Ana Sayfa Blog Sayfa 213

Ali: Ötekilerin çığlığı

Biz yetişmedik ona. Bizden önceki kuşağın/kuşakların kahramanıydı ilk olarak. Akabinde herkesin ortak kahramanı oldu.

Ona dair öyküleri büyüklerimizden, abilerimizden çok dinledik. Televizyon, çok küçük bir azınlığın sahip olduğu bir zenginlikti o zaman. Evinde sihirli kutu olmayanlar için iki yol vardı: Ya bir eşin-dostun evine misafir olunacak, ya da mahallenin kamusal alanı olan kahvehanelerde toplanılacaktı. Nefesler tutulacak, Muhammed Ali’nin attığı yumruklarla coşulacak, yüzünde patlayan yumruklar ise ahalinin yüreğini kanatacaktı.

Kendi evinde maçı seyretme ayrıcalığına sahip olanlar için ise, maçın seyri neredeyse dini bir ritüele dönüşüyordu. Geçen gün bir dostum anlatıyordu, Ali’nin Foreman ile yaptığı maç gecesi evlerinde yaşananları:

Babam, bütün kardeşleri uyandırdı. Önce abdest aldık ve namaz kıldık. Sonra dualarla oturduk televizyonun başına. Adeta nefes almadan izledik Ali’yi. Maçı izlemiyor, maçı yaşıyorduk adeta. Ringdeki Ali değil, bizdik. Ali saldırınca gayri ihtiyari öne doğru ilerliyor, peş peşe yumrukları aldığında ise –sanki yumrukları yiyen bizmişiz gibi- geriye çekiliyorduk. Maç bittiğinde hepimiz zafer kazanmış bir savaşçı gibiydik.”

Peki neydi Ali’yi böylesine bir fenomen haline getiren? Boks gibi bu toprakların pek haşır neşir olmadığı bir spor dalında kitleleri soluğunu tutarak ekran başına oturtan sihir neydi? Bu “siyahi” adamın toplumun kahir ekseriyetinin teveccühünü ve takdirini celp etmesindeki büyük sır neydi? Sanırım cevabı, Ali’nin iki yönlü kimliğinde aramak lazım.

Dışlanmışların sesi

Ali’nin kimliğinin bir yönü, sistem içinde öteki kılınanlara hitap ediyordu.  Kendisine ve kendisi gibi -çeşitli nedenlerden ötürü (ırk, din, sosyal statü, vb.)- dışlanmış olanlara merhamet etmeyen, onlara kaba ve acımasız davranan bir müesses nizama karşı çıkan bir çığlık gibiydi Ali. Yardımcısı Bundini’nin bir maçtan önce onu motive etmek sarf ettiği sözler, hem Ali’nin kendisine biçtiği, hem de ona bel bağlayanların Ali’ye layık gördüğü bir kimliği yansıtıyordu.

Ali; kimsesizler yurdundaki çocuklar, kiralarını ödeyemeyen işsizler, köprü altında uyuyan ayyaşlar, kanserden ölen hastalar için ringdeydi.

Ali; kefaletleri ödenmeyen sefil mahkûmlar, herkesin terk ettiği eroinmanlar, kocaları olmayan gencecik hamile kızlar için sahadaydı.

Ali; düşkünler yurdundaki zavallılar, emeklilik maaşı alamayan yaşlılar, sokak köşelerindeki yalnızlar için sallıyordu yumruğunu.

Ali; pis bir sokakta müşteri bekleyen yaşlı ve yorgun fahişeler, otellerde yatakları yapıp odayı temizleyen küçük odacı kızlar, orada-burada yerleri süpüren küçük insanlar için savaşıyordu.

Ali’yi kurtaranlar onlardı. Ali’ye sahip çıkanlar da onlardı. Senatörler, valiler ya da başkanlar değil.

Müesses nizam tepeden bakardı, kendisinden olmayanları hor görürdü, kibirliydi. Ali, içinden geldiği sokaklar adına onlarla dövüşüyordu. Kendisine uygun gördüğü vazife buydu. Ve bu vazifeyi bihakkın yerine getirmek için de, kibirli sisteme son derece kibirli bir edayla karşı koyuyordu. Boyun eğmez bir duruşu vardı, bu sayede ezilmiş ve dışlanmışlar nezdinde gittikçe daha büyük bir efsaneye dönüşüyordu.

“Siyahlar ve köpekler giremez”

Ali’nin kimliğinin diğer yönü ise Müslümanlığıydı. Cassius Marcellus Clay’in Müslümanlığı tercih etmesinde maruz kaldığı ayrımcılığın payı büyüktü. Öyle bir ayrımcılık ki bu, bir siyah olimpiyat şampiyonu da olsa, beyazlarla aynı lokantada oturamıyordu. “Siyahlar ve köpekler giremez” tabelasının yaygın olduğu ve yadırganmadığı bir dünyaydı bu. Böyle bir dünyada, eşitlik talebiyle Amerika’yı sarsan Malcom X ile tanışması Cassius için bir dönüm noktası oldu ve Müslümanlığı seçti.

Cassius Marcellus’dan Muhammed Ali’ye giden yol, hiç şüphesiz, onun düşmanlarını çoğalttı ve önündeki bariyerleri artırıp yükseltti. Ama beri tarafta bu seçim, Ali’ye Müslüman coğrafyada çok az kişiye nasip olmuş bir sevgi, saygı ve itibar kazandırdı. Müslümanların mana âleminde Ali, Batı’ya karşı ayağa kalkmanın sembolüydü. Batı karşısında asırlardır sürmekte olan geri çekilişi durduran adamdı.

Öteden beri spor, etkili bir vasıtadır. Sıradan insanların ruhunda bir kimliğe ait duyguları uyandırır, büyütür ve muhafaza eder. Hobsbawm, insanların kendilerini bir kimliğe ait hissetmelerinde spor müsabakalarının ne denli tesirli olduğunu bizzat kendi hayatından bir örnekle anlatır:

“Elinizdeki kitabın yazarı, İngiltere futbol tarihine baktığımızda, çok muhtemel görünene bir biçimde Avusturya’yı yenerse bunun intikamını ondan alacaklarına ant içen arkadaşlarının evinde, 1929’da Viyana’da oynanan ilk İngiltere-Avusturya futbol maçının radyodan yayını, nasıl sinirle dinlediğini hatırlamaktadır. Arkadaşlarım Avusturya iken, orada tek İngiliz oğlan çocuğu olan ben İngiltere idim.  (Eric J. Hobsbawm, Milletler ve Milliyetçilik, Ayrıntı Yayınları, 1995, İstanbul, s. 170)

Ali’ninki de bir nevi o hesap. O, tek başına bütün bir İslam dünyasıydı. Öyle algılanıyordu. Dolayısıyla sevenlerin gözünde o hiçbir vakit sıradan bir boks maçına çıkmadı. O kazandığında Müslümanlar kazandı ve zafer coşkusuna gark oldu. O yenildiğinde ise Müslümanlar yenildi ve hüzne battı. Politik hayata bigâne ve sporla uzaktan yakından bir alakası olmayan milyonları Ali’nin alacağı neticeye kilitleyen işte buydu.

Ali’yi boks tarihinde emsalsiz kılan, arkasına aldığı bu ruh haliydi. Ve işte bu ruh halinden ötürü bugün hemen her Müslüman ülkede Ali’nin arkasından hayır duaları okunuyor. Hayatından kesitler aktarılıyor. Yaşamına yön veren ilkelerinden bahsediliyor. Ali’ye methiyeler yakılıyor.

Çok da iyi ediliyor. Hakkıdır ve onun üzerinde çok da güzel durur.

Lakin bu yapılırken başka bir iş de ihmal edilmemelidir. O da Ali’yi muhabbetle yüreğine basanların, Ali’yi Ali yapan değerlerle ne kadar içli dışlı olduklarını sorgulamalarıdır. Misal, Ali Vietnam’a gitmeyi reddetti. “Hiçbir Vietnamlı arkamdan bana ‘Pis Zenci’ diye bağırmadı. Benin Vietnamlılarla bir sorunum yok” deyip sisteme kırmızı kart gösterdi. Acaba bugün Ali’nin bu hareketini şevkle alkışlayanlar, kendi ülkelerindeki vicdani retçilere karşı da aynı duyguları besliyorlar mı? Yoksa onlara başka nazarlarla mı bakıyorlar? Eğer öyleyse, burada ahlaki bir problem yok mu?

Ali’yi böyle anmak, hem hepimiz için daha fazla hayırlara vesile olur, hem de Ali’ye daha çok yakışır.

Allah rahmet etsin…

Serbestiyet, 06.06.2016

İsviçre halkı zengin olmak istemiyor mu?

