Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin varlığı bana göre iyi ve yararlı bir şey. İnsan haklarının korunmasının yalnızca millî devletlerin hukuk düzenlerine bırakılmaması, bireyin gerektiğinde kendi devletine karşı uluslararası bir yargı merciine başvurabilmesi önemli bir medeniyet kazanımıdır. Türkiye de AİHM sisteminden yararlandı. İfade özgürlüğünden mülkiyet hakkına, kötü muamele yasağından adil yargılanma hakkına kadar pek çok alanda Strasbourg kararları Türk hukukunun gelişmesine katkıda bulundu.
Ancak, Türkiye’de özellikle bazı çevrelerde AİHM’e bundan daha ileri bir anlam yüklenmektedir. Mahkeme âdeta hata yapması mümkün olmayan, kararları tartışılamayacak kutsal bir makam gibi görülmektedir. AİHM Türkiye aleyhine karar verdiğinde yalnızca kararın bağlayıcı olduğu değil, aynı zamanda kararın hukuk, demokrasi ve insan hakları açısından tartışılmaz biçimde doğru olduğu varsayılmaktadır.
Liberal düşünce açısından bu problemli bir yaklaşımdır. Liberalizm hiçbir siyasi veya hukukî otoriteyi kutsallaştırmaz. Devletler gibi mahkemeler de hata yapabilir. Hâkimler içinde yaşadıkları dönemin fikrî, kültürel ve siyasi atmosferinden etkilenebilir. Millî mahkeme kararları nasıl eleştirilebiliyorsa uluslararası mahkeme kararları da eleştirilebilir. Uluslararası olmak yanılmaz olmak anlamına gelmez.
Cumhurbaşkanlığı Baş Hukuk Müşaviri Mehmet Uçum’un AİHM’in son Kavala kararından sonra yaptığı değerlendirmeler bu tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Uçum’un özellikle AİHM’in Türk mahkemelerinin üzerinde bir istinaf veya temyiz mahkemesi olmadığı yolundaki hatırlatması önemlidir. Gerçekten de AİHM’in görevi Türk ceza davalarını yeniden görmek veya Yargıtay’ın üzerinde yeni bir temyiz makamı olarak hareket etmek değildir. Görevi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlal edilip edilmediğini denetlemektir.
Ancak, buradan AİHM kararlarına uyup uymamanın tamamen millî makamların tercihine bırakıldığı sonucu da çıkmaz. Kesinleşmiş AİHM kararlarının bağlayıcılığının temel kaynağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. maddesidir. Burada önemli ayrım şudur: Bir devlet çoğu zaman kararın nasıl uygulanacağı konusunda belli bir serbestiye sahip olabilir; fakat kararı tamamen yok sayma konusunda aynı serbestiye sahip değildir.
Dolayısıyla, bana göre, iki uç yaklaşım da yanlıştır. “AİHM karar verdi, artık hiçbir şey tartışılamaz” demek de, “AİHM bir üst mahkeme değildir, öyleyse kararlarına uyulması tamamen tercihe bağlıdır” demek de doğru değildir. Bir karara hukuk gereği uymak ile o kararın doğru olduğunu düşünmek birbirinden farklıdır.
Leyla Şahin, Refah Partisi ve AİHM’in Yanılabilirliği
AİHM’in geçmişte Türkiye hakkında verdiği bazı kararlar mahkemenin insan hakları konusunda yanılmaz olmadığını göstermektedir. Leyla Şahin/Türkiye davasında AİHM Büyük Dairesi üniversitedeki başörtüsü yasağını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı bulmadı. Bu karara ne yazık ki o zamanki mahkeme kadrosunda Türkiye hakimi olan ve bugün Kavala kararı üzerine aşırı yorumlar yapmakta bir beis görmeyen Rıza Türmen de katıldı. Oysa, klasik liberal açıdan, yetişkin bir üniversite öğrencisinin başkalarına hiçbir şekilde zarar vermeyen kıyafet tercihinin devlet tarafından yasaklanmasının din ve vicdan özgürlüğüne ciddi bir müdahale olduğu açıktır. AİHM burada bireysel özgürlüğü genişletmek yerine dönemin Türkiye’sindeki oldukça katı laiklik anlayışına geniş bir takdir alanı tanıdı. Bireylerin mağdur edilmesini görmezden geldi.
