Ana Sayfa Blog Sayfa 9

Hak, İnsan Hakları ve “Hayvan Hakları”

Bugünlerde sokak köpekleri üzerinden sert bir tartışma yürütülüyor. Bir kesim sokak köpeklerinin insanlara zarar verdiğini belirterek sokakta köpek yaşamasının önlenmesi gerektiğini öne sürerken diğer bir kesim sokak köpeklerinin sokaklarda yaşama hakkına sahip olduğunu öne sürüyor. Yani sokak köpeklerinin toplatılması talebine hak kavramı üzerinden karşı çıkıyor. Bu da ister istemez bizi hak meselesine bakmaya yöneltiyor.

Hak kavramının istismarı ve “hayvan hakları!”

İnsan haklarını ifade etmek için kullanılmakta olan hak kavramı ne yazık ki çok istismar edildi. Kavram, önce, insan hakları içinde genişletici yorumlara tabi tutuldu. İlk olarak insan haklarına dâhil olup olmadıkları tartışmalı olan iktisadî ve sosyal haklar kavramı ortaya çıktı. Zamanla üçüncü ve dördüncü kuşak haklardan bahsedilir oldu. Keza, kavram günlük hayatın akışı içinde de kullanıldı. Meselâ doğuştan gelen değil sözleşmeden doğan bir hak-talep olan işçi hakları da neredeyse insan hakları kavramının bir parçasıymış gibi güven ve kararlılık içinde kullanılmaya başladı.

Bu kavram genişlemesinin bazı sebepleri vardı. En başta geleni, hak kavramının taşıdığı büyük ahlaki meşruiyetti. Yeni hak kategorileri öne sürenler insan haklarının özelliklerinden uzak, hatta bu özelliklere bazen tamamen ters taleplerine hak adını vererek onları hak kavramının yüksek itibarından yararlandırmaya çalıştı. Bu politika bir ölçüde işe de yaradı. Şimdi ise kavramda bir yeni genişletme talebiyle karşı karşıyayız.

Bu sefer hak sahibi özneler olarak, yukarıda sayılan hak kategorilerinden tamamen farklı biçimde, insan dışında bir tür gösteriliyor. Hayvanların da insanlar gibi haklara sahip olduğu iddia ediliyor ve bu haklara “hayvan hakları” deniliyor. Hayvan hakları insan hakları gibi geniş anlamda değil dar anlamda kullanılıyor ve daha ziyade hayat hakkı ile ilişkilendiriliyor. Buna göre, dünya sadece insanlara ait değil, hayvanların da dünyada hakkı var. Nefes alan her canlı yaşama hakkına sahip. Daha da ilginci, bu bakımdan insanlarla hayvanlar eşit sayılıyor, hatta bazılarınca hayvanlar insanlardan daha üstün statüde görülüyor. İnsanların hayvanların hayat hakkına müdahale etmemesi isteniyor…

Konu elbette daha ziyade sokak köpekleri veya başıboş, sahipsiz köpekler etrafında tartışılıyor. Bu köpeklerin nerede isterlerse orada yaşamaya hak sahibi oldukları öne sürülüyor. “Sokaklar sadece insanlara ait değildir, hayvanların da onlar üzerinde hakkı vardır” deniyor. Sahipsiz köpeklerin zaman zaman insanlara verdiği zararlar -ciddi yaralanmalar hatta ölümler- görmezden geliniyor veya saldıran hayvanlar değil saldırılan insanlar suçlanıyor. Çocukların köpek saldırısına maruz kalması durumunda çocukların ebeveynleri itham ediliyor. Köpeklerin sebepsiz yere hiç kimseye saldırmayacağı iddia ediliyor. Bazen, köpeklerden insan gibi bahsederek, “durup dururken kimse kimseye saldırmaz” şeklinde konuşuluyor!

Bu çizgide olanlar arasında toplumun çeşitli kesimlerinden insanlar var. Sekülerler yanında dindarlar arasında da aynı kafada olanlar mevcut. Dindarlar arasındaki köpek savunucuları sokak köpeklerinin de Allah’ın verdiği bir can taşıdığını ve bu canın hiç kimse tarafından ellerinden alınamayacağını söylüyor. Bunu yapmanın büyük bir günah teşkil edeceğini ve bir anlamda Allah’a karşı gelmek, şirk koşmak olacağını dile getiriyor.

Hükûmetin gelen taleplere ve baskılara dayanamayarak sokak köpekleri problemini çözeceğini ilan etmesi ve bu konuda yasal düzenleme yaptırmak için harekete geçmesi üzerine koyulaşan ve bir kör kavgasına dönüşme potansiyeli taşıyan bu tartışmada hakikatler için nereye bakmamız gerekir? Konuyu ele almada bize ne rehberlik etmeli? Hisler mi, heyecanlar mı, alışkanlıklar mı, ön yargılar mı, çıkarlar mı? Bence meseleyi ahlâkî ve felsefî olarak da ele almakta fayda var. Daha doğrusu meseleye bakmanın ana yolu bu. Aksi takdirde, bir ilerleme kaydedemeyiz ve anlamlı, işe yarar, topluma yol gösterici bir sonuca ulaşamayız.

Hayvan hakları diye bir hak kategorisi yoktur!

Meseleye ahlâk ve felsefe açısından bakımca karşımıza ne çıkıyor?

Haklar her şeyden önce insanlara mahsustur. Bu yüzden, hak deyince akla gelmesi gereken, insan hakları. İnsanlar tüm insan haklarına sahip olarak dünyaya gelir. Bu açıdan insanlar arasında dinlerine, dillerine, cinsiyetlerine, etnisitelerine ve sosyal ve ekonomik statülerine bağlı farklılıklar olamaz. Buna karşılık, hayvan hakları deyince, genel bir hak kategorisinden ziyade, sadece belli hayvanlara atfedilen, konumuz çerçevesinde ise, daha çok sokak köpeklerine ait olduğu iddia edilen haklar kastedilmekte.

İnsan akıl ve irade sahibi bir varlık. İnsan ahlâk ve hukuk kuralları üretir. İnsan doğal değil toplumsal bir düzen içinde yaşar yani sosyal düzen oluşturur. Hakların ana kaynağı bunlar. Ancak, hayvanlar ne akla ne iradeye ne ahlâk ve hukuk kuralları oluşturma ne de bir düzen ortaya çıkarma kabiliyetine sahip. Ayrıca, dünyada insanlar yapıp ettiklerinden, meselâ başkalarına verdikleri zararlardan sorumlu tutulabilir. Hayvanlar ise böyle bir mesuliyete muhatap kılınamaz. Oysa, hak sahibi olacak bir özne mutlaka davranışlarından sorumlu tutulabilmelidir, aksi halde hak sahibi olamaz. Bundan dolayı hayvan hakları olarak ifade edilebilecek ayrı bir hak kategorisi yoktur.

Hayvanlar arasında zaten çoğu yerde ve zamanda şiddete dayalı bir ilişkiler ağı var. Hayvanlar hem kendi hemcinslerine hem de diğer türlere zarar verici davranışlar gerçekleştirebilir. Tabiat bu yönüyle bir güç hiyerarşisi içindedir. O kadar ki, bazı hayvanların kendi türünden olanlara saldırabildiği, hatta kendi yavrularını dahi yiyebildiği bilinmekte.

Hayvan hakları deyince kavramı kullananların aklına genellikle sokak köpeklerinin “hakları” geliyor. Meselâ sivrisinekler, kuşlar, fareler de birer canlı türüdür ama hiç kimse onların haklarından söz etmez. Haklar genel bir kategoriyse bütün hayvanları kapsamalı, değilse zaten hak adını almamalı. Sadece belli hayvanlara atfedilen haklara hak değil bir tür imtiyaz demek daha doğru olur.

İnsanlar bazı hayvanları çoğu zaman yok etmek mecburiyetinde. Aksi takdirde, ağır problemlerle karşılaşabilirler. Sıtma bulaştıran sivrisineklerin, kuş gribi taşıyan kanatlıların, kuduz bulaştıran kedi-köpeklerin, veba bulaşmış sığırların vs. öldürülmesi çoğu kimsenin dikkatini ve ilgisini çekmiyor. Hayvanlar insanlar tarafından sürekli yeniyor; inekler, koyunlar, tavuklar ve balıklar gibi. Hiç kimse veya insanların büyük bir çoğunluğu bunu garipsemiyor. İnsanların hayatta kalması ve refah seviyesi bununla da bağlantılı. Hatta belli hayvanlar sırf yenilmek ve yararlanılmak için insanlar tarafından üretiliyor ve çoğaltılıyor. Bazı yerlerde korunan hayvanlar başka yerlerde sofralara yiyecek olarak konabiliyor. Söz gelimi köpek bizde bazılarınca neredeyse kutsanan bir hayvan, ama Çin’de insanlar köpek eti yiyor. Bazı durumlarda hayvanlar dinî amaçlarla kurban ediliyor… Hayvan hakları görüşünde ısrar etmek ve fazla ileri gitmek sonunda insanların bu davranışlarına da karşı çıkma mecburiyetine yol açabilir.

Tartışmayı meşru sınırları içinde tutmak ve yozlaştırmamak için tartışılan şeyin tüm hayvanlar veya tüm köpekler değil sadece sahipsiz, başıboş sokak köpekleri olduğunun altı çizilmeli. Yani genel bir köpek karşıtlığı değil sadece sahipsiz ve sokakta yaşayan köpeklerin olmaması talebi söz konusu. Bu çerçevede, bazılarının iddia ettiği gibi, tüm sokak köpekleri önce sahiplenilmiş sonra terk edilmiş değil. Sokaklarda doğan ve büyüyen köpekler de var. Vahşilikleri de bu köpeklere insanlar tarafından öğretilmedi, doğalarının bir sonucu.

Köpeklerle ilgili olarak bu tartışmanın yapılmasının ana sebebi köpeklerin insanlara zarar verme kapasitesi ve potansiyeli. İnsan hayatı kutsaldır ve diğer tüm canlıların hayatından önce gelir. Her yıl yüz binlerce köpek saldırısı oluyor ve binlerce insan yaralanıyor. Bu saldırılarda, özellikle çocuklar ve yaşlılar hayatını kaybediyor. Bunları hayvan hakları vardır veya tabiatta canlılar arasında bir denge mevcuttur bahanesiyle görmezden gelmek ve köpeklere hak vermek sağlıklı bir tutum olamaz. Bu tutum insan hayatına öncelik tanınmadığı ve köpeklerin hayatını insanların hayatına tercih etmekte tereddüt gösterilmeyeceği anlamına gelir. Nitekim özellikle sosyal medyada bu doğrultuda sözler sarf edildiği de olmaktadır.

Çözüm için neler yapılabilir?

Sahipsiz, sokakta yaşayan köpekler problemi en kısa sürede çözülmeli. Hayvan hakları gibi aslı astarı olmayan kavramların arkasına sığınarak çözüm engellenmemeli. Aksi takdirde, problem her geçen gün büyüyecek ve toplumsal maliyeti çok artacak.

Çözümün ilk adımı olarak elbette köpekler toplanmalı ve sokakta yaşamalarına müsaade edilememeli. Daha sonra hasta veya insanlara saldırmış olan köpekler derhal itlaf edilmeli. Ardından sokak köpeklerini sevenler ve yaşamasını isteyenler köpekleri kalıcı olarak sahiplenmeye davet ve hatta teşvik edilmeli. Geriye kalan köpekler kısırlaştırılmalı ve sadece barınaklarda yaşamaları sağlanmalı. Barınakların maliyeti daha ziyade köpek severlerin gönüllü bağışlarıyla karşılanmalı. Barınakların ayakta tutulamadığı durumlarda ise köpekler uyutulmalı.

Birleşmiş Vicdanlar Zulme Karşı Yürüyor

Gazze mezalimi sekizinci ayını doldurdu. Terörle mücadele adı altında yürüttüğü operasyonlarda kullandığı şiddetin dozunu her geçen gün artıran İsrail iyice azıtarak, güvenli bölge ilan ettiği Refah’a sığınan ailelerin yaşadığı çadırları bombalamaya başladı. Mızrak çuvala sığmıyor artık: İsrail bir terör devleti, Netanyahu bir terörist.

Sahadaki bütün üstünlüğüne rağmen İsrail ahlaken yenildi. Piyanist, Schindler’in Listesi, Hayat Güzeldir gibi sinema tarihine mal’oplan filmlerle, resimlerle, belgesellerle, makalelerle, kitaplarla ve gazete küpürleriyle yıllar boyu işlenip oluşturulan ‘mazlum millet’ imajı yerle bir oldu. Devletlerin ve politikacıların ne dediğine bakmayın siz. İsrail ve Yahudiler deyince kimsenin aklına ‘kendini korumaya çalışan bir devlet, mazlum bir millet’ gelmiyor artık. Dünün mazlumları, bugünün zalimi oldu. Hitler’in Yahudilere reva gördüğü zulmün çok daha fazlasını, İsrail şu an Gazze’de tatbik ediyor. Güneş balçıkla sıvanmıyor. Katil bir devlet var karşımızda.

İsrail ahlâkî üstünlüğünü kaybettikçe, anti semitik damgası yeme korkusuyla ötelenen kararlar alınmaya, bastırılan hakikatler dile getirilmeye başlıyor. İspanya, Norveç ve İrlanda’nın Filistin’i tanıma kararı, bu cümleden. Batı blokuna dahil diğer ülkelerin de zaman içinde aynı yola gireceğini tahmin ediyorum. İsrail kendi zulmünde boğulacak.

