Ahmet Yıldız – ‘Gâvur Hakkı’ndan bugüne gayrimüslim algısı

İmparatorluktan milli devlete geçerken, eşitlik aslında yine bir “ideal” olarak kaldı. Millet-i hâkime kodu “unsur-u asli” anlayışına dayalı olarak bu defa Türklük üzerinden yeniden üretildi. Cumhuriyetin politik lügatçesi “sınıfsız ve imtiyazsız kaynaşmış bir kitle” mefkûresine bağlı olarak “milli birlik ve devlete hürmet” şiarı üzerinden oluşturuldu. Millet, medeniyet, vatan, devlet ve teb’a tabirleri yeniden tanımlanırken buna “ekalliyetler” de eklendi. “Arzu-yu şahane” yeni sahipleri üzerinden varlığını sürdürürken, ekalliyetler “Kanun-u Esasi Türkü” olarak tanımlandı, çünkü “damarlarda akan kan” artık “asil” olan ve “asil olmayan” sınıflamasına tabiydi. Eric Jan Zürcher’in isabetle belirttiği gibi, milliyetçi bağlamda dinin yerini mefkûre alırken, dinî karakterli “ilim” kavramı tamamen pozitivistleştirilmekteydi.

İmparatorluğun kozmopolit ve çoğulcu siyasi dili, bize “millet-i sadıka” tabirini kazandırmıştı. 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, herkes kendi “devletini” kurmaya koşarken, gayrimüslim topluluklar içinde Osmanlı’yı kendi “devleti” olarak benimseyen bir tek Hıristiyan milletinin Ermeni mezhebi vardı. Sadık bir teb’a idi Ermeniler ve bunun için imparatorluğun Rumlardan boşalan dışişleri kadroları Ermenilere emanet edilmişti. Ne zaman ki, 93 harbinden sonra Ermeniler de kendi devletlerini kurma “yarışına” katıldı, işte o zaman yerden göğe dizilen küpün altından biri çekilince hak ile yeksan olması gibi, imparatorluğun Müslüman Türk ve Kürtleriyle gayrimüslim Ermenileri arasına “kılıç” girdi. İttihatçıların “Ermeni meselesini” tehcir yoluyla “hallederek” yoluna koyma teşebbüsü, siyasi literatürümüze “ırkçı” bir doğum yaptırdı: “Ermeni dölü”. Sayısını bilmediğimiz çoklukta Ermeni kız ve kadınından, zorunlu evlenmeler ya da tecavüz yoluyla doğan bir kuşak, hem de bu sürecin “failleri” tarafından, “Ermeni dölü” olarak adlandırıldı. Bu tabirin her türlü insani değeri ayaklar altına alan inciticiliği izahtan varestedir. “Ermeniliğin” “piçlikle” eşlenmesi ve “Ermeni dölü” tabirinin yaygın kullanımı, hatta, Sabiha Gökçen ve elbette, tersinden, Abdullah Öcalan örneklerinde yaşandığı gibi, bizatihi Ermenilik izafesinin bile hakaret-amiz bir vasıf olarak kullanımı, milliyetçi siyasi dilin “gâvur hakkı”ndan “Ermeni dölü”ne evrilirken kaybettiği irtifayı ortaya koyması açısından ibret-amizdir.

Milliyetçiliğin siyasi tasavvuru, adaletten ve hakkaniyetten yoksundur. Bu dilin, bütünüyle kendini haklılaştırmak üzerine kurulu savunmacı refleksi, Ermeni meselesine bakışımızı körleştirmekte ve onu bir tür milli varlık ölçeğinde hayat-memat meselesine dönüştürerek, insani duyarlılıklarımızı milliyetçi reflekslere kurban vermektedir. Kendine dönük nefis muhasebesi yapamayanların şişkin egoları, kendilerini hatasız algılama gibi bir yanılsamaya yol açar. Kolektif düzeyde milletler de, kendi tarihlerine “milli gurur ve enaniyet” penceresinden baktıklarında, bu tarihi sütün berraklığını yansıtan bir aklığa boyama eğilimindedirler. Milli durum, insani durumun tazammunlarını dışsallaştırmaktadır. Türkiye, Ermeni meselesine ve Ermenilere bakışını, tarafgirlik zemininden adalet zeminine taşımak zorundadır. O zaman, tecavüzün, yağmanın ve ihanetin bize bakan yüzünü de göreceğiz; göz yaşartıcı vefa, sadakat ve merhamet tablolarıyla birlikte. O zaman Ermenilerin yaptıkları yanlışlar kadar kendi hatalarımıza da projektör tutarken, “gâvur hakkı” kaygısını yeniden yüklenecek, çatışma yerine empatik bir dili ikame etme yolunda mesafe alabileceğiz.

 

* Siyaset Bilimci

Zaman, 03.03.2012

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,733TakipçilerTakip Et