Ana Sayfa Blog Sayfa 206

İşgal Tehditi ve İşin Ciddiyeti

Nereden duyduğumu ve menşeini hatırlamadığım fakat hiç unutmadığım bir söz var: Bazı devletler kendi ordusunun işgali altındadır. Türkiye yıllarca kendi ordusunun işgali altında yaşadı ve özellikle son on yılda temel mücadelemiz, “askerî vesayetin geriletilmesi” vesair tartışmalarıya, bu işgalin geriletilmesiydi. Başarı sağladığımızı, yol aldığımızı düşünüyorduk fakat tüm bunların tek seferde elden gidebilecek birkaç küçük yanılsama olduğunun pek farkında değildik.

“İşgal” kelimesini abartı mı diye düşünmeden önce Cuma gününden beri olanları sadece çıplak gerçek olarak bir görmeyi deneyin. Cuma günü, kendi jetlerimiz devlet kurumlarını, Cumhurbaşkanlığı Sarayımızı ve milleti temsil eden üç partinin milletvekillerinin içinde bulunduğu parlamentomuzu bombaladı, helikopterlerimiz sivil insanları havadan taradı, tanklar arabaların üstünden geçti, insanlara ateş etti, subaylar halka ateş emri verdi ve erler sivil halka ateş etti, yüzlerce insanı öldürdü. Hakkaniyetli olmak gerekirse, bu alçak saldırıya işgal demek, daha önce memleketi işgal edenlere haksızlık olur biraz, nitekim başbakanın konuşmasında kısmen vurguladığı gibi, Yunan Polatlı’ya kadar geldiğinde parlamentoyu bombalamadı, İngiliz İstanbul’u işgal ettiğinde parlamentoyu bombalamadı.

Hafifsediğimiz bir diğer şey ise, bu kalkışmanın bir “darbeye teşebbüs” olması meselesi. Cuma günü aslında darbe oldu, bir teşebbüs halinde filan kalmadı. Yine yaşananları çıplak gerçekler olarak sıralayacak olursak, durum şu: Tanklar ve askeri araçlar sokağa çıktı, savaş uçakları ve helikopterler havalandı, sivil hayat durduruldu, hava sahası kapatıldı, havaalanları basıldı, devlet televizyonundan darbe bildirisi okundu, CNN Türk basılıp yayını durduruldu, uluslararası medya darbenin gerçekleştiğini, Devlet Başkanı Erdoğan’ın yurt dışına kaçtığı ve Almanya’dan sığınma talebinde bulunduğunu yazdı ve en önemlisi “isyancılar direnişe devam ederse acınmayacak” cümlesinin hükmü yerine getirildi. Bu kalkışmayı başarısızlığa uğratan halkın direnmesi oldu ve cümleyi kuracaksak “bu bir darbe teşebbüsüydü” değil “Cuma günü darbe oldu ama halk o darbe bildirisini aldı, darbecilere yedirdi.” şeklinde olmalı.

Uluslararası kamuoyu hiç de ilkesel olarak darbe karşıtlığı filan yapmadı, öncelikle darbenin başarılı olduğunu duyuran uluslararası medya ile birlikte darbe sonrası için NATO ve tüm uluslararası anlaşmalara bağlı kalacağını açıklayan cuntanın itidalli olması gerektiğine dair klasik iki yüzlü alçak tepkisini verdi, darbenin başarısız olma ihtimaline karşı sonuç alınıncaya kadar bekledi ve sonrasında darbe başarısız olunca yine darbecileri değil, Türkiye halkını ve meşru yönetimini tehdit etti aklısıra. Dolayısıyla bu işgal girişimi sadece içimizdeki bir grup hainin kalkışması değil ve darbenin başarısızlığına üzülen iki yüzlü batı devletlerine beğendirecek bir şeyimiz yok, ya bu işgalde kendi çabamız ve direyetimizle kurtulacağız ya da bizi teslim alacaklar.

İşgal tehditi devam ediyor. Tehdit devam ederken aciliyet meselenin ciddiyetidir, o nedenle “bu bir tiyatro” alçaklığına, “Tayyip’e yaradı yine” ahlâksızlığına, “emir kulu askerler ne olacak” naifliğine dair konuşmak ikincil, ilk etapta işgal tehtidinin devam ettiğini ve olayın ciddiyetini anlamamız gerekiyor.

Adâletin açık gözü ve Çetin ailesi

0

Adâlet sisteminin âdil olması, adâlet önünde eşitlikle, kuralların eşit uygulanmasıyla mümkündür. Bu felsefî ilkenin anlamı adâlet dağıtan organların (kurumsal olarak mahkemelerin, pratikte savcı ve hâkimlerin, özellikle hâkimlerin) kuralları eşit olarak işletmesi, benzer vakalara aynı şekilde uygulamasıdır. Başka bir deyişle, yargıçlar hüküm verirken, tarafların kimliğinden, fakir veya zengin olmalarından, güzel/yakışıklı veya çirkin olmasından, meşhur veya tanınmıyor olmasından etkilenmemeli, adâletin gereklerine göre hareket etmeli. Adâlet mesleğinin gözlerinin bağlı olmasının sebebi bu. Mesleğin gözünün bağlanması fazla işe yaramaz, çünkü ses de yargıç üzerinde etkili olabilir itirazını yapanlar var. Bu itiraza, doğru bile olsa, yargıcın görüntü, şöhret, sosyal ve ekonomik statü ve sesten aynı anda etkilenmek yerine sadece sesten etkilenmesinin daha iyi olacağı cevabı verilebilir. Bir başka görüş, mesleğin gözlerinin açık  olmasının, hâkimin olguyu daha etraflı kavramasına yardımcı olacağı. Buna da şunu söyleyerek cevap verelim: Göz kapalılığı mecazî anlamda. Yargıç elbette tarafları, özellikle ceza davalarında, tam manasıyla anlamaya çalışmalı ki vakaları doğru değerlendirebilsin. Kısaca, yargıç, kuralları uygulamalı ve taraflar –davacılar ve davalılar arasında- arasında hiçbir sebeple pozitif veya negatif ayrımcılık yapmamalı.

Ayrımcılık yapmama kuralının ana gerekçesi adâlet sisteminde zayıfların güçlülere –zenginlere, fiziksel olarak kuvvetlilere, şöhretlilere, sosyal ve siyasal statü sahiplerine- karşı dezavantajlı pozisyona düşürülmemesi. Bu endişenin haksız olduğu elbette söylenemez. Hukukun hâkimiyetinin asıl amacı, zayıfı güçlüye karşı korumaktır. Hukukun korumasına hayatî ihtiyaç duyan zayıftır.

Gelgelelim, hayatın akışı içinde, adâlette eşitliğin, güçlü görünenin aleyhine işlediği ve güçlü görünenin mağdur edildiği durumlar da oluyor. Bu tür vakalarda, güçlü görünen açıkça eşitsiz muameleye, hatta bariz haksızlığa maruz bırakılabiliyor. Güçlü göründüğü için bir anlamda ve bir şekilde cezalandırılabiliyor.