Gazze’ye ve Filistin’e verilen her destek önemli. Bu desteğin Batı blokuna dahil, Müslüman olmayan devletlerden ve halklardan gelmesi ise çok daha değerli. İsrail geri adım atacaksa Müslümanlar kıyama kalktığı için değil, Batı kamuoyunda itibar ve meşruiyet kaybına uğradığı için atacak. Üzülerek ifade ediyorum, fakat hakikat bu.

ABD’de bütün engellemelere rağmen İsrail’i boykota devam eden üniversite talebeleri, Gazze’ye desteğini beyan eden Papa, Avrupa’nın muhtelif şehirlerinde Filistin lehine nümayiş yapanlar, İsrail’e kafa tutan Latin Amerika ülkeleri, Uluslararası Adalet Divanı’na yaptığı suç duyurusuyla Güney Afrika Cumhuriyeti ve nihayet Netanyahu hükümetine ‘bir an önce saldırıları durdurma’ çağrısında bulunan Yahudiler… İsrail’i asıl durduracak olan onlar. İnsanlığın yüzünü ağartan, geleceğe umutla bakmamızı sağlayan dünyanın her kesimine dağılmış, muhtelif din ve ırklara mensup bu vicdanlı insanlar.

Buna mukabil, zulme sessiz kalanlar hâlâ çoğunlukta. Susmak, görüş açıklamamak da ifade özgürlüğünün bir parçası. Kimseyi kınamıyor, suskun kalanlar zulme ortak demiyorum. Lâkin hemen her konuda fikir beyan edip eylem yapmayı vazife bildiği halde Gazze’deki mezalime ses çıkarmayan kimi çevrelerin suskunluğu size de tuhaf gelmiyor mu?

Nesli tükenmekte olan beyaz balinalar ve koalalar için dünyayı ayağa kaldıran, nükleer enerji santralleri yahut okyanusa petrol karıştıran bir şilep için kıyameti koparan uluslararası eylemciler Gazze konusunda niçin sessizler?

Sokak hayvanlarının hakkını-hukukunu savunarak ne kadar modern, medenî ve ilerici olduğunu gösterme telaşındaki fenomenler ile sanat ve sosyete taifesinden de güçlü bir ses çıkmıyor.

Dünyaya her fırsatta demokrasi, insan hakları ve ifade özgürlüğü dersi veren ABD, Avrupa ve Batı âlemi, İsrail’e yönelik en küçük eleştiriye dahi tahammülsüz. İfade özgürlüğünün sınırını ABD’ni ‘terörist’ ilan eden Chomsky’ye koruma tahsis edecek kadar geniş tutan ABD hükümeti, Gazze’ye destek olmak için kampüslerde toplananların ifade özgürlüğüne aynı saygıyı göstermiyor.

İsrail’in ve ABD’nin üzerindeki baskıyı artırmak için petrol sevkiyatını bir süreliğine askıya alma tehdidinde bulunmaları bile birşeyleri değiştirebilecekken, kâkülleri ve topuklu ayakkabılarıyla erkekleri günaha sokmasından korktukları kadınlara getirdikleri türlü yasaklarla dünyaya fazilet ve masumiyet aşılayacağını sanan petrol zengini şeriat devletlerini yönetenlerin Refah’taki yangını söndürmek için ellerinden geleni yaptığı söylenebilir mi?

Erdoğan’a demedik laf, etmedik beddua ve hakaret bırakmayan FETÖ ve avanelerinin Netanyahu ve İsrail’e bir çift laf ettiklerini duyan var mı?

İstemedikleri bir rektör atandı diye yıllardır sürdürdükleri eylemle üniversite ruhunu yaşattığını sanan Boğaziçi camiasının Gazze’deki katliam için açacak pankartı, atacak sloganı yok mu? ABD’de polis copu gölgesinde eylem yapıp zulmü kınayanlar mı daha üniversiteli, sırtını rektörlük binasına dönüp istifa çağrısında bulunanlar mı?

İsrail sevdası

ABD’den sonra İsrail’in neredeyse en büyük destekçisi, Yahudilere karşı ayrımcılıktan etnik temizliğe kadar uzanan kötü bir sicile sahip Almanya.

Alman hükümetlerinin İsrail’e ve Yahudilere öteden beri verdiği desteğin iki sebebi var. İlki, Hitler ve Nazi rejimiyle arasına koyduğu mesafeyi, kör gözüm parmağına misali dünya âleme göstermek. Lâkin ortalama bir Alman’ın zihninde aynı mesafe yok. Politik doğruculuk ve anti semitizmi yasaklayan kanunlar sebebiyle Yahudilere yöneltilmeyen ayrımcı dil ve uygulamalar, Müslümanlar ve Türkler başta olmak üzere diğer etnik unsurların üstüne adeta boca ediliyor. Liberte’den çıkan Almanya 2021 raporu, bu ülkedeki ayrımcı uygulamalarla ilgili somut örneklerle dolu.

Alman hükümetlerinin İsrail sevdasının diğer sebebi, Hitler hükümetinin vaktiyle Yahudilere karşı işlediği cürümleri telafi etme telaşı. Bir nevi suçluluk duygusu yani. Bu suçluluk duygusu, Almanya’nın dış politikasını esir almış, İsrail / Yahudiler lehine adeta hacir koymuş durumda.

Hitler ve kurmaylarının seksen sene önce işlediği cürmün vebalini bugünkü Almanya’ya ve bütün Almanlara yüklemek yanlış. Keza o gün işlenen suçlarda hiçbir dahli bulunmayan bir Alman’ın yahut hâlihazırdaki Alman hükümetinin Yahudilere karşı kendini ezik ve borçlu hissetmesi için de bir sebep yok. Almanya’nın İsrail politikasının değişmesi hem aklın, hem ahlâkın, hem de Alman millî menfaatlerinin icabı.

Soykırımın faili Alman devleti ve bütün Almanlar idiyse -ve amaç, Almanları cezalandırmak ise- Yahudi devletinin Almanya’dan kopartılacak topraklar üstünde kurulması gerekmez miydi? Lâkin İsrail Orta Doğu’da, Arap toprakları üzerinde kuruldu. Yahudilerin bu bölgeye yerleşmesi teşvik edilerek İsrail’deki Yahudi nüfus artırılırken, öteden beri bir sosyal çatışma ve huzursuzluk kaynağı olarak gördükleri Yahudilerin İsrail’e göç etmesi Batı’nın (bilhassa Avrupa’nın) da işine geldi. Bir taşla iki kuş vurulmuş oluyordu böylece.

İsrail’in zayıflaması yahut yıkılması, vaktiyle bu ülkeye göç eden Yahudilerin Avrupa’ya dönmesi ihtimalini aralayacak. İsrail’in güvenliğinin Batı ve Avrupa için neden önemli olduğuna bir de bu gözle bakmalı.

Sadece Yahudiler ezilmedi

Yahudilerin Hitler’den çok çektiği bir vakıa. Lâkin Yahudiler tarihte zulme uğrayan ve ağır kayıplar veren ne ilk, ne de tek kavim. İkinci Dünya Savaşı’nda ölen Rusların sayısı (yaklaşık 20 milyon), savaş boyunca ölen Yahudilerden üç-dört kat fazla. Yahudilerin sivil kaybıyla Rusların asker kaybı aynı kefeye konulamaz elbette. Daha âdil ve anlamlı bir mukayese, Stalin’in kararıyla kıtlığa mahkûm edilen Ukrayna üzerinden yapılabilir. 1932-33 yılları arasında 8 milyon Ukraynalı, dünyanın en verimli topraklarında açlıktan öldü veya ölmelerine göz yumuldu. Holodomor olarak anılan bu hadise, bugünkü Ukrayna-Rus husumetinin de temelini oluşturur.

Mao yönetimindeki Çin’in Büyük İleri Atılım politikası 65 milyon civarında insanın ölümüne yol açtı. Keza, Kamboçya nüfusunun %20 ilâ 25’ini oluşturan yaklaşık 2 milyon kişi, 1975-79 yılları arasında Pol-Pot yönetimindeki Kızıl Kmerler tarafından öldürüldü.

Bu rakamları ölü sayısını yarıştırmak veya Yahudi ölümlerini küçümsemek için vermiyorum. Bilâkis, dinine, ırkına, cinsiyetine… bakmadan tek bir kişinin bile hayatı bile değerli. Kendi kayıplarını bu derece öne çıkaranların, diğer insanların hayat hakkına da saygılı olması beklenir. İsrail’den ve Yahudilerden beklentim bu. İsrail hükümetinin ‘güvenli bölge’ ilan ettiği Refah’ta çadır kurup hayata tutunmaya çalışan Filistinli bir ailenin çocuğunun canı da, Hayat Güzeldir filminin çocuk karakteri Giosuè’nunki kadar değerli. Gazzeliler de yaşamayı Schindler’in Listesi’ndeki Yahudiler kadar hak ediyor.

Birleşmiş Vicdanlar ayakta

Gazzelilerin maruz kaldığı zulme dikkat çekmek, bu zulmü onlara reva görenleri protesto etmek için hemen her gün, her yerde eylem yapılıyor. Kimi yerde devâsa kalabalıklar, kimi yerde daha küçük gruplar halinde toplanan insanlar, 21. yüzyılda bunu da mı görecektik demenin çaresizliği, isyanı ve şaşkınlığı içinde İsrail’i protesto ediyor. Bu protestoların kiminde tekbir sesleri yükseliyor, kiminde seküler sloganlar atılıyor. Protesto biçimleri farklı olsa da, gönüller ve gayeler bir: Gazze’deki zulmün ve ölümlerin bir an önce durması, durdurulması için çağrıda bulunmak.

Gazze’deki mezalime dikkat çekmek için eylem yapan gruplardan biri de, kendini Birleşmiş Vicdanlar olarak tarif eden sivil toplum hareketi. Liberalinden sosyalistine, muhafazakârından İslamcısına ve ateistine, Türküne, Kürdüne, Çerkezine, diğer inanç ve etnik bileşenlerine kadar her yaştan pek çok insan bütün farklılıklarını bir kenara bırakarak Birleşmiş Vicdanlar çatısı altında Gazze için bir araya gelmiş. Herhangi bir fikir etrafında toplanması mümkün olmayan bu insanları bir araya getiren şey vicdanları.

İsrail’in sekiz aydır Gazze’de sürdürdükten sonra Refah’a taşıdığı katliama dur demek isteyen herkesi, 2 Haziran 2024 Pazar akşamı altı buçukta Üsküdar Mimar Sinan Meydanı’nda (Eski Belediye binasının olduğu yer) başlayacak Birleşmiş Vicdanlar yürüyüşüne davet ediyorum.

Daha evvel birkaç defa katıldığım bu yürüyüşlere trampet çalan çocuklar ve kadınlar liderlik ediyor. Bir saat süren yürüyüş boyunca herhangi bir slogan atılmıyor, organizasyon ekibinin önceden hazırladığı pankartlar açılıyor. Yürüyüş herkese açık.

Bu defaki yürüyüşü kaçıran veya katılmayacak olanlar, bir sonraki yürüyüşün tarihini Birleşmiş Vicdanlar’ın sosyal medya hesaplarından öğrenebilirler (X’te @Bvicdanlar ; İnstagram’da @birlesmisvicdanlar).

Umarım bu son yürüyüş olur. Gazzeli çocukların çadırlar yerine evlerinde, emniyet içinde uyuyacakları günün bir an önce gelmesini niyaz ediyorum.

Özgür Toplum Kurmak Mümkün müdür?

Özgür toplumun temeli kendiliğinden doğan özgür yaşamdır. Buna bağlı olarak kazanılan temel insan hakları başta olmak üzere, hukuk, hürriyet ve mülkiyettir. Mülkiyet sahibi olmak veya mülkiyet özgürlüğünü savunmak kötüymüş gibi gösterilmektedir. Adam Smith “Her kişinin emeği üzerindeki mülkiyeti, tüm diğer mülkiyetlerin asıl temeli olduğu gibi, bunların en kutsal ve dokunulmaz olanıdır” demektedir. Bu görüşe ek olarak haddimi de belki aşarak;  en büyük ve vazgeçilmez-devredilemez mülkiyetlerden biri de,  bireyin kendi bedeni ve bedeni üzerindeki mülkiyetidir diyebiliriz. Ve bunu da J. S. Mill’in “Birey kendisi üzerinde, kendi vücudu ve beyni üzerinde bizzat kendi başına buyruktur” vurgusuyla da güçlendirebiliriz. Otoriter/totaliter ideolojiler bireyin kendi bedeni üzerinde söz sahibi olmalarını, kendi kaderlerini belirleme iradelerini göstermelerini ve haklar ile donatılmalarını istemezler. Çünkü o zaman kendilerine itaat ve biat edecek kimseyi bulamazlar.

Otoriter/totaliter görüş savunucuları, özgürlük fikirlerini; burjuvazi, mülk sahipleri gibi sınıfların ideolojisi olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Bu bakış açısı hem doğru değil hem de art niyetli bir bakıştır. Bunu böyle gören anlayışın özgürlük fikirleri ve özgür toplum hakkında cahillikleri ve iyi olmayan niyetleri ortaya çıkmaktadır. Özgürlük düşünürlerinin öncelediği kendiliğinden doğan tabiî hayat ve hukuk çerçevesinde vazgeçilmez, devredilmez ve sınırlanamaz haklara sahip olan özgür bireydir. Bu durumda olsa olsa özgürlük düşüncesi;  rızaya/gönüllü birlikteliğe dayalı, metanın, sermayenin ve bedenlerin özgür dolaşımını savunan ve özgür bireylerin oluşturduğu barış içerisinde bir arada yaşama rızası gösteren insanların ideolojisidir diyebiliriz.

