Ana Sayfa Blog Sayfa 11

İsrail’e Yaptırım Uygulanmalıdır

Hamas’ın Aksa Tufanı operasyonunu başlatmasının ardından İsrail’in hedef gözetmeyen hava bombardımanlarıyla başlayan katliamlarının üzerinden beş aydan fazla bir süre geçti. Hayatını kaybedenlerin sayısı 31 bini yaralananların sayısı ise 71 bini geçmiş durumda.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail’in sivillere yönelik hava bombardımanı ve açık soykırımcı söylemine rağmen, verdiği ilk tepkilerde tarafları itidale davet etti ve 15 Kasım’da İsrail’in bir terör devleti olduğunu söyleyene kadar uzun süre görece sessiz denebilecek bir politika izledi. Elbette ki ateşkes sağlanması amacıyla bölgedeki ve bölge dışındaki devlet başkanlarıyla telefon görüşmeleri yaptığı haberleri kamuoyuna yansıyordu fakat 15 Kasım’a kadar sert bir çıkışı olmadı.
Bu tutum muhtemelen Türkiye’nin oynayabileceği arabuluculuk rolünden kaynaklanıyordu,  ama açıkça hatalıydı. 15 Kasım itibariyle 4 bin 650’si çocuk, 3 bin 145’i kadın olmak üzere 11 bin 320 kişi hayatını kaybetmişti ve İsrail otoriteleri soykırımcı bir söylem geliştirip bunu uygulamaya koymuş görünüyordu. Örneğin İsrail Savunma Bakanı 9 Ekim’de Gazze’ye su bile girmeyeceğini, orada “insansı hayvanlarla” savaşmakta olduğunu söyledi. Bu soykırımcı niyetin önemli bir tezahürüydü çünkü Gazzelilere insan dışı bir varlık muamelesi ederek onları en temel haklardan bile mahrum tutabileceklerini ima ediyordu. Benzer şekilde İsrail Cumhurbaşkanı Herzog 12 Ekim’de 7 Ekim’deki saldırıdan Filistinlilerin bir ulus olarak sorumlu olduklarını ifade ediyordu. Bu ifadeler Uluslararası Adalet Divanı’nın vermiş olduğu geçici tedbir kararında soykırım niyetinin delili olarak değerlendirilmiştir.
Dolayısıyla böyle bir durum ve söylem karşısında “itidal” daveti uygun olmamıştır. Türkiye ile diplomatik ilişkileri yeni yeni düzelen İsrail’in arabuluculuk konusunda Türkiye’ye güvenmesini beklemek zaten zor iken, bu itidal söylemi Hamas’ın arabuluculuk için neden Türkiye dışı aktörleri tercih ettiğini de açıklıyor olabilir.
Bu durum, yani arabuluculuk rolü oynamanın mümkün olmadığı görülmüş olacak ki 15 Kasım’daki çıkışıyla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan söylemini sertleştirdi ve İsrail’in insanlık dışı eylemlerini her fırsatta dile getirmeye başladı. Cumhurbaşkanı, Gazze’de İsrail tarafından gerçekleştirilen katliamları soykırım olarak niteledi. Nihayet 26 Ocak 2024’te Uluslararası Adalet Divanı da soykırımın önlenmesi için bütün tedbirlerin alınmasını emreden bir geçici tedbir kararı aldı. Henüz nihaî karar verilmemişse de Uluslararası Adalet Divanı’nın geçici tedbir kararı, soykırım riskine dair ciddi deliller olduğu anlamına gelmektedir ve nihai karar da büyük ihtimalle İsrail’in soykırım işlediği ya da en azından soykırımı önleme yükümlülüğüne aykırı hareket ettiği şeklinde olacaktır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en yüksek perdeden İsrail’i lanetlemesi, İsrail’in terör devleti olduğunu söylemesi son derece doğrudur. Fakat katliamları Türkiye’nin soykırım olarak nitelemesi, Uluslararası Adalet Divanı’nın ise ciddi soykırım riski karşısında (şimdilik) geçici tedbirlere hükmetmesi karşısında sözlü kınamalar yeterli değildir. Uluslararası toplum ve elbette Türkiye, soykırımın önlenmesi için gerekli somut yaptırımları hayata geçirmek zorundadır.
Eğer uluslararası toplum harekete geçemiyorsa Türkiye, bölgeyle olan tarihî ve dinî bağlarını da göz önünde bulundurarak gücü dahilindeki yaptırımları uygulamalıdır. Arap devletlerinin de bu konuda harekete geçmemesi “onlar yapmıyor bize ne” gibi bir sonuca bizi götüremez. Belki de Türkiye’nin bu konuda somut bir adım atması Arap devletlerinin de harekete geçmesini sağlayacak kıvılcımı oluşturacaktır.
Soykırım karşısında yaptırım uygulamak ve soykırım uygulayan bir devleti meşru bir aktör olarak tanımamak, soykırım suçunun mağduru hangi halk olursa olsun, ahlâkî bir yükümlülüktür. Bir kişi öldürülürken durup izlemek ya da sadece sert biçimde kınamak ahlâken savunulamaz bir tutumdur. Aynı şekilde, bir halk yok edilirken de ne kadar sert olursa olsun sadece sözlü kınama ya da lanetleme ifadeleri yeterli değildir. Bütün devletler, üzerine düşen ve gücü dahilinde olan yaptırımları uygulama yükümlülüğü altındadır.
Bu çerçevede diplomatik ilişkileri kesme, İsrail’den kalkan ve İsrail’e giden uçakların Türkiye hava sahasını kullanmasını yasaklama, İsrail’le ticarî antlaşmaları askıya alma ve ticareti sonlandırma gibi yaptırımlar gücümüz dahilinde soykırımın durdurulmasını sağlamaya elverişli olması bakımından değerlendirilmeli ve uygulanmalıdır. Gazzeli gazeteci, aydın ve önderlerin İsraille ticaretin kesilmesi yönünde önemli çağrıları bulunmaktadır. Gerçekten de ticaretin durdurulması ve böylece İsrail’de günlük hayatın etkilenmesi İsrail üzerinde önemli bir baskı oluşturabilecek bir yaptırım olabilir. İsrail 5 aydır Türkiye’den ve uluslararası toplumdan hiçbir yaptırım görmemenin verdiği cesaretle eylemlerini arttırarak devam ettirebilmektedir. Bir adım atılarak buna son verilmesi gerekir.

Ver İstanbul’u Al Çözüm Sürecini!

Son günlerde DEM ve onların çeperinde yer alan sivil toplum kuruluşları veya siyasetçiler tarafından çözüm süreci tartışmaları yürütülüyor. Birkaç gün önce Diyarbakır ilinde İnsan Hakları Derneği ev sahipliğinde bir grup siyasetçi, gazeteci-yazar ve sivil toplum kuruluş temsilcisi çözüm sürecine ilişkin toplantı yaptı.

Bir süre önce uzun süredir siyasetten uzak duran önemli Kürt siyasetçi Leyla Zana çözüm sürecinin yeniden başlaması yönünde bir gazeteye röportaj verdi. Zana “Erdoğan artık süreci dondurucudan çıkarmalı” diyerek Erdoğan’a seslendi. Ancak çözüm süreci gündemi ile İHD ev sahipliğinde yapılan toplantıya katılmadı.

Hatırlatmak gerekirse 2013-2015 yılları arasında çatışmaların durdurulması için Erdoğan hükümeti çok kıymetli bir adım attı. Süreç sabotelere rağmen sürdürüldü. Ancak KCK-PKK’nın silahları bırakmaması ve çözüm süreci masasını Suriye’deki çıkarları için kullanmaya girişmesi üzerine Erdoğan çözüm sürecini “dolaba kaldırdıklarını” ifade etti. Sürece ilişkin Erdoğan şunları ifade etti: “Samimiyetle başlattığımız bir süreci provoke ettiler. Evet, çözüm sürecini biz başlattık ama sonlandıran biz olmadık. Bunların gizli gündemleri, art niyetleri sonlandırdı”.

2013-2015 yıllarındaki çözüm süreci devam eder mi? Devam etse bile hükümet geçmiş deneyimleri göz önünde bulundurup DEM’i sürece katar mı? Böylesi sorulara cevap vermek zor. Bununla birlikte DEM çevresinde son günlerde böyle bir tartışma var.

Peki, DEM ve çevresi çözüm sürecinde samimi midir?

İHD ve DEM gibi yapıların içinde yer aldığı bu camianın çözüm sürecinde samimi olduklarını düşünmüyorum. Ayrıca, kendi başlarına hareket edip böylesi bir talepte bulunabilecek özerklikleri de yoktur. KCK-PKK talimatı ya da isteği olmadan böylesi bir gündem ile bir araya gelmeleri mümkün gelmiyor bana. KCK-PKK ise böylesi bir gündemi ya askerî ya da siyasi tıkanmışlıklarını çözmek/aşmak için isteyebilir. Daha önceleri de bu yapılanmaları bu şekilde kullanmıştır.

Çözüm sürecini gündeme getiren; KCK’nın domine ettiği kişi ve yapılar geçmiş pratikleri göz önünde tutulduğunda güven duyulan aktörler değildir. Türkiye ve Kürt siyaseti açısından Cumhuriyet tarihinin en önemli adımı sayılabilecek 2013-2015 deneyimine bu camia sahip çıkamamıştır. KCK-PKK’nın sabotelerine ses çıkartamamışlar ve aksine sürecin heba olmasına zemin hazırlamışlardır.

Yaşanan onca şeye rağmen böylesi bir gündem ile Diyarbakır’da biraraya gelenlerin KCK-PKK’ye silahsızlanma ya da çatışmasızlık çağrısında bulunamamalarının ayrıca üzerinde durulması gerekmektedir.

Her halükârda bir bütün olarak bakıldığında çözüm süreci gündemi kıymetli olmakla birlikte bunu dile getiren aktörlerin tutumları göz önünde tutulunca samimi ve güvenilir gelmemektedir.

Çözüm süreci gündemi zamanlama açısından üzerinde durulmalıdır. Yerel seçimlerin olması bir taraftan iyi bir zamanlama diğer taraftan kötü bir zamanlamadır. Bu tamamen DEM ve çeperinde yer alan sivil toplum kuruluşlarının ve aydınların tutumuna göre değişebilir.

İstanbul seçimleri Erdoğan ve Ak Parti için önemlidir. Bir taraftan başta İstanbul olmak üzere Erdoğan ve Ak Parti’ye kayıp ettirmeye çalışıp diğer taraftan Erdoğan’dan çözüm sürecini devam ettirmesini istemek tutarlı ve samimi bir tutum değildir. Politik olarak da doğru bir strateji değildir. Çözüm sürecinin anlamlı olması ve hükümet üzerinde bir baskı oluşturması isteniliyorsa diğer taraftan bu talepte samimiyseler yerel seçimler çok iyi bir zamanlama olabilir.

Nihayetinde başta İstanbul olmak üzere Adana gibi bazı illerde DEM’in seçim sonuçlarını değiştirebilecek bir potansiyeli bulunmaktadır.

İstanbul’da CHP adayı Ekrem İmamoğlu’nun seçimleri kazanması için çalışmak yerine seçimleri Ak Parti adayı Murat Kurum’a kazandırma stratejisi çözüm sürecini de aktörler açısından gerçekçi ve anlamlı kılacaktır.

Faydası açısından bakıldığında İstanbul ya da başka yerlerde CHP adaylarına seçim kazandırmak rasyonel değildir. Kürtler ile ilgili birçok tarihî adım atan, mevcut alternatifler arasında Kürtler açısından en makul olan iktidardaki Erdoğan’ın ve Ak Parti’nin desteklenmesi Kürtlerin çıkarına olacağı gibi çözüm süreci tartışmalarını da gerçekçi bir zemine çekebilecektir. Yazının başlığında ifade edildiği gibi “ver İstanbul’u al çözüm sürecini” stratejisi DEM’in tıkanan siyasetini ve Kürtler nezdinde kayıp ettiği imajını da toparlayacaktır.

Aksi durumda, yani bir taraftan Erdoğan ve Ak Parti’nin kayıp etmesi için çalışmak diğer taraftan çözüm sürecini Erdoğan’dan beklemek bir akıl tutulması değil; samimiyetsizlik göstergesi olacaktır.

21. Yüzyıl Yetkinlikleri ve PİSA Türkiye Raporu

PİSA 2022 Türkiye Raporu Ocak 2024’de MEB internet sitesinde yayınlandı. Rapor, eğitim dünyamız için çok önemli veriler yorumlar analizler barındırıyor. Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA), Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) tarafından üçer yıllık dönemler hâlinde gerçekleştirilen bir izleme araştırmasıdır. PISA, 15 yaşındaki öğrencilerin modern toplumda yerlerini alabilmeleri için gereken temel bilgi ve becerilere ne ölçüde sahip olduklarını ölçmeyi hedeflemektedir. Türkiye, PISA araştırmasına 2003 yılından bu yana katılmaktadır. PISA, temel olarak öğrencilerin matematik okuryazarlığı, fen okuryazarlığı ve okuma becerileri alanlarındaki becerilerini değerlendirmektedir. Her uygulamada bu üç alandan birisi ağırlıklı alan olarak belirlenmekte, bu alanda yeni sorular geliştirilmekte ve derinlemesine analizler gerçekleştirilmektedir. PISA 2022 uygulamasında ağırlıklı alan matematik okuryazarlığıdır (MEB, 24: 10).

Covid-19 Salgını nedeniyle 2021’de yapılması gereken PİSA testi bir yıl ertelenerek 2022 yılında yapıldı. Genel olarak ilerleme kaydettiğimizi görmek son derece iyi bir gelişmedir. Kamuoyundaki genel kabulün aksine eğitim sistemimiz olumlu yönde ilerlemektedir. Testte, Fen, Matematik ve okuma yeterlilikleri test edilmektedir. Bunların dışında 15 yaş grubuna ilişkin önemli projeksiyonlar da çekilmektedir. Hemen hemen tüm testlerde aşağıdaki 7 bilişsel alan ölçülmektedir.

Bilişsel Alt Alanlar

  1. Bilgi,
  2. Kavrama,
  3. Uygulama,
  4. Analiz,
  5. Sentez,
  6. Değerlendirme ve
  7. Yaratıcılık

Yaratıcılık, son dönemde bilişsel becerilerin en sonuna eklenmiştir. Zira 21. Yüzyıl yetkinliklerinde “yaratıcılık” önemli bir yetkinliktir. Bizim çocuklarımız, bilgi ve kavrama  gibi alanlarında sorun yaşamıyor. Ancak üst bilişsel alanlarda sorun yaşıyor bu tarz test maddelerinde doğru yanıtı vermekte zorlanıyor. Bu da eğitim sistemimizin basit düzey becerileri kazandırmaktan öteye gidemediğini gösteriyor.

21. Yüzyıl Yetkinlikleri

Son dönemde farklı kurumlar 21. Yüzyıl Yetkinlikleri listesi yayınlamaktadır. Bunlardan bazıları World Bank, Unicef ve  Economic Forumdur. MEB Talim Terbiye Kurulu da 2016 yılında yetkinlikler listesi hazırlayıp kamuoyunun ve okulların dikkatine sunmuştur. Yine PİSA test organizasyonu da matematik okur-yazarlığı testinde (2022);

  1. Eleştirel düşünme,
  2. Yaratıcılık,
  3. Araştırma ve sorgulama,
  4. Öz yönetim, inisiyatif ve süreklilik,
  5. Bilgi kullanımı,
  6. Sistem düşüncesi,
  7. İletişim
  8. Derinlemesine düşünme yetkinliklerini öne çıkarmıştır.

Burada ifade edilen 8 yetkinlik de klasik matematik okur-yazarlık becerileri yanında farklı sorularla test edilmiştir. Türkiye matematik testinde: OECD ülkeleri içinde 32. sırada yer almıştır. Bizim çocuklarımız işte burada 21. Yüzyıl yetkinliklerinde zorlanmaktadır, matematik test performansı da tam burada Grafik. 8.10 tabloyu önümüze koymaktadır. Aslında, Grafik 8.10 Doğrudan matematik testi ile ilgili bir veri değil.

     Kaynak: MEB, (2023:165).

Üç ana alan testi dışında PİSA 2022’de: “Aile desteği, sosyoekonomik faktörler, okul devamı, okulda şiddet ve zorbalık ve ‘gelecekte okul kapanma olasılığı’nda hazır olma durumu” faktörlerin ölçülmesi yapılmış. Sonuçlar yukarıdaki grafiktedir. Bizi temsil eden gençlerimiz, olası bir okul kapanmasına hazır değil! Oysa diğer OECD ülke gençleri hazır! Yani matematik testinde ölçülen 21. Yüzyıl yetkinliklerinden; yaratıcılık, öz yönetim, inisiyatif ve süreklilik, derinlemesine düşünme gibi yetkinliklerin edinilmediğini göstermektedir. Gençler, yarınlarda eğitim ve iş yaşamında çok gerekli olan yetkinliklerden yeterince kazanamamışlardır.

Geleneksel eğitim donanımlarının daha ayrıntılı, daha bilinçli kazandırılması ve 21. Yüzyıl yetkinliklerinin okulların çalışma alanında daha fazla yer alması gerekmektedir. Adı geçen yetkinlikler derslerde, okulda bazen de özel sertifikasyon eğitimleri ile çocuklara ve gençlere kazandırılmalıdır.

Kaynak: MEB, (2023)  PİSA 2022 Türkiye Raporu. MEB Yayınları. Ankara.

 

 

CHP Karşısında Kutu Kola Bile DEM Tarafından Desteklenmeliydi!

KCK-PKK 2023 yılı cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP’nın adayı Kılıçdaroğlu’nu destekledi. Örgüt neredeyse her gün yaptıkları açıklamalar ile desteklerini yinelediler. CHP ve Kılıçdaroğlu ilk başlarda bunu sorun etmedi.

Bu açık destek gerekli idi. Çünkü CHP Kürt sorununun asıl sebebidir. Rakibi Erdoğan ise Kürtler ile ilgili devrim niteliğinde adımlar atmış bir aktör. Hem parti içi muhalefeti hem de kendilerine sempati ile bakanların ikna edilmesi için her gün açıklama yapmaları gerekmekte idi. Belki de Erdoğan’ın kesin kazanmayacağını düşünüyor olduklarından Kılıçdaroğlu’nun onların desteği ile seçildiğini sonraki günlerde hatırlatmaları için açık açık destek oldular.

Ancak Erdoğan ve Ak Parti açısında örgütün açıklamaları ve CHP-HDP ilişkisi göz ardı edilebilecek değil idi. Bu iki açıdan göz ardı edilmemeli idi. Birincisi CHP’nın gayri meşru bir örgüt tarafından desteklenmesi Türkiye siyaseti açısından üstünde durulmalıdır. İkincisi seçim meydanlarında Erdoğan bu ilişkiyi rakibini yenmek için kullanmalı idi.

Erdoğan başarılı oldu. Seçim meydanlarında ve demeçlerinde Kılıçdaroğlu ve kurmayları CHP ile terör örgütü arasında bir ilişki olup olmadığını tartışmak zorunda kaldı. Yani Erdoğan rakiplerinin seçim söylemini belirlemiş oldu. Ekonomik kriz, deprem ve saire gibi Erdoğan’ın aleyhine olan söylemleri Kılıçdaroğlu neredeyse ifade edemedi.

Nihayetinde KCK-PKK ve HDP’nın açık desteği Kılıçdaroğlu ve CHP’yi zor durumda bıraktı. Seçim sonuçları ise malum zaten.

Mart 2024 yerel seçimlerinde DEM’in stratejisi bir önceki yerel seçimlerde uyguladıkları gibi güçlü olduğu yerlerde kendi adayları ile seçime girme; İstanbul, Adana gibi yerlerde ise CHP’nın adaylarını destekleme yönündedir. Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye seçimi için İmamoğlu DEM’in adayıdır.

