Ana Sayfa Blog Sayfa 214

27 Mayıs

Osmanlı’dan tevarüs eden hal’ geleneğinin Cumhuriyet Türkiyesi’ne ilk uyarlanışıdır 27 Mayıs… Hareketin başarıya ulaşması, izleyen dönemlerde karşılaşılan ihtilal teşebbüsleri için cesaret verici olmakla kalmamış, meşru hükümetlerin kaba kuvvetle iktidardan uzaklaştırılabileceği fikrinin belleklerde yer edinmesine de zemin hazırlamıştır.

Siyasî tarihe bakıldığında Osmanlı’dan Türkiye’ye, saltanattan cumhuriyete, tek partili hayattan çok partili siyasete kadar “idarenin şekli” ile ilgili çok şeyin değiştiği, lakin kaba kuvvetle ülke yönetimine müdahale geleneğinin korunduğu görülür.

Öyle ki tahtından indirilen ilk Osmanlı padişahı olan II. Osman’ın hunharca öldürülmesiyle 1622’de başlayan hal’ (darbe) geleneği Cumhuriyet’e de sirayet etmiş; padişaha ve yedi düvele rağmen kurmakla iftihar ettiğimiz TBMM, kuruluşundan kırk yıl sonra meydana gelen 27 Mayıs ihtilalinin kural tanımaz cuntacıları tarafından kapatılmıştır. Akabinde kurulan cunta idaresi, halkın iş başına getirdiği hükümetin iki bakanıyla başbakanını takvimlerin 20. yüzyılın ikinci yarısını gösterdiğine bakmadan darağacına gönderdiğinde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edileli sadece onüç yıl olmuştu.

Siyaset ve idare üzerine 27 Mayıs ile düşen asker gölgesi, etkisini bu tarihten sonra da hissettirmiştir.

Askerin siyaset üzerindeki bu ağırlığından olağan, hatta olması gereken birşeymiş gibi bahseden çevreler, duruma meşruiyet kazandırmak için mütemadiyen birtakım gerekçeler uydurma yolunu seçmişlerdir. 61 Anayasasını getirdiği için 27 Mayıs’ı kutsamışlar, ‘millî görüş’ çizgisinden ayırıp Ak Parti’yi ortaya çıkardığı için 28 Şubat’a özel bir sempati beslemişlerdir. Fakat gariptir, bu partinin iktidara gelmesine de, 2007’de cumhurbaşkanı seçmesine de en çok karşı çıkan yine bu çevrelerdir.

Bir an için ihtilallerin hayırlı birtakım neticelerinin de bulanabileceğini varsaysak bile, 27 Mayıs müdahalesi sayesinde özgürlükçü bir anayasaya sahip olduğumuz iddiası yine de bir tevatürden ibarettir; üstelik 1924 anayasasına yapılan haksızlıktır.

Kaldı ki 27 Mayıs’ın hak ve özgürlükler adına verdikleri, 12 Mart ve 12 Eylül müdahaleleri ile geri alınmıştır. Tek başına bu olgu bile askerî müdahalelerin, ülkeleri demokratikleştirmek için isabetli bir tercih olmadığını ortaya koyar zaten. Aksi mümkün olsa, Mısır, Pakistan ve Azerbeycan’ın demokratik ülkeler sınıfında yer alması gerekirdi.

Ayrıca ‘hayırlı’ birtakım neticelerinin olması dahi ihtilallere haklılık ve meşruiyet kazandırmaz, müdahaleyi mazur da göstermez.

Tarihin kendi mecrasında ilerlemesi halinde ulaşıp ulaşamayacağımızı bilemeyeceğimiz bazı sonuçları teminat(!) altına almak için ‘gerektiğinde’ askerî müdahalelere destek verilmesi gerektiği tezi geçerli olsaydı; topraklarının büyük kısmını Birinci Dünya Savaşı’nda kaybettikten sonra sığındığı son kale olan Anadolu’nun da elden çıkma tehlikesi başgösterince verdiği kurtuluş mücadelesi ile istiklaline kavuşan bir memleketin evlatları olarak “iyi ki yenilmiş, işgal edilmişiz. yoksa hâlâ saltanatla idare edilen, cumhuriyete geçememiş bir ülke olarak kalacaktık” diyebilmemiz lazımdı.

Aklı başında kaç kişi böyle bir saçmalığı savunabilir ki?

Sehpasız Menderes devri

Türkiye, 1946’da çok partili siyasi hayata geri döndü. Ama gerçek manada adil bir seçim yapabilmek için 4 yıl daha bekledi. 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde halk, daha önce Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka’ya gösterdiği ilgiyi Demokrat Parti’den de esirgemedi. Demokratik bir halk devrimi ile tek parti iktidarını tarihe gömdü.

Menderes’in yakın çalışma arkadaşı Samet Ağaoğlu’na göre, DP’nin iktidarını üzerine oturttuğu üç temel vardı:

– Hızlı sanayileşme

– Halkın ve çoğunluğu teşkil eden köylünün asgari bir refah seviyesine bir an önce kavuşturulması

– İşçi davalarının sosyal adalet prensipleri içinde halledilmesi

Önüne bu hedefleri koyan DP’nin ilk iktidar döneminde Türkiye’nin tozunu dumanına kattı. Her alanda son sürat büyük bir değişim ve modernleşme rüzgârı estirdi. Topraksız köylüye toprak dağıtıldı. Tarımda görülmemiş bir sanayileşme hamlesi başlatıldı. Köylülere büyük meblağlarda krediler dağıtıldı. Ücretli hafta tatili kanunu çıkartıldı. Sendikaların sayısı arttı. Enerji alanında büyük bir projeler yapıldı. Birçok baraj ve termik/hidrolik santralin temeli atıldı. Yeni çimento ve şeker fabrikaları kuruldu.

“Başka yollar”

Türkiye kabuk değiştiriyordu. Muhalefetin ise bu değişime ayak uyduracak ve hükümete alternatif olabilecek bir takati yoktu. 1950’den sonra 1954 ve 1957 seçimlerini de DP kazandı. Kaybedilen her seçim, muhalefetin/CHP’nin demokratik yollarla iktidara gelme ümidini de ortadan kaldırdı. Ağaoğlu’nun deyimiyle “CHP artık başka yollar tutmaya”başladı.

CHP, bir yandan DP’yi kendi içinden çökertecek faaliyetlere hız verdi, bir yandan da halkı ve elbette orduyu tahrik etmeye koyuldu. Hem DP’nin ikinci iktidar döneminde ortaya çıkan bazı ekonomik sıkıntılar (döviz darlığı, kuyruklar, karaborsa), hem de DP’nin yaptığı bazı siyasi yanlışlar (Kırşehir’in ilçe yapılması, Bölükbaşı’nın dokunulmazlığının kaldırılması), CHP’nin bu yeni yolda hızla mesafe almasına katkı sağladı.

1958-1960 arasında tansiyon tavan yaptı. Her ne pahasına olursa olsun iktidarı devirmeyi kafasına koyan muhalefet, hem Meclis’te hem de Meclis dışında sinirleri gerdikçe gerdi, DP ve Menderes de buna mukabele ediyordu. Yalanın bini bir paraydı. Hükümetin memleketin bir bölümünü Ruslara ve Amerikalılara satmasından kadın ve kızları yabancıların koynuna sokmasına, Menderes’in milyonları götürmesinden Türk ordusunu kapitalist ABD’nin emrine verip kendisini Amerikan kuvvetleriyle koruyacağına dair bin bir türlü tezvirat kamusal dolaşıma sokuldu.

Dokuz Subay Olayı

1958’de “Dokuz Subay Olayı” patlak verdi. Samet Kuşçu, kendisinin de içinde yer aldığı bir cuntanın, Menderes Hükümeti’ni devirecek bir darbe hazırlığında olduğunu ihbar etti. Dokuz subay yargılandı. Gariptir, sekizi beraat ederken, sadece ihbarı yapan Kuşçu mahkûm edildi. Ancak cin şişeden çıkmıştı artık. 1959’dan sonra artık “ihtilal”, yaygın olarak kullanılan bir sözcük oldu. Hem iktidar, hem de muhalefet artık hep ihtilale referansla konuşuyordu. Muhalefet ihtilalin kapıda olduğundan, iktidar ise buna izin vermeyeceğinden dem vuruyordu.