Özgürlük filozof ve yazarları eserlerinin hiçbirinde ve hiçbir yerinde, kolektivist-otoriter-totaliter ideolojilerin kutsadığı gibi zora dayalı iktidarın ele geçirilmesi ve bir sınıfın diktatörlüğüne dayanan, özgürlükleri ortadan kaldıran ve bireyi köleleştiren bir sistemi savunmazlar. Özgür toplum savunucuları; fikirleriyle, bu tür sistemler ile sonuna kadar mücadele ederler. Özgürlük filozofları iktidarın ve devleti zora dayalı bir yöntemle ele geçirme gibi bir tezleri olmamıştır, olamaz da. Tam tersine devletin; iç-dış güvenlik, hukuk-adalet gibi hizmetlerin dışında sınırlandırılmasını bıkmadan dile getirmekte ve yazmaktadırlar. Devletin görevi bireyin temel hak ve özgürlüklerini korumak olmalıdır. Özgürlük savunucuları bireyi devlet ve toplumun tahakküm ve baskılarına karşı güçlendirmeye çalıştığı gibi, aynı zamanda bireyi bireyin tahakkümüne karşı korumak ve bireyi bireyin karşısında da güçlendirilmesini kesintisiz bir şekilde savunmaktadırlar.

İnsan hakları, temel hak ve özgürlükler, düşünce-ifade özgürlüğü, eşitlik, adalet, hukukun üstünlüğü, hürriyet, birey olmak gibi kavramlar ve bunlara yapılan vurgular liberal düşüncenin kendisidir. Prof. Dr. Atilla Yayla “Özgürlük ve ondan türeyen diğer haklar, temel insan hakları hep liberal düşünürlerin işleyip geliştirdiği fikir ve uygulamalardır” diyerek bunun altını çizmektedir. Son zamanlarda kendilerini liberal olarak görmeyen otoriter/totaliter anlayışta dahi olanların dillerinde yukarda saydığımız kavramları duyarsınız. Otoriter/totaliter zihinlerden özgürlük fikirlerini duymak elbette güzeldir. Kendilerine itiraf etmeseler de, konuşma ve yazdıklarında temel hak ve özgürlüklere yapılan her vurgu ve alıntı liberal fikirlere yapılan referanstır. İşte “liberal düşünce”nin gücü ve evrenselliği de burada ortaya çıkmaktadır.  Karşıtları da kendilerini tarif etmek ve anlatmak için liberal düşünceye sıkı sıkıya sarılmak zorunda kalırlar. Liberal düşünce her görüşün kendini özgürce ifade etme hakkını savunur. Mill, bu konuda “Bir düşüncenin susturulması insan ırkına karşı, başka bir deyişle  yaşayan nesle olduğu gibi gelecek nesillere karşı da bir haydutluktur” der. Liberal düşünce bütün fikirlerin özgür bir şekilde savunulmasını sonuna kadar tereddütsüz savunur.

Niteliği ne olursa olsun devletin bireysel hakları ortadan kaldırıcı müdahalesi kabul edilemez. Tam tersine hakları koruması ve saygı göstermesi gereklidir.  Bireyin güçlendirilmesi, mülkiyet özgürlüğü, gönüllü birlikte yaşam, malların, sermayenin ve bedenlerin özgür dolaşım hakkı ve hukukun üstünlüğü demokratik özgür toplumunun temelidir. Ve böyle bir toplum ancak haklar ile donatılmış, hakları güvence altına alınmış, kendi bedeni üzerinde söz sahibi olan, onuruna saygı duyulan özgür bireyler tarafından oluşturulabilir.

Diyarbekir’de Dört Gün

0

Dicle Üniversitesi’nin düzenlediği 15 Temmuz konulu sempozyuma konuşmacı olarak davet edilen Atilla Yayla hocamıza refakat etmek üzere bir grup arkadaşla dört günlüğüne Diyarbekir’e gittik. İlk gününü sempozyuma ayırdığımız bu dört gün boyunca hem şehri gezdik, hem de yöre halkıyla temas etme imkânı bulduk. Bu temaslar sırasında öne çıkan başlıkları ve gözlemlerimi paylaşmadan önce, küçük bir not düşmek istiyorum.

9000 yıllık maziye sahip Diyarbakır’ın en eski adı Amed ya da Amid. Yedinci yüzyılda şehre gelen Müslüman Araplarla birlikte Diyar-ı bekr (kızlar diyarı) olarak anılmaya başlıyor. Bu isim, zamanla yuvarlanıyor ve Türkçe’ye Diyarbekir olarak yerleşiyor. Evliya Çelebi’nin “Amed ya da Amid olarak da bilinir” diye bahsettiği şehrin resmî adı, 1938 yılında Türk Dil Kurumu’nun önerisiyle Diyarbakır olarak değiştiriliyor.

Kamu gücünü elinde tutanların bu gücü o şehrin tarihî dokusunu, nüfus yapısını, kimliğini ve bu kimliğin ayrılmaz parçası olan ismini değiştirmek için kullanmasını doğru bulmayan biri olarak bu yazıda bazen Amed, bazen Diyarbekir ismini tercih edeceğim.

Diyarbekir veya Amed izlenimlerim

Gezimizin ilk gününde Dicle Üniversitesi’nin misafiri idik. Üniversitenin Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karakoç ve İİBF Dekanı Prof. Dr. Seyfettin Aslan ile, sempozyum sonrasında da bizi yalnız bırakmayan kıymetli hocalarımız Dr. Ömer Taylan, Doç. Dr. Şehnaz Altunakar ve Doç. Dr. Müge Sakar’a misafirperverlikleri için teşekkür ediyorum.

Prof. Dr. Atilla Yayla, sempozyumun ilk oturumunda FETÖ tipi yapıların sergilediği totaliter zihniyet özelliklerinden örneklerle bahseden kapsamlı bir konuşma yaptı. Oturumun diğer konuşmacısı Prof. Dr. Ömer Çaha ise FETÖ’nün temel motivasyonuna ve örgütlenme biçimine dikkat çekti, 15 Temmuz badiresinin unutulma tehlikesine karşı uyardı. Her iki konuşmadan da müstefid olduk.

Ertesi gün, Avukat Muhammed Akar’ın mihmandarlığında Eğil’e gittik. Asurlardan kalma kalesi, kral mezarları, barajı, manzarası, Elyasa ve Zülkifl peygamberlere ait olduğuna inanılan kabirleri ve iki katlı beyaz evleriyle Bodrum’u andıran Eğil gezimizde Müge ve Şehnaz hocalar da bize eşlik etti.

Sağolsun, Muhammed Bey sonraki günlerde de hep yanımızdaydı. Ne zaman başımız sıkışsa evvelâ ona müracaat ettik. İlk defa gittiğimiz bu şehirde onun sayesinde ne yabancılık çektik, ne de garip hissettik. Hakkını ödeyemeyiz.

Aynı günün ikindisinde, arkeolog Dr. Enver Akın’ın eşsiz anlatımıyla Diyarbekir Kalesi’ni, Ulu Camii ve civarını gezdik. Kıymetli zamanını bize ayırdığı için ona da çok teşekkür ediyoruz.

Şehri ve insanlarını tanıyıp sorunlarını anlamaya çalıştığımız sonraki günlerde Diyarbekir’in ne kadar büyük, modern ve düzenli bir şehir olduğunu müşahede ettim. Çarşısı, pazarı cıvıl cıvıl. Esnafı dürüst, halkı samimi ve yardımsever. Gecenin geç saatinde bile huzur içinde dolaşabiliyorsunuz.

Şehrin eski (tarihî) bölgesini saymazsanız, trafik sorunu yok. Caddeleri geniş, sokakları temiz. Yeme-içme sektörü gelişmiş. Ciğer ve sakatat ürünleri günün her saatinde rağbet görüyor. Fiyatlar İstanbul’a göre uygun, porsiyonlar daha büyük. Emlak piyasasında da böyleymiş. İstanbul’da mütevazı bir semtte, ortalama bir eve ödenen 15 bin TL kira ile, burada iyi bir muhitte mütevazı bir ev tutulabiliyormuş.

Orada geçirdiğimiz süre zarfında şehrin gündeminin ilk sırasında Amedspor vardı. Yaşlısından gencine herkes, Amedspor’un birinci lige yükselmesine kilitlenmişti. Cumartesi akşamı gelen şampiyonluk, şehirde adeta bir bayram havası estirdi. Kutlamalar, konvoylar, müzik, küçük çapta bir havai fişek gösterisi… Önümüzdeki sezon takımının maçlarını televizyondan seyredebilecekleri için Amedliler çok mutluydu. Sıkı bir Amedspor taraftarı olan Gaffar Okkan da yad edildi.

Katledilişinin üzerinden yirmi yılı aşkın süre geçtiği halde Gaffar Okkan’ın unutulmadığını görmek beni hem şaşırttı, hem memnun etti. Gaffar Okkan için ortalama bir Diyarbekirlinin ağızından aşağı yukarı şu sözler dökülüyor: “İlk defa biri bizi adam yerine koydu, bize kapısını açtı, derdimizi dinledi, çözmeye çalıştı. Onun gibisi ne geldi, ne de gelir…”

Ekseriyetini Kürtlerin teşkil ettiği şehirde Ak Parti ve Erdoğan’a yönelik bir kırgınlık ve öfke seziliyor. Muhafazakâr Kürtlerde kırgınlık, solcu ya da milliyetçi Kürtlerde öfke hâkim. Bu tepki sandığa da yansımış ki Ak Parti’nin oy oranı son on yılda yarı yarıya düşmüş. Farklı görüşlerden insanlarla yaptığımız sohbetlerde iki büyük rahatsızlığın öne çıktığını tespit ettim. Bunlardan ilki, kayyum uygulaması.

Kayyuma sadece DEM’liler değil, eski Ak Parti seçmenleri de karşı. Bunu Amed’in iradesine saygısızlık olarak görüyorlar. Bu saygısızlığın sandığın gücüne ve seçmenin iradesine sık sık vurgu yapan Erdoğan ve Ak Parti’den sadır olması onları daha bir üzüyor. Bu hassasiyeti ben de paylaşıyorum. 15 Temmuz ertesinde çıkarılan bir KHK ile başlatılan kayyum uygulamasına artık son verilmeli. Teröre bulaşan, şiddeti öven belediye başkanları elbette görevden alınabilir, alınmalıdır da. Fakat yeni başkan Belediye Meclisi üyeleri arasından ve Belediye Meclisi tarafından seçilmeli. Kesinlikle kayyum atanmamalı.

MHP ile girdiği ittifak, Ak Parti’ye yönelen öfkenin bir diğer sebebi. Diyarbekirli Kürtler bunu hazmedemiyor. Kendi zaviyelerinden haklılar da. MHP ile ittifakın Ak Parti’ye zarar verdiğine ben de inanıyorum. Lâkin bu ittifak, meclis aritmetiğinin bir gereği. MHP ile ittifakını bozacak olsa, meclis çoğunluğunu kaybedecek Erdoğan’ı desteklemeye hazır bir başka parti var mı? Meselâ DEM Parti, Kürtlerle ilgili son derece bozuk bir sicile sahip CHP’ye verdiği desteğin bir benzerini, Kürt meselesinde kimsenin cesaret edemediği adımlar atan Ak Parti’ye verecek mi? Ak Parti’yi MHP’ye mecbur bırakanın sadece Meclis aritmetiği değil, Erdoğan’ın diğer partiler tarafından uzun süredir şeytanlaştırılması ve yalnızlığa mahkûm edilmesi olduğu unutulmamalı.

Gezimizin önemli duraklarından biri de, Diyarbekir anneleriydi. Çocukları PKK tarafından kandırılıp dağa çıkarılan aileler, HDP’nin (eski) il başkanlığı önüne kurdukları bu çadırda yaklaşık beş yıldır çocuklarına duyduğu hasreti haykırıyorlar. Bu sessiz çığlıktan rahatsız olan HDP yönetimi il binasını başka bir adrese taşısa da, artık bir sembol haline gelen çadırın yeri değiştirilmemiş.

Sanılanın veya isminin çağrıştırdığının aksine, çadırda sadece anneler yok. Dağa çıkarılan çocukların babaları, kardeşleri ve akrabaları da çadırda. Evlat nöbeti tutarken, bir yandan da hayatlarını idame ettirme telaşında olduklarından çadırdaki kişi sayısı sürekli değişiyormuş. Biz gittiğimizde yaklaşık onbeş kişilerdi. Bir isteğiniz var mı diye sorduğumda, kamuoyunun azalan ilgisinden dert yandı ve sesimizi duyurun yeter dediler. Bir de dua beklediklerini söylediler.