Bu stratejide cumhurbaşkanlığı seçiminde görünen bir deneyim var. O da Erdoğan’ın CHP-DEM ilişkisi üzerinden CHP ve terör örgütünün ilişkisini gündeme getirmek. Kılıçdaroğlu’na karşı bu strateji Erdoğan’ın lehine oldu. Bu deneyim İmamoğlu için iyi bir strateji olamaz idi. Bunun yerine DEM kendi adayını çıkararak rakibinin elinden DEM-CHP ilişkisine yönelik söylemlerin inandırıcılığını ellerinden almak olmalıydı.

Öyle de oldu! Cumhurbaşkanlığı seçiminde HDP’nin misyonu aday çıkarmayıp Kılıçdaroğlu’na oy istemek idi. Bu yerel seçimlerde ise HDP’nin devamı olan DEM için misyon İmamoğlu karşısına güçsüz bir aday çıkararak İmamoğlu için çalışmaktır.

İmamoğlu karşısında DEM’in aday çıkarması iki şeye yaramaktadır. Birincisi Ak Parti’nin CHP-DEM ilişkisine dair söylemlerinin inandırıcılığını kayıp etme olasılığı yüksektir. Buna dair söylemlere karşı bir savunma yapmak ise daha kolaydır. DEM’in aday çıkartması İstanbul’da kazanmak için değil; Erdoğan ve Ak Parti’nin cumhurbaşkanlığı seçimindeki CHP-PKK ilişkisine dair söylemlerini ellerinden almak için adaydır. Gerçekten de Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi CHP ve KCK ilişkisi üzerinde duruyor. Ama Erdoğan’ın bu söylemleri cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi bir etki yaratmıyor. DEM’in aday çıkartmasının ikinci yararı ise İmamoğlu’na oy vermek isteyen ama DEM’in şiddetle olan ilişkisinden rahatsız olan insanların İmamoğlu-CHP tarafından ikna edilmesinin daha kolay bir hale gelmesidir. Diğer taraftan DEM güçlü bir aday çıkartmamalıdır. Çünkü DEM’in seçmenlerinin çoğunluğunun da oyu İmamoğlu’na gerekmektedir.

DEM bu misyonuna sadık kalmıştır.

Sadece DEM tabanından değil; DEM’e oy vermeyen birçok Kürt tarafından da sempatiyle bakılan Selahattin Demirtaş ve eşi Başak Demirtaş İstanbul Büyükşehir Belediyesi için adaylığını açıkladı. DEM için en güçlü adaylardan birisi Başak Demirtaş idi. Demirtaş yaptığı mitinglerde büyük bir heyecanla karşılandı. Sosyal medyada büyük bir destek oluştu. CHP’liler DEM ile Ak Parti arasında bir anlaşmanın olduğunu iddia ettiler.

Kendi misyonuna bağlı kalan DEM ise Başak Demirtaş’ın aday olmayacağını açıkladı. Başak Demirtaş ise yaptığı açıklamada partisi tarafından bilgilendirildiğini ve adaylıktan çekildiğini ifade etti. Onun yerine DEM içinde güçsüz bir aday çıkartıldı. Çünkü DEM’in misyonu İstanbul’da kazanmak değil; İmamoğlu’na kazandırmaktır.

CHP’lilerin DEM-AkParti anlaşması var söylemlerinin de Beştaş’ın adaylığından sonra kesilmiş olması ilginçtir!

DEM bir misyon partisidir. İstanbul seçimi için de misyonunu hakkı ile oynamaktadır. Bu misyonda Türkiye demokrasisi veya Kürtler falan yoktur. KCK-PKK çıkarları vardır. Bugün bu çıkarlar Erdoğan’ın Suriye politikasından dolayı Erdoğan’ı değil; CHP’yi desteklemeyi gerekli kılıyor. Eğer Kürtlerin hak ve özgürlükleri söz konusu olsaydı elbette CHP ve Erdoğan kıyası bile yapılmasına gerek yoktu. CHP karşısında kutu kola bile DEM’in desteğini alırdı.

Çünkü bir tarafta “Kürt Meselesi”nin asıl sebebi olan ve bunun ile yüzleşmemiş; en azından özür bile dilememiş olan bir CHP var. CHP kodları ve zihniyeti değişmiş değildir. Bu ülke insanlarına ve demokrasisine yaptıklarından bir şey kayıp etmiş de değildir. CHP olduğu gibi durmaktadır. Diğer taraftan üstelik CHP’ye rağmen Kürtlerle ilgili önemli adımlar atmış olan, resmi inkârı bitirmiş olan bir Erdoğan ve AkParti hükümeti var. Aklı başında ve Türkiye’de Kürtlerin hak ve özgürlükleri gibi siyasi iddiaları olan herkes için CHP karşısında kutu kola bile desteklenmeye değerdir. DEM’in tutumu ise şaşırtıcı değildir. Çünkü DEM açısından Kürtlerin hak ve özgürlükleri öncelikli gündem değildir. Bunun istismarı söz konusudur.

Türkiye’nin Hukuk Problemi

Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de ünlü bir forum sitesinde yabancı yatırımcıların hukukî güvenliği önemsemedikleri yönünde bir başlık açılmış ve başlığa bu durumu destekleyen pek çok gönderi girilmişti.

Bu başlıktaki düşüncede iki temel problemin bulunduğunu ifade etmek gerekiyor. İlki hukuki güvenliğin yatırım ile ilişkilendirilmesi ikincisi ise yatırım için hukukî güvenliğin gerekmediği.

Öncelikle hukuk, hava, su, yemek gibi en temel ihtiyaçtır, bunu kabul etmek gerekir. Bir devletten adaleti alırsanız geriye zulüm kalır. Bir toplumdan hukuk düzenini alırsanız geriye kaos ve vahşi bir tabiat kalır. İnsanoğlunun en büyük icadı hukukî düzen tesis edebilmesidir ve hatta dünyanın 8. harikası Roma Antlaşmalar Hukukudur. Dolayısıyla hukukî güvenlik her şeyden evvel bir toplumun fertleri için gereklidir.

Hukuksuz bir ülkeye gelen yatırımlarsa çok azdır. Bu tür ülkelere gelen yatırımlar genellikle “dolaylı yatırımdır.” Hukukî düzenin tesis edilmediği ve evrensel standartlara sahip olmayan ülkelerin kendi vatandaşları dahi paralarını ülkelerinde tutmaz. Örneğin Rusya’da ülke dışına döviz çıkarmak oldukça sıkı kurallara bağlı olmasına rağmen iş insanları çeşitli yollarla paralarını ülke dışına çıkarmak için uğraşmaktadırlar.

Hukukî düzenin tesis edilmediği veya az edildiği ülkelerde yabancı yatırımcılar sözleşmelere genellikle uluslararası tahkim şartı koyarlar ve Dünya Bankası gibi çeşitli kuruluşların “ticaret dışı risk” (yerel parayı dövize çevirememe, döviz çıkaramama, mülkiyet hakları ihlali vb.) (örneğin MIGA) sigortalarından yararlanırlar. Ancak küçük-orta ölçekli yatırımcılar için bu yöntemler çözüm değildir. Örneğin geçtiğimiz günlerde Türkiye’de kiraladığı residence sahibiyle “kira” sorunları yaşayan, arazi alırken emlakçı tarafından dolandırılan, soğan ticareti için anlaşmışken soğanların Dubai’ye gideceğini öğrenince fiyatı 2 katına çıkaran satıcıyla sözleşmesini fesheden, Türkiye’deki ortağıyla pek çok hukukî sorun yaşayan yabancı bir müvekkilim “artık Türkiye’de yatırım yapmak istemiyorum” diye bir serzenişte bulundu. Bu durum ülkemiz adına oldukça üzücüdür.

Ne yazık ki Türkiye büyük bir toplumsal çürüme ile karşı karşıyadır ve hukuk düzeni her geçen gün aşınmaktadır. Bir hukukçu olarak bu tespiti siyasî çerçeveden bağımsız olarak yapıyorum. Söylemek istediğim şey hukukun, kendi içerisinde yetersiz kalıp hukuk düzenini tesis etmekten gittikçe daha da uzaklaşması sorunudur. Burada belirtmek gerekir; Türkiye’de siyasî davalar demokratik ülkelere göre daha fazladır ancak 3. dünya ülkeleri seviyesinde de değildir ve asıl sorunlar ses çıkaran, sosyal medyada gündem olan vakaların ötesindeki sorunlardır. Mevzuatın dağınıklığı, kendi içerisinde bir ahenkten, sistematik düşünceden, ortak dil yapısından uzak oluşu, toplumsal yapıdan kopukluğu hukukî problemlerin temelindeki sorun olsa da bu sorun hızlıca çözülebilecek bir sorun değildir. Diğer yandan bazı sorunlar vardır ki nispeten daha hızlıca çözülebilir ve yargıya olan güveni artırabilir.

Bu sorunların en önemlisi bana göre yargılama süreleridir. Bir kira davası ortalama 2-3 yıl sürmekte bir alacak davası ortalama 1.5-2 yıl sürmektedir. Bir ceza yargılamasında da farklı sürelerden bahsetmek mümkün değildir. Oysa yargılamaların dijitalleşmesi, celse sayılarının azaltılması (örneğin bilirkişi raporu ve itiraz dönemleri tamamıyla yazılı yapılarak hakimlerin iş yükü azaltılabilir) gibi basit birkaç yenilik ile bu sorunlarda ilerleme kaydedilebilir. Belli sınırın altındaki hukuk yargılamaları da celsesiz veya tek celse usulü benimsenerek sonuçlandırılabilir.

Diğer yandan Türkiye’de büyük bir faiz problemi vardır. Hükmedilen faizler böylesi bir enflasyonist dönemde insanları borçlarını ödememeye itmektedir. Bu küçümsenecek bir sorun asla değildir; basit ama en aktif ticarî ilişkilerin çökmesi ve hatta bazı kriminal olayların başlaması sonuçlarını doğurabilir.

Bir başka temel sorun ise infaz yasasıdır. Onarıcı adaletin adalet duygusunu aşındırması kabul edilemez. Türkiye’de cezaların değil ancak infazının caydırıcılığı kalmamıştır. İnsanları uzun süre cezaevine koyup “kayıp insan” haline getirmeyi savunmuyorum, ekonomik yükünün de farkındayım ancak teorideki parlak “rehabilitasyon yöntemlerinin” pratikte büyük problemlere yol açtığı açıkça ortadadır. Ülkemizde insanlar artık güvenlik problemi yaşamaktadır. Çözümü ise infaz sürecinin caydırıcılığından geçmektedir. Örneğin, görülmektedir ki “açık cezaevi” dediğimiz müessese Türkiye’ye uygun bir müessese değildir. Bu nedenle infaz yasasının caydırıcılığı, Türkiye’nin konjonktürü ve toplumsal yapısı göz önünde bulundurularak yeniden ele alınmalı, mahkûmların rehabilite süreçleri ise yeni ve farklı metotlar kullanılarak formüle edilmelidir.

Bir diğer sorun ise Türkiye’nin bir göç politikası olmadığı gibi “göç ve göçmen mevzuatının” da problemli olmasıdır. En nahif ifadeyle Türkiye’de göç ve göçmen mevzuatını kim nasıl istiyorsa öyle yorumlamakta, idarenin tutumları neredeyse keyfiyete evrilmektedir. Elbette, bu alanda idareye geniş bir takdir yetkisi verilmesi gerekir ancak bu takdir yetkisinin sınırları belirlenmeli ve “objektif” ölçekler konulmalıdır. Göç mevzuatı ve MÖHUK acilen reform gereken alanlardandır. (Diğer yandan yeri gelmişken, vatandaşlık alımlarında veya oturma izinlerinde, tıpkı Portekiz’de ve diğer pek çok ülkede olduğu gibi, “A2” seviyesinde Türkçe bilme şartı memurun inisiyatifine bırakılmamalı “sınav” yapılmalı önerisine de burada yer vermiş olmak isterim.)

Bir başka önemli sorun ise kira sorunu ve davalarıdır. Uzun uzadıya pek çok yerde yazıldığı için burada malûmu ilam etmeyeceğim, kirada %25 sınırı kaldırılmalı, menfaat dengesi sağlanmalıdır.

Değerli okur, bir yazıda Türkiye’nin hukukî problemlerini ele almak elbette ki mümkün değildir ancak bu ülkenin insanlarının tarım-gıda sektöründeki yasalar sayesinde “zehir” yiyebildiklerini, KVKK adlı yasa sayesinde verilerimize dair gösterişli bir güvenlik dışında gerçek neredeyse hiçbir tedbir alınmadığını, vergilerin neredeyse %60’ları bulduğunu da vurgulamak gerekir.

Yabancı dil bilen veya yabancı bir ülkede eğitim alan hukukçu sayısının çok az olduğunu, kaymakamların ve pek çok bürokratın yabancı ülkede eğitim alması sağlanırken hakim-savcılara bu tarz bir eğitim verilmediğini, avukatların staj dönemlerinde ise ne bir ücret ne de gerçek bir eğitim alabildiklerini de ifade etmem gerekir. Öte yandan adalet teşkilatının yalnızca hakim-savcı-avukatlardan oluşmadığını da belirtmek gerekir. İşin mutfağında bulunan kalem memurlarının da eğitimi ve liyakati önemsenmeli ve emeklerinin karşılığını almalarının adaletin aksamaması ve farklı problemler çıkmaması adına oldukça önemli olduğunu belirtmem gerekir.

Az evvel ifade ettiğim gibi bu yazıyı sonlandırabilmek pek de mümkün değildir, yazdıkça yazabilir ve uzun uzadıya maddeler sıralayabilirim. Henüz 2.5 yılını dolduran genç bir avukat olarak insanların yargıya bu denli güvensiz olmalarını ne yazık ki anlayabiliyorum ve bu durum beni üzüyor. Bütün bunları yazarak söylemek istediğim husus ise şudur: Türkiye’nin kapsamlı bir hukuk-yargı reformuna ihtiyaç vardır.

Son olarak, en önemli sorunlarımızdan bir diğerine değinip yazımı siz değerli okurları daha fazla yormadan sonlandırmak istiyorum: Türkiye’nin asıl ve en büyük sorunlarından bir diğeri ise “anayasa” sorunudur. Bakınız bunu da siyasî bir çerçeveden söylemiyorum. Halihazırda var olan sistem tartışmalarını bir kenara bırakacak olursak, mevzuatın bir türlü uyum sağlayamadığı, pratikte büyük problemlere yol açan bir anayasa metni mevcuttur. Bürokratik yapı, kurumsal hafıza, idarenin yetkileri ne yazık ki karmakarışık bir hale bürünmüş ve sürekli sorunlar çıkarabilecek hale gelmiştir. Bunun en yakın örneği 8 Kasım 2023 tarihli ve E.2023/97, K.2023/192 sayılı AYM kararıdır. Anayasa metninde kamu tüzel kişiliği “kanunla veya cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulur” denmiş ve eski anayasadaki “kanun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak” ifadesi çıkarılmıştır. Böylece idare kamu tüzel kişiliği kuramaz hale getirilmiştir. Kemal Gözler hocanın ilgili karar hakkında kendi web sitesinde yayınladığı makale okunursa talihsizliğin boyutları daha net anlaşılabilir. Bu karar dahi -diğer pek çok sorunun da gösterdiği gibi- yürürlükteki anayasanın ne yazık ki ciddi ve acil bir reforma ihtiyacı olduğunu göstermektedir.

Avrupa Gitgide Daha Esmer Bir Hale Gelecek

Söyleşi Sena Subaşı, Lacivert Dergisi, Sayı: 108, 29 Ocak 2024.

7 Ekim’den bu yana 20 bine yakın Filistinlinin öldürüldüğü Gazze’ye dünyanın dört bir yanından duyarlılık gösterilirken Batılı devletlerin çoğunun sessiz kaldığı ya da ısrarla hâlâ İsrail’e destek verdiklerini görüyoruz. Batılıların insan hakları, kişisel özgürlükler, demokrasi gibi değerlere sahip çıkma iddiaları hem tarihleri hem de bugünkü savaşlar ve katliamlar karşısındaki ikiyüzlü tutumları ile bir illüzyona dönüşüyor. Son bir iki aydır şahit olduklarımız, yıllardır Batılılar tarafından dünyaya anlatılan birçok masalı da gün yüzüne çıkarıyor. Yaşanan tüm bu gelişmeleri deşifre etmek için siyaset bilimci akademisyen Prof. Dr. Atilla Yayla’ya başvurduk. Yaşanan süreci “Filistin’de yaşanan son olaylar bize Batı’nın temel hak ve özgürlükler bakımından bir anlamda iflas ettiğini göstermiştir” diyerek özetleyen Yayla, Batı’nın neden Gazze’de yaşanan insanlık suçlarına sessiz kalarak İsrail’i desteklediğini, uluslararası ilişkilere hâkim olmaya başlayan teolojik yaklaşımı, Batı’da yükselen radikal akımları ve bu medeniyetin nasıl yalpaladığını Lacivert’e anlattı.

Filistin meselesi beraberinde Batılı devletlerin ikiyüzlü tutumlarını da tartışmaya açtı. Hem ülkemizde hem dünyada Batı’nın sahip olduğunu söylediği değerlerden bambaşka hareket ettiği konuşuluyor. Bu tartışmaların çıkış noktası nedir?

Batı, sadece bugünkü uygarlığın gelişmesine katkıda bulunmuş bir bölge değil, aynı zamanda bugünkü uygarlığın tamamen zıddına olan değerleri ve kurumları da ortaya çıkartmış bir coğrafyadır. Mesela insanı kolektivite içerisinde eritmeyi ve siyasi otoriteye tamamen tabi kılmayı öngören faşizm ya da komünizm gibi ideolojiler Batı’da gelişmiş ve ilk uygulama alanlarını Batı’da bulmuştur. Hakeza ırkçılık ve öjeni gibi gayri insani ve bugünkü uygarlığımızın temel değerlerine aykırı fikirler ve uygulamalar da Batı’da ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Batı’nın medeniyet olarak adlandırılması yanlış bir söylem. Doğru adlandırma “liberal Batı medeniyeti” olmalıdır. Nitekim bugüne baktığımızda İsrail ve müttefiklerinin yaptıklarını genellikle liberal değerler açısından sorgulamalıyız. İsrail’in Filistin’e yönelik amansız ve ayrımsız saldırısı liberal Batı medeniyetinin çöktüğünü değil ama bu medeniyetin kurucusu ve sahibi olduğunu iddia eden Batı’nın ciddi ölçüde yalpaladığını, bu değerlerden uzaklaştığını gösteriyor. Batı’daki uygarlığın sadece liberalizmin ürünü olduğunu söylemek abartılı olur ama Batı uygarlığı denilen uygarlığın önemli bir bölümünün liberal değerlere dayandığı, liberalizm tarafından şekillendirildiği söylenebilir. Mesela temel insan hakları vurgusu, hayat, hürriyet ve mülkiyet gibi doğal haklar ve bunların toplum halinde yaşanmasının sonucunda doğan ifade özgürlüğü, seyahat, din ve yerleşme özgürlüğü gibi haklar esas itibarıyla liberal düşünürlerin savunduğu ve teorisini yapıp geliştirdiği haklardır. Keza savaşlara ilişkin olarak uluslararası savaş hukuku, şiddetin karşılıklı olarak orantılı kullanılması, sivillerin korunması, sivillerin kendi başına hedef haline getirilmemesi gibi değerler de esas itibariyle liberal değerlerdir. Liberal Batı medeniyeti derken kast ettiğimiz şey budur ama bu tüm Batı’yı her şeyiyle kucaklayan bir bakış değildir. Batı’da kınanması, ayıplanması, dışlanması, uzak durulması gereken çizgiler de vardır.

