“Statüsüzlük”

Siz de Aysel Tuğluk’un son konuşmasını garip ve şaşırtıcı bulmadınız mı?

Kürt meselesinde “şiddet dışında başka bir dilin mümkün olduğu” vurgulamasıyla tanıdığımız Aysel Tuğluk’un şu ürkütücü cümlelerine bakın:

“Buram buram ölüm kokan bir sürece giriyoruz (…) Felaketimiz eşikte duruyor, kötü şeyler olacak (…) Kürtler’in sabrı da, tahammülü de bitmiştir. Çözüm AKP’ye rağmen gelişecektir. Devletle olmuyorsa, halkımız kendi demokrasisini kuracak ve kurduğu bu sistem içinde yaşamasını bilecek kadar örgütlüdür. Bu statüsüzlük durumu daha fazla devam edemez. Belki çok acı çekeceğiz. Bedel ödeyeceğiz ama emin olun ki başaracağız. Tarihin dönülmez noktasındayız. Mısır gibi mi olur, Suriye gibi mi bilinmez. Ancak bir statü kazanılacak ve ne pahasına olursa olsun savunulacaktır.”

Tuğluk bu cümleleri ne zaman kuruyor?

Seçim kapıya gelmiş. BDP’nin bağımsız adaylarının YSK kararı nedeniyle seçime katılamama ihtimali belirdiğinde siyasi görüş ve parti farkı gözetmeksizin bütün siyasi liderler ve bütün kamuoyu birlikte ayağa kalkıp BDP’nin temsil hakkını savunmuş. Bu seçimden BDP’nin güçlenerek çıkacağına, 30 kadar milletvekili çıkaracağına kesin gözüyle bakılıyor. Yeni Meclis’in ilk gündeminin yeni Anayasa ve bu bağlamda Kürt meselesi olacağı da deklare edilmiş durumda. Yani önümüzde BDP için etkili bir siyasi mücadele verebileceği umutlu bir dönem uzanıyor.

Öyleyse böyle bir zamanda, Tuğluk’un ölüm kokan bir süreçten, felaketin eşikte durmasından, Kürtler’in sabrının bitmesinden, Mısır’dan, Suriye’den bahsetmesinin manası ne?

Terör uzmanlarımız kusura bakmasınlar ama ben Kastamonu saldırısıyla ilgili “PKK’nın kontrol dışı unsurları” gibi açıklamaları pek inandırıcı bulmuyorum.

Bana kalırsa kilit sözcük Tuğluk’un konuşmasındaki “statüsüzlük” sözcüğü… “Bu statüsüzlük durumu daha fazla devam edemez… Bir statü kazanılacak ve ne pahasına olursa olsun savunulacaktır” diyor ya Tuğluk; işte asıl mesaj bu cümlede gizli.

Statü deyince iki şey anlıyoruz.

Birincisi Kürtler’in statüsü. Yani özerk bölge mi, güçlü yerel yönetim mi, federatif yapı mı, eşit vatandaşlık mı? İkincisi ise Öcalan’ın ve dağdakilerin statüsü… Öcalan’a ev hapsi mi? dağdakilere geniş kapsamlı bir af sözü mü?

Göründüğü kadarıyla PKK- BDP çizgisi “statünün netleşmesi” konusunda asıl umudunu seçime ve seçim sonrası oluşacak parlamentonun yapacağı yeni Anayasa’ya değil; şu anda devletle yapılmakta olan görüşmelere bel bağlamış. “Statü” dedikleri şeyin ancak bu görüşmelerde “bağlanacağını” düşünüyorlar. Ne var ki, görüşmelerin gidişatından da memnun değiller. Zaten son avukat görüşmelerinden dışarıya yansıyanlar da Öcalan’ın görüşmelerin gidişatından memnun olmadığını gösteriyor. İmralı notlarının satır aralarında Öcalan, kendisiyle yapılan görüşmelerin ‘alt seviyede bürokratlar’ tarafından yapıldığını, asker ve MİT ile temas kurabildiğini ama polisin ve başbakanın kendisini anlamadığından şikayet ediyor. Ve anlaşıldığı kadarıyla, Başbakan’ı ve polis teşkilatını hedef alan saldırılarla bu görüşmelerin gidişatını etkilemeye çalışıyor. Hükümeti bu saldırılarla ve seçim öncesi kaos çıkarma tehditleriyle sıkıştırmaya çalışırken, bir yandan da yasal sözcülerinin ağzından ayaklanma tehdidiyle “statü” talebini dile getiriyor.

Ama bu arada yanıldığı çok önemli bir nokta var: “Statü”nün belirleneceği yerin devletle yapılan gizli görüşmeler değil, meşru zeminlerde cereyan eden açık tartışmalar olduğu gerçeği…

PKK-BDP çizgisi, Türkiye’nin, onların sandığından çok daha gelişkin bir demokrasi kültürüne sahip olduğunun bilincinde değil; MİT’in, askeri istihbaratın ya da herhangi bir devlet yetkilisinin kapalı kapılar ardında Öcalan’a ya da dağdakilere af, Kürtler’e özerklik ya da yerinden yönetim gibi konularda söz vermesinin bir anlam taşımayacağını; ne statü istiyorsa bunu ancak meşru

siyasi zeminlerde ortaya koyarak, tek bütün siyasi partilerle tartışarak, kamuoyunu ikna etmeye çalışarak, siyasi ittifaklar kurarak, uzlaşmalar yaparak, yani meşru zeminde sabırlı bir siyasi mücadele vererek alabileceğini anlamıyor.

İster federasyon istesin, ister özerk bölge, isterse anayasal vatandaşlıkla pekiştirilmiş eşit yurttaşlık hakkı; bu ilerlemeleri ancak halkın büyük çoğunluğunu ikna ederek yapabileceğini; Öcalan’ın ev hapsinden dağdakilerin affına kadar atılacak bütün adımların ancak ihtiyaç duyulan toplumsal psikoloji oluşmuşsa atılabileceğini -ayrıca düzenlediği her saldırıyla bu psikolojiyi kötüye götürdüğünü de- göremiyor.

Aklınca toplumu “by pass” edip halktan gizli görüşmelerde devletle el sıkışarak statü kazanacağını umuyor.

Tabii bu da onların demokrasi anlayışlarının düzeyini bir kere daha ortaya koyuyor.

Bugün, 07.05.2011
 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et