Birçok semavî dinde “cennet” tasviri ve inancı vardır. Bu cennet tasviri, aslı itibari ile bu Dünya’daki insanların her isteklerinin gerçekleşemeyeceği gerçeğine dayanır.   Bu dinlerin ahiret inançlarına göre Cennet ile yaşadığımız dünya arasındaki temel fark, orada her isteğimizin gerçek olabileceği, burada ise olamayacağıdır.

Yaşadığımız dünya, cennetten çok farklıdır. Var olan kaynaklar sınırlı, insanların ihtiyaç ve istekleri ise sınırsızdır. İktisat biliminin ortaya çıkışı da bu gerçeğe dayanır/dayandırılır. İktisat bilimi, kıt olan kaynaklar ile sınırsız olan insan istek ve ihtiyaçları arasındaki bağlantıyı inceler, sonuçları değerlendirir.

İktisat bilimi, insanlık tarihinin başından bugüne kadarki bütün ekonomik faaliyetleri, iktisadî sistemleri ve iktisadî fikirleri kapsayan devasa bir bilgi ve tecrübe birikimine sahiptir. İlkel insanların yaşamından paranın bulunuşuna, faizin ortaya çıkmasından bankaların kurulmasına kadar birçok olay bu tarihî birikimin içinde yer alır.

İnsanlar modern çağlarda iktisadî anlamda birçok farklı sistemi tecrübe etmiştir. Bu tecrübe birikimi bize göstermektedir ki;  devletin ekonomiye etkin bir şekilde müdahil olduğu sosyalizm, komünizm gibi devletçi sistemler servet birikimini ve refahı engellemiş, insanları fakirliğe ve sefalete sürüklemiştir. Bunun yanında ekonominin serbest bırakıldığı, özel teşebbüsün önünün açıldığı, devletin yetkilerinin varlık amacına uygun bir şekilde sınırlandırıldığı piyasa ekonomilerinde ise insanların refaha kavuştuğu gözlemlenmiştir.

Bu girişin sebebi, İsviçre’de her ay çalışan-çalışmayan herkese 2.500 İsviçre frangı (yaklaşık 7.500) vatandaşlık maaşı bağlanması için yapılan referandumda halkın %78’inin “Hayır” oyu kullanması ve bu sonucun ülkemizde birçok kesim tarafından şaşkınlıkla karşılanması.

Aslında ortada şaşırılacak bir durum yok. Fakat bu olayı anlamlandırabilmek için girişteki basit iktisat bilgisinin yanında İsviçre’nin siyasî ve ekonomik durumundan da bahsetmeliyiz. İsviçre, dünya üzerinde doğrudan demokrasi ile yönetilen tek ülke. Herhangi bir vatandaş herhangi bir kanuna dava açabiliyor ya da anayasada değişiklik teklifinde bulunabiliyor. 100 bin imza toplanması durumunda da herhangi bir öneri referanduma götürülebiliyor. Ülkede devlet başkanı bulunmuyor, onun yerine devlet başkanının görevlerini üstlenen 7 üyeli bir konsey bulunuyor. Bunların yanında İsviçre dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Ürettiği çikolataları kadar, ülkesinde bulunan bankaları ile de meşhur. Yani kısaca İsviçre birçok sosyal bilim alanının incelemelerine konu olan/olabilecek “ilginç” bir ülke.

İsviçre’de vatandaşlık maaşı ile ilgili öneri 100 bin imzaya ulaşıp referanduma sunulduğunda Türkiye’de ve Dünya’da birçok kimse bu önerinin geçeceğine kesin gözüyle bakarak liberal kapitalizmin sonunun geldiğini artık dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan İsviçre’nin bile komünizme geçtiğini, dolayısıyla da Marx’ın haklı çıktığını kim bilir kaçıncı kez yazıp çizmeye başlamışlardı.

Referandum sürecinde İsviçre’deki partilerin ve sivil toplum kuruluşlarının neredeyse tamamı nedenlerini açıklayarak halkı “Hayır” oyu kullanmaya davet etti. Sonradan dağıtımın ve ekonomiye devlet müdahalesinin refah ve özgürlükleri kısıtlayan, servet birikimini engelleyen, zenginliğe düşman bir durum olduğunun farkında olan İsviçre halkı da %78’lik bir oranla bu öneriyi reddederek Marx’ı ve destekçilerini bir kez daha haksız çıkardı.

Türkiye’de bu haberi duyan birçok insan -ki bunların içinde iktisat profesörleri bile var-haberi şaşkınlıkla karşıladı. Nasıl olurdu da herkesi eşit şekilde zengin edeceği iddiasında olan bir öneri halk tarafından kabul edilmezdi.  Böyle düşünen iktisat profesörleri, sıradan bir İsviçre vatandaşı kadar bile iktisattan anlamadığını kanıtlamış oluyordu bizlere.

Böyle bir kıyaslama doğru olur mu bilemiyorum, fakat seçim sürecinde çalışanlar için asgarî ücretin miktarının yükseltilmesinin bile partiler tarafından oy malzemesi olarak kullanıldığı bir ülke olan Türkiye’de böyle bir konu gündeme gelse parti liderleri ne der, referandumdan ne sonuç çıkardı bir düşünmek gerekir. Öyle zannediyorum ki;  gelişmiş ülke olmak ile gelişmekte olan ülke olmak arasındaki farklardan biri bu.

Faizi Merkez Bankası eliyle düşürerek, para basarak, asgarî ücreti artırarak ekonominin rahatlatılabileceğine inanılan bir ülkede, bu gelişmenin şaşkınlık yaratması normal karşılanmalı elbette.

Eğer bir terslik olsa ve ilk bakışta çok iyi niyetli gözüken bu öneri referandumda kabul edilseydi,  İsviçre zaman içinde yoksullaşacak ve belki de yok olmaya kadar gidecekti, tıpkı diğer sosyalist devletler gibi. Zira yazının başında da bahsettiğim kaynakların kıt olduğu gerçeği yok sayılmış olacaktı. Nereden mi biliyorum? Elbette tarihî bilgi ve tecrübe birikimimizden. Devlet tarafından gelir desteğinin verildiği sosyalist ülkelerin zamanla nasıl sefalete sürüklendiğinden.

İktisadın evrensel kanunları vardır ve bunlardan biri  “Piyasaya müdahalenin görünmeyen ve niyetlenilmemiş sonuçları vardır”  ilkesidir.  Nobel Ödüllü büyük düşünür, ABD’li ekonomist Milton Friedman “(iktisatta) iyi niyetten başka daha zararlı bir şey yoktur”  der bu durumu açıklamak için.

Refah ve özgürlüklerin sağlanması ve korunması için asgarî ölçüde de olsa iktisat bilgisi herkese gerekli.  Çünkü dünya, “cennet” değil.

LYS kaldırılmalı mı?

Üniversiteye giriş sınavının ikinci ayağı olan LYS yaklaşıyor. Sınava girecek öğrenciler ve aileleri stres, heyecan ve merak içinde günlerin geçmesini bekliyor.

Türkiye on yıllardır üniversiteye girişte merkeziyetçi bir sistem uyguluyor. Bu tür bir sistemi tercih etmenin gerekçeleri kaliteyi yükseltmek, sınav yolsuzluklarını engellemek vb. Artık sistemin başarı ölçüsünü derecelendirmemize yetecek kadar dataya sahibiz. Lafı uzatmadan söylemek gerekirse, mevcut sistem birçok açıdan başarısız.

Talebin arzı aştığı her yerde bir yarışmaya ihtiyaç var. Yükseköğretim arzı ikiye katlansa bile bir taraftan okullaşma oranının artması isteği diğer taraftan bazı sahaların daha yoğun talep görecek olması daima bir seçme sisteminin kullanılmasını zaruri kılacak. Ancak, cari sistemin en iyi ve tek yol olduğu söylenemez.

Merkeziyetçilik hemen her alanda yanlış ve zararlıyken adem-i merkeziyetçilik hemen her yerde daha faydalı ve başarılı. Üniversite giriş sistemi için de bu geçerli. Türkiye’de üniversitelerin sayısının artmasına ve öğrencilerin çoğalmasına rağmen kalitede paralel bir iyileşme ortaya çıkmıyor. Bunun ana sebebi sistem. YÖK kaliteyi yükseltmek için bazı dallara baraj getirme yoluna başvuruyor ama bu hem adâletsiz hem de fazla işe yaramayacak bir yol.

Üniversiteler eleştirildiklerinde topu liselere atmayı seviyor ve asıl sorun liselerden kaliteli öğrenci çıkmaması diyor. Bunda bir doğruluk payı olabilir. Ancak bence merkeziyetçi giriş sistemi liseleri de yozlaştırdı. Öğrencileri adeta robota, test çözme makinelerine çevirdi. Merakları köreltti. Bugün liselerde ana hatta tek hedef üniversiteye merkezî sınavla geçiş. Sınav, merkezî olduğu ve çok sayıda insanı kapsadığı için, test olarak yapılmak zorunda. Oysa öğrencilerin dil, edebiyat öğrenmesi, düşünme ve tartışmada tecrübe kazanması, sosyal sorumluluk projelerine katılması lâzım. Liselerdeki eğitim bazı yerlerdeki münferit çabalara rağmen bunu dışlıyor.