Bunun bir örneği sanki Rüzgâr Çetin’in yargılanması olayında tecelli ediyor. Birkaç ay önce Sinan Çetin’in oğlu Rüzgâr Çetin, İstanbul’da hatalı sollama yaparak bir araca çarptı. Araç polis aracıydı. Araçta bulunan polis memurlarından biri emniyet kemeri takılı olmadığı için araçtan dışarı fırlayarak yere düştü ve maalesef hayatını kaybetti. Diğer polis memuru yaralandı ve hastaneye kaldırıldı. R. Çetin tutuklandı ve yargılanmaya başladı.

Her insanın, özellikle genç olanların, üstelik de bir kazada ölümü felakettir. Hayatını kaybeden polis memuruna ne kadar üzülsek az. Şüphe yok ki ailesinin de kaybı ve acısı büyük. Ölene Allah’tan rahmet ve ailesine başsağlığı ve metanet dilemek görevimiz. Yaralanan polis memurunun bir an evvel normal hayatına dönmesini dilemek de.

Maalesef bu tür olaylar vuku buluyor. Yargılamalar oluyor. Bu vakalarda uygulanan kanunlar ve yargı pratikleri belli. R. Çetin’in de ilgili hükümlere ve yargı pratiklerine göre muameleye tâbi tutulması lâzım. Ancak, görebildiğim kadarıyla böyle olmuyor. R. Çetin yargı tarafından olağan dışı sayılabilecek bir muameleye maruz bırakılıyor. Bunda da en önemli faktör, basın organlarının olayı takip ve işleyiş biçimi.

Bana öyle geliyor ki, R. Çetin herhangi bir kişi olsaydı böyle olmazdı. Ama değil. O Sinan Çetin’in oğlu ve bu yargılamada eşitsiz bir muameleye tâbi tutulmasına yol açıyor. Sanki sadece R. Çetin değil babası da yargılanıyor ve bu R. Çetin’in aleyhine oluyor. Neden?

Bence bunun ilk sebebi S. Çetin’in başarılı ve varlıklı olması. Toplumda hem sağ hem sol kesimin adeta iliklerine işlemiş bir başarıya karşı kıskançlık, zenginliğe karşı düşmanlık duygusu var. R. Çetin olayı üzerinden S. Çetin’den hınç almak isteniyor. Medyanın haberi verişi bile böyle. İlgili haberlerde mutlaka “lüks araba” lafı geçiyor. Bunun ne önemi var? Acaba araç “lüks” değil de “şahin” olsaydı ne fark edecekti? R. Çetin zengin bir yönetmenin oğlu değil de orta hâlli bir esnafın oğlu olsaydı olayın hangi boyutu nasıl bir farklılık kazanacaktı? Kazada bilirkişi incelemesi yapıldı. Vefat eden polisin emniyet kemeri takmadığı anlaşıldı. Bunun haberlere yansıması bile kendi başına geleneksel, özellikle de sosyal medyada bir hınç, kin, öfke selinin akıtılmasına yetti. Oysa bilirkişi incelemesi bu tür olayların rutini. Her kazada yapılıyor. Merhum polis memuru kemerini takmış olsaydı büyük bir ihtim3alle yaralanarak kazadan çıkacak ve yargılama ölüme sebep olma değil yaralamaya sebep olma üzerinden cereyan edecekti. R. Çetin’e (ve elbette babasına) öyle bir nefret akıyor ki, yargı olaya olağan biçimde müdahil olamıyor. Uzmanların verdiği bilgiye göre, bu tür olaylarda üç ay içinde tutuksuz yargılanmaya karar verilirken R. Çetin altı aydır hapiste.

Olayın bir başka boyutu daha var. Böyle kazalarda aileler de hem hukukî hem manevî sebeplerle helâlleşmeye çalışıyor. Neticede olan olmuş ve gideni getirmenin imkânı yok. Ailelerin helâlleşmesi can kaybına uğrayan aileyi hem manen hem de maddeten rahatlatmaya yardımcı olabilir. Ama bu da yapılamıyor. Medyadaki nefret haberciliği ve yayıncılığı, maktulün ailesini de helâlleşmeye, “kan parası” da denen tazminatı almaya gitmekten korkutuyor.

  1. Çetin yargılamasının medyanın ve bazı çevrelerin nefret ayini gölgesinde yürümek durumuna düşmesinin bir diğer sebebi, S. Çetin’in ideolojik kimliği. S. Çetin’in sol karşıtı ve sanat çevrelerinde eğer tek değilse en dobra piyasa ekonomisi savunucusu olması, Ak Parti’ye zaman zaman destek veren açıklamalar yapması, medya ve sanat çevrelerinde ağırlıkta olan solculara, R. Çetin üzerinden ona saldırma fırsatı imkânı veriyor. Emin olun S. Çetin ünlü bir sosyalist olsaydı, arkaik sol ideolojiyi öven ve yayan filmler yapsaydı, kaza olayı başka şekillerde ele alınırdı. R. Çetin çoktan tutuksuz yargılanmak üzere bırakılmış olurdu. Olayı unutturmak, kapatmak için her yol ve yöntem denenirdi.

Adâlet kuralların eşit uygulanmasını gerektirir. R. Çetin yargılaması adâlet sistemimiz için önemli bir test niteliğinde. Bekleyelim ve neler olacağını görelim.

Terör, Fransa ve Müslümanlar

İnsanoğlu, Yeryüzüne indi ineli hep şiddet gördü. Kanı akıtıldı, sürekli tehdit altında yaşadı.

İnsana yönelik şiddet, son yıllarda daha da arttı. Masum insanların kanı daha fazla dökülmeye başlandı. Daha çok insan tehditlere maruz kaldı.

Bugünlere bir ad verilecekse en uygun isim ‘Tehdit Çağı’ olurdu. İnsana, topluma, insanlığa yönelik tehditler sürekli artıyor, çeşitleniyor, farklılaşıyor, derinleşiyor, büyüyor, daha görünür hale geliyor, yatay ve dikey olarak yayılıyor, yeni tehdit türleri ortaya çıkıyor.

Birçok ülkede siyasi otoriteler çöküyor; terör gruplarının egemenlik alanı genişliyor; etnik ve mezhepsel çatışmalar artıyor; ırkçılık akımları güçleniyor; kitlesel nüfus hareketleri büyük mülteci sorunlarını ortaya çıkarıyor; terör guruplarının kitle imha silahlarına ulaşma ihtimali artıyor; finans hareketleri ile milli ekonomiler yönlendiriliyor.

Ekolojik değişimler, küresel ısınma, ozon kirliliği, çölleşme eğilimi, toprak, hava, su kirliliği, gıda güvenliği gibi konularda yeterli işbirliği yapılamıyor; siber saldırılar ekonomiden güvenliğe birçok alanda toplumları tehdit ediyor.

Ve en son Fransa’da olduğu gibi terör, her şeyden çok İslam’ı ve Müslümanları vuruyor.