Batı’nın, sahip olduğunu iddia ettiği hiçbir değere artık samimiyetle sahip çıkmadığı görülüyor. Bu ikiyüzlü tavrın sebebi nedir?

İnsan haklarının gelişimi genelde Magna Carta’dan başlatılır. Bunu antik Çin ya da antik Mısır medeniyetine kadar da uzatabiliriz. İnsan hakları bugün Batı felsefesi tarafından geliştirilmiş haklar olarak görülmekle beraber insanlığın ortak ürünüdür aslında. Çeşitli coğrafyalarda, çeşitli tatbikatlar bu fikrin oluşmasına ve olgunlaşmasına tesirde bulunmuştur. Fakat bunun modern zamanlarda en etkili ve en kapsayıcı felsefi açıklamasını hiç şüphesiz Batılı düşünürler yapmıştır. O yüzden bu haklar genellikle Batı’yla özdeşleştirilir. Batı da bu pozisyonu çok sever. Batı insan haklarının kurucusu ve koruyucusu olduğu, insan haklarına dayanan uygarlığın da kurucusu ve koruyucusu olduğu söylemini sever. Hatta bu söyleme dayanan bir dünya hâkimiyeti vardır. Mesela çeşitli ülkeleri bu açıdan derecelendirir. Gerek Amerikan Dış İşleri Bakanlığı gibi resmi kuruluşlar gerekse bağımsız veya devletin uzantısı olarak çalışan sivil toplum kuruluşları araçlığıyla çeşitli indeksler yayınlar. Özgürlük indeksi, ekonomik özgürlük indeksi gibi indekslerle dünyanın geri kalanını da değerlendirir. Filistin’de yaşanan son olaylar bize Batı’nın bu tarzının ikiyüzlü ve çirkin olduğunu, Batı’nın temel hak ve özgürlükler bakımından bir anlamda iflas ettiğini göstermiştir. Uluslararası ilişkilerde sivillerin korunması, şiddetin ölçülü olması gibi temel değerlerin ne kadar rol oynadığı tartışılabilir. Batı, dünyayı bu açıdan denetlemesine rağmen İsrail’de vuku bulan olay, Batı toplumlarının tepkilerine rağmen devletlerin takındığı tutum, bu değerlere olan inancın sorgulanmasına yol açmıştır. Mesela ifade özgürlüğü temel bir değerdir ve Batı bu değer üzerinden dünyanın geri kalanını indekslerde derecelendirir. Bugün Almanya’da Filistin lehine gösteri yapmak, Filistin bayrağı taşımak ya da İsrail Filistin mücadelesinde Filistin’in haklı olduğunu söylemek son derece zordur, riskli bir iştir. Benzer bir durum ABD’de de yaşanıyor. Harvard Üniversitesi’nden bir hukuk profesörü büyük şirketlere Filistin’e destek veren öğrencilerin işe alınmaması doğrultusunda çağrıda bulundu. Buna benzer pek çok olay vuku buldu ve bulmaya devam ediyor. Bu durumda Batı’nın uluslararası ilişkilerde temel insani değerlere yeterince samimi bir şekilde inandığı ve bağlandığını söylemek hayli zor. Bu yüzden “Batı uygarlığı çöküyor” diyoruz fakat çöken liberal Batı uygarlığıdır. Yine bir noktanın altını çizmekte fayda var; çöken liberalizm de değil, Batı’nın liberal değerlere bağlı olduğu iddiasıdır.

Avrupa’da bugün aşırı sağın ve radikalliğin yükseldiğini görüyoruz. Nasıl ortaya çıktı? Bu ne gibi sonuçlar doğurabilir?

Batı’da radikal akımlar ilk defa yükselmiyor fakat son zamanlarda göçmen karşıtlığı, İslamofobi gibi radikal görüşler yükseliş halinde. Büyük bir ihtimalle daha da yükselecek. Hollanda’daki son seçimden aşırı sağcı siyasi parti birinci çıktı. Bunun diğer ülkeler tarafından takip edilmesini bekleyebiliriz. Yükselişe geçen aşırı akımların iktidara geldiğinde ne yapacakları önemli. Zannetmiyorum ki göçmen politikasını tamamen ortadan kaldırabilsinler. Bu siyasi söylem olarak işe yarayabilir ama fiili politika haline getirmesi zordur. Öbür taraftan Batı şu an ciddi bir nüfus problemi yaşıyor. Göçmenlere karşı çıkan insanların refahı göçmenlerin gelmesine bağlı. Bu ilginç bir durum. Mesela Almanya’nın 2060’a kadar yaklaşık 30 milyon göçmen alması gerektiğinden söz ediliyor. Nüfus yaşlanıyor, iş gücü kayboluyor. Bu yüzden göç almaya açıklar ama seçerek vasıflı elemanları kabul ediyorlar. Bu da göç veren ülkelerin aleyhine oluyor. Gelecekte siyasi bakımdan tartışılacak bir problem olarak boy gösterecek. Dolayısıyla Batı bir açmazla karşı karşıya. Batılı ülkeler mühendis, doktor, tamirat işlerinde becerikli vasıflı göçmen almaya devam edecekler. Sandallara binip Avrupa‘ya ulaşmak için denize açılan vasıfsız düzensiz göçmenlere karşı olan politikalar ise devam edecek ve yükselecektir. Batı da böylece müreffeh toplum olma özelliğini sürdürmeye çalışacaktır. Göçmen karşıtı olan halk ise göçmenlere ihtiyaçları olduklarını anlayacaklardır. Bu yüzden Avrupa git gide daha da esmer bir hale gelecek. Nüfus doğu ve güneyden geliyor. Bu sebeple de Avrupalıların beyaz tenleri giderek esmerleşecektir.

Batı’da Doğu-Batı, Müslüman- Hristiyan gibi ayrımların giderek keskinleştiği görülüyorken aslında Batı devletlerinde bu ayrımcılığın hep var olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evet, Batı’daki ayrımcılık yeni ortaya çıkmıyor, her zaman vardı ancak son zamanlarda çok daha belirgin hale geldi. Bu zaman zaman kronik hastalıklara da sebep oluyor. Mesela Almanların 1940’larda Yahudilere uyguladığı Holokost, Batı’nın hiçbir zaman bu değerlere kıymet vermediğinin göstergesi olarak görülebilir. Keza daha da geçmişe gidip kolonyalizmin hikâyesine baktığımızda benzer bir durum söz konusu. ABD’nin klasik liberal değerler üzerine kurulan bir ülke olduğunu iddia etmekle beraber siyahileri pek insan yerine koymadığını görüyoruz. 1960’lara kadar temel hak ve özgürlüklerden mahrum yaşamışlar ve ciddi bir ayrımcılığa maruz kalmışlardır. Hâlâ da bu ayrımcılığın tamamen ortadan kalkmadığı söylenebilir. Dolayısıyla Batı, kendi dışındaki dünyaya karşı ikiyüzlü hareket ediyor. Şu anda İsrail’in Filistinlilere karşı yürüttüğü amansız savaşta da Batı’nın önde gelen ülkelerinin kayıtsız şartsız destek verdiğini görüyoruz. Destek verdikleri güç tamamen temel hak ve özgürlükleri ihlal eden, savaş hukukuna aykırı davranan, uluslararası hukukun temel ilkelerini ihlal eden bir güç. Bunda bir beis görmüyorlar. Başka bir ilginç nokta daha var. Batı genellikle kendi dışındaki dünyayı teokratik görüşlerin politikada etkili olması açısından eleştirmiştir ve bunu hep sorgulamıştır. Fakat Batı’da teokratik görüşlerin adeta jeopolitiğin yerini aldığına dair işaretler var. Mesela sayıları yaklaşık 100 milyon olan ABD’deki Evanjelik Hristiyanların kayıtsız bir şekilde İsrail’e destek verdiğini biliyoruz. İsrail’deki bazı devlet yetkililerinin ve hahamların yaptıkları açıklamaları da biliyoruz. Mesela Filistinlileri insan olarak görmüyorlar ve “Hayvanlarla mücadele ediyoruz” şeklinde söylemleri var. Dolayısıyla Filistin’de işgal politikasının açıkça kıyıma dönüştüğü bir süreçten geçiyoruz. Bu açılardan bakıldığında Batı’nın sorgulanması makul ve gerekli. Tabii sadece Batı’nın değil, tüm dünyanın sorgulanması gerekli.

Batı’nın uyguladığı dış politikalar seküler niteliğini kaybediyor gibi. Son dönemlerde genellikle teokratik görüşlerin hâkim olduğu görülüyor.

Jeopolitik ve teopolitik kavramlarıyla meseleye bakabiliriz. Ülkelerin coğrafi durumu onların dış politikasında etkili olduğu yönünde klasik bir görüş vardır. Jeopolitik dediğimiz bu görüş önemli ölçüde de doğru bir görüştür. Mesela Şili ile Türkiye’nin yeri aynı değildir. Türkiye konumu itibarıyla daha önemli bir yerdedir. Teopolitik dediğimiz kavrama bakarsak teolojinin ve dini yaklaşımların siyasette ve uluslararası ilişkilerde etkili olduğuna dair işaretler görüyoruz. Mesela biz daha seküler bir çizgide dünya ilişkilerinin ilerlediğini düşünüyorduk. Hâlbuki İsrail’in yaptıkları, özellikle ABD’de İsrail’e destek çıkanların vaat edilmiş topraklar gibi dini referansların, düşmanların öldürülmesi, çocukların yok edilmesi gibi söylemlerin rahatça kullanılabilmesi aslında teopolitiğin de dünyada olduğunu gösteriyor. Bir görüşe göre teopolitik hep etkili ve önemliydi. Hatta temel siyaset teorileri de teolojiden türemiştir ama bu görüşün son gelişmeler ışında daha ciddiye alınması mecburiyetinde olduğunu düşünüyorum.

Son hadiselerden Siyonizm’in Batı dünyasında oldukça güçlü ve etkili olduğu görülüyor. Bunun nedeni nedir?

Siyonizm, sadece Yahudilerin ortaya çıkardığı bir görüş değil. Esas itibariyle Hristiyanların ortaya çıkardığı bir akımdır. Dolayısıyla Yahudi Siyonizmi’nin yanında Hristiyan Siyonizmi de söz konusudur. Hristiyan Siyonizmi, Theodor Herlz gibi kişilerin öncülüğünde Filistin’i Yahudiler için bir vatan olarak benimsemiş ve bu doğrultuda çaba sarf etmiştir. Batı ve Batı’ya yörünge tayin eden İsrail, anti-Siyonizm ve anti-semitizmi birbirine eşitleme doğrultusunda bir faaliyet gösteriyor. Anti-semitizm ahlaki bakımdan çirkin bir tavırdır. Bir insana sırf etnisitesinden dolayı karşı olmak ve onu aşağı görmek tabii ki yanlıştır fakat Yahudi devletinin Siyonist politikalarına yönelik her eleştiri de anti-semitizm olarak adlandırılamaz. Batı’nın Müslümanlara karşı propagandasının ana gövdesi budur.

Ayrıca Yahudiler bugün Holokost’un mirasını yiyorlar. Almanlar tarafından Avrupa’da tabi tutulduğu Holokost, Yahudilere ebediyen masum olma ve ne yaparlarsa yapsınlar, yine de haklı çıkma şeklinde bir duygu ve bilinç aşılamış durumda. O yüzden bir eleştiri yapıldığında Holokost’a dönüyorlar. Hâlbuki mazide kalmış, yaklaşık 90 sene önce vuku bulmuş, bütün insanlık tarafından kınanmış bir vakadır. Tarihte haksızlığa uğramış tek toplum da Yahudiler değildir. İnsanların bir dönemde haksızlığa uğraması, onların gelecekte yapacakları eylemleri meşrulaştırmaz.

Batı’nın suçluluk hissetmesi ilk defa vuku bulan bir şey değil. ABD siyahlara ve yerlilere yaptığından dolayı da suçluluk hissetmelidir. Almanya sadece Yahudi soykırımından değil, 1900’lerin başlarında Namibya’da yaptığı ilk soykırım denemesinden de pişmanlık duymalıdır. Fransız kolonyalizminin ne kadar berbat bir şey olduğu biliyoruz. Dolayısıyla hepsinin geçmişinden suçluluk duymaları beklenir. Fakat diğer yandan her Batılının da suçluluk duymasını beklemek abes olur. Kendilerini dünyanın merkezine koyan ve uygarlığın kurucusu olarak gören bir zihniyetin dünyanın diğer yerlerine
onlar istemese bile onların mutluluğunu ve daha iyi olmasını sağlayacak şekilde uygarlık götürme iddialarının ortaya çıkması mümkündür.

İngiltere ve Fransa için Siyonizm’in propagandasının tesirinde kaldıkları söylenebilir. Bu çerçevede HAMAS’ın terör örgütü olarak adlandırılması ve birçok örgütün de bunu kabul etmesi de bir problemdir. Sanki tarih 7 Ekim’de başlamış, 7 Ekim’den önce her şey yerli yerindeymiş gibi bir havada konuşuyorlar. Hâlbuki bu olayın 1940’lardan beri gelen bir hikâyesi var. Yahudilerin adım adım Filistinlileri sürmesi, tecrit etmesi, soykırıma uğratması gibi bir durum yaşanıyor.

HAMAS havadan, karadan, denizden tamamen abluka altına alınmış, dünyayla teması asgari düzeye indirilmiş, bir çeşit açık toplama kampına dönüştürülmüş bir bölgede vücut bulan bir hareket. HAMAS tipik bir terör örgütü olarak görülemez çünkü başka bir yerde eylemi ve mücadelesi yok. İşgal edilmiş Filistin toprakları için mücadele veriyor yalnızca. HAMAS’ın 7 Ekim’deki sivillere yönelik hareketi eleştirilebilir fakat bu İsrail’in tavrını haklı hale getirmez. Çünkü İsrail de eskiden beridir çocuklar dâhil herkesi rehin alıyor, tutukluyor. Hiçbir uluslararası hukuk kurallarına uymuyor.
Dolayısıyla bu çatışmada sadece HAMAS’ın öne çıkarılması, onun üzerinden İsrail saldırganlığının aklanması çok çirkin.

ABD’deki Siyonizm neden güçlü peki?

Kongreye baktığımızda üyelerin birçoğu Hristiyan ve bunların bir kısmı Evanjelik Hristiyan’dır. Tamamen dini bir söylemle hareket ediyorlar. ABD’nin siyasi yönetimi İsrail’in varlığını hem ulusal politika açısından gerekli görüyor ve İsrail’in aklına bir şekilde inanıyor. Diğer taraftan medya organları üzerinde Yahudilerin bir ağırlığı var. Mesela ABD’de Yahudi nüfusuna ve Müslüman nüfusuna baktığımızda belki sayı olarak Müslümanlar daha bile fazla olabilir fakat Müslümanların iktisadi ve medya gücü çok daha yetersiz. Bu alanlarda Siyonist Yahudiler daha etkililer.

Mesela dünyadaki iktisadi güce baktığımızda petrol üreten zengin Arap ülkeleri var fakat bunların dünya sermayesinde pek bir ağırlıkları yok. Temel finans kuruluşları bir şekilde Yahudilere sempati duyan, Siyonist propagandanın tesirinde kalan kuruluşlardır. Hatta Türkiye için de benzer bir şey söylemek mümkün. Mesela Türkiye’deki liberal camia açısından şu söylenebilir; açık ve net bir şekilde İsrail’in Filistinlilere yaptığına karşı çıkan liberal kişi ve kurumların sayısı daha az. Bunun ana sebebi bir kısmı İsrail lehine düşünüyor olabilir ama bir kısmı da Batı kuruluşlarıyla iş yaptıkları ve Batılılardan fon aldıkları için bu fonları kaybetme endişesiyle hareket ediyor. Bunun dünyada da örnekleri var. Dünyada network ilişkileri bakımından Siyonistlerin ağırlıkta olduğunu söyleyebilir. Bu yüzden Siyonistlere karşı çıkmanın bir maliyeti var. Bu maliyeti insanlar göze alamayabiliyor.

Küresel sisteme dair bazı öngörüler var. Örneğin Çin’in ekonomik anlamda daha da büyüyeceği, Batı’nın gücünün daha da zayıflayacağı gibi.

Doğu da tamamen tertemiz bir yer değil. Çin’in uyguladığı siyaset, yarı totaliter bir ülke olması, Uygurlara uyguladığı asimilasyon politikası, Hindistan’daki Müslümanların durumu sorgulanmaya değer. Yakın bir zamanda Doğu- Batı çatışması olması zayıf bir ihtimal fakat bana göre Çin tabii ki baskın ekonomik güç haline gelecek ve bu baskın ekonomik gücün siyasi yansımaları da olacaktır. Şu anda dünya siyasetinde ülkelerin iç işlerine pek karışmama politikası izleniyor. Bu durum onların geleneklerine de büyük ölçüde uygun ama kendi içerisinde acımasız bir tek tipleştirme politikası
da yürütüyor. Burada önemli olan Türkiye’nin durumu. Türkiye’nin iktisadi bakımdan büyümesi ve güçlenmesi gerekiyor. Silah sanayisinin de gelişmesi lazım. Türkiye bu bakımdan epeyce mesafe aldı. Silah sanayisinde yüzde 80-85 oranında kendisine yeterli hale geldi. Bu çok iyi bir durum. Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sesinin bu kadar gür çıkmasının sebeplerinden biri de bu. Dolayısıyla Batı’nın yemeni sarsılsa bile bugünden yarına Batı’nın tamamen yıkılması söz konusu değil ama Batı içinde de büyük problemler yaşanacak. Yani dünya zor günlerden geçiyor fakat bunlar ilk defa olan şeyler değil.

Atilla Yayla kimdir?

Kırşehir’de doğan Yayla, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde 1980’de lisans, 1982’de yüksek lisans ve 1986’da doktora derecesi aldı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Hacettepe Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev aldı. Yayla, 2000-2008 yılları arasında Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı. Liberal Düşünce Topluluğu kurucularından olan Yayla, uzun süre başkanlık görevinde bulundu. Aynı zamanda Yorktown Internet University ve Center for New Europe üyesidir. Birleşik Krallık’taki Buckingham Üniversitesi’nde ve ABD’de birkaç defa farklı üniversitelerde ziyaretçi öğretim üyesi olarak görev aldı. Birçok gazete ve yayında yazılar kaleme almaya devam eden Atilla Yayla, İstanbul Medipol Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapıyor.

Söyleşi Sena Subaşı, Lacivert Dergisi, Sayı: 108, 29 Ocak 2024.

Darbeci General’in Mektubu ve Özgür Özel’in Selamı

Bilindiği gibi 28 Şubat Darbe Süreci demokratik bir hukuk devletinde kabulü mümkün olmayan siyasî ve toplumsal sonuçlara sebep oldu. Darbecilere göre bin yıl sürmesi beklenen süreç 5 yılını dolduramadı. Süreç güçlü bir halk desteği bulan Erdoğan ve Ak Parti’ye “çarptı”.

2012 yılında 28 Şubat Davaları süreci başladı. Sanıkların rütbeleri mahkeme kararı ile söküldü. Bazı darbeci sanıklar yaş haddi ve hastalık gibi gerekçelerle cumhurbaşkanının takdiriyle tahliye edildi. Bazı darbeci sanıklar ise cezasını çekmeye devam etmektedir.

Şimdiki gençler pek bilmez! Unutmuş olabilecekler veya “Erdoğan’dan önce her şey çok güzeldi”ciler için o günler hakkında çok kısa bir özet geçmekte fayda vardır.

