Ana Sayfa Blog Sayfa 232

Osmanlı’dan Günümüze Sol Siyaset

Malum, 15 gün önce Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Sol Siyaset isimli kitabım yayınlandı. Kitabımda sol siyasetin tarihî macerasını 1908’den başlayıp 2016’ya kadar getiriyorum.

Sol siyasetin temel akımlarını ve temel aktörlerini anlatıyorum; sol siyasetin başarısızlık nedenlerini analiz ediyorum.

Kitabım, sol siyaseti başından sonuna kadar anlatan literatürdeki tek kitap. Sol siyaset üzerine yazılan kitaplar ya tuğla kalınlığında, içine her şeyin boca edildiği türden kitaplar ya da konunun uzmanı olmayanlarca yazılmış yüzeysel çalışmalar niteliğinde.

Kitabım, konuyu herkesin kolayca anlayacağı bir dille, sistematik bir anlatımla ele alıyor. Akademik titizliğe sahip ancak akademik sıkıcılıktan uzak bir çalışma. Her düzeyde okurun okuyabileceği bir kitap…

Kitabımda kronolojik olarak sol siyaseti baştan sona anlattıktan sonra daha özele inip CHP’yi analiz ediyorum. Son bölümde, CHP’den sonra Sosyalist Enternasyonal üyesi olan ikinci sol parti HDP’yi analiz ediyorum.

***

Geçen Perşembe günü DSP eski genel başkanı Masum Türker ile Kanal A ekranlarında, kitabımdan hareketle sol siyaseti tartıştık.

Bu tartışmadan sonra gördüm ki sol hala eski yerinde; kendini hiç değiştirmemiş, zamana ayak uyduramamış… 100 yıllık söylemlerini aynen tekrarlıyor…

Türker’in söylemlerini duyunca solun neden başarısız olduğunu ve olmaya devam ettiğini bir kez daha ibretle ve hayretle gördüm:

1.Sol hala halkı cahil, kendini aydın görüyor; halkın aydınlanması durumunda kendisine oy vereceğini sanıyor.

2. Sol hala Kemalizm’i ve Kemalist tek parti dönemini savunuyor. Sol, bir 19. asır ideolojisi olan Kemalizm’i aşamadığı için başarılı olamıyor.

3.Sol hala din ile arasındaki mesafeyi kapatamamış. Hala dini konularda halkın uzağında duruyor. Laiklikten de öte din-karşıtı bir pozisyonda duruyor. Bunun son örneğini 28 Şubat sürecinde gördük…

4.Sol hala parlak söylemlerle ve parlak parti programlarıyla oy alacağını zannediyor. Halkın söyleme değil de eyleme baktığını anlayamıyor. Halk hizmete bakıyor, yatırımlara bakıyor; parlak nutuklara bakmıyor…

5.Sol hala elitist bir çizgide yürüyor. Halkı ve halkın değerlerini küçümsüyor. Halkı, aydınlanmış elitlerin yönetmesini savunuyor.

***

Kitabımın son bölümünde PKK ve onun siyasi uzantılarını anlatıyorum. HDP ve benzeri partilerin başarısızlık nedenleri yukarıda saydığım nedenlerle aynıdır.

Bu nedenlere ilaveten, HDP’nin başarısız olmasının en önemli nedeni şudur: HDP terör örgütünün siyasi uzantısı olarak görülen bir partidir. HDP kâğıt üzerinde bir parti olarak kalmıştır. Normal ve makul bir parti olamamıştır.

HDP pratik hayatta, PKK terör örgütünün emir kumandası altında çalışan bir siyasi örgüt derekesine düşmüştür. Kaderi PKK’ya bağlıdır. PKK geriledikçe, ki geriliyor, HDP de geriliyor. Bu gerileme onu yeniden ait olduğu yere, yani barajın altına itecektir.

HDP’nin gerilemesinin bir sebebi de Kemalist din-karşıtlığını ve tek parti yönetimini, güneydoğuda yeniden üretmeye kalkışmasıdır. Tabii ki, bu anakronik teşebbüsünde başarısız olmuştur. “Kürt Kemalizmi” tabirini literatüre dâhil etmekten öteye gidememiştir.

***

Son olarak sol siyaseti ve sözde anti-emperyalizmi temsil eden CHP ve HDP’nin ideolojik şaşkınlığınadeğinmek istiyorum.

Rıza Sarraf olayında, ABD’nin hedefi Rıza Sarraf değil Türkiye Cumhuriyeti’dir. Ambargoya rağmen İran’la ticaret yapmakla suçlanan Türkiye’dir.

Böyle bir durumda milli bir duruş sergileyip ABD’ye tepki göstermesi gereken CHP öncülüğündeki Türk solu ABD’yi ve ABD’li savcıyı övüp göklere çıkardı.(1)

Seçim meydanlarında “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi” diye nutuk atan solcularımız pratik hayattaemperyalizmin oyuncağı oluyorlar…

Sosyalist ve anti-emperyalist olduğunu iddia eden HDP ise Rus Emperyalizminin kalesi Moskova’da şube açtı. HDP’nin Suriye kolu PYD ise daha ileriye gitmiş durumda:

Suriye’deki iç savaşta PYD, hem Rus emperyalizminin hem de Amerikan emperyalizminin gönüllü maşası ve çoban köpeği olmuş durumunda.

***

Kitabımda aşağıdaki sorulara doyurucu cevaplar bulunuyor:

-Osmanlı’da sol siyaset nasıldı; sosyalist parti var mıydı?

-TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi’yi kim öldürttü?

-Mustafa Kemal Paşa komünist oldu mu?

-Milli Mücadele döneminde sol akımlar neden güçlendi?

-Solcular Kemalist inkılâpları neden ve nasıl destekledi?

-Solcular, Kemalizm’e itaat ettikleri halde neden tutuklandılar?

-Menderes ve Bayar solcu oldular mı?

-27 Mayıs darbesi sol siyasetin önünü nasıl açtı?

-Kemalist sol neden demokrasiye karşı darbeyi tercih etti?

-İsmet Paşa, CHP’yi neden sola kaydırdı?

-Bülent Ecevit sosyalist miydi?

-Sağ-sol çatışması nasıl başladı nasıl bitti?

-27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat döneminde sol ne yaptı?

-Baykal’a yapılan operasyonu kim, nasıl ve neden yaptı?

-Kılıçdaroğlu neden başarılı olamıyor?

-HDP ve PKK nereye?

Not:

(1) http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/soner-yalcin/zarrabgate-1152484/

Kaynak: Kanal A Haber

Darbe sevdası

 Türkiye’de her zaman darbe heveslileri olur. Şimdi de var. Sağda-solda darbe ateşiyle yanıp tutuşan mebzul miktarda kişiyi görmek mümkün. Ancak darbe sevdalılarının hepsi aynı değil. Başlıca iki kısma ayrılabilirler. İlk kısma, darbe arzusunu açıktan dillendirenler girer. Bunlar sözlerini esirgemezler. Laflarını eğip bükmezler. Düşüncelerinin yönünü bir o yana bir bu yana çevirmezler. Doğrudan darbe istediklerini söylerler.

Çünkü bu kişilerin/grupların tarih ve toplum okuması bellidir. Türkiye toplumunu demokrasiye ehil görmezler. Onlara göre, tek parti diktatörlüğü, “asr-ı saadet”tir. Ne yazık ki, gerektiği kadar sürmemiştir. Ülke demokrasiye erken geçmiştir. Henüz olgunlaşmayan, kendisi için iyi ve doğrunun ne olduğunu ayırt edecek bir yetkinliğe kavuşmayan halka iktidarı belirleme yetkisi verilmiştir. 1950’de serbest seçimler yapılmış, Cumhuriyet’in kurucuları yenilmiş, el-ayak takımının temsilcileri iktidar katına çıkmıştır.

“Ordu Göreve”

DP’nin iktidar olması, Cumhuriyet devrimine bir ihanettir, bir karşı-devrimdir. O günden bugüne cahil halk hep –kendisi gibi- gericileri işbaşına getirmiştir. Memleketin başına ne kötülük gelmişse bunlardan gelmiştir. Dolayısıyla devrime tekrar hayat vermek, tarihi tersine çevirmek gerekir. İktidarı devralacak ve sahiplerine teslim edecek tek ilerici mahfil ise, askerdir. Bu sebeple bu kişiler, herhangi bir mahcubiyet duymadan ve “politik doğruculuk” gibi bir tasaya düşmeden göğüslerini gere gere “ordu göreve” derler.    

