Ana Sayfa Blog Sayfa 216

Yeni Anayasa İttihatçılıktan kurtarılmalı

Ülkemizdeki insanların çoğunun, çözüm süreci, akil adamlar, Alevi açılımı vb. adımlara kadar Kürtlerin, Ermenilerin, Alevilerin, dindarların vb.nin geçmişte neler yaşadığı hakkında en ufak bir fikri bile yoktu.

Dün, dünyanın en eski kadim yasası gereği kendisine sığınanlara ve birlikte yaşadıklarına kapısını ve kalbini hangi dinden ve milletten olduğuna bakmaksızın açan ve –buhranlara rağmen- bir arada yaşatan bir medeniyet havzasının çocukları olarak bugün bu topraklarda her türlü farklılığı dostça bir arada yaşatacak yeni bir paradigmaya ihtiyacımız var.

***

Bozgunlarla geçen son iki yüz yılımızda seçkinlerimiz vatanı kurtarmak uğruna bizi biz yapan değerleri birer birer safra gibi atarken; Batı’nın egemen paradigmalarına karşı yeni bir değerler dizisi inşa etmek yerine Batı’yı taklit etmekten başka çare üretemedi. Kurtulmak isterken; her geçen gün küçüldük, zayıfladık, kendimiz olmaktan çıktık ve son tahlilde katillerimize benzedik.

Osmanlıcılık, İslamcılık derken son kertede korkunç Balkan yenilgisinin de etkisiyle İttihatçılığın sığ milliyetçiliğine demir attık. Cumhuriyet’e de sirayet eden bu anlayış ‘sınıfsız ve imtiyazsız bir toplum’ hedefiyle çıktığı yolda toplumu tek tipleştirebilmek için her kesime bir suç atfetti: Ermeniler vb. topraklarımıza göz dikmiş, Araplar hain, Kürtler vahşi, Aleviler yoldan çıkmış, dindarlar yobaz ve Türkler dahi medenileştirilmesi gerekenler.

Aslında paradigma çok basit; bölünmemek için tüm farklılıkları yok et ve bir potada erit.

İstenilen tam olarak gerçekleştirilemese de sonuçta herkesin herkesten çekindiği, şüphe duyduğu; anlayışsız, duygudaşlıktan aciz ve bir o kadar da bilgisizliği ile kendine güvenen bir toplum üretildi.

***

Ülkede zenciler olmadığı ve zencileri çok sevdiğimiz(?) ve ırkçılığın aslında ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz için gündelik hayatımıza sinen ırkçılığımızı bir türlü fark edemiyoruz. Köle İzaura’yı sevişimiz de kovboy filmlerinde Kızılderilileri tutuşumuz da bazılarımız için beyaz efendiler gibi yeterince muktedir olamamaktan geliyor.

Çöküşü ve her türlü olumsuzluğu hala “hainler ve dış güçler” üzerinden okuyor, sorumluluk kabul etmiyor ve başka yollar olabileceğine inanmıyoruz. Geçmişin günahlarını o denli içselleştirmişiz ki zorda kalırsak hataları İttihatçılara, padişahlara, dönmelere vb. yıkarak kurtuluyoruz.

Balkanlar’da camiler meyhane yapılıyor diye öfkelenirken kiliseler yıktığımızı; bir yerlerde Müslümanlara ve Türklere eziyet ediliyor diye kızarken memlekette doğru düzgün bir gayrimüslim cemaat bırakmadığımızı unutuyoruz; Alevilere, Kürtlere, dindarlara reva görülenleri çoğu kez duymak bile istemiyoruz.

Ve bugün, İttihatçı zihniyetten büyük zarar gören Alevi ve Kürtlerin bir kısmının Suriyeli muhacirlere bakışındaki İttihatçılık izlerini görmek gerçekten çok ürkütücü ve yine pek çok konuda muhafazakâr dindarların da benzer bir çizgiye sahip olmaları ümit kırıcı.

***

Kurtuluş, kurtulmak için içtiğimiz zehri damarlarımızdan temizlemekten ve bu toprakların ruhunda var olan birlikteliği yeniden inşa çabasından geçiyor. Batı’dan ve özellikle liberal gelenekten bu toprakların fıtratına uyanları almak şartıyla öğrenecek çok şeyimiz var.

Ve Resulullah’ın buyurduğu gibi bir düzen inşa edebilmek için özellikle muhafazakârların daha çok cehdetmesi gerekiyor; yeni anayasa sürecine biraz da bu gözle bakmakta fayda var:

“Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.”

Karar, 18.05.2016

İki Başlılık

Erdoğan –sadece fiili olarak değil- hukuki olarak da AKP’nin dümenine geçmediği sürece kavga bitmez. Bu itibarla, iktidar şemasının yeniden tanzimi ve iktidarın tek merkezde toplanmasının AKP için bir beka sorunu olduğu söylenebilir.

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması AKP’de yapısal bir sorun meydana getirdi. Tabii lider Erdoğan’dı. Fiili idare de Erdoğan’ın uhdesindeydi. Lakin Anayasa gereği Erdoğan ile AKP arasındaki hukuki irtibat kesilmişti. Partiye hukuken nezaret edecek birine ihtiyaç vardı. Böylelikle partide biri fiili, diğeri hukuki olmak üzere iki iktidar odağı meydana geldi.

Yeni bir durumdu bu. Gül’ün döneminde parçalı bir iktidar fotoğrafı oluşmamıştı. Gül kendi sınırlarına sadık kalmış ve partinin içine müdahil olmaktan uzak durmuştu. Erdoğan’ın yöntemi ise farklıydı. Halk tarafından seçilen ilk Cumhurbaşkanı olan Erdoğan güçlü bir demokratik meşruiyete sahipti. Partiden elini çekmek gibi bir niyeti de yoktu. Aynen Başbakanlığında olduğu gibi hem hükümeti, hem partiyi beraber yönetmekten vazgeçmedi.

Bu, bir krizdi. Davutoğlu’nun tarzı krizi daha da derinleştirdi. Davutoğlu kendini salt hukuki mecburiyeti yerine getirmekle mükellef gören ve bunun ötesinde etliye sütlüye karışmayan bir aktör olarak konumlandırmadı. Tatbikata kendi üslubunu yedirmeye çalıştı ve “gerçekten” Başbakanlık yapmaya niyet etti. Bunun son tahlilde bir kırılma yaratmama ihtimali yoktu. Nitekim şedit bir kırılma yaşandı ve Davutoğlu’na görevden el çektirildi.

Davul ve Tokmak

22 Mayıs’ta AKP’nin yeni bir genel başkanı olacak. Soru şu: “Peki, Davutoğlu ve ekibinin tasfiye edilmiş olması ortalığı süt liman kılacak mı?” Büyük bir olasılıkla, o makama Davutoğlu’ndan daha az iddialı, daha “uysal” ve limitleri zorlamayacak biri oturacak. Acaba bu, AKP’deki iki başlılığı bitirecek mi?    