Refah Partisi kararı da benzer biçimde tartışmalıdır. Milyonlarca seçmenden oy alan ve demokratik seçimlerde ülkenin en büyük partisi hâline gelen bir siyasi partinin kapatılması, demokratik rejimin karşılaşabileceği en ağır darbelerden biridir. Elbette demokrasi kendisini şiddet yoluyla ortadan kaldırmak isteyen bir örgüte karşı savunmasız kalmak zorunda değildir. Ancak, gerçek ve yakın bir şiddet tehdidi bulunmadıkça fikirlerle mücadele edilmesi gereken yer siyasi alandır. AİHM’in Refah Partisi’nin kapatılmasını Sözleşme’ye uygun bulması, onun çoğulculuk ve ifade özgürlüğü konusundaki diğer kararlarıyla birlikte tartışılmayı hak etmektedir.
Bu kararlar, görüldüğü gibi, AİHM’in insan haklarının kendisi olmadığını hatırlatmaktadır. İnsan haklarını korumakla görevli bir mahkeme de zaman zaman hakları daraltıcı kararlara imza atabilir.
Kavala Davasına Tek Taraftan Bakmamak
Osman Kavala davası ise çok daha karmaşıktır. Bu davayı yalnızca “ifade ve örgütlenme özgürlüğünün cezalandırılması” şeklinde anlatmak doğru olmaz. Türkiye’de ilgili savcılığın ve mahkemelerin Kavala’ya yönelttiği suçlama sıradan bir gösteriye katılmak veya sivil toplum faaliyeti yürütmek değildi. Kavala’nın Gezi olaylarının hazırlanması, örgütlenmesi ve finansmanında önemli roller oynadığı; uluslararası bağlantıları yönettiği ve demokratik meşruiyete sahip hükümeti cebir ve şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya yönelik girişimin organizasyonunda bulunduğu iddia edildi.
Gezi olaylarının tamamını barışçı gösterilerden ibaret saymak da doğru değildir. Olayların çeşitli safhalarında katılımcılar tarafından ciddi şiddet kullanıldı, kamusal ve özel mülke zarar verildi ve güvenlik güçleriyle çatışmalar meydana geldi. Dolayısıyla böyle bir hareketi organize eden, finanse eden veya şiddeti hükümeti devirmeye yönelik bir araç olarak kullanan kişilerin bulunduğuna dair delil varsa devletin bunları soruşturması meşrudur.
Fakat, bir suçlamanın ağır olması onun ispatlandığı anlamına gelmez. AİHM’in Kavala dosyasındaki temel yaklaşımı da burada ortaya çıkmaktadır. Mahkeme, Kavala ile meydana gelen şiddet arasında kendisine yüklenen ağır ceza sorumluluğunu kuracak derecede somut bir bağ bulunmadığına hüküm verdi.
Son Kavala kararında AİHM adil yargılanma meselesine de geniş yer ayırdı. Daha önce beraat kararı veren hâkimlere ilişkin süreçleri, davanın farklı mahkemeler ve heyetler arasındaki seyrini, siyasi makamların devam eden yargılama hakkında kullandığı dili, mahkemenin bağımsızlığına ve tarafsızlığına ilişkin tartışmaları ve savunmanın bazı temel iddialarının yeterince cevaplandırılmadığı kanaatini birlikte ele aldı.
Bu değerlendirmeler de elbette tartışılabilir. AİHM’in millî mahkemelerin delil değerlendirmesine ne kadar yaklaşabileceği ciddi bir hukuk meselesidir. Mehmet Uçum’un AİHM’in bir üst derece mahkemesi olmadığı yolundaki itirazı özellikle burada önem kazanmaktadır. Bir insan hakları mahkemesinin “adil yargılanma gerçekleşmedi” demesi ile millî mahkemenin delillerini yeniden tartarak “bu mahkûmiyet ayakta kalamaz” sonucuna ulaşması arasında hassas bir sınır vardır.