İdare ipinin elinden kaçtığını düşünen DP’nin Tahkikat Komisyonu kurması, ihtilal sürecini hızlandırdı. Tahkikat Komisyonu’nun tepki uyandıran kararlar verdi. İstanbul ve Ankara’da üniversite öğrencileri sokağa taştı. Profesörlerin önce teker teker ardından toplu olarak protestolara başladı. Ve nihayetinde 27 Mayıs’ta asker sahaya indi ve demokrasi oyununa son verdi.

Maskesiz Menderes

Türkiye 1950-1960 arasında tarihin hızlandığı bir dönemden geçti. Bu serüvenin başrolündeki isim Adnan Menderes’ti. 10 yıllık Başbakanlığı döneminde Menderes’e dirsek mesafesinde bulunan Ağaoğlu, biri Menderes’in şahsı, diğeri de Menderes’in dönemine ilişkin iki önemli hususiyetin altını çizer:

Şahsına ilişkin olanı, Menderes’in “maskesiz politika adamı” olmasıydı. Ağaoğlu’na göre, tarih maske kullanmayan siyasetçilerin – deha derecesinde zeki olsalar bile- hemen her zaman hüsrana uğradıklarını gösteren örneklerle doluydu. “İşte Roma’da Sezar, işte Fransız İnkılabı’nın ifsat edilemez adamı Robespiyer, işte Rus İhtilali’nin Troçki’si. Sonra işte bizde Mithat Paşa, Rauf Orbay. Bütün bunlar ve daha birçokları, siyaset ve devlet adamı olarak maskesizliklerinden zarar görmüşlerdi.”

Dönemine ilişkin olanı ise, Menderes döneminin sehpasız olmasıdır. “Adnan Bey’i son elli yılın başka siyasetçileriyle karşılaştırdığımız zaman, onun kin tutmazlığıyla, mesela İnönü’nün, rakiplerini sefalete ve sehpaya kadar kovalayan kini kafamda kocaman bir soru işareti çizer: Bu memleketin siyasi hayatına damgasını vuran, bu iki kalp yapısından hangisi?

Hafızamda çok küçük yaştan beri yan yana sıralanmış, birçoğu yakından tanıdığım, amca diye ellerini öptüğüm, devirlerinde gösterişli, bazısı azametli, bazısı ihtişamlı insanların asıldığı sehpalar var. Hepsi, hepsi siyaset adamı! Bunların en sonuncularında, birinden Menderes, üç arkadaşım sallanıyor.

Devirlere isimlerini takmış kudretler arasında yalnız onun, yalnız Menderes’in devrinde sehpalar kurulmadı. Enver-Talât yıllarında, Atatürk-İnönü zamanında, Milli Birlik kıyametinde sehpalar siyaset hayatımızın adeta süsleri olmuşlardı. Sadece Menderes devri bu zakkum çiçeğini yakasına takmadı. Şimdi bu satırları okuyan ayrı inanç sahibi iki vatandaşımın başlarını salladığını görür gibiyim. Biri ‘takmadığı için aynı yolda can verdi’ diyor, ötekisi ‘takabilir miydi sanki?” diye mırıldanıyor. Takmadı, takamadı, bunu niye tartışayım, değişmeyen netice meydanda: Menderes devri sehpasızdır.”   

56 yıl önce bugün çalan asker düdüğü, bu sehpasız devri bitirdi. 27 Mayıs, sadece Menderes ve arkadaşlarını katletmedi, milli iradenin ve demokrasinin de kalemini kırdı.

Yazıdaki alıntıların kaynağı Samet Ağaoğlu’nun “Arkadaşım Menderes: İpin Gölgesindeki Günler ” (Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2011) başlıklı kitabıdır.

Serbestiyet, 30.05.2016

Sisi’nin Hapishaneleri

0

Mısır’ın diktatörü Sisi insan hakları konusunda ilginç bir laf etmiş. Nisan ayının son günlerinde Kahire’de ABD Kongresinden gelen bir heyetle görüşürken, sık sık karşılaştığı insan hakları eleştirileri ve iki gazetecinin tutuklanmasıyla ilgili sorular üzerine şöyle demiş:

“Ülkesinin ve bölgenin koşullarından dolayı Batı tarzı insan hakları ve sivil özgürlük kavramları Mısır’ın şartlarına uymuyor. Mısır’daki insan hakları ve sivil özgürlükler konularına Batılı bakış açısıyla yaklaşmamak gerekir.” Sisi ülkesinin, yine de, nasıl oluyorsa, hukukun üstünlüğüne ve demokratik değerlerin geliştirilmesine bağlı olduğunu da sözlerine eklemiş.

Bu yaklaşım ne Sisi’ye mahsus ne de yeni. “Batı dışı” dünyanın değişik yerlerinde, farklı zamanlarda, gerek politikacılar gerekse aydınlar tarafından dile getirilmekte. İlginçtir, Batı’da da böyle düşünenler, insan hakları ve özgürlüklerin belli bir coğrafyaya ve kültüre özgü olduğunu iddia edenler var.

Bu yaklaşıma göre insan hakları ve sivil özgürlükler Batı kaynaklı, Batı’nın ürünü ve Batı’ya mahsus. Bunlar dünyanın diğer bölgelerinde neşvünema bulamaz, geçersiz ve anlamsız kalır. Çünkü Batı’daki şartlar ve tecrübelerle öbür yerlerdeki şartlar ve tecrübeler birbirinden kesin ve keskin şekilde farklı. Siyasî kültür,  insanlar arası ilişki kalıpları, otoriteye karşı tavır, farklılıklar karşısında tutum, sorunları karşılama ve çözme yöntemleri farklılıkların tezahür ettiği başlıca alanlar.

Hiçbir ülkenin bir diğer ülkenin tıpkısının aynısı olduğu söylenemez. Bu tespit, toplumlar için de geçerli; yani insanlar ve insan grupları arasında da bazı farklılıklar mevcut. Bununla beraber ülkeler ve toplumlar arasındaki farklar ülkeleri ve toplumları ayrı varlık türlerine çevirmez. Soğukkanlı ve objektif bir inceleme kesin olarak benzerlik ve ortaklıkların farklılık ve değişikliklerden fazla olduğunu gösterir.

Hiç şüphe yok ki, temel hak ve özgürlüklerle ilgili felsefî temellendirme ve sistematize etme çabaları daha ziyade Batı’da şekillendi. Hukuk alanında da öyle oldu. Bugün insan hakları felsefesi ve hukuku deyince mecburen daha ziyade Batı’ya gidiyoruz. Ancak, bu, insan hakları düşüncesinin ve haklara saygının sadece Batı’ya mahsus olduğunu, diğer coğrafyalarda ve kültürlerde bulunmadığını göstermez. Birçok yerde insan haklarına kaynaklık eden dinî ve lâdinî fikirleri ve insan haklarına saygı telkin edip koruma getiren mekanizmaları rüşeym hâlinde de olsa bulmak mümkün.

Bunda şaşılacak bir şey yok. İnsan düşüncesi de hayat pratiği de nihayetinde insanın sabit veya sabit sanmamıza sebep olacak kadar yavaş değişen insan doğasına, insanın insan üzerindeki iktidarının tabiatına, dünyanın insan eliyle değiştirilmesi zor özelliklerine ve mahiyetine dayanmakta. Bu yüzden özgürlük ve insan hakları şu veya bu coğrafyaya ya da kültüre değil tüm insanlara, insanlığa ait. Hak ve özgürlükler insanlara bir beşerî otorite tarafında verilmediği için bir beşerî otorite tarafından alınamaz, ortadan kaldırılamaz, olsa olsa ihlâl edilebilir, çiğnenebilir, gasp edilebilir.