Yapılması gereken belli. Her sene bir iki defa genel yetenek sınavı yapılabilir. MEB bunu üstlenebilir.  Sonra üniversiteler kendi sınavlarını yapabilir. Yetenek sınavlarının sonuçlarına  ilâveten öğrencilerin sosyal faaliyet, sanat ve spor gibi dallardaki ilgileri ve başarıları da dikkate alınarak üniversitelerin kendi  şartlarını kendilerinin koymasına izin verilmeli. Üniversiteler gibi liseleri de daha yararlı yapmanın yolu bundan geçiyor.

Bu tür bir sistem usulsüzlüklere yol açabilir diyorlar. Belki de. Ancak muhtemel usulsüzlüklerden daha fazlası zaten şimdiki sistemde de vuku buluyor. Merkeziyetçi bir sistem her zaman daha büyük riskler yaratır, çünkü yanlışlıkların çapını ve etkisini büyütür. Adem-i merkeziyetçi bir sistemin işlemesine makul süre tahammül edilirse zamanlı mahzurları azaltacak yol ve yöntemler de mutlaka devreye girecektir.

Türkiye üniversiteye giriş sistemini değiştirmek zorunda. Gecikilen her gün kayıp hanemizi zenginleştiriyor.

Siyasî mi, Sembolik mi?

İngiltere’de parlamenter demokrasinin şekillenmesinde Tacın iktidar yetkilerinin zaman içinde Parlamento içinden çıkan kabine başkanına geçmesi önemli bir eşiği oluşturur. Böylece yönetici olarak kralın yetkileri büyük ölçüde elinden alınmış, sembolik bir devlet başkanına dönüştürülmüş ve sorumluluğu da kaldırılmıştır. Hükümetin başı olarak başbakan asıl yürütme iktidarını elinde bulundur, bu iktidarı belli bir siyasi parti adına ve onun programını hayata geçirmek için kullanır hale gelmiştir.

Artık Tac, partilerin dışında ve hükümetin üstünde bütün bir ülkeyi/devleti sembolik olarak temsil eden ve büyük ölçüde törensel görevleri bulunan bir figürdür. Örneğin, Kraliçe yeni bir hükümet kurulduktan sonra, aslında başbakan tarafından eline verilen hükümet programını sanki kendi hükümetinin programıymış gibi parlamentoda okur. Oysa, ne yapımı ne de uygulama aşamasında hiçbir yetkisi yoktur.

Parlamenter sistemde kral veya cumhurbaşkanının partiler, kimlikler veya ideolojiler arasındaki siyasi bölünmüşlüğü aşarak ülkenin birliğini ve devletin sürekliliğini temsil ettiği varsayılır. Sembolik olmasına rağmen hatta sembolik olması sayesinde belki de, kriz ve çalkantılı dönemlerde partiler ve gündelik siyasi kavgaların dışında kalabilmeyi başarmış devlet başkanları ülke için birleştirici kimlikleriyle olumlu kritik roller de üstlenebilirler. İspanya Kralı I. Juan Carlos’un 23 Şubat 1981 askeri darbe girişiminin önlenmesindeki rolü buna örnek verilebilir.

Resmi olarak bir parlamenter sistem kabul edilen Türkiye, başkanlık sistemine doğru hızlı ve de facto bir “evrilme” içinden geçiyormuş gibi görünüyor. Cumhurbaşkanının mevcut geniş yetkileri ve seçimle gelmesi durumuna Erdoğan gibi güçlü ve karizmatik bir lider unsuru da eklenince sürecin başlaması adeta kaçınılmaz oldu. Ne var ki parlamenter sistemden başkanlığa sürüklenişte zaman zaman anayasal sistemin aşırı zorlandığına ve demokratik adabın ihlal edildiğine tanıklık ediyoruz.

Bu türdeki son vaka yüksek yargı kurumları başkanlarının Erdoğan’ın yurt gezilerine katılarak çay toplamak veya zeytin hasadı yapmak gibi bilindik ve popüler politikacı aktivitelerinde birlikte resim vermeleri, ve ilave olarak, Yargıtay Başkanı’nın Erdoğan’ın muhalefet partilerine eleştiriler yönelttiği konuşmayı alkışlaması üzerine yaşandı.

Yürütülen tartışmada bu birliktelik yargının bağımsızlığı ve dolayısıyla tarafsızlığı bakımından sakatlık yarattığı gerekçesiyle eleştirildi. Eleştiriler, bu birliktelik görüntüsünün yargıya olan güveni sarstığı, kamuoyunda mahkeme kararlarının yanlı olabileceği konusunda bir algı oluşturduğu, kuvvetler ayrılığını tahrip ederek yürütmenin yargı üzerinde zaten var olan tahakküm ve hâkimiyetini tescillediği ve tarafsız olması gereken yargının belli bir siyasi aktör ve partiden yana ağırlığını koyduğunun kanıtı olduğu şeklindeydi.

Bu eleştirilere Cumhurbaşkanının, Yargıtay Başkanının ve AK Partililerin verdikleri cevaplar esasen hep aynı savunma hattında birleşti. Erdoğan, tipik bir parlamenter sistemdeki cumhurbaşkanlığı tanımına uyan şekilde ülkeyi-devleti temsil eden tarafsız ve sembolik bir devlet başkanıymış gibi sunuldu. Buna göre Erdoğan’ın devleti temsil eden bir kişi olarak yargı da dahil devletin çeşitli birimleriyle ilişki ve etkileşimi gayet doğal, hatta anayasanın bir gereğiydi. Tarafların resmi makam ve görevleri bu tür bir ilişkiyi aykırı kılmıyor, bilakis gerekli bile kılıyordu.

Bu birliktelik görüntüsünün verildiği faaliyetlerin niteliği ve içeriğinin bahsedildiği gibi resmi ve formel olmadığı gerçeğini şimdilik bir kenara bırakalım.

Serbestiyet, 04.06.2016

 

Şimdi, AK Partililer Erdoğan’ın geleneksel cumhurbaşkanlığı rolleri ve yetkilerini aşan söylem ve icraatları sebebiyle eleştiriye maruz kaldıklarında, siyasi ve aktif cumhurbaşkanlığı tarzının niye doğru ve yerinde olduğuna dair argümanları arka arkaya sıralıyorlar.

 

Cumhurbaşkanının halk tarafından seçildiğini, bu seçimin başlı başına Cumhurbaşkanlığını siyasi bir makam haline getirdiğini, kampanya yürütmüş ve halktan bu kadar oy almış bir kişinin siyaseten tarafsız kalamayacağını, partili cumhurbaşkanı formülünün fiilen zaten işlemekte olduğunu, bu fiili durumu geri çevirmek değil bilakis anayasada yapılacak değişikliklerle yasal hale getirmek gerektiğini ileri sürüyorlar. Velhasıl Erdoğan’ın geleneksel bir cumhurbaşkanından çok daha güçlü olduğunu, pek çok iktidar yetkisini bizzat kullandığını ve siyaseten taraflı bir aktör olduğunu kabul ediyor, ve fakat bunu doğru buluyorlar.

 

AK Partililer epey zamandır enerjilerini açık ve belli siyasi kimliğiyle güçlü ve aktif bir Cumhurbaşkanı fikrini kamuoyuna kabul ettirmeye harcamaktalar. Diğer taraftan, böyle bir çabaları ve söylemleri sanki hiç yokmuş gibi, belli bazı eleştiriler karşısında aniden geri dönüp aynı hızla “sembolik devlet başkanı” tezinin güvenli ve steril kollarına kendilerini bırakıyorlar. Yargı ile ilişkiler veya cumhurbaşkanına hakaret gibi konular bu alanlara örnek verilebilir.

 

Görünen şu; hem fiili olan siyasi ve taraflı cumhurbaşkanı hem resmi olan sembolik ve tarafsız cumhurbaşkanı rolleri aynı anda ve birlikte oynanmak isteniyor. Her iki tip devlet başkanlığının sağladığı bütün imkân ve avantajlar tamamen kullanılırken, her iki tip devlet başkanlığında bulunan denge, yükümlülük ve sınırlama mekanizmalarına tabi olunmak istenmiyor.

 

İki ayrı oyundaki bütün ödülleri toplayalım ama hiç yanmayalım, sonsuz canımız olsun! Bu fazla açgözlü bir siyasi tavır değil mi?

“Gamsızlığın Dayanılmaz Hafifliği”* ya da “Muhammed Ali’ye ne borçluyuz?”