Dolayısıyla, Kavala konusunda iki şeyi aynı anda söylemek gerekir: Türkiye’nin ileri sürdüğü iddialar ifade özgürlüğüyle sınırlı değildir ve son derece ağırdır. Fakat ağır suçlamalar da güçlü delillerle ispatlanmak zorundadır. AİHM kendi açısından bu ispat standardının karşılanmadığını düşünmektedir. Bunun doğru olup olmadığı ise eleştirilebilir ve tartışılabilir.
AİHM Kararlarına Direnişin Örnekleri
AİHM kararlarının uygulanmamasının Türkiye’ye özgü olmadığını gösteren çeşitli örnekler vardır. Bunlardan birkaç tanesine göz atmakta fayda var.
Yunanistan: Türk azınlığının dernekleşme hakkı
Türkiye açısından belki de en çarpıcı örnek Yunanistan’dır. Batı Trakya’daki Türk azınlığı kendisini “Türk” olarak adlandıran dernekler kurmak istemekte, Yunan makamları ise Lozan Antlaşması’nda “Müslüman azınlık” ifadesinin kullanıldığını ileri sürerek “Türk” kelimesini taşıyan derneklere uzun süredir problem çıkarmaktadır.
AİHM, Tourkiki Enosi Xanthis, yani İskeçe Türk Birliği davasında derneğin kapatılması konusunda Yunanistan aleyhine karar verdi. Bekir-Ousta ve Diğerleri ile Emin ve Diğerleri davalarında da Türk azınlığına ait derneklerin tescil edilmemesinin örgütlenme özgürlüğünü ihlal ettiğine hükmetti. Buna rağmen, mesele çözülmedi. Yunan mahkemeleri yıllar sonra dahi bu derneklerin statüsünü AİHM kararlarının gerektirdiği şekilde düzeltmedi ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi kararların uygulanmasındaki gecikmeden duyduğu ciddi rahatsızlığı defalarca dile getirdi. Dahası, konu geçmişte de kalmadı. 2025 tarihli Sagir ve Diğerleri/Yunanistan kararında AİHM bu defa İskeçe İli Türk Kadınları Kültür Derneğinin tescil edilmemesini Sözleşme’ye aykırı buldu.
Bu tablo Türkiye bakımından üzerinde durulmaya değer. Türkiye’den AİHM kararlarının uygulanması büyük bir kararlılıkla talep ediliyorsa Yunanistan’dan da kendi vatandaşlarının kendilerini Türk olarak tanımlama ve bu kimlikle dernek kurma haklarını koruyan AİHM kararlarını uygulaması aynı kararlılıkla istenmelidir. İnsan haklarının evrenselliği bunu gerektirir.
Birleşik Krallık: Mahkûmların oy hakkı ve 13 yıllık direnç
AİHM kararlarına karşı direncin yalnızca Doğu veya Güney Avrupa ülkelerinde görülmediğini gösteren en ilginç örneklerden biri Birleşik Krallık’tır. AİHM Büyük Dairesi 2005 tarihli Hirst v. United Kingdom (No. 2) kararında cezaevindeki bütün mahkûmların oy kullanmasını otomatik olarak yasaklayan İngiliz sistemini Sözleşme’ye aykırı buldu. Fakat İngiliz siyasi sistemi kararı hemen uygulamadı. Tam tersine, AİHM’in İngiliz Parlamentosunun alanına müdahale edip etmediği konusunda çok sert bir egemenlik tartışması başladı. İngiliz hükümetleri yıllarca kapsamlı bir değişiklik yapmaktan kaçındı. Parlamento içinde AİHM kararına açıkça karşı çıkan güçlü bir siyasi çoğunluk oluştu. Neticede İngiltere oldukça sınırlı düzenlemeler yaptı. Belirli koşullardaki az sayıdaki mahkûmun oy kullanabilmesine imkân sağlandı ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi dosyanın denetimini ancak 2018’de kapattı. Yani AİHM Büyük Dairesinin kararından kararın uygulanmış sayılmasına kadar yaklaşık 13 yıl geçti.