Latince titreme (terrere) kökünden türeyen terör, Türkçeye Fransızcadan geçmiş (terreur) bir kavram. Ve terör kelimesi bugünkü anlamında Fransız Devriminden sonra kullanılır olmuş.

Terör, bir yöntem, bir araç, bir eylem tarzı ve kendine has stratejileri ve taktikleri var.

Bugün, teröristlerin kimliği ve kullandığı dil nedeniyle terör en fazla İslam’la ilişkilendirilse de, modern terörizm hareketleri geçmişte Marksist-Leninist ideolojilerle ilişkilendirilmiş ve bu ideolojilerden az-çok beslenmiştir.

Modernite öncesi dönemde, politik bir hedef gözetilerek bazı suikastlar olmuştur. Örneğin Sicari’ler ile Haşşaşin’ler hedefe ulaşmak için suikastı bir araç olarak kullanmışlar ve devlet adamlarına yönelik suikastlar düzenlemişlerdir.

Fakat insanlık, bugünkü anlamda terörle modern dönemde karşılaşmıştır. Ve Fransız Devrimiyle ortaya çıkan Jakoben terör çağdaş terörün öncüsü sayılır.  Mart 1793-Temmuz 1794 dönemi, Terör Rejimi olarak adlandırılır ve biraz da övgü ifadesidir.

Paris Komününün örgütleyicisi, Jakoben kulüpten, solcu, devrimci Robespierre, eski rejimin kalıntılarından kurtulmak, devrim karşıtlarını yok etmek ve doğal düzene biran önce ulaşmak için terörü bir yöntem olarak kullanan bir aydınlanmacıdır.

Fransız devrimi sırasında 40 bin dolayındaki idamın 15 bininin mahkeme kararı olmadan idam edildiği söylenir.

Müslümanların terörle ilişkisine gelince, başka dinlere mensup insanlar terör uygulasa da, terörle Müslümanlar arasındaki bağ, en azından batı kamuoyunda giderek güçlenmektedir. Artık birçok ülkede Müslümanlar terörizmle, İslam da en azından şiddetle birlikte anılır oldu.

Kabul etmek gerekir ki İslam ülkeleri “tarihi düşmanlar” tarafından işgal edildikçe ve doğal kaynaklarına el konuldukça, birçok modern Müslüman şiddete ve zaman zaman teröre başvurur oldu.

Bu gruplar eylemlerini meşrulaştırmak için İslam’ın en kutsal metnini, Quran’ı, referans olarak kullanmaktadırlar. Tıpkı Batılı ülkelerin Ortadoğu’daki işgallerini meşrulaştırmak için demokrasiyi referans olarak kullanmaları gibi.

Şiddet taraftarı bu insanlar için, İslam Peygamberinin ve öncü Müslümanların (Sahabe) hayatı, iyi bir örneklik teşkil etmemektedir. Çünkü tarihi kaynaklar, ekonomik ambargoya maruz kalan, baskı gördüğü için ülkelerini terk edip başka ülkeye sığınan, yurdunu bırakıp başka şehre hicret eden, her türlü eziyete katlanan, gerektiğinde uzlaşan bir peygamber ve Sahabe tipolojisi sunmaktadır.

Bu tür radikal gruplar genellikle soyut bir Quran telakkisiyle hareket ederler. Fakat Quran’da, insanın/insanlığın varoluşuna ilişkin somut bir hikâye anlatılmaktadır.

Bilindiği üzere Allah, hayvanlarla dolu Yeryüzünde insanı egemen kılmak isteyince melekleri toplar ve onlara “Yeryüzünde halife(lik) oluşturacağım” der (Quran, 2: 30). Melekler, şaşkınlığını gizleyemez. Çünkü Yeryüzünde egemen kılınacak Âdemoğullarının kan dökeceğinden ve düzeni bozacağından emindirler.

Ve meleklerin itiraz gerekçeleri çok geçmeden doğrulanır. İlk akıl sahibi, özgür insan, Yeryüzünün halifesi Âdem, kan dökmese de, ikinci nesilde kan dökme süreci başlar ve kesintisiz olarak artarak devam eder. Düzeni bozma, ortalığı karıştırma, insanlığı ifsat etme işi de Âdem’in oğullarından itibaren artarak sürüp gider.

İnanç bütünlüğü açısından bakıldığında meleklerin bildiğini Allah’ın bilmemesi mümkün değil.  Allah, akıl verilen, özgür kılınan insanlardan bazılarının kan dökeceğini ve düzeni bozacağını bilse de, çoğunluğun barışçıl şekilde yaşayacağını ve dünyayı ıslah edeceğini biliyordu.

Müslümanlar, kan döküp düzeni bozan insanlar (Quran, 2: 30) olarak değil, Zebur’da kayıt düşüldüğü üzere (Quran, 21: 105) barışçıl, salih kullar olarak Yeryüzünün varisi olarak anılmalıdırlar.

15-16 Temmuz Şanlı Direnişi’nden Dersler ve Gözlemler

Türkiye tarihine 15-16 Temmuz Şanlı Direnişi olarak geçecek hadiseden çıkartılması gereken çok ders var. Şüphe yok ki ilerde tarihçiler ve sosyal bilimciler vakayı her yönüyle, daha fazla bilgiye dayalı olarak ve derinlemesine inceleyecek. Hadiseyi yakından gözlemeye ve müdahil olmaya çalışmış, onun içinde bulunmuş ve onun bir parçası olmuş biri olarak bazı gözlem ve tespitlerimle çıkarılması gereken dersler hakkındaki fikirlerimi sıcağı sıcağına derlemek istiyorum.

1. En başta yapılması gereken şey olayın niteliğini ve boyutlarını tespit etmek. Bazı edepsiz ve ahlâksızlarla aklını adeta yitirmiş kimselerin iddia ettiğinin tersine, şahit olduğumuz ve içinden geçtiğimiz şey bir tiyatro, mizansen, potansiyel kurban/mağdur tarafından tezgâhlanan bir oyun değildi. Tam manasıyla, dört başı mamur, çok iyi planlanmış ve örgütlenmiş, iç ve dış ayakları hazırlanmış bir darbe teşebbüsüydü. Böyle olmadığını iddia edenlerin bazıları zaten düşük siyasal ahlâk standartlarıyla tanıdığımız kimselerdi diğerleri ise şu iki şeyi birbirine karıştıranlardı: Bir darbenin yapılması ve bir darbe sonrasında gerçekleşebilecek şeyler. Darbe yapılamadığından darbe sonrası kötülükler gerçekleşmediği için darbe teşebbüsü görmezden gelinemez, önemsizleştirilemez. Darbeler birbirleriyle yarıştırılamaz.

