Hans-Hermann Hoppe’nin Sorunu, Matt Zwolinski

Çeviren Atilla Yayla

20 Eylül 2026’da Hans-Hermann Hoppe, her yıl olduğu gibi Türkiye’nin Bodrum kentindeki bir tatil otelinde düzenlenen Mülkiyet ve Özgürlük Cemiyeti’nin yirminci yıllık toplantısında bir konuşma yaptı. Cemiyet 25 Ekim’de kaydı yayımladığında, özellikle bir bölüm nedeniyle konuşmadan alınan bir klip hızla dolaşıma girmeye başladı.

Dr. Hans-Hermann Hoppe, Gazze ile Holokost arasında bir karşılaştırma yapılmasını eleştiriyor; İsrail’in suç teşkil eden eylemlerinin videolarla belgelenmesine karşılık, Holokost konusunda adli tıp delillerinin bulunmadığını ve Nürnberg mahkemelerinin niteliğini buna gerekçe gösteriyor. “Birinci Dünya Savaşı’nda böyle bir şey olmadı. İkinci Dünya Savaşı’nda böyle bir şey olmadı” diyor.

Avrupalıların İsrail’in Gazze’deki savaşını Holokost’la karşılaştırmakta neden yanıldıklarını açıklayan Hoppe, dinleyicilerine şunları söyledi: “Gazze’de olup bitenlerle, sözde Holokost’u karşılaştırmak gerekirse; Holokost söz konusu olduğunda, Almanya’da Holokost’un resmî anlatısındaki en küçük ayrıntıyı bile inkâr ederseniz hapse atılırsınız. Buna rağmen, Holokost inkârcısı olarak adlandırılanlar arasında bile şimdiye kadar tanıştığım hiç kimse o dönemde zalimce, kötü ve çirkin şeylerin yaşandığını inkâr etmedi. Fakat bu meseleleri biraz daha yakından incelerseniz —ki yine bunların hepsini Rothbard’dan öğrendim— hikâyede çok büyük boşluklar olduğunu görürsünüz. Kuşkusuz doğru olan bazı şeylerin arasına karışmış pek çok yalan vardır. Bu yerlerde hiçbir zaman adli tıp incelemeleri yapılmadı.”

Başka bir ifadeyle Hoppe, Gazze’nin Holokost’la karşılaştırılmasına, Gazze’de olup bitenleri abarttığını düşündüğü için değil, Holokost’u abarttığını düşündüğü için karşı çıkıyor. Gazze’deki vahşetin videolarla belgelendiğini, buna karşılık Holokost’a ilişkin delillerde “büyük boşluklar” bulunduğunu söylüyor.

Klibe ilişkin çevrim içi yorumların önemli bir kısmı faydasız yönlere sapmış durumda. Bu nedenle Hoppe’nin burada söylediklerinde gerçekte neyin sorunlu olduğu konusunda açık olmak istiyorum. Sorun, onun İsrail’in Gazze’deki tutumunu eleştirmesi değildir. Soykırım konusunda ciddi akademisyenler de dâhil olmak üzere birçok kişi aynı şeyi yapmıştır ve İsrail hükümetini eleştirmek antisemitizm değildir. Sorun, Holokost’u tanımlarken “sözde” ifadesini kullanması da değildir —en azından sadece bu değildir. Hoppe bu ifadeyi sürekli kullanıyor; görünüşe göre bu onun bir konuşma alışkanlığı. Aynı konuşmanın başka yerlerinde “sözde Alman suçluluğu”ndan ve “sözde Nürnberg mahkemesi”nden söz ediyor.

Asıl sorun söylediklerinin içeriğidir. Hoppe, tamamen soyut düzeyde “zalimce, kötü, çirkin şeylerin yaşandığını” kabul ederken, olayların ayrıntılarının “boşluklar” ve “yalanlarla” dolu olduğunda ısrar ediyor ve “bu yerlerde hiçbir zaman adli tıp incelemeleri yapılmadığını” ileri sürüyor. Üstelik bu bölüm, konuşmasının “son ve en tartışmalı tespitim” diye tanıttığı kısmında yer alıyor. Bu kısım, “Amerikan hükümetini yönetenler” arasında “orantısız ölçüde etkili” olan grubun “Yahudi lobisi” olduğu ve “akademiye bakarsanız bütün üst düzey pozisyonların Yahudiler tarafından işgal edildiği” iddiasıyla başlıyor. Bunların tümü, Holokost inkârı ve çarpıtılmasında kullanılan tanıdık söylemin neredeyse satır satır aynısıdır.