Öyleyse Batı’da ve Batı dışında özgürlüğü ve hakları Batı’ya ve Batı kültürüne münhasır kılmaya çalışanlar bunu neden yapıyor? Bu görüşün Batı’daki bağlılarının ve sözcülerinin motivasyonu Batı’nın ezelî ve ebedî üstünlüğüne inanmaları ve buna paralel olarak başka yerleri, kültürleri, inançları aşağı görmeleri. Böylelerine ne saçma bir konumda durduklarını göstermek için Batı tarihini hatırlatmak yeterli. Batı dışında bunu yapan Sisi gibi kimselerin derdi ise, iktidarlarını korumak ve sınırsız kılmak. Bu yüzden özgürlük ve hakları kendi toplumlarına yabancı, dolayısıyla geçersiz ve gereksiz görüyorlar.

Sisi’nin yukardaki sözleri dillendirdiği günlerde gazetelere Mısır hakkında ibretlik bir haber düştü. Mısır’da 2013 darbesinden bu yana 9 yeni hapishane açılmış. Onuncu hapishanenin inşa edilmesine de karar verilmiş. Hapishanelerde tutulan siyasî muhaliflerin tam sayısı ve bazılarının akıbeti ise bilinmiyormuş. Demek ki, Sisi Mısır’da Mısır tipi insan haklarına ve hukukun hâkimiyetine saygı gösterdikçe hapishane nüfusu artıyor…

Tevhid-i Tedrisat, din eğitimi ve havanda su dövmek – Abdülbaki Değer

0

Almanya’da Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyon’un (Avrupa-ADD) düzenlediği “20. Yüzyılın En Büyük Lideri Atatürk” konulu toplantıda konuşan Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kurulan “imam hatip okulları ve ilahiyat fakültelerinin” bir dönem kapatılmasını eleştiriyor. Gerekçe olarak da bu okulların kapatılması neticesinde ortaya cemaatlerin, onların yetiştirdiği adamların çıkmasını gösteriyor. Devamında toplumun yüzde 99’unun Müslüman olduğunu dolayısıyla din adamına (aydın din adamı) ihtiyacın aşikâr olduğunu ve bunu üstlenmesi gerekenin de doğal olarak devlet olması gerektiğini ifade ediyor. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 4. Maddesinin zaten bu yönde düzenleme içerdiğini belirterek “özellikle küçük yerlerde, köylerde, kasabalarda halk din adamlarının söylediklerine çok itibar eder. O zaman bunu yetiştireceksiniz” tespitinde bulunuyor. Bu gerçeklik dikkate alınmadığı içinde 1930 ve 1950 arası dönem ki uygulamaları da eleştiriyor.

Genelkurmay eski başkanının hem din eğitimine hem de geçmiş uygulamalara dönük eleştirel tutumu önemli. Ancak meselenin ele alınış biçimi ve çözüm dinamiği sıkıntılar barındırmaya devam ediyor. Zira bu eleştirel çözümlemede iki husus belirgin şekilde ön plana çıkıyor: Birincisi, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun aynen muhafazası yani din eğitiminin devlet tekelinde sürdürülmesi gerekliliği. İkincisi, cemaat vb. dini oluşumları şaibeli-tehlikeli ve olmaması gereken olarak gören yaklaşım. İki hususun birbiriyle ilintili olduğu aşikâr. İki maddede esasen birbirini besleyen, birbirini zorunlu olarak gerekli kılan nitelikte.

Burada temel sıkıntı dikkat edilirse devletin topluma öncelenmesi ve devlet-toplum ilişkisinin devletin belirleyiciliğine emanet edilerek ele alınması. Bunun siyasal ve tarihsel sakıncalarının neler olduğuna ilişkin hafızamız yeterli veriye sahip. Sosyolojik, felsefi açıdan ise hem din eğitimi hem de devlet tekelinde eğitim, alıcısı olmayan bir gündem başlığı.

Türkiye’de açık veya örtük paylaşılan temel kanaatlerden birisi topluma olan güvensizlik ve bunun en görünür olduğu alan ise eğitim özellikle de din eğitimi. Topumu doğal haliyle makbul-meşru görmeyen, tehlikeli gören veyahut en iyimser koşullarda bilinmedik bir müdahaleyle, operasyonla başka yöne evrilebilecek oynak, güvenilmez olarak ele alan bir baskın bir siyasi gelenek var. Modernleşme pratiğimizde kâh yeniden formatlanacak teknik bir dolgusu, kâh hümanist iyimserlikle yola getirilecek, geçmişin tortularından ve prangalarından azade edilecek gariban köylüsü modu aynıyla muhafaza ediliyor. Günümüz dünyasında insana ve topluma yaklaşımın bu şekilde olması elbette kabullenilemez ve bu yaklaşımın başlı başına problem odağı olarak işlev göreceği açık. Toplumun devletin tezgâhından geçerek varlık kazanması değil, tersine devletin sosyolojiyle mütenasip bir konumlanışla elden geçirilmesi gerekiyor.

Bu açıdan toplumu devlete açan, onun müdahalelerine açık kılan ve bir tür “kapatma”düzeneğine yönlendiren Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun gereklerinin yapılması, devlet tekelinde şekillenmiş bir din eğitimi alanının tanzim edilmesi yerine toplumun önünü açan, çoğulcu yapısına imkân tanıyan düzenlemelere ihtiyaç var. Tevhid-i Tedrisat’ın tahkimi ve devlet tekelinin muhafazası temelinde tartışmak yerine devletin öncelenmesine zemin hazırlayan bu iki dinamiği yapıbozuma uğratmak durumundayız. Yani din ve eğitim alanında tekel oluşturan Tevhid-i Tedrisat’ı hedef alan bir arayışın içerisinde olmalıyız.

Birlik, beraberlik, ahenk ve uyum gibi gerekçelerle veyahut “kargaşa çıkar”, “toplumun insicamı bozulur” gibi tereddütlerle meselenin ele alınması gerçekliğin alenen çarpıtılmasıdır. Zira toplumun bugün sahip olduğu birlik-beraberlik, ahenk ve uyum alandaki devlet tekelinin ve dolayısıyla Tevhid-i Tedrisat’ın mahsulü olmadığı gibi böyle bir okuma girişimi devletin ve Tevhid-i Tedrisat’ın lüzumsuz bir taltifi manasına gelir. Aynı şekilde bugün yaşadığımız kargaşa, kültürel yarılma, parçalanma da ileri sürüldüğü gibi devletin ve Tevhid-i Tedrisat’ın gerekli şekilde uygulanamayışından değil tam tersine son derece etkin bir şekilde kullanılmasının ortaya çıkardığı komplikasyonlardır. Yana yakıla şikâyet edilen dini grup ve cemaatlerin seviye düşüklükleri de söz konusu uygulamaların ve şüphesiz daha temelde devlet-toplum ilişkisinin tersyüz edilmiş karakterinden bağımsız ele alınamaz.

Hal bu iken; alana ilişkin cari mevzuatı ve devlet-toplum ilişkisindeki vesayet sistematiğini görmezden gelerek iyileştirmeler yapabileceğimizi, seviye ve nitelik arayışımıza karşılık bulacağımızı ve “kaynaşmış, çelikten bir kütle” olarak birlik-bütünlüğümüzü pekiştireceğimizi düşünmek saflığı da aşan bir nitelik arz ediyor.Bunca yaşanmışlık, bunca tecrübe alana ilişkin bir farkındalık oluşturmuyorsa o zaman biraz bizim neyi istediğimiz, niçin istediğimiz ve ne tür bir şekilde istediğimiz ile ilgili zannettiğimizden de büyük bir açmazımız var demektir. Onu görmeyince gerisi havanda su dövmeye dönüşüyor. “Yok, o iş öyle değil!” diyorsanız o zaman Nasreddin Hocagibi söyleyebileceğim “Halep ordaysa arşın burada!” olur.

Milat Gazetesi, 26.05.2016

Muhalefetin Dili

0

Siyasette kullanılan dilin hem iktidar hem muhalefet açısından değerlendirilmesi gerekir. İktidarın dili, özellikle Cumhurbaşkanının sözleri üzerinden, değerlendirme ve eleştiri konusu oluyor. Demokratik bir ülkede bu olağan, hatta olması icap eden bir şey. Buna karşılık muhalefetin, özellikle ana muhalefetin dili yeterince irdelenmiyor.