Darbe çok iyi planlanmış ve darbeciler gayet iyi örgütlenmişti. Zaten failin bu konudaki tecrübesi ve becerisi malûm. Uygulama büyük ölçüde Balyoz Darbe Planı’na benzemekteydi. Darbeci unsurlar çok disiplinliydi ve psikolojik olarak iyi motive edilmişti. Dış dünyada da gerekli hazırlıklar yapılmıştı. Emir komuta zinciri içinde yapılan bir teşebbüs olmaktan ziyade 27 Mayıs darbesi gibi bir sekteryen kesimin girişimiydi. Ama darbeyi tüm TSK adına yapılıyormuş gibi sunmak için planlar hazırlanmıştı. Üst komuta kademesi etkisiz hâle getirildi. GK karargâhı işgal edildi. Komutanlar esir alındı ve başka yerlere nakledildi. TSK’nin içi iletişim ve haberleşme sistemi kontrol altına alınarak tüm TSK mensuplarını dâhil ve motive etmek için atağa geçildi.

Sekteryen bir teşebbüstü ama hayli geniş ve “ölü gibi itaat” eden, yani askerî itaati aşan bir boyun eğiş mensuplarına yıllarca öğretilmiş bir askerî taban harekete geçirilmişti. Aynı anda pek çok yerde ordu birlikleri kullanıldı. Cumhurbaşkanının kaldığı otel kırk kişilik bordo bereli ekip tarafından basıldı ve bombalandı. Demek ki Cumhurbaşkanı daha en başta öldürülmek veya kaçırılmak istendi. Bu yapılabilseydi darbenin başarılı olma ihtimâli artardı, belki de kesinleşirdi. Kitle iletişim araçları TRT başta olmak üzere denetim altına alınmak istendi. Toplum kaba güç gösterileriyle ve uçaklarla helikopterlerin  toplumu terörize etmesiyle sindirilmek istendi. Polis karargâhları ateş altına alındı. Türkiye tarihinde ilk defa Meclis bombalandı. Kısaca tam bir darbe teşebbüsü gerçekleşti. Darbe sadece yürütmeye değil aynı zamanda yasamaya karşıydı.

Bunun bir tiyatro veya önemsiz, sıradan bir olay olduğunu söylemek için akılsız ve ahlâksız olmak lâzım. Darbe teşebbüsünün AK Parti’ye fayda sağlayacağı kanaatiyle darbe teşebbüsünün sorumluluğunu iktidara yıkmak da ancak mantık yoksunlarının düşünebileceği bir şey olabilir. Bir olayı yarar sağlamak için planlamak ve yapmak ile bir şekilde ortaya çıkmış bir olaydan isteyerek veya istemeyerek faydalı çıkmak ayrı şeyler.

2. Darbe teşebbüsü başarısız oldu. Buna birkaç faktör katkı sağladı. En başta Cumhurbaşkanı, Başbakan ve kabinenin eski zamanlarda olduğu gibi askerî hareketlenme karşısında tası tarağı toplayıp veya meşhur deyişle “şapkayı alıp” gitmemesi belirleyici oldu. Önce Başbakan sonra Cumhurbaşkanı darbeye direnileceğini ilan etti. Özellikle Cumhurbaşkanının çağrısı geniş halk kesimlerini motive ve seferber etti. Milyonlar meydanlara, sokaklara ve özel önemi sebebiyle havaalanlarına koştu. Benim gözlemlerime göre toplumun darbeye karşı kesiminin oranı yüzde 85’ten fazlaydı. AK Parti tabanı şüphesiz en büyük parçaydı. İkinci büyük parça MHP tabanıydı. Ak Partili Kürtlerin tamamı ve HDP’li Kürtlerin hatırı sayılır bir kesimi de darbeye karşı çıktı. CHP tabanı da yine benim gözlemlerime göre en azından yarı yarıya darbeye itiraz etti. Darbeye sessiz destek sunanlar bir miktar CHP seçmeni ile demokrasiyi ağzından düşürmeyen ama demokrat olmayan kimi sol entellektüellerdi. Meselâ, her yerde halk tankların önünü keserken sadece İstanbul Bağdat Caddesi’nde tanklara “geç kaldınız” nidalarıyla alkış tutuldu.

3. Darbeye karşı siyasî partiler genel olarak iyi sınav verdi. AK Parti tabanı ve teşkilâtı bir sivil direniş mekanizmasına dönüştü ve canla başla mücadele etti. Bu bize toplumda karşılığı olan, iyi teşkilâtlanmış partilerin yapabileceği şeyler hakkında iyi bir fikir verdi. MHP tabanı organizasyonda aynı ağırlıkta olmasa da katılımda AK Parti tabanıyla yarıştı. Muhalif partilerin liderleri arasında en hızlı ve net konuşan Devlet Bahçeli oldu. CHP gecikerek, tereddüt ederek ve ilgisiz meseleleri karıştırarak da olsa kafileye katıldı. HDP liderliği de bir süre tereddüt yaşadıktan sonra demokrasiye sahip çıktı. Meclis dışında bulunana Saadet Partisi, Hak-Par ve Hüda-Par da darbe teşebbüsüne karşı açık ve net bir karşı tavır aldı.

4. Medya çok iyi bir sınav verdi. Darbe lehine tavır almadı. En önemlisi televizyonlardı. Halk tv gibi marjinal kanallar dışında tüm televizyonlar ekranlarını halkın direnişine ve darbeye direnen siyasetçilere açtı. Bu sayede toplum hem olan bitenden daha çok haberdar oldu hem de direniş için daha motive duruma geldi. Darbecilerin eskiden olduğu gibi tüm medyayı bir anda tümüyle kontrol altına alması da imkânsızdı. Medyadaki çeşitlilik, adem-i merkezilik ve çoğulluk darbecileri komik duruma düşürdü. Önce TRT’ye odaklandılar. Sonra sanırım hem hayal kırklığından hem de kendileriyle saf tutacağını sandıklarından CNN Türk’e yöneldiler. Bu kanal demokrat bir tavır aldı. Darbeye destek vermedi. Kanalın yayınını zorla kestirdiğini sanan saf askerleri oyuna getirerek ekranlarını açık tuttu. Böylece rezaletin iyice görülmesini sağladı. CNN Türk’ün bu tavrında öyle sanıyorum ki asıl belirleyici olan kanalın genel yayın müdürü Erdoğan Aktaş’tı. Yoksa Doğan grubu mazisi ve mevcut insan kompozisyonu itibariyle darbecilerle iş tutmaya yatkındı.

5. Polis harika bir iş çıkardı. Direndi, silahlı çatışmalara girdi, operasyonlar düzenledi. Ama aşırı ve gereksiz şiddet kullanmadı. Askerlere karşı öfke ve nefretle hareket etmedi. Anayasal düzeni korumaya odaklandı. Daha hafif silahlara sahip olmasına rağmen yarı sivil olmasının zekâsında ve davranış kodlarında yarattığı avantajları ve üstünlükleri kullanarak darbeci birlikleri en az şiddetle ve çoğu zaman barış içinde kucaklayarak etkisiz hâle getirdi.

