Türkiye’nin bugün yeni bir kalkınma anlayışına ihtiyacı olduğunu düşünmekteyim. Bence daha fazla rapora, daha uzun hedef listelerine veya yıllar içinde sonuç vermesi beklenen klasik ekonomik müdahalelere değil; doğru hedefe hızla ulaşan, özel sektörü harekete geçiren ve ekonomik sorunları fırsata dönüştüren yaratıcı hamlelere ihtiyacı var.
Çünkü ekonomide zaman, yalnızca takvim yapraklarından ibaret değildir. Her geciken yatırım, ertelenen istihdam, kaybedilen ihracat pazarı ve finansmana ulaşamayan girişimci, ülkenin büyüme potansiyelinden eksilen bir parçadır.
Elbette enflasyonla mücadele, mali disiplin ve finansal istikrar vazgeçilmezdir. Ancak makroekonomik dengelerin iyileşmesini beklerken üretim kapasitesini, teknoloji geliştirme kabiliyetini ve ihracat gücünü artıracak fırsatları da kaçırmamalıyız.
Türkiye’nin sorunu yalnızca ekonomik kaynakların yetersizliği değil; mevcut kaynakları daha hızlı, daha verimli ve daha yaratıcı kullanma meselesidir.
Türkiye’nin 2026-2028 Orta Vadeli Programı; enflasyonun düşürülmesi, üretkenliğin artırılması, dijital ve yeşil dönüşüm, yatırım ortamının iyileştirilmesi gibi önemli hedefler ortaya koyuyor.
Ancak bir hedefin programda yer almasıyla ekonomide somut bir dönüşüm yaratması arasında ciddi bir mesafe bulunuyor. Asıl mesele, hedeflerin ne kadar sürede hayata geçirildiği ve vatandaşın refahına ne zaman yansıdığıdır.
Örneğin, bir işletmenin ihracata başlayabilmesi için aylarca farklı kurumların işlemlerini tamamlaması gerekiyorsa, burada yalnızca bürokratik bir sorun yoktur. Aynı zamanda kaybedilmiş bir pazar fırsatı vardır.
Bir teknoloji girişimi finansmana erişemediği için kapanıyorsa, yalnızca bir şirket kaybetmiyoruz; yetişmiş insan kaynağını, gelecekteki vergi gelirlerini ve belki de uluslararası pazarlarda rekabet edebilecek bir ürünü kaybediyoruz.
Bu nedenle yeni kalkınma planı, yalnızca ne yapılacağını değil, ne kadar sürede yapılacağını da ekonomik politikanın merkezine koymalıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı, klasik planlamanın yerine plansızlık değil; hedefleri ölçülebilir sonuçlara, sonuçları da hızlı uygulamaya bağlayan dinamik bir kalkınma modelidir.
Dünyanın küçük ülkelerinden Singapur, küresel ekonomide büyük bir merkez hâline gelirken yalnızca vergi avantajlarına veya coğrafi konumuna güvenmedi. Yatırım çekme, yetenek geliştirme, teknoloji ve iş dünyasının ihtiyaçlarını birlikte ele alan kurumsal bir yapı oluşturdu.
Singapur Ekonomik Kalkınma Kurulu, yatırımcıların ülkeye girişinden büyüme ve ölçeklenme süreçlerine kadar farklı aşamalarda destek sunuyor.
Türkiye bu deneyimden önemli bir ders çıkarabilir: Yatırımcıyı yalnızca teşviklerle karşılamak yetmez; yatırımın önündeki engelleri de ortadan kaldırmak gerekir.
Önerim, Türkiye’de büyük ve stratejik yatırımlar için Tek Kapı, Tek Sorumlu, Tek Takvim modelinin hayata geçirilmesidir.
Yatırımcı, gerekli tüm kamu kurumlarıyla ayrı ayrı uğraşmak yerine tek bir koordinasyon birimiyle çalışmalı. Her yatırım için sorumlu bir yönetici, açık bir işlem takvimi ve düzenli ilerleme raporu belirlenmeli. Mevzuatın gerektirdiği izinler, çevresel değerlendirmeler ve denetimler elbette korunmalı; ancak kurumlar arasındaki gereksiz beklemeler ortadan kaldırılmalı.