Özellikle adli tıp iddiası, tanıdık ve açıkça yanlışlanabilir bir klişedir. Adli tıp kanıtları mevcuttur ve iyi belgelenmiştir. 1945’te Polonyalı araştırmacılar, Auschwitz gaz odalarından alınan metal parçaları ile kurbanların saç örneklerini Kraków’daki Adli Araştırmalar Enstitüsü’ne gönderdiler; burada yapılan kimyasal testlerde siyanür bileşikleri tespit edildi. Aynı enstitü, Holokost inkârcılarının iddialarına cevap olarak 1990’ların başında bölgeyi yeniden test etti ve yine pozitif sonuçlar elde etti.

Ancak tarihsel kayıt yalnızca adli tıp kanıtlarına dayanmaz. Aynı zamanda Nazilerin kendi belgelerine, Auschwitz komutanı gibi faillerin ifadelerine ve hayatta kalanların tanıklıklarına da dayanır. Sonuç olarak, yaşananların yalnızca birkaç “zalimce, kötü, çirkin şey” olmadığından; Nazi devleti tarafından yaklaşık altı milyon Yahudinin ve onlarla birlikte milyonlarca başka insanın öldürüldüğü sistematik bir soykırım olduğundan şüphe etmek için güvenilir hiçbir tarihsel gerekçe yoktur.

Eğer Hoppe’yi ilk kez duyuyorsanız, doğal olarak şu soru akla gelir: Bu, aksi takdirde ciddi sayılabilecek bir kariyerin son döneminde yaşlı bir adamın çirkin şeyler söylemesinden ibaret bir sürçme midir? Bu makaledeki amacım bunun böyle olmadığını göstermektir.

Hoppe’nin kendine özgü liberteryenizm anlayışı, her zaman kültür, ırk ve hiyerarşi hakkında liberteryenizmin kendisiyle zorunlu hiçbir bağlantısı bulunmayan çeşitli zararlı kabullerle birlikte gelmiştir. Aşağıda Hoppe’nin kim olduğunu, neyle ün kazandığını ve onu meşhur eden argümanın, onun üzerine inşa ettiği siyaseti neden destekleyemeyeceğini açıklayacağım.

Kısa Versiyon

  • Hoppe, liberteryenizmin gerici kanadındaki en görünür figürlerden biridir ve internette çok aktif belirli bir genç liberteryen tipinin sevdiği “fiziksel olarak uzaklaştırma” sloganının kaynağıdır.
  • Ciddi bir düşünür olarak sahip olduğu itibar, anarko-kapitalizmin doğruluğunu tamamen a priori temeller üzerinde kanıtladığını ileri süren “argümantasyon etiği”ne dayanır. Kanıt basit ve akılda kalıcıdır, fakat liberteryenizme oldukça sempatiyle yaklaşanlar da dâhil olmak üzere filozofların büyük çoğunluğu tarafından kesin biçimde reddedilmiştir.
  • Hoppe’nin siyaseti, liberteryenizmi, kendisinin “en tavizsiz türden” diye adlandırdığı bir muhafazakârlıkla birleştirir. Özgürlüğün kültürel homojenlik gerektirdiğine, kültürler arasındaki eşitsizliğin “ortadan kaldırılamaz” olduğuna inanır ve bunun nedenini açıklamak için ırk bilimine başvurmuştur.
  • Komünistlerin ve demokrasi savunucularının, “gerekirse şiddet kullanılarak”, “fiziksel olarak uzaklaştırılması” gerektiğini yazmıştır ve yirmi yıl boyunca liberteryenlerin beyaz milliyetçileri ve ırk bilimcilerini dinleyebileceği bir forum işletmiştir.
  • Eylül 2026’da Bodrum’da yaptığı, Holokost hakkında şüphe uyandıran ve “Yahudi lobisi”ne orantısız bir güç atfeden konuşma; hiyerarşi ve dışlama, ırk bilimi ve yerleşik, geleneksel bilgeliğe yönelik provokatif şüpheler içeren onlarca yıllık yazıları ve halka açık konuşmalarıyla büyük ölçüde süreklilik içindedir.

