Ana Sayfa Blog Sayfa 215

Gürbüz Özaltınlı – Barış, demokrasi ve “Türkiyelileşme” diye diye

PKK; Haziran seçimlerinden sonra başlattığı fiili egemenlik savaşıyla sadece Kürtlere değil bu topraklarda barış ve demokrasi isteyen herkese yazık etti. Gencecik insanların hayatlarıyla ödediği bu kanlı sürükleniş daha önce tanık olmadığımız çapta bir toplumsal maliyet yaratıyor. Süreç henüz çok sıcak ve biz nasıl bir enkaz oluştuğunu belki de yeterince algılayamıyoruz. Birkaç ay içinde binlerce Kürt genci yok yere öldü. Olmadığı kadar asker, polis, sivil kaybı yaşandı. Aileler parçalandı; yurtsuz kaldı.

Üstelik bu büyük insani trajedi PKK-HDP’nin büyük siyasi başarısının ardından yaşandı. AKP’nin en büyük parti olmasına rağmen iktidarı kaybettiği; güçlerin nispeten dengelendiği; siyasal alanın Kürt talepleri açısından da olağanüstü genişlediği bir dönem kanla zehirlendi.

Devletleşme ve şiddet fetişizmiyle yüklü Kandil aklı, demokratikleşme açısından büyük bir fırsatı gözünü kırpmadan harcadı.

***

6 milyon oy ve 80 milletvekili… Çözüm sürecine sağlanan toplumsal destek… Öcalan’ın varlığına ve Kürt taleplerine dair oluşmuş meşruiyet…

Hepsini eliyle itip kanlı bir cehennemi seçen Kürt siyasilerinin yatacağı yer olamaz. Akademiklerin insanı isyan ettiren sesleri; elbirliğiyle parlatılan Demirtaş’ın çağrıları; marjinal solun PKK ne yaparsa yapsın hep devleti işaret eden “şiddet severliği”, ya da Erdoğan takıntılı aydınların, sorumluluğu tamamen ona yıkan propagandaları… Bütün bunların hiçbirisi, yaşadığımız korkunç gerçeğin küçücük bir köşesini bile örtmeye yetmez.

Önü açılan yollar sadece yasal muhalefet yürütmekle de sınırlı değildi. Siyasetin esneklikleri içinde AKP ile koalisyon dahi zorlanabilirdi. Küresel güçlere yönelik diplomatik etkinlikten sivil itaatsizliğe kadar uzanan geniş bir alan açılmıştı. İktidarın alanı daralmış, Kürt taleplerinin meşruiyeti artmıştı. Yapılacak tek şey“devlet ve şiddet” fetişizmiyle hesaplaşmaktı.

Anadil için; yerel yönetimlerin özerklikleri için; hatta Öcalan’ın özgürlüğü için geniş kitleler barışçı yollardan harekete geçirilebilirdi. Gerektiğinde sivil itaatsizlik zorlanabilirdi. Mubarek veya Sisi’nin Tahrir Meydanı’nı; Saddam’ın Halepçe’sini; Esat’ın katliamlarını; bu ülkede hangi güç göze alabilirdi? Kaldı ki, Türkiye’de ilk kez sorunu barışçı yollardan çözmek isteyen bir siyasi irade devlete söz geçirebilir bir konum kazanmıştı.

Hayır, bunlar seçilmedi… MHP-CHP koalisyonuna dahi kredi açıldı ve Erdoğan hedefe koyuldu. Barikatlar, hendekler, patlayıcılar, keskin nişancılar, tuzaklar, canlı bombalar tercih edildi… Bunların hepsi, Ortadoğu konjonktüründe bir devlet nüvesini cebe indirmek için yapıldı…

Ardından Kasım seçimleri geldi. Güç dengesi ve psikolojik atmosfer tamamen değişti…

***

Artık barışı değil, savaşı konuşuyoruz. Düne kadar Kürtlere kulak vermek gerekir diyenler, savaşı kazanmalıyız diyor şimdi. Bayraklar sandıklardan çıktı yine. Kürsülerden mermi gibi sözler savruluyor. Herkes “hain avında”. “Ya bizdensin ya da terörden yana” cümlesi ağızlarda. Öyle ki; Genelkurmay Başkanı’nın nikâh şahitliğini “TSK tepkiler üzerine açıklama yaptı” başlığıyla verdiği için Hürriyet’i teröre destek olmakla suçlayan Sabah gazetesi “haber” i bile şaşırtmıyor artık. İşin vardığı yer bu.

Yazıyorum ve kulağım televizyonda. Bir yandan Rize’de konuşan Erdoğan’ın sesi geliyor; “Meclis 367’yi bulamazsa millete gideceğiz” diyor. Kalabalık heyecanlı, hırslı…

Öte yandan dokunulmazlık oylamasında 367 sınırı aşıldı. Dokunulmazlıklar referanduma gitmeden kaldırılabildi.

Ve ben, hem Anayasa’ya aykırı, hem de siyaseten irrosyanel bulduğum bu sonuca sevindim.

“Referandumdan daha iyidir” bu durum diye geçti içimden.

Geldiğimiz yer burası…

Karar Gazetesi, 21.05.2016

Depresyon ve Ağlama

0

Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar”

“Erkek adam ağlamaz”

“Sulu gözlü”

“Dokunsalar ağlayacak gibiyim”

“Allah aşkı için gözyaşı döküyor”

Ağlamakla ilgili yukarıdaki gibi birçok sözler söylenmiştir. Ağlamak çok doğal ve olması gereken bir davranıştır. Evren içerisinde onun küçültülmüş bir örneği olan insan; evren içindeki genel düzen ve ahengin bir parçasıdır. Dolayısıyla var olan hiçbir özellik boş ve anlamsız değildir.

Ağlamayı doğuran uyaranlar hüzün verici olabildiği gibi, sevinç yaşatan uyaranlar da olabilir. Beynin duygusal merkezlerinden çıkan emirlerle gözyaşı bezleri faaliyete girer. Gözyaşı üretilmeye ve akmaya başlar. Tabiî ki bu arada stres, gerginlikler, aşırı sevinç ve heyecan giderilmiş ve yatıştırılmış olur. İnsanın kas ve sinir sistemini yatıştıran bir işlevi vardır. Bedeni rahatlatıcı hormonların salgılanmasına yol açar. Bundan dolayıdır ki, birçok insan: “… ağladım da biraz açıldım, rahatladım” der. Yerinde ve zamanında olan ağlamalar, beyindeki hormonal faaliyetleri de düzenler. Kişiyi rahatlatan, acıyı azaltan hormonlar salgılanır.

Bazen ağlama olayı normal sınırları aşar ve kişinin yaşamını olumsuz etkileyebilir. Kişilik problemi veya psikiyatrik bir bozukluğu olan birçok insanda ağlamanın “dozu” kaçar. Aşırı ağlamanın en sık görüldüğü durumların başında depresyon gelir. Depresyonlu bireyin duygu dünyasında ve düşüncesinde hassasiyet gelişir. Alıngan olur, çabuk kırılır ve küser. Yolda gördüğü bir dilenciye, özürlü insana, gariban birisine aşırı acır. Hemen ağlayabilir. Veya birisinin bir sözünden, davranışından yanlış anlamlar çıkarıp üzerine alınıp ağlayabilir. Geçmişteki çok mutlu anlar veya geçmişteki olumsuz günleri hatırlayıp yine ağlayabilir. Bazen de hiçbir sebep yokken ağlanabilir. Kişinin içinden gelir, elinde olan bir şey değildir. Depresyonun getirdiği aşırı duygusallık, hassasiyet sonucudur.

Depresyonun getirdiği enerji azlığı, yorgunluk ve isteksizlikten dolayı; çocuklarına, eşine, işine, karşı görevlerini yerine getirmeyen depresyonlu insan, kendini suçlar ve üzüntüden ağlar. Çocuklarına tahammülü azaldığından onlara bağırabilir, dövebilir; sonra da pişman olup ağlayabilir.