İkinci kısımda ise, daha sofistike darbe yanlıları yer alır. Bunlar, ilk kısımdakiler gibi, dan-dun değillerdir. Darbe tezgâhını çok daha incelikli işlerler. “İnsan hakları” ve “demokrasi” laflarını ağızlarından düşürmezler. Özgürlük bahsinde tozu dumana katarlar. Muhalefet postunu kimseye kaptırmazlar. Tüm bu kavramların üzerinde tekel kurar bir halleri vardır. Sanırsınız ki, bunların intifa hakkı bir tek onlara aittir.

Ama yaldızları sıyırıp alta baktığınızda askeri bir müdahaleye rıza ve meşruiyet üreten bir söylem görürsünüz.  Mesela kimi, ülkede tek muhalefet odağının ordu olduğunu belirtir ve AKP iktidarında ordunun etkisinin kırılmasından üzüntü duyar. Kimi, ordunun sahaya inmemesinden ötürü ülkenin muhalefetsiz kalmasından yakınır. Kimi, askerin olup bitenlere daha fazla sessiz kalamayacağını söyleyip umut tazeler. Kimi de, diğer tüm kurumların oyun dışına itildiği bir durumda ordunun eninde sonunda yürütme üzerindeki denetim işlevini ifa edeceğini anlatır.

“İnönü Bile Kurtaramaz”

Onlara bu yazdıkları ve söyledikleri anımsatıldığında, elbette ki demokratlıklarına ve özgürlükçülüklerine halel getirmeyecek ve “Biz yalnızca göz önündeki verileri okuyor ve var olan durumu ortaya koyuyoruz. Yoksa biz de darbeye karşıyız” diyeceklerdir. Ancak sözlerindeki şehvete ve gözlerindeki parıltıya baktığımda ben farklı bir resim görüyorum. Bu tespitler (!), gerçekte bir darbe temennisinden başka bir şey değil. Hiç tereddüdüm yok; bugün sözüm ona bu tespiti yapanların ağırlıklı bir bölümü, yarın mevcut iktidarı devirecek bir darbe yapılacak olsa bunu şevkle selamlayacaklardır.

Birçok emare var buna dair. Misal, yabancı basında Türkiye’de Mısır tipi bir askeri müdahalenin yapılması ihtimalinin bulunduğunu içeren bir yazı çıktı. Yazı, bazılarını gaza getirdi ve içlerindeki darbeci ruhu anında açığa çıkardı. Öyle ki, anti-militaristlik bayrağını kimseye kaptırmayanlar dahi “Eğer iş bu noktaya geldiyse, artık Erdoğan’ı İnönü bile kurtaramaz” diye sevindirik olup bu yazının üzerine balıklama atladılar.

Niyetlerini direkt belli edenlere nispetle örtük bir darbe taraftarlığı yapmak, bana göre, hem daha alçak bir ahlaki pozisyondur, hem de daha tehlikelidir. Demokratik siyaseti savunanların, açık darbe taraftarları kadar, örtük darbe taraftarlarına karşı da zihni olarak müteyakkız olmaları ve onların darbe sevdalarını her yerde mahkûm etmeleri gerekir.

Yeni Yüzyıl, 30.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/darbe-sevdasi-1830

Devlet mi PKK mı katliamcı?

Bir meseleyi tartışmak için iki şeye ihtiyaç duyulur: 1) Olgular 2) Teori ve/veya ilkeler. Eksik olgularla çizilen bir tablo da, yanlış perspektifler de kusurlu ve eyleme rehberlik etmesi hâlinde zarar verecek yorumlara yol açar.

Olgularda eksiklik bazen bilgi kaynaklarının sınırlılığından bazen bilinçli gizleme ve çarpıtmalardan kaynaklanır. Yanlış perspektif ise perspektifler hakkında malumat edinmek yerine hem teorinin hem de hayatın tekrar tekrar yalanladığı ve yanlışladığı perspektiflere kesin inanç olarak bağlanmaktan. Haber kaynaklarının adem-i merkezî ve çok, teorik yaklaşımların ise tekil değil çoğul olduğu toplumlarda bu eksiklikler bir ölçüde giderilebilir. Ancak, bu kendiliğinden olmaz. Gerçeğe saygılı ve güçlü teorik alt yapıya sahip insanların dikkatli ve ısrarlı çabasını gerektirir.

Güneydoğu’da yaşanan üzücü olaylarda bol bol yalan söylendiğini ve çarpıtma yapıldığını görüyoruz. En büyük yalan devletin bir katliam yaptığı, hiç gereği yokken şiddet kullandığı, sivilleri öldürdüğü ve binaları, yerleşim alanlarını kasıtlı olarak yıktığı. Bu yalanları yayan mekanizma öyle güçlü ki, farklı tespit ve görüşleri olanların seslerini özellikle yurt dışına duyurması çok zor. Dünyaya akan haber ve bilgilerin iki ana kaynağı var: PKK ve PDY. Bunun üstüne bir de Batı’daki Türkiye önyargısını eklenince yabancı medyada Türkiye’nin her gün acımasızca infaz edildiğini görmek mümkün.

Güneydoğu’da insanlar ölüyor. Kim ölürse ve sebebi ne olursa olsun bu ölümlere üzülmemek insanım diyene yakışmaz. İnsan hayatından daha önemli bir şey yok. Ancak, ölümlerin tek taraflı olmamasının çatışan iki gücün varlığını göstermesine rağmen PKK ve PDY çevreleri dünyaya tek taraflı ölümler oluyormuş havasını yansıtıyor.

Her şey o kadar açık ki, yabancıları aldatmak mümkün olsa bile bu ülkede yaşayan insanlara aynısı yapılamaz.Güneydoğu’da dağlarda yıllardır süren çarpışmaları şehre taşımaya karar veren ve bunun için adım atan PKK oldu. PKK çeşitli ilçelerde ve Şırnak ilinde mahalle işgalleri gerçekleştirdi. Hendekler kazdı. Özyönetim ilan etti. Silahlı grupları mahallelerdeki mevzi hâline getirilmiş ve muhtemel bir çatışma için tuzaklarla donatılmış mekânlara çevirdi. Bunlar yapıldıktan haftalar, hatta aylar sonra kamu otoritesi harekete geçti. Hendekleri kapatmak ve silahlı insanları etkisizleştirmek için operasyonlar düzenledi, düzenliyor. Hendekler yokken, silahlı adamlar mahalleleri işgal etmemişken mahallelerde güvenlik kuvvetlerinin bu tür operasyonları söz konusu değildi ve olamazdı. Böyle bir durumda güvenlik güçleri şimdi yaptıklarını yapsaydı bu ağır insan hakları ihlâllerine ve hakikaten katliamlara sebep olurdu.

Türkiye’yi katliam yapmakla suçlayanlar PKK ortada yokmuş ve hiçbir rol oynamıyormuş gibi konuşuyor. Sözüm ona ‘barış bildirisi’nden yurt dışına ulaştırılan bilgilere ve haberlere kadar her şey bu durumda. Bu ahlâklı bir tavır mı? İnsanlığa yakışan bir tutum mu?

Demokratik bir ülkede kamu otoritesi bu tür işgalleri önlemekle görevli. Bunu yaparsa değil yapmazsa görevini ihmâl etmiş olur. Dolayısıyla, operasyonlara itiraz etmenin hiçbir ahlâkî, demokratik gerekçesi yok. Ancak şu yapılabilir: Güvenlik güçleri sivillere, masumlara zarar vermemek için dikkatli davranıyor mu? Şiddeti ölçülü kullanıyor mu? Teslim olmak isteyenleri usulüne uygun teslim almak yerine öldürüyor mu? Sivil halkın hayatını cehenneme çevirmek için özel çaba sarf ediyor mu? Şiddeti gözü dönmüş şekilde, bir zevk hâline getirerek kullanan güvenlik görevlileri var mı yok mu? Bunlarla ve benzer hususlarla ilgilenmek hem meşru hem de gerekli.