Cumhuriyetin nispeten çoğulcu, özgürlükçü ilk kurucu meclisinde yer alan kurucu kadroları İkinci Meclis sürecinde büyük çoğunlukla tasfiye edildi. İkinci meclis ile birlikte Cumhuriyetin niteliği değişti.

Yeni Cumhuriyetin tek tipçi ve baskıcı niteliği karşısında başta Kürtler ve Müslümanlar olmak üzere bir bütün olarak halkı büyük bir eziyet bekliyordu. Cumhuriyet kurulmasına rağmen özellikle İkinci Meclis’ten sonra Cumhuriyetin nitelikleri demokrasi, özgürlükler, çoğulculuk, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi değerlerden oldukça uzaklaştı.

Dönemin bölgesel ve küresel etkileriyle Türkiye 1946 yılında çok partili hayata geçmiş olsa da Cumhuriyetin ruhu ve özü çok partili hayatın sonuçlarına hazır değil idi. Onlara göre halk doğru kararları alamaz! Bundan dolayı demokrasiye “mecburen” geçilmiş olsa da, bürokrasi ve askerler aracılığıyla siyasî irade kontrol edilmelidir.

Anlayacağınız Cumhuriyet demokrasiye geçmiştir. Ancak demokratik sürecin gerekleri olan ifade hürriyeti, çoğulculuk gibi değerler gelişeceğine bütün bu değerleri yok eden vesayet sistemi gelişmiştir. Yani Cumhuriyet’in temel niteliği demokrasi olamadı ama vesayet olmuştur.

Bu anlayış doğrultusunda Cumhuriyet’in ilk seçimlerinden sonra seçilen Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan gerçekleşen darbeyle siyasî tarihin kayıt edebileceği büyük bir alçaklıkla idam edildi. Sonrasında askerler darbe süreçleri ile seçilmiş hükümetlere ve sivil topluma “ayar” vermeyi kendisine görev bildi.

28 Şubat 1997 post-modern darbesi böylesi bir vesayet anlayışının çok doğal bir sonucu olarak gerçekleşti. Nitekim darbenin öncü askerlerinden dönemin TSK 2. Başkanı olan Çevik Bir “Demokrasiye balans ayarı yaptık” demiştir.

28 Şubat 1997 yılında askeri vesayetin komuta merkezi niteliğinde olan Milli Güvenlik Kurulu (MGK)’nun kararları ile başlayan ordu ve bürokrasi merkezli darbe süreci sonrasında dönemin başbakanı Erbakan Meclis’te destek bulamamış ve Refahyol Koalisyon Hükümeti dağılmıştır. Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Cindoruk üçlüsünün kurmuş olduğu yeni koalisyon hükümeti 28 Şubat kararlarını uygulamıştır.

Bu özetin ve yazının gerekçesi, post-modern darbenin yıl dönümünde geçmişi unutanlara ya da bilmeyenlere bir hatırlatma yapmak değildir; 27’inci yıl dönümünde ne darbecilerin, ne de bürokratik ve siyasi destekçilerinin bir pişmanlık duymamaları ve toplumdan özür dilememeleridir. Bir daha böylesi utanç verici olaylar yaşanmamalı deme fırsatının verilmiyor olması, pişmanlık ve utanç duymadıkları gibi pişkince açıklamalarda bulunmaları can sıkıcıdır ve bu yazının konusudur.

28 Şubat post-modern darbesinin bu yıl dönümünde gerçekleşen iki olaya bakmakta fayda var. Birincisi sürecin aktörlerinden Çetin Doğan’ın mektubu. İkincisi sürecin bir diğer aktörü olan CHP’li Genel Başkan’ın grup konuşmasındaki açıklamaları.

Darbenin 27’inci yıl dönümünde söz konusu karanlık günlerin faillerinden Çetin Doğan’a ait olduğu iddia edilen bir mektup yayımlandı gazetelerde. 28 Şubat 1997 sürecinin darbeci aktörlerinden dönemin orgenerali Çetin Doğan tutuklu bulunduğu Buca İnfaz Kurumu’ndan bir mektup göndermiş.

Mektubunda Erdoğan iktidarını demokrasilerde yeri olmayan totaliter bir rejim olarak tasvir ediyor. Kendisinin haksızlık ve hukuksuzluğa maruz kaldığını belirtiyor. Kendisini cezaevinde misafir olarak kabul ediyor. Dişlerini bir güzel öğüttüğünü belirtiyor.  Bütün bu açıklamaların hangisinin diğerine göre daha tuhaf olduğunu belirlemek çok zor.

Darbeci bir generalin seçimle iş başına gelen bir hükümeti totaliterlikle suçlaması, Türkiye’nin demokrasiden uzaklaştığını ifade etmesi gereçten çok tuhaf. İnsanın aklı ile alay etmiyorsa hastalıklı bir ruh halinde olmalıdır.

Dişlerini öğüttüğünü açıklaması ise tam bir pişkinlik.

Kendisinin faili olduğu darbe sürecinin Türkiye’de siyasi, ekonomik, toplumsal birçok sonuçları olmuştur. Halkın seçtiği hükümet istifaya zorlanmıştır. Hükümette olan Refah Partisi kapatılmış ve birçok siyasetçiye siyasi yasaklar getirilmiştir. Sivil toplum kuruluşları, medya ve yargı üstünde büyük bir baskı oluşturmuştur. Yüksek yargı mensuplarına karargâhta talimatlar verilmiştir. Dindar insanların hak ve özgürlükleri büyük ölçüde kısıtlanmıştır. Başörtülü ve sakallı insanların eğitim başta olmak üzere kamuda çalışma hakları ellerinden alınmıştır. 1980 darbesinden sonra toparlanamayan Türkiye demokrasisi ikinci bir darbeyle karşı karşıya kalmıştır.

Bütün bunlara ve daha fazlasına sebep olan dönemin darbeci bir aktörü günün sonunda yazdığı mektupta dişlerini öğüttüğünü ifade etmiştir. Oysa pişmanlık duyması, utanması, vicdan azabı çekmesi, en azından özür dilemesi beklenir. Böylesi bir asgari insanî tutum eksikliği sadece adı geçen darbeci generalde değil; dönemin çoğu aktörlerinde bulunmamaktadır. Kimse pişman olmamıştır, utanmamış ya da özür dilememiştir.

Utanması ve özür dilemesi gereken bir aktör daha var ki onun açıklaması cezaevinde olan eski bir generalinkinden daha vahim. O da CHP Genel Başkanı Özgür Özel.

Darbe sürecinin 27’inci yıl dönümünü ilginç kılan sadece Doğan’ın mektubu değildir. Bu yıl dönümünde CHP’nin yeni Genel Başkanı Özgür Özel grup toplantısında 28 Şubat’ın cezaevinde olan sanıklarına af isteyerek selam verdi.

Özel darbenin 27’inci yıl dönümünde grup toplantısında yaptığı konuşmada darbecilere sahip çıktı. Cezaevinde kendilerini ziyaret ettiğini belirten Özgür Özel konuşmasında şunları demiş: “28 Şubat’ın başka mağdurları daha var. Şu anda 28 Şubat davasında içeride insanlar yatıyor. 84 yaşında Çetin Doğan yatıyor… O gün ne yaşandıysa yaşandı. Bir suçu bir günahı olmayan torununun yanında dizinin dibinde huzurlu nefese muhtaç o güzelim insanlar içeride.”

28 Şubat darbe sürecinin 27’inci yıl dönümünde darbeci Çetin Doğan’ın mektubu ve CHP’li Özgür Özel’in selamı insanı umutsuzluğa sürüklüyor. Değişen bir şeyin olmaması can sıkıcı. İnsan gönül rahatlığıyla bu ülkede bir daha 28 Şubat süreçleri yaşanmaz diyemiyor. Çünkü darbecinin kendisi yaptığından pişman değil; aksine haksızlığa uğradığını, dişlerini bilediğini ifade ediyor. Aynı günlerde ülkenin darbecilerle aynı ruh sağlığına sahip olan ana muhalefet lideri cezaevindeki darbecilere af istiyor, onları mazlum görüyor.

Yaptıklarından pişman olmayan, özür dilemeyen ve kendisini cezaevinde misafir görerek dişlerini öğüten bir darbeci generale sahip çıkan, ona af isteyen; üstelik aynı darbecinin sebep olduğu bir süreç için, “o gün ne yaşandıysa yaşandı” diyen bir ana muhalefet lideri ve partisinin bu tutumunun demokrasi, hak ve özgürlükler açısından olumlu bir karineye işaret ettiğini ifade etmek mümkün değildir.

Uzay Yolculuğunun Hatırlattıkları

Alper Gezeravcı’nın uzaya yaptığı onsekiz günlük seyahat büyük bir merak ve heyecan dalgası yaratırken bazı tartışmaları da beraberinde getirdi. Bu tartışmaların en renklisi, uzaya çıkan ilk Türk’ü nasıl adlandıracağımızla ilgili olanıydı bana göre: Astronot mu demeliydik, yoksa Sovyetlerin ‘kozmonot’una, Çinlilerin ‘taykonot’una, Fransızların ‘spasonot’una benzer bir isim türetip onu mu kullanmalıydık? Türkonot diyebilirdik meselâ. Ya da gökbey, gökmen, gökalp, cacabey, fezagir, evrenot…

Gökbey’e cinsiyetçi diye itiraz ediliyor. Gökmen, türkonot ve evrenot’a Türkçe’nin özünde olmayan (uydurma) eklerle türetildiği için karşı çıkılıyor. Fezagir’e Arapça kökenli olduğu için… Cacabey’e yükselen itiraz hem telaffuz zorluğundan hem de büyük ölçüde siyasî; bu ismi Devlet Bahçeli teklif etti, çünkü. Velhâsıl bu isimlerin her birine farklı bir gerekçeyle karşı çıkmak mümkün, herhangi biri üzerinde uzlaşmak ise imkânsıza yakın. Benim şahsî tercihim, Gökalp. Bu sayede, ilk uzay yolcumuz Alper Gezeravcı’nın ismi de yaşatılmış olur.

55 milyon dolara mal olduğu söylenen ilk uzay yolculuğumuza getirilen en önemli eleştiri, bunun bir başarı hikâyesi olmaktan ziyade ‘parayı verenin düdüğü çaldığı’ bir iş olduğu yönünde. Bu itham ağır ve haksız. Çünkü devlet bütçesi, yirmi-otuz yıl önce de bu meblağı ödeyecek kudrete sahipti. Dahası, 55 milyon dolarlık maliyeti karşılayabilecek güçte bankalarımız, futbol kulüplerimiz ve işadamlarımız var. Mesele sadece para olsaydı, bu uzay yolculuğunun çok daha önce başlatılması gerekmez miydi? Türkiye Uzay Ajansı’nın ABD’deki muadili NASA ile işbirliği içinde çalışan bir Amerikan şirketinden hizmet satın alma yoluyla yürüttüğü bu projeyi, başarılı bir ilk adım olarak görüyorum. Günün birinde kendi altyapımız ve donanımımızla uzaya çıkabileceksek, bu tür uluslararası projelerde edindiğimiz bilgi ve tecrübe sayesinde olacak bu.

Türkiye’ye uzay yolunda en büyük desteği, bir Amerikan özel sektör kuruluşu SpaceX verdi. Uzay çalışmalarında şirketlerin öne çıkması hem kaynakların verimli kullanılması hem de yolculuğun selameti açısından önemli. Her ticarî müessese gibi SpaceX de başarıya odaklanmış durumda. Bu başarıya en düşük maliyetle, en yüksek kârla ulaşmak için kaynaklarını daha verimli kullanma yolunda sürekli bir arayış içinde. Bunu yapabildiği ölçüde ayakta kalacak ve büyüyecek. Öte yandan her başarısız fırlatma -hele can kaybıyla sonuçlanırsa- şirkete para kaybettirmekle kalmayıp itibarına büyük darbe indirecek, müşteri portföyünü eritecek. SpaceX ve benzerleri, bu ihtimali azaltmak için her türlü tedbiri almak zorunda. Uzaya gönderilen ekipman ve personelin sigortalanması, yeterince tedbir alınıp alınmadığının kontrolü için ilâve bir müşevvik sağlıyor. Zira sigorta şirketi de, tıpkı SpaceX gibi en yüksek kâr saikiyle hareket ediyor. Bir kaza vukuunda para kaybetmek istemeyen sigorta şirketleri, kaza ve ölüm riskini azaltmak için uçuşa hazırlık sürecinin her aşamasına nezaret eden üçüncü bir göz vazifesi görüyor. Sigorta firmalarının uçuş güvenliğini artırmadaki hayatî rolünü merak edenler, Robert Murphy’nin Yanlış Bilinen Kapitalizm kitabının ilgili bölümünü okuyabilir (s. 92 vd). Aynı kitapta bir devlet kurumu olan NASA’nın hantal yapısının yol açtığı savurganlığa ve güvenlik açıklarına işaret ediliyor, tarihin en büyük uzay faciasının (Challenger) bir NASA projesi olduğu hatırlatılıyor. Velhâsıl uzay projelerinde özel sektörün önünü açmak ve olabildiğince işbirliği yapmak, tutulabilecek en iyi yol.

Projeyi genel olarak başarılı bulsam da, Gezeravcı’nın uluslararası uzay istasyonundaki (ISS) ilk günlerindeki hareket tarzı son derece çiğ idi. Bilimsel deneyler gerçekleştirmek üzere gönderildiği bir platformda, seçimlere hazırlanan bir politikacı gibi toplumun her kesimine mavi boncuk dağıtma sevdasına düştü. İlk gün ‘yüce önderimiz, büyük Atatürk’ün dediği gibi, istikbal göklerdedir’ sözleriyle Atatürkçülerin gönlünü fethetmeye çalıştı. İkinci gün ‘sayın cumhurbaşkanımıza ve hükümete’ teşekkürlerini sunarak Ak Parti cenahına selam çaktı. Üçüncü veya dördüncü gün dünyaya doğru namaz kılarak mütedeyyin kesimlere göz kırptı. Bunların hiçbirine gerek yoktu, hâlbuki. O gün neler yaptığı ve istasyonda gündelik hayatın akışıyla ilgili paylaşımlarda bulunması yeterli idi. Kendisinden beklenen ve asıl merak ettiğimiz bunlardı.

Bu vesileyle, hep var olan fakat son zamanlara iyice ayyuka çıkan bir temayüle işaret etmek istiyorum. Atatürk’ü her konuşmaya, her hadiseye, her faaliyete ortak etmek hastalığı. Hastalık diyorum, çünkü bu ciddi bir kendine güven eksikliği ve davranış bozukluğu. Bu bozukluğu spordan siyasete, akademiye, iş ve sanat hayatına kadar her alanda görebiliyoruz.

Meselâ Ak Parti’nin İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adayı, seçilirse ilk yapacağı işin Anıtkabir’e giderek saygı duruşunda bulunmak olacağını söyledi. İzmir’in ihtiyacı olan şey bu mu? Yahut İzmir’de yaşayan Atatürkçüler “tamam öyleyse, oyumuzu gönül rahatlığıyla bu adaya verebiliriz” mi diyecekler?

Geçen ay, Eczacıbaşı Kadın Voleybol takımının Avrupa Ligi kapsamında bir İtalyan takımıyla yaptığı maça gittim. Bildiğiniz üzere Eczacıbaşı 2023 yılında hem Avrupa hem olimpiyat şampiyonu olan, son derece başarılı bir takım. Kadrosunda Boşkoviç gibi dünya kadın voleybolunun en değerli isimlerinden birini barındırıyor. Böylesine büyük başarılara imza atmış bir takımın kendine ait bir marşı olmaz mı? Bütün maç boyunca Çav Bella ve İzmir Marşı’nı neden dinlemek zorunda kalalım ki?

Benzer bir garabeti Suudi Arabistan’da yapılan (daha doğrusu yapılamayan) Galatasaray-Fenerbahçe kupa maçında da yaşadık. Spora siyaset bulaştırma hastalığı, bu iki takımı 35 milyon dolarlık bir gelirden mahrum etti. Bu rakamın üstüne onar milyon dolar daha ekleyerek uzaya kendi gökalplerini gönderebilirlerdi, hâlbuki. Hem büyük bir gelirden mahrum oldular, hem de bu tür uluslararası organizasyonlara davet edilme şansını heba ettiler. Suudi Arabistan ya da başka bir ülke bu iki takımı bu tür bir özel organizasyona tekrar davet eder mi sanıyorsunuz?

Her sözümüze, fikrimize ve icraatımıza Atatürk’ten destek arama kolaycılığından vazgeçelim, bence. Bu hem ciddi bir hastalık hem de Atatürk’ün benimsemediği fikirleri ve onu savunanları ‘makbul’ dairesinin dışına iten, özgürlük karşıtı bir zihniyetin tezahürü.

Yeni Güç Odakları: Türkiye-Azerbaycan

Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini tamamlandı. Mevcut Cumhurbaşkanı İlham Aliyev yeniden seçildi. Belki bu sonuç çoğumuza göre sürpriz olmadı ve malûmun ilânı oldu. Fakat seçimi önemli ve tarihî kılan tabiî ki seçim sonuçları olmadı.

Azerbaycan tam 30 yıl sonra toprak bütünlüğü içerisinde ilk defa bir seçim gerçekleştirdi. Ermenistan işgalinden kurtulan Karabağ bölgesinde ilk sandıklar kuruldu ve 22.000 seçmen oyunu kullandı. Böylece Azerbaycan seçimle de birlikte kendi topraklarını işgalden kurtardığını ve entegrasyonunu tamamladığını dünyaya ilan etmiş oldu. İlham Aliyev‘in de oyunu işgalden kurtarılan Hankendi’de kullanması gerek Ermenistan’a gerekse dünyaya bir mesaj olarak yorumlandı.

Azerbaycan’ın topraklarını Türkiye’nin de desteği ile kurtarmasından sonra artık dünya siyasetinde daha aktif rol oynayacağı düşünülüyor. Hatta bu 2020’deki 2. Karabağ Savaşı’ndan sonra daha görünür hale geldi. Örnek olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Azerbaycan’ın tanıyacağı haberlerini gösterebiliriz.

Azerbaycan’ı önemli kılan elbette birkaç husus var. Bunların başında ise enerji kaynakları gelirken, ikinci olarak jeopolitik konumu Azerbaycan’ı önemli kılıyor. Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan sonra Azerbaycan’ın elinde bulunan enerji kaynakları Batı’nın oldukça dikkatini çekti. Bu durum Batı’nın İlham Aliyev ile sıcak ilişkiler geliştirmesine sebebiyet verdi.

Ayrıca Azerbaycan’ın orta koridor diye tabir ettiğimiz kuşak-yol güzergahının üstünde bulunması da ülkeyi önemli kılıyor. Azerbaycan’ın hem dünya ticaretinin geçtiği yolların üstünde bulunması hem de dünyada azalan enerji kaynaklarına karşı zengin enerji varlıklarının bulunması Bakü’yü vazgeçilmez hale getiriyor.

Bunun yanında Zengezur Koridoru’nun oluşturulması da Türk devletlerini birbirine bağlanması açısından kritik bir hamle olarak görülüyor. İlham Aliyev de Türk Devletleri Teşkilatı’nı ve Türkiye’yi dış politikasında ilk sıraya koyuyor. Tüm bunları topladığımız zaman İlham Aliyev’in enerji kaynakları üzerinden jeopolitik konumunu güçlendirerek bağımsız bir dış politika hedeflediğini anlayabiliyoruz.