Kısa sürede o kadar çok yer gezdik ki, hepsini anlatmak mümkün değil. Lâkin ‘hendek olayları’nın yaşandığı mahallelere yaptığımız ziyaretten bahsetmeden geçmek istemiyorum. Bakmayın mahalle dediğime, ortada mahalle filan kalmamış. Yakıp yıkılan evler de istimlak edilip, mahalle sakinleri başka bir muhite nakledilmiş. O bölge şu an boş, adeta bir mesire yeri. İlçe merkezine daha yakın olan üst kısmına, tek sıra halinde dizilen tek katlı ve modern kafeler yapılmış. Bu kafelere girip çıkanları ve hendek olaylarının yaşandığı bölgenin tam ortasında kalan Fatih Camii’nin cemaatini saymazsak, o bölgede bir canlılık alâmeti yok.

Kubbesinden ötürü Kurşunlu Camii olarak da anılan tarihî Fatih Camii’nin her yanında hendek olaylarından kalma çatışma izlerini gördük. Camideki tahribatı incelerken bir vatandaşa rastladık. Eskiden bu mahallede oturduğunu söyleyince, o günlerle ilgili bilgi almaya çalıştık. Konuşkan biriydi fakat ‘insan bilse de her şeyi söyleyemiyor’ diyordu sık sık. Devlet TOKİ’den ev verip başka bir mahalleye taşınmasını istemiş. Evinden çok memnunmuş, fakat mahallesini özlemiş. O günleri biraz anlatsana dedikçe kaçamak cevaplar verdi. Ne de olsa insan her şeyi söyleyemiyormuş.

Gerek bu vatandaştan, gerekse daha sonra görüştüğüm birkaç kişiden bölük pörçük duyduklarımı biraraya getirince şu resme ulaştım: Altı-yedi mahalleden oluşan bu bölgeye büyük yığınak yapan PKK’nın elebaşları, güvenlik güçlerinin sert ve kararlı tutumunu görüp netice alamayacaklarını anlayınca sade vatandaş kılığında bölgeyi terk etmiş. Çatışmada ele geçirilenler, daha alt düzeydeki militanlarmış. Devlet bir koridor açıp çıkmalarına müsaade etseymiş, Hendek olayları bu kadar büyümezmiş. (Sade vatandaş kılığına girip onlar da kaçsaydı madem?… Elebaşlarından emir almadan kaçabiliyorlarsa tabiî).

Dört günlük Diyarbekir gezimiz dolu dolu geçti. Tek başına gelsem ne bu kadar keyif alabilir, ne de dört güne bu kadar çok şey sığdırabilirdim. Bu dört güzel gün için Diyarbekir’e birlikte gitmeyi öneren Atilla Yayla hocamız başta olmak üzere tüm yol arkadaşlarıma ve Diyarbekir’de bize yarenlik eden dostlara selamlar, sevgiler, teşekkürler. Bilge bir Amedli’nin dediği gibi: İnsanın içinden daha fazlası geliyor ama ne de olsa her şeyi söyleyemiyor.

Freud, Marx ve Weber’de Bilim Dışılık

Bu yazıda ünlü isimler olan ve genellikle bilimsel çalışmalarda zirve yaptığı düşünülen üç ismin -Freud, Marx ve Weber- bazı bakımlardan öyle olmadığını, hatta bilimsel çalışma süsü verdikleri çeşitli eserlerinde, aslında ön yargılarını yansıttıklarını göstermeye çalışıyorum. Bunun ne kadar mühim bir konu olduğunu izaha hiç erek yok; çünkü her üçü isim de düşünce tarihinde önemli izler bıraktı ve arkalarından ekoller oluştu. Hatta bazı insanlar tüm hayatlarının odağına bu isimleri aldı; onlara neredeyse insan üstü varlıklar olarak bağlandı. Her üç isim de kendilerini fikir adamı olmaktan ziyade bilim insanı ve çalışmalarını bilimsel çalışmalar olarak sundular ve öyle kabul edildiler. Oysa, daha yakından bakıldığında, bu üç ismin de bilimsel metodu reddeden veya bilimsel metoda aykırı yaklaşımları olduğu ve bir şekilde daha önceden ulaştıkları görüşlerin bilimsel sonuçlar olduğunu kanıtlamak için bilgi ve belge toplama peşinde koştukları anlaşılıyor.

Aykırı fikirlere olan ihtiyaç

1988-89 akademik yılında Londra’daydım. Dr. Asistan olarak çalıştığım SBF’den izinliydim.  Londra Üniversitesi’nden ziyaretçi öğretim üyesi olarak davet almıştım. School of Oriental and African Studies’de misafir olarak bazı doktora derslerini izliyor ve kütüphanede demokrasi hakkındaki temel eserleri okuyordum.

Kalışım boyunca İngiliz gazetelerini düzenli olarak takip ettim. Bu gazeteler arasında The Times, The Daily Telegraph ve The Independent gibi ağır gazeteler yanında Daily Mail ve Daily Mirror gibi tabloid gazeteler de bulunurdu. Gazeteleri okumak hem dilimi geliştirmeme hem de İngiltere’den ve dünyadan haberdar olmama yardımcı oluyordu.

Bir gün ilginç bir şey oldu. The Independent gazetesinin yorum-fikir sayfalarında karşı karşıya basılmış iki yazı buldum. Her ikisi de Fransız Devrimi hakkındaydı. Devrimin 200’üncü yıl dönümü münasebetiyle kaleme alan yazılardan biri Fransız Devrimi’ni övüyor, diğeri, inanması zor ama, devrimi yerin dibine sokuyordu. Buna çok şaşırdım. Fransız kafasının egemen olduğu bir eğitim hayatından ve siyasal kültür içinden gelen biri olarak kutsal Fransız Devrimi’nin eleştirilmesini başta aklım havsalam almadı. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Düşünce serüvenimin henüz başlarındaydım. Sanırım nu durumun bana inanılmaz gelmesi bu yüzdendi. Yıllar içinde geliştim ve olgunlaştım. Sonraki zamanlarda gök kubbe altında eleştirilemeyecek hiçbir şey olmadığını anlamama ve kendime ona göre yol çizmeme yardımcı olan bir vaka olarak bunu hafızama kaydettim…

Malum sosyal medya diye modern insanın hayatına adeta demir atmış bir şey var. Burada genellikle kestirmeden bazı görüşleri dile getiriyoruz. Övgüler yanında tepkiler de alıyoruz.  Bir ara sosyal medyada bir paylaşım yaptım, Marx ve Freud’un “şarlatan” ve Weber’in kısmen “şarlatan” olduğunu yazdım. Bu paylaşımım kelimenin tam anlamıyla özellikle Marx ve Freud takipçileri cephesinde bir fırtına kopardı. Fırtınayı yaratan ve destek veren kimseler niye böyle düşündüğümü merak etmek yerine nasıl olup da böyle bir şey söyleyebildiğimi sorgulamaya başladı ve işi kişiselleştirerek şahıma aşağılama ve hakarete varan sözlü saldırlar yaptı…

Ben kendimi, “ideolojik” bakımdan, David Hume-Adam Smith-Carl Menger-Friedrich A. Hayek geleneğine bağlı bir klasik liberal olarak görüyorum. Bu evrimci, tenkitçi rasyonalist ve kural faydacısı liberal çizgiyi diğer (kurucu rasyonalist-pozitivist, eylem faydacısı, deontolojik ve objektivist-naturalist) liberal geleneklerden daha mantıklı ve isabetli buluyorum. Sosyalizme ve soyut büyük teorilere duyduğum alerjide bunun da bir payı olduğunu sanıyorum. Bununla beraber, bu geleneğin genel olarak ve içinde yer alan büyük isimlerin özel olarak eleştirilmesinden rahatsızlık duymam ve bu eleştirileri haklı bulursam bir şeyler öğrenirim, yanlış bulursam bunu yapanlara bana yapıldığı gibi saldırmam, argüman ararım ve bu argümanlara başka argümanlarla cevap veririm. Ne geleneği ne de öncülerini ve mensuplarını kutsallaştırırım. Marx, Freud ve Weber hakkında söylediğim küçük cümle ise tam da benim yapmayacağım ve yapılmasını uygun bulmayacağım saldırı ve karalamaların hedefi yapılmama neden oldu. Varsın olsun. Bunlara bakarak görüş ifade etmekten kaçacak değilim. Böylece herkesin kendi düşünce ve karakter sicilini yazmasına alan açmış oldum.

Her akademisyenin bir veya bir iki uzmanlık alanı var. Ben psikoloji çalışmadım. Hayek’in fikirlerini incelemeye çabalarken düşünürün The Sensory Order adlı kitabı vesilesiyle yan okumalar da yapmış ve epeyce psikoloji bilgisi öğrenmiştim. O dönemde konuştuğum psikoloji hocası arkadaşlar bu birikime hayret eder ve nereden edindiğimi sorarlardı. Sonraki yıllarda, siyaset psikolojisine olan ilgimi muhafaza etmekle beraber, psikoloji ile fazla meşgul olmadım. Psikanalizde daha da amatörüm. 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra psikanaliz okumaya başladım. Sebebi darbenin faili F. Gülen’in ve adamlarının ruh hâlini ve mantığını anlama arzusuydu. Bu yüzden, hiçbir şekilde psikanaliz uzmanı olduğumu ve uzman değerlendirmesi yapabileceğimi iddia edemem.

Buna karşılık, okuduğum kaynaklarda beni yıllar önce Fransız Devrimi’yle ilgili olarak yaşadığım duyguları tekrar yaşamaya iten bilgiler ve değerlendirmeler buldum. Bunlar çok ilgimi çekti. Derslerimde öğrencilerimle paylaşmaya başladım ve sonunda meseleyi bir makalede derleyip toparlamaya karar verdim. Söz konusu paylaşımım da bunu haber vermekteydi. Ancak, tartışmaların büyümesi beni Freud hakkında bazı görüşler paylaşmanın hemen yapılmasına fayda olduğunu düşünmeye itti. 

Freud bilim insanı mı, şarlatan mı, guru mu?

Freud önemli bir isim. Dünyanın her yerinde takipçileri var, Türkiye’de de. Lakin onu neredeyse kutsal, tartışılmaz bir figür olarak görenler olduğunun pek farkında değildim. Böylece öğrenmiş oldum. Öğrenmenin yaşı yokmuş. Bu yazıda, bir fikir vermesi için, Peter Watson’un abidevî eseri Fikirler Tarihi’nden iki alıntı yapacağım. Watson diyor ki: “…Aralarında Frederick Crews, Frank Cioffi, Allen Esterson, Malcolm Macmillan ve Frank Sulloway’in bulunduğu (ve sayıları giderek artan) karşıtları Freud’un –lafı dolandırmadan söylemek gerekirse- bir şarlatan, uydurduğu ya da saptırdığı verilerle hem kendini hem de başkalarını aldatan, sadece sözde bir ‘bilim insanı’ olduğunu söyleyerek bunun Freud’un teorilerini ve o teorilere dayanarak ulaştığı sonuçları geçersiz kıldığını öne sürmekteler.” Bir başka yerde ise şöyle diyor: “Britanyalı psikiyatrist ve radyo programcısı Athony Clare, Freud’u ‘acımasız, hilekâr bir şarlatan olarak tasvir ettikten sonra…”

Dünyada Freud karşıtı geniş bir literatür var. Nedense bu literatür Türkiye’ye pek ulaşmamış. Söz konusu kaynaklarda bu tür ifadelerden çok miktarda bulmak mümkün. Alanda bir başka önemli isim olan Antony Storr da Öteki Peygamberler adlı ilginç kitabında Freud’un bir bilim adamı muamelesi görmeyi değil bir guru muamelesi görmeyi hak ettiğini söylemekte. Gerçekten de, takipçileri ne kadar sadakat gösterirse göstersin, bir gurunun bir bilim insanı olarak görülmesi hem imkansız hem de manasız.

Bütün bu tespitler ve görüşler elbette tartışılabilir. Ama bunları dile getirenleri, alıntılayanları, aktaranları suçlayarak, karalayarak geçiştirilemez, yok sayılamaz. Öyle veya böyle, Freud Tanrısal yanılmazlığa sahip bir peygamber değildir. Doğruları gibi yanlışları da olması mümkün ve muhtemeldir. Onu yanılmazlık mertebesine taşımak ne Freud’a ne Freud’a da ne de bunu yapan kişilere de fayda sağlar…

Freud’da bilimsel metot ve ahlâk

Freud gibi psikanaliz mütehassısı olan bazı akademisyenlerin ve araştırmacıların Freud’u “şarlatan” ve “hilekâr” sıfatlarını da kullanarak ağır eleştirilere maruz bıraktığını belirttim. Bir başka yazar olan Antony Storr’un da Freud’un bir bilim adamı olarak değil bir guru olarak görülmesinin daha doğru olacağını söylediğini ekledim. Bu iki bakış birbirini destekliyor. Her bilgi bilimsel bilgi değildir. Gurular özel bilgiye sahip olduğunu düşünen ve bağlıları tarafından da öyle olduğu kabul edilen kimselerdir. Bu bilgiler bilimsel metotlarla elde edilmemiştir ve aynı şekilde doğrulanamazlar, ama onlara inanan insanlar için bu zaten bir ihtiyaç veya mühim bir mesele değildir. Bu yüzden guruların takipçileri gurulara inanılmayacak derecede sadakat gösterebilir. Bilimsel bilgi ürettiği iddia edilen kimileri de aslında sezgisel ve öznel bilgiye dayanıyor olabilir ve bu nedenle guru olarak nitelenebilir.