Bu örnek önemlidir. İngiltere dünyanın en eski anayasal ve parlamenter demokrasi geleneklerinden birine sahiptir. Buna rağmen, bir AİHM kararı yıllarca tartışılmış ve uygulanmasına karşı direnç gösterilmiştir. Bu, AİHM ile millî demokrasi ve egemenlik arasındaki gerilimin Türkiye’ye özgü olmadığını göstermektedir.
Macaristan: Cezaevi koşulları ve bitmeyen yapısal problem
Macaristan’da Varga and Others kararları cezaevlerindeki aşırı kalabalık ve kötü şartlara ilişkindir. AİHM cezaevlerinin bazı koşullarının insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağı bakımından ciddi problem oluşturduğunu ve mahkûmların etkili bir hukuk yoluna sahip olmadığını tespit etti.
Macar hükümeti yeni cezaevleri açarak ve kapasiteyi artırarak bazı adımlar attı. Fakat Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi bu tedbirlerin sorunun temelini çözmeye yetmediği kanaatine vardı. Cezaevlerinin yeniden dolması, mahkûm sayısının yüksekliği ve etkili başvuru mekanizmaları konusundaki eksiklikler devam etti.
Burada Macaristan AİHM kararını açıkça “tanımıyorum” demedi. Fakat kararın gerektirdiği yapısal değişikliklerin tam olarak gerçekleştirilmemesi nedeniyle mesele yıllardır sürmektedir. AİHM kararlarının uygulanmamasının her zaman açık siyasi ret şeklinde ortaya çıkmadığını bu örnek iyi göstermektedir. Bazen devlet kararı kabul ettiğini söyler fakat kararın gerektirdiği düzenlemeleri yıllarca tamamlamaz.
Polonya: AİHM ile Anayasa Mahkemesi karşı karşıya
Polonya örneği çok daha doğrudan bir hukuk ve egemenlik çatışmasını göstermektedir. AİHM, Polonya’da özellikle hâkimlerin atanması ve Yüksek Mahkemenin bazı dairelerinin oluşumu konusunda bir dizi ihlal kararı verdi. Reczkowicz kararında bazı hâkimlerin atanma süreci nedeniyle başvurucunun “kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız mahkeme” hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaştı. Broda ve Bojara davasında ise mahkeme yöneticilerinin Adalet Bakanı tarafından görevden alınmasına karşı etkili yargısal denetim bulunmamasını problemli gördü.
Polonya Anayasa Mahkemesi ise AİHM’in bazı yorumlarının Polonya Anayasasıyla bağdaşmadığı yönünde karar verdi. Başka bir ifadeyle millî anayasa yargısı ile Strasbourg açık biçimde karşı karşıya geldi. Avrupa Konseyi buna, devletlerin iç hukuklarını Sözleşme yükümlülüklerini yerine getirmemek için gerekçe gösteremeyeceği cevabını verdi.
Daha sonraki Polonya hükümetleri bu çatışmayı azaltmak ve AİHM kararlarının gereklerini yerine getirmek için reform yapacaklarını açıkladılar. Fakat olay, bir AB üyesi devletin dahi AİHM’in yetkisinin sınırları konusunda açık bir hukukî mücadeleye girebildiğini göstermesi bakımından önemlidir.
İtalya: Açık ret değil, yıllarca süren uygulama
İtalya’nın durumu biraz farklıdır. İtalya çoğunlukla AİHM kararlarına siyasi olarak meydan okumamış, fakat özellikle yargılamaların aşırı uzunluğu gibi yapısal problemlerin çözümü yıllarca sürmüştür. İtalya hakkında AİHM’e uzun yıllar boyunca hukuk, ceza ve idare davalarının makul sürede tamamlanmaması nedeniyle binlerce başvuru yapılmıştır. Strasbourg, yargının yavaşlığını sürekli bir hak ihlali kaynağı olarak görmüştür.
İtalyan devleti çeşitli tazmin yolları oluşturmuş, yeni hâkimler ve yardımcı personel istihdam etmiş, yargının dijitalleşmesine yönelmiş ve usul kanunlarında reformlar yapmıştır. Ancak, yapısal problemlerin büyüklüğü nedeniyle bazı karar grupları uzun yıllar Bakanlar Komitesinin denetiminde kalmıştır.