Hoppe Kimdir?

Hoppe 1949’da Batı Almanya’da doğdu ve doktorasını Frankfurt’ta, demokratik müzakerenin büyük teorisyeni Jürgen Habermas’ın danışmanlığında tamamladı. 1986’da Nevada Üniversitesi, Las Vegas’ta Murray Rothbard’a katıldı ve sonraki on yıllarda Rothbard’ın başlıca entelektüel mirasçısı ve Ludwig von Mises Institute’un kalıcı isimlerinden biri hâline geldi.

En bilinen kitabı Democracy: The God That Failed (2001), monarşinin demokrasiye tercih edilebilir olduğunu savunur —gerçi aynı zamanda her ikisinin de anarşizmden daha aşağı olduğunu ileri sürer— ve gerçekten liberteryen bir düzenin, her biri istediği kişileri dışlama özgürlüğüne sahip özel sözleşmeli topluluklardan oluşan bir yama düzeni şeklinde olacağını savunur.

Bazı genç liberteryenler arasında, özellikle çevrim içi ortamlarda ve radikal anarko-kapitalist çevrelerde, Hoppe’ye büyük hayranlık duyulur. O, “temel”dir. Hayranları, “fiziksel olarak uzaklaştırma” yöntemi olarak Pinochet rejiminin siyasi mahkûmları uçaklardan atma uygulamasına gönderme yapan “ücretsiz helikopter gezileri” hakkında görseller paylaşırlar. Bu görseller, internetin belirli bir köşesinde baskın hâle gelen yarı şaka üslubuyla sunulur; burada ironi, şakanın nerede bittiğini ve nefretin nerede başladığını söylemeyi zorlaştırır, buna karşılık bunu inkâr etmeyi kolaylaştırır.

Bununla birlikte Hoppe’nin adı, itibarını kazandığı Rothbardcı ve Avusturya Okulu çevrelerinin dışında büyük ölçüde bilinmez. Ana akım siyaset filozoflarının çoğu onun adını hiç duymamıştır ve duyanlar da eserleriyle nadiren ciddi biçimde ilgilenir. Hayranları bunun sebebinin akademinin ondan korkan solcu bir monokültür olması olduğunu söyler. Fakat daha iyi ve daha basit bir açıklama vardır: Hoppe’nin temel felsefî argümanları pek iyi değildir. Özellikle “argümantasyon etiği”, liberteryen hakları gerekçelendirmeye yaklaşamaz bile. Üstelik bunu yapabilseydi dahi, Hoppe’nin bu haklara eklediği dışlayıcı siyaseti gerekçelendirmek için hiçbir şey sağlamazdı.

Argümantasyon Etiği

Hoppe’nin bir filozof olarak itibarı, her şeyden önce “argümantasyon etiği” adını verdiği tek bir argümana dayanır. Onun bu argüman adına ileri sürdüğü iddia olağanüstüdür. Argümantasyon etiğinin, liberteryen mülkiyet hakları teorisini geometrik bir teoremin kesinliğiyle kanıtlaması beklenir. Sezgilere başvuru yoktur, sonuçlar üzerine tartışma yoktur ve birbiriyle yarışan ahlâkî iddialar arasında dengeleme yapılmaz. Yalnızca saf, apodiktik bir kesinlik vardır.

Kanıt kabaca şöyle ilerler. Hoppe’ye göre argüman, anlaşmazlıkları güç kullanmak yerine ikna yoluyla çözme girişimidir. Argümana katılabilmek için her taraf, karşı tarafın kendi bedeni üzerinde münhasır kontrol sahibi olduğunu kabul etmek zorundadır. Birini ikna etmeye çalışırken aynı anda onun bedenine zor kullanarak kendi kontrolünüz altındaymış gibi davranamazsınız. Bu nedenle öz-sahipliğe karşı argüman ileri sürmek, yüksek sesle konuşarak “konuşamıyorum” demeye benzer bir tür “edimsel çelişki”ye düşmek anlamına gelir. Öz-sahiplik de bütün liberteryen mülkiyet teorisinin temeli olduğuna göre, liberteryenizmi reddeden herkes ağzını açtığı anda kendi kendisini çürütmüş olur.