Zannetmiyorum. Erdoğan ile çok daha uyumlu birinin AKP’nin başına gelmesiyle sorun bir süreliğine ertelenebilir ama bütünüyle ortadan kalkmaz. Çünkü yapısal bir arıza var ortada. Mevcut hal devam ettiği müddetçe, vazife kime tevdi edilirse edilsin, bir süre sonra sürtüşmelerin meydana gelmesi engellenemez. Siyasetin doğasında bu var.

Bugün AKP’de Başbakan adayları için en fazla öne çıkan özellik “sadakat”; kim ne kadar sadık olduğunu ispat ederse o kadar makbul olur. Genel Başkan olmaya soyunan herkes bir sadakat testinden geçecek. Bana göre, bu testi geçip genel başkanlık sıfatı teslim edilen kişi, ister aileden biri ya da ister mutlak biat etmiş biri olsun uzun erimde netice değişmez. O da zamanla nefes alabileceği ve sözünü geçirebileceği bir alan inşa etmeye çalışır.

Sonuçta başkasının boynundaki davulu çalmanın da bir sınırı vardır. Davulu boynunda taşıyan biri, tokmağın başkasının elinde olmasına ancak bir yere kadar tahammül gösterir. Bir noktadan sonra artık o da inisiyatifi ele almak ister ve kendi sesinin duyulmasına çabalar.

Beka Sorunu

Bu da her zaman aynı çatı altında bir iktidar mücadelesine davetiye çıkarır. Mücadele önce yumuşak başlar ve kısmen kontrol altında tutulur. Ancak belli bir eşik geçildikten sonra mücadelenin şiddeti artar ve artık olan biteni gizlenemez olur. Tarafları birbirine bağladığı varsayılan bağlar gevşer ve ipler bir yerden sonra kopar. Mücadelenin başından itibaren daha fazla güç tahkim etmiş olan karşıdaki(leri)ni alt eder. Muzaffer olan iktidar tahtına oturur, mağlup(lar) ise ya köşesine çekilir veya bir sonraki kapışma için güç berkitmeye koyulur.

Yakın tarihte ANAP ve DYP bu cendereden geçti. Bakmayın siz AKP taraftarlarının “Biz ANAP veya DYP değiliz” demelerine, şu anda AKP’deki öykü de bundan çok farklı değil. “Zaten Reis her şeye hâkim; ona tabi olacak ve herhangi bir müşkülat çıkarmayacak birini getirelim, yeter!” fikrinden başarılı bir netice çıkmaz.

Kısacası Erdoğan –sadece fiili olarak değil- hukuki olarak da AKP’nin dümenine geçmediği sürece kavga bitmez. Bu itibarla, iktidar şemasının yeniden tanzimi ve iktidarın tek merkezde toplanmasının AKP için bir beka sorunu olduğu söylenebilir. “Partili Cumhurbaşkanı” tercihinin ağırlık kazanması da bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Yeni Yüzyıl, 14.05.2016

Üç Plan

AKP’de iki başlılık partinin mukadderatını yakından ilgilendiriyor. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere parti elitleri, bu problemin mutlak aşılması ve iktidarın tek merkezde toplanması gereğine vurgu yapıyor. Bunun için üzerinden durulan üç plan var.

AKP’de iki başlılık partinin mukadderatını yakından ilgilendiriyor. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere parti elitleri, bu problemin mutlak aşılması ve iktidarın tek merkezde toplanması gereğine vurgu yapıyor. Bunun için üzerinden durulan üç plan var.

İlki, yeni anayasa ile birlikte başkanlık sistemine geçilmesi. Lakin mevcut şartlar altında bunu gerçekleştirmenin imkânı yok. Başkanlığı “diktatörlük” ile eş tutan CHP ve HDP, kategorik bir şekilde bu sistemin karşısında duruyor. MHP’de özellikle son zamanlarda eskisi kadar gür bir sesle olmasa da, tercihini parlamenter sistemin devamından yana koyuyor. Kaldı ki AKP Meclis grubunda da, başkanlığa firesiz bir destek verileceğinin garantisi bulunmuyor.  Dolayısıyla, hâlihazırdaki Meclis aritmetiği ve partilerin mevcut pozisyonu, ne bir anayasanın yapılmasını, ne de başkanlık sisteminin getirilmesini mümkün kılıyor.

“B Planı”

Başkanlığın imkânsızlaşması nedeniyle AKP ikinci planı için düğmeye bastı. Bu ise,partili cumhurbaşkanlığının getirilmesidir. AKP Grup Başkanvekili Nurettin Canikli, geçtiğimiz hafta bunu açıklıkla dile getirdi. Canikli’ye göre; AKP yeni bir anayasa ve başkanlık sistemi talebinden vazgeçmiyordu. Ama kapsamlı bir anayasa değişikliğinin veya yeni bir anayasanın şu haliyle TBMM’de yasalaşması ihtimali de çok zayıftı. Canikli, bu “B planını devreye soktuklarını” ve “partili cumhurbaşkanı” formülünü işletecek sınırlı bir anayasa değişikliğini Haziran ayında Meclis’e sunacaklarını belirtti.

“Partili cumhurbaşkanı bu kilidi büyük oranda çözer hem de kolaylıkla hayata geçirilebilir. Bu anayasa değişikliği Meclis’te kabul edilebilir. Mevcut modelin yürüme şansının olmadığını, bunun mutlaka değiştirilmesi gerektiğini kabul eden birçok insan var. Diğer partilerde de buna inanan insanlar var… Böyle bir anayasa değişikliğinin çok büyük ihtimalle Meclis’te yasalaşacağını tahmin ediyorum.”          

“Partili Cumhurbaşkanı” için 1982 Anayasasında başlıca iki maddede değişikliğe ihtiyaç var. Biri Anayasanın “Cumhurbaşkanı’nın nitelik ve tarafsızlığı” başlıklı 101. maddesidir. Madde metninde “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve TBMM üyeliği sona erer” cümlesi yer alır. Partili Cumhurbaşkanı için, hem maddenin başlığındaki “tarafsızlık” ibaresinin, hem de anılan cümlenin metinden çıkarılması gerekir. Böylelikle bir kişi Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da partisiyle ilişkini sürdürebilir, genel başkanlık görevini sürdürebilir.

Diğeri ise Anayasanın Cumhurbaşkanı’nın görev ve yetkilerini düzenleyen 104. maddesidir. Bu maddede “Cumhurbaşkanı, Devletin başıdır” hükmü bulunur. Cumhurbaşkanı’nın yalnız devletin değil, hükümetin de başı olduğunu belirtmek için bunun “Cumhurbaşkanı devletin ve yürütmenin başıdır” şeklinde değiştirilmesi düşünülebilir. Ayrıca, yine aynı maddede Cumhurbaşkanının “gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kurulu’na başkanlık edeceği” belirtilir. Buradaki “gerekli gördüğü hallerde”ibaresinin metinden çıkartılarak, Cumhurbaşkanı’nın daimi ve zorunlu olarak Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmesi sağlanabilir.