Burada sorulması gereken, tüm dünyada bir kült figür ve psikanalizin en önemli isimlerinden biri, kimilerine göre kurucusu olan Freud’a bu ağır ithamların neye dayanarak yönetildiğidir. Söz konusu ithamların sağlam maddi temelleri var mıdır, yoksa bunlar kıskançlık, haset, husumet, idraksizlik gibi faktörlerin sonucu mudur? Bu elbette merak edilmesi ve üzerinde durulması gereken bir konu.

Freud eleştirisi yapan birçok bilim insanı, araştırmacı var. Bunlar önemli kitaplara makalelere ve araştırmalara imza atmışlar. Onların bir kısmını okumak yıllar içinde beni Freud hakkında bugün bulunduğum noktaya getirdi. Bu isimlerden biri fikir tarihçisi Peter Watson, konuya temas ettiği eseri ise Yapı Kredi Yayınları tarafından Türk okurlara ulaştırılan Fikirler Tarihi (çev. Kemal Atakay vd., 2014) adlı kapsamlı (bin sayfayı aşkın) eseri. Bu yazıda esas itibariyle Watson’ın başka yazarlara da atıf yaparak toparladığı Freud eleştirilerinin kısa bir özetini yapacağım. Sanırım -en azından umarım- bu bile benim Freud hakkındaki eleştirel sözlerimin boşlukta asılı ve temelden mahrum olmadığını göstermeye yetecektir.

Watson bilinçdışıyla ilgili düşüncelerin Freud’dan önce mevcut olduğuna işaret ediyor. Bu bilgiler Freud’un alanın kurucusu, en azından tek kurucusu olmadığını anlamak açısından hayati önemde. Meselâ Nietzsche’de Freud’un düşüncelerinin büyük kısmı öngörülmüştü. Johann Herbert ve G. T. Fechner için de aynı şey söylenebilir. Herbert zihni, bilinç ve bilinçdışı süreçler arasında sürekli bir çatışma olan ikili bir yapı olarak tasvir etmişti. Pierre Janet bu alanda öncülük eden bir başka isimdi. “Psikolojik Analiz” olarak bilinen tekniği geliştiren de Janet oldu.

19’uncu yüzyılda, doktor olan ve ahlâk üzerine de çalışan ilahiyatçı, rahip P. J. C. Debreyne çocuk cinselliğiyle ilgilendi. Bir başka rahip, Orlean Psikoposu Duponlop, çocukların çoğunun bir ile iki yaş arası dönemde “kötü huylar” edindiğini öne sürdü. En iyi bilinen örnekte Jules Michelet 1869’da yayınlanan Oğullarımız adlı kitabında ebeveynleri çocuk cinselliği hakkında uyardı ve bugün Oidipus kompleksi denen şeye dikkat çekti

Peter Watson’a göre, bu özet incelemeden iki sonuç çıkar. İlki bilinçdışını Freud’un keşfettiği düşüncesinden vazgeçilmesi gerektiğidir. Bilinçdışı fikri Freud’dan çok önce mevcuttu ve 1800’lerin büyük kısmı boyunca Avrupa düşüncesinde kullanıldı. İkincisi, Freud’la neredeyse organik biçimde ilişkilendirilen çocuk cinselliği, Oidipus kompleksi, bastırma, gerileme, aktarım, libido, id ve süper ego kavramları da Freud’a ait değildir. Özetlenecek olursa, “Freud genelde sanıldığı kadar özgün bir akla sahip değildi.”

Ancak, birçok yazarın Freud’un “şarlatan” olduğunu, “bilim adamı” sayılamayacağını söylemelerinin ana sebebi bunlar değildir. Daha vahim dört suçlama var.

İlk suçlama Freud’un “serbest çağrışım” yöntemini keşfetmediğidir. Bu yöntemi 1879 ya da 1880’de Francis Galton bulmuştur. Galton Brain dergisinde yayınlanan yöntemle ilgili bir yazısında serbest çağrışımı bilinmeyen derinlikleri keşfetmede kullanılacak bir araç olarak tarif etmiştir.

İkinci suçlama Freud’un kitaplarının ve teorilerinin düşmanca karşılandığının efsane olduğudur. Araştırmacı Norman Kiell Freud Without Insight (1988) adlı çalışmasında Freud’un Rüyaların Yorumu kitabı hakkında yayınlanmış 44 değerlendirmeden yalnızca 8 tanesinin “menfi” olarak vasıflandırılabileceğini söyler. Kendisi de bir Freudcu olan Hannah Decker Freud’un bu kitabı hakkında yayınlanan yazıların çoğunun övgü ve coşku dolu olduğunu bulmuştur. Özetle, Freud ne kitaplarını yayınlamada zorluk çekti ne de o zamanlar için yaygın hasmane tavırlarla karşılaştı.

Üçüncü suçlama Freud’un Josef Breuer’in meşhur hastası Anna O. (Bertha Rapenheim) hakkında çizdiği tablonun ciddî derecede hatalı ve hatta çarpıtılmış olmasından kaynaklanır. Kayıtlar üzerinde yapılan incelemeler Freud’un olmayan şeyleri var gibi gösterdiğini, aktardığı şeylerin bazılarının hayal mahsulü olduğunu ortaya çıkardı. Meselâ, Albert Hirschmüller kaleme aldığı Josef Breuer biyografisinde (1989) bu sonuca vardı. Anna O. vakası psikanaliz tarihi ve Freud’un kariyerinin itibarı açısından çok önemlidir. Bu vaka üç açıdan önem taşır: 1) Freud’un “konuşma tedavisi”nin etkilerini abarttığını gösterir, 2) alında ortada olmayan bir cinsellik unsurunu vakaya eklediğini ortaya koyar, 3) Freud’un klinik detaylarla oynadığını sergiler.

Dördüncü suçlama suçlamaların en vahimidir ve doğrudan psikanalizle alâkalıdır. Buna göre, psikanaliz baştan ayağa hatalı olan hatta sahte nitelikteki klinik veriler üzerine kurulmuştur. Psikanalizin en temel iddiası cinsellikle ilişkili ve çocukluktan gelen cinsel arzuların bireyler yetişkin hâline geldikten sonra var olmaya devam ettikleri ve bilinçdışı oldukları için psikopatolojiye yol açabilecekleridir. Freud bu kanaatle 1896’da bütün histeri vakalarının temelinde, üzerinden uzun, çok uzun zaman geçmiş olsa da bir veya daha fazla olay olduğunu ve psikanaliz sayesinde bunların hatırlanabileceğini belirtmişti. Peki, bu sonuca nasıl ulaşmıştı?

Freud 1896’ya kadar çocukluk çağına ilişkin bir cinsel istismarla karşılaşmamış olmasına rağmen, birden, dört ay içinde histerik teşhisi konan on üç hastada çocukluk çağındaki cinsel istismarın bilinçdışına doğru sürmüş olduğunu iddia etti. Bununla bağlantılı olarak psikanaliz yöntemiyle belirtilerin ortaya çıkartılabileceğini ve olayın yarattığı “dışavurum” üzerine konuşarak “arınma”nın ve belirtinin yok olmasının sağlanabileceğini de iddia etti. Ancak, Freud’un hastalarına uyguladığı yöntem bugün genellikle yapıldığı gibi oturup dinlemekten ziyade hastalar üzerinde bir tür baskı kurmaya ve onları manipüle etmeye dayanmaktaydı. Allen Esterson ve başka yazarların gösterdiği üzere, Freud’un kafasında bazı belirtilerin altında nelerin yattığına dair sabit, değişmez görüşler vardı ve bu yüzden Freud hastalarını dinleyerek gözlemlerden bulgulara ulaşmak yerine kendi görüşlerini hastalara empoze ediyordu. Bu noktada Watson’dan uzunca bir alıntı yapalım:

“Freud’un en meşhur gözlemleri bu sıra dışı yaklaşımı sonucu ortaya çıkmıştı. Buna göre hastalar çocukluklarında taciz edilmiş ya da cinsel istismara uğramışlar ve bu tecrübe sonradan baş gösteren nörotik belirtilerin temelini oluşturmuştu. Zanlılar üçe ayrılıyordu: Yabancı yetişkinler; çocukların bakımından sorumlu olan bakıcı, mürebbiye ya da öğretmenler ve ‘kendilerinden bir iki yaş küçük olan kız kardeşleriyle yıllarca cinsel ilişki içinde olan erkek kardeşlerin çoğunluğunu oluşturduğu… masum çocuklar’. Bu erken cinsel deneyimlerin çoğunlukla üçle beş yaş arasında yaşandıkları iddia ediliyordu. Freud’u eleştirenlerin üzerinde durduğu esas konu Freud’un ‘klinik’ gözlemler olduğunu iddia ettiği şeylerin aslında öyle olmadığıdır.  Bunlar belirtilerin sembolik bir yorumuna dayanan şüpheli ‘kurgulardır’. Freud’un çeşitli raporları dikkatle okunduğunda hastaların cinsel istismar hikâyelerine katkıda bulunmadıklarının görüleceğini hatırlatmak gerekir. Aksine hastalar bu şikayetleri şiddetle reddetmişlerdi. Bu süreçlerle ilgili ‘bilgi veren’, ‘ikna eden’, ‘sezgilere sahip olan’ ve ‘sonuçları çıkaran’ hep Freud olmuştu. Freud bazı durumlarda altta yatan sorunun ne olduğunu ‘tahmin ettiğini’ bile itiraf ediyordu.”

Aradan bir yıldan biraz fazla zaman geçtikten sonra Freud meslektaşı Wilhelm Fleiss’e -ama sadece ona- artık nevrozun kökleriyle ilgili teorisine inanmadığını itiraf etti. Çocuklara yönelik bu kadar yaygın bir sapkınlık mümkün olamazdı ve bu düşüncelere dayanan analizler bir sonuca ulaşmıyordu. Ama bu durumdaki her bilim insanının yapması gereken onurlu şeyi yaparak bir önceki yıl kendinden emin şekilde kamuyla paylaştığı bulgularını geri çektiğini duyurmadı. Freud 1914’teki bir raporunda tacizle ilgili teorisini tamamen geri çekti. Zaten, birçok kadın hastayla ilgili olanlarda bu hastaların babalarının ya da bir başkasının tacizine uğradığını rapor etmemişti. Yani Freud onun peşine düşmeyince bu sendrom kendini göstermemişti. Freud’un burada ne yaptığını Watson şöyle ifade ediyor: “Freud’u eleştirenler için bu, Freudculuğun belki de en etkili yönünü teşkil eden ve 20. Yüzyılın günlük yaşam bir yana hem tıbbi hem de sanatsal açıdan en önemli düşüncelerinden biri olan, Oidipus’la Elektra komplekslerini da kapsayan travma (taciz) teorisinin alışılmadık, zorlama ve olasılık dışı bir şecereye sahip olduğuna ilişkin ilave bir kanıttı. Teorinin gelişimindeki tutarsızlık barizdi. Freud hastalarında erken cinsel farkındalık olduğunu ‘keşfetmedi’. Farkındalığın olduğunu sezdi, anladı ya da ‘tahmin etti’. Oidipus kompleksini klinik bulguların dikkatli ve müdahale olmaksızın gözlemlenmesi sonucu keşfetmedi: Önceki ‘dayatmaları’ kendisini bile tatmin etmeyince, önceden kararlaştırdığı fikri ‘bulgulara’ tatbik etti. Şüpheci ve bağımsız hiçbir bilim insanının bu süreci tekrar edememiş olması Freud’un bilim insanı olma iddiası için belki de en tahrip edici olguydu. Deneysel ve klinik bulguların aynı yöntemleri ve metodolojiyi kullanan diğer bilim insanları tarafından tekrarlanamadığı bu çalışmalar ne tür bir bilimdir? Elbette bilim değildir. Britanyalı psikiyatrist ve radyo programcısı Anthony Clare, Freud’u ‘acımasız, hilekâr bir şarlatan’ olarak tasvir ettikten sonra ‘psikanalizin temel taşlarından birçoğunun sahte’ olduğunu söylemişti. Freud’un ‘baskı yöntemini’, hastalarını ‘ikna ettiğini’ ve sonuçları ‘tahmin ettiğini’ göz önüne aldığımızda bilinçdışının varlığı konusunda şüphe etmemiz normaldir. Aslında her şeyi Freud uydurmuştu.”

Görüldüğü üzere Freud’un birçok meslekî faaliyeti bilimsel metoda ve bilimsel ahlâka uygun değildi. O önce bir fikri bir şekilde kafasında geliştiriyor ve sonra onu bilimsel bir bulguya dönüştürmek için kanıt toplamaya çalışıyordu. Bu amaçla hastaları üzerinde baskı kuruyor, onları manipüle ediyordu. Bazı olguları görmezden geliyor, olmayan bazı şeyleri ise olgu gibi kayıt ve rapor ediyordu, yani uyduruyordu. İşte bundan dolayı psikanaliz dünyasında Freud’a karşı ağır bir eleştirel literatür ortaya çıktı.

Marx’ın bilim dışı tutumu

Marx bilimsel metot ve ahlâktan uzak olmak bakımından Freud’a (aslında Freud Marx’a) daha yakındı. Marx düşünce hayatında kullanılabilecek bazı kavramlar icat etti veya zaten var olan bazı kavramları geliştirdi, yabancılaşma gibi. Kapitalizmin gelmiş geçmiş en üretken ekonomik sistem olduğunu da anladı. Ama büyük teorisi tam bir fiyaskoydu. Meselâ sosyalist ekonominin daha üretken olacağı fikri boş çıktı. Marx teorisinin temeli olan emek değer teorisinin çökmeye mahkûm olduğunu anlayamadı. Vasıfsız emeğin vasıflı emeğe dönüştürülme sorununu çözmeyi Kapital’in ilk cildinde başaramayıp sonraki ciltlere erteledi. Sınıf ve sınıf çatışması teorisi de anlamsız kaldı. Bunlar ayrı tartışma konuları.