Eğer gerçekten işe yarasaydı, bu olağanüstü bir argüman olurdu! Liberteryenizmin en sert eleştirmenlerinin bile her ağızlarını açtıklarında zımnen liberteryenizmi varsaydıklarını düşünmek şaşırtıcı olmaz mıydı? Anarşizmin veya karma ekonominin gerçek dünyada ne tür sonuçlar ürettiği gibi dağınık ve zahmetli meselelerle uğraşmak zorunda kalmadan, yalnızca saf mantık yoluyla liberteryenizmin doğru olduğunu kanıtlayabilmek harika olmaz mıydı?

Ne yazık ki Hoppe açısından, çok az akademisyen bu “kanıt” tarafından ikna edilmiştir. Liberteryenler arasında bile —ki onlar sonuçlarına katılmaya çoğu kişiden daha yatkındır— cevap verenlerin çoğu argümantasyon etiğinin başarısız olduğu sonucuna varmıştır.

Temel problemin en titiz ifadelerinden biri, Danny Frederick’in 2013’te Reason Papers’ta yayımlanan yazısında bulunur. Frederick şu örneği düşünmemizi ister: (1) Serflerin konuşmasına izin verilen ve serfler de dâhil olmak üzere herkesin onların dinlenilme hakkını tanıdığı, fakat aynı zamanda (2) herkesin serflerin bedenlerinin lordlarına ait olduğuna inandığı feodal bir meclis hayal edin. Bu durumda mantıksal olarak tutarsız hiçbir şey yoktur.

Benim sizinle tartışmam, en fazla, sizi tartışmaya katılmakta özgür biri olarak görmemi gerektirir. Buna karşılık, liberteryen öz-sahipliğin gerçekten talep ettiği şey olan, bedeniniz üzerinde bütün dünyaya karşı ileri sürebileceğiniz ve uygulanabilir bir hakka sahip olduğunuzu kabul etmemi gerektirmez. Sizin konuşma hakkınız bulunduğunu, fakat emeğinizi veya böbreğinizi satma hakkınız bulunmadığını düşünmemde mantıksal bir çelişki yoktur.

Frederick’in ödünç aldığı hukuk teorisyeni Wesley Hohfeld’in kavramlarıyla ifade edersek, tartışmak en fazla birbirimizi konuşma konusunda bir özgürlüğe sahip kişiler olarak görmemizi gerektirirken, öz-sahiplik bir “talep hakları” demetidir. Frederick, Hoppe’nin argümanlarının başarısızlığının “kapsamlı göründüğü” sonucuna varmıştır.

Frederick bu görüşte yalnız değildir. Robert Murphy ve Gene Callahan da Hoppe’nin argümanını reddederler ve bedeninizi kullanarak tartışmanızın bedeninize sahip olduğunuzu, üzerinde durduğunuz bir toprak parçasında tartışmanızın da o toprağa sahip olduğunuzu kanıtlamasından daha fazla kanıtlamadığını belirtirler. Roderick Long ve Marian Eabrasu da başka boşluklar tespit etmişlerdir.

Hatta Hoppe’ye sempati duyanlar bile temel argümanın işlemediğini kabul ederler. 2023 tarihli bir savunma yazısı, “kullanım ile mülkiyet arasındaki boşluğu şimdiye kadar hiç kimsenin aşmayı başaramadığını” kabul ederek başlar ve ardından su sızdıran tekneye bir yama daha önermeye girişir.

Fakat şimdilik bu itirazları bir kenara bırakalım ve argümanın gerçekten işe yaradığını varsayalım. Bu bize ne kazandırırdı? En fazla, argümantasyon etiği bize güçlü bir öz-sahiplik hakkı ve bunun üzerine kurulu liberteryen mülkiyet teorisini temin eder. Bu haklar, mülk sahiplerinin insanları herhangi bir gerekçeyle —iyi ya da kötü— kendi mülklerinden dışlamalarına izin verirdi. Fakat bunların hiçbiri, mülk sahiplerinin kimi dışlamaları gerektiği hakkında bir şey söylemez. Hele belirli insan kategorilerini dışlamayı mülkiyetin amacı hâline hiç getirmez.