Hayat boyu süren başarısının dışında sarih duruşu ve İslamiyet’i seçip siyah beyaz televizyonlardan insanları sahura kalkarmışçasına boks maçını izletişi ile akıllarımızda yer edinen Muhammed Ali bugün itibariyle artık yok.
Hayatta kalımın ilginç özelliklerinden biri olarak veda eden ile ilgili tüm bilgileri özellikle son dakikada tekrar toparlama gereği duyuyor insan. Belki bilmediğinden, belki de veda etmenin zannedildiğine kıyasla daha ağır gelmesinden bu sabah hepimiz çocukluk anılarımızda ailelerimizin okyanus ötesi heyecanlar yaşamasını sağlayan Muhammed Ali ile ilgili pek çok haberi tekrar okuduk, videoları izledik.
Hepimizin aklında Muhammed Ali ile ilgili başka anlar takılı kalacak. Bazıları aldığı ilk Olimpiyat Madalyası’nı “siyahîler giremez” diyen garsona sinirlenip Ohio Nehri’ne atmasını, bazıları Müslüman olmasını, kimileri “Vietkonglular bana hiç “nigger” demediler” diyerek savaşa gitmeyi reddetmesini, bazıları kelebek gibi uçup arı gibi sokmasını unutmayacak. Tüm bu anektodların ötesinde benim için 11 Eylül saldırılarından hemen sonra CNN Muhabiri’nin kendisine yönelttiği “Bu dehşetin meydana gelmesine sebep olan teröristlerle aynı dinin bir mensubu olarak neler hissediyorsunuz?” sorusuna verdiği “Siz Hitler ile aynı dini paylaşan bir mensup olarak neler hissediyorsanız aynısını.” cevabının ayrı bir önemi olduğunu belirtmeliyim.  Kuşkusuz bu cevabı “ne güzel de laf soktu be” düzeyinde algılayıp günümüz literatürüne has “kapak” kavramı ile açıklayabilirsiniz. Ama sosyal kategoriler açısından düşündüğümüzde bu diyaloğun bize söylediğinin daha önemli olduğu aşikâr.
Lippmann 1922 yılında kalıpyargıyı “zihnimizin içindeki küçük resimler” olarak tanımlar. Bu küçük resimlerin tek başına varlığı olumsuz bir sonuca işaret etmeye yetmez, bu resimlerdeki bireylere belirli bir grubun üyesi olmasından mütevellit olumsuz bir tavır takınmak, sürece duygulanımın eklenmesi ile karşımıza önyargı çıkar ve kabul etmeliyiz ki önyargı süreci kalıpyargıya kıyasla daha olumsuz bir zemine taşıyabilir. Bireylere yönelik olumsuz kalıpyargı ve önyargıların süreğenlik kazanması ve tutumun merkezî olmasının sonucunda kişi ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu ayrımcılık bireyin herhangi bir ediminden değil, kimliğinden kaynaklanmaktadır. Yani “Sabri Bey ne yapıyorsunuz?” sorusunu dahi sormadan kişinin Türk, Kürt, Sunnî, Alevi, Alman ya da herhangi bir “şey” olmasından ötürü uçamayacağına karar vermektir ayrımcılık.
Kalıpyargı, önyargı ve ayrımcılık kavramlarının ışığında Muhammed Ali’nin Müslümanlara yönelik kalıpyargı ve önyargıları yansıtmaya yönelik bir cevap verdiği görülebilir. Müslüman olmak ile terörist olmak arasında bir korelasyon olduğunu düşünen kişiye aynı korelasyonun Hristiyan olmak ile de kurulabileceğini söylemesi açısından bu cevap kritiktir. Peki zaten badem gözlü olan Muhammed Ali’yi anmak dışında bu anı günlük hayatımızda bize ne getirir?
27 Mayıs 2016 tarihinde İstanbul Tuzla’da işlenen bir cinayetin ardından ülkemiz bir seri katile kavuşmuş oldu. “Ya Batı’daki gibi şöyle ağız tadıyla dehşete düşebileceğimiz bir seri katilimiz bile yok kardeşim” diyenleri mutlu, benim gibi toplulukçu kültürün gücüne inananları şaşkınlığa düşüren bu seri katilin Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mezunu olduğu bilgisi işlediği cinayetlerden daha fazla dikkat çeker hale geldi. ODTÜ’den hazzetmeyen herkes ilgili okulun adeta bir katil fabrikası olduğu imaları ile sosyal medyayı sallıyordu ki üniversite ilgili kişinin okullarından mezun olmadığını açıkladı. Katil ODTÜ mezunu değildi ama yine de diyelim ki ODTÜ’den mezun olsun, ne değişirdi? Bugüne kadar binlerce mezunu olan bir üniversiteyi psikolojik sorunları olan bir mezun nezdinde ele alıp bir kuruma kişilik özellikleri atfetmenin akıllıca ve hakkaniyetli olduğunu kim söyledi?
4 Mart 2006 tarihinde Karaman’da bir ilkokulda çalışmakta olan M.B.’nin tutuklanması ile ortaya çıkan çocuk tecavüzü davası herkesi derinden yaraladı. Kişinin tutuklanmasına ön ayak olan süreçte 8 erkek çocuğuna tecavüz ettiği adlî soruşturma ile kesinleşti, diğer iddialar da sürece dahil oldu. M.B. belirli bir süre Ensar Vakfı’nda çalışmıştı evet, ancak tüm bu adlî vakalar Ensar Vakfı’nda gerçekleşmemesine rağmen vakıf bir cinsel istismar yuvası gibi gösterildi. Tecavüz suçundan yargılanmakta olan kişiden bağımsız süreç özelinde tüm mütedeyyin kesimin “sapık” olabileceğine dair karikatürler hazırlandı, o vakıfta yer almakta olan tüm çocukları ve ebeveynleri tedirgin edeceği düşünülmeden bu görsel materyaller tek tek sosyal medyada yer aldı.
Bir insan Müslüman olduğu için terörist olmak zorunda değildir. Bir insan ODTÜ’de okuduğu için seri katil olması gerekmez. Bir insan Ensar Vakfı’nda çalıştığı için mutlaka sapık olmaz. İstatistiğin bize bahşettiği en güzel kavramlardan biri olan “normal dağılım” eğrisinin her alanda her özellik için geçerli olduğunu unutmamakta fayda var. Dünyada ne yazık ki sapıklar, katiller, kötü niyetli insanlar ve kötüler var. Ama bu insanlar her dinden, ırktan, okuldan ve işyerinden olabilirler.
Dünyada aptallar da var. Bitmek bilmez bir şekilde bu sosyal kategorilere göre bizleri şekillendiriyor olup buna kendileri inanmayacak olsalar da onlar da her dinden, ırktan, okuldan ve işyerinden olabilirler. Önce kendi etrafımızdaki bu “naif” bireyleri uyarmayacaksak Muhammed Ali’ye borcumuzu ödemiş olur muyuz?
*Milan Kundera’nın “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği” adlı eserinden esinlenilmiştir.

Taha Akyol’dan ses var mı?

0

Gazetelere düşen haber şöyle:

x x x

HSYK 2017-2021 Stratejik Plan Final Çalıştayı’nda dün konuşan (HSYK Başkan Vekili) Mehmet Yılmaz, hâkim ve savcıları “hukuk evliyaları”na benzeterek hukukun onların omuzlarında ayakta durduğunu vurguladı. Yılmaz, “Şimdi sizin hakkınızı teslim etme zamanı. Tekrar adaletli bir terfi sistemi, adaletli bir atama tayin sistemi oluşturup kurumsal iş barışını sağlamak umudu ve arkadaşlığı güçlendirme zamanı” açıklamasını yaptı.

Yılmaz, 2014’te göreve geldiklerinde morali bozulmuş bir teşkilatla karşılaştıklarını söyledi. Mağduriyetleri gidermek adına hareket ettiklerini anlatan Yılmaz, işe başlar başlamaz büyük saldırı altında kaldıklarını, ‘Saray’ın HSYK’sı’, ‘Hükümetle işbirliği içindeki HSYK’ şeklinde suçlandıklarını belirterek özetle şöyle konuştu:

“Amacı adalet olmayan, Sayın Bülent Arınç’a suikastla ilgisi bulunmayan kozmik oda araması gibi, amacı casusu ortaya çıkarmak olmayan askeri casusluk davaları gibi, 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturması, Ergenekon ve Balyoz davaları gibi amacından saptırılarak adaletin kirletildiği davalar, çöken güvenilirlik ve saygınlık, böyle bir manzara devraldık. Her kamu görevinde tarafsızlık asıldır. Ama hâkim ve savcılık mesleğinde tarafsızlık olmazsa olmazdır. Tarafsızlık yoksa hâkim ve savcılık yoktur. Hâkim usulsüz dinleme kararı vermiş. Bunu dikkatsizlikle vermişse, cezası kınama veya uyarmadır; ama bu usulsüz dinleme olayını, adalet dışı amaçla, mensubu olduğu grubun menfaatleri için yapmışsa, adalet araç olarak kullanılmışsa, yani adalete ihanet edilmişse vereceğiniz ceza bellidir. Siz de olsanız, biz de olsak bellidir.