Polisin bu başarısı bana yıllar önce yaşadığım bir olayı hatırlattı. 2000’li yılların başında Polis Akademisi’nde düzenlenen bir güvenlik sempozyumunda bir oturuma başkanlık yaptım. Bir ara darbelerin nasıl önlenebileceği tartışılırken mealen şunu söyledim: “Darbeleri önlemek sanıldığından daha kolay. Polise darbeye teşebbüs edenleri takip etme, haklarında istihbarat toplama, harekete geçmeye hazırlanırken veya geçtikleri anda yakalayıp adalete sevk etme ve gerekirse silah kullanma yetkisi ve gücü verilirse darbeler biter.” Bu sözlerim üzerine, ara verince yanıma gelen bir polis şefi, “siz ne diyorsunuz, bu iç savaşa yol açar!” dedi. Ben de “açmaz, açarsa da bir defa olur ve bu iş ebediyen biter” cevabını verdim. Şimdi memnuniyetle görüyorum ki Türkiye dediğim yere geldi. İstikrarlı demokrasilerde bu böyle. Yanlış işlere kalkışan ve kendi içinde bunu önleyemeyen askerlere karşı harekete geçirilecek güç polistir. Polis elbette asker kadar silahlı olamaz ama hem nispeten silahlandırılabilir hem de motivasyonları askerlerinkinden daha üstün olabilir.

Altını tekrar çizmek gerekir ki bir demokraside polis askerden her zaman daha önemli ve daha fonksiyoneldir. Bu vaka bunu bir kere daha kanıtladı. Tahminim ve beklentim polis teşkilatını bir taraftan insan haklarına daha duyarlı olacak bir taraftan da darbecilere mücadele dâhil güvenlik işlerini daha iyi yerine getirebilecek şekilde geliştirmenin ülkenin bundan sonra ana hedeflerinden biri olacağı.

6. Darbenin püskürtülmesinin asıl ve gerçek kahramanı topluma oranları %85’i aşan halk tabakalarıdır. Bu insanlar hemen ama özellikle Erdoğan’ın çağrısından sonra sokaklara döküldüler. Zırhlı birliklerin önünü kestiler. Bazı yerlerde sivillere ateş açılmasına, bu yüzden ölümlerin olmasına, başka bazı yerlerde tankların insanları ezmesine rağmen tankların, zırhlı araçların, hatta bombardıman uçaklarının önünü kesmekten vazgeçmediler. Silahlardan kaçmadılar. Tankların önüne yattılar. Üstüne çıktılar. Bazen zor kullanarak ama çoğu zaman sözlerle askerleri ikna edip geri çevirdiler. Silahlarını ellerinden aldılar. Nerede polis ile bir askerî grup arasında fiilî bir çatışma veya çatışma ihtimâli varsa insanlar oralara koştular. Polise manevî destek oldular. Hayatlarını korkmadan tehlikeye attılar. Olaya şanlı olma boyutunu kazandıran da buydu.

Halk birçok yerde destan yazdı. Meselâ 2. Ordu’nun bulunduğu Malatya’da şehir halkı ve belediye tabiri caizse yöneticileri darbeye yatkın orduyu esir aldı. Kışlanın etrafını çevirdi ve tankların çıkartılmasına izin vermedi. Pistleri işgal ederek uçakların korku veya bombalama amacıyla kaldırılmasını engelledi. Bu inanılmaz bir şeydi. Buna benzer şeyler başka yerlerde de oldu. Örneğin İstanbul’da Vatan Caddesi’nde halk tanklı, makinalı tüfekli askerlerle çevrilen ve helikopterlerle vurulan Emniyet Müdürlüğü’ne siper oldu. Ankara Kazan’da ilçe halk, yaklaşık on bin kişi darbecilerin ana karargâhlarından biri olan Akıncı Hava Üssü’ne yürüdü. İçeri girdi. Pisti fiilen ve araçlarla işgal etti. Bu arada 7 kişi öldü. Bundan sonra Ankara’yı bombalayabilen uçakların sayısı 25’ten 3’e düştü. Böylece Kazan halkı  başkenti terörize eden uçakların çoğunun kalkışını engelledi. Yani direniş tam bir halk direnişiydi. Darbeyi asıl püskürten de bu faktördü. Zira halk direnişi hem darbenin gayri meşruluğunu iyice sergiledi hem de bazı askerlerin, özellikle neye alet edildiklerinden haberdar olmayanların, emir alanların aklını, vicdanını hareket geçirdi. Bazı yerlerde halka ateş açıldıysa da birçok yerde bu yapılmadı. Ortalığı kana bulayabilecek askerler silahını halkına ateşlemedi.

Bazı ahlâksızlar halkın devreye girmesini, meydanlara ve sokaklara toplanmasını yanlış buldu. İç savaşa sebep olacağını söyledi. Tam da tersine, halkın katılımı belki de bir iç savaşı engelledi. Bir kere halk devrede olmasa çatışma asker-polis çatışmasına dönüşecekti. Belki de devreye bir noktada darbeci olmayan askerler girecekti. Halk katılımı bunu frenledi. Ayrıca iç savaş olabilmesi için hatırı sayılır bir halk desteğinin darbecilerin yanında olması lâzımdı. Darbeciler geçici de olsa bir otorite tesis edebilselerdi bu ihtimal dâhiline girebilirdi. Bereket versin bu duruma hiç ulaşamadılar ve bir süre sonra komik duruma, hatta terörist durumuna düştüler.

7. Bu olay turnusol kâğıdına dönüşerek gerçekten demokrat olanlarla sözde demokrat olanları ayırt etmemize imkân sağladı. Özelde liberal demokratım genelde liberal demokratım demenin demokrat olmaya yetmediğini kanıtladı. Galiba demokratlığın iki boyutu var: Söz ve icraat/tavır. Demokratım demek kolay ama demokrat olmaya yetmiyor. İnsanlar aynı zamanda tavırlarıyla da test ediliyorlar. 15-16 Temmuz bir demokratlık testiydi ve bu testten geçemeyenler oldu.

Sık sık söylediğim/söylendiği üzere demokrasinin gerçek teminatının okumuş yazmış, entel takınan ve geçinen tipler değil sade, sıradan insanlar olduğu bir kere daha ispatlandı. Sade insanlar darbecilere karşı harekete geçti ve demokrasiyi kurtardı. Bazı aydın tabakaları eminim içten içe büyük bir sevinç ve umutla darbenin başarılı olmasını diledi, bekledi. Kendini tutamayan bazıları bu bekleyişlerini dışarıya da yansıttı.

Münhasıran demokratlık testini kaybedenler ağırlıklı olarak bir kısmı aynı zamanda Kemalist olan solculardı. Bunlar şöyle bir psikoloji içinde: Bu ülkede iyilik –meselâ demokratlık –adına bir şey olacaksa, bizden sadır olur, bizden sorulur. Bunlar diğer zamanlarda demokratlık iddiasını dillerinden düşürmez hatta bunu başkalarını ezme ve dışlama aracına çevirirken darbeye karşı direnişe mesafeli durdu,  sempatiyle bakmadı. Hatta bazıları aklınca katılanları küçümsedi, alaya aldı. Solcuların egemen olduğu odaların, baroların çoğu da aynı tutumu takındı. Böylece Türkiye solunun özde değil sözde demokrat, herkese değil kendine demokrat olduğu bir kere daha tescil edildi.

