim eski katı Kemalist/laikçi politikalara dönme sinyalleri vermişse de büyük ölçüde Kılıçdaroğlu’nun merkeze açılma politikalarını devam ettirdi. Seçilen belediye başkan adayları (elbette ki istisnalar bir kenara bırakılırsa) bunu gösteriyordu. Buna ek olarak özellikle Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’nun geniş toplum kesimlerine hitap eden siyasi tavrı diğer illerde de etkili olmuş olabilir çünkü bu iki figür CHP’nin kamusal imajını oluşturmakta da oldukça etkili.

Tüm bunlar başkanlık sisteminin etkisiyle ortaya çıkan iki parti benzeri siyasal sistemin CHP’nin merkeze açılma stratejisini teşvik ettiğini gösteriyor. CHP’li bir cumhurbaşkanı adayı ilk defa 14 Mayıs’ta bu stratejiyle kazanmaya bu kadar yaklaşabildi. Yine bu politikalar 31 Mart’ta seçimi kazanmalarını sağladı.

İki büyük siyasal merkezin oluşturduğu siyasal sistem, büyük partilerin radikal tutumlarını törpülemelerini sağlıyor, partiler arasındaki seçmen geçişlerini arttırıyor, “ben şu partiye asla oy vermem” tutumunu giderek azaltıyor. Böyle bir sistemde seçimler bir nevi referanduma dönüşüyor; iktidardan memnun olanlar iktidar partisine/ittifakına, memnun olmayanlar ise karşıdaki partiye/ittifaka oy veriyor. Böylece ideolojik sabit fikirler giderek önemini yitiriyor. Bunun toplumdaki farklı gruplardan insanlar arasındaki iletişimleri güçlendireceğini ve toplumsal barışa katkı sağlayacağını düşünüyorum.

Bu sebeple muhalefet parlamenter sisteme dönüş takıntısını, Erdoğan Yönetimi de bu yeni siyasal sistemin temeli olan %50+1 (cumhurbaşkanının geçerli oyların salt çoğunluğuyla seçilmesi) prensibinden vazgeçmeyi artık bir kenara bırakmalıdır. Siyasal sistemimizin evrimsel süreci zorlama geri dönüşleri değil, ortaya çıkan yeni sistemin ihtiyaçlara göre yapılacak reformlarla geliştirilmesini gerektirmektedir.

Bu doğrultuda seçim sistemimizin dar bölge-çoğunluk sistemi olacak şekilde değiştirilmesi önemli bir gelişme olacaktır. Türkiye, TBMM’deki vekil sayısı kadar (600) seçim bölgesine bölünmeli ve her bölgede (gerekirse ikinci turda) % 50’den fazla oyu alan aday milletvekili seçilmelidir. Bu seçim sistemi iki partili sistemi önemli ölçüde teşvik edecek ve milletvekillerini seçmenlere yaklaştırarak güçlendirecektir. Başkanlık sisteminde bakanların atama yoluyla gelmesinden dolayı ortaya çıktığı ifade edilen yerel sorunların meclise aktarılma güçlükleri de böylece aşılabilir. Küçük seçim bölgelerinde seçmeniyle doğrudan ilişkili milletvekilleri yerel sorunları daha büyük bir sorumlulukla dile getirecektir.

Türkiye: Gelecek 20 Yılda Bölgenin Yeni Lideri

Geçenlerde bir arkadaşım, mutfağa olan ilgimi bildiğinden Şavurma yapıp yapamayacağımı sordu ve ben de onu iftara davet ederek şavurma yaptım. Bir Levant Havzası yemeği olan şavurma (şavarma), diğer Levant yemekleri gibi oldukça lezzetlidir. Nişanyan Sözlükte dönerin Yahudi versiyonu olduğu ifade edilse de günümüzde şavurmayı Lübnan’ın daha çok sahiplendiğini söyleyebiliriz. Yine de Beyrut’ta olduğu kadar Şam’da, Kudüs’te olduğu kadar Tel Aviv’de de bu yemek oldukça sevilir.

Arkadaşımla şavurma yerken elbette söz politikadan açıldı ve uzun uzadıya konuştuk. Yurtdışında eğitim görmüş, annesi Rus olan arkadaşım Rusya’ya hâkim olduğu kadar Ortadoğu ve Türkiye politikalarına da hâkimdi ve dolayısıyla da keyifli bir sohbet oldu. Sohbetimizde farklı siyasî düşüncelerde olsak da ikimizin de aslında gayet ittifak halinde olduğu bir konu vardı: Türkiye’nin önümüzdeki 20 yıl içerisinde bölgede  kaçınılmaz olarak lider ülke olacağı.

Evet, Türkiye gelecek 20 yıl içerisinde bölgesinin patronu ve doğal lideri olacaktır. Bu durum, pek çok verinin ortaya koyduğu bir gerçekliktir. Pek çok Batılı think tank kuruluşu bu duruma ilişkin analizler yapmakta, bu durumu ortaya koymaktadır. Eğer verilerde radikal bir değişiklik olmazsa ve bazı adımlar atılabilirse Türkiye Ortadoğu’yu aşkın sınırların lider ülkesi konumuna gelecektir. Bu durumu anlayabilmek için bölgedeki diğer ülkelere ve bazı olaylara bakmak dahi yeterlidir:

Bu bölgede en büyük belirleyici hiç şüphesiz ABD ve Rusya’dır. Yeni bir aktör olarak Çin yükselse de henüz bölgeyi tanımamakta; yalnızca ülkesinde biriken paranın nüfuzunu kullanmaya çalışmaktadır. ABD ile mücadele içerisindeki Çin, bu mücadele kızıştıkça Ortadoğu’ya daha fazla kaynak ayırmak istemeyecektir. Çünkü hem ABD hem de Çin; mücadelelerini bölge üzerinde sürdüremeyeceklerdir. Çin Denizi ve Asya’da kızışacak bu mücadele sonucunda ABD ve Çin faktörünün bölgede eskisi kadar etkili olmayacağını rahatlıkla ifade edebiliriz.