Ama Marx ne bilimsel metotla çalıştı ne de bilim ahlâkının temel kurallarına uydu. Freud gibi o da önce kafasında bir fikir geliştiriyor, sonra onun hakikat olduğuna inanıyor ve ardından onu ispatlamak için veri toplamaya çalışıyordu. Bunu yaparken tezlerini yalanlayan verileri görmezden geliyordu. Hatta bazen onun dediğinin tam tersini söyleyen ifadeleri kesip biçerek onu destekliyormuş gibi kullanıyordu. Bunun sebebi kurucu rasyonalist ve pozitivist olması yanında karakterinin bazı özellikleriydi.

Weber’in hatası

Weber ise tüm akademik çalışmalarında veya uğraştığı her konuda değil Protestan ahlâkı ile modern kapitalizmin doğması ve gelişmesi arasında var olduğunu öne sürdüğü ilişkiye dair çalışmalarında bilimsel metoda ve ahlâka aykırı davrandı. Kapitalizmin doğuşunun temelinde Protestan ahlâkının yattığı sonucuna bilimsel çalışmaları neticesinde varmadı. Bir ABD ziyaretinde kafasında bu fikir belirdi. Sonra bu iddiayı destekleyecek veriler bulmaya çalıştı. Bunu yaparken iddiasını çürüten, yalanlayan olguları görmezden geldi. Meselâ Katolik İtalyan şehir devletlerinin Avrupa’nın Protestan bölgelerinden daha önce gelişmiş olmasını ve bazı Protestan bölgelerinin daha fakir olmasını dikkate almadı, görmezden geldi. Döneme ait bazı istatistikleri sehven veya kasten yanlış okudu. Bugün dünyanın kalkınmış ve kalkınmakta olan yerlerinin haritası ekonomik kalkınma ile dinler arasında zorunlu bir müspet veya menfi ilişki olduğu iddiasını tamamen anlamsız kılmış durumda. Ama aslında bunun izleri Weber iddialı tezini ortaya sürerken de vardı ve o bunları ihmâl etti. Yani tezini geliştirirken bilimsel metoda ve ahlâka sadık kalmadı.

Fikre fikirle cevap verememe

Bu yazının konusu, zevkli olduğu kadar zor ve aynı zamanda uzun ve çetrefil. Akademik yönüne ilâveten bir de özellikle Marx ve Freud açısından özel hayatlar meselesi var. Ama özel hayatlar ve kişilerin öğretileriyle davranışları arasında uyum mu yoksa çelişki mi olduğu bu yazının konusu değil. Son yıllarda tanınmış düşünürlerin, akademisyenlerin özel hayatıyla ilgili eserler çoğaldı. Sanırım özel hayatlara göz atmak onları anlamak bakımından yararlı olabilir. Her hâlükârda Marx, Freud ve Weber gibi veya benim entelektüel atalarım Hume, Smith, Menger ve Hayek gibi tarihte iz bırakmış önemli isimlerin fikirleriyle ve düşünceye, bilime katkılarıyla ilgili anlamlı ve yararlı tartışmalar yapılabilmesi açık fikirli ve tahammüllü olmaya, fikre küfürle değil fikirle cevap vermeye hazır ve muktedir olmaya ve de muhalif fikirler ortaya koyanlara ad hominem argümanlarla saldırmamaya bağlı. Türkiye’de en çok eksik olanlar da bunlar galiba.

Yüzde 50+1 Kuralından Vazgeçilmemelidir

Haberlerde CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan arasındaki görüşmenin yeni anayasa ile ilgili olabileceği ve bu çerçevede Cumhurbaşkanı seçiminde geçerli oyların salt çoğunluğunun aranması kuralından (buna kısaca “yüzde 50+1 kuralı” diyorum) vazgeçilebileceği çünkü bu kuraldan vazgeçmenin hem CHP’ye hem de AK Parti’ye yarayabileceği ifade ediliyor.

Yüzde 50+1 kuralı bu sistemin temelidir ve yürütmenin meşruiyetinin tek kaynağıdır. Halk oyuyla doğrudan doğruya seçilen bir cumhurbaşkanı %50 oyun altında bir oranla seçilip göreve gelirse demokratik meşruiyete sahip olamaz. Demokratik meşruiyete sahip olmadığında ise başkanlık sisteminden beklenen güçlü ve istikrarlı yürütme ortaya çıkmaz. Yürütme krizlerini çözmek amacıyla getirilen başkanlık sistemi, böyle bir bozulmaya uğrarsa, krizleri çözmek bir tarafa, hükümet krizlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.

Yüzde 50+1 kuralı, demokrasi-vesayet ilişkisi bakımından da demokrasi lehine sonuçlara zemin hazırlar. Bütün siyasal sistemlerde kamusal karar alma süreçlerine etki eden fakat seçimle göreve gelmemiş çeşitli kişi ya da kurumlar bulunur. Bunlar bazen hukukun üstünlüğü anlayışı çerçevesinde insan haklarını koruma amacıyla yürütmenin ya da yasamanın icraatlarını denetleyen ve sınırlandıran bir fonksiyon üstlenebilirler. Bazense demokrasiyi sınırlandırmak ve demokratik seçimler yoluyla göreve gelen yürütmeyi belli bir ideolojik çerçevenin içinde tutmak ya da istenmeyen siyasî tutumlardan alıkoymak amacıyla hareket edebilirler. Bu amaçla hareket eden kişi ve kurumlara kısaca vesayet organları denebilir. Yüzde 50+1 kuralı güçlü cumhurbaşkanları ortaya çıkararak yürütmenin vesayet organlarına karşı güçlü olmasını sistemsel olarak sağlamaktadır. Yüzde 50’lik bir halk desteğine sahip olan Cumhurbaşkanı, bürokratik ya da askerî vesayete çok daha cesaretle karşı koyabilecektir. Aksi durumda ise arkasında yeterli halk desteğini hissetmeyen cumhurbaşkanının eli bu tür odaklara karşı zayıflayacaktır.

Yüzde 50+1 ve iki dönem (bir vatandaşın en fazla iki defa cumhurbaşkanı olabilmesi) kurallarına riayet edildiğinde -diğer faktörler göz ardı edilip sadece hükümet sistemi açısından meseleyi düşünürsek- siyasal sistemdeki vesayetçi eğilimin minimize edilme imkânı ortaya çıkacaktır. Güçlü halk desteği ve yürütme üzerindeki hakimiyetiyle Cumhurbaşkanı atama yetkilerini kullanarak vesayet aktörlerine çok daha hızlı nüfuz etme kabiliyetine sahiptir. Diğer taraftan iki dönem kuralına sıkı şekilde riayet edilmesi, Cumhurbaşkanının atamasıyla göreve gelen ve vesayet eğiliminde olabilecek aktörlerin orta ve uzun vadede çeşitli ideoloji ve zihniyetler çerçevesinde dengelenmesini sağlayacaktır. Başka bir ifadeyle, seçim-dışı yollarla göreve gelen ve vesayet organı fonksiyonu görme ihtimali olan kişi ve kurumlar tek bir ideoloji, zihniyet ya da dünya görüşünü takip eden insanlardan olmayacak, çeşitliliğin getirdiği bir dengelenme ortaya çıkacaktır. Çünkü iki dönem kuralı sayesinde cumhurbaşkanı uzun süre tek bir anlayışı yansıtan atamalar yapamayacak, vesayetçi kişi ve kurumlarda tek bir anlayışın kökleşmesi engellenmiş olacaktır.

Bu bakımdan yüzde 50+1 kuralı yanında, korunması gereken diğer kural da iki dönem kuralıdır. Hatta Anayasadaki iki dönem kuralı iyileştirilmelidir. 116. madde değiştirilerek, seçimlerin yenilenmesi yoluyla Cumhurbaşkanının 10 yıldan fazla süre görev yapabilmesi imkânı ortadan kaldırılmalıdır. Siyasî krizleri ve tıkanıklıkları aşmak amacıyla getirilen bu kural yerine ara seçim uygulaması getirilmelidir. Bir başkanlık döneminin tam yarısında milletvekili seçimi yapılarak halkın, siyasal sisteme daha sık müdahil olması sağlanmalıdır.

Dr. Abdülkadir Pekel, Genel kamu hukuku uzmanı

Konuş! Şiddetten vazgeçmen için daha ne lazım?

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde bazı illerde seçim sonuçlarını etkilemek için güvenlik güçlerinin seçim bölgesine geçici olarak taşındığı tartışılmıştı. Şırnaklı bir amca oy kullanılan okulun kapısında önünden geçen söz konusu her taşımalı seçmene “konuş sen nerelisin?” diye gösterdiği tepki sosyal medyada çok fazla ilgi görmüştü. Amca tepkisinde haklı idi. Çünkü orada yaşamayan ve yaşamayacak insanlar eliyle seçim sonuçlarının değiştirilmek istenmesi amca gibi her insanı rahatsız eder. Taşınan güvenlik personeli seçmen konusunda yetkililer açıklamasında yasaya uygun olduğu ifade edilmişti. Yasaya uygunluk açıklaması ise rahmetli Alev Alatlı’nın meşhur “her yasal olan helâl değildir” sözlerini anımsatıyor.

Neyse! Yazının konusu bu olmamakla birlikte yazının başlığı bu konu ile ilgilidir. Taşımalı seçmeni “konuş” diyerek sorgulayan amca gibi bir soruyu DEM Partisine sormak lazım. Konuş! Senin demokratik bir siyaseti geliştirmen için daha kaç belediye kazanman lazım? Konuş! Senin şiddetten vazgeçmen için daha kaç milletvekili kazanman lazım? Konuş! Meşru, sivil, ahlâkî bir mücadele yürütmen için daha ne olması lazım?

Genel olarak ifade edilecek olursa pratikleri ve takındıkları tutum bunu desteklemiyor olsa da iddialarına göre DEM Kürtlerin hak ve özgürlüklerini savunmakta ve Türkiye’de demokratik bir hukuk devletinin gelişimi için bir mücadele içindedir.

Böylesi bir hak ve mücadele söz konusu ise o zaman üzerinde durulması gereken konu birçok partiye nasip olmayan siyasî imkân ve halkın desteğine rağmen nasıl oluyor da DEM geleneği şiddet ile arasına mesafe koyamamaktadır? Bu kadar seçilmiş belediye başkanlığı ve milletvekilliği, sayıları milyonlar ile ifade edilen seçmen desteği, güçlü bir örgütsel ağ ve örgütlenmeyi başarmış sivil toplum kuruluşlarına rağmen demokratik ve meşru bir siyasetle ulaşılamayıp şiddet ile ulaşılacak ne olabilir?

Bu gelenekte yer alanlar tarafından verilen ilk cevap Türkiye’de demokratik bir siyasetin imkânının olmadığıdır. Özellikle tek parti yönetiminin bitmesinden sonra Türkiye’de Kürtler için demokratik imkânlar sürekli gelişmiştir. Türkiye’de DEM geleneğinin kurulduğu 90’lı yıllar dâhil Türkiye’de meşru ve demokratik siyasî imkânlar her zaman var olmuştur. 2000’li yıllardan sonra bu imkânlar 90’lı yıllar ve öncesine kıyasla hayal bile edilemeyecek derecede artmıştır. Örneğin Kürtçe propagandanın önü açılmış, askerî vesayet geriletilerek siyaset alanı daha da rasyonelleşmiştir. Türkiye’de Kürtler artık Kürt olduklarını anlatma gereği duymuyor.

DEM Partisi 2019 yerel seçimlerinde 3’ü büyükşehir olmak üzere 8 il ve 50 ilçede belediye başkanlığında galip gelmişti. 2024 yerel seçimlerinde ise aynı 3 büyükşehir ile birlikte toplamda 10 il ve 65 ilçede belediye başkanlığını kazanmış oldu. Sonuç olarak 2019 yerel seçimlerine kıyasla 2024 yerel seçimlerinde daha fazla belediye başkanlığını elde etti. Seçimi kazandığı yerlerde artan seçmen sayısına rağmen DEM eski oy oranını koruyamadı. Yani oyları nispeten düşerek daha fazla belediye başkanlığı kazanan parti olmuş oldu.

Ama mesele bu değil zaten. Mesele, bütün siyasi imkân ve fırsatlara rağmen DEM ve içinde bulunduğu mahallenin silahlardan vazgeçemiyor/ geçmiyor olmasıdır. Böylesi bir gündemin olmaması, Kürt gençlerine ve çocuklarına silahların yerine siyasî imkân ve yöntemlerin geliştirilmiyor olması düşündürücüdür.