Her liderin bir bakışı ve bir bilgi, dil müktesebatı var. Liderlerin konuşmalarının şekli de muhtevası da bundan etkileniyor. Siyaset bilimciler, psikologlar ve dil uzmanlarıyla birlikte liderlerin konuşmalarını söylem ve içerik analizine tabi tutan çalışmalar yapsalar ilginç sonuçlar ortaya çıkabilir.

CHP lideri Kılıçdaroğlu sık sık fiziksel yapısıyla tezat teşkil eden bir dil kullanıyor. Hakaretamiz veya öyle algılanmaya açık sözler sarf etmeyi ya seviyor ya da bu doğrultuda tavsiye alıyor olmalı. Onun dili partisinin diğer mensuplarına da sirayet ediyor. Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı’na sık sık  “diktatör”, “diktatör bozuntusu” diyor. Geçenlerde Almanya’ya yaptığı bir gezide Erdoğan’ın “benzeri görülmemiş bir diktatör” olduğunu iddia etti.

Başka CHP’liler tarafından da yapılan diktatörlük suçlaması, ne kadar çok tekrarlanırsa kendisini o kadar çok tekzip ediyor. Ülkede CHP’lilerin iddia ettiği anlamda bir diktatör bulunsaydı, o kişi diktatörlükle suçlanamaz, diktatör olarak adlandırılamazdı. Bunu yapanlar anında kendisini hapiste bulurdu, bazı durumlarda yok edilirdi. Oysa karşılaştıkları muamele sözle cevap verilme ve/veya resen yahut şikayete bağlı adlî takibata uğrama. Bu tür sözler sarf edenlerin kimisi ceza alırken kimisi beraat ediyor.

Kılıçdaroğlu ve CHP’liler Erdoğan hakkında sert, ağır sözler kullanmakla ne elde etmeyi umuyorlar veya ne kazandıklarını zannediyorlar bilmem. En büyük kazançları kendi içlerini soğutmak olabilir. Bir de, partide daha yukarılara tırmanmak isteyenler bu tavırla dikkat ve ilgi çekebilir. Ancak, bunun parti hiyerarşisinde yukarılara sıçramaya çok yardımcı olacağını veya yeteceğini sanmıyorum.

Buna karşılık bu tarzın en azından yeterince dikkat çekmeyen, birbirine bağlı iki yönü olduğu kanaatindeyim. İçerikten mahrum, bir ciddî eleştiri yapma yahut faydalı öneri getirme durumunda olmayan bu sözler fikir, program ve motivasyon yetersizliğinin tezahürü olarak görülebilir. Netice itibarıyla kötü söz söylemek siyasette başarının yolunu açsaydı, partiler ve partililer küfür ve hakarette yarışırdı. Bu tür sözlerin ilgi çekmesi ve hem siyasette hem medyada gündeme girmesi, zamanla bir alışkanlık özelliği kazanarak, siyasî zihin tembelliği yaratabilir.  Parti ve partililer halkı ikna edecek, cezbedecek, realize edilebilir yaklaşımlar geliştirmek yerine, kolaycılığa kaçıp, kötü sözleri yoğunluğunu koyulaştırarak artırma yoluna gidebilir.

Parti liderlerinin sert, ağır sözlerinin rakip partilerin tabanını etkileme şansı çok az.  Sözlerin sahibi partinin tabanının bu vasıtayla ve vesileyle politize olması, kenetlenmesi ve radikalleşmesi o partinin tabanını genişletmez. Rakip parti tabanlarında da benzer şeylerin vuku bulmasına sebep olur. Oysa her parti, özellikle de muhalefet partileri diğer partilerden oy çekme çabası içinde olmak zorunda. Bu da daha yumuşak, irkitmeyen  bir dil gerektirir.

Bence iktidar partisi kadar ana muhalefet partisi de yapıcı ve yararlı bir lisan kullanmanın işine yarayacağını anlamalı. Söylemini inceltmeli ve içeriğini takviye etmeli.

Başkanlık Sistemini Nasıl Anlatmalı?

Türkiye’de 1 Kasım seçimlerinden sonraki dönemde yeni anayasa ve başkanlık sistemi konusu tekrardan yoğun bir şekilde gündeme geldi. Konu biraz tartışıldı, iktidar ve muhalefet partileri bu konuda karşılıklı fikirler beyan etti. Fakat daha sonraki süreçte meselenin yeterince kamuoyunun gündeminde kalmaya devam ettiği söylenemez. Bu konunun salimen sonuçlandırılabilmesi için, anayasal konuların sürekli tartışılması, konuşulması, müzakere edilmesi gerekmektedir. Her ne kadar geniş siyasi cenahın önemli bazı kesimlerinde derin bir sessizlik hâkim ise de bazı sivil toplum örgütleri ile AK Parti’li teşkilatların yeni anayasa ve başkanlık sistemi konusunda bazı faaliyetler yaptıkları biliniyor. AK Parti’nin 22 Mayıs’ta yapılacak Genel Kongre ve hükümet değişikliğinden sonra yeni anayasa ve başkanlık sistemi konusunda yeni bir süreci başlatacağı ifade edilmiştir. Peki, yeni anayasanın yapılması ve başkanlık sisteminin benimsenmesi konusunda bu yapılanlar ne kadar yeterlidir? Sorusu akla takılmaktadır. Ben bu çabaların pek yeterli olduğu kanaatinde değilim. Şöyle ki:

Şimdiye kadar çok sayıda şehirde yeni anayasa ve başkanlık sistemi konularında konferanslara, panellere katıldım. Gerek birebir, gerekse umuma yönelik konuşmalarımda, halkın zihninde yeni anayasa ve başkanlık sistemi konusunda çok sayıda soru ve kaygının mevcut olduğu görülmektedir. En çok sorulan bazı sorular ve kaygılar şunlardır:

l Türkiye’de başkanlık sistemi ile birlikte zorunlu olarak “federal devlet yapısı” ya da “özerk yönetim” de benimsenecek. Bunun neticesinde de ülke bölünüp parçalanacak. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

l Bütün yetkiler başkanda toplandığı zaman, herkesi korkutan başkanın diktatör olması nasıl önlenecek?

l Yeni anayasa ile terörün çözümlenmesi konusunda ne tür iyileşmeler olacak?

l Başkanı denetleyecek bir kurum olacak mı?

l Cumhurbaşkanının yeniden saltanatı getirerek sultan (padişah, kral, imparator) olacağı söyleniyor; bu iddia ne kadar doğrudur?

l “Ben de başkanlık sistemini savunuyorum, ama ben de dahil olmak üzere halkın büyük ekseriyeti bu sistemi ya hiç bilmiyor ya da yeterince bilmiyor, bunun mutlaka halka onların anlayacağı dille anlatılması gerekir”.

l Türkiye’deki başkanlık sistemi hangi ülkedeki başkanlık sistemine benzeyecek?

l Türk usulü başkanlık sistemi denildiğinde neyi anlamamız gerekir?

l Başkanlık sisteminin topluma yansımaları nasıl olacak?

Bazı AK Partililer, yukarıda sözü edilen sorular kendilerine sorulduğunda, bunları cevaplayamadıklarını, her ne kadar kabaca bu sorulardaki kaygıların yersiz olduğuna inansalar da, yeterince bilgileri olmadığı için onlara aydınlatıcı düzeyde yeterli cevaplar veremediklerini ifade etmektedir. Bütün bunlar, bundan sonraki süreçte AK Partili teşkilatlar tarafından yapılması gerekenler konusunda bizlere ipuçları vermektedir.