Fiili destek – hukuki destek

AKP, bu planın başarılı olmasında en çok MHP’ye güveniyor. Bahçeli’nin “Eğer gerek duyulursa, Türkiye’nin milli ve tarihi çıkarlarını savunmak için düne kadar hükümete verdiğimiz fiili destek hukuki bir destek boyutunu alabilecek” sözleri, partili cumhurbaşkanına MHP’nin vereceği bir destek olarak değerlendiriliyor.

Gerçi Bahçeli daha sonra yaptığı bir açıklamada, bu desteğin sadece “terörle mücadele” için verilecek bir destek olduğunu söyledi ama kapıyı aralık bırakmayı da ihmal etmedi. Aslında konjonktür, iki tarafı birbirine bir nevi muhtaç kılıyor. Bahçeli, muhaliflerin hamlesini püskürtmek için AKP’nin desteğine ihtiyaç duyuyor. AKP’ye yakın medyanın bir blok halinde Bahçeli’nin arkasında durması ve muhalifleri türlü kumpasların içinde yer almakla itham etmesini bu bağlamda okumak gerekiyor. Diğer taraftan, AKP de partili cumhurbaşkanına geçebilmek için MHP’de gelecek oylara gereksinim duyuyor. Dolayısıyla AKP ile MHP arasındaki yakınlaşma artıyor.

Cepteki kart: Erken seçim

Eğer bu yakınlaşma meyve verir de AKP, Meclis’te partili cumhurbaşkanı önerisini halkoyuna götürecek rakama erişirse sorun halledilmiş olur. Ama bunun da bir garantisi yok. MHP, kongre badiresini atlattıktan sonra tavrını değiştirebilir. Keza, AKP ve MHP’den tulum destek çıkması da zor ihtimal. Bu itibarla AKP’nin cebinde tuttuğu üçüncü bir plandaha var. O da erken seçim.

Her ne kadar Davutoğlu’nun gidişinin belli olmasından sonra AKP sözlerini “2019’a kadar seçim yok” mesajı vermiş olsalar da, seçim olasılığını göz ardı etmemek lazım. Zira siyasi atmosfer de Erdoğan’ı ve AKP’yi bir seçim için harekete geçirecek özellikler ihtiva ediyor. MHP ve HDP’de 7 Haziran’dan sonra ciddi bir düşüş eğilimi hâkim. MHP’nin iç çekişmelerden başını kaldırıp siyasi bir yarışa girecek mecali yok. HDP’nin ise tabanı ile arasındaki mesafe her geçen gün açılıyor ve oyu giderek azalıyor. AKP’de tüm bu durumlar masaya yatırılıyor ve iki partinin en zayıf anını kollayarak gidilecek bir seçimde anayasayı değiştirecek bir çoğunluğa erişmenin hesapları yapılıyor.

Hasılı, Haziran bir çok gelişmeye gebe. Ama sıcak geçeceği kesin…

Serbestiyet, 16.05.2016

Yargıda Cemaat gerçeği

Yargı bürokrasisi içinde Gülen Cemaati mensuplarının gayri kanunî ve gayri meşru bir yapılanma oluşturduğu yolundaki sözlere sık sık “nereden biliyorsunuz?” diye itiraz ediliyor ve “deliller nerede?” diye soruluyor. Başlarda bu çıkış meşru ve anlamlı olabilirdi, zira söz konusu yapılanma kendisini çok başarılı şekilde kamufle edebilmekteydi. Ama bugün gelinen noktada bu soruları ya saflığın, ya gözü bağlılığın veya kötü niyetin işaret olarak görmek gerekir. Ortalık delilden geçilmiyor ve deliller her geçen gün artıyor.

     Delil isteyenler Ankara ve İzmir’deki casusluk davalarına baksın. Bu davalar kamunun dikkatini Ergenekon ve Balyoz davaları kadar çekmedi, fakat çok daha vahimdi. Hem daha çok sayıda insan bu davalarda sanık koltuğuna oturtuldu hem de içerik çok ilginçti. Bu davaların hepsi çöktü. Tüm sanıklar beraat etti. Mahkemeler davaların düzmece olduğunu, sahte deliller üretildiğini, zorlama bağlantılar kurulduğunu açıkladı. Davalar akla ve hayatın akışına da aykırıydı. Bir yerde yüzlerce casus bulunur mu? Casus dediğin bir iki tanedir. Oysa bu davalar kışlaları ve askerî görev yerlerini boşaltacak kadar çok sayıda insanı sanık sandalyesine taşıdı.

Bugün bu davaların sahte ihbarlarla veya polisçe hazırlanan sahte belgelerle başlatıldığı biliniyor. Ancak, polis operasyonun sadece başlangıç noktası. Sürecin yürümesi ve tamamlanması için savcıların ve hâkimlerin de devrede olması gerekiyordu. Hepsi ayarlandı. 2013 Gezi isyanları ve 17/25 Aralık yolsuzluk kılıflı darbe teşebbüsü ülkedeki havayı değiştirmeseydi sanıkların uzun süre cezaevinde yatması kesindi.

Sanıkların yılları çalındı. Casusluk ithamına bulaştırılan özel hayatla ilgili suçlamalarla insanların itibarları yerle bir edildi. Çocuklar babasız, eşler eşsiz bırakıldı. Geçim sıkıntılarına yol açıldı. Şimdi ağır mağduriyete uğratılmış bu insanlar kumpasların failinin kim olduğunu söylüyor.  Suç duyuruları yapıyor. Kumpasçıların hesap vermesini istiyor.

Bütün bu rezaletler Cemaat içine gömülü Otonom Yapılanma’nın marifeti. OY içinde savcılar ve yargıçlar da var. Usta bir şekilde gizlendikleri için teşhis edilmeleri zor. Daha doğrusu zordu. Şimdilerde işler değişiyor.Yıllarca Cemaatin yargıdaki varlığını ve işlerini görmeyenler veya görüp de bir sebeple dile getirmeyenler bile gerçekleri yazmaya, konuşmaya başladı.

Bunun son örnekleri karşımıza hükümet dostu olduğu söylenemeyecek Hürriyet Gazetesi’nde çıktı. Gazetenin yazarlarından Ahmet Hakan Coşkun Cemaat ve PDY hakkında değerlendirmeler kaleme alıyor. Gazetenin 6 Mart 2016 tarihli nüshasında daha önce bu satırların yazarı dâhil bazı kişilerce yapılmış tespitleri tekrarladı. Cemaatin paralel yapı adı verilen tarafının üzerine gidilmesinin işadamlarını Gülen’in kapsını aşındırmaktan, vatandaşı polise acaba diye bakmaktan kurtardığından söz etti. En önemlisi şu tespit: “Her zaman söylediğim iki şey var: BİR: Bugün AK Parti hükümetinin Türkiye’yi yönetirken neden olduğu her tür çarpıklık, son tahlilde düzeltilebilir. İKİ: Ama ‘Cemaat’ ile hükümet ittifakından doğan çarpıklıkları düzeltmek, Cemaatin ‘Paralel Yapı’sının soyutluğu yüzünden asla mümkün olmayacaktı.”