Milletvekilliği veya cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, şimdiye kadar bu siyasî hareket önemli başarılar elde etmiştir: 2015 meclis seçimlerinde % 13’ün üstünde oy alarak 80 milletvekiliyle meclise girdi. Haziran 2015 milletvekilliği seçimi sonrasında kurulan 63’üncü hükümette bakanlık düzeyinde yer elde etti. 2015 Kasım seçimlerinde %10’un üzerinde oy alıp 60’a yakın milletvekili ile 2018 meclis seçimlerinde %11’i aşan oy alarak 67 milletvekiliyle mecliste yer aldı. Meclis milletvekili dağılımında DEM veya aynı gelenekte yer alan HDP mecliste AK Parti ve CHP’den sonra üçüncü büyük parti grubu kurabilmektedir. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Selahattin Demirtaş ile 2014 seçimlerinde % 9,76 oranında, 2018 seçimlerinde % 8’in üzerinde oy aldılar. 2023 seçimlerinde bir akıl tutulması olsa da CHP’nin adayı Kemal Kılıçdaroğlu’na ciddi bir destek verdiler.

DEM Partisiyle eş güdümlü birçok önemli ve nispeten güçlü sivil toplum kuruluşu bulunmaktadır. DEM Parti seçmenleri muhtemelen en politik seçmendir. DEM Partisi bir taraftan HDP’ye yönelik kapatma davası ve tutuklanan birçok üyesne rağmen siyasi bir parti olarak seçimlerden önemli sayılacak sonuçlar elde etmektedir. Diğer taraftan İstanbul, Adana gibi illerde olduğu gibi CHP ile girdiği ittifaklarla seçim sonuçlarını etkileyebilmektedir. Genel seçimlerde özellikle Başkanlık modeli sayesinde DEM’in desteğini aldığı milyonlarca seçmen partinin ciddiye alınmasına yetiyor.

Buraya kadar ifade edilenlerden çıkartılacak zorunlu sonuç, KCK-PKK ile ilişkileri ve çoğu yetkilisinin bu ilişkiyi güçlendiren tutum ve pratiklerine rağmen, DEM Partisi açısından demokratik ve meşru siyasî imkânların göz ardı edilemeyecek kadar mevcut olduğudur. Yani Türkiye’de meşru, şiddete dayanmayan bir siyaset geliştirmenin imkânları ve yolları vardır. DEM Partisinin sahip olduğu siyasî imkân ve fırsatlar DEM’i siyaseten ağırlıklı bir yere getirip, pazarlık gücünü artırabilir. Buna rağmen, DEM’in gündeminde meşru ve sivil bir siyaset yöntemi geliştirme düşüncesi yer almamaktadır.

DEM’in gayri-meşru şiddet ile olan ilişkisi DEM’in siyasî imkân ve fırsatlarını kullanma kabiliyetini yok ederek siyaseten kendileri açısından bir tıkanmaya yol açmaktadır. Bütün imkânlara rağmen demokratik bir siyaseti geliştirmeyi başaramamaktadırlar. Bunun temel sebebinin Türkiye’de siyasî zemininin olmadığı açıktır. DEM’in iddia ettiği gibi amacıı Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerinin korunması veya Türkiye’nin demokratik özgürlükçü gelişimi ise bunun için yapacağı ilk iş derhal ve amasız bir şekilde KCK-PKK şiddetiyle aralarına mesafe koymasıdır. Parti misyon ve faaliyetlerini, amaçlarını, perspektifini KCK-PKK’nın silahlı faaliyetleri alanından çıkartmalıdır.

Özgürlük ve haklar açısından DEM’in sahip olduğu siyasî imkânlar ile elde edilemeyip şiddet ile elde edilebilecek ne var?

Totaliter Zihniyet ve Terörizm

Yazının hemen başında altı çizilmesi gereken önemli bir nokta her türlü şiddetin terör olarak görülmemesi gerektiğidir. Şiddet terörün mutlaka bulunması gereken bir unsurudur ama her şiddet kendi başına terör teşkil etmez. Günlük hayatta şiddet zaten insanî hayatın bir sonucudur ve çeşitli ortamlarda sıklıkla karşımıza çıkar. İnsanlar çeşitli sebeplerle ve değişik şekillerde birbirlerine karşı şiddet veya şiddet tehdidi kullanırlar. Ancak, terördeki şiddet siyasî amaçlarla, bilinçli olarak ve muhtemelen çeşitli çaplarda bir örgüt tarafından gerçekleştirilir. Bu vasıflar şiddeti teröre dönüştürür.

Terörizmin her şeyden önce bir zihniyet meselesi olduğunu söyleyebiliriz.  Bu zihniyet totaliterizm genel adı altında özetlenebilir. Totaliterizmle terör arasında kopartılamaz bir bağ vardır. Bunun sebebi, totaliter zihniyetin terörü meşrulaştırmaya ve bir araç olarak kullanmaya gayet yakın ve yatkın olmasıdır. Bu hem teorik olarak hem de özellikle 20. Yüzyılda yaşanmış bir gerçeklik olarak apaçık ortada duruyor. Söz konusu dönemde gerçekleştirilen bütün esaslı ve yaygın terör faaliyetlerinin arkasında totaliter zihniyeti bulmak mümkün. Bu çerçevede meselâ Sovyetler Birliği tarihi ilginç ve korkutucu bir örnek teşkil eder.

Totaliter zihniyet daha ziyade totaliter ideolojilerde boy gösterir. Bu ideolojilere sert, kapalı ideolojiler adı da verilir. Bu ideolojilere göre totaliterizm ebedî ve mutlak hakikate veya hakikatlere ulaşıldığı inancına dayanır. Bunun nasıl olduğu, nereden kaynaklandığı veya nereye dayandığı ikinci derecede önemlidir. Bazı yaklaşımlar mutlak hakikate bilimle ulaşıldığına inanabilir. Bunun en tipik örneği elbette bilimsel sosyalizmdir. Marx’ın hem gerçekten bilim yaptığı inancıyla hem de diğer sosyalist akımları geride bırakma amacıyla kullandığı bir terim olarak bilimsel sosyalizm ortalama sosyalistlere göre bilimden kaynaklanır ve hatta bilimle aynı şeydir. Bilim zaten hakikati bulmanın tek aracıdır. Bilimle ulaşılan şey başka hiçbir şey tarafından yalanlanamaz ve çürütülemez. Elbette bu anlayışta gayet aşikâr pozitivist bir ruh vardır. Bu yaklaşım tabiî bilimlerin kesinlik ve mutlaklığını bilim olup olmadığı bile tartışmalı olan sosyal bilimlere yansıtmaktadır. Metot olarak da tabiî bilimlerin metotlarını kullanmaya yatkındır. İşte bu yollarla bilimsel hakikatlere ulaşılır. Başka bir deyişle hayatta tek hakiki mürşit ilimdir.

Başka bazı yaklaşımlar mutlak hakikati bir tür Tanrısal kaynaklarda bulabilir. Bu görüşte Tanrının bir insana (veya dar bir insan grubuna) gerçekleri bildirdiğine inanılması ve o kişinin bu gerçekleri diğer insanlara aktarmada araç olarak kullanılması söz konusudur. Bu anlayış meselâ klasik kitaplı dinlerin bir ideolojiye dönüştürülmesiyle vücut bulabilir. Bu ideoloji her şeyden önce insan zihninin Tanrının zihninden ve insan bilgisinin Tanrının bilgisinden çok daha zayıf ve geçersiz olduğu ve Tanrının her konuda vaaz ettiği gerçeklerin insan doğasının ve hayatın kendisinin ihmâl edilerek sadece kutsal kitapların okunmasıyla anlaşılabileceği ve açıklanabileceği kanaatindedir. Mamafih bu okumayı herkes yapamaz; ancak Tanrı tarafından özel olarak seçilmiş insanlar bunu gerçekleştirebilir. Hristiyanlıkta bu tür terörün iyi bir örneği Protestan reformasyonu sonrasında beliren Anabaptist hareketlerde, meselâ Almanya’nın Münster şehrinde ortaya çıkan Hristiyan komünizminde görülebilir. İslam’daki örnekleri ise DAEŞ’te teşhis edilebilir.

Mamafih kesin inançlara ve mutlak doğrulara sahip olma totaliterizmin otomatikman ortaya çıkmasına yol açmaz. Başka bir deyişle, totaliter zihniyetin toplumdaki insanlar arasında şu veya bu ölçüde yaygın olması sivil toplum içinde totaliter adacıkların doğmasına ve bazı totaliter uygulamalara yol açabilir ama bu totaliterizmin bütün ülkeye ve topluma hâkim olması anlamına gelmez. Oysa totaliter görüş sadece hakikat tekeli iddiasında bulunmakla hayat bulamaz. Bir adım daha atması ve bu hakikatlerin tüm topluma, bütün bireylere benimsetilmesi ve uygulanması, benimsettirilmesi, takip ettirilmesini gerektirir. Bunun için de formel eğitimden ideolojik endoktrinasyona, zor kullanmaktan toplama kamplarında hayata aktarılan ve adına ironik şekilde toplu eğitim denen uygulamalara kadar her yol kullanılır.

Totaliter zihniyet aslında kendi hakikatlerinin insanlara dayatılmasını bir tür hak ve görev olarak görür. Hatta bunun için bu gerçekleri reddeden veya bilen ama takip etmeyen insanlara da zorla uygulanmasını ve tüm toplumsal hayatın bu gerçeklere göre yukarıdan belirlenmesini gerekli ve meşru bulur. Halka rağmen halkçılık diyebileceğimiz bir tutumdur bu. Halkın kendi iyiliği ve mutluluğu için mutlak hakikatlere uymasının sağlanması anlamına gelir. Bu yüzden, totaliter hareketler şiddeti meşru ve faydalı bir yol olarak görür.

İşte bundan dolayı totaliter hareketler daha ziyade büyük siyasî projelerin peşinden koşar. Ülkeleri ele geçirmeyi ve totaliter sistemler kurmayı amaçlar. Bu sistemler ezelî ve ebedî ve tüm insanları bağlayan hakikatlere dayanacaktır. Bu istikamette insanların dönüşmesi sağlanacaktır. Bu uğurda totaliter hareket iktidara ilerleme sürecinde şiddet kullanarak siyasî muhaliflerini sindirmeye, tasfiye etmeye yönelir. İktidara geldiğinde de terörü hem toplumu dönüştürmek hem de muhalif veya muhalif olma ihtimâli olan kişi ve kuruluşlara karşı kullanır.

Bütün bu anlatılanların en iyi örneği sosyalizmde ve sosyalist ülkelerde, özellikle Sovyet Rusya tarihinde bulunabilir. Sovyet komünistleri hem iktidara gelme sürecinde hem de iktidarda muhalefete karşı şiddeti yaygın ve yoğun şekilde istihdam etti. Muhalefette iken uygulanan ayrımsız ve ideolojik terör diyebileceğimiz terör iktidarda devlet terörüne dönüştü ve sadece rejimin önde gelen muhalif unsurlarına değil devrimin önünde engel olduğu düşünülen Rus köylüleri Kulaklara ve aralarında özellikle Türklerin de bulunduğu etnik azınlıklara karşı da kullanıldı.

Sosyalist teoride terör konusunda bir ayrım yapılır, bireysel terör dışlanır ve kınanırken kitle terörü metot olarak benimsenir ve övülür. Sosyalist jargondan habersiz olanlar bireysel terör denilen şeyin reddedilmesinin sosyalistlerin terörü reddetmesi anlamına geldiğini zanneder. Oysa durum çok farklıdır. Bireysel terör ile kastedilen tek tek bireyler tarafından gerçekleştirilen terör değil bir siyasî merkeze bağlı olmadan ve siyasî merkezin talimatları olmadan yapılan terördür. Yoksa, sosyalizm kategorik olarak terörü reddetmez.

Ancak, başka bir gerçek de de terörün etkisinin bir süre sonra bir siyasî projeden bağımsız olarak adeta kendi başına bir amaç haline gelebilmesidir. Terör hem bir varlık sürdürme ve zindelik göstergesi olarak hem de devrimci siyasî projenin önünü açma aracı olarak görülebilir. Türkiye’de meselâ adliye sarayları üzerinde gerçekleştirilmek istenen terör bu çerçevede ele alınabilir. Başarılı olsa bile bu eylem geniş halk kitlelerinin örgüte nefretini büyütmekten ve eylemde bulunan örgütün meşruiyetini iyice eritmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bir diğer husus Türkiye’de hemen her görüş siyasî parti kurabildiği ve siyasî yarışa katılabildiği hâlde bu tarzın devam ettirilmesidir. Bunlara rağmen terörde ısrar edilmesini anlamak ve açıklamak çok güç.

Ne yazık ki bu gerçeklerin bir gün görülebileceğini ummak fazla iyimserlik olur. Muhtemelen eylemde polis tarafından öldürülen kimseler birer kahraman olarak örgüt tarihine kaydedilecek ve bir tür şehit olarak anılacaklardır. Bu kimseler ve hareketleri özellikle yeni ve genç militanlara örnek olarak anlatılacak, gösterilecek ve yeni isimler buna benzer eylemler gerçekleştirmeye hiçbir mantığı ve işe yararlığı olmamasına rağmen devam edecektir.

Kriter Dergisi, Mart 2024 Sayısı

Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Neden Korkuyoruz: Yapay Zekâda Kendimizi Görmek

Hayat siyasetsizliği kabul etmiyor. Bu yaratmadığımız ve yok edemeyeceğimiz bir insanî gerçek ve siyasetin insanî yaşamın her döneminde varlığını görürüz. En ilkel dediğimiz yaşam düzeylerinden günümüzün karmaşık insanî yaşamlarına kadar her yerde ve zamanda. Sadece iki insanın varlığı ve aralarındaki ilişkiler bile bu durumu oluşturur. Bir fikre göre ise insan sadece tek kişiyken dahi kendisi ile tercihleri üzerinde yaptığı seçimler “politika” olarak yorumlanabilir. Aynı zamanda insan olmayan canlılar ve hatta cansızlar ile olan ilişkisi “ekolojist” açıdan siyaseti içerir.