Rusya ise hem azalan nüfusu hem artan askerî harcamaları hem de ambargolardan kaynaklı yorgunluğu ile artık ekonomik olarak çökme noktasına gelmiştir. Moskova’yı 20 yıl evvel tanklarla zapt etmeye çalıştıkları Çeçenler korumaktadır. Putin’den sonrası  ise belirsizdir. Şu anda ülkede çıkabilecek bir isyan her şeyi alt üst edebilir. Diken üstündeki bu ülkenin Suriye’den çekilmesi, bölgede yeni bir askerî müdahaleye girmekten kaçınması çok olasıdır.

Bölgede en güçlü ülkelerden İran, iç karışıklığın eşiğinde durmaktadır. Artan ve artık ekonomisine yük olan askerî harcamaları söz konusudur. Hürmüz’ü yakmak dışında bir tehdidi neredeyse yoktur, kaldı ki bunun da yapılabilme olasığı yüksek değildir. Bütün bunlar olmasa dahi coğrafi olarak ve mezhep farklılığından dolayı bölgenin lideri olamayacağını söyleyebiliriz.

Suriye ve Irak hem güvenlik problemi hem de ekonomik problem yaşayan iki ülkedir ve dahası bunun 20 yılda çözülmesi neredeyse imkânsızdır. Ayrıca ileride ciddi bir “su sorunu” yaşayacaklardır. Çözümü ise Türkiye’den geçmektedir. Hakeza, Lübnan da geçirdiği iç savaşın ardından toparlanabilmiş değildir.

Suudi, BAE, Katar gibi ülkelerin askerî varlıkları zayıftır. Daha evvel “lider devlet” tecrübeleri hatta iddiaları dahi yoktur. Kadroları yoktur. Aslında petrol zenginliğinin dışında pek bir şeyleri de yoktur. Mısır ise bir şekilde iddiasını kaybetmiş bir ülkedir. Dar çevresindeki sorunlar dahi Mısır’ı oldukça yormaktadır ve bunu kaldıramamaktadır.

Yukarıdaki tespitlerin bazıları, Dr. Muhammed Ali Ehsan tarafından The Express Tribune’da, “Who will be the next hegemon in Middle East?” başlıklı yazıda farklı bağlamda ve bazı farklılıklar da ihtiva ederek kaleme alınmıştır.

Diğer yandan İsrail ise Gazze’de bir süredir gerçekleştirdiği soykırım ile bölgede hiçbir zaman baskın ve etkin bir güç olamayacağını ortaya koymuştur. Dahası, İsrail’in gerçekleştirdiği bütün katliamlara rağmen başarısızlığı açıkça ortadadır ve Hamas meskûn mahal çatışma stratejisi ile başarılı olarak Filistin davasının liderliğini de ele geçirmiştir. Ayrıca tüm bu olanlar, küresel bir Filistin desteğine dönüşürken İsrail içerisinde pek çok İsrail vatandaşı da hükümetlerini protestoya devam etmektedir. İsrail, Netanyahu’nun anlamsız, hırs dolu ve intikam içerikli; tarihe kara leke olarak yazılan soykırımının ardından bölgede etkin ve baskın bir güç olamayacağını, aslında göründüğü kadar güçlü de olmadığını ortaya koymuştur.  Hatta belki bu vesile ile İsrail’e o meşhur yazıyı hatırlatmak gerekir: “Mene, mene, tekel, ufarsin” yazısını hatırlatmak gerekir.

Geriye dinamik nüfusu ile artan askerî teknolojisi, NATO’nun en büyük 2. kara ordusu, istikrarlı demokrasisi (aynı partinin kazanmasından bahsetmiyorum, güvenli ve demokratik şekilde tekrarlanan seçimlerden bahsediyorum), Gabar civarında çıkan petrolü, yenilenebilir enerji yatırımları, Kalkınma Yolu Projesi, Afrika’da gerçekleştirdiği hamleler ile Türkiye kalmaktadır. Türkiye, kısa-orta vadede bölgede ve ilerleyen süreçlerde küresel ölçekte hegemon güç olmaya adaydır ancak dört önemli sorunu çözmesi gerekmektedir: Ekonomik İstikrarsızlık, Kürt Sorunu, Tarım-Hayvancılık Sorunu ve Düzensiz Göç Sorunu.

Beklendiği üzere 31 Mart sonrası Türkiye, Irak ile ortak bir şekilde PKK unsurlarına kapsamlı bir operasyon düzenleyebilir ancak Suriye’de Esad’ın da desteklediği bir PYD/YPG/PKK varlığı artık iyice kök salmıştır. Suriye’deki terör unsurlarına yönelik bir operasyonun düzenlenip düzenlenmeyeceği bilinmese de Irak’taki operasyonların Suriye’deki terör unsurlarını da zayıflatacağı açıktır. Böylece, Kürtler, Türkiye’nin dahil olmadığı ve onaylamadığı, Türkiye’ye rağmen yapılan hiçbir projenin başarılı olamayacağını da bir kez daha görmüş olacaklardır.

Erdoğan hükümeti, eğer milliyetçileri ikna eder ve milliyetçilerle birlikte, askerî operasyonların ardından yeni bir süreç başlatırsa, Özal döneminde konuşulan bazı teorileri (kesinlikle federatif yapıdan bahsetmiyorum) hayata geçirebilir. Bu durumda sınır güvenliği sağlanmış, Kürtlerle sorun yaşamayan Türkiye ve muhtemelen Kürtlerle artarak sorun yaşamaya devam eden Suriye-İran tablosu görebiliriz. Böylece Türkiye önümüzdeki 20 yılda bölgenin patronu olarak ilk müdahalesini de Irak’ın belli bölgelerinde yapmış olur ve Suriye’de de varlığını güçlendirebilir. Ancak bütün bunlar yapılırken geçmişte yapılan hataların yapılmaması ve öncesinde kapsamlı bir askeri harekatın yapılması gerektiğine inanıyorum.