Örneğin stratejik bir üretim yatırımının izin süreçleri için yasal çerçeve içinde 90 günlük bir koordinasyon hedefi belirlenebilir. Bu, her yatırımın 90 günde koşulsuz onaylanacağı anlamına gelmez; süreçlerin hangi aşamada olduğunu, hangi kurumda beklediğini ve gecikmenin nedenini görünür kılmak anlamına gelir.
Çünkü yatırımcı için belirsizlik de bir maliyettir. Türkiye’nin rekabet gücü, yalnızca daha ucuz üretim yapmasından değil, güvenilir ve öngörülebilir bir yatırım ortamı sunmasından da geçer.
Güney Kore’nin sanayileşme deneyimi, devletin belirli sektörlerin gelişimini desteklediği ve sanayi kapasitesini dönüştürmeye çalıştığı önemli bir örnektir. 1970’lerde ağır ve kimya sanayilerine yönelik politikalar, hedeflenen sektörlerde büyümeyi teşvik etmiş; araştırmalar bu politikaların bazı etkilerinin sonraki dönemlerde de devam ettiğini ortaya koymuştur.
Ancak bu deneyim, Türkiye’nin her sektöre sınırsız teşvik dağıtması gerektiği anlamına gelmez. Tam tersine, desteklerin açık hedeflere ve sonuçlara bağlanması gerektiğini gösterir.
Türkiye yeni kalkınma planında stratejik sektörleri belirlemeli; fakat teşvikleri yalnızca yatırım yapma vaadine göre değil, gerçekleşen performansa göre tasarlamalıdır.
İhracatını artıran, çalışan başına katma değerini yükselten, teknoloji geliştiren, nitelikli istihdam yaratan ve uluslararası pazarlara açılan işletmeler daha güçlü desteklenebilir. Belirlenen hedeflere ulaşamayan projelerde ise kamu desteği yeniden değerlendirilmelidir.
Böylece devlet, işletmelerin yerine karar veren veya piyasayı kalıcı biçimde yöneten bir aktör olmak yerine, özel sektörün rekabet gücünü artıran bir kolaylaştırıcı rol üstlenir.
Kamu desteğinin başarısı, dağıtılan teşviklerin büyüklüğüyle değil, ekonomiye kazandırdığı üretim, verimlilik ve ihracatla ölçülmelidir.
Reuters’ın 2026 Şubat tarihli haberine göre Singapur’da 2025 yılı için açıklanan sabit sermaye yatırımı taahhütleri yüzde 5,2 artarak 14,2 milyar Singapur dolarına ulaştı. Buna karşın yatırımlarla ilişkilendirilen yeni istihdamın 2024’teki 18.700 seviyesinden 2025’te 15.700’e gerilediği bildirildi.
Bu tablo önemli bir uyarı içeriyor: Daha fazla yatırım çekmek, otomatik olarak aynı oranda istihdam yaratmak anlamına gelmiyor. Otomasyon ve yapay zekâ, üretim kapasitesini artırırken iş gücü ihtiyacını da değiştirebiliyor.
Türkiye’nin yeni kalkınma planı bu nedenle yalnızca yatırım tutarını veya büyüme oranını takip etmemeli. Çalışan başına katma değer, nitelikli istihdam, yerli tedarikçi gelişimi ve teknoloji üretimi de temel performans göstergeleri arasında yer almalı.
Aksi hâlde ekonomik büyüme rakamları yükselirken toplumun geniş kesimlerinin hissettiği refah artışı sınırlı kalabilir. Türkiye için bu konuda 5 öneride bulunulabilir.
Birincisi, Ulusal Ekonomik Hız Programı kurulmalı. İhracat izinleri, yatırım süreçleri, şirket kuruluşları, ruhsat işlemleri ve kamu desteklerine erişimdeki gecikmeler dijital olarak izlenmeli. Her kurumun işlem süresi kamuya açık performans göstergeleriyle takip edilmeli.
İkincisi, Sonuç Odaklı Teşvik Sistemi uygulanmalı. Kamu destekleri, gerçekleşen yatırım, ilave ihracat, verimlilik artışı, Ar-Ge çıktısı ve nitelikli istihdam gibi doğrulanabilir sonuçlara bağlanmalı. Kamu kaynakları, ölçülebilir başarı üreten projelere öncelik vermeli.