Gazetenin aynı nüshasında verilen haber yorumda ise Danıştay’daki başkanlık seçimi üzerinden yargıdaki Cemaat varlığına işaret edilmekteydi. Yargıda Birlik Deneği aracılığıyla muhafazakâr, sosyal demokrat ve ülkücü ittifakının Cemaatin HSYK’daki hâkimiyetini kırdığı anlatılmaktaydı.

Öyle sanıyorum ki Hürriyet ve benzeri gazetelerdeki bu tür haberler gitgide artacak ve yargıdaki Cemaat gerçeği tüm çıplaklığıyla, hiç kimsenin gözden kaçıramayacağı  şekilde ortaya serilecek. Bu yüzden, “deliller nerede?” diyerek açık gerçekleri görmezden gelenlere, Yargıda Cemaat örgütlenmesini görmezden gelerek hukuk ve yargı üzerine analizler yapan -Taha Akyol gibi- isimlere, gittikçe yaklaşan bir gelecekte mahcup duruma düşmemek için daha dikkatli yazmalarını, konuşmalarını tavsiye ederim.

Yeni Yüzyıl, 17.05.2016

14 Mayıs Neden Unutuluyor?

Bu hafta, Türkiye’nin demokrasi tarihinde en mühim tarihlerden biri olan 14 Mayıs 1950’nin 66.yıl dönümü kutlandı. Ne yazık ki, Türkiye demokrasinin dönüm noktalarından biri olan bu yıl dönümünün, hak ettiği ilgiye layık bir şekilde kutlandığını söyleyemeyeceğiz. Gülay Göktürk’ün işaret ettiği gibi, bu ülkede yıllardır 27 Mayıs askeri darbesinin “Hürriyet Bayramı” adı altında kutlandığı hatırlanırsa, 14 Mayıs’ta demokrasiye geçişin unutulması daha da manidar olmaktadır. Türkiye’de demokrasi ve özgürlükler geliştikçe, vatandaşlar zihinlerine giydirilmeye çalışılan deli gömleğinden kurtularak normalleştikçe, yakın tarihimiz hatırlanacak; 14 Mayıs bir bayram olarak kutlanırken 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül gibi darbeler kara günler olarak kaydedilecektir.

Yazımızda faydalanacağımız çalışma, başarılı öğretim kadrosu içinde yer alan Mustafa Çufalı’nın Türkiye’de Demokrasiye Geçiş Dönemi: 1945-1950 (Babil Yayınları) adlı kitabı. Çufalı’nın kitabını orijinal kılan,Cumhuriyet ve Emniyet Arşivlerini kullanmış olmasıdır. Önümüzdeki dönemde bu tür çalışmaların artması, Türkiye demokrasi tarihinin aydınlatılması bakımından fevkalade faydalı olacaktır.

CHP’nin gazetesi Ulus’un 19 Ağustos 1945 tarihli nüshasında, Türkiye’nin demokrasiye geçmesi istikametinde Demokratik Batı ülkelerindeki beyanlardan duyulan rahatsızlık dile getiriliyordu. İkinci Dünya Savaşının bitmesiyle beliren bu eğilim, CHP’nin içindeki müfritleri rahatsız etmekteydi. Hatta bu çevreler, yeni partilerin ancak CHP’nin bir türevi olabileceğini düşünüyorlardı. Ulus’ta bu rahatsızlık şöyle dile getiriliyor:

Demokrasiye Geçmeliymişiz…

“Demokrasinin bütün gereklerini yerine getirmeliymişiz. Çünkü zafer tek partili rejimlere karşı demokrasiler tarafından kazanılmış imiş. Peki, ama Rusya kaç partili bir demokrasi idi? Büyük Millet Meclisi rejimi kalacaktır. Türk demokrasisi onun disiplini ve kanunları içinde gelişecektir. İkinci, üçüncü, dördüncü parti, hepsi yalnız bu amacı güttükleri zaman ve ancak bu amacı güttükleri zaman ve ancak bu amacı güttükleri kadar itibar bulacaklardır. Sözün kısası bu!”

Bu bakımdan 1946’dan sonra kendiliğinden ve sadece İnönü’nün isteğiyle demokrasiye geçildiğini zannetmek yanlış bir düşünce olacaktır. Demokrat Parti’nin mühim isimlerinden Samet Ağaoğlu, Demokrat Parti’nin Doğuş ve Yükseliş

Sebepleri adlı değerli çalışmasında, bu geçiş sürecinin zorluklarını, bu dönemde vatandaşların ve siyasetçilerin yaşadığı problemleri şu şekilde anlatılıyor:

Köylü Jandarma Baskısından Yılmıştı

“Jandarma çavuşu da yanımızda. Köylü bize, biz onlara sessiz bakışıyoruz. Çavuş ‘Konuşun, diyor, ne derdiniz varsa söyleyin, işte beyler sizi dinlemeye gelmişler.’

Çavuşun dudaklarında ince, küçültücü, alay eden bir gülümseme. Elindeki kırbaçla çizmelerine hafif hafif vuruyor.

Orta yaşlı bir köylü başını salladı:

-Doğru söylersin Çavuş. Fakat beyler gidince şu kırbacı sırtımızda şaklatacaksın!

Yine susuyorlar. Biraz sonra bir başka köylü

Ne diyelim beyler, her şeyin bir vadesi var. Bugünkülerin vadesi de geldi galiba!”(s.7)

İsmet İnönü, halktan yükselen bu tepkiler karşısında, adeta vadelerinin dolduğunu anlamış ve geçiş sürecinin demokratik bir şekilde olmasını temin etmeye yönelmiştir. İnönü,  bu düşüncelerini Nihat Erim’e şöyle anlatıyor:

İnönü: Demokrasiye Geçmezsek İşin Sonu Kötü Olur

“Tek parti rejimleri normal demokrasi usulleri ile idare şekline intikal edemedikleri, hiç değilse bu zaruri olan intikali tam yapamadıkları için yıkılmışlardır… Memleketimizi böyle bir akıbetten korumalıyız. Ciddi ve esaslı murakabe sistemine süratle geçmeliyiz. Ben ömrümü tek parti rejimiyle geçirebilirim. Ama sonunu düşünüyorum. Benden sonrasını düşünüyorum. Bu sebepten, vakit geçirmeksizin işe girişmeliyiz.”