Emanetinize hiç ihanet etmedik. Sonuna kadar da ihanet etmeyeceğiz. İnanınız, müzakerelerimiz kıran kırana geçiyor, her kelimenin üzerinde duruluyor. O nedenle hiçbir soruşturmada ve verdiğimiz hiçbir kararda eleştirdiğimiz kişilere benzemek istemiyoruz. Aynı çizgi korunacak. Yargının çökertilmesine izin vermeyeceğiz. Yargının çökertilmesi, devletin çökertilmesidir, onun bilincindeyiz.”

x x x

Taha Akyol ve aynı kafadaki yazarlar her fırsatta, her vesileyle yargının önemini vurguluyor. Daha iyi bir yargı için eleştiri ve öneriler dile getiriyor. Ne var ki bunlar çoğu zaman bilinçli veya bilinçsiz şekilde eksik bilgiye dayandırılıyor. Sadece hükümetin yargıya müdahalelerinden dem vuruluyor ve yargının karşılaştığı tek problemin bu olduğu söyleniyor.

Oysa alandaki durum daha karmaşık. Yargı eskiden beridir bağımsızlık ve tarafsızlık özürlü. Bunda yürütme organının müdahaleleri kadar devlet iktidarının müdahaleleri ve yargıya egemen olan zihniyet de etkili. Ayrıca, HSYK yetkilileri tarafından defalarca belgelerle açıklandığı üzere yargı içindeki bir illegal yapılanma da bağımsızlık ve tarafsızlığı alenen çiğnemekte.

Bu durumda sopayı sadece hükümete sallamak hem yanlış hem de zararlı. Taha Akyol gibi yazarlara ısrarla basit bir soru yöneltiyor ama nedense hiç cevap alamıyorum. Tekrar sorayım: Yargı içinde bir Cemaat yapılanması var mı yok mu? Böyle bir yapılanma adaletin tecellisine engel olur mu olmaz mı? Varlığı pek çok olayla kanıtlanan bu yapılanma nasıl tasfiye edilecek? Hükümete ve parlamenter sistemde olduğumuza göre hükümetin kontrol ettiği yasamaya bu konuda bir görev düşer mi düşmez mi? Takip edilen yoldan daha etkili bir yol var mıdır? Varsa nedir? Allah aşkına bu hususlarda ne düşündüğünüzü açıklayın ki aydınlanalım ve umutlanalım. Bunu yapmadığınız sürece amacınızın veya davranışınızın niyetlenmemiş sonucunun yargı içindeki paralel devlet yapılanmasını gizlemek veya aklamak olduğu endişesinden kurtulamayacağız.

Değerli yazar, hukukçu, fikir adamı Taha Akyol bey, lütfen ses verin!

İslamcılığın demokratik dönüşümü mümkün mü? – Hasan Kösebalaban

İslamcılığın ideolojik çöküşü Olivier Roy’un 1990’larda “Siyasi İslam’ın İflası” adlı kitabında dile getirdiği bir tezdi. Ona göre İslamcılık, başlangıçta, gelenek karşıtı modern bir entelektüel akım iken, uğradığı dönüşümle, marjinalize olmuş şehirli gençler için cazip bir radikal protesto hareketi olmaktan öteye gidememişti. İslamcılık toplumların Batılılaşma ve karma eğitimin getirdiği ahlâki yozlaşmaya tepki gösteren ancak gerçek, uygulanabilir bir siyasi ya da ekonomik program sunamayan bir ideolojiye dönüşmüştü. İktidara gelme fırsatı buldukları yerlerde İslamcılar devirdikleri baskıcı rejimlerinin benzerlerini inşa ettiler, ancak etkin ve adil bir yönetim ve ekonomik program sunamadılar.

Roy’un bu eleştirisi yoğun bir şekilde tartışıldı, hâlâ da tartışılıyor. Ancak onun temel argümanının siyasi İslam’ın bitimiyle ilgili olmadığı açık. Aksine, anti-emperyalist bir ideoloji olarak İslamcılık, Batı emperyalizmi ve müdahaleciliğinden kaynaklanan siyasi sorunların ve Müslüman toplumlardaki adaletsizlik algısının giderek artması ve kronik hale gelmesinden dolayı ilgi uyandırmayı sürdürdü.

1979’da Afganistan’ın işgalinin alevlendirdiği küresel cihad dalgası, 1979’da İran Devrimi, 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra dini kimliklerin sınırları aşan bir şekilde önem kazanması, Bosna, Çeçenistan ve Filistin benzeri Müslüman toplumların dâhil olduğu zulüm, savaş ve katliamlar, Müslüman ülkelerde Batı’nın  desteğini alarak iktidarlarını devam ettiren diktatörlerin uyguladıkları baskı politikaları İslam kimliğinin mobilizasyon gücünü sürdürmesini sağladı. Müslümanlar kendilerini giderek artan bir şekilde Samuel Huntington’un teorik çerçevesini çizdiği Batı’nın yürüttüğü bir medeniyet savaşının hedefi olarak görmeye başladılar.

11 Eylül’den Arap Baharı’na

11 Eylül 2001 olaylarına İslamcı referansları güçlü bir örgüt damgasını vurdu. Ardından Afganistan’ın bu defa ABD tarafından işgal edilmesi, 2003 Irak Savaşı ve İsrail’in Gazze’ye yönelik mütemadi saldırıları Müslüman toplumlarda ortak İslam şuurunu güçlendiren olaylar oldu.

2011’de başlayan Arap Baharı süreci her ne kadar İslamcılığın damgasını taşımasa da, bu olayları takip eden demokratikleşme sürecinde gerçekleştirilen bütün seçimlere damgasını İslamcı partiler vurdu. Bunlar arasında özellikle Mısır’da Müslüman Kardeşler (İhvan) ve Tunus’ta Nahda demokratik seçimlerde dikkat çeken başarılar elde ettiler.

Mısır’da yapılan ilk özgür ve adil cumhurbaşkanlığı seçimini İhvan’ın kurduğu Hürriyet ve Adalet Partisi adayı Muhammed Mursi kazandı. Tunus’ta Nahda daha dikkatli ve kontrollü bir şekilde hareket ederek, siyasi alanı kendi tekeline alma konusunda aceleci davranmadı.

Ancak 2013’te Mısır’da gerçekleşen askeri darbe ile Mursi’nin görevinden uzaklaştırılması ve İhvan’ın yasadışı ilan edilmesi, Arap Baharı’nın yaşandığı diğer ülkelerde, özellikle Yemen, Libya ve Suriye’de iç savaş ortamına geçilmesi bilhassa gençler nezdinde demokratik yönelimli hareketlerin gözden düşmesini ve radikal Selefi hareketlerin cazibesinin artmasını sağladı.

İslamcı hareketlerin çıkmazı

Bu anlamda demokrasiyi araç olarak benimseyen İslamcı hareketler bir açmazla karşı karşıyalar. Bir yanda kendilerini kendi toplumlarında ve güç merkezleri nezdinde çoğulcu bir demokratik sistem içinde kalan, ancak demokratik ilkelere bağlı, kabul edilebilir bir siyasi güç olarak yeniden tanımlamak durumundalar.

Diğer tarafta siyaset sahnesine itilmelerinden dolayı uğradıkları prestij kaybından istifade eden radikal hareketlere karşı, tabandaki meşruiyetlerini yeniden tesis etmek durumdalar.

Klasik kaynakları okumaktan sıkılan ve kendilerini daha çok sosyal medya araçlarıyla ifade eden dinamik bir gençliğin nabzını, kıdemli bir liderliğe sahip, yavaş düşünen ve yavaş hareket eden geleneksel teşkilâtlar değil, onların dilini konuşan ve hızlı eylem imkânları sunan radikal hareketler daha iyi tutabiliyor.

Kısacası geleneksel hareketler ya geniş toplum kesimine hitap edebilecek bir kimlik tanımlaması sürecine girecekler, dönüşecekler ya da geleneksel şiddet-karşıtı metotları bir tarafa bıkarak radikal hareketlerle sert bir rekabete başlayacaklar. Tam bu noktada Tunus’ta Nahda lideri Raşid el-Gannuşi’nin sunduğu vizyoner liderlik çok kritik bir öneme sahip.

Gannuşi’nin vizyoner liderliği

Arap İslamcı hareket liderleri içinde Gannuşi’nin İslam ile demokrasi arasında bir tezat olmadığına dair görüşleri 1970’lere dayanır. Ancak Gannuşi bu görüşleri ileri süren ilk Arap İslamcı lider değildi. Ondan daha önce Suriye İhvan hareketine mensup Maruf Devalibi gibi liderler 1945 ve 1963 yılları arasında parlamenter demokratik tecrübe ortamında benzer siyasi yaklaşımlar ortaya koymuştu. Yine Sudan’da Hasan Turabi’nin 1960’larda İslam ve demokrasi uyumuna dair ileri sürdüğü görüşler önemlidir.