Üçüncüsü, 100 Günlük Kalkınma Görevleri başlatılmalı. Her görev, belirli bir ekonomik sorunu çözmek üzere tasarlanmalı. Örneğin küçük işletmelerin e-ihracata başlaması, tarım ürünlerinin işlenerek daha yüksek katma değerle satılması veya belirli sektörlerde ithal ara malı bağımlılığının azaltılması için 100 günlük pilot programlar hazırlanmalı. Başarılı uygulamalar yaygınlaştırılmalı, sonuç vermeyenler değiştirilmelidir.
Dördüncüsü, İhracatçıya Pazar Açma Seferberliği başlatılmalı. Kamu kurumları, ihracatçı birlikleri, üniversiteler ve özel sektör ortak çalışarak firmaların yeni pazarlara erişimini kolaylaştırmalı. Ticaret müşavirliklerinden elde edilen pazar bilgileri, dijital platformlar üzerinden özellikle KOBİ’lerin kullanımına açılmalı. Güney Kore’nin KOTRA gibi ticaret ve yatırım destek yapılarından bu konuda yararlanılabilir.
Beşincisi, Bölgesel Üretim ve Girişimcilik Misyonları oluşturulmalı. Her bölge, kendi karşılaştırmalı üstünlüklerine göre belirli üretim ve ihracat hedefleri geliştirmeli. Tarım, gıda işleme, lojistik, yazılım, makine, tekstil veya turizm gibi alanlarda üniversitelerle işletmeler arasında doğrudan iş birliği kurulmalı. Böylece kalkınma, yalnızca büyük şehirlerdeki yatırımlarla sınırlı kalmamalı.
Bu programların tümü mali disiplinle uyumlu yürütülmeli. Yeni harcama gerektiren her uygulama için kaynak gösterilmeli; mevcut desteklerin verimsiz olanları gözden geçirilmeli ve kamu-özel sektör iş birliklerinde şeffaflık sağlanmalıdır.
Türkiye’nin yeni bir kalkınma yaklaşımına duyduğu ihtiyaç, mutlaka mevcut bütün programların terk edilmesi anlamına gelmez. Asıl ihtiyaç, makroekonomik istikrarı korurken uygulama hızını ve ekonomik dönüşüm kapasitesini artırmaktır.
Bunun için her stratejik hedefin bir sorumlusu, bir takvimi, bir bütçesi ve ölçülebilir bir sonucu bulunmalıdır. İlerleme düzenli aralıklarla değerlendirilmelidir. Başarı gösteren uygulamalar büyütülmeli, başarısız olanlar ise siyasi veya bürokratik nedenlerle sürdürülmemelidir.
Türkiye’nin girişimcisi var, sanayi altyapısı var, üretim tecrübesi var, genç nüfusu ve önemli bir coğrafi avantajı var. Bu potansiyeli ekonomik değere dönüştürmenin yolu, yalnızca daha fazla kaynak ayırmaktan değil, kaynakları doğru yerde ve doğru zamanda kullanmaktan geçiyor.
Ekonomide hız elbette tek başına yeterli değildir. Yanlış yönde hızlı gitmek de maliyetlidir. Bu nedenle ihtiyaç duyduğumuz model; doğru hedef, hızlı uygulama, serbest girişim, güçlü denetim ve ölçülebilir sonuç ilkelerini birlikte taşımalıdır.
Sonuçta kalkınma, bir sonraki plan dönemini beklemek değildir. Kalkınma, bugün atılan doğru adımın yarın daha fazla üretim, daha yüksek gelir ve daha güçlü rekabet gücü yaratmasıdır.
Türkiye’nin yeni kalkınma hamlesi, ekonomiyi daha fazla yönetmekten çok, ekonominin önündeki engelleri daha hızlı kaldırmak üzerine kurulmalıdır. Çünkü artık mesele yalnızca ne kadar büyüyeceğimiz değil, büyüme fırsatlarını ne kadar hızlı gerçeğe dönüştürebileceğimizdir.