Kaygılar giderilmeli

Bir kere yeni anayasa ve başkanlık sistemi konusunda geniş halk kesimleri yanında AK Parti tabanının büyük ekseriyetinin de özellikle muhalefet tarafından oluşturulan yanıltıcı algılar sebebiyle yukarıdaki sorular ekseninde zihinlerinin karışık olduğu, bu konularda kaygılar taşıdıkları görülmektedir. Yukarıda yer verdiğim soruların tamamı AK Partili katılımcılar tarafından sorulmaktadır. Öyle zannediyorum ki AK Parti’li olmayanların zihnindeki sorular bunlardan çok daha fazladır. Bu kaygıların giderilmesi gerekmektedir. Her şeyden önce, yapılacak saha araştırmaları vasıtasıyla halkın zihninde şekillenen yeni Anayasa ve başkanlık sistemine yönelik bilinmeyen ya da yanlış bilinen konular mutlaka daha derli toplu ve sistematik bir şekilde tespit edilmeli. Daha sonra AK Parti tabanının, alanında uzman kişiler tarafından verilecek bilgilerle ikna edilmeleri, özellikle yukarıda sözünü ettiğim kaygılara sebep olan muhalefet tarafından oluşturulan yanlış algıların izale edilmesi gerekiyor. Konular, üst düzeyde akademik bir üslup kullanılarak bir sempozyum, konferans, panel, teknik bilimsel toplantı formatında değil, herkesin anlayabileceği formatta anlatılmalıdır. Yapılacak programlardaki temel amaç, akademik bir çalışma yapmak değil, anlatılanların pratik olarak oraya katılan herkes tarafından anlaşılmasını sağlamaktır.

İnsanlar bu toplantılarda uzman kişilere ulaşacaklar, onlardan bilgiler alarak kafalarındaki çok sayıda soru işaretleri bir bir izale olacak, ayrıca bu toplantılara katılacak olan kişilerin öğrendiklerini diğer kişilere de anlatmaları neticesinde bu bilgiler deniz dalgaları gibi ülkenin bütün kesimlerine yayılabilecektir.

Bu konuda AK Pati’nin diğer illerdeki teşkilatları için nümune-i imtisal olacak bir örnek uygulama Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından hayata geçirilmektedir. Önceleri Antalya merkezde gerçekleştirilen bu faaliyetler daha sonra bütün ilçelerde tekrarlanmaya başlandı. “Yeni Türkiye Buluşmaları Yeni Anayasa ve Yeni Türkiye” başlığı altında yapılan bu faaliyetler kapsamında “yeni anayasa ve başkanlık sistemi” konusunda AK Parti tabanının bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi amaçlanmaktadır. Her hafta bir ilçede gerçekleştirilen bu programlar kapsamında, “yeni Türkiye, yeni anayasa ihtiyacı ve başkanlık sistemi” konularında, bu programlara katılanların anlayacağı üslupla konuşmalar ve sohbetler yapılmaktadır. Bütün Türkiye için güzel bir örnek teşkil edebilecek nitelikte olan bu uygulamaları hayata geçirdiği için Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Menderes Türel Bey’i ve katkı sağlayan ekibini bütün samimiyetimle tebrik etmek istiyorum. Türkiye’nin yeni anayasa ve başkanlık sistemine ihtiyacı olduğuna gönülden inanan bu değerli insanın bu uygulamaları hakikaten görülmeye ve emsal alınmaya değer.

Sivil anayasa şart

Toplumsal sözleşme manasına uygun bir anayasa yapımı açısından bu konudaki bilgilere bütün toplum kesimlerinin ihtiyacı vardır. Maalesef televizyonlar bu konuda yeterli işlev görmüyor. Yapılan bazı programlar da yetersiz kalıyor. Toplumun bilgilenmesi ve bilinçlenmesi neticesinde, onların inanarak ve ikna olarak katkı sağlamaları yoluyla yapılacak demokratik sivil bir anayasa Türkiye’nin geleceğinin temel sigortası ve teminatı olacaktır. Bu iş belki oldukça zordur, ama Türkiye’nin geleceğe daha emin ve toplumsal barış içerisinde gidebilmesinin yolu bu zoru başarmaktan geçer. Aksi takdirde Türkiye “darbeci anayasa” yaftası ile maruf 1982 Anayasası ile bir kısmı hükümet sistemi temelli bir kısmı diğer anayasal sorunlu alanlar temelli bazı derin sorunlarla boğuşarak, bazen tökezleyerek, bazen zorlanarak yaşamaya devam edecektir. Bu anayasayla geçirilecek her bir gün Türkiye’nin kaybı manasına gelmektedir.

Star Gazetesi, Açık Görüş, 15.05.2016

CHP, ne camiye yaranabildi ne de kiliseye

“Dokunulmazlık” tartışmasında iki taraf vardı. AKP ve MHP vekillerin dokunulmazlığının kaldırılmasından yana durdu. HDP ise vekillere dokunulmasına karşı çıktı. İki taraf da çok netti, kendi duruşlarını kitlelerine ve Meclis gruplarına kabul ettirmede bir sıkıntıya düşmediler.

Buna mukabil CHP’nin ikircikli bir tutumu vardı. Her ne kadar parti sözcüleri kendilerine mikrofon uzatıldığında “Bu konuda en net parti biziz” deseler de, gerçekte CHP’nin ikircikli bir tutumu vardı. Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun mevzu gündeme geldiğinde “Değişiklik teklifi Anayasaya aykırı, ama biz Meclis’te destekleyeceğiz” açıklaması, partinin içinde bulunduğu ikilemin net bir ifadesiydi. Keza, bazı CHP vekillerinin açıktan “Hayır” oyu kullanacaklarını deklare etmeleri de CHP’deki yarılmayı teyit ediyordu.

Nitekim Meclis’te yapılan ilk tur oylamaya bu yarılma damga vurdu. CHP’li çok sayıda vekilin tercihini “Hayır”dan yana kullanması, “Evet” oylarının referandum aralığında kalmasını sağladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan bunun üzerine elini açtı; ikinci turda da 367’nin altında “Evet” çıkması halinde düzenlemeyi halkın önüne götüreceğini belli etti.

“Teröre arka çıkma” korkusu

Fakat ikinci oylamada teklifin tümü 376 oy ile kabul edildi ve referandum zorunluluğu öngören anayasal eşik aşıldı. Anlaşılan oylama öncesinde CHP’de yeni bir durum değerlendirilmesi yapılmış ve vekillerin bir kısmının oyunu  “Evet” yönünde değiştirmeleri sağlanmıştı. Deniz Zeyrek’in yazdığına göre, bizzat Kılıçdaroğlu, 20 milletvekili ile temasa geçmiş ve onları “Evet” oyu vermeleri için ikna etmişti. (Hürriyet, 21.05.2016)

CHP’yi ve Kılıçdaroğlu’nu bu şekilde davranmaya iten iki önemli nedenin olduğu söylenebilir: Birincisi, eğer anayasa değişikliğinin kabulü için verilen oylar 330-367 arasında kalsa, yani referanduma gitse, AKP ve MHP bunun faturasını CHP’ye kesecekti. CHP’nin “teröre arka çıktığının” ve “terör destekçilerinin safında yer aldığının” propagandası yapılacak, yorumlar döşenecekti. Yoğun çatışma ve ölüm haberlerinin geldiği mevcut ortamda, CHP’nin böyle bir dalgaya göğüs germesi çok zordu.

İkincisi, bahsi edilen düzenlemeye halk nezdinde büyük bir teveccüh vardı. Referandum olması halinde, değişikliğin % 70’nin üzerinde bir oyla kabul edileceğine dair yaygın bir kanaat oluşmuştu. Lakin CHP’nin tabanının ve Meclis grubunun bir kısmı düzenlemeye tepkiliydi. Bu şartlar altında CHP düzenlemeyi ne adam adamakıllı savunabilir, ne de karşı çıkabilirdi.  Dolayısıyla eğer anayasa değişikliği halk oylamasına götürülseydi, süreç içinde en çok yıpranacak parti CHP olacaktı. Parti yönetiminin bazı vekilleri “Evet”e yönelten hamlesi, bu yıpranmanın önüne geçmek içindi.

Erdoğan’ın dümen suyuna girmek 

İki gün içinde değişen tavrı nedeniyle bazı kesimler CHP’ye kızdı. Umudunu CHP’ye bağlayanlar hayal kırıklığına uğradı. Ama asıl kırılma, HDP’nin AYM hamlesi ile geldi. HDP, anayasa değişikliğini AYM’ye götürmek için 42 imzaya ihtiyaç duyduğunu ve bunun için de değişikliğe “Hayır” diyen CHP’li vekillerden destek beklediğini açıkladı.