İşte tam bu noktada Karabağ’ın Ermeni işgalinden kurtarılmasının İlham Aliyev‘in hedefleri doğrultusunda Azerbaycan’ın bağımsız dış politikasının oluşmasına katkıda bulunduğunu söylemek gerekir. Özellikle Azerbaycan ve Türkiye’nin dış politikada ortak hareket etmesi bir ve beraber görüntü vermesi ayrı bir caydırıcı güç olarak karşımıza çıkıyor. Azerbaycan ordusunun Türk ordusuna benzer bir şekilde yapılandırılması ise adeta iki ülke arasında imzalanan Şuşa Beyannamesi’nin tecellisi oluyor. Bundan sonra da Türkiye ve Azerbaycan ilişkileri Türk devletleri Teşkilatı ile başta olmak üzere daha farklı konumlara taşınabilir.

Türkiye ve Azerbaycan’ın işbirliği, hareket kabiliyeti, dış politika oluşturulmasındaki birlik, dışarıya da güçlü bir imaj çizerek etkin ve yetkili bir güç odağı olarak karşımıza çıkıyor. Artık NATO, AB gibi büyük örgütlerden ziyade devletler kendilerine mikro ölçekte müttefikler arıyor.

Örneğin Amerika-Hindistan, Rusya-Çin ve Avrupa Birliği içerisinde bazı ülkelerin yakınlaşmasını gösterebiliriz. Burada şunu anlıyoruz; NATO, Avrupa Birliği, Şanghay İşbirliği Örgütü’nden ziyade devletler daha mikro yapılarda güç odağı oluşturmaya çalışıyorlar.

Bu işbirliklerinde Türkiye-Azerbaycan ilişkileri daha farklı bir konuma sahiptir.  Çünkü Türkiye-Azerbaycan ilişkileri gerek tarihsel gerekse köken olarak, aynı milletin hareket kabiliyeti olarak ortaya çıkıyor. Diğer devletlerde ise daha çok çıkar çatışması, günlük politikalar veya kısa süreli uzlaşmalar olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle bu güç odaklarının oluşması, şu anda mümkün olsa da uzun vadede ülkelerin birbirine güvensizliği, uluslararası ilişkilerde artan anarşizmin giderek güçlenmesi, yaygın savaş ortamı bu güç odaklarını dağıtabilir. Fakat Azerbaycan-Türkiye ilişkilerine geldiğimizde en zorlu günde bile birbirine destek verecek ortak politika oluşturabilecek dışarıya karşı hareket edebilecek iki ülke karşımıza çıkıyor.

Demokrasinin Üzerine Oturduğu Değerler Çerçevesini Liberalizm Sağlamaktadır

Liberalizme yöneltilen temel eleştirilerden bir tanesi, liberalizmin, “soyut birey” anlayışı üzerine inşa edilmesidir. Öncelikle bu eleştiriyi haklı buluyor musunuz?

Liberalizmin soyut bireyden hareket ettiği yolundaki görüş özellikle komüniteryenlerin liberallere yönelik eleştirisidir. Bazen Sosyalistler ve muhafazakârlar da bu eleştiriyi dile getirir. Ama bu tamamen mesnetsiz bir görüş. Bunu söyleyen kişilerin bu konuda bir örnek gösterebildiklerini görmedim. Hangi liberal yazar, hangi liberal filozof, soyut birey anlayışından hareket etmiş. Mesela Hume mu, Hayek mi, Locke mu? Bununla ilgili bir atıf yapmıyorlar, bir kanıt göstermiyorlar, delilleri yok ortalıkta; ama liberallerin soyut birey anlayışına sahip olduklarını rahatlıkla iddia ediyorlar. O zaman şu anlaşılıyor, bu kişiler, aslında liberalizme yönelik ciddi bir eleştiri yapmaktan ziyade, kendi çizdikleri liberalizm karikatürünü eleştiriyorlar. Mesela 20. yüzyılın en önemli yazarlarından Hayek’in, “liberaller için birey kadar birey dışı varlıklar da, mesela aile de, meşru ve gerekli bir varlıktır” gibi sözleri var. Asıl kaynaklara indiğimizde, liberallerin soyut birey anlayışından hareket etmediğini görüyoruz. Kaldı ki, eğer liberaller soyut birey anlayışından hareket ediyorlarsa, yani teorilerini yanlış bir varsayım üzerine dayandırıyorlarsa, bırak dayandırsınlar. Liberal olmayan birisi için bunun bir avantaj olması lazım. Madem yanlış bir hareket noktasından başlıyorlar, yanlış teoriler geliştirecekler ve bu teoriler hayatta iflas edecektir.

Eğer birey, bu eleştiriyi yapan yazarların söylediği gibi, liberallerin anladığından farklı bir sosyolojik realiteyse, bu sosyolojik realite zaten kendisini belli edecektir. Bunu ortaya koymak için özel bir gayret göstermemize gerek yok. Bu eleştiriyi son zamanlarda dile getiren bazı komüniteryen ve kendilerini demokrat olarak adlandıran yazarlar var. Ne yazık ki, bu yazarlar çok ciddi ve çok dürüst değiller, liberalizmle ilgili temel kaynaklardan haberdar olduklarını sanmıyorum. Mesela ben Marx’ı eleştiririm, ama Marx külliyatından da haberdarımdır. Marx ile ilgili bütün önemli eserleri okudum. Liberalizmi eleştirecek kişilerin de belli başlı liberal yazarlardan haberdar olması lazım.Yoksa liberalizm şöyle kötü böyle kötü gibi sözler sarf etmek bir şey ifade etmez. O bakımdan eleştirilere cevap vermeye çalışmak lazım, ama bunlar çok da ciddiye alınacak eleştiriler değil doğrusu.

Liberalizmin bireye yaptığı vurgu göz önüne alındığında ve Türkiye’de de toplulukçu bir zihniyetin hakim olduğu düşünüldüğünde, Liberal Demokrasi uygulamasının Türkiye’de belirli sorunları da beraberinde getirebileceği söylenebilir mi?

Türkiye’de sosyolojik olarak bireyselleşmenin, bireye önem vermenin, bireysel inisiyatifi kullanmanın zayıf olduğu, bir realitedir. Bizde toplumcu, cemaatçi ruh daha kuvvetli, hatta o yüzden, cemaat fikriyatını reddeden kimseler de kendi arasında bir cemaate dönüşüyorlar. Veya şöyle bir paralellik ortaya koyarak ne demek istediğimi daha iyi anlatabilirim. Cemaatçilik bir anlamda dinî bir eğilim gibi kendisini gösterebilir, ya da şöyle söyleyebiliriz, cemaatçilik daha çok dinlere atfedilen bir şeydir. Tarihte cemaatçiliği reddetmek adına veya başka gerekçelerle dine savaş açan yaklaşımlar olmuştur. Fakat din, toplumların çok önemli bir unsurudur. Toplumsal hayatın ihmal edilemeyecek bir faktörüdür. Din, toplumsal hayatta o kadar etkilidir ki; toplumsal hayat içerisinde dini reddettiğini zanneden ya da dini reddetme iddiasında bulunan kimseleri bile etkiler. Ne bileyim “inşallah” diyen ateistler olur, mesela. Kişi din ile ilgisi olmadığını zanneder, ama bir sürü dini ritüele uymaktadır. Bu, bütün toplum için böyle.

Son zamanlarda okuduğum, Deepak Lal isminde, Hint asıllı Amerikalı bir iktisatçı var, aynı zamanda sosyolog, antropolog. Özellikle kültürel faktörlerin uzun vadeli iktisadi gelişmeler üzerindeki etkilerini incelediği bir kitabında, Katoliklikle Protestanlığı karşılaştırıyor. Ona göre, iktisadi gelişmede Protestanlık mı iktisadi gelişmenin altında yatan faktördür, yoksa Katolikliğin de bir pozitif etkisi olmuş mudur? O, yaygın görüşleri reddediyor. Sanıldığı gibi, sadece Protestanlığın etkisi yoktur, Katoliklik Batı kültüründe, Hıristiyan dünyasında daha etkilidir, diyor. Bunları anlatırken parantez açarak bir konudan bahsediyor. Din o kadar önemli bir unsurdur ki; toplumların hayatında ihmal edilemeyecek bir unsur halini almıştır ve dini reddedenlerin de dinden etkilendiği bilinmektedir. Kitapta bunun en tipik örneğinin de Marksistler olduğu ifade ediliyor. Biliyorsunuz Marksizm zaman zaman dine dönüşmektedir. Marksizm bütün dinlere, esas itibariyle de, Batı dünyasında doğduğu için, Hıristiyanlığa bir reddiyedir. Ama ilginç bir biçimde Marksizm, Hıristiyanlığın düşünce sistematiğini olduğu gibi aktarmıştır. Bunun farkında değildir Marksistler. Yazar konuyu basit bir şekilde şöyle izah ediyor; bütün dinlerde bir cennet fikri vardır, insanlar cennette huzur ve saadet içerisinde yaşarlarken ilk günahı işlemişlerdir. Bu ilk günahın bedeli olarak Tanrı tarafından dünyaya gönderilmişlerdir. Dünya bir imtihan dünyasıdır, eğer Tanrının buyruklarına uygun yaşarlarsa, üzerlerine düşenleri yaparlarsa mükâfatlandırılacaklardır. Mükâfat, cennettir. Eğer yapmazlarsa bunun için cezalandırılacaklardır, cezalandırılma yeri ise cehennemdir.

Şimdi Marksizm’i ele alalım. Marksizm’e göre bir “asr-ı saadet dönemi” vardır yahut da bir cennet dönemi olmuştur dünyada; nedir bu, ilkel komünal toplumdur. İlkel komünal toplumda insanlar arasında sınıf farklılığı olmamıştır, sömürü olmamıştır. Bütün insanlar temel ihtiyaçlarını eşit derecede tatmin edebilmişler ve mutlu bir hayat yaşamışlardır. Ama tarihin akışı içerisinde bir devrede bir problem ortaya çıkmıştır. Bu, ilk günahtır. İlk günah nedir? Marksizm’e göre “özel mülkiyet”tir. Özel mülkiyet ortaya çıkınca toplumlar sınıflaşmaya başlamışlardır. Sınıflar arası gerilimler, çatışmalar, istismarlar, sömürüler vs. Marksizm’e göre tarih, sınıf savaşından ibarettir. Hıristiyanlığın zembereğini hemen burada Marksizm’e aktarıyoruz. Burada bu ilk günahı tasfiye etmeliyiz ki, toplumlar saadete erişsin. Yani özel mülkiyeti ortadan kaldıracağız. Bu bir mücadele ile yapılacak, bu mücadeleye kim öncü olacak? “Öncü parti teorisi” dediğimiz teoriye göre, toplumun öncüleri ya da ideolojik savaşın öncüleri, aynen Hıristiyanlıktaki din adamları sınıfı gibi. Başarılı olursak özel mülkiyeti ortadan kaldıracağız, ondan sonra yeryüzü cennete dönüşecek; yani yeryüzünde tamamen komünist bir toplum kurmuş olacağız ve bu toplum insanların mutlu yaşadığı bir toplum olacak. Gördüğünüz gibi düşünce zembereği tamamen aynı aslında. Niye böyle? Dinler o kadar köklü ki toplumların hayatında, o kadar etkili ki, farkında olmasanız veya bilinçli bir dinî reddiye tavrı geliştirseniz bile, netice itibariyle siz de dinî düşünceden etkileniyorsunuz.

Aynı veya benzeri bir yorumu Kemalizm’in bir türü için yapabiliriz. Kemalistlere göre de Türkiye’de bir asr-ı saadet dönemi yaşanmıştır. Bu, tek parti dönemidir. Tek parti döneminde Türkiye en gelişmiş toplumdur, toplumda her türlü hak, özgürlük, hukuk vardır. İnsanlar mutlu bir şekilde yaşamaktadır. Ondan sonra bir ilk günah işlenmiştir. Nedir bu ilk günah? 1950’de çok partili siyasi hayata, demokrasiye geçmemizdir. O yüzden mesela Mümtaz Soysal gibi Kemalistler, 1950’yi karşı-devrim olarak nitelendirirler. Asıl devrim tek parti dönemidir. 1950, karşı-devrimdir. Karşı-devrim yapınca, demokrasiye geçilince ne oldu? Demokrasiye geçilince huzursuzluk doğdu, toplum parçalanmaya başlandı. Halkın, cahil cühela takımının seçtiği kimseler, iktidar olmaya başladı ve bunlar yanlışlar yaptı. Bağımsızlık, birlik, bütün olma, Onuncu Yıl Marşının heyecanı elden gitti ve toplum bugünkü perişan haline düştü. Peki, nasıl kurtulacağız bundan? Gayet basit; karşı-devrimi tasfiye edeceğiz; yani liberal demokrasiyi tasfiye edeceğiz ve böylece asr-ı saadete, yani tek partili döneme dönmüş olacağız. Gördüğünüz gibi düşünce zembereği açısından bakıldığında, esasen, dine karşı çıkanlar da dinî sorgusu olan bir düşünce silsilesi geliştiriyorlar.

Cemaatlerle ilgili olarak da böyle. Türkiye’de cemaat fikri çok yaygındır ve cemaat fikrine en uzak olduğunu zannedenler bile cemaat halinde yaşıyorlar. Bir defasında bir Rotaryen kulübüne konferans vermeye gittim, tabii ben konuşunca grup ikiye bölündü. Dinî eğitime geldi konu, grubun bir kısmı, “dinî eğitim iyi bir şeydir, çocuklara dinî eğitim vermek lazım, bunun için de din adamları yahut dinî cemaatlerden yararlanılabilir” dedi. Tabii öbür grup da bu tezi tamamen reddetti; “böyle şey olmaz, din eğitimi gerekli değildir veya dinî eğitimi devlet vermelidir, cemaatlerin bu işe bir etkisi olmamalıdır” şeklinde bir tez ileri sürdü. Ben konuşmamın bir yerinde dedim ki, aslında siz de bir cemaatsiniz. Cemaatlere çok kızan kesime dönerek, cemaatlere kızıyorsunuz, ama siz de bir cemaatsiniz, deyince irkildiler. Cemaat miyiz, biz modern insanlarız, işte kafası açık, içki içen insanlarız. Dedim ki, burası bir kulüp, Rotaryenler kulübü. Kaç tane üyeniz var; 30 tane diyelim ki, niye sokaktan geçen herhangi bir kimseyi almıyorsunuz aranıza, almazsınız; çünkü sizin şartlarınız var. Bu kulübe üye olmanın şartları var. Peki ne yapıyorsunuz? Her hafta yemek yiyorsunuz. Yemekte bazı ritüelleriniz var mesela. Başkan bir koluna kurdele gibi bir şey takıyor, çana vuruyor, öyle başlıyor toplantı. Doğum günü ve evlenme yıldönümlerinde, bir üyenin çocuğu olduğunda bunlara tebrik gönderme, haberleşme, yardımlaşma durum ve istekleri var. Bir dayanışma süreci de işliyor. Demek ki sizde bir cemaatsiniz. Siz “la dinî” bir cemaatsiniz. Öbür gruplar da dinî cemaatler.

O bakımdan, cemaatleşme insanın doğasında olan bir şeydir, fakat bazı toplumlarda bu cemaatleşme, gruplaşma havası, grup kültürü biraz daha fazla ileriye gitmiştir. Bizim toplumumuz da bu tür toplumlardan birisi. Bir de kolektif aidiyet, ki bu hemşerilik aidiyeti olabilir, spor kulübüne aidiyet olabilir, ideolojik gruba aidiyet olabilir, fazla gelişmiştir. Bu gelişmişlik çoğu zaman bireyselliği öldürür, bireyi bastırır. Halbuki temel ontolojik gerçek, bireydir ve bireyin bireyselliğinin öldürülmemesi lazım. Bu bireyselliğin öldürülmesinin topluma çok yüksek bir faturası oluyor. Ama dürüst olmamız lazım, kolektif hayat yaşamamızın, her zaman, her halükârda negatif etkisinin olduğunu da söyleyemeyiz. Bazı durumlarda bunun yararı da oluyor; mesela, çok derin bir iktisadi kriz yaşıyoruz. Bir sürü işsiz, açıkta olan insan var. Bunlar, aileden başlayan kolektif dayanışma süreci içerisinde ayakta tutuluyor, yıkılmıyorlar. Oysa bireyselliğin fazla geliştiği ülkelerde, iş bulamayan insanların tamamen çökmesi, hayatını neredeyse sürdüremeyecek kadar zor duruma düşmesi söz konusu olabilir. Biz bunu hallediyoruz. Bu bizim kültürümüzün ve bireysellik karşısında cemaat kültürünün daha yaygın olmasının pozitif bir etkisidir; ama bunun negatif bir etkisi de var. Bireysel inisiyatifin olmaması, girişimcilik olmaması, yaratıcılık olmaması, birey haklarının sunumundan ziyade, grup haklarının sunumuna eğilim olması vs. gibi, olumsuz etkileri de var. Hayat tabii sadece bir yönüyle görülebilecek bir süreç değil, birçok yönü var.

Klasik liberalizmin temel öğretisinde tâli bir unsur olarak karşımıza çıkan ekonomik liberalizmin, Türkiye’de liberalizm denilince ilk akla gelen unsur olduğunu görüyoruz. Sizce bu algılamanın sebebi nedir?

Bunun sebebi tabii ki fakirliktir. Türkiye’de insanlar derinlemesine düşünmüyor ve düşünce faaliyetinin nasıl yapılması gerektiğini de bilmiyor. Düşünce faaliyeti demek, mantıklı muhakeme yapmak demektir. Elinizdeki doneleri birbirine uygun şekilde kullanmak demektir. Mevcut fikirleri bir sistematiğe, bir sıraya sokmak demektir. Aralarındaki ilişkileri tespit etmek, çelişkileri tespit etmek, çelişkileri tasfiye edip daha tutarlı hale getirmek demektir. Türkiye’de bu yapılamıyor. İnsanların küresel ekonomi ile ilgili görüşleri, liberalizmin ekonomik veçhesi olan piyasa ekonomisi ile ilgili görüşleri de, harcıalem görüşler. Yanlış ama son derece popüler, son derece yaygın. Son derece yaygın olduğundan, herkes tarafından tekrarlandığından da, bunların doğru olduğu zannediliyor. Mesela bir hurafe var, piyasa ekonomisi insanlarda maddiyatçılığı teşvik eder, manevi değerleri öldürür. Benim bütün okumalarım, bütün gözlemlerim tersini gösteriyor. Mesela, Türkiye’den çok daha zengin ve piyasa ekonomisinin büyük ölçüde oluştuğu toplumlarda manevi değerlere çok daha fazla önem veriliyor ve manevi alanda daha büyük yatırım yapılıyor. Muazzam kiliseler, muazzam hayır vakıfları, muazzam bireysel hayır faaliyetleri. ABD’yi, İngiltere’yi, Batı’nın hangi gelişmiş ülkesini alırsanız alın karşılaşacağınız gerçeklerdir. Peki Türkiye’de niye böyle? Türkiye gibi ülkeler fakir oldukları ve insanların en temel sorunu fakirlik ortamında hayatını sürdürmek olduğu için, gözümüzü hep iktisadi şeylere çeviriyoruz.