Depresyon tedavi edilmediğinde, yıllarca sürebilir ve kişi de yıllarca hep aşırı duyarlı ve “sulu gözlü” biri olabilir. Depresyon dışında yoğun bunaltı ve panik yaşayan insanlar da sıkıntılardan dolayı ve dertlerine “çare bulamamaktan” dolayı sık sık ağlarlar. Çekingen, utangaç ve sosyal ortamlarda yüzü kızaran, çarpıntısı olan, elleri, sesi titreyen, sıkıntı yaşayan ve çevrenin baskılarını üzerlerinde hisseden, hep yanlış yapacakları endişesi taşıyan “sosyal fobik” insanlar da sık sık ağlar. Bu insanlar depresyona da yatkındırlar, çok alıngandırlar. Bu yüzden tepkilerini dışa vurmaz, “içe atarlar” ve ağlarlar. Bazen de çevrenin hiç beklemediği bir şekilde ani tepkisel davranırlar. Diğer yandan; anne-babaları ve diğer büyükleri tarafından sürekli eleştirilen aşağılanan ve diğer kardeş ve akranlarıyla mukayese edilen çocuk ve gençler tepkilerini daha çok ağlayarak belli ederler. Tekrar belirtelim yeri geldiğinde hepimizin ağlaması kadar doğal bir şey yoktur. Bizim vurgulamak istediğimiz ağlamanın kişinin bir özelliği, bir davranış biçimi halini almasıdır.

Dikkat edilirse, insanoğlu ağlayarak dünyaya merhaba der ve öldüğünde de arkasından ağlayan insanlar bırakarak dünyaya veda eder. Problemler nedeniyle sık sık ağlayan insanların ailevi sosyal, ekonomik vs ilişkileri bozulur. Özellikle çocuklar “en küçük bir şeyde” ağlayan ebeveynler karşısında kendilerini zayıf, güçsüz hissederler. Özgüvenleri eksik yetişirler. Mizacın dalgalandığı manik depresif hastalar, bazen gülerken ağlayabilirler, ağlarken gülebilirler. Bazı şizofrenik hastalar da yerli yersiz gülüp ağlayabilirler. Zeka özürlü insanlarda ağlama ve çocuksu davranış çok sık görülür.

Bazı sara (epilepsi) hastalarında da nöbet geldiğinde ağlama davranışı ortaya çıkabilir veya psikolojik bayılma yaşayan hastalar da “uyanırken” ağlamalar görülebilir. Bu yüzden normalin üstünde ağlama davranışı olan insanların psikolojik bir tedavi görmeleri hem kendilerinin hem de çevre sağlığı için uygun olur.

Çevresini üzmemek için, onlara hastalığını belli etmek istemeyen hastalar; duygularını, ağlamalarını baskılarlar. Bu son derece hatalı bir davranıştır, depresyonu ağırlaştırır. Sevdiklerimiz ve ailemiz kederli günlerimizde yanımızda olmayacaksa ne zaman olacaktır? İyi günlerimizde herkes zaten “yanımızda”. Hayat sadece iyi günlerden ibaret değil ki! Lütfen ailenizle, sevdiklerinizle içinde bulunduğunuz durumu paylaşın. Unutmayın ki “Mutluluklar paylaşıldıkça çoğalır; acılar paylaşıldıkça AZALIR”.

İran’ın “dazlak” kadınları

0

İran 20. Yüzyıl’ın sonlarında doğan yani totaliter sistemler/tecrübeler zincirini son anda yakalayan, hatta zincirin son halkası olan bir ülke. İran örneği totaliterizmin yalnızca sosyalizm, faşizm ve nasyonal sosyalizm gibi seküler ideolojilerden doğmak zorunda olmadığını, dinsel total ideolojilerin de totaliter sistemlere kaynak teşkil edebileceğini kanıtlıyor.

İran son yıllarda totaliterizmini güler yüzlü kılmaya ve daha fazla kamufle etmeye çalışan bir ülke. Bunda bir ölçüde başarılı oluyor ama çabaları bazen elinde patlıyor. İran’ın İslam dininin bir anlamda din olmaktan çıkartılarak katı bir ideoloji olarak yorumlanmasına dayanan, İslamizm adı verilebilecek bir resmî ideolojisi var. Herkes bu ideolojinin sınırları içinde kalmak zorunda. Siyasî sistem de toplumsal hayat ta bir din adamları sınıfının kontrolünde. Siyasî partilere izin verilmiyor, seçimler ise büyük ölçüde göstermelik. İran’ın bir diğer yüzü emperyal bir güç olmaya çalışması. Ülke Pers mirasının peşinden yürüyerek ve dinsel bağları kullanarak bölgede egemenlik kurma idealini takip ediyor. Her yol ve yöntemle bölgede at koşturuyor. Suriye, Lübnan, Irak gibi topraklara doğrudan ve dolaylı, açık ve örtülü müdahalelerde bulunuyor.

Totaliter bir siyasî yapılanma olarak İran ülkede yaşayan insanların hayatlarına müdahalelerde de bulunuyor. Bu tür müdahalelerin vuku bulduğu her yerde olduğu gibi müdahaleye en çok maruz kalanlar kadınlar. İran sistemi kadınların başını bir şekilde örtmesini istiyor. Bunu yapmayan kadınlara, özellikle de bir kamusal tanınırlığı olanlara, cezalar vermeye kalkışıyor. Son zamanlarda bu tür cezalandırmalar arttı.

İranlı bazı kadınlar devletin bu tutumuna ilginç bir yolla protesto ediyor. Devlet kadınları saçlarının görünmesi yüzünden cezalandırdığına göre saçlar giderse suç aracı veya ortamı da ortadan kalkmış olur diyerek saçlarını kazıtıyor ve dazlak kafalı hâle geliyor. Bunun çok şık ve barışçıl bir protesto yöntemi olduğu açık. Üstelik iki yönlü bir cesaret gerektiriyor. İlki rejimin şimşeklerini çekmeyi göze almak. Bu kolay değil. En az onun kadar zor olan ikinci cesaret unsuru da bir kadının saçlarını kesmeyi göze alması. Malûm, saçları kadınların en önemli kişilik parçalarından ve aksesuarlarından. Bir kadın saçlarını kökünden kestirmeyi göze alıyorsa gerçekten rahatsız edici bir durumla karşı karşıya demektir. İranlı kadınların saçlarının görünüp görünmeyeceği, görünecekse ne kadar ve nasıl görüneceği devletin değil kadınların işi olsa gerek.

İranlı kadınların totaliterizme direnişini hayranlık ve takdirle takip ediyorum.

Siyaset günleri gelip çattı…

7 Haziran 2015 öncesindeki yoğun siyaset gündeminde 7 Haziran’dan sonra seçimlerin olmadığı 2019’a kadar sürecek bir sakinlik ve istikrar döneminin geleceği varsayılıyordu. 2014 Martında bir genel yerel seçim, Ağustosunda ilk defa yapılacak olan doğrudan halkın seçeceği Cumhurbaşkanlığı seçimi ve son olarak 7 Haziran 2015 genel seçimlerinden oluşacak “uzun seçim”in bu şekilde tamamlanacağı varsayılıyordu. Ancak 7 Haziran 2915 seçimlerinden tek başına iktidar veya koalisyonun çıkmaması, 1 Kasım 2015 genel seçimine yol açtı. 1 Kasım 2015 seçimlerinden AK Parti’nin aldığı yüzde 49.5’luk oyla tek başına tartışılmayacak bir sonuç çıktı. Ancak PKK şiddetini destekleyen HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının tartışılması, MHP içindeki kurultay çatışması, AK Parti’de Başbakan Davutoğlu’nun çekilerek yeni bir genel başkanın belirmesi süreci ve CHP Genel Başkanı Kılıçtaroğlu’nun “başkanlık gelirse kan çıkar” sözleri referandum veya erken seçim ihtimallerinin tartışılmasına yol açıyor. Bu tartışmalara bakıldığında Türkiye’nin siyasi ve ekonomik istikrarı ile değişim senaryolarının ele alınması kaçınılmaz oluyor. Türkiye son dört seçimine rağmen temel konuları karar bağlayacak “uzun seçim” sürecini tamamlayabilmiş değil.