8. Darbenin siyasetçi, halk, polis, medya dayanışmasıyla bertaraf edilmesi Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açtı. Bu yüzden ben olayı Şanlı Direniş olarak adlandırıyorum. Türkiye demokrasi tarihindeki en büyük başarılar silahla ve şiddetle değil hep barışçıl yollarla kazanılmış. İlki 14 Mayıs 1950 seçimleriyle diktatörlüğün yıkılma sürecine girmesiydi. Sonraki birçok seçim de buna benzer özellikler taşıdı. En son bu olay da öyle. Barışçıl yol kazanıyor, kazandırıyor. Eğer bu direniş 27 Mayıs darbesine karşı gerçekleştirilmiş olsaydı şimdi daha farklı bir Türkiye’de yaşıyor olacaktık. Şanlı Direniş darbe ihtimâlini sıfırlamıştır diyemem. Ordusu olan her yerde darbe tehlikesi vardır. Ancak, artık Türkiye’de darbe ihtimâli eskisine nazaran çok azalmıştır. Darbelerin meşruiyeti erimiş ve halkın darbeye karşı direnmesine destek verecek siyasal kültür değişiminin alt yapısı hazırlanmıştır.

15 Temmuz darbe teşebbüsü bir yönüyle ve bir ölçüye kadar Gezi’nin ve 17/25 Aralık’ın devamıdır. Bu olaylarda da esas boyut demokratik usul kurallarının reddedilmesi ve siyasal iktidarın demokratik siyaset dışı yollarla devrilmesi ve ele geçirilmesiydi. Toplum onlara da geçit vermemişti. Farklı boyutlara sahip olan ve her bakımdan meşruiyet debileri son teşebbüsten daha büyük görünen Gezi ve 17/25 Aralık 15-16  Temmuz direnişiyle daha fazla meşruiyet ve itibar kaybına uğradı.

Gezi ile bir karşılaştırma yapmak bilhassa önemli ve yararlı olabilir. Kabul etmek zorundayız ki Gezi çok yüzlüydü ve protesto hakkının bazen ihlâl edilmesi, ifade özgürlüğünün gösteri yoluyla kullanılmasının yer yer engellenmesi, yersiz ve aşırı polis şiddeti kulanılması gibi boyutları da vardı. Bunlar Gezi isyanlarına bir ölçüde meşruiyet kazandırmıştı. Ama 15 Temmuz darbe teşebbüsünde bu tür sınırlı bir meşruiyet bile yoktu. Ayrıca, katılım tabanları açısından da önemli bir fark vardı. Gezi tabanı en fazla toplumun%25-30’a ulaşabilirdi. Gezi katılımcılarının bir kısmı savunma, nefsi müdafaa şiddetini aşıp saldırı şiddetine başvurdu. 15-16 Temmuz direnişi ise halka karşı daha büyük bir şiddet kullanımına ve şiddet potansiyeline rağmen ağırlıklı olarak barışçıl bir direnişti. Gezi’de polis nadiren zarar verme veya öldürme kastıyla hareket etti. 15-16 Temmuz’da ise direnişçileri bekleyen en yakın tehlike ateşli silahla vurulmaktı. Nitekim vurulanlar, tanklar tarafından ezilenler de oldu. Ama buna rağmen direnişçiler vaz geçmedi ve karşı şiddete başvurmadı. Bazen linç çabaları oldu ama polis bunların çoğunu engellemeyi ve insanları bunu yapmaktan vazgeçmeye ikna etmeyi başardı.

9. 15-16 Temmuz Şanlı Direnişi’nin gerçek ve asıl önemli boyutları gözden kaçırılmamalı. Şüphe yok ki AK Parti’yi ve Erdoğan’ı koruma ve savunma motivasyonuyla hareket eden insanlar vardı. Hatta bunlar çoğunluktu. Ama direnen herkes Ak Partili değildi ve münhasıran Ak Parti ve Erdoğan için direnmedi. Mücadele nihai noktada demokratik kurumları, süreçleri ve kuralları savunanlarla demokratik meşruiyeti hiçe sayan bir üniformalı çete arasındaydı. Benim gibi insanlar için önemli olan meşruiyetin savunulması, darbeye amasız fakatsız, denge hesabı yapmaksızın hayır demekti. Bunu yapmak münhasıran Ak Parti’ye ve Erdoğan’a destek vermek olarak görülemez, görülmemelidir. Bu direniş elbette Ak Parti’yi güçlendirecektir. Ama katılımcılar ve destekçiler sadece AK Parti tabanından gelmediğine ve tüm Ak Partilerin partilerine kayıtsız şartsız destek vermesi söz konusu olmadığına göre darbe teşebbüsünün değişik görüşlerden partilerin, gazetelerin, televizyonların ve kitlelerin işbirliğiyle def edilmesi  Ak Parti’yi daha demokrat bir çizgiye girmeye dahi mahkûm edebilir. Bu potansiyel ve fırsat kullanılmalıdır.

10. Darbe teşebbüsü Batı’nın cehaletini ve önyargısını hatta kötü niyetini bir kere daha ortaya serdi. Bazılarını şahsen tanıdığım kimi Batılılar akla ziyan yorumlar yaptı. Meselâ, Washington Post’ta yazan biri AK Parti hükümetlerinin uygulamalarının isyana zemin hazırladığını söyledi. Bu söylem bize hiç yabancı değil. Türkiye’de de benzeri var ve açıkça darbeciliğe destek vermek anlamına geliyor. Bu kötü niyetli  gazeteye ve darbeyi savunan yazarına bildirmek gerekir ki isyan eden halk değil ordu içinde bir tabakaydı. Yani bir bürokratik isyan söz konusuydu ve kalkışma bu bakımdan Gezi’den kıyaslanmayacak kadar az –aslında sıfır- meşruiyete sahipti. ABD’li bir arkadaşım ise face’e hem de Türkiye’de iken düştüğü notta darbe teşebbüsünün akim kalması yüzünden artık Erdoğan’ı frenleyecek tek güç olan ordunun bir tesirinin kalmayacağını, Erdoğan’ın teokratik bir rejim kurmaya yönelmesinin önünde engel bulunmadığını, muhaliflerin zaten susturulduğunu iddia etmekteydi. Kendisine de yazdım. Çoğu yalan ve saçma. Asıl darbeyi yapan totaliter teokratik bir örgütlenme. Potansiyel ana kurbanı ise demokrat dindar siyasetçiler. Nasıl olacak da teokratik, tüm referansları dinden gelen bir din adamının gizli çalışan ve hiçbir meşruiyete sahip olmayan ekibi darbeyle demokrasiyi koruyucak, izaha çok muhtaç. Türkiye’de demokrasinin ve ifade özgürlüğün sorunsuz olduğu söylenemez. Çoğu eskiden gelen bir kısmı Ak Parti zamanında doğan veya ağırlaşan sorunlar var. Ama Türkiye’de ifade özgürlüğünün hiç olmadığı ve iktidarın asla  eleştirilemediği iddiası koskoca bir balon. ABD ve İngiliz medyasını bilen biri olarak iddia ediyorum ki Türkiye medyasında iktidara ABD ana akım medyasına yapılamayacak eleştiriler yapılabiliyor. Tek sorun iktidar değil, problemin en az o kadar önemli bir parçası da  muhalefetin eylem ve dil olarak demokratik sınırlar içinde kalmayı reddetmesi.