Ancak hem Suriye’de hem de diğer Arap ülkelerinde yaşanan devlet şiddeti ortamında bu teoriler rafa kaldırıldı, yerlerine daha sert ve radikal yorumlar ikame edildi. Nitekim Turabi 1989’da kendi kendisini inkar ederek demokrasiyi terk etti ve Sudan’daki askeri darbeye destek verdi. Bugün demokrasiyi bir araç olarak benimseyen hareketler arasında dahi Gannuşi’nin ileri sürdüğü görüşlerin tam olarak kabul görmediği biliniyor. Nahda lider kadrosu içinde bile Gannuşi’nin görüşlerini aşırı liberal bulan önemli isimler var.

Gannuşi geçtiğimiz hafta daha ileri bir adım atarak, Nahda parti kongresinde artık İslamcılığı terk ettiklerini ve Müslüman demokrasisine geçtiklerini ilan etti. Şartların farklılığı nedeniyle tam bir mukayese imkânı olmasa da, onun bu çıkışı 2001’de AK Parti’yi kuran kadronun Milli Görüş gömleğini çıkarıp, muhafazakâr demokrasi anlayışını benimseyişlerini akla getirdi.

AK Parti ile mukayese

Ancak AK Parti hareketinin ortaya koyduğu vizyonun farklılığı, demokrasiye bağlılıkla ilgili değildi ve daha çok dış politika ve ekonomiye bakış açısının liberal-küreselci oluşundan kaynaklanıyordu. AK Parti’nin muhafazakârlıkla demokrasiyi ve liberal ekonomik bakış açısını bir sentez halinde sunduğu ideolojik formülü, üç seçim boyunca aralıksız tek başına iktidar başarısı getiren bir ideolojik hegemonya oluşturdu.

Türkiye’nin Arap İslamcı siyasi hareketlerine bir model sunabilmesi iki nedenden dolayı son derece güç. Öncelikle, Türkiye’deki siyasi hareketin evrim süreci daha ziyade demokratik tecrübeler yoluyla ve seküler bir sistemde gerçekleşmiştir. Bu açıdan geçmişteki darbe süreçleri, koalisyon deneyimleri ve özellikle mahalli yönetim tecrübeleri önemlidir. 2001’deki kuruluş felsefesi açısından AK Parti örneğinin aynı demokratik tecrübelere sahip olmayan Arap ve geniş İslam dünyası ile mukayese edilmesinin zorluğu ortadadır.

Diğer tarafta AK Parti’de gelinen aşamada referansların giderek dava ve hareket gibi soyut kavramlara evrildiği, başlangıçtaki kadro hareketi yerine lider hareketi anlayışının ön plana geçişi göz önüne alındığında, Gannuşi gibi liderlerin Türkiye modeli üzerinden hareketlerini konumlandırmaya çalışmaları zorlaştı.

Bu nedenle Gannuşi Türkiye’ye benzeyen ideolojik sosyal fay hatlarına sahip Tunus toplumundaki ve geniş Arap toplumlarındaki ikna gücünü orijinal ve kapsamlı bir model ortaya koyarak artırabilir.

Gannuşi’nin ‘İslamcılığı terk ediyoruz’ çıkışının bu ideolojinin bitimini değil, aksine normalleştiğini gösterdiğini ileri sürebiliriz. İslamcılık bir muhalif ideoloji olarak güçlü kalmayı başarmış olsa da demokratik rekabet ortamında, Müslüman çoğunluklu bir toplum içinde kendi etrafına duvar örme açmazını aşamıyor.

Çoğu zaman İslamcılığın despotik muhalifleri de bu durumdan memnun kaldılar, zira bu sayede İslamcılığı hem kendi toplumlarında hem de Batılı güç merkezleri nezdinde modernite karşıtı, anti-laik bir ideoloji olarak mahkum edebiliyorlardı.

Oysa Müslüman Kardeşler, Nahda ve benzeri hareketlerin lider kadroları seküler eğitimli teknokratlardan oluşurken, bu ülkelerdeki yerleşik ulemâ ve dini eğitim kurumları onların en sıkı muhalifleri durumundaydı. Yani aslında bu teşkilatlar yönelim, vizyon ve kadro olarak başından beri dinsel değil, seküler bir mahiyete sahiptiler. Şimdi söylem bazında da İslamcı etiketin atılması, meşruiyetin İslam’dan alınması rahatlığını ortadan kaldırıyor.

Kolaycı meşruiyet kaynaklarından mahrum Müslüman demokrat aktörler, hem Müslüman ve hem de Müslüman olmayan bireylerden oluşan, genç ve iyi eğitimli bir toplumun karşısına anlaşılır bir dille ifade edilmiş demokratikleşme ve ekonomik kalkınma programları ile çıkmak zorundalar.

Diğer tarafta referanslarını İslam’dan almayan bir programın radikal Selefi akımlar karşısındaki başarısı, ancak siyasi katılım imkânlarının genişlemesi, yani demokrasinin yerleşmesi ile mümkün olabilir.

Müslüman Kardeşler vb. teşkilatların önündeki meydan okuma

Gelinen noktada Müslüman Kardeşler gibi teşkilatların önünde farklı bir meydan okuma bulunuyor. Bu da onların siyasi parti mi yoksa bir siyasi partiye sahip ama ondan daha geniş bir cemaat ya da sosyal hareket olarak mı kalacakları konusundaki yol ayrımıdır.

Demokratik bir sistemde seçilen liderlerin ya da seçilmemiş bürokratların aynı zamanda bir sosyal hareketin mensubu olarak bu teşkilât tarafından yönlendirilmeleri önemli bir sorundur.

Muhammed Mursi, Cumhurbaşkanı olarak Mısır’ın en yüksek makamını işgal ediyordu, ancak kendi teşkilatı olan Müslüman Kardeşler’in lideri değildi. Eğer Mısır’da Mursi iktidarda kalmaya devam etmiş olsaydı, parti ve hareket arasındaki gerilim zamanla kendini gösterecekti.

İleride Mısır gibi diğer ülkelerde kaçınılmaz olarak tekrar demokratikleşme yaşanacak. Ancak o zamana kadar geçen sürede, İslami hareket ve partilerin bu soruları tartışmaları ve gerekli dönüşümü gerçekleştirmeleri gerekiyor.

Müslüman Kardeşler Şura Meclisi Üyesi Cemal Haşmet’in, Gannuşi’ye benzer bir şekilde, teşkilatın yakın bir zamanda siyasi ve İslami faaliyetlerini birbirinden ayıracağı şeklindeki açıklaması, bu yöndeki bir dönüşümü işaret ediyor. Mısır’da Müslüman Kardeşler teşkilatı içinde bu tartışmaların başlaması sağlıklı bir gelişmedir.

Demokratik yönelimli İslamcı partilerin iktidara gelmesine imkân veren Arap Baharı sürecinin akamete uğratılması, IŞİD gibi siyasi şiddetin her türlü yöntemini kullanmaktan çekinmeyen radikal hareketlerin cazibesini artırdı. Yaşanan bu süreç geleneksel İslamcı hareketlerin bitimini değil, artan önemini ortaya koyuyor.

Aşırı radikal unsurları durdurabilecek yegâne unsur, muhafazakâr hareketlerin katılımcı bir rekabet ortamında iktidara gelmelerine imkân sağlayacak bir demokratikleşme sürecidir. Ancak bu hareketlerin çoğulcu bir demokratik siyasi rekabet ortamının eşit katılımcıları olarak kabul edilmeleri için kendilerini ideoloji ve teşkilatlanma boyutlarında dönüştürme zorunlulukları da ortadadır.

Halen demokratikleşmenin kesintiye uğraması sürecini yaşıyoruz. Bu ortam İhvan ve Nahda gibi köklü hareketlere büyük fırsat ve sorumluluk yüklüyor. Şayet bu hareketler soyut ideolojik referansların kolaycılığından uzakta, meşruiyetlerini uygulanabilir, ayakları yere basan programlardan alan demokratik aktörler olarak kendilerini yeniden kurgulayabilirlerse, ülkelerinin demokratik geleceklerinin mimarı olabilirler.

Gannuşi’nin başlattığı ideolojik dönüşüm süreci, eğer gerekli desteği bulabilirse, bir dönüm noktası teşkil edebilir.

Doç. Dr. Hasan Kösebalaban, İstanbul Şehir Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler öğretim üyesi. Aynı zamanda Five Colleges, Inc. (Amherst, Massachusetts) araştırma görevlisi.