Türkiye düzensiz göç meselesini ancak sınırlarında güvenliği artırıp var olan göçmenleri uyum sürecine tabi tutarak aşabilir. Türkçe kursları, artık Türkiye içerisinde bir gereklilik haline gelmiştir. Diğer yandan uyum sağlamayan, suç işleyen, toplumsal düzeni, kamu sağlığını vb. hususları tehdit eden, Türkçe öğrenmeyen ve bunda direnen  kişiler sınır dışı edilmeli, vatandaşlık kazanmışlarsa vatandaşlık kazanma süreçleri kontrol edilerek usülsüzlük olup olmadığı araştırılmalı -eğer varsa gereği yapılmalı-, kontroller artırılmalıdır. Bu konuya dair kapsamlı çözüm önerileri pek çok akademik çalışma ile ele alınmıştır, incelenebilir.

Diğer yandan Türkiye ekonomisini teknokratlar eliyle düzeltmeye çalışırken bir yandan da gelir adaletsizliğini engellemek zorundadır. Umarım günün birinde, Hayek’in de dediği gibi herkese asgari ihtiyaçlar için “vatandaşlık maaşı” ödeyebilen bir ülke haline gelebilir, bu zenginliğe ulaşabiliriz.

Türkiye, tarım-hayvancılık konusunda da önemli açılımlar yapmak zorundadır. Kurak değil verimli topraklarımızı iyi kullanabilmek, hayvancılığı geliştirmek zorundayız. Ayrıca bunu sadece Anadolu’da yapmak zorunda da değiliz. Özel şirketler aracılığıyla başka ülkelerde üretimler yapabilir, devletler nezdinde toprak kiralamaya devam edebiliriz. Tarım-Hayvancılık gelecek 50-60 yılda en önemli konulardan biri haline gelecektir. Bu konuda daha evvel yazdığım “Zeytin Ekmek ve Türkiye’nin Tarım-Gıda-Hayvancılık Politikaları Üzerine” başlıklı yazıya da göz atabilirsiniz.

Bütün bunların ilk adımı ise sıklıkla vurguladığım üzere yargı reformudur. Türkiye, kapsamlı bir hukuk reformu yapmak zorundadır. Halkın adalete olan güveni bu kadar düşük oldukça ne yazık ki toplumsal yapı yerine oturamaz. Hukuk yoksa eğitim, ekonomi, tarım, sivil toplum vb. hiçbir konuda Türkiye ileriye gidemeyecektir. Bu konuyu da “Türkiye’de Hukuk Problemi” başlıklı yazımda işlemiştim.

21.yy’da Gazze’de soykırım yapıldığı şu günlerde, Kudüs’te, Kıbrıs’ta, Doğu Türkistan’da, Kerkük’te, Saraybosna’da sorunlar devam ederken insanlığın, vicdanlı, adil ve güçlü bir yönetim anlayışına sahip Türkiye’ye ne kadar ihtiyacı olduğu açıkça görülmektedir. Tarihin ve medeniyetimizin bize yüklediği bu misyona yabancılaşamayız, sorumluluklarımızın gereğini yapmak zorundayız. Umutlu olmak ve bize verilen müjdeye sıkıca sarılmak zorundayız:

Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik”(48/1)

31 Mart Seçimleri: Eleştiri Yapabilmek

0

31 Mart Mahalli İdareler Seçimi bitti ve iktidar 22 yıl sonra ilk seçim yenilgisini aldı. Ak Parti 2019 yılında bir çok büyükşehiri kaybetmesine rağmen Türkiye genelinde oy oranı olarak birinci sırada yerini korumuştu. Fakat bu seçimde öyle olmadı. Bu sonuçlar gerek kazanan taraf için gerekse kaybeden taraf içinde elbette büyük bir sürpriz oldu.

Yapılan araştırmalarda büyükşehirleri tekrardan muhalefetin kazanacağı gözüküyordu. Ancak Türkiye genelinde AK Parti’nin bu kadar büyük bir kan kaybı yaşayacağı ön görülmüyordu. “Biz bunu öngörmüştük” diyen kimi gazetecilerin seçim öncesinde hiç de böyle yorumlar yapmadığına hepimiz şahit olduk. Belki de iktidar kanadına en büyük darbeyi veya yanlış yönlendirmeyi de yine bu kesim yaptı. Çünkü sahada bir gerçeklik vardı. Pandemi ile birlikte gelen büyük bir ekonomik yıkım henüz düzeltilememişti. Dünyadaki savaş alanları ile bozulan tedarik sistemi ve Türkiye’deki depremle de bu ekonomik sıkıntılar katlanarak devam etmiştir.

Bunun sonucunda halk yerel seçimlerde ekonomik krizin faturasını kesmiştir. Bu olağan ve demokrasilerde olması gereken bir durumdur. Çünkü 2019’dan bu yana vatandaş bir ekonomik kriz ile karşı karşıya ve bunun refleksini, tepkisini hiçbir noktada veremedi. 2023 seçimlerinin dinamiği ‘güvenlik’ temasında geçtiğinden vatandaş daha farklı bir sonucu önümüze getirdi. Bir yıl sonra ortaya çıkan bu tablo aslında 3-4 yılın birikimi olarak okunabilir. Bu bakımdan iyidir çünkü; muhalefetin sandıkta kazanabildiğini ve demokratik çerçevede bunun olduğunu görmesi Türkiye’nin demokrasisini daha da kökleştirecek ve toplumun her katmanı tarafından bu değerlerin sahiplenmesine sebebiyet verecektir.