Dolayısıyla, İtalya örneğinde “AİHM kararına karşı çıkıyorum” şeklinde siyasi bir restten çok, “kararı uygulamak için gerekli yapısal reformu bir türlü tamamlayamıyorum” durumu söz konusudur. Bu ayrım önemlidir. Bir devletin AİHM kararını tanımamasıyla onu tanıdığı hâlde uzun yıllar tam olarak uygulayamaması aynı şey değildir. Ancak her iki durumda da kararın gereğinin uzun süre yerine getirilmemesi sonucu ortaya çıkmaktadır.
Romanya: Yüzlerce kararın uygulama denetiminde kalması
Romanya da AİHM kararlarının yapısal sorunlarla karşılaştığı ülkeler arasındadır. 2025 sonu itibarıyla Romanya hakkında yüzlerce karar Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin uygulama denetimi altında bulunmaktaydı. Bunların bir kısmı cezaevlerindeki kötü koşullar, psikiyatri kurumları, aile içi şiddet, kolluk kuvvetlerinin aşırı güç kullanması ve etkili soruşturma yükümlülüğüne ilişkin yapısal sorunlarla bağlantılıydı.
Romanya son yıllarda önemli ilerlemeler de kaydetmiştir. Uygulanmayı bekleyen dava sayısını azaltmış ve bazı yapısal reformlar gerçekleştirmiştir. Bu yüzden Romanya’yı AİHM kararlarını açıkça reddeden ülke olarak tarif etmek doğru olmaz. Ancak örnek yine önemli bir gerçeği gösteriyor: AİHM’in ihlal kararı vermesi ile ihlali üreten devlet yapısının değiştirilmesi arasında bazen yıllar, hatta on yıllar bulunabilmektedir.
Bosna-Hersek: 2009’dan beri çözülemeyen ayrımcılık
AİHM kararlarının uygulanmasındaki en çarpıcı örneklerden biri Bosna-Hersek’tir. 2009 tarihli Sejdić ve Finci/Bosna-Hersek davası ülkenin anayasal sistemindeki doğrudan bir ayrımcılıkla ilgiliydi. Dayton Anlaşması sonrasında oluşturulan sistem devlet başkanlığı ve Halklar Meclisindeki belirli görevlere aday olma imkânını üç “kurucu halk”a, yani Boşnaklara, Sırplara ve Hırvatlara bağlamıştı. Roman kökenli Dervo Sejdić ile Yahudi kökenli Jakob Finci bu nedenle ülkenin en yüksek siyasi görevlerinden bazılarına aday olamıyordu. AİHM bunun açık bir ayrımcılık olduğuna karar verdi. Kararın uygulanması için Bosna-Hersek Anayasası’nın değiştirilmesi gerekiyordu. Fakat ülkenin etnik ve siyasi yapısı nedeniyle gerekli uzlaşma sağlanamadı.
Sonuç olarak 2009 tarihli karar on yılı aşkın süre boyunca tam olarak uygulanamadı ve ayrımcı anayasal sistem büyük ölçüde varlığını sürdürdü. Buradaki hak ihlali son derece açıktır. İnsanlar yalnızca etnik kimliklerinden dolayı bazı kamu görevlerine aday olamamaktadır. Buna rağmen AİHM kararı uzun süre hayata geçirilememiştir. Bu durum, AİHM kararlarının uygulanmasının yalnızca hukuk meselesi değil, bazen çok ağır bir iç siyasi uzlaşma problemi olduğunu göstermektedir.
Azerbaycan: Kavala prosedürünün ilk örneği
Azerbaycan’daki İlgar Mammadov davası Kavala tartışması bakımından ayrıca önemlidir.
Mammadov muhalif bir siyasetçiydi. AİHM onun tutuklanmasının ve özgürlüğünden mahrum bırakılmasının görünürdeki ceza soruşturmasının ötesinde siyasi bir amaç taşıdığı sonucuna vardı.