Bazı CHP’li vekiller, partinin hafta sonu yapılan kampında, HDP’nin bu talebini dile getirdiler ve HDP’ye destek olunması gerektiğini söylediler. Artık ikili oynamanın imkânı kalmamıştı ve partinin bir karar vermesi gerekiyordu. Parti yönetimi, masaya yumruğunu indirdi; tek bir vekilinin bile bu hukuki girişime destek olamayacağını, HDP’nin dilekçesinde imzası olanların CHP ile ilişiklerinin kesileceğini duyurdu.

Varılan aşamada CHP için tablo şu: HDP’liler, düzenlemeye muhalif olan diğer gruplar ve bir bölüm CHP’liler, CHP’yi Erdoğan’ın dümen suyuna girmekle ve onun planlarına omuz vermekle suçluyorlar. AKP ve MHP’liler ise, CHP’nin çok az bir kısmının düzenlemeye katkı sunduğunu, CHP’nin ana gövdesinin düzenlemenin karşısında durduğunun unutulmaması gerektiğine vurgu yapıyorlar. Yani CHP hem camiden oldu, hem de kiliseden.

Hülasa, siyasette esneklik iyidir. Ancak bazen öyle hadiseler olur ki, bunlar hakkında kesin bir karar vermeniz ve dik durmanız gerekir. Öyle anlarda herkese yaranma çabası, bir fayda sağlamaz aksine ters teper. Her daim ve herkese mavi boncuk dağıtarak siyaset yapılamaz. Bu kıssadan CHP’nin payına düşen hisse bu olsa gerek.

Serbestiyet, 25.05.2016

Hakikatin krallığı, insanın köleliği*

0

 

C. Murray’ın bir yazısından öğreniyoruz ki, Rus düşünür N. Berdyaev, 1990’da yazdığı bir kitapta “Rus halkı ve Rus aydınları hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık arayışına yatkındır” dedi. Milyonlarca Rus, on yıllar boyunca, sosyalizmin böyle bir krallık olduğuna inandı. Ancak, Rusya’da bu kavrayış sosyalizmle doğmadı, daha eskilere giden kültürel kökleri vardı. 19. Yüzyıl Rus edebiyatçısı Tolstoy, “Bir Tavuk Yumurtası Kadar Büyük Bir Tohum” adlı eserinde insanların tabiatla uyumlu, ahlâken ve fiziksel olarak sağlıklı, uzun ve mutlu yaşamasını garanti edeceğine inandığı âdil bir ortamı anlattı. Bu ortamın oluşması için paranın, ticaretin ve mülkiyetin ortadan kalkması gerektiğini söyledi. Hikâyede yaşlı bir köylü Çar’a şöyle seslenmekteydi:

“Benim zamanımda hiç kimse ekmek satma ve alma gibi bir günahı düşünemezdi bile. Paraya gelince, hiç kimse böyle bir şeyi bilmezdi: Herkesin kendi yeterli ekmeği vardı… Benim tarlam Tanrı’nın toprağıydı. Nereyi sabanla sürersen, tarla orasıydı. Toprak o zaman özgürdü (serbestti). Hiç kimse bir toprak parçasının kendisinin olduğunu söyleyemezdi; yalnızca senin emeğin senindi.”

Tolstoy bu “âdil” ortamdan ve yüksek ahlâkî pozisyondan düşüşü şöyle ifade etti:

“Bunların hepsi insanların artık emekleriyle yaşamaması yüzünden oldu; insanlar gözlerini başka insanların sahip oldukları şeylere diktiler. Bu eski zamanlardaki yaşayış biçimleri değildi; eski zamanlarda insanlar Tanrı’ya yönelerek yaşardılar. Kendilerinin olan şeylere sahiptiler ve başkalarının olan şeylere imrenmediler.”

Yine Murray’ın işaret ettiği üzere, Tolstoy tarihten haberdardı; tasvir ettiği bu “güzel” geçmişin asla yaşanmamış olduğunu biliyordu. Onu bunları yazmaya tahrik ve teşvik eden, tomurcuk hâlindeki kapitalist gelişmenin Rus köylüsünün hayatına tesiriydi ve yazar geçmişe atıfla bir gelecek düşlemekteydi. Günümüzün popüler kültüründe eşitlik, adâlet, eşit iş bölümü, eşyaların eşit paylaşımı, paranın ve mülkiyetin olmaması gibi özlemler-talepler-vaatler Marksizm’e atfedilir; ama Marksistler bu fikirlerin mucidi değildir. Keza, bu fikirler, kapitalizme reaksiyon olarak da doğmamıştır. Meselâ, “paranın kötülüğü” fikri Shakespeare’de de vardır. “Âdil” ve rasyonel bir dünya tasavvuru Thomas More ve Campanella gibi ütopycıların eserlerinde de görülür. Şüphesiz, başka kültürlerde de benzer fikirlerle karşılaşılır. Dinî, seküler, Marksist, neo-Marksist, anti-Marksist, modernist, anti-modernist bu ütopyaların hepsinin temel özelliği evrensel hakikati keşfettiklerini ve bu hakikat üzerine kurulacak dünyanın formüllerini geliştirdiklerini iddia etmeleridir. Para, özel mülkiyet, piyasa, pazar için üretim, zenginlik, tüketime düşkünlük, eşitsizlik ise bu ütopyalarda daima kınanır, hatta lanetlenir.

Bu olgunun ışığında birbirini tamamlayan iki suali gündeme getirmemiz gerekir: İyi toplum-sistem hakikat üzerine inşa edilen midir? Günümüz dünyasında toplumları-sistemleri hakikat üzerine inşa etmek mümkün müdür? Birinci soruya “evet” cevabı verilebilirse ikinci soru üzerinde kafa yormak anlamlı olabilir. Cevap hayırsa, ikinci soru kendiliğinden geçersiz hâle gelir. Her kültürde hakikati bulmak ve toplumu, toplumsal sistemi o hakikat üzerinde, etrafında inşa etmek gerekir fikrini savunan kişi, grup ve akımlar karşımıza çıkar. Bunlar, bu yapıldığı takdirde, bildiğimiz bütün beşerî problemlerin ebediyen ortadan kalkacağına inanır. Ancak, hakikat üzerine toplum ve siyasî-ekonomik sistem kurma teşebbüsleri, kaçınılmaz olarak kaos ve kargaşa yaratır ve en sonunda insanların köleleştirilmesiyle noktalanır.

Hakikat nedir? Bu iki kelimelik soru, ilk izlenimde sanılabileceğinin aksine, çok ağır ve karmaşıktır. Ayrıca, ek sorularla dallanır budaklanır. Hangi hakikat? Neyin hakikati? Aslında hakikat bir tane değildir, çoktur. Başka bir deyişle, geniş bir toplumda hem çok sayıda hakikat alanı hem de her alanda çok sayıda hakikat iddiası bulunur. Birçok durumda bu hakikatler yarış ve çatışma hâlindedir. Hakikat imparatorluğu çok sayıda hakikat üzerinde kurulamayacağından hakikatlerin, en azından kilit alanlardaki hakikatlerin, teke indirilmesi gerekir. Bu nasıl yapılabilir? Bize bunu yapmada ne-kim rehberlik etmelidir? Din mi? Bilim mi? Tarihî bir lider mi? Hangi din, hangi bilim, hangi lider? Her hakikat grubu kendi hakikati peşinde gitmede ısrar ederse ne olacaktır?

Hakikat üzerine iyi bir toplum ve iyi bir sistem kurulamaz. Tek hakikat olsa bile insanların onu arama, anlama ve yansıtma yolu birden fazla. Hakikati anlama ve hakikate ulaşma yol ve yöntemleri hakikatin kendisi kadar önemli. Toplumlarda hakikat olarak kabul ve saygı gören kurum ve kurallar da hakikati keşfetme gücüne sahip kafaların eseri olmak yerine insanî hayatın olağan akışının ürünü. İyi toplum insanların hakikatin ne olduğu üzerinde müttefik kaldığı toplum olmadı, olamazdı. İyi toplum ortak hayatın ortak hakikatlerden çok barışçıl birlikte yaşama kurallarına dayandığı toplumdur. Bu toplumlarda herkesin hakikati kendinedir. Kimse kimseye hakikat dayatma hakkına sahip olduğunu iddia edemez. Hakikatin ne olduğu üzerinde bütün insanları veya insanların “ezici” çoğunluğunu uzlaştıramayız. Ancak, farklı hakikatlerin izleyicileri arasında çıkan ihtilâfların nasıl çözüleceğiyle ilgili kurallar üzerinde geniş ölçüde hemfikir olabiliriz.