 

1946 Seçimlerindeki Baskılar

1946 seçimleri, açık oy, gizli tasnif ve sayılan oyların yakılarak imha edilmesiyle itirazların önüne geçmek suretiyle Türkiye seçim tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. 1946 seçim kampanyalarında yaşanan haksızlık ve uygulamalar da, bu bakımdan ayrıca tarihe geçecek önemdedir. Mustafa Çufalı’nın kitabında bu konuda, sadece Temmuz ayının ilk on gününde Vatan gazetesine akseden haberler şöyle sıralanıyor: “Bolvadin kaymakamının muhtarlardan CHP aleyhine konuşan vatan hainleri hakkında derhal yasal işlem yapılmasını istediği haberlere yansımıştı. Başka bir habere göre, Manisa’da jandarma komutanı muhtarlara DP’den istifa etmeleri için yazılı emir göndermişti. Diğer bir habere göre Çubuk kaymakamı köyleri dolaşarak halkı dövüp ölümle tehdit ediyordu. Bursa’nın köylerinden de şikayetler geliyordu. Köylere DP mensupları gidemiyor, jandarmalar köylerde DP tabelalarını kaldırıyor, ocak teşkilatlarını kapatıyordu. Bunların dışında Tekirdağ, Adana ve İzmir’den de baskı haberleri geliyordu. Bunların içinde gündemi en fazla meşgul eden İzmir’den gelen haberlerdi. İddialara göre İzmir’in meşhur sabıkalıları CHP için çalışmak üzere görev almışlardı. Bir süre önce İzmir valisine  ‘Siz vali misiniz yoksa Halk Partisi mensubu mu?’ diye soran bir köylü, bu eli bıçaklı sabıkalılar tarafından jandarmanın gözleri önünde bıçaklanmış ve öldüresiye dövülmüştü. Bir jandarma onbaşısı da Tire’nin köylerinde DP’lilere meydan dayağı  atmıştı. Bir gün sonra İzmir’de bir kişi daha bıçaklanmıştı. Tüm bunlara ek olarak DP mensupları, haklarında suç isnad edilerek mahkemeye sevk ediliyor ve hapse atılıyor; Vali, Halk Partisi dışındakilerin propagandasına engel oluyordu. DP yetkililerinin tüm bu baskılara karşı tedbir alınmasını istemelerine rağmen şikayetler sona ermiyordu.”

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 16.05.2016

Kan ve demokrasi

TOPLUM içi çıkar farklılıkları ve çatışmalar kaçınamayacağımız olgular. Aristo insanı ‘politik hayvan’ olarak tanımlarken, stratejik davranma yeteneğinin insan bakımından öneminin altını çizmişti.

Demokrasi, çatışmaların barışçıl ortamda yapılmasını sağlayan bir siyasi rejim olarak görülür.

Gerçekten de demokrasiler çağında, devletlerarası savaşlar bir yana bırakılacak olursa, demokrasi eşiği yükseldikçe iç gerilimlerim daha fazla barışçıl yollarla görmekteyiz. Son ikiyüz yıldır devletlerin içyapılarında sınıfsal, kültürel, etnik tüm çatışmaların gerilimlere, silahlı mücadelelere dönüşüm olasılığını ciddi şekilde azaltan en önemli faktör demokrasidir.

Birleşik Krallıkta siyasi şiddetin tarihine baktığımızda 17. yüzyılda Cromwell’in iktidarı ele geçirmesi ve kralın idamından bu yana şiddete dayalı bir önemli siyasi gelişme cereyan etmemiştir. Buna karşın 17. Yüzyıldan bu yana Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinde onlarca padişah, cumhurbaşkanı, başbakan, siyasi aktör ya da aktivist halledildi, öldürüldü, cezaevine konuldu. Bu üç yüz yılda yüzlerce ayaklanma, iç gerginlik ve darbeye tanık olduk.

“Nasıl iştir bu? Onlarca olay hiç kulağımıza küpe olmuyor mu?” diye sorabiliriz. Toplumların siyasi tarihleri içinde elde edilen tecrübeler somut siyasi kurumlara dönüşmedikçe olayların tekrarlaması da kaçınılmazlaşıyor. Bunca yıldır siyasi şiddetin kökünü kurutamadıysak bu bizim olaylardan ders almadığımızı değil, bu şiddeti önleyecek kurumları geliştiremediğimizi ya da demokrasiyi gerektiği şekilde inşa edemediğimizi gösterir.

21. yüzyılın ilk beşte birlik bölümü sona ererken pekişmiş bir demokrasiyi kuramamış olmamız sadece belli bir kesime değil hepimize yönelik bir tehdit. Hiç kimse şu ya da bu özelliğine, ya da konumuna bakarak kendini güvencede saymasın. Bir başbakanını idam etmiş, Genelkurmay Başkanını “terör örgütü” üyeliğinden mahkûm ettirmeye çalışmış, binlerce faili meçhulden birinin bile failini aydınlatamamış bir ülkede bu belirsizlikler hukuk devleti eksikliklerine işaret ettiği kadar ne kadar çatışmacı, intikamcı, uzlaşmaz olduğumuzu da gösteriyor.

Kutuplaşma yaşanan bir ülkede çatışmaların gerilimlere, gerilimlerin şiddete, şiddetin de kana dönüşmesini istemiyorsak, bunun hepimize düşen bir görev olduğunu unutmamalıyız.

Siyasi aktörlerin birbirlerine küsüp konuşmaktan vazgeçmesi, parlamentoda kavgaların, yumruklaşmaların artması, söylemlerin sertleşmesi, kana, şiddete gönderme yapılması hiçbirimizi daha iyi bir duruma getirmediği gibi, tarihte bu türden olayların arttığı dönemler demokrasinin kaybı ya da ağır darbeler alması ile sonuçlanmıştır. Mecliste yaşanan son kavgalar ve Kılıçdaroğlu’nun kana referanslı konuşması “söylemler ve tutumlar daha da sertleşecek mi?” endişesine neden olmaktadır.

Türkiye yine kritik bir dönemden geçiyor. Anayasaya ihtiyaç olduğunu herkes kabul ediyor ama nasıl olup da bir uzlaşma sağlarız diye kafa yormuyoruz. Tarihimizin bize söylediği söylemimizi sertleştirmek, yumruklaşmak, bağırmak, karşı tarafı aşağılamak ya da tehdit etmekle bir adım boyu dahi mesafe alamayacağımız. Eğer bunlar işe yarasaydı şimdiye kadar demokrasi şampiyonu olmamız gerekirdi.

Bir sosyoloji uzmanı toplumda %5’in üzerindeki her grubun ya eğilimin dikkate alınması gerektiğini söyler. Bu oranı dikkate alırsak yasama organındaki dört parti de ziyadesi ile dikkate alınması gereken grupların temsilcisidir. Aralarındaki diyalog toplumun sağlıklı bir demokrasiye ilerlemesinin koşuludur. Başka da bir çare yoktur.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 13.05.2016

Davutoğlu’nun gidişi

Davutoğlu’nun gönderilme nedeni konusunda çeşitli görüşler var. Bunlardan iki tanesi öne çıkıyor.