Şiddet örgütleri

Türkiye 27 Mayıs darbesi 1961 Anayasası ile başlayan bürokratik vesayet sistemini yıkmış durumda. Bu yıkılış ile bürokratik vesayet kurumları ve ideolojinin hakimiyetindeki büyük bir alan, yeniden siyasi aktörlerin faaliyet gösterdiği ve hakimiyet kurduğu bir alana dönüştü. Bu yeni ve büyük alan siyasi aktörlerin sert rekabeti altında keşfedilmeye, adabı muaşeretinden anayasal çerçevesine kuralları koyulmaya ve kurumsallaşmaya çalışıyor. Bazı aktörler buradaki dönüşümün kalıcı olmadığı kanaatiyle gayrımeşru yollarla bu alana müdahale ederek emrivakiler yaparak dengeyi değiştirebileceklerini ve fiili durumlar yaratabileceklerini düşünüyorlar. Bu tabloya siyaseti yönlendirmek isteyen şiddet örgütlerinden paralel devlet yapılanması, eski vesayet odaklarından yabancı güç mahfillerine kadar bir çok kesimi eklemek lazım. Gezi olaylarından, 17/25 Aralık yargı darbesi teşebbüsüne, 6-8 Ekim sokak kıyımından, DEAŞ ve PKK’nın şiddet kampanyalarına kadar bir çok örnek verilebilir.

Siyasetin önünde açılan alanın rekabetı attırmasını tabii karşılamak gerekiyor. Bu alana yönelik gayrımeşru müdahalelerin ise kesinlikle engellenmesi şart. Bu yapılabilirse, siyaset, çalkalanmalar ve tartışmalar içinde bir dengeye, buna bağlı olarak da kural ve kurumlara oturacaktır. Siyasetteki büyük alan ve rekabet, parti içi rekabetin ve tartışmaların da önünü açmış durumda. Bunu en net ve sert olarak MHP’de görüyoruz. Bu bağlamda MHP’ye biraz daha yakından bakmakta fayda var.

MHP’deki tüzük kurultayı tartışmaları devam ediyor. Konu mahkemelere düşmüş durumda. Türkiye’de parti içi demokrasi veya parti içi iktidar değişimi çok sancılı oluyor. Bu sancı, MHP için ziyadesiyle geçerli. Çünkü MHP “lider-teşkilat doktrin tartışılmaz” diyen ve ilk genel başkanı Alpaslan Türkeş’e “Başbuğ” diye hitap eden bir siyasi geleneğe sahip.

Türkeş’in ölümünü takiben yaşanan parti içi iktidar mücadelesi, Dr. Devlet Bahçeli’nin seçilmesiyle bir süreliğine durmuş gibiydi… Ancak Bahçeli’nin karşısına adaylar çıkmaya devam etti. Dolayısıyla MHP’de ilk defa “lider”in tartışıldığı bir kırılma yaşanmış oldu. Bugün devam eden tartışma, bu kırılmanın izinde derinleşiyor. Mamafih parti içi iktidar hala “lider” tartışmasının ötesine geçerek, “doktrin ve teşkilat” tartışmalarına başlayabilmiş değil.

Bu bakımdan bugün yaşanan tartışmalar sadece Bahçeli üzerinde yoğunlaşıyor ve şahsileşiyor. MHP içinden ve dışından Bahçeli’ye yoğun bir eleştiri kampanyası yürütülüyor. Bu tartışma genel başkanın yetersizliği üzerinden yürütülse de, aslında tartışmanın MHP’nin Türkiye’deki siyasi kutuplaşmada hangi tarafa meyledeceği ile yakından ilişkili olduğu herkesin malumu.

MHP’nin siyasi bloklar arasında açık bir tercihte bulunması, Türkiye’de siyasetin sıklet merkezini etkileyebilecek bir güce ve özgül ağırlığa sahip. Bahçeli’ye parti içinden ve parti dışından yönelen eleştirinin temel sebebi, 7 Haziran 2015 seçimlerinde CHP ve HDP ile veyahut AK Parti ile beraber hareket etmeyerek koalisyon ve dolayısıyla iktidar dışında kalmasıdır. MHP dışından parti içi iktidar mücadelesine müdahil olunması ve hatta Paralel Devlet Yapısı’nın bu konudaki açık tavrı MHP’deki krizi derinleştiriyor.

MHP teşkilatı ve tabanı ise 2002’den bu yana iktidarın nimetlerinden uzak olmanın saldırganlığıyla iktidarda olmak istiyor. Bu iktidar isteği, Devlet Bahçeli’nin iki blok dışında üçüncü bir blok veya seçenek olmak tercihinin destek görmemesine yol açıyor. Mesele bu netlikte ifade edilmediğinden tartışma, Bahçeli’nin genel başkanlık performansı üzerinden yürüyor.

Siyasi partilerde, liderlik fevkalade önemli. Bu yüzden Bahçeli’nin performansının tartışılması anlaşılabilir… Mamafih Bahçeli’nin koalisyon dışında kalmak tercihinin “doktrin ve teşkilat”la ilişkisinin kurulmaması ve sadece şahsi bir tercih gibi ele alınması, MHP açısından uzun vadede ciddi tartışmaların kapısını aralayacaktır. MHP’nin iki siyasi bloktan herhangi biriyle koalisyon kurması MHP’nin siyasi yelpazedeki yerini tartışmaya açarak, parti içindeki ideolojik ve sosyolojik dengeleri sarsabilecektir. Öte yandan MHP’nin iki siyasi bloktan birini tercih etmeden muhalefette ısrar etmesi de, teşkilatın ve tabanın iktidar isteği karşısında sürdürülebilir bir politika değil. Bu bağlamda MHP hangi yolu tercih ederse etsin, paradokslarla hesaplaşmak zorunda kalacaktır.

AK Parti problemini çözmekte kararlı

MHP’nin bu paradokslarla hesaplaşabilmesi, uzun yıllar içinde kurulan ideolojik ve sosyolojik dengesinin bozulması ve yeniden kurulması anlamına gelecektir. MHP’de “lider”lik ötesinde bir “doktrin” ve “teşkilat” hatta “taban” tartışması kaçınılmaz görünüyor. Bu bağlamda MHP’deki parti içi iktidar mücadelesini derinleştiren, aslında “lider” meselesinin ötesinde bir tartışmanın başladığının hissedilmesidir.

MHP’de tüzük kurultayı olsa da olmasa da, “lider” değişse de değişmese de “doktrin” ve “teşkilat” tartışması kaçınılmaz görünüyor. Bu tartışmaların MHP’nin bölünmesi, küçülmesi veya büyümesi ile neticelenmesi mümkün. Fakat MHP’deki asıl problem, bu tartışmayı yaparak yeni bir denge durumunun yakalanabilmesi ve bir aydın sınıfının ve yeni sınıfların buraya eklemlenebilmesidir. MHP eğer bu problemi aşabilirse “yeni ufuklara” açılabilir. Aksi halde “lider” kim olursa olsun, önümüzdeki dönemde MHP’nin işi zor…

AK Parti Türkiye vesayet sistemini yıkan parti olarak tarihe geçti. AK Parti’nin kurucu ve karizmatik lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın halkoyuyla seçilen ilk Cumhurbaşkanı olması dolayısıyla bir problem yaşaması kaçınılmazdı. Muhalefet bu problemin Turgut Özal ve Anavatan Partisi ile Süleyman Demirel ve Doğru Yol Partisi örneklerindeki gibi liderlerin ve partilerin güç kaybetmesiyle sonuçlanacağının bekledi ve umdu. 7 Haziran seçimlerinde AK Parti’nin oylarının düşmesi ve tek başına iktidarı kaybetmesini bu sürecin başlangıcı olarak gördüler. Ancak koalisyon olmaması ve Cumhurbaşkanı tarafından seçimin 1 Kasım’da yenilenme kararı alınmasıyla muhalefetin beklentisi boşa çıktı. 1 Kasım seçimlerinde AK Parti açık ara bir galibiyetle tek başına iktidar oldu. Yaklaşık 6 ay sonra da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile uyum sorunu yaşadığı anlaşılan Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun AK Parti’yi genel kurula çağırması ve aday olmayacağını açıklamasıyla bir liderlik sorunu yaşamadığını göstermiş oldu. Böylece Özal-Anavatan, Demirel-DYP örneğinden farklı bir Erdoğan-AK Parti tecrübesi ortaya çıktı. Hem liderlik sorunu çıkmadı hem de parti oy kaybetmedi. 22 Mayıs Pazar günü yapılacak AK Parti Kongresi bu tespitin teyidi olarak yapılacak.