Diğer taraftan iktidar açısından elbette bu sonuçlar derinlemesine incelenmelidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan balkon konuşmasında bu soruna dikkat çekti. Ve partide sadece kendisinin seçmenin mesajını aldığı, algıladığı balkon konuşmasındaki cümlelerinden ortaya çıktı.  Bu konuşma ve sonuçlar da bizlere parti içerisinde önemli değişikliklerin olacağının haberini verdi. AK Parti’de son yıllarda birçok defa ‘mental yorgunluk’ adı altında değişim süreçleri yaşanmıştır. Elbet AK Parti’yi ayakta tutan dinamiğin bu değişim olduğunu da biliyoruz. Fakat AK Parti’de son yıllarda bu değişim sadece isimlerin değişmesi bazında kalmıştır. AK Parti’de mentalite, düşünce ve bakış açısı değişimi olamamıştır. Fakat AK Parti bunu daha önceki tecrübelerinden de başarabilecek ölçekte bir parti olduğunu zaman zaman kanıtlamıştır. Şimdi önümüzdeki süreçte AK Parti’nin Erdoğan liderliğinde nasıl bir değişim geçireceğini izleyeceğiz. AK Parti eğer günümüz şartlarına uygun dil ve üslup olarak bir bakış açısı ile seçmene ulaşabilen ve partinin kurucu değerlerine de sahip çıkan kişilerden bir kadro oluşturur ise Erdoğan’ın balkon konuşmasında dediği gibi bu parti için ‘bir bitiş değil dönüm noktası’ olur.

Diğer yandan AK Parti cenahının sandığa gitmediğini ve günün sonunda CHP’nin bir başarısı olmadığı ve AK Parti’nin başarısız olduğu argümanını duyuyoruz. Siyasette bir tarafın başarısızlığı diğer tarafın başarısını getirdiği gibi bir tarafın başarısı da diğer tarafın başarısızlığını getirir. Kendi seçmenini sandığa götürememesi AK Parti kadrolarının bir suçu olduğu gibi 2023 Mayıs seçimleri sonrasında ağır yenilgiden sonra kendi seçmenini sandığa gitme konusunda ikna etmeyi başaran CHP kadrolarında bir başarı mutlaka vardır. Bu gerçekleri görmeden veya halı altına süpürerek görmezden gelindiği sürece 2024 Mahalli İdareler Seçimi gibi sürpriz sonuçlarla karşılaşmamız hiç şüphesiz kaçınılmaz olacaktır.

Türk siyasetine baktığımız zaman siyasî iktidarların zayıfladığı ekonominin bozulduğu dönemlerde çok fazla parti ortaya çıkarak belirli oy potansiyeline ulaşır. AK Parti’nin yönetimde ülkenin ekonomik olarak zayıflaması da Türkiye’de bu sonucu meydana getirmiştir. Gerek 2023 seçimleri gerekse gerçekleştirdiğimiz 2024 seçimlerinde bunu gördük. Yeniden Refah Partisi tam da bu noktada çıkarak AK Parti’den önemli bir oy koparmayı başarabilmiştir. Fakat seçimlerde şunu da atlamamak gerekiyor. Yerel seçimlerde vatandaşlar 2019’da olduğu gibi uyarı verir. Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu uyarıları çok iyi anlayan yılların siyasetçisi olarak balkon konuşmasında tam olarak bu konuya değindi. Cumhurbaşkanı Erdoğan bir sonraki seçimlere kadar ekonomiyi düzelteceklerini ısrarla vurguladı.

Genel seçimler Türkiye’de ‘güvenlik’ ekseninde gittiğinden vatandaşın tercihleri daha farklı olabiliyor.  Yerel seçimlerde ise vatandaş  mutfak, geçim derdi, yaşam standartları üzerinden yorumlayarak farklı partilere oy verebiliyor; oyunu değiştiriyor. Bu noktadan sonra AK Parti’nin değişimini ve adımlarını gözlemleyerek önümüzdeki dönemin ipuçlarını da alacağız.

Filistin-İsrail İhtilafına İlkeli Bakış

Filistin’de, hassaten Gazze’de yaşananları büyük bir üzüntü ile takip etmekteyiz. Durmaksızın devam eden İsrail bombardımanı ve hayatını kaybeden çocukların ve kadınların acıklı ve hüzünlü hikayesi ve durumu her gün geleneksel ve sosyal medya aracılığıyla evlerimize taşınmakta. Bunun yol açtığı öfke ve isyan duyguları anlaşılır bir şey. Ancak, meseleye daha soğukkanlı ve belirli ilkeler açısından bakmak da gerekiyor. Aksi takdirde, insanların bu öfke ve isyan dalgası içinde akla ve mantığa uygun muhakeme çabalarını bir tarafa bırakıp duygularının esiri olması pek mümkün.