İlki, Başbakan ve Cumhurbaşkanı arasında çift başlılık oluştuğu, bunun da devlette bir kilitlenmeye yol açtığı iddiası. Reisçiler bu iddianın altını, Erdoğan’ın doğru olan politikalarını Davutoğlu’nun layıkıyla ve hızlı bir biçimde yürütmeye geçiremediği ve/veya bağımsız bir politika izlemeye kalktığı suçlamalarıyla dolduruyorlar. Hocacılar ise bu “kilitlenme iddiasının”, Davutoğlu’nun dürüstlüğüne atıfla, akçeli iş peşinde koşanların, şahsi çıkar için AKP’ye gelenlerin istedikleri şekilde at oynatamaması sebebiyle ortaya atıldığını ileri sürüyorlar.

İkincisi ise Davutoğlu’nun yüksek performansı ile içerde ve dışarıda elde ettiği sempati ve onayın Erdoğan’ı rahatsız ettiği iddiası. Buna göre Davutoğlu umulmadık şekilde içerde halkla kucaklaşmayı başardı, tabanın sevgisini kazandı. Dışarda ana aktörler tarafından tanınmaya ve muhatap olarak alınmaya başlandı. Buna göre, “Davutoğlu başarısız olduğu için değil, başarılı olduğu için” gönderildi. Erdoğan Davutoğlu’nu kazandığı güçten ve bu gücü “kendi Partisini” ele geçirmek için kullanmaya giriştiğinden endişe ettiği için gönderdi.

Ben asıl sebebin ikincisi olduğunu düşünüyorum.

Erdoğan ile Davutoğlu arasında anlaşmazlıklar olduğu doğru. İkisi arasındaki “anlaşmazlıklar”, Kongrede “Binali Yıldırım’ın Genel Başkan adaylığı için imza topladığı” (aslında Erdoğan’ın Davutoğlu’nu kontrol etmek için verdiği gözdağı) söylentileriyle neredeyse işin başında ortaya çıkmıştı. Hakan Fidan’ın milletvekilliği meselesiyle de ilk kez açıktan kamuoyuna yansımış, sonrasında hep kamuoyu önünde yaşanmıştı.

Ancak, her anlaşmazlık nihayetinde Erdoğan’ın istediği şekilde sonuçlandı. Erdoğan her seferinde asıl patronun kim olduğunu gösterdi. “Çift başlılığın” Erdoğan’ı rahatsız etmiş olduğu kesin. Uzun vadede işlerin böyle yürüyemeyeceği açık, ancak Erdoğan sonbaharda yapılacak bir Anayasa Referandumuna kadar bu durumu pekala idare edebilir, beklenen Başkanlık sistemi ile çift başlılıktan ebediyen kurtulabilirdi.

Davutoğlu’nun her geçen gün daha fazla güç kazandığı, kendisinin kontrolü kaybetme riskinin belirdiği ve sonrasında çok geç kalmış olacağı düşüncesiyle apar topar göndermiş olabilir. Davutoğlu yanlısı bir medyanınoluşmaya başlaması ve Davutoğlu’nun il-ilçe başkanlıklarına atamalar yapması biran önce harekete geçmesi için Erdoğan’ı tetiklemiş olabilir.

Hemen sonrasında Erdoğan’ın vize muafiyeti anlaşmasını başarısızlık olarak sunması, sahaya inerek kendini her yerde ve her alanda göstermesi, içeriye ve dışarıya yönelik olarak tek ve asıl patronun kendisi olduğunu ifade eden bir üslup ve içerikle seslenmesi asıl sebebin ikincisi olduğunun kanıtı olarak gösterilebilir.

Hem Erdoğan hem Davutoğlu açıktan ve doğrudan birbirlerini suçlamaktan kaçınıyorlar, dolaylı yollardan başka aktörler eliyle kamuoyu algısını belirlemeye çalışıyorlar. Bu dolaylı yöntem ikisine de belli bir güvenlik sağlamakla birlikte, yarattığı handikap sebebiyle sahte bir hal ve inandırıcılık eksikliği üretiyor.

Reisçilerin handikapı, asıl gerekçeyi söylemekten kaçındıkları için, Davutoğlu’nun neden gönderildiğini geniş kesimleri ikna edecek şekilde izah edememeleri. “Almanya’nın, ABD’nin adamı” gibi suçlamalar ile durumları daha da kötüleşiyor.

Hocacıların handikapı ise anti-Hocacı hareketi Erdoğan’dan bağımsız açıklamaya çalışmaları. Pelikan Bildirisi dâhil olup bitenden Reise rağmen iş çeviren Reisçileri sorumlu tutarak vermeye çalıştıkları sadakat mesajı fazla suni kalıyor.

AKP’nin farklı bir döneme girdiğini, meselenin kapanmadığını ve farklı şekillerde devam edeceğini söyleyebiliriz.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 13.05.2016

İnsan homo-ekonomikus mudur?

Homo-ekonomikus kelime olarak ekonomik insan, kavram olaraksa, daima maddî menfaatleri peşinde koşan, her şeyi ekonomik mesele olarak gören, başka bir deyişle ekonomizm yapan, ekonomizme bağlı olan insan anlamına geliyor. Böyle olmanın doğal sonucunun adâletten uzaklaşmak, ekonomik kavramlarla ifade edilemeyecek değerleri çiğnemek, önemsememek ve diğer insanların ekonomik haklarını gözünü kırpmadan, arsızca gasp etmek olduğu kabul ediliyor. Tabiî ki bu düşünüş ve tavır daima kınanıyor, ayıplanıyor.

Homo-ekonomikus tabiri nedense liberal dünya görüşünü etiketlemenin, suçlamanın, infazın aracına dönüştü. Oysa ekonomiyi liberallerden daha fazla ve kaba şekilde beşerî hayatın merkezine yerleştiren yaklaşımlar var. Örneğin sosyalizm, tarihi ekonomik faktörlerin sebep olduğu bir sınıflar savaşı olarak açıklar ve ekonominin değişmesinin her şeyi kaçınılmaz olarak değiştireceğini ileri sürer. Buna rağmen homo-ekonomikusu savunmakla suçlanmaz. Ekonomizmin yörüngesinde olmakla da nadiren suçlanır.

Liberal düşünce geleneğinde bilim insanları ve filozoflar iktisadî hayatla ilgili önemli açıklamalar yaptı. İnsanın ekonomik davranışlarının sebeplerini açıklamaya ve sonuçlarını resmetmeye çalıştı. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, alternatif yaklaşımların hiçbiri liberal iktisat çalışmalarıyla boy ölçüşecek duruma gelemedi.

Hiçbir liberal düşünür insanın sırf bir homo-ekonomikus olduğunu söylemedi. Modelleme çabası içinde ekonomiyi öne çıkardıysa da, insan hayatının diğer yüzlerini yok veya önemsiz saymadı. Benim bağlı olduğum gelenek insanı, ekonomik araçları ve süreçleri de kullanarak, kendi imkân ve araçlarıyla kendi ilgi ve amaçlarının peşinde koşan bir varlık olarak gördü.