Erdoğan ve AK Parti, bu problemin yaşanmaması için fiili durumun ötesinde anayasal bir değişiklik yapmak istiyor. Partili Cumhurbaşkanlığı, yarı başkanlık ve başkanlık sistemi tartışmalarıyla partinin liderle ve parti desteğiyle halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanının kendisini aday gösteren ve kampanyasını yürüten partisiyle ilişkisini yeniden tesis etmek istiyor. Problemin Erdoğan ve AK Parti’yi aşan yönü ise 1982 Anayasası ile Cumhurbaşkanına verilen güç ve yetki ile Cumhurbaşkanını halkın seçmesiyle gücünü arttıran Cumhurbaşkanının Başbakan ile yaşayabileceği muhtemel çatışmanın şimdiden sistemde yapılacak bir değişiklikle çözülmesidir. Muhalefet meseleyi sadece Erdoğan’ın şahsına indirgerken Erdoğan ve AK Parti meseleyi bir sistem meselesi olarak tanımlıyor. İşte tam bu vadide muhalefete bakmak gerekiyor. Giderek aklını ve üslubunu kaybeden muhalefete…

“Kan dökmek” isteyen muhalefet sorunu

Türkiye’de bir muhalefet sorunu olduğu genel kabul gören bir tespite dönüşmüş durumda… Bu genel kabul gören tespit, muhalefet tarafından inkâr ediliyor. Muhalefet içinde, meşru ve makul bir tartışma ve yeniden yapılanma göremiyoruz. Bu yüzden de muhalefet zeminindeki iç tartışmalar giderek “irrasyonel” bir zemine savruluyor. Dışarıdan bir eleştiri olarak dile getirilen “irrasyonellik”, muhalefetin bir kesimi tarafından tercih edilen bir “akla”, seçeneğe dönüşüyor. İroni yapmıyorum, bir kısım muhalefet ciddi ciddi “irrasyonellik” ve “cinnet hali” üzerinden bir muhalefet inşa etmeye çalışıyor. İrrasyonel ve cinnet siyasetini, biraz açmaya ve anlamaya çalışmalıyız. Çünkü önümüzdeki günlerde bu argümanları ve pratikleri görebiliriz. Darbeden devrime, sokaktan şiddete her türlü araç ve yöntemi mubah gören bir anlayışla muhalefet yapan muhalefetin kurmayları, son olarak “cinnet siyaseti” seçeneğinde karar kılmış durumdalar.

Cinnet siyaseti öneren bu cinnet halini anlatabilmek için, onların mantığıyla aşağıdaki kısa dünya ve Türkiye analizine bakmak elzem: 19. yüzyılın iyimserliği 20. yüzyıldaki iki Dünya Savaşı ve faşizm tecrübesiyle yerini kötümserliğe bırakmıştı. Buna göre insanların ve toplumun rasyonel tarafının yanında, irrasyonel bir tarafı da vardır. İrrasyonel taraf kötülüğü de temsil etmektedir. Eğer toplum, seçimlerinde rasyonelliği terk etmiş ve “bizim rasyomuza uygun” bir seçim yapmamışsa ve yapmayacağı da anlaşılmışsa, muhalefetin de rasyonel olması için bir sebep kalmamıştır. O halde muhalefet de, toplumun bu irrasyonel damarına hitap etmeli ve onu harekete geçirmelidir. Bu anlayışa göre klasik sosyolojinin toplum anlayışı, Türkiye’de çökmüştür. Türkiye, atipik bir toplumdur. Türkiye’de rasyonel ekonomi, rasyonel piyasa yoktur. Yolsuzluk ve korporatizm, Türkiye ekonomisinin ve toplumunun karakteridir… Bu yüzden iyi giden hiçbir ekonomik verinin, toplumsal ve rasyonel anlamı yoktur. Kaynağı açıklanmayan para girişleri bu tuhaf ekonomiyi ayakta tutmaktadır. Türkiye siyaseti de, tıpkı ekonomisi gibi rasyonel zemini kaybetmiş, irrasyonel bir alanda ilerlemektedir. Buradaki irrasyonelliği, kimlikçilik ve İslamcılık temsil etmektedir. Bu temel üzerinde yapılan seçimler, rasyonel, demokratik ve meşru sayılamaz. Bu yüzden de bu seçimlerin sonucunda otoriterleşme ortaya çıkmaktadır.

Ekonomisi ve siyaseti bu kadar irrasyonel olan bir toplum, meşru değildir. Bu toplum sahtedir, bu sahte toplumu klasik sosyolojiyle anlamak mümkün değildir. Sahte ve meşru olmayan toplum karşısında, parazit toplumdan hareketle bir cinnet siyaseti geliştirmek meşrudur. Bu cinnet siyasetinin birinci amacı mevcut toplumu şiddetle yıkmak nihai amacı ideal ve meşru şiddetle toplumu kurmaktır.

Türkiye’de parazit toplum ve irrasyonellik üzerinde hareketle bir cinnet siyaseti yapılmalıdır… Cinnet halinde, kitleler önüne çıkan her şeyi devirir… Şeytanla dahi işbirliği yapılabilir… Rasyonel düşünme imkânı kaybolmuştur. Artık rasyonel bir davranış beklenmemelidir. İrrasyonel davranış esastır. Cinnet siyasetiyle legal siyaset, ekonomi ve toplum yıkılmalıdır. Bundan sonra toplumu inşaya sıra gelecektir.

Görüldüğü gibi özetlemeye çalıştığımız mantık meşru siyaset, ekonomi ve topluma karşı irrasyonel bir devirme ve yıkma düşüncesini ifade etmektedir. Meşru ve gayrimeşru her hamlesinde yenilen reaksiyoner cephenin geldiği “cinnet halini”  ifade etmektedir.  Kılıçtaroğlu’nun küfürleri ve “kan dökülür” sözleri ancak bu zeminde anlaşılabilir. MHP’de Genel Başkanlığa aday olan Meral Akşener’in sokaklara dökülürüz ve faili meçhuller kabulümdür sözü de bu zeminde kendisine yer bulabilir.

Star Açıkgörüş, 22.05.2016

Siyasetin kaderi yargının elinde

Bir yıla yakın bir süredir devam eden yoğun çatışmalı bir dönem geçiyor. Savaş şehirlere taşındı. Her gün onlarca insan hayatını kaybetti. Ülkenin sağında-solunda bombalar patladı. Mevcut hal, iki duyguyu yükselişe geçirdi:

Biri, “güvenlik” kaygısının ön plana çıkmasıydı. Gündelik hayata yönelik endişelerin artmasıyla birlikte demokratik siyaset alanlarını daraltan tedbirler toplumdan daha çok destek görmeye başladı. Diğeri ise, milliyetçiliğin tırmanışa geçmesiydi. 7 Haziran seçimlerinden sonra PKK’nin şiddete dönmesi ve bu çizgide ısrar etmesi, hem otoriter siyasi tercihlerin kabul edilmesine uygun bir ortam yarattı, hem de milliyetçi damarların kabarmasına yol açtı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “ulusal” ruhun güçlendiği bu durumu iyi okudu ve bunu fırsat bilerek HDP vekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin tartışmayı başlattı. Elbette öncesinde de HDP’li vekillerin sözleri ve eylemleri tartışma konusu oluyordu ve onlara dönük toplumun geniş bir kesiminde bir tepki de vardı. Lakin onların dokunulmazlıktan mahrum edilmelerine yönelik bir toplumsal baskı söz konusu değildi.