Al Jazeera Türk, 31.05.2016

Bastırılan kişiliğimiz toplumsal duyarsızlığımız

0

Bastırılan kişilik, özgüven duygusu eksik birey, kendi yaratılışını ve var oluşunu yaşamayan insanımız…

Türkiye toplumunda kendine güvenen, haklarını sonuna kadar savunan, direngen insanlara pek itibar edilmez, fakat içten içe bir özenme, gıpta ve takdir hep olmuştur… İç âlemimiz, vicdanımız doğrudan yana olsa da, bunu davranışlarımıza yansıtamıyoruz. Sanki bir güç bizi engelliyor, adım attırmıyor, dilimizi bağlıyor… “Biz” “biz” olamıyoruz, içimiz başka dışımız başka. Neden? Niçin?

Ülkemizde kökü çok derinlerde olan, alışkanlıklar, düşünce biçimleri, davranış kalıpları vardır. Nesilden nesile sorgulanmadan, üzerinde durulmadan, düşünülmeden aktarılıp giden tutum ve davranışlar hayli fazla. Toplumun her kesiminde değişik derecelerde bunu görmek mümkündür.

Ataerkil, otoriter aile yapımızda belirleyici olan aile büyükleridir. Erkeğin baskın olduğu ailede erkek, kadının baskın olduğu ailede kadın aileyi yönetir. Burada cinsiyet çok önemli değildir, her şartta büyüklerin haklı olduğu, doğru bildiği ve uyguladığıdır. Bu nedenle onlara karşı gelmek farklı kulvarda koşmaya çalışmak ailelerden dışlanma nedenidir.

Ailede böyle de, okulda, işyerinde kışlada, partilerde, sendikalarda, derneklerde, vakıflarda sosyal kulüplerde, dini cemaat ve gruplarda faklı mı?

Büyükler, yöneticiler her şeyi ve de doğru bir şekilde bilir zihniyeti… Sağdan sola kadar bütün kesinleri içine almıştır… Birinde sağcılık, birinde solculuk adına, bir diğerinde din adına, ırk adına yapılmaktadır. Hepsinin de ortak noktası, liderlere, yönetimlere sınırsız itaattir.  Ve önlerine sunulan  “doğruları” tartışmasız kabul etmek iyi bir mensubiyet ölçüsüdür.

Bundan dolayıdır ki, ülkemizde her konuda bir tıkanıklık, durgunluk yaşanmaktadır. Fikir üretilmemektedir. Dünya çapında bir düşünce ve bilim insanı yetişmemektedir. Çünkü düşüncenin önünde duvarlar vardır. Ülkemizde hâlâ düşüncelerinden dolayı, insanlar cezaevlerinde “sürünmektedir.”

Aileler çocukları çok kitap okuduklarında, “aman çocuğum, fazla okuma gözlerin bozulur, yorulursun, kafayı üşütürsün” telkinini yapmaktadırlar. Resmî görüşlere ve genel kabullere aykırı düşünce ve davranışlar geliştirildiğinde; buna en başta aileler karşı çıkmakta ve çocuklarını boyun eğmeye zorlamakta “aman evladım, bu ülkeyi sen mi kurtaracaksın boş ver, el âleme neyse, sana da o dur” şeklinde pasifleşme operasyonunu başlatmaktadırlar.

Böylece bireylerde sağlıklı kişilik, kendine güven duygusu oluşmamaktadır… Özgüveni eksik olan bireyler, bu güveni sağlamak için değişik grupların içine girdikleri, o grupların en “gözde” elemanları oldukları, “kraldan fazla kralcı” kesildikleri de bilinmektedir. Çünkü içindeki boşluktan dolayı tutunacak bir dal ararlar, ait oldukları grubun değerleri ile kişilik ve kimlik kazanırlar. Her türlü telkine ve yönlendirmeye açık olurlar. Hatta aile ilişkileri çok bozuk olanlardan “canlı bombalar” da rahatlıkla çıkabilmektedir.

Ülkede hâkim olan resmî ideoloji (bu bazen Kemalizm, bazen cunta yönetimleri, bazen siyasal İslamcılık olabiliyor) ve onun vasıtasıyla egemenliğini sürdüren hâkim güçler de sürekli olarak vatandaşları itaate davet etmektedir. Kendi belirlediği çerçeveyi aşanlar, komünist, faşist, bölücü, dinci, irticacı; bölücü, vatan haini, Zerdüşt, dinsiz gibi sıfatlarla toplum dışına atmakta ve “şaibeli vatandaş” sınıfına sokmaktadır. Sosyal, siyasal, ekonomik abluka altına almaktadır. Oysa uzun vadede hâkim güçlerin de bundan bir faydası yoktur.

Ülkemizde bunca haksızlığa, adaletsizliğe, zulme, dayağa, kötü muameleye karşı hepimizin sergilediği duyarsız tavır içler acısıdır. “Ateş düştüğü yeri yakmaktadır.” “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” felsefesi yaygındır.

Toplumsal olarak felç olmuş gibiyiz, reflekslerimiz ortadan kalkmış.  Her tarafımıza iğneler batırılmakta, kesilmekte, fakat bizden hiçbir tepki çıkmamaktadır. Çünkü beynimize, düşüncemize prangalar vurulmuştur. Tepki verecek merkezler baskı altına alınmıştır. Kanatılmış, felç edilmiştir.

Ülkenin sosyal, ekonomik, coğrafî, kültürel hayatı, maalesef çağa ayak uydurmamaktadır. Devlet, sivil, askerî bürokrasi, iktidarların yanlı tutumları da beton bir duvar gibi halkın önünde durmaktadır. “Utanç duvarı gibi”, bu “beton duvarı” balyozla vurduğumuz gün, kişiliğimizi, kendimizi bulduğumuz gün olacaktır.

Ülkemizde gerçek aydınlık ve barış olmalıdır… Herkes çekinmeden kendini ortaya koymalı, tartışmalı, ama kavga etmeden, bir başkasını zorlamadan, haklı bulunan fikirler alınıp istifade edilmelidir…

Yanlışlıklar, haksızlıklar aza inmeli; insanlar tepkilerinde daha ölçülü ve insaflı davranmalı. Yönetim açık ve şeffaf olmalı. En önemlisi devlet, milletin emrinde ve hizmetinde olmalı. İktidarlar, sadece kendilerine oy verenlere yatırım yapmamalı, adil davranmalı… Millet sözde değil, özde efendi olmalı.

Temel gelir iyi bir fikir mi?

Bütünleşmiş piyasa ekonomilerinin yarattığı muazzam üretim artışı -yani zenginleşme- 19. Yüzyıl’ın ortalarında önce refah harcamalarının sonra da teorisi ve pratiğiyle refah devletinin ortaya çıkışını mümkün kıldı. Yirminci Yüzyıl, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası, bir refah devleti dönemi oldu. Batı’da, toplumda üretilen zenginliğin gittikçe artan bölümüne el koyan devletler, bunları (yoksul ve zayıfları koruma, eğitimi teşvik, gelir dağılımında adâleti sağlama gibi) gayri ekonomik kıstaslara göre ve hayırhah olduğu söylenen, çoğu zaman öyle olduğu yaygın biçimde kabul edilen amaçlarla cömertçe dağıttı. Zamanla model öylesine cazip hâle geldi ki, bir refah devleti olmak için gerekli zenginliği üretemeyen ülkelerde bile refah devleti taklit edilmek istendi. Ancak, 20. Yüzyıl’ın sonlarında refah devleti harcamaları karşılanamayacak seviyelere yükselince ve ekonomik büyüme bazı yerlerde iyice yavaşlayıp bazı yerlerde tamamen durunca, refah devleti sorgulanmaya ve kimi refah devleti uygulamalarından vazgeçilmeye başlandı. Bununla beraber, insanlar henüz refah devletinden tümüyle vazgeçme noktasına gelmedi ve belki de hiç gelmeyecek.

Refah devletinin genel olarak kendisi yanında özgül refah devleti uygulamaları da sorgulanmakta. Bazı sosyal yardımların yerine daha fonksiyonel olanların konulup konulamayacağı tartışılmakta. Şu sıralarda revaçta olan bir öneri temel gelir. Buna vatandaşlık geliri de denmekte. Özü, vatandaşlara, sırf vatandaş oldukları için, bir temel gelirin sağlanmasının devlet tarafından garanti edilmesi. Bu fikir artık neredeyse siyasî yelpazenin her yerindeki kişiler ve partiler tarafından kabul edilmekte. Hem yoksulluk ve sefaletle mücadele etmenin, hem de etkinsiz refah devleti uygulamalarından kurtulmanın bir aracı olarak görülebilmekte.