Liberteryenizmin içinde size demokratların tehlikeli komşular olduğunu, eşcinselliğin uygarlığı tehdit ettiğini veya bazı kültürlerin diğerlerinden aşağı olduğunu söyleyen hiçbir şey yoktur. Liberteryen olabilir, mülkiyet haklarına inanabilir ve buna rağmen —hatta tam da bu inançlar nedeniyle— özgür bir toplumun çoğulcu bir toplum olduğunu, birbirinden çok farklı insanların yan yana yaşayabildiğini düşünebilirsiniz. Eğer Hoppe başka bir yere varıyorsa, onu oraya götüren şey argümantasyon etiği değildir; bu etiğin ortaya çıkardığı varsayılan liberteryen mülkiyet teorisi de değildir.

Hiyerarşi, Dışlama ve Irk

Hoppe, Democracy: The God That Failed adlı kitabında şöyle yazar: “Liberteryen bir toplumsal düzende demokratlara ve komünistlere karşı hiçbir hoşgörü olamaz. Bunların fiziksel olarak ayrılmaları ve toplumdan çıkarılmaları gerekecektir.” Ardından aynı şeyin “örneğin bireysel hazcılık, asalaklık, doğa-çevre tapınması, eşcinsellik veya komünizm gibi aile ve akrabalık merkezli olmayan alternatif hayat tarzlarının savunucuları” için de geçerli olduğunu söyler; liberteryen bir düzen korunacaksa bunların da “toplumdan fiziksel olarak uzaklaştırılması gerekecektir.”

Hoppe’nin savunucuları bu pasajların bağlamından koparıldığını söylemeyi severler. Sonuçta Hoppe, devletin eşcinselleri ve Demokratları toplayıp götürmesini istemiyor. O, üyelerinin kurallar üzerinde önceden anlaşmaya vardığı, özel sözleşmeli topluluklardan oluşan devletsiz bir dünya tasvir ediyor. Çoğu liberteryen, gönüllü bir topluluğun üyelik için kısıtlayıcı şartlar koyabileceğini kabul eder; dolayısıyla savunucuları, Hoppe’nin yalnızca serbest birliktelik özgürlüğüne ilişkin temel bir liberteryen ilkeyi açıkladığını ileri sürerler. Görülecek bir şey yoktur.

Sorun şu ki Hoppe, bu tür toplulukların neler yapabileceklerini tarif etmekle yetinmez. Bize ne yapmaları gerektiğini de söyler ve görüşü sözleşmeli topluluklarla sınırlı değildir. Aynı bölümde liberteryenleri “gündelik hayatta dışlama haklarını yeniden ileri sürmeye ve kullanmaya” ve “eşitlikçilere, demokratlara, sosyalistlere, komünistlere, çokkültürcülere, çevrecilere” ve başkalarına karşı “hoşgörüsüzlüğün ve ayrımcılığın en aşırı biçimini uygulayarak (ve savunarak) kendilerini diğerlerinden ayırmaya” çağırır. Bu, mülkiyetin soyut olarak nelere izin verdiğine ilişkin salt bir teori değil, toplumsal dışlamaya yönelik pozitif bir programdır.

Hoppe’nin programı, argümantasyon etiğiyle ilgisi olmayan öncüllere dayanır ve Hoppe bunlardan birkaçını 2017’de kendi cemiyetinde yaptığı “Libertarianism and the Alt-Right” başlıklı konuşmada ortaya koymuştur.

Birinci öncül, saldırmazlık ilkesinin liberteryen bir toplumsal düzeni sürdürmek için yeterli olmadığıdır. Hoppe’ye göre kimseye saldırmayan bir komşu yine de “kötü” bir komşu olabilir ve “ona karşı şiddet kullanamayacağınıza göre”, topluluğun onun üzerinde “mülkünü satıp gitmesini sağlayacak kadar baskı kurmak amacıyla onu toplumsal bir dışlanmış hâline getirmesi” gerekir.

Fakat salt dışlama her zaman yeterli olmayacaktır. “Komünizmi, sosyalizmi, sendikalizmi veya demokrasiyi herhangi bir biçimde açıkça savunan” komşuların “yalnızca dışlanmaları değil, artık bir ölçüde meşhur olmuş Hoppe terimini kullanacak olursak, ‘fiziksel olarak uzaklaştırılmaları’, gerekirse şiddet kullanılarak uzaklaştırılmaları” gerekir.