İnanın ekonomik robot olmadığı açık. Ancak, buradan insan hayatının ekonomik yönlerinin olmadığı veya bunların hiçbir önem taşımadığı hükmüne ulaşmak hem saçma hem zararlı. İnsan cinsi hayatta kalmak için ekonomik faaliyet yapmak zorunda.  Bu bir tercih değil mecburiyet. İnsan, bunu bizzat yapmayacak olsa bile, başka birileri sonuçları ona da yansıyacak şekilde yapmazsa ayakta ve neticede hayatta kalamaz.

Çok eskilerde atalarımız sadece yaşayabilmek için basit ekonomik faaliyetler (avlanma, toplama, ilkel üretim) gerçekleştirmekteydi. Bugünse hayatımızda (daha iyi beslenme, barınma, eğitim, eğlence, seyahat, iletişim, dinî inanç ve pratik, hayır işleri, sosyal güvenlik gibi)  çok fazla alan var. Bunların hepsi ama hepsi bir şekilde ekonomik faaliyetlere ve sonuçlarına dayanmakta.

Üretimi artırıp bolluğa ulaşmazsak eğitime kaynak ayıramaz, insanları ileri sayılacak yaşlara kadar okullarda tutamayız. Verimli ekonomik hayat olmazsa hastalık zamanlarımızda ve yaşlılık çağımızda kendimizi ekonomik güvenceye alamayız. Katma değer yaratan bir ekonomik performansımız yoksa mağaralara sığınmaktan kurtulup huzur, güven ve konfor içinde yaşadığımız konutlara kavuşamayız.

Homo-ekonomikus kavramına dayanan eleştirel söylemlere sadece solcular değil, dindarlar da zaman zaman başvuruyor. Bu yüzden, dinî hayatın da önemli ölçüde ekonomik faaliyetlere dayandığını söylemeliyim. Özel mülkiyet başta olmak üzere sahip olunan ekonomik değerleri ve kaynakları serbestçe kullanabilme hakkına dayalı ekonomik sistemlere sahip ülkeler her zaman daha fazla din özgürlüğüne sahip oldu. Kazanma ve biriktirme imkânından mahrumsanız, cami ve dinî eğitim tesisi inşa edemezsiniz. Ulaşım ve nakil araçlarının çalışmadığı yerlerde kurban edeceğiniz hayvanlar size getirilemez, siz bayramda anne babanızın elini öpmeye gidemezsiniz.

Evet, insan sırf bir homo-ekonomikus değil elbette. Ama bir yönüyle ve bir dereceye kadar homo-ekonomikus.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 13.05.2016

AYM’nin paradigma değişimi

ÖZELLİKLE AYM Başkanı Prof. Dr. Zühtü Arslan’ın konuşmasında Mahkeme’nin son yıllarda geçirdiği paradigma değişimi çarpıcı bir netlikle gözler önüne serildi. Bireysel başvuru denetiminin kabulüyle birlikte AYM’nin toplumsallaşmaya başladığını vurgulayan Arslan; bugün gelinen noktada Mahkeme’nin, günlük hayatta herkesin karşılaşabileceği sorunlara temas ettiğini vurguladı. Arslan’a göre doğası gereği “hak eksenli” yaklaşımı zorunlu kılan bireysel başvuru, Mahkeme’nin norm denetimini de etkilemekte ve bu alanda da hak ve özgürlüklere öncelik veren bir yaklaşımın benimsenmesini sağlamaktadır.

Mahkeme’nin konumu

Zühtü Arslan’ın bu sözleri, AYM’nin siyasal sistem içindeki konumunu netleştirmesi bakımından oldukça anlamlı. Mahkeme’yi temsil yetkisine sahip olan Sayın Başkan, artık kendilerini demokratik karar alma sürecine müdahale eden bir vesayet kurumu olarak görmediklerini, hak ve özgürlükleri önceleyen bir yaklaşıma sahip olduklarını bu konuşmasıyla net bir biçimde ifade etmiş oldu.

AYM’nin son yıllarda verdiği pek çok karar da bu konuşmanın içi boş bir temenniden ibaret olmadığını gösteriyor. Geçmişte kanunların kamu yararına uygun olup olmadığını denetlerken kendi kamu yararı tanımını TBMM’ye dayatan Mahkeme; bugün verdiği kararlarda, bariz bir keyfilik olmadığı sürece yasama iradesi kamu yararına uygun kabul edilmelidir diyor. Geçmişte Anayasada yer almayan birtakım ölçütler belirleyerek buna göre denetim yapan ve iptal kararları veren Mahkeme, bugün kaynağını Anayasadan almayan denetim yetkilerini kullanmayı reddediyor. AYM bugün, TBMM’nin siyasi takdir yetkilerine müdahale etmekten kaçınan bir noktaya doğru evrilmiş durumda.

Geçmişi terk etti

Öte yandan AYM, laiklik gibi resmi ideolojinin kavramsal araçları söz konusu olduğunda da geçmişte benimsediği dayatmacı anlayışı çoktan terk etmiş görünüyor. Geçmişte laikliği kamusal alanın tüm dini sembollerden arındırılması olarak algılayan AYM, bugün bu kavramı din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde ele alıyor. Nitekim başörtüsü sebebiyle duruşmalara girme imkanından yoksun bırakılan bir avukatın yaptığı başvuruyla ilgili kararında Mahkeme, konuyu hak eksenli bir yaklaşımla ele almış ve avukatın talebini haklı bulmuştur (Bkz. Tuğba Arslan, B. No: 2014/256, 25/6/2014). Kamuoyunda “4+4+4” formülüyle bilinen ve eğitim sisteminde kapsamlı bir değişiklik öngören kanunla ilgili kararında da Mahkeme, zorunlu nedenler olmadıkça bireylerin din ve vicdan özgürlüğüne müdahale edilemeyeceğini ifade etmiştir (Bkz. AYM E.2012-65, K.2012-128, 20/9/2012).

Bugün gelinen noktada AYM, evrensel hukuk ilkelerini daha önce hiç olmadığı kadar dikkate alıyor ve kararlarını bu temel üzerine inşa etmeye çalışıyor. Skandal niteliğinde birtakım kararlar yoluyla siyaseti ve toplumu biçimlendirmeye çalışan bir Mahkeme artık yok.

Bu paradigma değişimi, AYM’nin zaman zaman hatalı kararlar alabileceği ihtimalini ortadan kaldırmıyor. AYM de dünyadaki tüm diğer yüksek mahkemeler gibi hatalı kararlar alabilir, bazı toplumsal çatışma konularında taraf tuttuğu izlenimine yol açabilir. Örneğin Twitter kararının başvuru tarihinden itibaren yalnızca 9 gün içinde sonuçlandırılması, Can Dündar kararının yine çok kısa bir süre içinde ve ikna edici olmayan birtakım gerekçelerle sonuçlandırılmış olması bu bakımdan izaha muhtaçtır.