ABD’deki CATO Enstitüsü’nün Mayıs 2015’te yayınladığı, Michael Tanner tarafından hazırlanan bir çalışma temel gelirin artılarını ve eksilerini masaya yatırıyor. Rapora göre, temel gelirin üç ana biçimi var: Bir: genel bağış, iki: negatif gelir vergisi, üç: maaş takviyesi. Genel bağış, her vatandaşa veya her yetişkin vatandaşa, vatandaş olmanın dışında bir şart aranmaksızın sağlanacak bir gelir. Gelir miktarı sabit, kişilerin özel durumuna göre değişmiyor. Başka bir deyişle fakir de zengin de (ben de Mustafa Koç da) aynı miktarı alacak. Ayrıca, aile genişliği de miktara tesir etmiyor. Negatif gelir vergisi hâlihazırdaki müterakki gelir vergisiyle paralel işleyecek. Geliri belli bir seviyenin altına düşen vatandaşa, gelirini söz konusu seviyeye yükseltmeye yetecek miktarda ilâve gelir devlet tarafından sağlanacak. Gelir takviyesi de, benzer şekilde, çalışanlara gelirleri belli bir seviyenin altındaysa, devlet tarafından ek gelir sağlanması biçiminde işleyecek.

Temel gelir fikri siyasî yelpazenin solunda da sağında da yayıldı. Klasik liberal M. Friedman da solcu J. Galbraith ve J. Tobin de bu görüşü savundu. Konuyu tartışanlar genellikle müspet yanlarına dikkat çekiyor. Uygulamanın refah devletini daha iyi işler hâle getireceğini iddia ediyor. Özellikle vurgulanan noktalardan biri, aynî yardımın yerinin nakdî yardım tarafından alınmasının faydaları.

Fakirleri fakirlikten çıkarmanın yolları üzerinde düşünmek makul ve gerekli. Ancak, kâğıt üzerinde mükemmel görünen formüller fiiliyatta işe yaramayabilir. ABD’den örnek verecek olursak, bu ülkede federal devlet, federe devletler ve mahallî idareler 126 fakirlikle mücadele programında her yıl yaklaşık 1 trilyon dolar harcıyor. Sonuç pek iç açıcı değil, hatta bazı bakımlardan hayal kırıklığı yaratacak kadar kötü. Bu yüzden, hangi türden bir program geliştirilirse geliştirilsin, niyetlerle uygulama sonuçları arasında ciddî farklar olabileceğini göz önünde tutmak lâzım. Tabiî başka meseleler de var. İlki, bu tür programlara olan abartılı güvenin, meselenin özünün gözden kaçırılmasına sebep olması ihtimâli. Her türlü refah programı eninde sonunda toplumun zenginlik üretebilmesinin bir sonucudur. Bunu kavramayıp zenginlik üreten mekanizma tahrip edilirse sonuç koyulaşan ve yaygınlaşan fakirlik olur. Şöyle anlatayım: Devletin öncülüğünde refah programı yürütmek tavuk yumurtası dağıtmaya benzer. Yumurta dağıtmak, ne kadar iyi niyetli ve yararlı olursa olsun, tavukların hayatta kalmasına ve yumurtlamasına bağlıdır. Tavukları öldürürsek veya yumurtlamayacak kadar küstürürsek, yumurta dağıtma imkânı kalmaz.

İkinci mesele, temel gelir uygulamasının devletin vatandaşın hayatını tam bir takip altına almasını, bunun için dev bir bürokrasi ve gittikçe kalabalıklaşan bir mevzuat yığını yaratılmasını gerektirmesi. Liberallerin lisanıyla söylersek, bu, devletin büyümesi ve özel hayata sızması demektir. Üçüncü mesele, demokratik siyasetin makul ve mütevazı bir adım olarak başlatılan temel gelir uygulamasını iki taraflı baskıyla zıvanadan çıkarması, sürdürülemez ve idare edilemez hâle getirmesi ihtimâli. Aslında buna ihtimâl demek de yanlış, kesinlikle vuku bulacak, sadece zamanını bekleyen bir olgu.

Peki, bu sorunlara bakarak temel gelir uygulamasından kaçınılabilir mi? Gidişata bakılırsa, bu hayli zor. Temel gelir, zamanı gelmiş bir fikir niteliğine ulaşmak üzere. Biliyoruz ki, zamanı gelen fikirler engellenemez. Bu yüzden, belki de, M. Tanner’ın önerisine katılarak, genel uygulamalardan önce pilot uygulamaların yapılmasını ve alınacak sonuçlara göre ilerlenmesini talep ve tavsiye edebiliriz.

Keşke kapitalist olabilseydik

Türkiye’deki hemen her kesimde az ya da çok anti-kapitalist bir damar mevcut. Bu algı Batı’nın zenginliğinin gayrı ahlaki(?) kapitalizm ve emperyalizme borçlu olduğu fikrine dayanıyor. Hâlbuki Batı’nın zenginliğinin arkasındaki çirkinlikler liberalizm ve kapitalizmden çok merkantilist, korumacı, nasyonalist ve faşist uygulamalardan beslendi. Kapitalizme karşı çıkan sosyalizm-komünizm bile uygulamada kapitalizme rahmet okuttu.

Antikapitalist ideolojiler zenginliğin üretiminden çok paylaşıma odaklandığı için paylaşımın kim veya kimler tarafından ve nasıl yapılacağı ile fazla ilgilenmez. Eşitlik vaat ederken korkunç bir adaletsizliğe yol açtıkları gibi özgürlüğü de yok ederler.

***

Kapitalizmin siyasal doktrini olan liberalizm ise yumuşak bir ideolojidir ve şiddet, terör vb. nedenler hariç farklı fikirlerin savunulmasında bir sakınca görmez; özde barışçıdır ve ancak barış ortamında refah ve huzurun mümkün olacağına inanır.

“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” derken sanıldığı gibi bir ahlaksızlık ve başıboşluk kastedilmez. Temel hakları vurgularken devlete de bekçi rolü vererek hür teşebbüsün önündeki engelleri kaldırmak, sermayenin serbest dolaşımını sağlamak, bireylerin önünü açmak, fırsat eşitliği sağlamak, karar alma mekanizmalarına sıradan insanları da dâhil etmek; bazı önemli kararların kendiliğinden oluşan düzen içinde alınmasını sağlamak hedefidir. Bir mevki ya da makamın her türlü veriyi bilebileceği ve doğru kararlar alabileceğine inanmaz. Doğal düzen ve doğal hukuka güvenir.

Peki, bu kadar kapitalizm ve liberalizm güzellemesi niye?

Zaman zaman, ülkemizde kapitalist bir düzenin temel gereksinimlerinin çoğu temayüz etmemiş olsa da kapitalizmin egemen olduğu iddia edilir.

Buna gerekçe olarak da gelir dağılımındaki çarpıklık, çalışanların çoğunun asgari ücretli olması, mevcut iş ve çalışma hayatı ile ilgili düzenlemeler, vergi adaletsizliği vb. durumlar gösterilir.

Hâlbuki ülkemizde zenginlik ve ekonomik güç piyasa şartlarından çok devletle olan ilişkiye bağlı. Bu nedenle Türk burjuvazisi, kimse ile eşit şartlarda mücadele etmek istemediği için, serbest piyasacı değil ve demokrasiye yön veren bir güç olmak yerine devletçidir çünkü zenginliğini piyasaya değil devlet kapitalizmine borçlu. Nitekim yıllarca merkez burjuva tarafından ezilen yeşil sermayenin de bugün aynı yola girmesi çok da şaşırtıcı değil!

Türkiye iddia edildiği gibi kapitalist bir ülke olsaydı, çok küçük önlemlerle önlenebilecek Soma vb. facialara, tersanelerde ya da inşaatlarda yaşanan ucuz ölümlere rastlanmaz ve kaderciliğin arkasına sığınarak insanımıza verdiğimiz sözde değerin ayıbını yaşamazdık.

***

Rusya’da çalışan bir mühendis anlatmıştı; Rusya’daki inşaatların dış cephelerinde Ruslar çalıştırılmıyormuş çünkü bir Rus işçi düşüp yaralandığı ya da öldüğünde çok ağır cezalar veriliyormuş. Peki ya bir Türk ölse?

Sloganları seviyoruz. %99’u Müslüman bir ülkeyiz ve peygamberimizin “işçinin hakkını alın teri kurumadan ödeyin” hadisi ile övünüyoruz ama nedense insanlarımız Avrupalı ya da Yahudi kökenli işadamlarının işletmelerinde çalışabilmek için can atıyor.

Muhafazakâr ya da solcu iş adamlarının işletmelerinde çalışan ama maaşlarını, kıdem tazminatı vb. haklarını alamayan binlerce insanımızın sesi duyulmadığı gibi 4 aydır maaş alamadıkları ve çoluk çocuklarına ekmek götüremedikleri için yerin bilmem kaç metre altında “ölüm orucuna” giren Kelkitli madencilerin vb. de sesini duymuyoruz. Duysak bile durumu politize ediyoruz.

O işçiler kapitalist ve bizce kefere Almanya ya da ABD’de yaşasaydı acaba böyle bir durumla karşılaşırlar mıydı?

Karar Gazetesi, 01.06.2016