Bu durumda ilk yapılması gereken şey hangi ilkelerin dikkate alınacağını belirlemek. Bu alandaki güçlükler malum. Her şeyden önce Batı, Batı’ya ait oluğuna inandığı ve dünyaya da büyük ölçüde öyle olduğunu kabul ettirmeyi başardığı ilkelere ve değerlere, yani bir anlamda kendi ilke ve değerlerine, açık bir ihanet içinde. Batı bu ilkeleri ve değerleri öne çıkarmak yerine körü körüne İsrail’e sonsuz ve sınırsız destek verme peşinde. Ne var ki Batı’nın bu tavrı bu “Batılı ilkelerin ve değerlerin” tamamen ve kökten çöktüğü ve artık kullanılamaz hâle geldiğini göstermiyor. Tam tersine, ilkeler ve değerler sağlam, ayakta ve nitekim Batı’nın içine düştüğü trajikomik durumu değerlendirmede kullanılmakta. Batı’yı ve İsrail’i değerlendirirken de bu ilke ve değerlere başvurulmakta. Ayrıca, bu yazının konusu olmamakla beraber, vurgulamak gerekir ki, bu ilke ve değerler de Batı’nın değil tüm insanlığın ortak ilke ve değerleri…

Filistin ile İsrail arasındaki genel ihtilâfı ve mevcut sıcak çatışmayı değerlendirirken başvurmamız gereken değerler genel olarak insan hakları ve savaşlarda uyulması gereken insanî kurallar. Bu açıdan meseleye baktığımızda karşımıza çıkan manzara nedir? Kim haklı kim haksız görünmektedir.

Tarihsel perspektifte İsrail-Filistin çatışması 

Bu konuyu ele almadan önce meseleyi hangi bağlamda tartışmak gerektiği üzerine bir şey söylemekte fayda var. İsrail ve destekçileri genellikle olayların tarihini Hamas tarafından İsrail’e yapılan 7 Ekim 2023 saldırısı ile başlatmakta. Bu vahim ve zararlı bir hata. Bir çarpıtma ve manipüle etme çabası. Ortada tesis edilmiş ve tarafların rıza gösterdiği bir barış yok. İsrail’in işgal ettiği topraklar da adı üstünde işgal altında olan, uluslararası hukuk ve onun komşuları nazarında geçerli anlaşmalarla kabul edilmiş, uluslararası tanınmaya sahip topraklar değil. Nitekim bu gerçeği İsrail’in Gazze’ye bölgeyi yaklaşık 20 yıldır dünyadan tam manasıyla tecrit eden bir abluka uygulamasında, Batı Şeria’da da Filistinlilere adeta savaş açmış olmasında ve uyguladığı salam politikasıyla Filistinlilerin topraklarını ve nüfuslarını adım adım azaltma çabasında görebiliriz. İsrail’in insan haklarına yönelik saldırılarının tarihi yaklaşık yetmiş beş yıl geriye gidiyor. Yani bu saldırılar Gazze saldırısından çok önce başlamış durumda ve hâlen devam emekte.

İsrail’in politikaları ve insan hakları ihlalleri 

İsrail saldırılarına ve İsrail’in genel politikalarına temel insan haklarından olan özel mülkiyet hakkı açısından baktığımızda gördüğümüz şu: İsrail insanların özel mülkiyet hakkını bilerek ve isteyerek ihlâl ediyor. İnsanları hile ve desiselere ilaveten zaman zaman çıplak olarak zorla evlerinden, topraklarından atıyor ve oralara çoğu ABD’den gelen ve adlarına bir çeşit kelime oyunu ile “yerleşimci” denen aslında “işgalci” denmesi daha doğru olacak Yahudilere veriyor. Bu açık ve ağır bir insan hakkı ihlâlidir. Aslında yapılan mülkiyet hakkı ihlâli olmayı da çok aşmakta ve açıkça insanların hayat hakkına saldırma boyutuna ulaşmaktadır. Özel mülkiyet teorisi açısından bakıldığında kesin olarak İsrail ve işgalciler değil toprakları ve evleri ellerinden alınan Filistinliler haklıdır. İşaret etmekte fayda var ki özel mülkiyet hakkı bir devletin var veya yok olmasıyla herhangi bir ilişki içinde değildir. Bölgede bir Filistin siyasi otoritesi hiç olmamış olsa bile insanların özel mülkiyet hakkı vardır ve her meşru siyasi yönetim bu hakkı tanımak ve bu hakka saygı göstermek zorundadır. Ne yazık ki İsrail bu bakımdan sınıfta kalmakta.

İsrail ve destekçilerinin başvurduğu bir diğer argüman nefsi müdafaa hakkı. Buna göre, İsrail’in Hamas saldırıları karşısında kendini savunma hakkı var. Nefsi müdafaa hem ahlâkta hem de siyaset felsefesinde kabul gören temel haklardan. Bunun hukukta da elbette yansımaları var. Saldırıya uğrayan elbette kendini savunma hakkına sahip. Ancak, nefsi müdafaa hakkının kullanılmasında dikkat edilmesi gereken şartlar ve sınırlar var. Ölçülü cevap vermek bunların en başta geleni. Mesela bireysel olarak bir sopayla saldırıya uğrayan insanın tabanca ile saldırganı vurup öldürmesi nefsi müdafaa teorisi açısından çok tartışılır ve muhtemelen saf nefsi müdafaaya girmez. Saldırganı başka türlü durdurmanın mümkün olup olmadığı sorgulanır. İsrail’in saldırılarında ise tam bir orantısızlık var. Yaklaşık 1400 İsraillinin öldüğü öne sürülen bir saldırıya cevap olarak iki milyonluk bir halkın hiç ayrım yapmadan bombalamaya maruz bırakılması ve on binlerce insanın öldürülmesi ve yaralanması açıkça bir aşırı cevaptır.

Bu aşırı ve ölçüsüz cevap aynı zamanda bir kolektif cezalandırmaya dönüşmekte. İsrail bombardımanlarında siviller asla gözetilmemekte, hatta tam da tersine, bilerek ve isteyerek hedef hâline getirilmekte. Bunda da İsrail’in genel davranış kodları esas alındığında, şaşılacak bir şey yok. Zira, İsrail kolektif cezalandırmayı eskiden beridir Filistinlilere karşı zaten kullanmakta. Söz gelimi işgal altındaki Batı Şeria’da suçlu olduğuna inanılan kişilerin ailelerinin yaşadığı evler de tamamen yıkılarak sadece ilgili kişi değil tüm aile cezalandırılmakta. Bunun da hukuktaki suçun şahsiliği ve kolektif cezalandırmanın yapılmaması ilkelerine aykırı olduğu açık bir geçek.