Bana öyle geliyor ki, asıl katliam yapan, insanları bile bile ölüme gönderen PKK. Nitekim bölge halkının örgüte tepkisi Kürtler arasında da böyle düşünenlerin olduğunu gösteriyor.

Yeni Yüzyıl, 30.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/devlet-mi-pkk-mi-katliamci-1828

Ak Parti’nin İmtihanı

0

Bazen Ak Parti’yi anlamakta zorluk çekiyorum. Doğrusu Ak Parti, bir sürü güzel şeyler yaptı. Hem de tüm bu güzel şeyleri Anayasaya rağmen, zamanın cumhurbaşkanına rağmen, muhalefete rağmen, aydınlara ve seçkinlere rağmen yaptı. En zor zamanda, özgürlükleri çoğalttı, ekonomiyi geliştirdi, kamu yönetimini yeniden yapılandırdı, yerel yönetimlerle ilgili temel yasaları değiştirdi, belediyelere önemli yetkiler verdi.

Fakat “tam işler yoluna girdi” derken bir şeyler oldu, tılsım bozuldu. Reformların devamını beklerken, bir baktık, Ergenekon çukuruna itilmişiz.

Ergenekon girdabında çaresizce çırpınırken Okyanus ötesinden bir ses duyuldu: “Dinleyin ey cemaat” dedi, “dinleyin ki kurtulasınız”. Biz de kurtuluş cemaatte dedik, ağzımızı açıp dinledik. Meğer dinleme karşılıklıymış, onlar da bizi dinlemiş.

Fakat garip olan biz onları Allah için dinlerken, onlar bizi iktidar için dinlemiş. Biz onları cennette yüksek makam elde etmek için dinlerken, onlar bizi dünyevi makamları elde etmek için dinlemiş.

İşin kötüsü ilham bilgisi geldiğini düşündüğümüz kişilere, meğer istihbarat bilgisi geliyormuş. İlham perisi zannettiğimiz kişiler de meğer Fuat Avni kılıklı kişilermiş.

Ve bu cemaat, Ergenekondan kurtardığı Ak Partiyi, Okyanus girdabına sürükledi. Şimdi Ak Parti, Okyanus girdabından kurtulmaya çalışıyor. Ve maalesef artık tek başına ve yalnız. Adım adım içeriden ve dışarıdan kuşatılmış durumda. Dört bir yanı sarılmış bir parti görünümünde. Onu kuşatanlar, sürekli sinir uçlarına dokunuyorlar, hata yapmaya zorluyorlar.

Girdaba sürüklenmiş bir partiye hariçten gazel okumak ne kadar insaflıca bilemiyorum. Ama uluslararası arenada bir şeyler yanlış gidiyor. Sanki büyük güçler Ak Partiyi kuşattı hataya zorluyor. Dış politikada boyumuzu aşan şeyleri yapmaya kalkışmak, yedi düvele meydan okuyormuş gibi bir görüntü vermek ne kadar doğru bilemiyorum. Sanki dış politikada dik durmakla diklenmek arasındaki o ince çizgi aşınıyor gibi.

Ak Parti’ye içeride yapılan saldırılar da öz güvenini sarsıyor ve onu daha fazla hataya zorluyor. Ak Parti bir ara sıkıştığı bir dönemde memur sendikacılığına sarıldı.  İşçi sendikacılığı gerekli mi bilemem ama Ak Parti’ye memur sendikacılığının akla ziyan olduğunu anlatamadık. “Memur güvencesine sahip olan insanların sendikası mı olur” dedik ama dinletemedik. “Bürokrasinin az mı hastalığı vardı ki bir de sendika virüsünü sokuyorsunuz” dedik dinleyen olmadı.

Memur sendikaları eğitim hizmetlerinde söz sahibi oldu da ne oldu. Öğretmenler sendikalaşınca eğitimin kalitesi mi arttı. Bunca çabaya ve kaynağa rağmen eğitimde beklenen iyileştirme olmadı ve olmayacak. Bazı sendikaların baskısıyla müdürleri değiştirip duracaksınız ama bu ülkenin eğitim kalitesinde beklenen iyileşme olmayacak.

Şimdi bir de taşeron sorunuyla karşı karşıyayız. Tamam, çalışma şartlarını iyileştirin, az kazananlara bir takım sosyal güvenceler sağlayın, fakat bir taraftan devlet memurlarının iş güvencesini azaltmaya çalışırken diğer taraftan çalışma esnekliğini neden ortadan kaldırıyorsunuz.

Hadi kendi bakanlıklarınızda çalışan taşeron işçileri kadrolara aktarıyorsunuz, bari belediyelere karışmayın, kendi kararlarını kendileri versin.

Hadi yeni bir anayasa çıkarmaya gücünüz yetmiyor bari mevcut anayasada yerel yönetimlere verilen hakları ihlal etmeyin. Beğenmediğiniz anayasa bile, idarenin merkezden yönetim ve yerinden yönetim esasına dayandığını söylüyor. En azından yerinden yönetim esasını ihlal etmeyin.

Belediyelere daha fazla yetki verilmesini, daha fazla kaynak aktarılmasını ve bu arada daha etkin denetlenmesini ve daha fazla hesap sorulmasını beklerken, iradeleri dışında yeni mali yükler yüklüyorsunuz.

Bırakın belediyeler koyduğunuz standartlara göre kendi kararlarını kendileri alsın, kendi işlerini kendileri yürütsün.

Taşeron sorununu başka türlü çözün, çalışanların çalışma şartlarını iyileştirmenin başka yolunu bulun.

Lütfen belediyelere kıymayın, lütfen onlar batırmayın. Unutmayın ki bu hak, merkezî hükümetin battığı dönemlerde, o belediyelerin “tekeden süt çıkarırcasına” yürüttüğü hizmetler sayesinde nefes aldı. Yarın aynı durumun olmayacağının bir garantisi yok

Vesayetçi zihniyetin demokrasi korkusu

Star Gazetesi, Açık Görüş, 27.03.2016.

Dr. Adnan Küçük / Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi

Bütün anayasa hukukçularının üzerinde müttefik oldukları bir ilke vardır; buna göre, “demokrasilerde asli kurucu iktidarın yani yeni baştan bir anayasa yapma iktidarının sahibi halktır”. Bu ilkeye rağmen, Türk halkına yeni baştan bir anayasa yapma yetkisini vermek istememek sorunlu bir zihniyetin ürünüdür.

Türkiye’de şimdiye kadar hiçbir anayasa demokratik usullerle yapılmadı. Bunlardan hem içerik hem de yapılış yöntemi itibariyle en anti-demokratik olanı 1982 Anayasası’dır. Bu Anayasanın yapıldığı günden bu yana değiştirilmesi ya da yerine yenisinin yapılması yönündeki talepler gündemden hiç düşmedi. Her ne kadar bugüne kadar 18 kez değiştirildi ise de, bu Anayasa anti-demokratik ruhundan pek fazla bir şey kaybetmedi. Hala darbe anayasası yaftasını üzerinde taşımaya devam etmektedir.

Halkın hür, serbest ve demokratik iradesi ile yapacağı sivil bir anayasanın yapılmasına ilişkin ihtiyaç hala canlılığını sürdürmektedir. Yeni anayasa yapımına ilişkin ihtiyacın, hem her şeyden önce toplumsal temelinin olması, hem de bu ihtiyacın toplumsal zeminde faaliyet gösteren siyasi partiler tarafından ciddi manada hissedilmesi gerekir. Diğer yandan, siyasi partilerin, Türkiye’de yeni anayasa yapımına ilişkin ihtiyacın bulunduğu konusunda samimi olmaları da icap eder. Ayrıca ihtiyaç duyulan anayasanın ne olduğunun da bilinmesi lazımdır. Bir diğer ifadeyle, Türkiye’nin ihtiyacı olan anayasa hangisidir; bunun, 1982 Anayasası’ndan farklılık arz eden yönleri nelerdir? Bunların da bilinmesi gerekir. Sadece “halkın iradesine dayalı bir anayasa” söylemi, talepleri karşılama açısından samimi görünmemektedir.