Kimse kimseye hakikat dayatamayacağı gibi, devlet de bir hakikat grubu adına geri kalanlara bir grubun hakikatini dayatamaz veya herkesi kendi hakikatine uymaya zorlayamaz. Bu bizi tarihî bir gerçeğe götürür. Hakikat devletleri baskıcı, zorba, insanları değişik ölçüde köleleştiren devletlerdir. Zorbalığın ne adına -din, bilim, ideoloji, ırk, ulu önder- yapıldığı zorbalığın yanlış ve zulmedici olduğu gerçeğini değiştirmez. Zorba devlet hakikatçi ve sınırsız devlettir. Onun alternatifi hakikat peşinde koşmayan sınırlı devlettir. Sınırlı devlet sistemini benimsemenin gerekçesi, sadece, ona eşlik eden özel mülkiyet ve piyasa ekonomisinin ekonomik üretimi artırması değildir. Farklı hakikatlere ve farklı mutluluk anlayışına sahip vatandaşları barışçıl ve ahenkli şekilde bir arada tutabilmesi ve onlara kendi yollarında ilerleme imkânı-fırsatı vermesidir. Sınırlı devlet, Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi’nin yazarı ve ABD’nin üçüncü Başkanı Thomas Jefferson’ın 1801’de göreve başlama nutkunda belirttiği üzere, insanları birbirine zarar vermekten alıkoyan, böyle yapmadıkları sürece onları kendi gayretlerini ve iyiliklerini regüle etmede serbest bırakacak olan akıllı ve sade devlettir.

 

Ateistleşmeden Protestanlaşmaya Aleviler

Alevilik çağın en acıklı öykülerinden birini taşıyor bağrında. Çaldıran sonrası devletle arasının bozulmasına, zaman zaman katliama varan baskılara rağmen pir, rehber ve talipleri büyük bedeller ödeyerek yolu, edep ve erkânı korumayı başardı ama modern çağa yenildi(?).

Aleviler; Cumhuriyet’le kurulan yeni düzeni dün olduğu gibi o gün de kenardan izledi. Osmanlı’nın fiilen yasakladığını Cumhuriyet resmen yasaklasa da bunu sorun etmediler. Osmanlı’da kadıya işi düşmeyenlerin şimdi de hâkimlerle işi yoktu.

Devletle mümkün mertebe az ilişki kuruldu; belki zaman ve şartlar müsaade etse arkaik bir tarihle yaşamaya devam edilecekti.

Ama zaman ve şartlar değişti, nüfus arttı, Aleviler köylere sığamaz oldu. Devlet ideolojik aygıtları ile köylere kadar indi; okul açtı, cami yaptı, karakol dikti. Bir yanda devletin egemen ideolojisi bir yanda ekonomik şartlar kurulu düzeni tehdit etti, yaşam alanı daraldı, Alevilik ve Aleviler için de yeni bir tarih başladı.

***

Tarikatların yasaklanması ile tasavvuftan uzaklaşan Sünnilik devlet tekeline girerken; revizyonizm sonucu –güya laik düzende- Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devredilen devletin Alevilik karşıtlığı da halka benimsetildi. Ortak değerler (Kerbela, Muharrem, sema/semah vb.) unutturuldu, Ebu Suudçu anlayış hâkim kılındı. Aleviler göç ve eğitim gibi sebeplerle toplumla ve devletle karşılaştıkça kendilerini gizlemek zorunda kaldı.

Hikâye uzun, modernleştikçe ve şehre indikçe geleneksel yapı çöktü. Pir, rehber, talip ilişkisi zayıfladı, öğreti aktarılamadı. Dedeler dedeliklerini yap(a)maz hale geldi; talip pir sohbetinde kaçar oldu; yeni nesiller dede kimmiş, pir kimmiş, yol ne imiş bilmez oldu. Alevilik sadece dört duvar arasında ananın babanın bildiğiyle kaldı ya da aktarılmadı.

Arada kalmış bir nesil yetişti; sokakta Sünni, evde Alevi çift kimlikle yaşandı. Zamanla bazıları ya gerçekten Sünni oldu ya da ateistleşti. Bir de direnenler vardı.

***

Şehirlerin arka varoşlarında Alevi gettoları doğdukça bu direnenler bir araya geldi; bu kez de marjinal sol örgütler bu ailelerin çocuklarını rahat bırakmadı. Devlet Sünnileştirirken bunlar da ateistleştirdi. En önce dede çocukları evlerinin duvarlarına “Dedeliğe hayır” yazdı. Talip çocukları dedeleri halkı soyan derebeylerine benzetti.

Aleviler, bu arada bazı çevrelerce önce sağ-sol sonra laik-antilaik cepheleşmesinde hesabı –kimse tarafından- sorulmayacak zayiatlar olarak görüldü. Her büyük kavga, Alevilerin çaresizliği üzerinden yürütüldü. Maraş, Çorum, 1. Sivas katliamlarını Madımak katliamı, Gazi Olayları vb. izledi.

Tüm bu hengamede Aleviler ikiye bölündü; bir yanda yolunu imkanlar dahilinde sürdürmeye çalışanlar bir de artık ideolojik duruşa sahip, anadan babadan Aleviler vardı. İnançlı-inançsız Aleviler birbirlerine farklı saiklerle sahip çıkıp; dış baskıdan dolayı inançsal ayrışmayı çoğu kez görmezden gelip, Alevi açılımında da omuz omuza mücadele ettiler.

***

Her birlikteliğin sonu gibi bu birlikteliğin de sonuna gelindi; kavga demeyelim ama yeni bir tartışma başladı. Artık bir yanda geleneksel Aleviler var, diğer yanda ise Protestan Aleviler ile etnik Aleviler.

Geleneksel Aleviliğin ne olduğu belli ancak Protestan Alevilik soru işareti; gelenekten hoşlanmıyor, tanrı inancı farklı, Ali’yi tanımıyor, dedenin otoritesini reddediyor, İslam’dan uzak… Nasıl bir teoloji var? –Aslında belli ama- Belli değil.

Ben yine de işin sonunu söyleyeyim bu Alevilik yok olmaya mahkûm çünkü iddia ettikleri şeylerin daha sistemlisi ve sağlamı var zaten. Peki, geleneksel Alevilik yaşatılabilir mi? O da başka bir muamma.

Karar, 25.05.2016

Özge Genç – Alevi açılımı ve sonrası…

AK Parti iktidarının Alevi “açılım”ı siyaseti ilki ve sonuncusu bir suskunluk dönemine tekabül eden dört döneme ayırmak mümkün: 2002-2007 arasındaki suskunluk dönemi, 2008-2009’daki Muharrem ayı oruçları dönemi, 2009-2010’da Alevi çalıştayları süreci ve sonrasında yeniden suskunluk dönemi. AK Parti hükümeti, 2009’da başlattığı ve daha çok Sünni temsilcilere Aleviler’i Aleviler’in ağzından dinleme imkanı yaratan Alevi çalıştayları sonrası dönemde, cemevlerinin ve dedelerin statüsü, din eğitimi müfredatı, eşit yurttaşlık ve ayrımcılık başlıklarının altını doldurmaya yönelik hiçbir idari ve hukuki adım atmadı. Yine de, Alevilik’i ciddiye aldığını gösteren sembolik adımlar ve söylem üretme çabalarıyla bu dönemi yönetmeye çalıştı. 2015 sonunda ise 64. Hükümet Programı çerçevesinde başlattığı Alevi açılımında, Adalet Bakanlığı çatısı altında toplanan komisyon, öncelikli olarak cemevlerinin hukuki statüsü ve dedelerin devlet katında nasıl tanımlanacağı meselelerini gündemine aldı. Komisyon’un hazırlayacağı taslağın 2016 Nisan ayı içerisinde Meclis’e sunulması bekleniyordu. Yeni bir yasa çerçevesinde cemevlerinin bir şekilde hukuki mevzuat içinde yer almaya başlaması ve böylelikle hukuki korumadan, haklardan ve kamu kaynaklarından yararlanması bekleniyor. Alevi açılımının öncelikli konu başlıklarından biri olan cemevlerinin hukuki statüsü konusu teknik anlamda Bakanlar Kurulu kararında yer alan cami, mescit, kilise ve havra gibi ibadet yerlerine  cemevleri eklenerek çözülebilir. Ancak şu an “cemevleri ve irfan merkezleri” gibi yeni bir statü yaratmak istendiği için yeni bir yasal  düzenlemeye ihtiyaç duyuluyor.