Uluslararası tepkiler ve gelecek 

İsrail Hamas saldırısına Gazze’yi toptan ve acımasızca bombalamak yerine fiili işleyen kimselere ve gruplara yönelik kara harekatıyla ve nokta operasyonları yaparak cevap vermeye çalışabilirdi. Ancak bunu yapmadı, yapamadı. Sanırım bunda iki faktör etkili oldu. İlki Hamas ile açık ve göğüs göğüse bir çatışmayı göze alamaması. İkincisi ise her ne hak ihlâli yaparsa yapsın ciddi bir tepkiyle ve müeyyideyle karşılaşmayacağına inanması. İsrail bu beklentisinde önemli ölçüde haklı çıktı. Ancak, dünya değişiyor. Batı yavaş yavaş nispi güç dengesinde geriliyor. İsrail saldırganlığı karşısında sergilediği çifte standartlar kuşku yok ki Batı’ya büyük zarar verecek. İsrail’in Gazze’de ve Batı Şeria’da sergilediği vahşet ise, sanıyorum ve umuyorum ki, dünya kamuoyunda İsrail aleyhtarı havanın yoğunlaşmasını ve bu vahşi ülkenin aleyhine olan dalganın büyümesini sağlayacak.

Focus+, 31 Ocak 2024

Mehmed Akif’le Çanakkale’den Gazze’ye

Hem İstiklal Marşı’nın kabulünün hem Çanakkale zaferinin yıldönümü olması münasebetiyle geçen hafta boyunca Mehmet Akif’i yad ettik, hayatından ve şahsiyetinden bahseden konuşmalar dinledik, şiirler okuduk, okuttuk. Dirlik vermeyip Mısır’a kaçmasına sebep olan çevrelerin günümüzdeki temsilcilerinin bile Akif’ten büyük bir saygıyla bahsetmesine memnuniyetle şahit olduk.

Mehmet Akif, istiklâle herkesten çok ve herkesten önce inanmış büyük bir vatanperverdi. Öyle ki Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti ve harim-i ismeti Bursa’nın işgal edildiği günlerde bile Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak! diye haykırıyordu.

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın

Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın

İstiklal Marşımızın yazıldığı Taceddin Dergâhı’nı ancak geçen sene görebildim. O küçücük dergâhta bu şiiri yazarken Akif’in sırtında bir palto bile olmadığından, arkadaşının paltosunu ödünç alarak dışarı çıkıyormuş. İstiklal Marşı mukabilinde va’dedilen 150 liralık mükâfatı, böylesi bir yokluk içindeyken reddetmiş fakat sonra çok pişman olmuş. Yakın arkadaşı Mithat Cemal Kuntay’ın Ersoy’u anlatan biyografisinde aktardığına göre, “o mükâfatı almalı ve gizlice fakir fukaraya dağıtmalıydım. Akif ne büyük adam desinler isteyen nefsime yenik düştüm” diye esef edip dururmuş.

Lise yıllarında sınıf arkadaşıyla kavilleşmişler: Kim erken ölürse, diğeri onun ailesine, çoluk çocuğuna sahip çıkacak… Akif’in tam da memuriyetten istifa ettiği, kendi evinin geçimini bile teminde zorlandığı günlerde ölmüş arkadaşı. O sözü yirmi sene önce, bir talebeyken vermiştim demeyip, vefat eden arkadaşının hanımına ve çocuklarına kol kanat germiş. Kuntay’ın bahsettiğim kitabının bir başka yerinde, “verdiğim sözü tutmamam için ölmüş olmam gerekir” diyor Akif. Hâsılı, sadece sanatıyla değil, şahsiyetiyle de büyük adammış.

Bu büyük şaire, kendini vatanına ve istiklale adayan bu abide şahsiyete ‘kurtuluş’tan sonra memleketi dar etmişiz. Hakkı olan emekli maaşı bağlanmadığı gibi, peşine hafiyeler takıp adım adım takip edilmiş. İşgal devam ediyor olsa pekâlâ sineye çekebileceği bu zillete dayanamayıp Mısır’a göçmüş. Ölümüne yakın, hasta vaziyette dönmüş memleketine. İstiklal Marşımızın şairine, eski mebus sıfatıyla bile hak ettiği tören düzenlenmemiş. Cenazesi, çok sevdiği milleti ve gençler tarafından kaldırılarak Edirnekapı Mezarlığı’na defnedilmiş. Nur içinde yatsın.

Çanakkale’den Gazze’ye

Bütün şiirlerini topladığı halde bana değil millete aittir deyip İstiklal Marşı’nı almadığı Safahat’ın belki de en güzel ve en içli mısraları, Çanakkale savaşını anlatan bölümü. Son dönemde bu mısraları ne zaman hatırlasam, aklıma Gazze geliyor. Rahmetli Akif bu mısralarla 1915 Çanakkalesini değil de, günümüz Gazzesi anlatıyor sanki.

Şu Boğaz Harbi nedir, var mı ki dünyada eşi?

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi

Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya

Gazze altı aydır abluka altında. İsrail, en modern silahları ve bütün vicdansızlığıyla bu ufacık karaya saldırarak çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın erkek demeden ya öldürüyor yahut her türlü yardımın önünü keserek açlık ve hastalık yüzünden ölmelerini bekliyor. İnsanın Akif olup haykırası geliyor:

Yâ Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?

Mahşerde mi bîçarelerin, yoksa, felahı!