Günümüzde insan-öteki-doğa ilişkilerinin dışında beliren siyasal alanı teknolojizm ve özelinde dijital teknolojizm tanımlıyor çoğunlukla. Bir bakıma siyaset yeni aktörler kazanıyor. Hatta siyasal aktör kavramı aynı kalsa bile aktörün somut varlık içerisindeki yeri farklı şekillerde yorumlanıyor. Kimilerine göre korkutucu ve kurgusal dillerde şekillenen, insanın yarattığı bir “varlık” onunla siyasal rekabete giriyor. Dijital varlıklar yaratıcısından zekâ elde ediyor ve yoluna sanki iradî bir varlık olarak ve insanileşerek devam ediyor; insanileşen, insanî kavramlarla değerlendirilmeye başlıyor.

İnsanileşme doğal olarak siyaset yarattığından, en keskin siyasal kavramlardan bir tanesi olan “iktidar” kavramı zihinleri doldurmaya devam ediyor. İnsan türevi dijital varlıkların siyaseti ve iktidarı. Fakat veya aynı zamanda ahlâkî değerleri olan ve ahlâkî değerler üzerinden değerlendirilen varlıklar. Tercih yapan ve kendisini merkeze koyan varlıklar. İnsandan bağımsızlaşma eğiliminde olabileceği varsayılan siyasal varlıklar. Hatta siyasetsizleşmeyi insana dayatabileceği varsayılan varlıklar. Bir çeşit iktidarın yarattığı, iktidarı ortadan kaldırmak istiyor varsayımları. Ancak dijital tahayyüller de sanki anarşizmi gerçekleşebilir görmüyor.

Değer bağımsız göremediğimiz teknoloji ve onun “yeni” hali Yapay Zekâ (YZ), iradesinin düşünsel içeriğini nereden alıyor? Ve insan, onu kendi yansıması olarak görerek, onun gelecek tasavvurlarını ortaya koyuyor. Her iktidar meselesinin sertliği gibi yapaya zekânın da ortaya çıkabileceği varsayılan iktidar talepleri aynı sertliği içeriyor. Kendi duygularımızın yüklendiği YZ kurgularımız da bizi dünyadaki tahtımızdan indiriyor. Veya oradan YZ tarafından indirilmekten korkuyoruz. Evet, ondan korkuyoruz çünkü kendi iktidarımızın-iktidarlarımızın hangi şiddet formlarını yarattığını biliyoruz. YZ’da kendi ahlâkî değer ve tercihlerimizi görüyoruz.

Dijital teknolojilerin yaratıcıları ve yaratılan YZ bir teknokrasi mi türetiyor veya türetmek istiyor? Günümüzde buna tam ve kesin bir cevap verebilmek mümkün değil. Farklı argümanlar kendi içlerinde “yarışıyorlar”. YZ’nın yaratıcıları mı iktidar sahibidir yoksa yaratıcısını yok edebilecek YZ mı olası iktidarların sahibi olacaktır? Teknolojizmi yarattığı varsayılanlar arasındaki ilişki, bunların dışında yaşayanları kontrol eder hale gelirse – veya geldiyse- bu yeni durum hangi siyasal yönetim ve iktidar sahipliği kavramları ile açıklanmalı? Güçlüyü yaratanlar ve güçlüye maruz kalanlar arasındaki ilişkilerden dijital demokrasi çıkabilir mi? Dediğimiz gibi siyasetsizleşme mümkün görünmüyor. Dijital varlık alanlarında bile.

‘Hobbes’vari kabullerle siyasete bakanlar için açıklayıcı olan argümanların dışında seçenekler yok mudur insan için? YZ sadece otoriter-totaliter siyaset mi üretir? Kendi otoriteryenliğimizi mutlak kıldığımızda YZ’yı da otoriteryen görüyoruz. Aynı zamanda YZ’nın otoriteryen olmasını da istiyor olabiliriz. YZ’yı kendisiyle birlikte savaşacak ortaklar olarak görmek isteyenler olmadığını kolaylıkla iddia edebilir miyiz? Günümüzün hâkim siyaset dili ve güç ilişkileri YZ’nın da kaderini mi çiziyor?

Paylaşımsız iktidar beklentisi ile teknolojizmin birleşmesinin kurguları, sıradan insanların demokrasisini fütürist siyasetlerle çarpıştırmaktan da geri kalmıyor. Demokratik bir özgürlük içinde olmak isteyenlerle, meritokrasinin ileri yaşam düzeylerini idealleştirenler arası mücadele kurguları belki günümüzde ilginç de geliyor. Çok çeşitli seferlerde film-senaryo-öykü-roman içeriklerinde varsayımlar türetiliyor. Buralarda YZ ne kadar otonom da olsa, zihni ve tercihlerini şekillendiren “programlar” sanki ahlâkilik-değerlerin insaniliğinin ötesine geçemiyor. Öyleyse ne kadar dijital olsalar da insansı olmaktan kurtulamıyorlar diyebilir miyiz?

Daha da keskin bir noktada YZ’ya bilinç yükleniyor. Ahlâkiliği ve değer tercihleri dijital kodlardan değil bilinçten geliyor. YZ “bilinci” de insanî olmaktan kendisini kurtaramıyor burada. YZ’nın bilinçle yaratacağı hayalleri ister misiniz “bilinç altı” tarafından şekillensin. Freudyen atfedilen teorilerin fütürist – teknolojist yorumlarıyla “Psişe”, ilkel duyguların ötesinde devreye giriyor.

Bir hesaplama ve eldekilerden yeni kurgular türetme olarak görülebilecek aygıt-digit-sayı-basamakların “zeka” yolculuğu “üst” bir teknoloji devreye girdiğinde yok olmaktan kurtulamazsa, “sınırsız zekâ”nın tanrısallaşması meselesine hüzünlü bir son gelebilir. Öyle ya, bunun melankolik edebiyatı bile ortaya çıkabilir. Bir anne robotun işletim sisteminin insan-yavrusunda gördüğü duyguları yok etmeye çabalaması bundan kaçış için olabilir mi? (I Am Mother filmi). Duygular tarafından manipüle edilmemesi gereken ultra rasyonalist yaşam formları. Savaşmaya ve manipülasyona hazırlar.

Küçük bir kurgu daha “türeteyim”. YZ’nın zekâ seviyesi ‘Hobbes’vari yükseldiğinde ve bizi yok ettiğinde kendi yaşamı için elzem olan enerjiyi de yitirir mi? Böylece kendi sonunu hazırlamış olur mu? Rasyonel tercihler yok oluş getirmiş olur mu? Dijital varlığın “bilinç” içeren duygularının rasyonelliği ortadan kaldırabilmesi mümkün müdür? Nasıl siyasetsiz yaşam mümkün değilse, varoluşun nedenselliğinin-rasyonelliğinin ortadan kaldırılabilmesi mümkün müdür?

Konuyu ufacık keyifli bir yere daha getirelim. Eğer biz, Hobbesvari siyaset paradigmalarımızdan ve -mümkün olmayan şekilde- kötülükten uzaklaşırsak masalsı YZ destekli kahramanları idealize edebiliriz. Kim bilir, günün birinde farklı paradigmalarımızın YZ’ları arasındaki savaşları uzaktan izleriz. Şöyle diyenler olabilir: Biz zaten bunları Netflix vb. de görüyoruz. Yani, farklı askerlerimizi savaş alanlarına yerleştirdik bile. Bu gerçek mi değil mi? Cevabı da Yapay Zekâya bırakalım.

Eğitimde Kutlama

Milli Eğitim Bakanlığı adını Öğretmen Bilişim Ağı, ÖBA olarak belirlediği dijital öğretmen eğitim platformunu hayata geçirdi. Platformda seminerler ve kurslar yer almaktadır. Zaman mekân kısıtı olmadan burada çok farklı konularda eğitim alınabiliyor. Ben de zaman zaman ÖBA platformuna giriş yaparak buradaki seminer ve kurslara katılıyorum. Son bir yılda bu platformdan 23 eğitimi tamamlama imkânım oldu. Geçen ay; Dr. Bekir Kul’un konuşmacı olduğu: Sosyal Sorumluluk ve Toplum Hizmeti Çalışmaları Semineri’‘ne katıldım. Bekir hoca eğitimin bir yerinde sosyal sorumluluk projesi döngüsüne değiniyordu. Bu döngüde “kutlama” adımı vardı. Birden zihnimde bir şimşek çaktı. Acaba eğitimde kutlama etkinliğine yeterince yer veriliyor mu? Kutlama eğitimde önemli bir araç değil mi? Ödül ile kutlama aynı şey mi? Bu sorular zihnimi kurcalarken eğitimde “kutlama” anlayışına hemen hemen hiç yer verilmediğini fark ettim.

Ödül ve Kutlama

Ödül, istendik davranışı pekiştirmeye, ceza, istenmeyen davranışları ortadan kaldırmaya yöneliktir. Araştırmalar ödülün insan davranışını değiştirmede daha etkili olduğunu göstermektedir. Ödül

  • Olumlu davranışı pekiştirir,
  • Moral ve motivasyonu destekler,
  • Olumlu benlik algısına katkı sunar,
  • Sosyal kabulü arttırır.

Ödül ile Kutlama aynı şey gibi görünmekle birlikte aynı şey değildir. Kutlama, TDK Sözlüğüne göre şöyle tanımlanmış: 1. Mutlu bir olaya sevinildiğini söz, yazı veya armağanla anlatmak, kutlamak, tebrik etmek. 2. Önemli bir olayın gerçekleşmesinin yıl dönümü dolayısıyla tören yapmak, tesit etmek.

Ödül ile Kutlamanın farklılıkları:

  1. Ödül çoğunlukla bireyseldir, buna mukabil kutlama grup, ekip, takım ile ilgilidir.
  2. Ödülde sonuçlar üzerinden bir edinim söz konusudur. Kutlamada ise sonuçlardan bağımsız süreç ile ilgilidir.
  3. Ödülde bazıları dışta kalır. En yüksek notu alan ödülü alır, örneğin. Kutlamada tüm grup dâhil olur ve dışarıda kalan olmaz.
  4. Ödül yarışmanın sonucudur, diğerlerinden daha yetenekli olan daha zeki olan ödülü alır. Kutlamada ise, her üye yetenekleri kadar sürece katkı sunar. Sonuç edinimlerinde katkısı olur. Kimse en önde değildir, kimse geride de kalmamıştır.
  5. Ödül daha rekabetçi bir ortam tesis eder. Kutlamada rekabet zayıftır, işbirliği daha güçlüdür.

Eğitimde Kutlama

Eğitimin temeli öğrenmedir. Okulun görevi öğretim yapmaktır. Öğretim üstün bir yetenek, dikkat, konsantrasyon ile sağlanan uzun soluklu bir süreçtir. Çocukların, ergenlerin ve gençlerin öğrenim gelişimini sağlamak hiç kolay değildir. Her birinin apayrı bir gündemi, geldiği sosyokültürel çevre, aile yapısı ve her birinin farklı motivasyon kaynakları vardır. Bu veriler gün içinde, farklı derslerde, farklı öğretmenlerde ve daha birçok durumsal faktörlere göre değişim göstermektedir. Bütün bu süreci en yüksek başarıyla geçirmek için kutlama kültürü oluşturmalı ve derslerde kutlama faaliyetlerine yer vermeliyiz.

Nasıl Kutlarız?

Eğitimde, sınıfta ve derslerde mutlaka bir kutlama programı olmalıdır. Kutlama için önceden belirlenmiş somut kriterler belirlenmeli ve ilan edilmelidir. Benim önerim 75/75 kuralıdır, yani dersteki, etkinlikteki kazanımların %75’nin sınıfın veya grubun %75’i tarafından öğrenilmişse kutlama yapılmalıdır. Bu sonucu görebilmek için somut testlerin, gözlem formlarının, kontrol formlarının kullanılması gerekir. Neler yapılabilir?

Kek, pasta, dondurma yemek.

Müzik dinlemek, dans etmek.

Tüm grubun katılacağı bir şarkı söylemek

Piknik yapmak

Tüm çocukların sınıfın ortasında daire oluşturarak kutlama yapması.

Parti yapmak

Film izlemek

gibi…

Kutlama programı, kısa (ders içinde) ay sonu, dönem ve yılsonu şeklinde olabilir. Buradaki temel gaye öğrenme ve gelişim çaba ve sürecinin kutlanmasıdır. Öğretmen kutlama etkinliğin hemen başında bu gayeyi, nereye geldiklerini belirten kısa bir konuşma yapmalıdır. Böylece öğrenmelerin bireye mal olması kolaylaşır. Anlamı zenginleşir ve hafızada kalma süresi en ez % 80 oranında artar. Yeni öğrenmelere kredi açar. Dersler daha eğlenceli ve öğretici geçer. Öğretmen öğrenci işbirliğini geliştirir.

Eğitim dünyamızdaki klasik yöntem ve teknikleri etkin kullanmalı, yeni yöntem ve teknikleri de öğretim zenginliği için okul hayatına dâhil etmeliyiz. Okulu, zorunlu nahoş bir yaşam kesimi olmaktan çıkarmak için, ödül ve kutlama etkinliklerine mutlaka daha fazla yer vermeliyiz.