Birkaç paragraf içinde Hoppe, saldırmazlık ilkesinin ötesine geçen ahlâkî yargılarda bulunabileceğimiz ve bu yargılar doğrultusunda hareket edebileceğimiz yönündeki görece masum bir varsayımdan, konuşma ile saldırganlığı olağanüstü ve tehlikeli biçimde birbirine karıştıran bir noktaya gelir. Demokrasiyi savunmanın, “bütün özel mülkiyet ve mülk sahipleri için açık bir tehdit” oluşturduğunu söyler. Fakat bu, özellikle tehlikeli türden bir safsatadır. Özel mülkiyete karşı argüman ileri sürmek, daha yüksek vergileri savunmanın hırsızlık olması kadar mülk sahiplerine saldırıdır. Bunu “tehdit” diye adlandırmak rahatsız edici derecede Orwellci bir hamledir; çünkü yalnızca farklı bir siyasi görüş ifade etmiş kişilere karşı şiddeti meşrulaştırır.

İkinci öncül, özgürlüğün homojenlik gerektirdiğidir. Hoppe şöyle der: “Komşuların barış içinde bir arada yaşaması, kültürde de bir ortaklık gerektirir: Dilde, dinde, âdetlerde ve geleneklerde ortaklık.” Ayrıca “çokkültürcülük, kültürel heterojenlik, aynı yer ve aynı toprak üzerinde” “liberteryen bir toplumsal düzene benzeyen herhangi bir şeyin yok olmasıyla sonuçlanmadan” var olamaz.

Üçüncüsü ise hiyerarşidir. Hoppe’ye göre liberteryenler “her şeyden önce gerçekçi olmalı ve en başından itibaren, Alt-Right’ın yaptığı gibi, yalnız bireylerin değil, farklı kültürlerin de eşitsizliğini insan varoluşunun ortadan kaldırılamaz bir gerçeği olarak kabul etmelidir.”

Bunun pratikte ne anlama geldiği yeterince açıktır. Göçmenler “kültürel yakınlık” bakımından elenmelidir; Hoppe’ye göre bunun “ampirik olarak öngörülebilir sonucu, münhasıran olmasa da çoğunlukla Batılı-beyaz göçmen adayları” olacaktır. Popülist bir liberteryen mesajın “başlıca muhatapları” gerçekten de “mülksüzleştirilmiş ve siyasal olarak etkisizleştirilmiş yerli beyazlar” olmalıdır.

Polis sokak suçlarına karşı sert davranmalıdır ve suçluların çoğu “genç Siyah veya Latin erkekler” ise, “öyle olsun; o zaman burunları en görünür biçimde kanatılacak insan örnekleri de onlar olmalıdır.” Antifa protestocularının uyguladığı şekilde tarif ettiği şiddet ve vandalizme karşılık olarak “polisin serbest bırakılmasını ve bu güruhun dövülerek boyun eğdirilmesini” ister.

Hakkını vermek gerekirse Hoppe, beyaz kimlik siyasetine bütünüyle teslim olunmasına karşı da uyarıda bulunur. “Stratejik kararları dayandırmak için ‘beyazlığı’ münhasır ölçüt hâline getirmek” ona göre “ciddi bir stratejik hata” olurdu. Fakat bu yalnızca stratejik bir itirazdır. Üstelik bunu gerekçelendirme biçimi, sınırlandırmaya çalıştığı görüşten daha da kötüdür.

Hoppe, beyazlığın ayırıcı çizgi olamayacağını, çünkü mevcut düzenden sorumlu yönetici elitin “her şeyden önce beyaz erkeklerden” oluştuğunu söyler. “Korunan azınlıklar” diye adlandırdığı gruplar —kadınlar, Siyahlar, Latinler, eşcinseller, göçmenler— bu düzenden yararlanırlar; fakat “bu sonucu mümkün kılacak entelektüel kapasiteye sahip değillerdi ve hâlâ da değiller.” Başka bir ifadeyle, ırk konusundaki ihtiyat kaydı da kendi içinde bir hiyerarşiye dayanır ve bu hiyerarşinin tepesinde beyaz erkekler bulunur. Azınlıklar gerçek düşman olamaz, çünkü buna yetecek kadar yetenekli değillerdir. Bu öncüllerin hiçbiri liberteryen ilkelerden çıkmaz. Bunlar milliyetçi sağın tanıdık kabulleridir; liberteryen bir mülkiyet teorisine eklenmiş ve sanki onun doğal sonucuymuş gibi sunulmuştur.