Batılılar niçin eskiden beridir bu yanlışlara düşüyor? İki sebep görebiliyorum. İlki onlara akan bilgiyle alâkalı. Kendi tecrübelerimden biliyorum. Doğru ve yeterli bilgi aktarıldığı  zaman birçok Batılı yanlış duruşunu düzeltiyor. Ama bu zor oluyor çünkü Türkiye hakkında  bilgi Batı’ya neredeyse tamamen PKK ve/veya Gülen Cemaati kanallarından akıyor. Batı’yı bilgilendirme ve etkilemede Mustafa Akyol’dan özellikle bahsetmeliyim. İç kamuya yönelik olarak daha makul, mutedil ve dürüst yazılar yazan Akyol sıra dış dünyaya gelince kaleminden kan damlayan ve Batı’ya Ak Parti’yi radikal İslamcı, Gülencileri ılımlı Müslümanlar olarak sunan bir cengâvere dönüşüyor. Bu gibi yazarları dengeleyecek yazarlara ihtiyaç var. Ama bunların da işi zor çünkü Batı medyası Türkiye lehine değil aleyhine yazıları yayınlamaya teşne. Akyol’un böyle yazmasının sebeplerinden biri de yazılarını yayınlatabilme isteği. İkinci sebep önyargı, kibir ve küstahlık. Bazı Batılılar Müslümanları arkaik, “Batılı” değerleri anlayamayacak ve yaşatamayacak, bu yüzden sopa ile Batı çizgisinde tutulması gereken topluluklar olarak görüyor. Nitekim 15-16 Temmuz’da darbecilerin kesin olarak kaybettiği anlaşılıncaya kadar Batı’nın ana merkezlerinden açık, net ve seçilmiş hükümete ve parlamentoya koşulsuz destek veren açıklamalar gelmedi.

11. Türkiye solunun sınıfta kaldığını yazdım. Peki liberallerin karnesi nasıl görünüyor? Buna da bir bakalım. Tabiî liberal deyince nerede durduğu ve hangi değerlere uyduğu belirsiz, kalıptan kalıba, şekilden şekile girmekte mahir, ciddiye alınacak bir fikir birikimi bulunmayan, liberal olmaktan ziyade seküler modernist ve Batıcı tipleri anlamamak şartıyla. Liberallerin karnesi incelenecekse şüphesiz önce ana liberal kuruluş olan ve bir şekilde diğer tüm liberal kişi ve gruplara kaynak teşkil etmiş Liberal Düşünce Topluluğu’na bakmak lâzım. LDT emir komuta zinciri içinde hareket edilen, görüşlerin bir merkezden şekillendirildiği ve her zaman her meselede kollektif bir duruş ortaya koyan bir kuruluş değil. Daima kollektif bir kimlik yansıtmaya karşı. Her LDT üyesi ne düşüneceğine ve nerede nasıl duracağına kendisi karar verir. Ancak bazı özelliklerini ve boyutlarını yukarıda anlattığım son darbe teşebbüsünde LDT mensuplarının demokratik meşruiyetten, seçilmiş hükümetten ve parlamentodan yana tavır alması ve darbeye, darbecilere karşı çıkması beklenirdi. Öyle de oldu. Bundan sevinç ve gurur duyuyorum. Diğer bir kuruluş LDT’den ayrılan bazı arkadaşlar tarafından kurulan ÖAD. Bu kuruluş da başlangıçta biraz yalpalar gibi olmasına rağmen doğru yerde durdu ve demokratik meşruiyeti bürokratik darbeciliğe tercih ettiğini açıkladı. Ne yazık ki ÖAD’nin bazı üyeleri aynı basiretli duruşu sergileyemedi. Amalarla ve zamansız dengeleme çabalarıyla adeta darbeye dolaylı da olsa onay verir pozisyonda kaldı. Takip ettiğim kadarıyla liberal camiada başka bir net, tanımlanabilir kurumsal duruş görmedim. Ama liberal camiaya yakın olan Genç Siviller ve PODEM’in de darbe karşıtı bir tavır aldığını not etmeliyim.

12. Büyük bir badireyi atlattık. Tarihî bir olayın parçası olduk. Şimdi darbecilerin cezalandırılması lâzım. Sağdan soldan “idam edelim”, “kafalarını gövdeleri üzerinde bırakmayalım” nidaları, çağrıları geliyor. Öfkeyi anlıyorum. Ama öfke adâlet ve hakkaniyet terazisinin sapmasına sebep olmamalı.  İsnat edilen suç ne olursa olsun herkes ama herkes âdil bir şekilde yargılanmalı. Hiç kimse yeterli savunma hakkından mahrum edilmemeli. Yargılamalar alenî olmalı. Suçu ispatlananlar idam yerine kanunlarda mevcut cezalarla cezalandırılmalı. Unutmayalım ki ceza yargılaması bu işin tamamı değil bir parçası. Mahkûmiyetin bir kısmı da manevî, toplumsal. Hem masumları cezalandırmamalı hem de aşırı cezalandırmalarla suçluları mağdur durumuna düşürmemeliyiz.

13. Şanlı direniş gerek Türkiye gerekse dünya siyasî kültürüne bir darbeye nasıl sivil cevap verilebileceği, darbelerin nasıl engellenebileceği hakkında çok ders alınacak bir örnek teşkil edecektir. Türkiye’nin siyasî kültüründe darbe karşıtlığı derinleşecek ve bu kültür hem orduyu hem polisi müspet istikamette etkileyecektir. Böylece daha iyi bir demokrasiye sahip olma şansımız artacaktır.