Şimdi iki eğilim var: Bir eğilim maddiyatı çok önemsemeyen, önemsemediğini zanneden bir eğilim; ekonomiden bahsettiğin zaman niye ekonomizm yapıyorsun canım, her şey ekonomiden ibaret mi diyerek. Tabii ki her şey ekonomiden ibaret değil, insanın maddi tarafı da, manevi tarafı da var. Ama maddi şeyler çok önemli. Karnını doyurmayan bir insanın, yarın karnını doyurup doyuramayacağından emin olmayan bir insanın başka bir şey düşünmesi mümkün mü? Niye oruç tutan adamlar, oruç tutan kişiler kafalarını hep yemeğe takıyorlar mesela. Akşamleyin nasıl yiyeceğiz? Nerede yiyeceğiz? Bunu düşünüyorlar. Neden? Acil ihtiyaçları o. Peki, akşam yemeği yedikten sonra istisnalar dışında, kişiler “yarın iftarda ne yiyeceğiz” diye düşünüyor mu? Başka şeyler düşünüyorlar, kimisi “teravihe gideceğim” diyor, kimisi “maç seyredeceğim” diyor, dikkat edin, maddiyatın dışına çıkmış ihtiyaçlarla ilgileniyorlar. O yüzden, maddi ihtiyaçları asla önemsiz göstermemeliyiz. Maddi ihtiyaçlar çok önemlidir ve insanlar öncelikle bunların peşinden koşarlar. Türkiye fakir bir ülke olduğu için bunlar önem kazanıyor. Şimdi, mesela insanların işsizlik problemi var, elde ettikleri gelirde yetersizlik problemi var, birçok kişinin maaş alamama durumu var. İnsanlar bunlarla uğraşacaklar.

Bir teori olarak dönüp liberalizme baktığımızda şunu görürüz; liberalizm özü itibarıyla bir siyasi teori olarak ortaya çıkmıştır. Liberalizm, despotça kullanılan iktidara karşı ve dinî baskıya karşı bir isyan hareketidir. Despotça kullanılan bir iktidar, özü itibarıyla, sınırlanmamış, parçalanmamış, kurallara bağlanmamış iktidardır. Bu iktidar, tabii ki tarihe kategorik ve kronolojik olarak baktığımızda, öncelikle kralın iktidarıdır, ama sınırlanmamış bir iktidar olarak, halkın iktidarı da bu görünümü alabilir. Liberaller bir kralın iktidarından korktukları kadar, halkın iktidarından da korkarlar. O bakımdan liberalizm, siyasi bir teori olarak doğmuştur ve iktidarı sınırlandırmayı hedeflemiştir.

Bugün Türkiye’de “Liberal Düşünce Topluluğu”nun yürüttüğü faaliyetler yüzünden liberallerin aynı zamanda İslâmcı olduğunu veya İslâmcılara özel destek verdiğini iddia edenler oluyor. Tabii ki bu da tamamı ile yanlış bir görüştür. Çünkü liberalizmin tarihi incelendiğinde şu ortaya çıkmaktadır: Liberalizm dinî baskıya bir isyan halindedir. Dinî baskı da çeşitli hallerde ortaya çıkabilir. İlk olarak kamu otoritesi ya da devleti, insanlara din yüzünde baskı yapabilir. İki şekilde baskı yapabilir devlet: İnsanlara bir dini benimsetmek veya benimsetmemek için baskı yapabilir. Her iki durumda da, devlet din yüzünden baskı yapmaktadır ve liberaller buna isyan etmişlerdir. Devlet bu işlerde taraf olmamalıdır. İnsanların inancı kendisini ilgilendirir. Bu anlamda liberalizm, dinî baskıya bir isyan hareketidir. Liberalizm aynı zamanda yerleşik dinin, insanlara din adına baskı yapmasına bir isyan hareketidir. Liberalizm, siyasi bir öğreti olarak doğmuştur ve iktidarın toplumsal hayata, dinî hayata müdahale etmesini engellemek istemiştir.

Ama şüphesiz, liberalizmin iktisadi bir ayağı da vardır. Liberalizm, yükselen ticaret ve sanayi sınıfının görüşlerini ilk kez dile getirdikleri iktisadi teoridir; fakat bu demek değildir ki, liberalizm ticaret sınıfına, sanayi sınıfına mahsus bir teoridir. Hayır, zamanın akışı içerisinde, liberallerin tezleri bütün toplumu ilgilendiren tezler haline gelmiştir.

Türkiye’de liberalizm, ne yazık ki, çok iyi bilinmediği için; mesela, demokrasi çağrılarının altında yatan felsefi temelin aslında liberalizm olduğu, iktidarın bireylerin hayatlarına müdahale etmeme çağrılarının liberalizm tarafından temellendirildiği bilinmediği için, liberalizm deyince aklımıza sadece devletin iktisadi hayata müdahale etmediği bir model geliyor. Bu doğrudur, ama eksiktir. Bu ikisi yan yana gidecek şeylerdir. Uzun vadede biri eksik olursa, diğeri yaşayamaz. Ama tekrar maddi şeylere dönersek, eğer istikrarlı bir piyasa ekonomisi kuramazsak, siyasi özgürlüklerimizi de, siyasi iktidarı sınırlandırma işinde de başarılı olamayız. O yüzden piyasa ekonomisi mutlaka bulunmalıdır. Hatta şunu söyleyeyim, uzun vadede, piyasa ekonomisi siyasi modelden daha önemlidir. Eğer istikrarlı ve iyi bir piyasa ekonomisi varsa, demokrasinin ağır aksak gittiği yerlerde dahi, pekala insanlar hak ve özgürlüklerini koruyarak yaşayabilirler.

Liberalizm adlı kitabınızda, liberalizmin bir idealden somut bir gerçekliğe dönüşmesinde iki önemli sorun bulunduğunu, bunların da ulusal egemenlik meseleleri ve ülkelerin gelişmişlik farklılıklarından kaynaklanan özgürlük sınırlamaları olduğunu belirtiyorsunuz. Bu bağlamda, Türkiye’deki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de durum gerçekten zor. Genel olarak, liberalizmin dünya ölçeğinde daha fazla ayakta durmasının önünde de engeller var. Meselâ, küreselleşme diyoruz, ama küreselleşmenin bir ayağında da insanların serbestçe hareket edebilmesi olmalı. İnsanlar serbest hareket edemiyor. Meselâ, Türkiye’de insanlar serbestçe hareket etme şansına sahip değil. Bugün yurtdışına çıkmak istediğinizde, vize diye bir problemle karşılaşıyorsunuz ve çok zor duruma düşüyorsunuz. Türk hükümeti tüm bu sorunların üstüne, bir de, yurtdışına çıkışlarda vergi ödenmesi meselesini koydu. Bu neden böyle oluyor? Gelişmiş ülkelerde de bir korumacılık var. Gelişmiş ülkeler de kendi vatandaşlarını, kendi vatandaşlarının refah seviyesini korumacılıkla muhafaza etmek istiyor. Daha ucuz işgücünün, daha becerikli işgücünün o ülkelere akması işlerine gelmiyor. Bundan dolayı pür liberal bir ülke yok dünyada ve bu korumacılık eğilimi bütün dünyanın aleyhine oluyor. İnsanlar bunun farkına varmıyor ve dünya daha zengin olabilecekken daha az zengin oluyor.

Diğer taraftan, bir ulusal egemenlik problemi var. Egemenliğin ulusa ait olduğu ve bu egemenliğin paylaşılamayacağı, devredilemeyeceği, bölünemeyeceği gibi teoriler var. Bunlar eski teorilerdi. Bugün egemenliğin parçalandığını, sınırlandığını, devredildiğini biliyoruz. Fakat egemenlik kavramıyla halk kavramı bir araya getirildiği zaman, halk egemenliği daha kuvvetli bir temel kazanıyor ve bu egemenlik kavramı çoğu zaman, bireysel hakları bastırmakta meşrulaştırıcı bir gerekçe olarak rol üstleniyor. Liberalizmde egemenliğin kimde olduğu çok önemli bir şey değildir. Çünkü egemenliğin kimde olduğu bir teoridir, egemenlik millette ait diyoruz, halka ait diyoruz; egemenlik halka ait oluyor da, ne oluyor? Nasıl, halka ait? Her bir parçasına sahip miyiz? Rousseaucu bir bakışla, her birimiz egemenliğin bir parçasını elimizde mi tutuyoruz? Liberaller için asıl önemli olan, egemenliğin nasıl kullanıldığıdır. Yani iktidar sahiplerinin bireylerin hayatına nereye kadar müdahale edebildiğidir, bizim nasıl idare edildiğimizdir.

Şu an dünyadaki genel trend, liberalleşme doğrultusunda. Bizde sadece bir söylem var. Daha özgür olmalıyız, daha demokrat olmalıyız vb. ama niyet var mı, belli değil. İktidarı elinde tutanların niyeti olmadığını şuradan anlayabilirsiniz, hareket yok! Yani Türkiye’nin kronik problemlerini çözme, insanları daha özgürleştirme doğrultusunda bir hareket yok. Bütün bunlara rağmen, ben şu bakımdan iyimserim; dünya daha liberalleştikçe, daha zenginleştikçe, hak ve özgürlükler arttıkça, bu, Türkiye’ye de yansıyacaktır. O bakımdan dünyadaki trendler iyiye gidiyorsa, bu bizi de etkileyecektir. Ama üzüntü verici nokta şu: Türkiye’nin çok daha iyi olması mümkün. Biraz da biz gayret gösterirsek ve adım atarsak onun arkasından çok daha iyi olabiliriz; ama olmuyor.

Serbest piyasa ekonomisine ve liberal demokrasilere getirilen en büyük eleştirilerden birisi de, küreselleşme sürecinin gelir dağılımı adaletsizliğini artırdığı ve ülkeler arasındaki eşitsizlikleri daha derinleştirdiği şeklinde. Bu eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir zamanlar bir sosyal adalet düşü vardı, hâlâ devam ediyor. Özellikle, siyasi partilerin küreselleşmenin gelir dağılımı adaletsizliği yarattığı yolundaki görüşü, ulusal ölçekte düşünülen sosyal adaletin uluslararası ölçeğe taşınmasından ibarettir. Şimdi, zengin ülkelerin daha zengin, fakir ülkelerin daha fakir olduğunu söylüyorlar. Bir defa bununla ilgili kesin belirlemeler yok elimizde. Çünkü küreselleşmenin çok uzun bir geçmişi yok. En azından bir on yıl daha bekleyip görmemiz lazım ne olacağını. İkincisi; bir kesimin gelirinin artması ve bir kesimin gelirinin azalması kendi başına bir şey ifade etmez. Neden dolayı böyle olmuştur? Ona bakmamız gerekir. Amerika zenginleşti, hangi politikalarla zenginleşti, mesela Amerika’da son on yıl içerisinde Bill Gates ortaya çıktı, bilgisayar programı yazdı. Piyasada, değeri yaklaşık bir trilyon dolara ulaşan bir şirket ortaya çıktı. Bu şirket, binlerce kişiyi istihdam ediyor, dünyanın her tarafında insanlara yardımcı oluyor, zenginleşmenin sebebi bu. Şimdi, bu zenginleşme haksız bir zenginleşme mi , gayri adil bir zenginleşme midir? Elbette ki hayır.

Şöyle bir kavrayış var, bir anne-babayı düşünün, dört tane çocuğu var. Anne-baba evlatlarına normalde nasıl muamele edecektir? Evlatlar arasında ayrım yapabilirler mi? Hepsine eşit eğitim imkânı vermeye, hepsine eşit harçlık, hepsine eşit elbise sağlamaya çalışır. Bu normal bir şey midir? Normal bir şeydir. Aile zaten böyle olur. Bu insanlar dünyayı bir aile zannediyorlar, sanki bir baba var başımızda ve dünyanın her kesimine eşit dağıtacak. Böyle bir şey söz konusu değil ki, bu mümkün değil.

Bir başka açıdan bu yaklaşım, J. Stuart Mill’in tipik yanlışının çağımıza taşınması anlamına geliyor. J. Stuart Mill çok büyük bir filozoftur. İktisadi görüşler bakımından sosyalistlere daha yakındır. Çok büyük, tarihî bir hata yaptı. Üretimle dağıtımın birbirinden ayrılabilecek olaylar olduğunu zannetti. Bu da anlaşılabilir bir şey. Bu hataya Karl Marx da düştü. Çünkü on dokuzuncu yüzyıl, insanların büyük ilerlemeler gördüğü bir yüzyıldır. Tabii on dokuzuncu yüzyıldakiler yirminci yüzyılı tahmin edebilseler muhtemelen çok şaşırırlardı. Yirminci yüzyıldaki şeyleri hafızaları almazdı. On dokuzuncu yüzyılda üretim probleminin tamamen çözüldüğünü zannettiler, Marx başta olmak üzere. Nasılsa üretim yapılıyordu, mesele dağıtımdı. Mesela, J .Stuart Mill şöyle diyor: Üretimin yasaları ile ilgili tartışma yapmamıza gerek yok, üretimin nasıl yapılacağı, nasıl ortaya çıkacağı bellidir; tartışmamız gereken şey dağıtımdır. Aynı, aile ilişkilerin topluma yayılması gibi bir şey söz konusu. Aile, genelde, bir babanın evinde bulunan bireylerden müteşekkildir. Baba bütün evlatlarını aynı şekilde koruyup kollamalıdır. Halbuki biz iktisattan biliyoruz; üretimle dağıtım birbirinden ayrılabilecek süreçler değildir. Modern devlet , refah devleti bir miktar gelir transferi yapan bir devlettir. Bu tür gelir transferleri yapabilir; ama toplumda temel gelir dağılımını belirleyen şey üretimdir. Üretim nasıl yapılır? Üretim faktörleri dediğimiz şeyler bireyler tarafından iktisadi süreçlere sokulur. Bunlar iktisadi süreçlere sokulduğunda, aynı zamanda siz onların getirisini, onların bedellerini elde edersiniz; geliriniz böyle oluşur. Bir merkezî otorite belirleyemez bunu. Piyasanın ve hayatın akışı içerisinde olacak bir olaydır. Dolayısıyla, Marx’ın düşüncesiyle, önce üretelim, bunları bir havuza toplayalım, ondan sonra dağıtım için bir araya gelelim, dağıtalım. Böyle bir şey söz konusu değil ki. Ve dikkatinizi çekerim, dağıtımı önemsemiş ve eşitliği temel almış bütün ülkeler geri kalmıştır, fakir kalmıştır. SSCB bunun en başta geleniydi. Türkiye’nin temel problemlerinden bir tanesi de budur. Herkes şikâyetçi oluyor, biz dağıtımdan eşit pay alamıyoruz, niye? Mesela işçi diyor ki, dağıtımdan eşit pay alamıyorum. Eşit pay ne? Eşit payın ne olduğunu kim bilecek? Sonra eşit payı nasıl alacaksın? Birisi mi sana verecek, verecekse kim verecek, niye verecek? Bunu karıştırdığınız zaman, altından kalkılmaz problemlerle karşı karşıya geliyorsunuz. Bu bakımdan ulusal anlamda, sosyal adalet kavramının bu anlattıklarımla hiçbir anlamı olmadığı gibi, uluslararası adaletin de bir anlamı yok!

Şu rahatsız edici bir şey tabii: Bazı ülkelerin çok zengin olması, bazı ülkelerin fakir olması… Evet, rahatsız edici bir şey ama, bunu tamamen ortadan kaldıracak bir mekanizma yok ki. Mesela, uzunca bir süre, Batı ülkeleri fakir ülkelere doğrudan yardım aktarmaya çalıştılar. Ve bu yardımları büyük ölçüde hükümetten hükümete aktardılar. Bu yardımlar çoğu zaman çarçur edildi, yendi. Mesela Afrika’da muazzam yolsuzluklar olmuştur. Afrika’da Batı kuruluşlarından alınan para birilerinin cebine gitmiştir. Sonra derslerini aldılar, böyle olmuyor, biz en iyisi sivil toplum kuruluşlarına yardım edelim, dediler. Sivil toplum kuruluşlarına hükümetler yardım etmeye başladılar. Bugün geldikleri nokta budur. Bu şekilde problemleri çözmeye ya da hafifletmeye çalışıyorlar. Ama, problemin kesin çözümü değil bu tabii ki. Dünyadaki fakir ülkelerin asıl problemi zengin ülkeler tarafından istismar edilmeleri, sömürülmeleri vb. değildir. Fakirlerin asıl problemleri medeniyeti yaratan değerlerin farkında olmamalarıdır.

Küreselleşme, bilginin, yani dünyanın zengin ülkelerinde doğmuş bilginin ve bunların teknik ürünlerinin dünyanın her tarafına taşınmasını sağlıyor. O yüzden küreselleşme muazzam faydası olan bir şeydir. Ama ne yazık ki, bizde bu sürece günah keçisi olarak saldırmak âdet olduğundan, bu söylediklerimin farkına varılamıyor. Türkiye, çok az şey yaptığı halde, zenginlikten faydalanıyor. Otomobili, bilgisayarı, ampulü biz icat etmedik, ama faydalanıyoruz. Eğer sadece Türk milletinin icat ettiği şeylerle baş başa kalsaydık, son derece fakir bir hayatımız olurdu. O bakımdan küreselleşme böyle körü körüne eleştirilebilecek, aleyhine olunabilecek bir şey değildir. Mutlaka faydalı olan bir şeydir. Ama sektörel bazda ele alındığında, küreselleşmenin zarar vereceği kesimler de olacaktır. Bu da kaçınılmaz bir şeydir.

Küreselleşmeyi eleştirenlere şunu söylememiz gerekir: Alternatifiniz nedir, sizin? Diyelim ki, küreselleşme şu an dünyada durdu. Susuz kimselerin suyu mu olacak, evine bir dolardan az para girenlerin evine on dolar mı girecek? Alternatifiniz nedir? Alternatifinizi söyleyerek, daha iyi olduğuna ikna edin beni, kabul edeyim. Diğer taraftan, küreselleşme bir bakıma mecburi bir süreçtir ve onun kapitalizmin ürünü olması esas olarak teknolojinin etkisi ile ortaya çıkan bir durumdur. Yani bu, iletişim ve dolaşım imkânlarının olağanüstü genişlemesinin bir yansımasıdır. Ama tabii bunun olabilmesi için liberal ilkelerin hayat bulması ve seyahat serbestliği, fikir özgürlüğünün fiilen olması lazım. O yüzden küreselleşme kısmen mecburi, kısmen de politikalara bağlı bir süreçtir.

Hükümetler küreselleşmeyi durduramazlar. Mümkün değil. Durdurmaya çalışanlar da etkilenirler bundan; fakat yavaşlatabilirler, etkisini azaltabilirler. Bu yavaşlatmak kimin aleyhine olur? Fakirlerin aleyhine olur. Çok sayıda yazar yazıyor, az gelişmiş ülkelerin önündeki en büyük şans, küreselleşmeye ayak uydurmaktır, diye. Bu, iş âleminde değişiklikler gerektirecektir, sektörler değişecektir, ama hayat böyle ilerlemektedir. Şimdi Batıda mutlaka yazılmıştır, Türkiye’de bulmak zor. Bir meslekler kitabı bulun ve okuyun. Tarihte hangi meslekler gelmiş gitmiş, bir sürü meslek yok olmuştur. Küreselleşmeyi eleştirenler bunu anlamıyorlar. Hayatın statik olduğunu zannediyorlar. Hayat öyle değil, çok zor bir süreç.

Liberalizm ve demokrasi arasında çok yakın bir ilişki olduğu ve liberalizmin demokrasinin bir ön koşulu olduğuna yönelik değerlendirmeniz ışığında demokrasi-liberalizm ilişkisi bağlamında Türkiye’nin konumunu nasıl görüyorsunuz?

Türkiye berbat bir durumda. Türkiye’de demokratikleşme talebi birçok kesimden gelmekle birlikte, bunun ne anlama geldiği ve bunun altyapısının ne olabileceği konusunda insanların pek bir fikri yok. Demokrasi, ütopik bir aşk gibi görülüyor bizde. Demokrasi Türkiye’de ütopik bir aşk gibi görüldüğü için, kavuşunca da bütün problemlerimizin çözüleceği gibi bir eğilim var, bir kuruntu var. Demokrasi bir gelse işsizlik ortadan kalkar, gelir dağılımındaki adaletsizlik ortadan kalkar, politikacılar böyle üçkağıtçılık yapmaz, bürokratlar müdahale etmez, her şey harika olur, gibi düşünülüyor. Böyle bir bekleyiş geliştirmiş durumdayız. Ama demokrasi bu değil; demokrasi bir tekniktir, bir yönetim biçimidir. Demokrasinin alternatifleri nelerdir? Otoriter ya da totaliter yönetim biçimidir. Demokrasi tercihi yaparken, bu ikisi arasında tercih yapmak zorundayız biz.