Liberteryenizm: Açık ve Kapalı

Daha önce de liberteryen geleneğin sınırlarının liberteryenlerin kabul etmek istediğinden daha geniş ve daha bulanık olduğunu ve kimin “gerçek” liberteryen olup kimin olmadığını tartışmanın büyük ölçüde enerji kaybı olduğunu savundum. Hâlâ bunun doğru olduğunu düşünüyorum.

Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, Hoppe, kelimenin güvenilir biçimde taşıdığı tek anlamda bir liberteryendir. Rothbard ve onun öncüllerinden gelen tanınabilir bir düşünsel soy içinde durur ve bu geleneğin temel kavramlarına dayanarak, onları kendi tarzında yorumlayarak, tanınabilir ölçüde liberteryen bir dil içinde akıl yürütür. Fakat bu olgudan pek de ilginç bir sonuç çıkmaz.

Tam da liberteryen gelenek yoruma bu kadar açık olduğu için, liberteryen olmak hem iyi hem kötü felsefî akıl yürütmeyle, hem takdire değer hem de iğrenç siyasi bağlılıklarla bağdaşabilir. Liberteryenler de tıpkı herkes gibi, paylaşılan ideolojik bir etikete göre değil, gerçekten söylediklerine ve yaptıklarına göre değerlendirilmelidir. Dolayısıyla, eğer Hoppe’de heyecan verici bir şey bulmuş genç bir liberteryenseniz, sizden şunu düşünmenizi isterim: Sizi başlangıçta liberteryen ideale çeken neydi? Öz-sahiplik fikri miydi? Saldırmazlık ilkesi miydi? Yoğunlaşmış iktidara karşı duyulan kuşku muydu?

Her ne idiyse, sizden bu bağlılığın Hoppeci kültürel homojenlik fikirleriyle, hiyerarşinin benimsenmesiyle, “serbest bırakılan” polisle ve “gerekirse şiddet kullanılarak” uzaklaştırılan komşularla nasıl bağdaştığını düşünmenizi istiyorum. Bunlar aynı tutarlı dünya görüşünün birbirini tamamlayan parçaları mıdır? Yoksa farklı ve belki de birbiriyle bağdaşmayan geleneklerden gelen, temelden farklı fikirler midir? Her liberteryen, açık veya örtük biçimde, özgürlüğün ne için olduğu sorusunu cevaplamak zorundadır. Hoppe bir cevap sunar.

Hoppe’ye göre özgürlüğün amacı ve değeri; akrabalık ve gelenek bağlarıyla birbirine bağlı, doğal elitler tarafından yönetilen ve kendilerine uymayan herkesi dışarıda tutma etrafında örgütlenmiş küçük, homojen topluluklar için alan yaratmaktır.

Benim benimsediğim alternatif vizyon ise açık toplum vizyonudur. Bu, ortak bir dine veya soya sahip olmayan yabancıların dünyasıdır; bu insanlar farklılıklarına rağmen gönüllü ve karşılıklı yarar sağlayan mübadele şartları içinde birlikte çalışırlar. Benim iddiama göre ikinci vizyon, klasik liberal geleneğin büyük düşünürlerinin gerçekte savunduğu vizyondur.

Adam Smith, en mütevazı bir ceketin bile birbirleriyle hiçbir zaman karşılaşmayacak binlerce insanın ortak emeğinin ürünü olmasına hayranlık duymuştu. 1934’te Viyana’dan ayrılan ve 1940’ta Avrupa’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne kaçan bir Yahudi olan Ludwig von Mises, toplumsal felsefesini iş bölümünün millet ve inanç sınırlarının tamamını aşan barışçıl iş birliğinin motoru olduğu fikri üzerine kurmuştu. Kendisi liberteryen olmayan Karl Popper da kapalı ve dışlayıcı sistemlere karşı liberteryen kuşkuyu paylaşmış ve bu olumlu vizyona adını vermişti. Liberteryenizm en iyi hâliyle açıklığın, hoşgörünün ve barışın yanında yer alır.

Bu metnin çevrilmesinde AI’dan yararlanılmıştır.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et