Siyasi partilerin tutumlarına bakıldığında, yeni anayasa yapım çalışmaları konusunda en aktif ve ne yapmak istediği belli olan partinin AK Parti olduğu söylenebilir. Diğer partilerin bu konuda kamuoyuna yansıyan çalışmalarının var olduğunu söyleyebilmek zordur. Sadece çok genel bir şekilde darbe anayasasından kurtulmak gerektiğini söylüyorlar. Bunun ötesinde yeni anayasa yapım sürecine ilişkin somut bir öneri ya da çalışmaları mevcut değildir. Söyledikleri bir şey de şudur: “Anayasanın ilk dört maddesine dokundurtmam, başkanlık sistemini zinhar kabul etmem”. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu şu açıklamayı yapıyor: “Başkanlık sistemini kabul etmiyoruz; parlamenter sistemin güçlendirilmesi ile yetinilmeli; ilk 4 madde tartışılamaz; parlamentoda bir tek CHP milletvekili olduğu sürece bu değişikliklerin hiçbiri parlamentodan geçirilemez”. MHP de benzer bir tutum sergiliyor. HDP ise daha başka gerekçelerle yeni anayasa yapımı konusunda ayak diriyor.

Reddiyeci politika

Bu söylemlerin üç veçhesi mevcuttur. Birincisi, muhalefetin büyük ekseriyetinin 1982 Anayasası’nın esaslı bir şekilde değiştirilmesi konusunda pek istekli olmadıkları görülüyor. Sadece “mevcut sistemi kısmi olarak revize edelim, yeter” mantığı söz konusu. İkincisi ve demokrasi açısından en sorunlu olanı, 1982 Anayasası’nın bazı maddelerinin dogmalaştırması; bunlar üzerinde halkın inisiyatif almasının istenmemesidir. Üçüncüsü, muhalefet partileri, yeni anayasa konusunda sadece yaptırmayacaklarının neler olduğunu söylemekle iktifa etmektedirler. Bu partilerin, yeni anayasa konusunda ne yapmak istedikleri konusunda ne söylemleri ne de çalışmaları mevcuttur. Kısaca reddiyeci bir politika mevcuttur. Hatta çoğu sivil toplum örgütü bile bu konuda harıl harıl çalışırken, muhalefet partilerinin ciddi bir çalışma içerisinde olmaması, bu süreci olumsuz yönde etkilemektedir.

Ben burada muhalefet tarafından sergilenen tutumun ikinci veçhesi üzerinde durmak istiyorum. Muhalefetin ilk dört maddeyi dogmalaştırma yönündeki çabaları yeni anayasa yapma mantığı ve pratiği ile esaslı bir şekilde çelişmektedir. Yeni anayasa yapmak, anayasayı baştan sona görüşerek kabul etmek demektir. Bunların söylemlerinden çıkan sonuç şudur: “Aslında biz içeriği itibariyle 1982 Anayasası’ndan büyük ölçüde farklılık arz eden yeni bir anayasa yapılsın istemiyoruz; 1982 Anayasası üzerinde belli sınırlar içerisinde kalacak ölçüde kısmi bir revizyon yapalım yeter; ilk dört maddeye kesinlikle dokunulmasın”. Ama bu partiler, “biz mevcut sistem üzerinde kısmı revizyon yapalım” ifadesini açık bir dille söyleyemedikleri için, “yeni anayasa yapalım; darbeci anayasadan kurtulalım” şeklinde içeriğinin ne olduğu beli olmayan genellemeci bir söylemi tercih ediyorlar.

Bu yaklaşımı sorunlu kılan bir diğer husus da yeni anayasa yapımı konusunda halkın iradesinden korkulmasıdır. Özellikle muhalefet partileri halkın temsilcilerinden teşekkül eden mevcut meclisin yeni anayasayı baştan sona yazması aşamasında ilk 4 maddeyi ele almasını istemiyor. Kısaca bu maddeler konusunda halkın inisiyatif almasından korkuyorlar. Bunun bir diğer ifade şekli, “demokrasiden korkma”ktır. Oysa halka rağmen demokrasi olmaz. Demokrasinin devam ve bekası, sistemin halk tarafından özümsenmesi ve benimsenmesi ile mümkündür. Halktan korkarak, halka güvenmeyerek, halkın hür ve serbesti ortamında yapacağı bir anayasanın 1982 Anayasası’ndan daha kötü olacağını söylemek, halkın demokrasi bilinci ve kültürüne olan güvensizliği yansıtmaktadır. Bu zihniyetin tek alternatifi kalmaktadır; anayasanın halk tarafından değil, vesayetçi bir iktidar tarafından baştan sona yapılmasıdır. Tabii ki halktan korktukları için bunu da açıkça dillendiremiyorlar; bu sefer dolambaçlı yollarla halkın inisiyatif almasına mani olmaya çalışıyorlar. Halk bir şekilde devre dışı kalınca, artık vesayetçi yöntemle anayasa yapımı haricinde bir seçenek kalmıyor. Bu zihniyet şu açıdan da sakattır. Bunlara göre, 1961 ve 1982 Anayasalarını yapan askeri yönetimler, anayasa metnini, önceki Anayasaları tamamen yok sayarak yaptılar. Bu yönetimler, bu kapsamda önceki Anayasa’nın başta ilk üç maddesi olmak üzere bütün maddeleri baştan sona değiştirebilirler. Çünkü onlara göre, bu askeri yönetimler, asli kurucu iktidarın sahibidir. Ne yaparlarsa yeridir. Nitekim 1961 Anayasası’nı yapanlar, 1924 Anayasası’nda yer alan ve ‘Atatürk İlke ve İnkılâpları’ olarak da ifade edilen ilkelerin bir kısmını saf dışı bırakarak 1961 Anayasası’nın 2. maddesini yeniden yazdılar. Benzer şekilde, 12 Eylül iktidarı da 1961 Anayasası’nın 2. maddesini esaslı bir şekilde değiştirmiştir. Şimdi bu muhalefet partileri, ilk üç maddeye müdahale noktasından askeri yönetimleri yetkili ve muktedir görürlerken, demokratik bir yapıya sahip olan ve halkın iradesini temsil eden mevcut meclisi, bu maddelere dokunma konusunda yetkisiz görmektedir. Kısaca şunu söylemek istiyorlar: “Darbeciler, devrimciler, ihtilalciler, askerler istedikleri ölçüde ve istedikleri şekilde yeni bir anayasa yapabilir ama Türk halkı asla yeni bir anayasa yapamaz; olsa olsa 1982 metni üzerinde kısmi bir revizyon yapabilir”.

Sorunlu zihniyet

Bu mantık ve zihniyet çok sorunludur. Bütün anayasa hukukçularının üzerinde müttefik oldukları bir ilke vardır; buna göre, “demokrasilerde asli kurucu iktidarın; yani yeni baştan bir anayasa yapma iktidarının sahibi halktır”. Bu ilkeye rağmen, Türk halkına yeni baştan bir anayasa yapma yetkisini vermemek, geleneksel kültürümüzde yer alan şu ninnide ifade edilen duruma benzer: Ninelerimiz ve annelerimiz, bebekleri uyuturken diğer başka ninniler yanında şu ninniyi de söylerler:

“Dandini dandini dastana; Danalar Girmiş bostana; kov bostancı danayı; yemesin lahanayı”. Burada ifade edilmek istenen mana özetle şu şekildedir: Bir kişiye ait bir dana, bir başkasının bostanına (sebze bahçesine) girmiş; bostan sahibi de bostancıdan bu danayı kovmasını istiyor. Bu ninniden konumuzla alakalı şu neticeyi çıkarabilmemiz mümkündür: Türkiye’de muhalif kesimlere göre -bunun içerisinde bazı siyasi partiler yanında akademik camiada yer alanlar da vardır-, bostanı, yeni anayasa yapma yetkisi ve iktidarı alanı olarak kabul edecek olursak, bu bostanın sahibi, devrimciler, darbeciler, ihtilaciler, başta askerler olmak üzere bürokratlardır; halkın yeni anayasa yapmaya kalkışması, devrimcilere, darbecilere, ihtilacilere, askerlere ait olan bostana, halkın haksız yere müdahale etmesi anlamına gelmektedir. Burada halk, başkasının bostanına tecavüz eden dana konumuna düşürülmektedir. Bu zihniyetin demokratik sistemle bağdaşırlığı hiç yoktur.