Toplumsal ilişkileri ve mutabakat zeminini güçlendirmek için iki tarafın karşılıklı korku ve önyargılarına aynı anda hitap edilmesi gerekiyor.

AK Parti, Alevi-Sünni eşitsizliği konusundaki çözüm arayışlarını toplumsal, ekonomik ve siyasi anlamda hakim olan Sünni kesimi rahatsız etmeden ve onlara da hitap eden yeniliklerle birlikte dikkatli ve zamana yayarak sürdürmeyi tercih ediyor. Örneğin, Alevilik ile ilgili tartışmalarda din eğitimi için Tevhid-i Tedrisat ile, cemevleri içinse tekke ve zaviyelerle ilgili dindar Sünni kesim için de Cumhuriyet tarihi boyunca sorun teşkil etmiş kanunlara referans veriliyor. Hükümet, bu tür bir çözüm arayışına paralel olarak Aleviler’i kendilerini tanımlamaya, kendi aralarında anlaşmaya, tutarlı olmaya ve kendilerini Sünniler’e ispat etmeye zorlayarak topu Aleviler’in üzerine atıyor. AK Parti’nin meseleye eşit haklar açısından yaklaşmaktansa sürdürdüğü teolojik yaklaşımı, hâlihazırda Sünni-Alevi geriliminden kaynaklanan sorunları daha da çetrefilli bir hale getiriyor. Aleviler “eşit vatandaşlık” ve “haklar-özgürlükler” derken, Hükümet Aleviler’den teolojik tutarlılıklarını ispatlamalarını bekliyor. Sonuç olarak, AK Parti’nin Sünni kesimin mutabık kalacağı bir “üst-dil” kurma çabası, Sünniler’e kendilerini ispatlama konumunda kalan Aleviler tarafından “Sünnicilik” olarak algılanıyor.

Devletin cemevlerini ibadethane olarak tanımaması, Aleviler için mağduriyet ve dışlanma hissinin ve kimliklerinin tanınmamasının en önemli tetikleyicisi. Alevi çocuk ve gençlerin okullardaki din derslerinde karşılaştığı sorunlar ise iktidarların Aleviler’i yönetme veya asimile etme politikalarıyla ilk karşılaşma anını oluşturuyor. Bu doğrultuda, Alevi açılımında daha uzun vadede çözüm arayışlarına ihtiyaç olan meselenin toplumsal boyutu, bu iki konuda kaydedilen ilerleme ile önü açılacak nitelikte.

Bu konuda yakında kamuoyuyla paylaşılacak olan PODEM’in büyük kısmını Yaşama Dair Vakıf (YADA) ile Türkiye çapında Alevi-Sünni ebeveyn ve gençlerle yaptığı saha çalışmaları Alevi-Sünni meselesinin toplumsal boyutun içini doldurarak ve geleceğe dair siyaseti şekillendirmede bu kesimlerde göz ardı edilmemesi gereken değişim ve dönüşümün ipuçlarını veriyor. Saha çalışmalarının gösterdiği önemli noktalardan biri Aleviler arasında belli bir kesimin sertleşirken, belli bir kesimin de Sünnilere karşı yumuşadığı. Özellikle kent yaşamı karşılaşmaları artırdığı için Sünni ve Alevi kesimler arasındaki etkileşimin arttığını, örneğin başörtüsüne karşı sert tutumun Aleviler arasında oldukça yumuşadığını görüyoruz.

Saha çalışmalarının gösterdiği önemli noktalardan biri Aleviler arasında belli bir kesimin sertleşirken, belli bir kesimin de Sünnilere karşı yumuşadığı…

Öte yandan, Alevilere karşı tarihsel ötekileştirmeyi perçinleyen her olumsuzluk, hükümetin umut yükseltip reformları yerine getirmemesi, kaygıların körüklenmesine ve mağduriyet hissinin sürekli hale gelmesine yol açıyor. Alevi gençlerin toplumsal olaylarda ya da Aleviler’in yoğun yaşadığı mahallelerde polisle çatışmalarda hayatını kaybetmesi, özellikle Alevi kimliğini daha siyasi bir şekilde ve hak mücadelesi olarak yaşayan gençlerde sertleşmeye neden oluyor.

Bu noktada Alevi temsilcilerinin tavrı da sertleşen kesimden beslenebiliyor. Temsilcilik konumunda olanlar kendi tek tip Alevilik tanımları üzerinden söylem ve çözüm önerileri üretebiliyor; mağduriyete aşırı vurgu Alevi toplumunun kendi içindeki açılmayı engelleyebiliyor. Aleviler’in devlet/hükümet tarafından önünün açılamaması, bu kesimdeki tıkanıklığın ve bu kesimin içindeki sertleşmenin önünü açıyor.

Benzer şekilde Sünniler arasında da Alevi kesimle empati kuranlar ve kuramayanlar arasında bir ayrım ortaya çıkıyor. Sünniler arasında Aleviliği “kafirlik” gibi tamamıyla reddedenler olduğu gibi, kendi okumalarına göre Alevi kesimine ayrıştırarak bakanlar var. Örneğin, bir kesime göre namazı reddedenler kötü, diğerleri iyi olabiliyor. Aleviler’in kimi zaman Sünniler’i ayırt etmeksizin “dinci”, “gerici”, “IŞİDCİ” olarak damgalaması, Sünniler’deki hakkaniyet duygusunu zedeliyor.

Saha çalışmalarında en çok göze çarpan ezberler arasında bütün dindar Sünniler’in IŞİDCİ ya da IŞİD sempatizanı, Aleviler’in ise DHKP-C’li ya da DHKP-C sempatizanı olduğuna ilişkin karşılıklı basmakalıp genellemeler yer alıyor. Siyasetçilere ve temsilcilere de yansıyan bu tarz sterotipleştirmeler yüzlerce yıllık husumetin getirdiği problemleri çözmüyor, aksine yeniden üretiyor. Toplumsal ilişkileri ve mutabakat zeminini güçlendirmek için de iki tarafın karşılıklı korku ve önyargılarına aynı anda hitap edilmesi gerekiyor.

Bu tespitler ışığında, Alevi meselesinin toplumsal boyutuyla ilgili hükümetin yapması gereken, dünyanın farklı demokratik sistemlerinde olduğu gibi bu meseleye vatandaşlarının farklı ihtiyaçlarına hizmet eden bir aygıt olarak yaklaşması. Bu doğrultuda, hem inanç ve ibadet merkezi, hem kültürel ve sosyal mekanlar, hem de cenaze ve taziyelerin yapılmasına olanak veren mekanlar olarak daha da fazla ihtiyaç duyulan cemevlerinin konumunun ve öneminin güçlendirilmesi gerekiyor. İkinci olarak, Aleviler’in haklar ve özgürlükler konusunda Sünniler ile eşit olmayan tarihsel konumlarına ilişkin telafilerin ötesinde, Alevi kesimin ekonomik, siyasi ve kamusal anlamda etkinliğinin ve refahının artmasına ilişkin politikaların da üretilmesine ihtiyaç var. Örneğin; Aleviler’in siyaset, bürokrasi, polislik gibi kamu işlerinde daha fazla görünür olmasına yönelik politikaların geliştirilmesi, sosyal anlamda hareketlilik ve etkileşimi artırarak, Alevi ve Sünniler arasında geleceğe yönelik bir mutabakatın zeminini oluşturabilir.

Karar Gazetesi, 04.05.2016