Demokrasinin üzerine oturduğu bir değerler çerçevesi vardır ki, işte onu da liberalizm sağlamaktadır. Bu çerçeve çoğu zaman, demokrasiye atfettiğimiz değerlerin asıl sahibi olan çerçevedir. Mesela bireysellik, bireysel kanaate saygı, özel mülkiyete saygı, iktidarın parçalanması, denetlenmesi ve anayasal yönetim gibi ilkeler, değerler, kurumlar genelde liberalizmin ortaya çıkardığı, savunduğu ya da sistematize ettiği şeylerdir. Biz bunları çoğu zaman demokrasiye atfediyoruz. Halbuki demokrasi dediğimiz şey, liberal demokrasidir. Bugün bunu söylemek çok kolay. Bundan on sene önce liberal olmayan demokrasilerin de olduğunu iddia edenler çıkabilirdi, vardı bu ülkede. Ama bugün bunu iddia etmek saçmalıktan ibarettir. Türkiye niye bir türlü demokratikleşemiyor? Çünkü Türkiye liberalleşemiyor. Liberalleşirse, demokratikleşmesi çok kolay olacak.

Tek patronun devlet olduğu, devletin bireylerin bütün iktisadi faaliyetlerini çekip çevirdiği, kontrol ettiği bir yerde demokrasi olamaz. Çünkü bireysel inisiyatif olmaz, sivil toplum olmaz. Hele iktisadi model meselesine geldiğimizde iş tamamen farklılaşıyor. İktisadi modelde, piyasa ekonomisiyle demokrasi arasında yakın bir ilişki vardır. Piyasanın olmadığı yerde , demokrasi olmaz.

Demokrasi teorik olarak eşitliğe dayanır, pratikte eşitliğe dayanmaz. Demokrasilerde fiiliyatta da eşitsizlikler vardır, ama teorik olarak eşitlik vardır. Nasıl eşitlik vardır, bütün oylar tek oydur. Bütün siyasi partiler eşit şartlar altında seçime gider. Her vatandaşın oyu eşit değerdedir, teorik olarak. Pratikte böyle midir? Hayır. Demokrasilerde yöneticiler bir azınlıktır. Zaten yönetim kavramının doğasında bu vardır. Biliyorsunuz, yönetilmek demek bir azınlığın çoğunluğu yönetmesi demektir. Demokrasi de bir yönetim biçimidir. Kaçınılmaz olarak azınlık çoğunluğu yönetir. Peki, farklılık nerede? Demokrasilerde azınlıklar halka periyodik olarak hesap vermek zorundadır. Halkın onları daha çok etkileme gücü vardır. Demokrasi olduğu için, oy mekanizması olduğu için… Buna karşılık anti-demokratik rejimlerde yönetenler halka hesap vermek zorunda değildir. Halkın taleplerine o kadar açık değildir. Bazı durumlarda, her durumda değil; anti-demokratik yönetimler halkın talebine açıktır, o da ayrı tartışma… Dolayısıyla demokrasilerde de eşitsizlikler vardır. Fiilen eşitsizliğe dayanmaktadır, demokrasi. Nitekim, bunu gören bazı yazarlar, demokrasilerde de politbürolar olduğunu söylemiştir. Evet, demokrasilerde de politbürolar vardır. Mesela Türkiye’de politbüro var mı? İşte kırk senedir başımızda olan siyasi liderler var, değiştiremiyoruz bunları. Türkiye’den daha iyi bir atmosfere gidin; İngiltere’de Oxford ile Cambridge mezunlarına “Oxbridge mezunu” denir. Oxbridge mezunları İngiltere’de iktidardalar. Parlamentoda, hükümette bulunma oranları %50’den %80’e kadar tırmanır. Sadece muhafazakârlar arasında değil, işçi partisi içerisinde de öyledir. Tony Blair mesela Oxford mezunudur. Demokrasilerde de bir anlamda azınlık yönetimi söz konusudur. O bakımdan, demokrasinin tam eşitliğe dayandığı varsayımı bir hayalden ibarettir.

Piyasa ekonomisine gelince; piyasa ekonomisinin içinde de eşitsizlik vardır. Çünkü insanların imkânları, kabiliyetleri, ilgileri, yönelimleri eşitsizdir. Ama bu eşitsizlik demokrasilerde olduğu gibi dezavantaj ortaya çıkartmaz. Bunun değişik sebepleri var. Demokrasilerde, bir ülkede bir tek siyasi güç var olabilir. Bir ülkede iki tane devlet var olabiliyor mu? Keza, demokrasilerde birden çok hükümet tercihi yapma imkânımız yok. Bir tane hükümetimizin olması lazım. Ama piyasa ekonomisinde aynı anda birden çok iktisadi güç olabilir. Yani şöyle söyleyeyim; siyasi güç tasfiye edicidir. Bir siyasi güç büyüyorsa, mevcut siyasi gücün yerini alacaktır, onu tasfiye edecektir, onun yerine oturacaktır. Başka türlüsü olmaz. Ama piyasa ekonomisi içerisinde aynı anda, birbirleriyle paralel bir sürü iktisadi güç merkezi olabilir. Bunlar birlikte yaşayabilirler. Piyasa ekonomisine dayanan toplumsal hayat bunu kaldırır. Dolayısıyla bu iki güç arasında yapılan karşılaştırma mantıksız bir karşılaştırmadır.

Piyasa ekonomisi bir güç olarak siyasi güçle aynı şey değildir. Piyasa ekonomisi eşitsizliğe dayanır, bu kaçınılmaz bir şeydir. Çünkü insanlar eşitsizdir. Biz fizikî yapımızla, ailemizden aldığımız kültürle, içine doğduğumuz ortamla eşit değiliz. Beden kabiliyetlerimizle eşit değiliz. Piyasa ekonomisindeki eşitsizlik, fonksiyonel bir eşitsizliktir. Sosyalistler diyorlar ki, eşitsizlik kötüdür. Hayır, hiç de kötü bir şey değil, eşitsizlik; tam aksine, avantaj oluyor toplum için. Eşitsizlik, kendi aramızdaki dayanışmanın en büyük kaynağıdır. Piyasa ekonomisi içinde muazzam bir dayanışma vardır. Şartlar içerisinde, iyi sakal kesen adam iyi berber olmalıdır; iyi garson olmaya yönelemez, yönelmemelidir. Piyasa ne yapar? Kötü bir iş yapmaya kalkıştığı zaman adamı cezalandırır ve oraya doğru iter. Dolayısıyla piyasa ekonomisi en büyük dayanışma mekanizmasıdır. Muazzam bir dayanışma mekanizmasıdır. Piyasa ekonomisinin olmadığı yerlerde, insan kaynakları, maddi kaynaklar israf edilir. O bakımdan piyasa ekonomisindeki eşitsizlik iyi bir eşitsizliktir. Ama eşitsizlik kavramı kafamızda doğrudan kötü bir çağrışım yaptığı için , otomatik olarak biz buna karşı çıkıyoruz. Hayır, eşitsizlik iyi bir şeydir piyasa ekonomisinde, iyi ki eşitsizlik vardır. Bu eşitsizlik sayesinde insanlar ihtiyaçlarını karşılar.

Piyasa ekonomisi büyüleyici bir mekanizmadır. Piyasayı anlayamayanlar piyasa düşmanı oluyor genelde. Ama anlayanlar muazzam şeyler görür piyasada. Piyasa deyince, insanların dışında bir mekanizma mı var? Öyle bir şey söz konusu değil. Piyasa biziz, hepimiz piyasanın bir aktörüyüz, hepimiz tüketiyoruz ve üretiyoruz. Piyasa bizim bu faaliyetlerimizin bir bileşkesidir. Ne olduğunu kimse tam olarak bilemez. Kimse eline avucuna alamaz, tarif edemez onu, ama o bir realitedir. Piyasadaki eşitsizlik demokrasinin yaşayamayacağı anlamına gelmez. Bir de ortada ampirik bir vakıa var. İstikrarlı demokrasilere bakıyoruz, dünyanın en istikrarlı demokrasileri, ideal anlamda olmasa bile en fazla takdir etmek anlamında, piyasa ekonomisine en fazla sahip olan ülkeler. Peki bunu nasıl açıklayacağız? Niye Sovyetler Birliği’nde demokrasi yerleşemedi? Bunun iktisadi modelle ilişkisi yok mu? Mutlaka ilgisi var. Böyle bakıldığında aslında bu eşitlik çağrılarının çoğunun yersiz olduğu , bilinçsizlikten kaynaklandığı anlaşılıyor. Eşitsizlik, piyasa ekonomisiyle demokrasi arasında bir problem yaratmaz.

Türkiye açısından durumu değerlendirirseniz…

Türkiye’ye dönersek, Türkiye’de daha iyi bir demokrasi olabilmesi için ülkenin liberalleşmesi lazım. Zaten burada liberal perspektiften baktığımızda, Türkiye’nin demokratikleşmesindense liberalleşmesini öne çıkarmak zorundayız. Liberal demokrasinin kurulmasının tesis edilmesi veya gelişmesi lazım. Bu olursa, Türkiye’de bazı problemler de çözülecektir. Ama tersinden de bakıldığında liberal demokrasi kuruldu, bütün problemler çözülür diye bir şey söz konusu değil. Hayat problemlerle dolu bir süreçtir. Biz temel bazı toplumsal problemleri çözmek bakımından liberal demokrasiden yararlanabiliriz. Ondan sonra ne yapacağımız bizim insani kabiliyetlerimize kalmıştır.

Türk politik yaşamına baktığımızda, liberallerle muhafazakârların çoğu zaman benzer görüşlerde birleştiğini görüyoruz. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Felsefi olarak bakıldığında, birçok yazara göre, iki büyük sosyal teori vardır: Liberalizm ve sosyalizm. Diğer teoriler bunların versiyonlarıdır. Muhafazakârlık da bazı yazarlar tarafından, mesela Hayek tarafından, büyük teorilerden biri olarak sayılır; ama muhafazakârlar genellikle liberallere veya sosyalistlere yakın durmak durumundadır. Mesela, İkinci Dünya Savaşı sonrasında muhafazakârlar sosyalistlere çok yaklaşmışlardır. Birçok bakımdan aynı tezleri savunmuşlardır. Bugünkü konjonktürde muhafazakârlar liberallere daha yakın durmaktadır. Tarihî gelişimi itibariyle baktığımızda da, liberalizm ile muhafazakârlık arasında hayli yakın bir ilişki vardır. Klasik muhafazakârlık diyemeyeceğim ama, modern muhafazakârlıkla liberallik arasında çok yakın bir ilişki var. O bakımdan bu iki teoriyi kardeş gibi görebiliriz veya liberalizmle muhafazakârlığın birbirine yakın olduğunu söyleyebiliriz.

Ama Türkiye tarihine baktığımız zaman, şöyle bir olguyla karşılaşıyoruz; Türkiye’de başından beri liberal olan çok az kişi var. Hepimiz bir yerlerden gelmişiz. Türkiye’ye baktığımızda muhafazakâr kökenli liberallerin daha fazla ve daha ağırlıkta olduğunu görüyoruz. Bu da zannediyorum bir işaret. Türkiye’nin özel şartlarının da tabii muhakkak bunda etkisi var; ama genel olarak teorilerin de etkisi var. Türkiye’nin özel şartlarında şu da etkili: Muhafazakârlar, Türkiye’de otoritenin hoyrat ve sınırsızca kullanılmasından çok zarar gören bir kesim olduğu için, muhalif bir tavır geliştirmişlerdir. Mesela Turgut Özal liberalliğe, Erdal İnönü’den daha yakındır; çünkü Turgut Özal mağdur edilmiş bir kesimden gelmiştir. Erdal İnönü saraylarda büyümüştür. Bundan dolayı Turgut Özal daha yakındır liberalliğe. Veya şöyle söyleyelim, muhafazakârlar mı liberalliğe daha yakındır, yoksa sosyal demokratlar mı? Cevap şüphesiz muhafazakârlar olacaktır.

Felsefe olarak bakıldığında liberalizm, çok ağırlığı olan bir teoridir ve bugün muhafazakâr olduğu söylenen birçok yazarın da liberal olduğu da söylenebilir. Tersi de doğru, mesela E. Burke’ün liberal bir filozof olduğunu söyleyebildiğimiz gibi, Hayek’in muhafazakâr bir filozof olduğunu da söyleyebiliriz. David Hume için de buna benzer şeyler söyleniyor. Benim iddiam şu: Teorileri böyle liberalizm ve sosyalizm ekseninde karikatürize etmek olabilir; mesela faşizm sosyalizme yakındır. Nazizm ya da nasyonel sosyalizm denilen ideoloji, sosyalizmden türemiştir. Hayek’in Kölelik Yol adlı kitabını okursanız, orada görürsünüz. Sosyalistler bunu şiddetle reddedecektir ama, felsefi hareketlenmede biraz farklılık olsa bile, yarattıkları model itibariyle aynıdır. Buna karşın muhafazakârlar dar bir oportünist tavırda olduğu için vaziyeti idare etmişlerdir. Sosyalist fikirler rağbet görüyorsa sosyalizme doğru, liberal fikirler rağbet görürse liberalizme doğru meyletmişlerdir. Onlara yakın durmuşlardır.

Yine de, ideolojileri sosyalizm ve liberalizm ekseninde görmek yerine, metodolojik olarak bireycilik ve kolektivizm ekseninde görmek daha mantıklı olabilir. Bazı teoriler kolektivisttir, bazıları da değildir. Klasik liberalizmden daha bireyci olan teori tabii ki, anarko-kapitalizmdir. Klasik liberalizm ondan sonra biraz daha bireyci olarak ortaya çıkar. Muhafazakârlık bugünkü konjonktürde bireyciliğe yakın duran bir teoridir. Bir de kolektivist teoriler vardır. Bunları sağ, sol şeklinde ayırmak önemli değil. Faşizm, Nazizm, şoven milliyetçilik gibi, sosyalizm gibi teoriler kolektivist çizgiye daha yakındır. Bu tür bir ayırım zannediyorum daha mantıklı, daha manidar olabilir ve böyle bir ortamda liberalizm bu bireycilik teorileri arasında hem teorik olarak hayli güçlü -çok güçlüsü diyemeyeceğim, çünkü anarko-kapitalizm daha güçlü teorik olarak- büyük bir ihtimalle, hem de tatbik kabiliyeti olması bakımından tecrübeyle daha güçlü hale gelmiş bir teoridir. Anarko-kapitalistlerin devleti reddetmesine karşı, liberaller devleti kabul ederler ama sınırlı ve sorumlu bir devlet isterler; fakat anarko-kapitalistlerin eleştirilerini bazı durumlarda liberaller karşılayamaz. Devletin varlığının gerekliliğini ve meşruluğunu ispatlamak zordur bir anarşiste karşı, anarko-kapitalizme karşı; ama pratik olarak söyleyebiliriz. İnsanlık tarihinde bir yöneten-yönetilen ayırımı olmuştur. Devlet denilen şeye ihtiyaç vardır. İyi sınırlandırıldığında veya doğru fonksiyonlar üstlendiğinde, devlet yararlı bir şeydir şeklinde konuşmamız pekala mümkün.

Türkiye’ye gelince, Türkiye’de ne yazık ki, muhafazakâr bir fikir geleneği yok. Türkiye’de tavır olarak muhafazakârlık var. Hatta bu tavır olarak muhafazakârlığı tutuculuk olarak da tanımlandırabiliriz. Ben muhafazakârlığa tutuculuk denmesine karşıyım. Ayrı ayrı kullanıyorum bu kelimeleri. Muhafazakârlığı felsefi olarak görüp onore etmemiz gerekir. Ama tutuculuk, tavırda tutuculuktur. Tavırda tutuculuk Türkiye’de her kesimde vardır. Mesela Türkiye’nin en tutucu kesimi, sosyal demokratlardır. Fakat felsefi olarak muhafazakârlık gelişmemiştir. Mesela, büyük muhafazakâr yazarlar Türkiye’de yoktur. Liberallerin de olmadığı söylenir ama liberal yazarlarla muhafazakâr yazarları karşılaştırdığımızda, aslında liberallerin daha güçlü olduğunu görüyorsunuz; Cavit Bey, Sakızlı Ohannes Efendi gibi şahısları ilk liberal entelektüeller arasında sayabileceğimiz gibi; siyasi olarak baktığımızda da, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ilk liberal siyasi harekettir. Hüseyin Avni Ulaş, Ali Şükrü Bey gibi isimler, yani iktidarın sınırsızca kullanılmasına itiraz etmiş önderlerin çıktığını görüyorsunuz. Fakat muhafazakârlık deyince aklımıza o tür insanlar gelmiyor ne yazık ki. Bu bir problem…

İkinci problem; muhafazakârlık Türkiye’de büyük ölçüde dinle özdeşleştiriliyor. Dinî bakımdan muhafazakârlık. Ama din, muhafazakârlığın ille de başat unsuru olmak zorunda değil ve Türkiye’de dini önemseyen siyasi hareketler de muhafazakâr değil. Dini önemseyen siyasi hareketler çoğu zaman devrimci bir görünüm arz ediyor. Mesela Refah Partisi geleneği devrimci bir çizgidir, hızla muhafazakârlaşıyorlar; ama bir çeşit devrim yapma peşinde koşan, topluma yeni bir şekil verme peşinde koşan bir harekettir. Muhafazakârlık, bu anlamda merkez sağ partilerde ve merkez sol partilerde daha baskın bir şekildedir. Beni özellikle ilgilendiren, felsefi bir gelenek olarak liberalizmin ve muhafazakârlığın durumu. Türkiye’de felsefi bir gelenek olarak sosyalistler var ve hayli kuvvetli. Buna karşılık liberaller, büyük liberal yazarlar gelmesine, liberal hareketler olmasına rağmen, süreklilik kazanamamışlar ve Türkiye’ye damga vuramamış ya da istenen ölçüde vuramamışlar.

Liberalizm Türkiye’de entelektüel olarak bir yükselme sürecinde ve muhafazakârlarla at başı gidiyor; çünkü liberaller daha üst seviyedeki fikir faaliyetleriyle uğraştıkları için daha az sayıda insanı etkileyebiliyorlar. Buna karşılık muhafazakâr camia çok daha geniştir Türkiye’de. Muhafazakâr camianın entelektüellerinin önemli bir bölümü, liberal tezlerin hiç değilse bir bölümünü kabul etme durumuna geldiler. Özellikle son on senedir liberalizmi inançla, istikrarla, ısrarla yaymaya çalışan insanlar var. Bunların varlığı son derece etkili olmuştur ve bu süreçte daha da etkili olacaktır. Ne yazık ki, öbür kesimlerde fazla liberalleşme eğilimi yok. Mesela sosyal demokratlarda, Kemalistlerde, milliyetçilerde fazla liberalleşme eğilimi yok; ama hâlâ otoriterleşme var. Çünkü onların yaşayarak öğreneceği bir süreç yok. Daha doğrusu onlar da baskı altında değiller şu anda. Onların baskı altına geldiği dönemler olursa onlar liberal tezlerin kendileri için anlamlı olduğunu görecek ve bunları kavrayacaklardır.

Kitabınızda, liberalizm, sosyalizm ve muhafazakârlığın söylem düzeyinde iç içe girdiğini söylemişsiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Türkiye’yi bu noktada hangi konumda görüyorsunuz?