Bir demokrat olarak ben de şunu söylemek istiyorum: “Madem Türkiye’de demokrasi vardır; ‘demokrasilerde asli kurucu iktidarın; yani yeni baştan bir anayasa yapma iktidarının sahibi halktır’, o zaman anayasayı yapma iktidarı ve salahiyetini sembolize eden bostanın sahibi de halktır”. Asıl diğer güçlerin bu alana müdahalesi, mülkiyeti halka ait olan bostana haksız tecavüz manasına gelmektedir. Kısaca ifade etmek gerekirse, hem demokrasiyi savunup, hem de halkı yeni anayasa yapma konusunda yetkisiz görmek; halka 1982 Anayasası’nın bazı maddelerine dokunma yetkisi vermemek, yüzde yüzü beyaz olan bir cismin tamamının hem siyah, hem de beyaz olduğunu söylemeye benzer. Buna eskiler cem-i zıddeyn derlerdi. Daha somut bir ifadeyle söylemek gerekirse, tamamı beyaz olan bir dosya kağıdının tamamının hem beyaz, hem de siyah olduğunu söylemenin, akıl ve pratiklerle bağdaşırlığı bulunmamaktadır. Aynen bunun gibi, hem “bir demokraside asli kurucu iktidarın sahibinin halk olduğunu” söyleyip, hem de Türk halkının 1982 Anayasası yerine yepyeni bir anayasa yapamayacağını söylemek, akıl ve mantıkla bağdaşır bir şey değildir. Madem Türkiye’de demokrasi vardır; o zaman, Halkın temsilcilerinden oluşan mevcut meclis, 1982 metnini tamamen bir kenara atarak, yerine yepyeni bir anayasa yapabilir.

İlk dört maddede değişiklik

Kaldı ki nasıl, 27 Mayıs ve 12 Eylül cuntacıları, ilk 4 maddeyi diledikleri şekilde değiştirebildilerse, halkı temsil eden bu meclis de asli kuruculuk işlevini muvakkaten üstlenerek, bu maddeleri dilediği şekilde şekillendirebilir. Hatta ben bu maddelerin kısmen değiştirilmesi taraftarıyım. Bunu söyleyince hep menfi şeyler anlaşılmamalıdır. Benim önerim şu şekildedir: Madde 1: “Türkiye Cumhuriyeti, demokratik bir hukuk devletidir”. Bunun bir diğer ifade şekli, “anayasal devlet” ve “anayasal demokrasi”dir. Bu şekilde cumhuriyet, insan hakları, hukuk devleti ve demokrasi temelli bir zemine konuşlandırılmış olmaktadır. İnsan temelli hukuk devleti ve demokrasi, cumhuriyete ruh veren ilkeler haline getirilmiş olmaktadır. Bu tür bir demokraside, vesayetçi telakki ve yönelimlere yer yoktur.

Bu, halk-demokrasi-cumhuriyet bütünleşmesi ve kaynaşmasını da sağlayacak; halk inisiyatif alarak sistemin sahibi haline gelmiş olacaktır. İşte asıl o zaman, demokrasi ve cumhuriyet rejiminde gel-gitler yaşanmayacak, halkın iradesi, vesayetçi müdahalelerin önünü kapatmış olacaktır. İşte vesayetçi zihniyet, halkın bu şekilde sistemle bütünleşmesini istemedikleri; onların isteği, arada bir vesayetçi müdahalelerle halkın güdülen unsurlar haline getirilmesi; değişen şartlara göre, vesayetçi iradenin sisteme ayar vermesi olduğu için, halkın yeni anayasa yapma tasarrufuna şiddetle karşı çıkıyor.

Umarım halk inisiyatif almak suretiyle bütün bu anti-demokratik engellemeleri aşarak, şanına yaraşır demokratik hukuk devleti temelli bir anayasa yapar; sistemle bütünleşerek, onu mülkiyetine dâhil etmek suretiyle, Türkiye’yi vesayetçi gasplardan kurtarır. İşte o zaman, demokratik hukuk devleti temelli cumhuriyet hiçbir kazaya uğramayacak şekilde kalıcı hale gelir.

Kendine kalbi olan bir yol seçmek

Hangi yola gidersen git, hangi düşünceyi seçersen seç, Aytekin Yılmaz’ın dediği gibi “kendine kalbi olan bir yol seç”. Sığınamayanlar sizi bu cümle ile karşılıyor. Başta romantik bir ideolojiye çağrı gibi görünse de, aslında kitap benliğinizi yok sayan, duygularınızı ertelemenizi isteyen ideolojilere karşı bir reddiye. Rousseau’nun egemenlik kavramı için yok olan özgürlüğünüz gibi, “sol” ideolojinin içinde kaybolan, ertelenen benliğinizin, özgürlüğünüzün kıymetini ifade eden bir kitap. Bundan önce yayımlanan Yoldaşını Öldürmek kitabını tamamlayan bir eser.

Kitap sol örgütten ayrılan kişilerden yola çıkarak yazılmış gerçek hikayelere dayanıyor. Cevher, Sara, Besna, Keya ve Sadık kitabın kahramanları. Binbir hayaller ile katıldıkları örgütte veya çıktıkları dağda yaşadıkları tramvadan sonra örgüt ile yollarını ayırmaya, hapishane günlerine ve yeni bir hayat kurma çabalarına yoğunlaşıyor. Kahramanların ortak özellikleri, zamanla örgütte yaşanan haksızlıkları karşı çıkmaları sonucu “muhalif” damgası yemeleri ve bunun sonucunda kendi içlerinde yaşadıkları bir iç hesaplaşmadan sonra örgütten kopmaları.

Sol örgütler muhalif bir düşünceye kapılan tüm örgüt üyelerini önce itibarsızlaştırır sonra benliğini yok eder. Bir sonraki aşamada fiziki olarak da yok edebilir. Dünya yıkılsa, anası için hâlâ çok küçük bir ana kuzusu olan kıza bir mezar bile bırakılmaz.

“Özgürlük” adına yola çıkan örgüt tüm devrimlerde olduğu gibi önce çocuklarını yemeye başlar. Sol örgütlerin hepsinde bu kural istisnasız uygulanır. Solun devrim anlayışı özü itibariyle şiddeti bir yöntem olarak benimsediğinden devrim için çeşitli suçlamalarla devrimci yoldaşlar muhalifliklerinden dolayı katledilir. Sığınamayanlardaki hikayeninin kahramanları da yaşadıkları bu acı gerçeklerden sonra yeni bir hayat arayışlarına yoğunlaşıyorlar.

Sığınamayanlar, dağın romantik büyüsüne kapıldıktan sonra dağda yaşadıkları karşısında kendileri ile hesaplaşanların, yoldaşlarları tarafından katledilmek istenenlerin, ölmek veya öldürmek istemeyenlerin ve en nihayetinde “kendilerine kalbi olan bir yolu seçenler”in hikayesi…

Etnik sorunlar ve küreselleşme

Küreselleşmenin devletler üzerindeki etkisi tartışılan bir konu. Uzmanların ve düşünce kuruluşlarının genel değerlendirmesi gün geçtikçe etkisini daha çok hissettiğimiz küreselleşmenin devletleri dört ana alanda zorlayacağı yönünde.

Devletlere baş etmesi gereken yeni sorun alanları, küresel sermaye hareketlerinin iktisadi kalkınma alanında ortaya çıkardığı belirsizlikler, soğuk savaş sonrası dönemde dünyanın tanık olduğu çok hareketli ve hızlı kaotik siyasi gelişmeler, kimlik temelli politikalarda görülen canlanma ve ülkelerin coğrafi konumlarından kaynaklanan tehditler olarak özetlenebilir.

Son yıllardaki gelişmeler, ister ekonomik isterse siyasi ve sosyal olsun,  iç meselelerinin üzerine gidemeyen, gerekli dönüşüm ve reformları gerçekleştiremeyen siyasi sistemlerin küreselleşmenin getirdiği ek sorun alanları ile mücadele etmesinin zor olduğuna, hatta bu mücadeleyi göğüsleyemeyen sistemlerin güçsüzleşerek ciddi krizlere girdiğine işaret etmektedir.