Erdoğan’ın yükselen milliyetçi dalgayı selamlayarak başlattığı dokunulmazlık karşıtı kampanya, Hükümeti ve Meclis’i de etki altına aldı. Hükümet, haklarında fezleke bulunan büyü vekillerin dokunulmazlığının kaldırılmasını öngören bir anayasa değişikliği teklifi hazırladı. Vekillerinin kafalarının gözlerinin yarılmalarıyla sonuçlanan komisyon görüşmelerinden sonra, anayasa değişikliği Meclis Genel Kurulu’na indi ve orada kabul edildi.

Böylece 148 vekile ait 787 dosyanın işleme konulmasının önü açıldı. Bu dosyalar daha önceden takip edilen usule uygun olarak, haklarında işlem yapacak olan savcılara gönderilecek. Yani TBMM Başkanlığı dosyaları Başbakanlığa, Başbakanlık Adalet Bakanlığı’na, Adalet Bakanlığı da ilgili savcılara yollayacak. Tüm bu işlemlerin 15 gün içinde tamamlanması bekleniyor.

Yargının elindeki ip

Cumhuriyet tarihi boyunca toplam 40 vekilinin dokunulmazlığı Meclis tarafından kaldırıldı. Şimdi ise 148 vekil, bir kerde ve geçici bir tasarrufla dokunulmazlıktan yoksun kılındı. Çok eleştirilen mer’i Anayasaya ve genel hukuk ilkelerine apaçık aykırılığı bir yana ortaya çıkan tablo Türkiye siyaseti için ciddi bir risk barındırıyor. Zira ipler artık yargının eline geçti. Savcılar, dosyalara bağlı olarak vekilleri ifade vermeye çağıracak, savunmalarını alacak ve mahkemeden tutuklama talep edebilecek.

Vekillerin dosyalarıyla ilgili görevlendirilecek savcı sayısının 200’ü bulabileceği belirtiliyor. Diyelim ki bu savcılardan biri ya da birkaçı muhalefet partilerinden birinin liderini tedbirli olarak ifadeye vermeye getirmeye kalktı. Ne olacak o zaman? Muhalefet liderlerini polis zoruna tabi tutan bir Türkiye görüntüsünün altından bu hükümet kalkabilir mi? Ya da diyelim ki, bir mahkeme HDP vekilleri hakkında furya halinde tutuklama kararları verdi. Halkın temsilcilerini içeri tıkan Türkiye manzarasının yükünü bu hükümet kaldırabilir mi?

Sakın “olmaz” demeyin. Bu ülkede “olmaz”, olmaz. Bu memleket daha Meclis Başkanlığı’ndan dokunulmazlıkların kaldırıldığına dair resmi yazı gitmeden, daha Meclis’te dokunulmazlıklar müzakere edilirken Orhan Doğan’ın, oturuma ara verildiği bir sırada, Meclis bahçesinden götürüldüğüne, polisler tarafından karga tulumba gözaltına alındığına tanıklık etti.

Davutoğlu, buna dair endişelerini dile getirmiş ve “Yasama yargının önünü açıyor, yargı da eminim yasamanın aldığı karar doğrultusunda görevini yapar. Türkiye’nin imajı bakımından da hassasiyeti gözetir diye inanıyorum” demişti.

Bumerang

Ancak yargıda ve emniyette çok fazla sayıda kliğin olduğu biliniyor. Hükümet, daha dün,  yargı ve emniyet eliyle kendisine bir darbe yapılmak istendiğinden şikâyet ediyordu. Böyle bir ortam da siyaseti doğal mecrasından çıkaracak bir hamle gelmesi sürpriz olmaz.

İktidarı ve muhalefetiyle siyaset, yargının değirmenine su taşıdılar. Siyasetçilerin kaderi, artık savcıların iki dudağı arasında. Yargı istediği gündemi siyasi aktörlere dayatabilecek bir güçte bugün ve kendilerine bu fırsatı altın tepsi içinde sunan siyaset oldu. Yargının parçalı bir yapısı var ve bu yapı siyasetin başına çok iş açabilir.

Dolayısıyla hükümet, yaptığı yanlışın çok daha büyük sorunlara dönüşmemesi için birtakım tedbirler almak durumunda. Aksi takdirde eğer vekillerin yargılanması kontrolsüz bir hal alırsa, bugün kazanmış göründükleri güç savaşı yarın bumerang gibi dönüp Erdoğan ve AKP’yi vurabilir.

Serbestiyet, 22.05.2016

“Ne olmuşsa ölenler görmüş”

IŞİD’in canlı bomba saldırısının faturasını bile doğrudan hükümete kesip ona “katilsiniz” diye bağıran Demirtaş, Dürümlü katliamı için ne dedi?

O masum köylüleri katledip, bir de üstüne “işbirlikçi” etiketi yapıştıran PKK’lılara şöyle söyledi mi mesela?

“Katilsiniz. Eliniz kanlıdır. Yüzünüzden ağzınızdan her yerinize kan sıçramıştır. Ve en büyük terör destekçisi olduğunuz ortaya çıkmıştır … Bu alçaklık karşısında vicdanı olanların kenetlenmesi gerekiyor.”

Hayır, bunu IŞİD’in saldırısından sonra  Hükümete söylemişti.

Dürümlü için ne dedi peki?

“En net ifadeyle kınadığımızı ifade etmek istiyorum” dedi, “Böylesi durumda sorumluların çıkıp özür dilemesi gerekiyor.”

Eminim sizin de tüyleriniz diken diken olmuştur, yaşanan vahşetin şiddetiyle bu kadar orantılı, bu kadar insani, bu kadar “yeni yaşam” konseptine uygun bir haykırış karşısında.

Eminim Dürümlü katliamını yapanlar çok utanmıştır ve yarından tezi yok özeleştiri yapıp “pardon” diyeceklerdir.

Katliamlar kendi arasında kaça ayrılır?

Onları anlıyorum. Sonuçta çok büyük bir iş yaptıklarını düşünüyorlar ve bu yolda giden canlar, yitip giden hayatlar göze görünmüyor.

Sağ ve sol totaliter zihniyetin kitabında yeri vardır, insan hayatını ideolojiye kurban etmek. Bazen milyonlarcasını bile.

Asıl asap bozucu olan, HDP’nin her yaptığına bir meşruiyet bulmaya çalışan, her günahını izah eden, edemediği noktada “AKP’nin bizi getirdiği nokta burası” diyen ahlakçı yazar-çizerlerin, “hak savunucuları” olarak tanıtılan isimlerin Dürümlü Katliamı karşısında içine düştükleri acıklı durum.

Katliama katliam denmemek veya sorumluyu dile getirmemek için halden hale girenlerden söz ediyorum. PKK ve onun günahları söz konusu olduğunda, “olayı bir bütün olarak ele almak gerek” türünden utanç verici geçiştirme beyanlarıyla yetiniyorlar yine her zamanki gibi.

Roboski’de olduğu gibi hadisenin adını koymak ve o içli ağıtlardan birini yakmak yerine, sıra savmak için imal edilmiş “şiddet kimden gelirse gelsin” diye başlayan hazır kalıpları kullanmayı tercih ediyorlar.

İnsan aynı insan, can aynı can değil mi? Hayır, açıkça değil. Kurbanlar da kendi içinde ikiye ayrılıyor oradan bakınca. O içli ağıtları hak edenler ve etmeyenler olarak. O zaman anlıyorsunuz ki, öteki için yaktığı da ağıt değilmiş aslında.

“Ben bu yerde yaşamadım”

PKK medyasını anlıyorum. Onların görmemeyi tercih etmelerinin bir rasyonalitesi var. Ama ulusal kanallar da gereği gibi görmedi elde poşet yakınlarına ait bedenlerin parçalarını arayan o insanların halini. Siyasetçilerden kaçı aradı acılı aileleri, kaçı gitti taziye için bilmiyorum.