Azerbaycan kararı uzun süre gereği gibi uygulamadı. Mammadov serbest bırakılmadı ve mahkûmiyetinin sonuçları ortadan kaldırılmadı. Bunun üzerine Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Sözleşme’nin 46/4. maddesindeki olağanüstü ihlal prosedürünü ilk defa işletti. Mesele yeniden AİHM Büyük Dairesinin önüne taşındı ve Mahkeme Azerbaycan’ın AİHM kararını yerine getirme yükümlülüğünü ihlal ettiğine hükmetti. Daha sonra Mammadov serbest bırakıldı, Azerbaycan Yüksek Mahkemesi mahkûmiyet kararını bozdu ve tazminata hükmetti. Bunun ardından ihlal prosedürü kapatıldı.
Bu prosedürün tarihte ikinci kez kullanıldığı dava Osman Kavala/Türkiye olmuştur. Dolayısıyla Kavala konusunda Türkiye’ye yönelik mekanizmanın yalnızca Türkiye için oluşturulduğunu söylemek doğru değildir. Fakat aynı zamanda AİHM sisteminin kararlarını uygulatmak için millî hukuk sistemleri üzerinde giderek kuvvetlenen bir uluslararası denetim geliştirdiğini de görmek gerekir.
AİHM Gerekli ama Kutsal Değil
Bütün bu örneklerden çıkacak sonuç “Başkaları AİHM kararlarına uymuyor, Türkiye de uymasın” olamaz. Bir başka devletin hukukî yükümlülüğünü ihlal etmesi Türkiye’ye aynı şeyi yapma hakkı vermez. Fakat bunun tersi de doğrudur: Türkiye’yi AİHM kararlarının uygulanmasında Avrupa’nın tek veya bütünüyle istisnai problemi gibi göstermek gerçeklere uygun değildir.
Yunanistan Türk azınlığının örgütlenme hakkıyla ilgili kararları yıllarca uygulamamıştır. Birleşik Krallık mahkûmların oy hakkı kararına on yılı aşkın süre direnmiştir. Macaristan cezaevi koşullarındaki yapısal ihlalleri tam anlamıyla giderememiştir. Polonya AİHM ile kendi Anayasa Mahkemesini doğrudan karşı karşıya getiren bir hukukî çatışma yaşamıştır. İtalya ve Romanya’da yapısal kararların uygulanması uzun yıllar sürmüştür. Bosna-Hersek 2009 tarihli temel bir ayrımcılık kararının gerektirdiği anayasal değişikliği hâlâ tamamlamakta zorlanmaktadır. Azerbaycan ise AİHM kararını uygulamadığı için Sözleşme tarihindeki ilk 46/4 ihlal prosedürüne muhatap olmuştur.
Mehmet Uçum’un son Kavala kararı sonrasında yaptığı değerlendirmeler de bu tartışmaya başka bir boyut eklemektedir. Uçum’un AİHM’in Türk mahkemelerinin hiyerarşik üstü olmadığı yolundaki tespiti doğrudur ve üzerinde durulmalıdır. Özellikle AİHM’in millî mahkemelerin delil değerlendirmesine ne kadar müdahale edebileceği ciddi bir hukuk meselesidir. Ancak, buradan, kesinleşmiş AİHM kararlarına uymanın bütünüyle ihtiyarî olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Sözleşme’nin 46. maddesi bu konuda devletlere açık bir yükümlülük getirmektedir.
Asıl ayrım şudur: AİHM kararlarının bağlayıcılığını kabul etmek AİHM’in yanılmazlığını kabul etmek değildir. Leyla Şahin kararını eleştirebiliriz. Refah Partisi kararını yanlış bulabiliriz. Kavala kararında AİHM’in millî yargının alanına gereğinden fazla girdiğini savunabiliriz. Yunanistan’ın Türk azınlığı kararlarında Avrupa kurumlarının yeterince kararlı davranmadığını ileri sürebiliriz. Bunların hiçbiri insan haklarına karşı çıkmak değildir. Tam tersine, liberalizm açısından insan haklarını gerçekten ciddiye almak hiçbir mahkemeyi insan haklarının üzerinde görmemeyi gerektirir.
AİHM değerli bir kurumdur, ama kutsal değildir. AİHM insan haklarının koruyucu mekanizmalarından biridir; ama insan haklarının kendisi değildir.