Gazze’de yolunu şaşıranlar

Bu vahşette İsrail yalnız değil. En büyük destekçisi olan ve dünyaya her fırsatta insan hakları dersi vermeye kalkan ABD, Gazze meselesinde çok fena çuvalladı. Dışişleri Bakanı Blinken’ın 7 Ekim saldırısının ardından İsrail’e yaptığı destek ziyaretinde sarf ettiği “Burada bir Yahudi olarak bulunuyorum” ifadesi bile bunu izaha yetiyor.

Blinken bir Yahudi ve hadiselere Yahudi penceresinden bakıyor. Hâlbuki Filistin meselesi eski ve çok katmanlı bir sorun, çözümü de o nispette zor. ABD’nin ve Blinken’ın 7 Ekim’de hayatını kaybedenlerin acısını paylaşma ve İsrail’le dayanışma içinde olduğunu gösterme isteğini anlıyorum. Faillerin bir an önce bulunup cezalandırılmasını istemek de makul bir talep. Fakat fail tanımını, içine Gazze’nin tamamını içine alacak şekilde genişleterek bütün bir halkı açlık ve ölümle cezalandırmaya kalkmak anlaşılır gibi değil. Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile diyen Akif’e göre iyi bir Müslüman olmanın şartı iyi bir insan olmaktan geçiyor. Netenyahu, Blinken ve hempaları için ise Yahudi olmak ve onların çıkarını korumak, her şeyin üstünde bir değer.

Gazze’nin işgaline destek veren ülkeler arasında, topraklarının bir kısmı iki yıldır Rus işgalinde bulunan Ukrayna da yer alıyor. Buna önce şaşırdım. Gazzelilerin halinden en çok onların anlaması beklenirdi çünkü. Üstelik bu işgal, Rus-Ukrayna savaşını gündemden düşürmüş, Ukrayna’ya verilen uluslararası desteği azalttı. Hem ahlâken hem menfaati icabı Gazze’nin işgaline karşı çıkması gereken Ukrayna’nın pozisyonunu, liderinin dinî mensubiyeti belirledi. Zelenski de bir Yahudi çünkü. Uluslararası desteği azalan ve ahlakî üstünlüğünü kaybeden Zelenski’nin işi, önümüzdeki dönemde daha da zorlaşacak.

İsrail’in Gazze hamlesinde yanlış tavır alan bir diğer ülke, Almanya… Öyle sanıyorum ki bu desteğin altında, Hitler’in Yahudilere uyguladığı soykırımı affettirme (hatta belki unutturma) çabası ile ezikliği yatıyor. Bu, nafile bir çaba. Yanlış, yanlışla düzeltilmez. Hitler’in Yahudilere uyguladığı zulüm nasıl ve ne kadar yanlışsa, İsrail’in Gazze’ye muamelesi de o kadar yanlış. Bu konuda Güney Afrika’yı örnek alabilirdi.

Siyahları aşağılayan ayrımcı bir rejimle on yıllarca yönetilen Güney Afrika’da Mandela önderliğinde yürütülen mücadele ve uluslararası baskıların sonuç vermesiyle, siyasî ve hukukî eşitliğe dayalı demokratik bir rejim kuruldu. Geçmişle hesaplaşmanın getirdiği özgüven ve ahlakî üstünlükle hareket eden Güney Afrika, İsrail’in Gazze harekâtını Uluslararası Adalet Divanı’na taşıyarak büyük bir iş başardı. Bu işi şeriatla yönetilen yahut halkı Müslüman olan bir ülke yapsaydı, aynı derecede etkili olmazdı. İnsanlık adına Güney Afrika’ya çok şey borçluyuz. Kolombiya, Meksika, Şili, Bolivya ve Brezilya gibi Latin Amerika ülkeleri de İsrail’e en sert tepkiyi gösteren ülkeler arasında. Floransa’yla Kudüs’ü karşılaştırıp ikisi de bizden değildir diyen Falih Rıfkı ile Uğur Dündar gibilerdense, Güney Afrikalıları, Kolombiyalıları kendime daha yakın hissediyorum. Yaşım ilerledikçe daha iyi anlıyorum ki önemli olan aynı tarihi değil, aynı değerleri paylaşmak.

31 Mart Seçimleri Sonrasında Türkiye’yi Neler Bekliyor?

0

31 Mart seçimlerine sayılı günler kaldı. Her ne kadar son virajda seçim atmosferi ve heyecanı yüksek olsa da süreç boyunca mahallî idareler seçimi istenilen heyecanı oluşturamadı. Elbette muhalefetin Mayıs genel seçimlerinde aldığı ağır yenilgi ve kendi seçmeninde oluşturduğu heyecansızlık ve umutsuzluk bunda oldukça önemli bir rol oynadı.

Öte yandan 2023 seçimlerinde muhalefet bozulan ekonomi ve yaratılan algı ile iktidarın değişeceğini ve kazanacaklarına oldukça emindi. Bu olmayınca muhalefet seçmeni büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Tabiî kurulan geniş bir ittifak ve alınan yenilgi sonucunda 2024 Mahalli İdareler Seçimi’ne giderken muhalefet seçmeninin bir kısmı sandığa gitmeyeceğini belirtmişti.

İktidar tarafında ise ekonomik sıkıntıların baş gösterdiği bir dönem olması sebebiyle seçmeninde bir heyecansızlık var. Öte yandan yerel seçimler ‘’İstanbul seçimlerine’’ indirgenince genelde çok önemli bir etki ve heyecan oluşturmadı. Hâlbuki yurt genelinde Edirne, Bursa, Eskişehir, Ordu, Antalya gibi şehirlerin farklı partilere geçeceği konuşuluyor. Fakat iktidar ve muhalefetin İstanbul üzerinden bir seçim okuması yapması neticesinde bu bölgeler yeterince konuşulamadı.