“Ülkenin geri kalanında hayatın ve siyasetin hiçbir şey yokmuş gibi akması korkunç” diye yazmış bir arkadaşım.

“Ne olmuşsa ölenler görmüş” diyordu, Şehadet Çitil’e konuşan Dürümlü Köyünden 81 yaşındaki Fatma Yakar. Hayatında ilk defa beddua etmiş Fatma Hanım. Onun da kamyonun peşinden giden kıymetlileri geri gelmemiş.

Ve bu ürkütücü sessizlik atmosferinde, toplam altmış kilo insan bedeni parçası toplanmış, 16 kişiye ait.

İnsan hakları savunucularının bile işin takipçisi olmayacaklarını bugünden belli ettikleri, yalnız ölen insanların dokunaklı hikayesi bu. Tıpkı sürgünde yitip giden Kırım Tatarlarının şarkısında olduğu gibi, “ben bu yerde yaşamadım” deseler yeridir hayatını kaybedenler.

Fatma Hanım haklı galiba: “Ne olmuşsa ölenler görmüş.” Dirilerin bir kısmı görmüyor, görenlerin bir kısmı ise utanç verici bir pişkinlikle geçiştiriyor.

Kötü bir dünyada yaşıyoruz.

Serbestiyet, 20.05.2016

Esnek istihdam

Modern demokratik toplumlardaki en problemli alanlardan biri emek regülasyonları ve çalışan-çalıştıran ilişkileri. Sosyal ve siyasal kültür derin ve yaygın önyargılarla dolu. Bir taraftan hayli geniş bir seçmen tabanı teşkil eden işçilerin-sendikaların baskısıyla, diğer taraftan siyasî partilerin seçmen tabanlarını genişletme arzusundan kaynaklanan istihdam politikalarının tesiriyle emek piyasaları gittikçe daha çok sıkılaşan regülasyonlara tâbi kılınmakta.

Her alanda ve bu arada emek piyasasında regülasyon artışının bir diğer önemli sebebi, daha doğrusu başka her sebebin altında yatan faktör, modern insanın regülatif otoriteye –yani devlete- bakışı. Egemen siyasî kültür niyetin istenen sonucu yaratmaya muktedir olduğu, bu çerçevede devletin her alanda istediği sonuçlara idarî ve hukukî düzenlemelerle  -yani regülasyonlarla- ulaşabileceği inancını beslemekte.

Emek piyasası açısından bakıldığında, toplum içindeki bireyler ve devlette görev yapan yetki sahibi insanlar devletin idarî-hukukî kararlarla istihdamı, emek fiyatlarını/ücretlerini, emeğin çalışma (işte güvenlik, iş güvenliği, işe girme/alma, işten çıkma/çıkarma) şartlarını kesinkes belirleyebileceğini zannediyor. Çoğunun niyetli davranışların niyetlenmemiş sonuçları olacağından, kamu otoritesinin fıtrî sınırları bulunduğundan haberi yok.

Yanılgılardan birkaç örnek vereyim. Reel ücretler ne hükümetlerin siyasî kararları ne de sendikaların baskıları ile yükseltilebilir. Ancak ve sadece verimlilik artışı bunu sağlar. İstihdam seviyesini de piyasa tayin eder. Bu yüzden, Cumhurbaşkanının TOBB üyelerine herkes bir işçi alsın çağrısı hoş ama sonuç vermesi imkânsız bir temenni. Devletin emek piyasasına müdahaleleri kısa vadede iyi sonuçlar verir gibi görünse de uzun vadede zararlara yol açar. İş güvenliği sırf kanunla sağlanamaz. İş güvenliğinin en önemli boyutu da ekonomiktir.

Bütün demokrasilerde emek piyasası devletler tarafından hayli sıkı regüle edilmekte. Bu yüzden müteşebbislerin işçi alması gittikçe zorlaşmakta. İşçi çalıştırmak, işçilerin maaşını düzgün şekilde ödemek, vergileri ve primleri aksatmadan yatırmak çok zor ve takdire şayan. Her müteşebbis zaten işinin hacminin gerektirdiği sayıda çalışan istihdam etmek zorunda. Ancak, işçi almak da çıkarmak da birçok yerde abartılı şekilde zorlaştırılmış. Bu yüzden firmalar bazı durumlarda işçi alamıyor, işçi çıkartamıyor.

Türkiye de bu durumda. Daha da kötüsü ülkemizde esnek istihdam yok. Yani firmalar geçici sürelerle işçi alamıyor. Kısa süreli çalışmak isteyenler de çalışamıyor. Oysa firmaların işinin geçici olarak daraldığı ve genişlediği zamanlar var. Esnek çalıma uygulaması bu gibi durumlarda istihdam sorununu çözmeyi kolaylaştırabilir. Esnek işgücü piyasasının çalışanlar açısından da faydaları var. Geçici bir süre için çalışmak isteyenler, hiç tecrübesi olmayıp iş tecrübesi kazanmak isteyenler, işinden memnun olmayıp başka yolları deneme fırsatı arayanlar esnek işgücü piyasasından fayda sağlar.

Türkiye uzun zamandır bilinen, hissedilen bu eksikliği giderme yolunda önemli bir adım attı. Kiralık işçi ve esnek çalışma yolunu açan bir kanun çıkartıldı. Böylece çalışma hayatına yeni bir düzen getirildi. Elinde geçici olarak çalışmak isteyen insanların listesi bulunacak özel istihdam büroları açılacak. Bu işçiler (daha doğrusu işçilerin emekleri) işletmelere kiralanacak. Kiralama bazı alanlarda süreli bazı alanlarda süresiz olacak. Firmanın iş hacminin artması hâlinde toplam istihdamın dörtte biri geçici işçilerden oluşturulabilecek.

Her ne kadar muhalefet partileri ve bazı sendikalar kanuna “modern kölelik” ve “Ortaçağa dönüş” gibi etiketler yapıştırdıysa da böyle bir düzenlemeye çok ihtiyaç vardı. Daha doğrusu emek istihdamındaki akılsız, insafsız ve zararlı kısıtlama ve zorlamaların biraz olsun gevşetilmesine. Eksikleri ve yanlışları varsa zamanla görülüp düzeltilebilecek olan bu düzenlemenin yerinde ve yararlı olduğu kanaatindeyim.

Anayasasız ve Anayasa Mahkemesiz Olmaz mı?

Bu topraklarda, 1876’dan beri, tam 140 yıldır anayasa tartışılıyor. 1960’tan beri de, tam 56 yıldır Anayasa Mahkemesi tartışılıyor.

Anayasa bağlamındaki tartışmanın merkezinde şu var: Şimdiye kadar yapılmış anayasalar halk tarafından yapılmadı; artık anayasayı halk yapsın…

Anayasa Mahkemesi bağlamındaki tartışmanın merkezinde de şu var: Mahkeme halkın/bireyin çıkarlarını korumuyor; darbe zamanlarında darbecilerin emrine giriyor; milli iradeye saygı göstermiyor; yasama ve yürütmeye müdahale ediyor…

***

Anayasa meselesi el’an tartışılan bir meseledir. Geçen yasama döneminde, partilerin oluşturduğu ortak komisyon yeni bir anayasa yapamayınca, halktan en çok oyu (%52) alan siyasi hareket, tek başına bir anayasa hazırlayıp, halkın oyuna sunmaya karar verdi… Fakat henüz ortada somut bir gelişme yok…

Anayasa Mahkemesi de en son, Can Dündar kararında tartışma mevzuu olmuştu. Araya terör girince, Mahkeme merkezli gündem hızla değişti. Herhalde gündemin değişmesinden en fazla mutluluk duyan Anayasa Mahkemesinin değerli üyeleri olmuştur…

Öyle ya gündem terör ile işgal edilmeden önce harıl harıl Anayasa Mahkemesinin Dündar-Gül kararını tartışıyorduk… Her güne Mahkemeyi köşeye sıkıştıran bir manşetle uyanıyorduk… Mahkeme de her gün yeni bir savunma yapmak zorunda kalıyordu…

***

Müsaadenizle ben yeniden düne dönmek istiyorum; o Mahkemenin yoğun tartışıldığı düne. Yoğun tartışmalar sırasında şöyle bir cümleye çokça rastlıyorduk: Mahkemenin kararını eleştirelim ama Mahkemeyi yıpratmayalım…

Ben tam da buradan başlayacağım. Ben diyorum ki, hem kararı tartışalım hem de bizzat Anayasa Mahkemesinin kendisini… Yıpranırsa yıpransın. Bunu yapmazsak daha çok karar tartışırız… Meselenin kökenine girmezsek, sadece kararları tartışarak çözüme ulaşamayız.