Türkiye’de bunlar iç içe geçmiş vaziyette. Belki çok da anormal değil, dünyanın diğer ülkelerinde de, zannediyorum, bunlar iç içe geçmiş vaziyette. Fakat bizdeki kadar karışık olmayabilir. Mesela Amerika’da da aynı. Amerika’da liberal dediklerimiz, bazı yerde sosyal demokratlar, bazen sosyalistlerdir. Amerika’da mesela Cumhuriyetçi Parti muhafazakâr bir partidir, ama piyasa ekonomisini en istikrarlı savunan odur; yani bazı liberal tezler pekala muhafazakâr tarafından da savunulmaktadır.

Bu ayırımların çoğu yerde ortadan kalkmaya başladığı iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunu söyleyemeyiz, yani bir zamanlar söylendiği gibi, ideolojiler bitti, ideolojiler ortak bir kararda buluştu, şeklinde bir şeyler söyleyemeyiz. Fikir olarak bunların arasındaki ayrım devam ediyor, ama pratik olarak, siyaset pratiği olarak, biraz daha yakın duruyorlar. Mesela Almanya’da Schröder, İngiltere’de Tony Blair liberal politikalar uyguluyorlar, ama bunlar sosyal demokrat partilerin başındaki insanlar, gördüğünüz gibi pratik olarak bazı şeyleri kabul ediyorlar. Mesela Thatcher’dan daha iyi bir Thatcher’cı olduğu söyleniyor Tony Blair’in. Blair, Thatcher’ın uyguladığı politikalarda önemli bir değişiklik yapmadı çünkü. Fakat şöyle bir problem de var. Biz bu tür olaylarla felsefi seviyede, entelektüel seviyede ilgilenmek durumundayız. Böyle bakıldığında da liberallerle, sosyalistler ve muhafazakarlar arasında bir çekişme olduğu görülüyor.

Türkiye’yi ele alacak olursak, Türkiye’de aslında sosyalizmin tesiri sanırım çok daha yaygın ve çok daha derindir. Mesela bir sosyalist, sosyal adalet görüşünü savunur değil mi? Muhafazakâr da sosyal adalet görüşünü savunuyor. Aradaki fark yok oluyor. Keza, sosyalizm itibari ile devletçi bir teoridir. Her ne kadar sosyalistler inkâr etseler bile, sosyalizm pratik olarak devletçidir. Devletçi olmayan hiçbir sosyalist rejim çıkmamıştır. Teorik olarak da böyledir. Marx’ın yazılarından böyle olduğunu çıkartabilirsiniz. Çünkü devlet bir baskı organıdır. Egemen sınıfın, diğer sınıfları bastırma aygıtıdır, sosyalizm devletin yok olmadığı bir safha olduğu için, devletin var olduğu safhada sosyalist devlet baskıcı devlettir ve bu kaçınılmazdır. Liberal perspektiften bakıldığında bunu izah etmek gayet kolaydır; çünkü evrensel gerçeği tekeline aldığına inanan her hareket baskıcı olmak mecburiyetindedir. Şimdi devletin ekonomik hayata müdahale etmesi, toplumsal gruplar arasında gelir adaleti sağlama iddiasıyla gelir transferi yapması, gittikçe daha çok hizmeti üzerine alması vb. sosyalist tezlerdir. Sosyalizmin yansımalarıdır bunlar. Ama büyük ölçüde muhafazakârlar tarafından ve tabii liberalizmin felsefi temellerinden haberdar olmayan bazı liberaller, örneğin siyasi olarak bu işle ilgilenen kimseler tarafından da kabul edilmiştir. Büyük bir karışıklık var ve ondan dolayı ülke sağcı sosyalistlerle dolu.

Şimdi sosyal adalet tipik bir teoridir, muhafazakârlar da, sosyalistler de, muhtemelen faşistler de sosyal adalete sahip çıkacaklardır. Sosyal adalet için gerekli olan bir şey, kuvvetli bir devlettir. İktidarı sınırlanmamış bir devlettir. Halbuki liberal olarak biz bundan rahatsız olmak mecburiyetindeyiz. Gördüğünüz gibi, Türkiye egemen kültür olarak sosyalist kültürün kucağındadır ve sosyalist kültür kendilerinin sosyalist olmadığını zannedenleri de etkilemiştir. Daha da ilginci: Sosyalist kültür, sosyalizme şiddetle karşı olan kimseleri bile etkilemiştir ve onlarla iç içe geçmiştir. Ben kendi tecrübelerimden biliyorum ve bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ben anti-komünisttim, ailevi sebeplerden dolayı; bir şekilde komünizme antipati duymamdan dolayı. Fakat üniversiteyi bitirince anladım ki, ben aslında sosyalistim. Ailevi köken itibariyle anti-komünisttim ama, benim bildiğim bütün şeyler, altyapı, üstyapı, tarihî materyalizm, diyalektik materyalizm, vahşi kapitalizm, kapitalizmin insanları soyup soğana çevirmesi, devlet güdümlü bir ekonominin iyi olduğu, devletin bütün vatandaşlarını koruyup kollaması gibi görüşlerdi. Bunu terk ettiğim zaman rüyadan uyanır gibi oldum. Bu nedir, diye bir arayış başladı bende ve inançlarımdan şüphe etmeye başladım. Tabii bu şüphe ediş Turgut Özal’ın iktidara gelmesiyle koyulaşmaya başladı. O yüzden sağcı sosyalistlikten yavaş yavaş çıkıp liberallikte karar kıldık. Ama bugün hâlâ bir sürü adam sosyalizmle ortada geziyor, farkında değil, kendisine sağcı diyor, sosyalizme karşı olduğunu söylüyor, hatta sosyalistlerle kavga ediyor. Dayak atıyor, dayak yiyor… ama sosyalist.

Liberal demokrasilerin temsil anlamında krize girdiğine yönelik eleştiriler var. Çok kültürlülük ve radikal demokrasi tartışmaları cins, din ve etnisiteye dayalı temsil sorunlarını ve kimlik taleplerini gündeme getiriyor. Bu bağlamda liberal demokrasilere yönelik ciddi eleştiriler söz konusu. Anayasal vatandaşlık sizce söz konusu temsil krizinin giderilmesi açısından önemli olabilir mi?

Tabii, anayasal vatandaşlık kavramı büyük ölçüde liberallerin savunduğu bir kavram. Anayasal vatandaşlığın anlamı şu; bizim bu ülkeye olan bağlarımız, vatandaşlık bağlarımız, herhangi bir dile, herhangi bir dine, herhangi bir etnisiteye falan dayanmamalıdır. Vatandaşlık o kadar geniş olmalıdır ki, bu vatandaşlık kavrayışı içerisinde farklı dil, din, etnisiteye rağmen bir arada bulunabilmeliyiz. Aynı zamanda vatandaşlık kavramı o kadar dar anlamda olmalı ki, bütün bu farklılıklara rağmen bir arada yaşama arzusu göstermeliyiz. Anayasal vatandaşlık, aşağı yukarı buna cevap verebilecek bir kavramdır. İdeal bir cevap değildir şüphesiz; ama başka alternatiflerle karşılaştırıldığı zaman daha mantıklı bir cevaptır.

Anayasal vatandaşlık öyle geniş bir şey olacak ki, insanların farklılıklarını eritmeden bir arada tutacak; ama öyle de dar bir çerçeve olacak ki, farklılıklarına rağmen insanlar bir arada durmak isteyecekler. Anayasal vatandaşlık, liberal ilkelere dayalı bir siyasi yapılanma, sınırlı ve sorumlu bir devlet, parçalanmış ve kontrol altına alınmış bir iktidar, alabildiğine genişlemiş bir piyasa ekonomisi bütün insanların lehinedir. Bütün insanların hayatını zenginleştirecek ve onlara insan olmanın zevkini daha çok tattıracak bir modeldir. Yine de altını çizmek istediğim bir şey var; tabii ki burada liberalizmi överken, liberalizmin bu kadar iyi olduğunu anlatırken, hep karşılaştırmalı perspektiften bakıyoruz, hem teorik olarak, hem pratik olarak. İşte Faşizm’e göre, Nazizm’e göre, Sosyalizme göre daha iyi olduğunu söylüyoruz; ama bunu söylerken liberalizmin yeryüzü cenneti yaratacak proje olduğunu, liberal ol, gerisini merak etme diyebileceğimiz bir şey olduğunu ima etmiyorum. Sadece, madem ki bir yere doğru bir tercih yapacağız, şıklarımız bellidir. Liberalizm daha iyi görünmektedir, bu benim tercihimdir ve kendi tercihimi meşrulaştırmak ve açıklamak durumundayım, böyle bakıyorum. Liberallerin istediği toplumsal düzende sosyalistlere de hayat var, ortodoks sosyalistlere de hayat var. Ama ortodoks sosyalistlerin istedikleri toplumsal düzende, liberallere yer yok. Kimse Sovyetler Birliği’nde kapitalizmi savunamazdı, ben kapitalistim diyemezdi, ama Amerika’da ben komünistim diyebilirsin veya İsviçre’de komünistim diyebilirsiniz ve hatta kafa dengi adamlar varsa bir komün kurup yaşayabilirsin de. Bu pratik de gösteriyor ki , liberalizm çok daha insanidir.

Liberalizme yönelik önemli bir yanlış algılamanın liberalizmin belli sınıflara mâl edilmesi olduğunu belirtiyorsunuz. Liberal öğretide özellikle kanun önünde eşit haklar ve fırsat eşitliği gibi önemli ilkeler savunulurken, Türkiye’de liberalizmin ekonomik olarak daha alt tabakalarda bulunan insanlara ulaşamamış olmasını neye bağlıyorsunuz?

İnsanların büyük bir bölümü bu meseleleri bizim konuştuğumuz gibi konuşmazlar. Bunları düşünmezler, insanların büyük bir bölümünü günlük hayat şartları ilgilendirir ve insanlar bu ekonomik kriz ortamında, akşam eve nasıl ekmek götüreceğiz, yakıt parasını nasıl ödeyeceğiz kaygısındadırlar. Entelektüel olarak da çok daha zengin, zevkli bir hayat var; ama oturduğun yer bellidir. İnsanların çoğu böyle günlük gaileleri bir tarafa atıp bilim, felsefe, düşünce faaliyetleriyle uğraşacak, Locke ne demiş, Habermas ne demiş, Hayek başka bir şey demiş gibi konuları düşünecek halleri yok. Fakat nedense harcıalem görüşler var piyasada. Galatımeşhur görüşler var. Liberalizm zengin sınıfın ideolojisidir şeklinde… Nerden çıktı ortaya? Hangi zengin liberalizmi savunuyor? Türkiye’deki zenginler mi, dünyadaki zenginler mi, kim savunmuş. Liberalizm fakirlerin aleyhine hareket ediyormuş. Niye? Tam tersine, liberalizm, piyasa ekonomisi, hukukun hakimiyeti, fakirlerin lehinedir. Hukukun bireyler arasında, statülerinden dolayı, sınıflarından dolayı, insani özelliklerinden dolayı, etnisite, din, dil, vs.den dolayı ayrım yapmaması demektir liberalizm. Bu kimin işine yarayacaktır? Güçsüzün işine yarayacaktır. Güçlü adam, güçlü sınıf her yerde güçlüdür. Şimdi zannediyor musunuz siz, sosyalist ülkelerde güçlü sınıf yoktur, vardır; bürokrat sınıfı. Liberal ülkelerde de güçlü sınıf yok mu? Liberal ülkelerde de var. Her zaman zengin fakirden, bilgili bilgisizden daha avantajlı durumdadır. Bir profesörle bir işçi arasında ihtilaf çıktığı zaman, mahkemeye gidildiğinde profesör avantajlıdır. Çünkü daha güçlüdür. Zenginle fakir aynı problemle mahkemeye gittiğinde zengin avantajlıdır ve her sistemde güçlüler iktidara daha kolay ulaşırlar. Mesela bizde, sosyal adalet çağrıları yapıyorlar, zannediyorlar ki devlet fakirlere para dağıtacak. Sonuçta yine hiç umulmadık kişiler parayı götürür. Nasıl mı? Bunlar üst seviyedeki adamlardır, hükümetler ve bürokratlarla dostluk ilişkileri vardır, onlara ulaşabilir ve onları besleyebilirler. Fakir adamın ise zengin arkadaşı yoktur, güçlü arkadaşı yoktur, politik bağlantıları yoktur. Fakir adam devlet dairesine girerken korkar, başıma bir hal gelecek diye, ürker, mahkemeye gittiği zaman eli ayağı titrer: Dolayısıyla, iyi işleyen, vatandaşlar arasında ayrım yapmayan bir hukuk sistemi fakirin lehinedir ve liberallerin savunduğu budur.

Diyelim ki ben bir işçiyim, hiçbir vasfım yok. Devletin kontrol ettiği bir ekonomide ancak “dayı” bulursam vasfım olmadan bir işe girebilirim. Ama herkesi işe alamaz ki, bu devlet. Yani dayısı olan dayısı olmayana üstün gelecektir. Peki dayısı olmayan ne yapacak? Halbuki piyasa ekonomisinin yarattığı zenginlik içerisinde, yani iş imkânlarının geliştirilmesi, müteşebbisin çoğalması, yeni iş alanlarının ortaya çıkartılması, işgücüne olan ihtiyacı arttıracaktır. Dolayısıyla benim şansım artacaktır. İmkânlar genişlerse, büyüyen firmalar, büyüyen işletmeler, müteşebbisler ne yapacaktır. Vasıfsız adamı da, vasıflı adamı da istihdam etmek isteyecektir. Bu bakımdan liberalizm, eğer ki bir sınıfın lehine işliyorsa; bu, fakir sınıflardır. Tabii bunu görmek ve göstermek o kadar zor oluyor ki…

Tarihî gelişim itibariyle de liberalizm bir orta sınıf arayışıdır, bir burjuva ideolojisi olarak ortaya çıkmıştır. Burjuva, orta sınıf demektir.Yani burjuva, dinî imtiyazlara dayanmadan, ruhban sınıfından gelmeden, aristokrat sınıfından gelmeden, krala yakınlıktan yararlanmadan zenginleşmiş, ayakları üstünde durmuş, durur hale gelmiş, ticaret ve hatta sanayi erbabından oluşmuştur. Feodal dönemde ayrı ayrı hukuk sistemleri vardı. Ne demiş liberaller: Herkes aynı hukuk sistemiyle yargılansın. Keza mülkiyet gasp ediliyormuş, adam çalışıyor çabalıyor, feodal bey buna el koyuyor. Mülkiyete saygı gösterilsin, mülkiyet rızayla transfer edilsin, piyasada transfer edilsin veya hediye şeklinde transfer edilsin demişler. Şimdi bunlar, tabii ki, öncelikle mülkiyet sahibinin lehinedir. Mülkiyeti olmayan kişi için bu, başlangıçta, bir şey ifade etmez, ama mülkiyeti kollayan düzenin ortaya çıkarttığı imkânlardan sonunda her kesim yararlanır. Çünkü eğer mülkiyet kolayca gasp ediliyorsa, bugün adamın evi gasp ediliyorsa, yarın bir gün senin üzerindeki kazak gasp edilir, yazdığın kalem gasp edilir vs. Bu bakımdan mülkiyeti koruyan bir düzen eninde sonunda herkesin lehine olacak bir düzendir. Fakat bunu kavramak için galiba biraz açık zihinli olmak gerekiyor.

Liberallerin istediği düzen şudur: Bir orgeneralle bir işçinin çocuğu arasında ihtilaf çıktığında ve mahkemeye gittiğinde ikisinin eşit muamele göreceği bir düzendir. Sabancı’nın torununun bir fakir köylü çocuğuna çarptığı durumda, mahkemeye gittiklerinde Sabancı’nın torunu haksızsa, bu haksızlığın tespit edileceği ve maliyetinin ödetileceği bir düzen ister liberalizm. Hiçbir zaman liberaller zenginleri savunmamışlardır. Zenginlerin liberal olması da az görülen bir durumdur. Zenginler tam tersine, devletçi olmayı severler. Ama çok baskıcı bir devlet istemezler. Muhtemelen kendilerini koruyacak, kollayacak, onlara yardımcı olacak, kıyak geçecek bir düzen isterler. Keza zengin iş adamlarının çoğunda korumacı eğilimler vardır. Devletten beslenmeyen, devlete eklemlenmemiş, devletin uzantısı olmayan müteşebbisler liberallerin saydığı sevdiği insanlardır.

Liberal sistemde fakirlerin şansı artar. Hukuk, denetim fakirler için gereklidir. Güçlüysem ben, her zaman bürokratları ikna ederim; ama fakirsem, gücüm yoksa, tek sığınacağım yer yargıdır. Liberallerin istediği şudur: Biz bize yapılan haksızlıkların, diğer kardeşlerimizden gelen haksızlıkların veya devletten gelen haksızlıkların mahkemelerde püskürtüleceğinden emin olmalıyız; ancak böyle bir ortamda çalışır çabalarız. Böyle bir ortam olmadığı için herkes Türkiye’den kaçmak istiyor. Kamuoyu araştırmaları Türkiye’de üniversite gençliğinin %95’inin yurtdışına kaçmak istediğini gösteriyor. O kadar kötü bir memleket mi? Tamam, cennet değil; ama o kadar kötü de bir memleket değil. İyi bir coğrafyadayız, evet deprem var; depreme dayanıklı evler yapabiliriz. Dört mevsimi yaşıyoruz. Çok daha iyi bir ülke haline getirebiliriz, sevdiklerimiz burada, kökümüz burada, yine de kaçmak istiyoruz, niye? İnsan gibi bir muamele göreceğimizden emin değiliz. Burada hayatımızı normal sürdürebileceğimizden emin değiliz. Amerikalı bizden daha mı akıllı; İngiliz, Alman bizden daha mı akıllı? Hayır! İşte temel bazı ilkeler var. Bu bakımdan liberalizme böylesine edepsizce saldıranlara bir şey söylemek lazım: Pratik olarak örnek gösterin bize. Sizin sevdiğiniz modelin kurulduğu ve insanların daha mutlu olduğu bir örnek gösterin ya da bunun mümkün olduğunu bize ispatlayın.

Son olarak şunu söyleyebilirim; liberallik iyi bir şey olmakla beraber hayatın bütünü değildir, hayatımızın bir kısmını anlamlandırır. Kendi başına bir hayat tarzı da değildir, liberallik. Yani hayatımıza bir renk katabilir, bazı görüşleri bize verebilir; ama hayatın her alanını anlamlandıramaz liberalizm. Tanrı var mı, yok mu? Hayat nedir? Nereden geliyor, nereye gidiyor? Bunun için dine, felsefeye, metafiziğe, başka şeylere bakmamız lazım. Böyle iyi anlaşılmış, sınırlarının farkına vardığımız bir liberalizm, hepimiz için iyidir. Hem meslek hayatımızı zenginleştirir, hem ülke problemlerini açıklama gücümüzü geliştirir, hem de belli liberal ilkeler hayat bulduğu ölçüde Türkiye’nin problemlerini çözer. Ama unutmayalım ki, hayat bir akıştır, bir süreçtir. Yeryüzünde cennet yaratma peşinde koşmamalıyız, sadece problemlerimizin bir kısmını temelli çözmeli, bir kısmını makul, tahammül edilebilir sınırlar içine çekmeye çalışmalıyız. Bu bakımdan da liberalizmi öğrenmekte fayda var. Sadece liberal eğilimlilerin değil, liberalizme karşı olanların da liberalizmi öğrenmesinde fayda vardır.

Söyleşi: Memet Zencirkıran

Memet Zencirkıran (derleyen), Entelektüel Perspektif: Kültür, Siyaset ve Toplum Söyleşileri, Alfa Kitabevi, 2004, ss. 217 – 246.