Nereden bakarsak bakalım şu bir gerçek ki önümüzde yorgun partiler ve sandığa gitmekten yorulmuş bir Türk milleti duruyor. Durum böyle olunca seçimlerden çok seçimler sonrasında bizleri neler beklediği daha çok konuşulur oldu. Özellikle Recep Tayyip Erdoğan’ın üçüncü dönem adaylık durumu veya yeni bir anayasa yapmanın gerekliliği ve CHP içerisinde “eş başkanlık”tartışmalarının tam da bu dönemde yükselmesi söylememizi destekliyor.

Öte yandan ekonomi cephesinde ise Temmuz sonrası beklenilen düzelmenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği vatandaşın daha çok gündeminde yer alıyor.

Şüphesiz seçim sonrasında yeni anayasa konuşacağımız konuların ilk başında geliyor. Özellikle yaz aylarından sonra bu konunun ete kemiğe bürünmesi bekleniyor. Türkiye 2002’den bu yana sivilleşme yönünde çok önemli adımlar atıyor. Sivilleşmenin en önemli ayaklarından biri olarak 82 darbe anayasasından ülkemizin kurtarılması gerekiyor. Sayın Cumhurbaşkanı’nın da sivil bir demokrasinin tam tesisi için yeni bir anayasa yapımına hız vereceği bekleniyor. Türkiye her ne kadar vesayeti geride bırakmış olsa da kullandığımız anayasa ve sistemin kurucuları darbeci olduğu için siyasi bir istikrarsızlıkta tekrar bu yapıların ortaya çıkmayacağı kesin değildir.

Bu yüzden seçim sonrasında iktidar önce Meclis’te gerekli çoğunluğu sağlamaya çalışacak. Bu olmadığı takdirde referandum için zorlayacak ve halkın önüne sivil bir anayasa oylaması ile gelecektir.

Cumhurbaşkanı’nın üçüncü dönem adaylığı konusu ise yakın zamanda tartışacağımız konular arasında yer almayacaktır. Türkiye’de 2019 seçimlerinde muhalefetin önemli büyük şehirleri almasından sonra bir erken seçime gidilecek algısı yaratıldı. Özellikle bu kültür Türkiye’nin geçmişinden gelen kalıplaşmış bir olgudur. Fakat iktidar genel ve yerel seçimleri birbirinden ayırdığını erken seçime gitmeyerek göstermiştir.

Öte yandan Sayın Erdoğan 2002’den bu yana seçimleri çoğunlukla vaktinde yaparak siyasi istikrarın olduğunu vurgulamış ve bunu her zaman önemsemiş bir lider olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden Türkiye’nin yakın bir zamanda bir genel seçime gitmesi de zor gözüküyor.

Muhalefet kanadında ise yerel seçimler sonrasında her ne kadar çok önemli değişiklikler beklenmese de CHP içerisinde liderlik çekişmesinin olacağı öngörülüyor. CHP içerisindeki muhalefetin birleşerek Kılıçdaroğlu’nu devirmesinden sonra parti içerisinde istenilen değişimin gerçekleşmediği dillendiriliyor. Çünkü eski liderin ekiplerini tasfiye edip yeni liderin kadrolarını yerleştirerek bir değişimin olmayacağı, yerel seçimlerde adaylık belirleme sürecinde gözüktü.

Öte yandan Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu arasında bir liderlik savaşının da gizliden gizliye yürütüldüğünü izliyoruz. İmamoğlu’nun özellikle İstanbul kampanyasında bireysel hareket etmesi ve kampanya sürecinde kullandığı sloganlardan fotoğraflara kadar sadece kendisine yer vermesi Özgür Özel’e bir mesaj olarak algılandı. İmamoğlu’nun tekrar İstanbul’u alması ve gücünü perçinlemesi Özgür Özel’in ise genel başkanlığa tam olarak adapte olamamasından dolayı CHP Genel Başkanlığı için yeni bir yarışın habercisi olabilir. Çünkü İmamoğlu 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine giderken Partisi’nin başında olan bir Cumhurbaşkanı adayı olmak isteyecektir.

Ekrem İmamoğlu İstanbul seçimlerini 2019 yılında Altılı Masa diye tabir ettiğimiz Millet İttifakı çatısında kazanmıştı. Şimdi bu ittifak dağılmış ve CHP, sadece DEM Partisi’nin örtülü ittifakı ile seçime girecektir. İmamoğlu’nun böyle bir durumda galip çıkması halinde, 2028 için en güçlü adaylar arasında yer alacaktır.

Elbette DEM Partisi’nin buradaki desteğini de unutmamak gerekiyor. Yerelde yaptığınız örtülü ittifaklar daha kolay olurken Ekrem İmamoğlu bundan sonraki süreçte DEM Partisi’ni bir kambur olarak sırtında mı taşıyacak yoksa açıktan bir şekilde ittifak yaparak mı yoluna devam edeceği de önemli soru işaretlerinden olacaktır. Çünkü burada atılacak bir adım ya Türk halkını memnun etmeyecek ya da DEM Partisi’ni memnun etmeyecektir. Ekrem İmamoğlu’nun bu süreci de yönetmesi gerekiyor.

İktidar açısından kaybedilecek bir İstanbul elbette moral bozukluğuna yol açacaktır. Türkiye genelinde ise kaybedilecek şehirler olur veya sayıları artarsa kadrolarda önemli değişiklikler görebiliriz. Çünkü Erdoğan AK Parti’yi 20 yılı aşkın süredir bu şekilde dinamik ve ayakta tutmayı başarıyor.

Türkiye önce atlattığı genel seçimler şimdi ise atlatacağı yerel seçimler sonrasında her ne kadar sakin bir dört yıl beklese de gerek dış politika (Suriye ve Irak meselesi) ve gerekse partilerin atacağı adımlar ile oldukça hareketli günlere sahne olacaktır. Bizler de bu süreci yakından takip edip aktarmaya devam edeceğiz.