Balkanlarda, Afrika’nın belli bölgelerinde Ortadoğu’da yaşananalar en güzel örnekler. Batı toplumları bile gerekli değişimleri yaşama geçirmedikleri takdirde yakın gelecekte bu olumsuz etkileri bertaraf etmekte zorlanabilirler.

Küreselleşen dünyanın neden olduğu önemli sorunlardan biri etnik ve kültürel kimlik sorunlarının giderek daha sert ve şiddete dayalı yöntemlerle ortaya çıkmaları ve küresel belirsizliklerden yararlanarak kendileri için fırsatlar oluşturabilecekleri yeni mecralar bulmaları.

Şiddete dayalı hareketler devletleri daha fazla güvenlik önlemleri almaya itiyor. Ancak bir yandan da devletler bu şiddet hareketlerini kendi bölgesel ya da küresel siyasi hedeflerini destekleyecekleri araçlara dönüştürmeye çalışıyor.

Sri-Lanka, küreselleşmenin bu etkilerini görmek açısından değerli bir örnek. 1983 yılında eylemlerine başlayan Tamil Kaplanları şiddete dayanan yöntemlerle Hindistan kökenli Tamil azınlığın ayrı bir devlet kurmasını hedefledi. 2009 yılına kadar yüz bin kişi yaşamını yitirdi.

2009 yılında ülkenin Güneyindeki çoğunluk Sinhala halkının desteği ile iktidara gelen Cumhurbaşkanı Mahinda Rajapaksa “topyekûn savaş” yöntemiyle ülkenin Kuzeyindeki Tamil güçlerine karşı bir askeri mücadele başlattı. Mayıs 2009’da Tamil güçleri ağır bir yenilgiye uğratıldı ve örgütün lideri öldürüldü.

Cumhurbaşkanı Rajapaksa Tamil güçlerinin yenilgisinden sonra etnik sorunların siyasi olarak çözümleneceğini ilan etti. İlan etti ama bu yolda adımlar atılmadı. Tamil Kaplanları şiddetinin sona ermesinin ülkede yarattığı olumlu hava siyasi bir yeniden yapılanmanın eksik olması nedeniyle ülkedeki belirsizlikleri ortadan kaldırabilmiş değil.

2015 yılında yapılan seçimlerde Rajapaksa hiç beklenmeyen bir şekilde yenilgiye uğradı. Tamil halkının da desteklediği Maithripala Sirisena Cumhurbaşkanı seçildi. Demokratikleşme, yeni bir anayasa ve Tamil halkının sorunlarını çözme sözleri bu iktidar değişiminde büyük rol oynadı.

Seçimlerden sonra bir yıl geçti ama henüz Sirisena verdiği sözler doğrultusunda bir adım atmış değil. Bu arada dünyanın büyük siyasi aktörleri bölgenin durumunu yakından takip ettiler. ABD’nin başını çektiği Batı devletleri Sri_Lanka’nın Çin’e yakınlaşmaması için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu nedenle Tamil Kaplanlarına yönelik mücadelede hükümete destek verdiler. Ancak eğer Sri-Lanka Çinle ilişkilerini belli bir seviyenin üstüne çıkarırsa Tamil kartına sarılabilirler.

Bölgesel süper güç Hindistan da Sri Lanka’nın Çin ile ilişkilerini yakından takip ediyor. Hint Okyanusunda Çin varlığının yayılmasını istemiyor. Öte yandan Tamiller aynı zamanda Hindistan’da yaşayan bir etnik grup olduklarından dolayı muhafazakar yeni Hindistan Başbakanı Modi’nin desteğini alıyorlar.

Çin ise Hindistan’a karşı bölgedeki gücünü artırmak amacıyla Sri Lanka hükümeti ile ilişkilerini geliştirmeye çalışıyor.

Böyle bir küresel ortamda Sri Lanka kendi sorunlarına siyasi çözümler geliştiremezse uluslararası güç odaklarının kozlarını paylaştıkları bir ülke olmaktan kurtulamaz.

Yeni Yüzyıl, 29.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/etnik-sorunlar-ve-kuresellesme-1818

Hiçbir operasyon, siyasetin yerini dolduramaz

 Türkiye’de vesayet sisteminin ve ideolojisinin çökmesiyle siyasetin alanı büyüdü. Daha önce asker-sivil bürokrasinin ve onun ideolojisinin kontrol ettiği ve siyasetin tasarruf ettiğinden daha büyük olan alan, artık siyasi bir alana dönüşmüş durumda. Ancak ortaya çıkan bu alanın siyaset tarafından tam olarak doldurulduğunu söyleyemeyiz. Siyasetin bu boşluğu doldurma gayretleri, siyasi tansiyondaki yükselmenin temel nedenlerinden. Bu bağlamda iktidar ve muhalefet başta olmak üzere bütün siyasi aktörlere ciddi bir sorumluluk ve rol düşüyor.

İçeride Demokratikleşme ve Sivilleşme

Siyasi alandaki boşluğun doldurulması, siyasetin sadece bugününü değil geleceğini de tayin edecek derecede ehemmiyetli bir konu. Siyasi aktörlerin bu boşluğu doldurmasının zaman alacağı aşikar. Çünkü eski vesayet sistemi siyasetin kurumsal zayıflığını sağlamak üzere kurulmuştu. Fakat siyasetin tabiatı da boşluğu kabul etmiyor. Siyasette kendini daha önce toplayan ve güçlenen aktörler, bu boşluğu diğerlerinden daha önce dolduruyor. Bu durum siyasetin dengesini, fren-dengeleme sistemini sarsıyor. Siyasetteki güçler dengesindeki hızlı değişim ise, belli kesimlerde korku ve endişe yaratıyor. Bu korku ve endişe sadece muhalefete has değil, dengeler yerine oturmadıkça iktidar kesiminde de korku ve endişe devam edecektir. 27 Nisan bildirisi, Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararı, AK Parti’ye kapatma davası, Gezi olayları, 17/25 Aralık yargı darbesi teşebbüsü, 6-8 Ekim sokak kalkışması vs bu korku ve endişelerin karinesine dönüşmüş durumda. Bu bakımdan siyasetteki tartışmaların artması, korku ve endişelerin dile getirilmesi bir noktaya kadar anlaşılabilir.

Başta siyasi partiler olmak üzere meşru siyasi aktörle tarafından doldurulamayan bu alanı, bazı kurumların alanını genişletmek için cazip bir boşluk oluşturabilir. Keza gayrimeşru bir takım aktörler de bu siyasi boşluğu doldurmayı deneyebilirler. Nitekim deniyorlar… Siyasetteki boş alanı yetkilerini genişleterek doldurmaya çalışabilecek vesayet kurumlarının sicili ve şiddet kullanarak siyasi alanı işgal etmeye çalışan terör örgütleri bu bakımdan siyasete ciddi tehdit oluşturuyor. Tehdidin boyutunu arttıran şey, Türkiye’nin sadece içeride bir siyasi alan kazanmış olması değil. Türkiye yakın bölgesi başta olmak üzere dünyada da, soğuk savaş dönemindeki dış vesayetten kurtularak dış politika alanında bağımsız davranacağı alanı genişletiyor.

Dış Politikada Bağımsızlık

Türkiye’nin dış politikada soğuk savaş dönemindeki vesayetten kurtulması, bağımsız davranma kararlığı ve etkinlik alanını arttırma gayreti bölgesel ve küresel bazı aktörleri rahatsız ediyor. Bu aktörler içeride siyasi alanın büyümesinden rahatsız olan kimi aktörlerle gizli- açık işbirliği yapmaktan uzak durmuyorlar. Hatta bu işbirliğini soğuk savaş döneminde olmayacak ölçüde cüretkâr bir şekilde yapabiliyorlar.