Kestirmeden söylemek istiyorum: İdeal durum bağlamında, bir anayasaya da bir anayasa mahkemesine de gerek yok. Bu ikisi olmadan da pekâlâ bir demokrasi kurulabilir ve işletilebilir… Misal isteyenlere İngiltere’yi işaret ediyorum… İngiltere’de anayasa da yok anayasa mahkemesi de

***

Anayasa, nihayetinde bir uzlaşmayı ifade eder; yahut temenniyi. Eğer toplumda bir uzlaşma yoksa adına anayasa denilen bir metin yazmanın ve onu yüceltmenin bir anlamı yok…

Uzlaşma olmayan bir toplumda yüceltilen bir anayasa varsa bilin ki, o anayasa galipler tarafından yazılmış ve mağluplara dayatılmış bir metindir… Toplumsal uzlaşmaya dayanmadığı için de bu metin bir mahkeme marifetiyle korunur…

Bu sözlerime örnek olarak 1961 Anayasasını ve 1961’de kurulan Anayasa Mahkemesini gösteriyorum. 1961 Anayasası ve Anayasa Mahkemesi, darbecilerin millete dayattığı iki kurumdur. Darbeciler Anayasa Mahkemesi’ni “darbeden sonra da darbe devam etsin, en azından vesayet devam etsin” diye kurmuşlardır.

Eğer toplumda bir uzlaşma varsa, ve bu uzlaşma yüzyıllar içinde pekişmişse, teâmül haline gelmişse, onu yazıya geçirmenin ve ona “anayasa” demenin bir anlamı ve gereği yok. Yazmak, bizatihi, tek başına, bir uzlaşmayı koruyup kollamaz. Uzlaşma bozulacaksa bozulur; “o uzlaşma yazıya geçirildi” diye uzlaşma ebedileşmiş olmuyor… Bozulacak olan bozulur; onu yazsan da yazmasan da…

Zaten toplumda kuvvetli bir uzlaşma varsa onu mahkeme marifetiyle korumaya da gerek yok. Eğer bir mahkeme kurulmuşsa demek ki uzlaşma sağlam değil… Sağlam olmayan bir uzlaşmayı mahkeme marifetiyle koruyamazsınız…

***

Dünyanın en sağlam ve en pekişmiş demokrasisi hiç şüphesiz İngiltere’dir. Futbolun olduğu gibi demokrasinin beşiği de İngiltere’dir. İngiltere de anayasa da yok anayasa mahkemesi de. İngiltere’de teâmül var… Anayasa ve anayasa mahkemesinin yokluğu İngiliz demokrasisi için bir dezavantaj değil; belki de bu ikisinin yokluğu, İngiltere için bir avantaj…

O halde diyebiliriz ki: Yüceltilmesi gereken bir şey varsa o da anayasa değil teâmüllerdir. Teâmüller anayasalardan daha üstün bir uzlaşıyı temsil ederler. Teâmüller, çağlar boyunca yürüyen ve benimsenen; teyid ve tekid edilmiş uzlaşmaları ifade eder… Yüzyılların, nesillerin uzlaşmasını yansıtır. Teâmüller, sadece yaşayanlar arasındaki değil, yaşayanlar ile ölenlerin arasındaki kadim uzlaşmayı ve sözleşmeyi ifade eder…

Ezcümle: Bize de lazım olan yeni bir anayasa değil teamüllerdir. Ezelden bugüne, bugünden ebede sirayet eden bir büyük uzlaşmadır…

***

Ancak bizim gibi her on yılda bir darbeye veya devrime maruz kalmış bir toplumda teâmüllerin oluşmasını beklemek kısa vadede pek mümkün değil. O yüzden kerhen de olsa kısa vadede, yeni bir anayasa yapmak ve yeni bir anayasa mahkemesi ihdas etmek durumundayız.

Yeni bir anayasa nasıl olmalı: Sadece doğal haklardan bahseden kısa ve sade bir anayasa. Yeni Anayasa Mahkemesi de siyasete müdahale etmeyen, sadece doğal hakları korumakla mükellef, sınırlı-sorumlu bir anayasa mahkemesi…

Peki, bu nasıl olacak? Tüm partilerin uzlaşması, anlaşması ideal olandır ancak bunun mümkün olmadığı fiilen görüldü. Tüm partilerin uzlaşmasını beklemek ham hayaldir. Halkı en fazla temsil eden partinin öncülüğünde bir anayasa hazırlanmalı ve son söz bir referandumla halka bırakılmalıdır.

Bu süreçte, yeni bir anayasa mahkemesi tanımlanmalı ve bu yeni mahkeme de yeni anayasanın bir unsuru olarak halkoyuna sunulmalıdır. Yasamaya, yürütmeye ve (kendisi dışındaki) yargıya müdahale eden, 27 Mayıs ürünü mevcut mahkeme tarihe gömülmelidir…

‘Yerel İşbirlikçiler’

12 Mayıs akşamı Diyarbakır’da büyük bir patlama oldu. Patlamanın olduğu yer merkeze oldukça uzak olmasına karşın, patlamanın sesi Diyarbakır’ın her yerinden duyuldu. Kıyamet kopmuştu sanki.

Kısa bir süre sonra haberler akmaya başladı. Patlama, Sur ilçesinin Dürümlü ile Tanışık köyleri arasında bir yerde meydana gelmişti. İlk belirlemelere göre 4 kişi hayatını kaybetmişti. Ancak 12 köylüden haber alınamıyordu. Gecenin karanlığı, felaketin büyüklüğünün görülmesini engelliyordu.

Gün ışıklarının doğmasıyla beraber facianın boyutu açığa çıktı. Mahşeri bir göktaşı köye düşmüş gibiydi. Orta yerde dev bir çukur. Tarlalarda ellerinde poşetlerle akrabalarının ceset parçalarını arayan insanlar. Cehennemi bir manzara bir kez daha tekrar ediyordu: Lice’de Ceylan’ın, Roboski’de katledilen 34 kişinin bedenlerin toplamaya çalışanlar gibi, bu kez de Dürümlüler, Tanışlıklılar ölülerinin peşini düşmüştü.

Tablo birkaç gün sonra netleşti. Haber alınamadığı, kaybolduğu söylenen ve kaçırıldıklarına ilişkin spekülasyon yapılanların hepsi ölmüştü. DNA incelemeleri iki ailenin erkeklerinin kül olduğunu gösteriyordu. Kimlikleri tespit edilen 13 kişiden geriye kalan 60 kilo doku olmuştu. 8 kadın eşlerini yitirmiş, 36 çocuk yetim kalmıştı.

“Hain”

PKK, bu katliama ilişkin bir açıklama yayınladı. Hayatını kaybeden köylüleri “yerel işbirlikçiler” olarak niteledi. Savaş, taraflarını birbirine benzetiyor. Roboski’de devletin buyurgan dilinin aynısına müracaat etti PKK. Devlet nasıl ki katliamın faturasını“kaçakçılık” yapan köylülere çıkarmıştı, PKK de “nakliyelerine engel olan” köylüleri günah keçisi yaptı, patlamadan ve ölümlerden onları sorumlu tuttu.