Buna benzer durumlarda AYM’yi eleştirmek elbette meşru ve gereklidir. Ancak hatalı bir karar nedeniyle geçmişin tüm günahlarını bugünkü Mahkeme üyelerine yüklemek en hafif tabiriyle haksızlıktır. AYM üyeleri bir süreden beri resmi ideolojinin militanı olmak yerine hak ve özgürlüklerin güvencesi olarak anılmak istiyor. Bu çabayı görmeden Mahkeme hakkında yapılan yorumlar ise haliyle sığ ve eksik kalıyor. Geçtiğimiz aylarda Can Dündar ve Erdem Gül kararına karşı verilen tepkilerin büyük bir kısmı bu bakımdan sorunluydu. Şahsen benim de hatalı olduğuna inandığım bu karar üzerinden AYM’ye verilen tepkiler o kadar ölçüsüzdü ki, vesayet rejimini geriletmek bakımından son yıllarda elde edilen kazanımların neredeyse tamamı yok sayıldı.

Herkesin çaba göstermesi gerek

AYM’nin siyasal sistem içindeki konumu bakımından elde edilen başarının böylesine toptancı bir yaklaşımla görmezden gelinmesi ülke adına oldukça üzücü. Ancak bu üzücü tablonun da bize öğretecekleri var: AYM’deki paradigma değişiminin tam olarak anlaşılabilmesi için hepimizin çaba göstermesi gerekiyor. AYM kararlarını konu alan çalışmaların artması, toplumsal hayata temas eden Mahkeme kararlarının daha çok gündeme gelmesi gerekiyor. Ayrıca hak eksenli bir yaklaşımın benimsenmesi konusunda AYM’nin daha fazla cesaretlendirilmesi ve muhtemel hatalı kararlar karşısında daha soğukkanlı tepkiler verilmesi gerekiyor. AYM’nin post-vesayet döneminin yüz akı olabilmesi için hepimize büyük sorumluluk düşüyor.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 03.05.2016

Can Ceylan – Tek yol yeni anayasa

Televizyon kanallarında uzun yıllardır yayınlanmakta olan bir bilgi yarışmasını hepimiz biliriz. “Çok biliyorum” havasıyla çıkıp daha ilk sorularda hayâl kırıklığına uğrayanların yanında, standart eğitim anlayışımıza göre “câhil” sayılanların kitabı tersinden okuttuğu bir yarışmadır. Her sorunun cevâbından “emin olmak” gerekir. Verilen cevap yarışmacının “son kararı”dır.

Bir de “baraj sorusu” vardır. O soruya doğru cevap verildiğinde artık o soruya kadarki kazanımlar kaybedilmez hâle gelir. Şimdiye kadar bu yarışmada en son soruyu bir kişi gördü ama cevâbı bilemedi. Risk aldı ve büyük miktarda bir parayı da kaybetti. Kazansaydı târihe geçecekti, ama kazanamadı. Kazanamama riski vardı; bu lüksü kullandı.

FABRİKA AYARLARINA DÖNÜŞ BİR TUZAK

Ama Türkiye’nin böyle bir lüksü yok. Türkiye normalleşme adına birçok engeli aştı. Birçok soruyu doğru cevapladı. Aslında her bir soru kritik bir barajdı ve kaybetme ihtimâli yüksekti. Artık bâzı sorulara geri dönmek ihtimâli yok. Birilerinin “fabrika ayarları” dediği bu sorular, Türkiye’nin daha ilk soruda yarışmadan elenmesine sebep olan engellerdi.

Göstermelik yarışmacı olarak koltuğa oturanlar hâriç, gerçekten ülke için kazanmak adına koltuğa oturanlar, çok çetin sorularla karşılaştılar. Menderes gibi yarışmadan elenmeleri çok hazin şekilde olanlar oldu. Ama Menderes’in bile aştığı ve geri dönülmeyen barajlar oldu; Ezan gibi, dinî eğitim gibi, bâzı demokratik haklar gibi.

Özal daha ilerideki ve daha zor olan baraj sorularıyla karşılaştı. Erbakan’da sorular gittikçe zorlaştı, çünkü kazanımlar bu yarışma kurallarını koyanların zarar etmesine sebep oluyordu. Sorular zorlaştı: Sekiz yıllık eğitim, İmam-Hatiplerin orta kısımlarının kapanması, başörtüsü yasağı, üniversitelerde kat sayı gibi hiçbir jokerin çâre olmadığı sorularla koltukta oturanlar çıkmaza itildi.
Ordu, yargı, akademik çevreler, iş dünyâsı, basın, sanat(!) dünyâsı her türlü engeli ortaya koyuyordu. Verilecek yanlış bir “son karar”, seçilecek yanlış bir şık, her şeyi bitirebilirdi. Türkiye’nin bu riski alma lüksü yoktu ve hiç olmadı.

KAZANIMLAR SAĞLAM TEMELLERE SAHİP

Engeller çıkaran, cevapsız sorular soran odaklar birer birer mevzi kaybetti. Medyada güç dengeleri değişti. Tam denge sağlanamasa da eski dengesizlik ortadan kalktı. Ordu, hizmet edeceği kitleye yakınlaştı. Akademik çevrelerde sesi çok çıkan bir azınlık top çeviri oldu. Sanat(!) dünyâsındaki isimlerin halktan ne kadar uzak olduğu görüldü. Sâhipsiz köyde değneksiz gezip ahkâm kesenler artık pabucun pahalı olduğunu görmeye başladı.

Ancak bunca kazanıma rağmen Türkiye’nin içinde bulunduğu ebedî yarışmada gelip dayandığı bir duvar var. Bu duvar, mutlaka doğru cevaplanması ve aşılması gereken bir sorudur. Cumhuriyet târihinin en önemli baraj sorusudur. Özellikle 1 Kasım seçimlerden sonra sağlanan istikrârın ortaya çıkardığı bir gerçek var. İstikrarsızlık ortamında görülmesi mümkün olmayan bu gerçek, Türkiye’de yaklaşık son on yıldır yaşanan ve son dört-beş yılda meyveleri alınmaya başlanan normalleşme sürecinin kavşak noktasıdır. Yarışmadan çekilme ve mevcut kazanımlarla devam etme ihtimâli yoktur.

BARAJ SORUSUNUN ADI “SİVİL ANAYASA”DIR

Bu soru, sâdece siyâsî otoritenin cevaplayacağı bir soru değildir. Siyâsî otoriteye düşen, sorunun dilini iyi kurgulamak ve altındaki şıkları doğru tâyin ve tespit etmektir. Böylece soruya verilecek cevap ile bu baraj aşılacak ve kazanımlar kaybedilmeyecek şekilde garanti altına alınacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kendine has, millî, yerli kalemleriyle yazılacak sivil anayasa ile normalleşme süreci, güvenli bir liman elde edecektir. Halkın gelecekteki ekonomik, sosyal, siyâsî, kültürel beklentilerinin karşılanması vaadlerle değil, bu anayasanın içeriği ile karşılanacaktır. Bu anayasa ile halk doğasında olan sivil yapıya kavuşacak ve engel olarak sâdece kendisi ve paylaştığı sosyal ortamdaki diğer sivil unsurlarla rekâbet edecektir.

Yeni Şafak Gazetesi, 12.05.2016