Son dönemde ABD Başkanı Obama’ya atfen IŞİD’e karşı “Türkiye’nin “güçlü ordusu”nu ABD’nin istediği zaman ve şekilde kullanmaması eleştirilmesi, Türkiye’ye karşı terör faaliyeti yürüten PKK’nın Suriye kolu PYD kollanması ve hatta açıkça Türkiye’de darbe vaktinin geldiği yönünde yazılar yazdırılması kayda değerdir. Birileri adeta “Bizim çocuklar bu sefer yapamadı, bari biz yapalım” havasındalar… Bu durum, Türkiye’nin anayasal düzenine ve bütünlüğüne yönelik saldırılar yürüten gayrimeşru aktörlere cesaret veriyor. Türkiye’ye bizimle anlaşmazsanız ABD Türkiye’de darbe mekaniğini harekete geçirir, hatta 17/25 Aralık davasını bu kez ABD’de açacaklar diyebiliyorlar. PKK’nın ve PDY’nın saldırganlığının ardında yatan dinamik budur… Bu açık destek ve ilişkiler, belki PKK ve PYD’yi cüretkârlaştırabilir ama onları toplumsal tabanından koparacak ve nihayetinde güçsüzleştirecektir.

İçeride ve dışarıda hiçbir operasyon, siyasetin yerini tutmayacaktır. PKK ve PYD ise artık siyaset yapamayacak kadar marjinalleşmiş aktörlere dönüştüler. O kadar çok darbeden ve şiddetten bahsetmeleri de, bu marjinalleşmenin farkında olduklarını gösteriyor.

Yeni Yüzyıl, 29.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/hicbir-operasyon-siyasetin-yerini-dolduramaz-1819

Zarrab mı serbest ticaret mi?

Yazıp konuşarak meram anlatmada başarı yalnızca bunu yapan kişinin ifade kabiliyetine değil, okuyan ve dinleyenlerin anlama ve kavrama kabiliyetine de bağlı. Bu gerçeği sık sık karşımda buluyorum. Söylemediğim bir şey söylenmiş veya söylediğim bir şey söylenmemiş gibi yorumlarla karşılaşıyorum. Son örnek R. Zarrab’ın tutuklanması hakkında yazdıklarım.

Zarrab’ın ABD’de tutuklanması öncesi ve sonrasıyla çok yönlü bir olay. Nitekim bu konuda değerlendirme yapanlar seçtikleri perspektife göre bilgi aktarıyor ve yorum yapıyor. Bunu yapmak hakları. Ancak bazıları başkalarının öbür perspektifleri öne çıkartmasını bir türlü hazmedemiyor. Örnek vereyim. Hürriyet Gazetesi Washington D. C. temsilcisi Tolga Tanış aracılığıyla olayı sadece ABD’nin İran’a ambargosunun delinmesi ‘suçu’ olarak sunuyor. Uzun para transfer listeleri yayınlıyor. Böylece teferruatı işin özünü boğacak şekilde kullanıyor. Hükümete yakın kimi gazeteler ise sadece tutuklamayı yapan savcının Paralel’in ABD ayağına olan yakınlığı üzerinde duruyor. Her ikisi de bir tercih ve söylenenler özünde yanlış değil. Ben ise olayın farklı ve uzun vadede daha önemli olduğunu düşündüğüm bir boyutuyla alâkalıyım: Serbest ticaret hakkı ve devletlerin bu hak karşısında takındığı pozisyon.

Zarrab’ı tanımam. Ona yönelik müspet veya menfi kuvvetli bir duygum da yok. Çok varlıklı bir aileden geldiğini, yani İran ile ticarete aracılık etmesinden önce de zengin olduğunu biliyorum. Daha fazla bilgiye sahip bazı gazetecilerden duyduğum bir diğer şey, işlerini yürütmek için Türkiye’de rüşvet verdiği kişiler olduğu. Ancak, bir gözlemci olayı başka türlü anlatıyor ve bazı eski bakanların –özellikle birinin- Zarrab’ı adeta haraca bağladığını söylüyor.

Rüşvet konusu elbette ele alınabilir. Ancak, benim yararlandığım literatür her rüşveti kötü ve yanlış görmüyor. Meşru bir işi yapmanız engelleniyorsa, rüşvet vermeye zorlanıyorsanız, yapacak başka bir şeyiniz olmayabilir. Bu durumda rüşvet açıkça haraç verme anlamına gelir. Bazı rüşvetler ise gayri meşru kazançların yolunu açar. Bir diğer mesele rüşvet vermenin mi yoksa almanın mı asıl problem olduğu. Meselâ B. Tibuk yıllar önce vermenin değil almanın suç sayılması hâlinde rüşvetin çok azalacağını ileri sürmüştü.

İnsan ticaret yapan bir canlı. Ticaretin insanın bekası ve refahı yanına özgürlüğüne katkısı da açık bir gerçek. Bazı liberal yazarların hayal ettiği gibi serbest ticaret tek başına savaşı önlemenin, barışı tesis etmenin ve korumanın aracı olamaz, ama ticaretin barışa da kültürlerin karşılıklı etkileşimine de katkıları olduğu sabit.

Ticaret bir şahsın, dinin, ülkenin değil insanlığın ürünü. Dolayısıyla, anormal olan ticaretin olması değil önlenmesi. Ticareti engellemeye kalkarsanız insanlar ticaret yapmanın yeni yollarını arar ve bulur. Ayrıca, ticarete engel olmanın çoğu zaman hedefe ulaşmaya yetmediğini de görüyoruz. Ülkelere konan ticarî ambargo iktidar sahiplerine değil sıradan halka zarar veriyor. Meselâ ABD yıllarca Irak’a ambargo uyguladı ve Saddam keyif çatmaya devam ederken Irak’ta çocuk ölümleri tavan yaptı. Rusya’ya uygulanan ambargo Rusya’yı diz getiremediği gibi halkın Putin arkasında kenetlemesine de yol açıyor. Japonların Pearl Harbour baskınının sebebi ABD’nin Japonya’ya uyguladığı ambargoydu. Bu yüzden, ticareti engellemenin uluslararası ilişkilerde araç hâline getirilmesi yanlış. Liberal filozoflar buna daha önce birçok kere işaret etti. Meselâ Bastiat “sınırlardan mallar geçmezse ordular geçer” demişti.

Bu çerçevede ABD’nin İran ile ticareti suç ilân etmesinin insanî hayatın akışına ve doğasına aykırı olduğu kanaatindeyim. ABD’nin bunu yapmaya hakkı olmadığını düşünüyorum. Üstelik ABD’nin bu bakımdan çifte standartlı olduğunu, başka ülkelere yasakladığı şeyleri büyük ABD şirketlerinin yaptığını biliyoruz.

Benim derdim Zarrab’a ne olduğu değil, ‘ben güçlüyüm, istersem ticarete keyfî sınır getiririm’ tavrı.

Yeni Yüzyıl, 29.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/zarrab-mi-serbest-ticaret-mi-1825

İnsanlığın Sonunu Getiren İktisat Meteoru

38’inci doğum günüm olduğu için güne iyi başlamayı ümit ediyordum. Öyle de oldu, beklentimin de ötesinde. Bir iktisat köşe yazısı okudum ve dünyam değişti. Eminim siz de okuyunca bunun sebebini anlayacaksınız (I).

Aslında, bir süre önce Adem Simit isimli köşe yazarının ‘kapitalizm şeytandır’ tadında bir yazısını okumuş ve bu yazıyı, anti-kapitalizmin neden bir yaşam tarzı dayatması ve totaliteryenizmle sonuçlanması gerektiğine dair güzel bir açıklama olduğu için, çok beğenmiştim (II). Sadece bir eleştirim olabilirdi, kapitalizmi destekleyen bir iktisatçı olarak ‘kapitalizm melektir’ gibi bir ifade kullansaydım, kendimden utanırdım. Bu ne yani, ekonomik bir analiz ya da muhakeme mi, diye düşünmemek elimde olmazdı.

Neyse, biz bugüne dönelim. Yazarımızın verdiği rakamları ve hatta vardığı bazı sonuçları sorgulamadan, öylece alacağım. Söz konusu yazıdaki ‘de-da/mi-mı’ eklerinin birleşik ya da ayrı yazılmasına dair hataların bolluğu ise benim değil, bu ülkenin ilkokul öğretmenlerinin sorunu.