Peki, şaşırtıcı bir durum mu bu? Değil. “Hain” ya da “işbirlikçi” bu topraklarda bol kepçe kullanılan kavramların başında gelir. Herhangi bir iktidar odağına ters düşmeye, onun yanlışlığı apaçık tercihlerini eleştirmeye görün, alnınıza “hain” damgasının yapıştırılması çok zaman almaz. İtibar suikastlarına, tetikçiliği vazife edinmişlerin kişiliğinize katletmeyi hedefleyen bombardımanlarına maruz kalmanız kaçınılmaz. Gaye bellidir: Herkese gözdağı vermek ve hiç kimsenin hizadan bir milim sapmaya gözünün kesmeyeceği bir hava yaratmak.

Sanıldığından da etkilidir bir bu hava. Geçenlerde dar katılımlı bir toplantıya iştirak etmiştim. Söz alan herkes hendekleri, barikatları, bombalı saldırıları eleştirdi; hayatı bütünüyle tahrip ettiğini anlattı. Biri sordu. “Madem öyle, bunları kamuoyunda neden daha gür bir sesle dilendirmiyorsunuz? Başınıza bir şey geleceğinden mi korkuyorsunuz?”

Bu suale bir sivil toplum yetkilisinin verdiği cevap manidardı: “Biz ölmekten çok adımızın ‘hain’e çıkmasından korkuyoruz. Bunun çocuklarımıza miras kalmasından, onlara da ’hain’ muamelesi yapılmasından ürküyoruz.”

Dışarıdan bakanların derinlerine nüfuz edemeyeceği, ancak burada nefes alıp verenlerin fehmedebilecekleri bir korku bu. İnsanların gerçekleri haykırmaktan imtina etmelerine sebep olan bir korku.

Gerçeklerin kötü huyu

Ancak öyle ya da böyle, gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır.  Nitekim PKK’nin “yerel işbirlikçi” ilan ettiği açıklamanın üzerinden çok geçmeden, o köyün neredeyse bütünüyle HDP’ye oy verdiği bilgisi medyaya yansıdı.

Yani cesetleri bile buharlaşan bu insanlar, HDP’nin ve dolayısıyla aynı çizgi üzerinde yürüyen PKK’nin tabanını oluşturuyordu. Ve PKK bugün yaptığını kapatmak adına, onlara “hain” deyip bir kalemde üzerlerini çiziyordu.

Ama ona buna hain diyerek gerçeklerin üstünü ilelebet örtmek de kimsenin harcı değildir. Görmek isteyen her gözün görebileceği gerçek şu: Haziran 2015’ten beri PKK’nin izlediği yol, herkese ama öncelikle ve yoğunlukla Kürtlere zarar veriyor. “Özyönetim” denilen hamle, bir öz yıkıma dönüşmüş halde. Bu yolda devam etmek, yıkımı daha da derinleştirmekten başka bir netice üretmez. Ve PKK de bu yıkımın altında kalır.

Serbestiyet, 19.05.2016

Sisteme karşı olma özgürlüğü

TÜRKİYE’de mağdur olmak sanki bazılarının tekelinde. Berat Özipek’in dediği gibi, başkaları, başlarına ne kadar kötü şeyler gelirse/getirilirse gelsin, asla mağdur ol(a)maz. Mağdur olma tekelci hakkına sahip kimselerse, mağdur etseler de mağdur edilmiş sayılır.

Bir türlü mağdur olamayanlardan, başka bir deyişle belli çevrelerce mağdur hatta bazen var kabul edilmeyenlerden biri S. Mirzabeyoğlu. 28 Şubat sürecinde “anayasal düzeni zorla değiştirmeye kalkışma” suçundan yıllarca cezaevinde tutularak yargılandı, müebbet hapis cezasına çarptırıldı. AK Parti tarafından yapılan hukuk reformlarıyla ve ülkede havanın değişmesiyle yeniden yargılanmasının yolu açıldı. Geçtiğimiz günlerde İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi cezanın iptal edilmesine karar verdi.

Yetersiz delille ve kasıtlı olarak mahkûm edilen bir insanın geç te olsa kurtulması sevindirici. Ancak, bu vakanın hepimizi ilgilendiren ve Mahkeme’nin gerekçeli kararında belirtilen bir yönü var. Gerekçede Mirzabeyoğlu’nun laik ve demokratik devlet düzenini benimsemeyen bir sistem karşıtı ve muhalif olduğu, devlet ve toplumun bir kesimini rahatsız edici fikir ve düşünceleri bulunduğu, ancak fikirlerinin düşünsel ve fikrî düzeyi aşmadığı belirtildi. Anayasal düzene karşı şiddet hareketlerini kışkırttığına dair somut delil olmadığı kaydedildi.

Bu gerekçeden çıkartılması gereken anlam şu: Bir fikir ne kadar radikal ve sistem karşıtı olursa olsun, devleti ve toplum kesimlerini ne derece rahatsız ederse etsin, onun sahibi fikir ifade etme düzeyinde kaldığı ve şiddeti açıkça teşvik etmeye yönelmediği sürece özgürce konuşma hakkına sahiptir. Bu, özgür toplumun temel ilkesidir. Özgür toplumda gerçek, iyi, güzel tekel altında değil. Herkes kendi iyisini, doğrusunu, güzelini anlatabilir ve insanları kendisi gibi düşünmeye davet edebilir. Fikir serbestisi her alanı kapsar, şu veya bu alana hasredilemez, hiçbir alan dışarda tutulamaz.

Gelin şimdi bu genel ilkeyi başka bir alana ve kişiye uygulayalım. Ahmet adlı bir şahıs, Türkiye’de üniter sistemin iyi olmadığına ve topluma faydadan çok zarar verdiğine inansa. Bu yüzden ülkenin üniter sistemden federal sisteme geçmesi gerektiğini düşünse. Birden çok federe devlet kurulmasını ve bunlardan birinin bir Kürt devleti olmasını istese. Bütün bu fikirleri yazarak, konuşarak dile getirse. Fikirlerini beğenenleri barışçıl yolları kullanarak federal bir sistemi savunmaya davet ve teşvik etse. Ne olur?

Aslında bunu yapanlar var. Bildiğim ve takip ettiğim kadarıyla Kemal Burkay’ın öncüsü olduğu HAKPAR federal sistemi savunuyor. Hatta geçen yılki seçim kampanyalarında TRT’de Kürt dilinde bu tezi dile getirdi. HAKPAR bu yaklaşımıyla ülke siyasetinde bir renk teşkil ediyor. İlginçtir, bu siyasî hareket, yine bildiğim kadarıyla, devletten ziyade PKK/HDP kanadından gelen baskı ve tehditlerle karşılaşıyor.

Bununla beraber, HAKPAR’ın durumu bir istisna. Maalesef Türkiye son zamanlarda Kürt meselesinde güvenlikçi paradigmaya teslim olma yönünde ilerliyor. Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bazı sözlerinde en net şekilde tezahür eden bu yaklaşım güvenlikle güvenlikçilik arasında ayrım yapmayı ihmâl ediyor. Sanki güvenlikçi yaklaşım daha önce denenmemiş ve başarısız olmamış gibi, bir taraftan çok boyutlu Kürt meselesini tek boyutlu bir güvenlikçi paradigma içine sıkıştırıyor, diğer taraftan söz söyleme özgürlüğünü daraltacak ve bu yüzden amacı olan terörle mücadeleye de zarar verecek şekilde “terör suçu”nun kapsamını genişletmeye çalışıyor.

İnsanları konuşmaktan engellemek yerine konuşmaya teşvik etmeliyiz. “İnsanlar konuşa konuşa anlaşır” atasözü boşuna söylenmemiş. Birbirimize söz söyletmezsek, silahları konuşturmak zorunda kalırız. Silahların konuştuğu yerde fikirler susar. Silah kimseye kazandırmaz, herkese kaybettirir. Bırakın, şiddete/ teröre açıkça teşvik mahiyetinde olmadıkça insanlar her konuda her düşünceyi serbestçe dile getirsin.

Yeni Yüzyıl, 19.05.2016