Yazarımız ilk bombasını patlatıyor;

“Tarihte bugüne kadar yer yüzüne çıkarılan toplam altının değeri 8.6 trilyon dolar, toplam küresel GSMH 80 trilyon dolar ve toplam küresel borç 235 trilyon dolar. Toplam küresel refah böylece toplam altın artı toplam borç (çünkü borç eşittir toplam para) 244 trilyon dolar! Toplam küresel refah eşit dağıtılsa dünyadaki her İnsan aşağı yukarı 4 bin dolar refaha sahip olur. Bu kenarları 1.6 cm uzunluğunda bir altın küpe eşittir.”

Yeterince iyi anladık mı? Bugüne kadar yeryüzüne çıkartılan altının hepsi ve toplam küresel borç, bu ikisinin toplamını alıyoruz ‘toplam küresel refahı’ hesaplarken. İyi de neden 80 trilyon dolarlık küresel hasılayı almıyoruz? (Bu tarz sorularımın ardından gülücük işareti koymayacağım, ama siz soru işaretlerini gülücük işareti olarak alın lütfen.) Yazar 80 trilyon doları ‘yıllık’ küresel hâsıla olarak alıyor. Peki, neden önceki yıllarda üretilmiş küresel hasılayı ‘toplam küresel refahın’ içine dâhil etmiyoruz?

Altın bir zamanlar para olarak kullanılıyordu. Ama artık herhangi bir tür altın standardına sahip değiliz. Yazarın 8,6 trilyon dolar değerindeki altını para arzı ve refahla eşitlemesi hiç doğru değil. Eğer öyle olsaydı merkantilist İspanya’nın enflasyonist çöküşü diye bir şey yaşanmazdı. Hadi bunu boş verelim. 235 trilyon dolar küresel borcun toplam para arzına eklenmesi ve bunula da yetinilmeyip toplam altın ile toplam borcun küresel refah ile eşitlenmesine ne demeli? Allahtan bir 80 trilyon dolar daha borçlanmamış dünya halkları. Ya da borçlansalarmış keşke, daha güzeli mi olurdu, ‘çünkü borç eşittir refah’, hatta 500 trilyon dolar borçlansalarmış keşke. Ve bu ‘borç’ para arzına dâhilmiş. Kanlı canlı küresel hâsıla servete dâhil değil, ama küresel altın miktarı ve küresel borç dâhil. Bir zamanlar, şunu ya da bunu altına çevirme meraklısı simyacılar ve paranın tek başına ekonomik servet olduğunu düşünen, yani para miktarını artırdıkça zenginleşeceğimizi düşünen ‘kafadan çatlak paracılar’ (monetary cranks) vardı (aslında halen var), ama hayır lafı oraya getirmeyeceğim. Hem gerek yok. Dedim ya yazarın ulaştığı sonuçlara bakma gayretindeyim.

Bu kadar yeter demeyin. İnsanoğlunun hayal gücü nelere kadir, kendiniz görün. Yazar devam ediyor;

“Her 5 yılda küresel elitlerin (çok uluslu şirketler ve devletler) şirket karlarını artırmak için yarattığı kaynak yetersizliği yaklaşık 54 milyon 750 bin insanın ölümüne sebep oluyor! İşte matematiği: Her gün açlıktan ölen 16 bin çocuk + 14 bin yetişkin = 30 bin x 365 gün = 10 milyon 950 bin x 5 yıl eşittir 54 milyon 750 bin ölü. Bu kadar açlıktan ölen insanın yanı sıra toplam dünya nüfusunu en az iki defa doyurabilecek miktarda gıda üretiliyor.

Görülüyor ki, açlığın asıl sebebi yetersiz gıda değil, asıl sorun yapay kıtlık. Bu dünyada açlıktan ölmenin sebebi yetersiz gıda üretimi değil yetersiz para dağılımı.”

Vay benim cahil başım! Bence bu noktadan sonra iktisat bilimine ihtiyacımız kalmıyor. Ne o öyle yıllara yayılan eğitimler, sınavlar, kafa patlatmalar, akademik dergiler, kitaplar, Nobel İktisat Ödülleri, seminerler, artık bunların hiçbirine gerek yok. Yanımdan geç git dünya. Bu yazıyı bile burada bırakmam, kalemimi toprağa gömmem gerekmez mi?

Meğer kaynak yetersizliği diye bir şey yokmuş. Meğer kıtlık sorunu ‘yapay’mış. Kâr etmek ne anlama gelir diye sormak şöyle dursun, “toplam dünya nüfusunu en az iki defa doyurabilecek miktarda gıdanın üretilmesi” sanki kendiliğindenmiş ve garantiymiş gibi. Hatta gibi değil, öyle. Kapitalizm üretmedi o gıdayı sosyalizm üretmiş olsa gerek, değil mi? Ve kâr edilmesi ile insanların ölmesi arasında bir nedensellik bağlantısı varmış. Çünkü kâr etmek kaynakları azaltmakmış.

244 trilyon dolarımız var ey dünya! Ne duruyorsun harcasana, açlık sorununu çözsene. Gerçekte olmayan, 244 trilyon dolarlık bir para arzını gıda fiyatlarına yönlendirince enflasyon olmayacak, size garanti veriyorum. Neden mi? Benim adım Ünsal Çetin, ben diyorsam olmaz. Eğer olursa bana gelin hesap sorun. Bu seviyedeki bir para hacminin gıda mahsullerini kovalaması ‘enflasyon ötesi ve akıl ötesi’ bir fiyat artışı dalgasına neden olur çünkü. Eh buna da enflasyon denemez ki. Denir mi?

Ben de burada oturmuş Avusturyalı Avusturyalı, sermayenin heterojen olması nedeniyle, bir parasal fazlalığın sebep olabileceği ekonomik sorunları anlatmaya çalışıyorum. Hadi diyelim ki, 244 trilyon dolarımız var, hadi diyelim ki bunu eşit paylaşımla harcayıp herkesin karnını doyuracağız ve enflasyon olmayacak. Herkesin aynı nitelikte beslenebileceğini nerden çıkardınız? Gıda mahsullerinin heterojenliğini neden dikkate almazsınız? Hatta herkesin başlangıçtaki ‘karın doyurmaya yetecek kadar’ beslenmesinden sonra, sağlıklı ve sürekli beslenebileceğini nereden çıkardınız? O günü sizin payınıza düşen kahve çekirdeklerini yiyerek geçirdiniz, ya sonra? Düzenli idman yapmak zorunda olan profesyonel basketbolcu, yoğun ve yorucu mesai ile başa çıkmak zorunda olan bankacı, vaktini uzun yolculuklarla geçiren pazarlamacı, beyni ile bol miktarda kalori harcayan bilgisayar mühendisi, sadece doyumluk beslenerek yine aynı verimliliği gösterebilecek mi zannediyorsunuz? İlk bir gün, bir ay, bir yıl insanların hepsini beslediniz, ya sonra, insanların hepsini açlıktan ölüme mahkûm etmiş olmayacak mısınız? (Buralarda artık soru işaretlerim gülücük işareti yerine geçmemektedir). Bütün kaynakları bölüşüme harcayıp tükettikten sonra örneğin tarımsal üretimin sürmesi için gerekli olan traktörü, yakıtı, alet-erdevatı nasıl temin edeceksiniz, eskiyen aşınanların yerine yenilerini nasıl koyacaksınız?

İnsanların karnını doyurmak için insanoğlunun soyunu tüketecek bir meteorun dünyaya çarpmasını tercih eder misiniz? Bunu soruyorum çünkü önerdiğiniz çözüm bu kapıya çıkmaktan başka bir ihtimale sahip değil. Bu da çarpıcı, hem de bir meteorun gücüne sahip olan bir çarpıcılığa sahip değil mi?

Çok fazla mı soru sordum acaba?

Meteor dünyaya yaklaşırken bir gazete manşetini görür gibiyim, “Batarken anti-kapitalistti.”

 

(I) Kaan Sarıaydın, “Çarpıcı Gerçekler”, 28.03.2016, http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/carpici-gercekler-1809

(I) Adem Simit, “İşte bunlar hep Kapitalizm”, 29.02.2016, http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/iste-bunlar-hep-kapitalizm-1500