14. Son olarak bazı şahsî notlar. Olay gecesi sabaha kadar pek sevmediğim, alışık olmadığım ve sık sık yapmayı da istemediğim biçimde bilgisayar başında, sosyal medya üzerinden darbe teşebbüsüne ve darbecilere karşı mücadele ettim. Daha ilk dakikasından itibaren teşebbüse karşı durdum. Tablonun iyice ortaya çıkmasını, kuvvet dengesinin netleşmesini ve darbecilerin kaybedeceğinin kesinleşmesini beklemedim. Üzerime düşeni yaptığımı düşünüyorum, rahat ve müsterihim. Bunu sadece ahlâkî ve demokratik bir görev olarak değil aynı zamanda kendimi ve ailemi koruma refleksi olarak yerine getirdim Darbenin başarılı olmasının hayatımın mezarda veya hapishanede noktalanması anlamına geleceğini bilmekteydim. Bereket versin toplumun sağduyusu ve cesareti ağır bastı ve korktuğumuz olmadı. Bu surette darbeye direnişe verdiğim destek demokrasiye, demokratik meşruiyete ve demokratik usul kuralarına verilmiş bir destektir. Bunu yapmış olmam iktidarı fikir ve icraat bazında eleştirme hakkımı elimden almaz. Eleştiri hakkım elbette baki. Ancak, daha önce de söylediğim ve yaptığım üzere, ben toplu/toptancı değil tekil olarak, gerek düşünce gerek icraat bazında ve ontolojik değil siyasal eleştiri yaparım. Şimdiye kadar böyle oldu bundan sonra da böyle olmaya devam edecek.

Kemalizm niye kaybetti? – Ceren Kenar

Hatırlayalım, çok uzak zamanlardan bahsetmiyoruz. Türkiye Cumhuriyetinin “ana ideolojisi” olan Kemalizm nasıl kaybetti? Birçok sebep sayılabilir Kemalist vesayetin Türkiye siyasetinde kurumsal olarak gerilemesini açıklamak için. Ancak muhtemelen en güçlü sebep Kemalizm’in bir iktidar alternatifi olmaktan çıkıp, 3. dünyacı, dünyadan ve gerçeklikten kopuk, dışlayıcılığını iyice vurgulamaya tercih etmeye başlayarak “ulusalcılık” adı verilen bir garabete dönüşmesi oldu.

Kemalizm aslında ideolojik olarak kaybetti. Makul olma kaygısından vazgeçti. Bir devlet ideolojisi olmaktan çıktı ve tuhaf bir protest hareket hâline geldi. Entelektüel ve kültürel üstünlüğünü kaybederken hırçınlaştı. Kapsayıcı bir şekilde kendini değişen dünya dinamiklerine adapte etmek yerine, içine kapandı. Fabrika ayarlarına döndü. 2000’lerin Türkiye’sini “millî mücadele” stratejileri ve ideolojisi ile yönetmeye talip oldu. Ve kaybetti.
Ulusalcı ideoloji bir parodi idi. Argümanlarını ciddiye alıp tartışmak bile mümkün değildi. Kemalizmin ideolojik lümpenlikte dibe vurmuş bir varyasyonuyken, birden tüm Kemalist doktrini esir aldı.

Fantastik komplo teorileri, ırkçılık üzerinden itibarsızlaştırma kampanyaları üzerinden çarpışa çarpışa geri çekilen, mevzi kaybeden Kemalizm’in yenilgisi “onurlu mağlubiyetler” kategorisinde olmadı bu yüzden. Okuyanın ağzında kekremsi bir tat bırakan, çoğu zaman ürkütücü ama bazen de komik teoriler ile tarihin karanlık bir odasına hapsoldu.

Neler söylenmedi ki ulusalcı kanaat önderleri tarafından…

Rahşan Ecevit, Güneydoğu’da İsraillilerin toprak alarak burayı da Filistin gibi ele geçireceklerini iddia etti…

Bu dönemde AK Parti’yi “Kürtleştirme” ve Kürtçü gösterme, ulusalcılığın “anti-AKP” diskurlarının en güçlülerinden oldu. Başbakanın danışmanlığını yapan Cüneyt Zapsu, Egemen Bağış ve Ömer Çelik’in Kürtlükleri ağızlara pelesenk oldu, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bu şekilde güdüldüğü, yönlendirildiği ortaya konmaya çalışıldı. Cüneyt Zapsu’nun ise Bedirhani kökeni ise Botan Beyi Bedirhan Beylerinin Osmanlı’ya “isyan ettikleri” hatırlatılarak özellikle vurgulanmıştı. Zapsu, anne tarafının Rumelili olduğunu hatırlatarak kendini savunsa da, ulusalcıların gözünde özel bir konum edinmişti. Elbette, Zapsu’nun aynı zamanda Erdoğan’ın ABD bağlantılarını sağlayan ve ABD’yle ilişkilerini yürüten bir isim olması, onun Kürtlüğünün doğal neticesi olarak aynı zamanda ABD’nin uzantısı olarak konumlandırılmasını sağlayarak ulusalcı zihniyete “mükemmel komplo” imkânı sunmaktaydı. Yalçın Küçük’e göre aynı zamanda “İbrani asıllı” olduğunu da iddia ettiği Zapsu “Siyonizmin Türkiye komiseri Wolfowitz[‘in]… iki en yakınından” biri idi. Bu kurguda Tayyip Erdoğan bir kuklaydı. Kuklacı ABD, kuklanın ipleri ise onun dört tarafını sarmış “Kürt danışmanlarındaydı.”

Bu dönemde “AKP-ABD-Kürtlük şeytan üçgeni” içine Yahudilik ve İsrail de eklenecekti. AK Parti, ulusalcı muhayyilenin gözünde ABD maşası olduğu kadar İsrail’in de maşasıydı. Özellikle 2004 yılında ABD’deki en etkin Yahudi örgütü “İftirayla Mücadele Birliği” (Anti-Defamation League) tarafından Holocaust’a karşı Yahudilere sahip çıkanlara verilen Cesaret Ödülü’nü II. Dünya Savaşı’ndaki tavrı ve Türk diplomatlarının yardımlarına binaen “Türkiye halkı” adına Tayyip Erdoğan’a vermesi, ödül Erdoğan’ın şahsına verilmiş gibi sunularak Erdoğan’ın Yahudiliğe ve Siyonizme hizmetinin ispatı olarak yansıtıldı. İnternet videolarından bloglara bir ulusalcı kült oldu. Bu ödül Yahudilere soykırım sırasında yardım etmiş Yahudi olmayanlara verildiği hâlde, Erdoğan’ın “bu ödülü alan tek Yahudi olmayan kişi” olduğu iddiası bu şehir efsanesinin öldürücü darbesi oldu.

Türkiye’de bu dönemde en önde gelen ulusalcı nefret imgelerinden olan ve aşağılayıcı bir şekilde “aşiret reisi” olarak bahsedilen Barzani de bu kampanyadan payına düşeni aldı. Önce uyduruk bağlantılar ile Barzani’nin Yahudi olduğu “kanıtlandı”. Daha sonra Türkiye’nin Irak Kürdistan’ı ile geliştirmeye çalıştığı ilişkiler Irak Kürdistan’ı İsrail bağlantısı ile açıklandı.

Ulusalcılığın komplocu zihniyeti sadece siyasetle sınırlı kalmayacaktı. 2009 sonbaharında Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ile ilgili yönetmeliğin hazırlanmasıyla bu konuda da ilginç teoriler ortaya çıktı. “GDO bir silahtır ve egemenliğimizi yok etmeye yöneliktir”, “Amaç gıda açlığı ile dünyayı terbiye etmektir” argümanları ile “Gıda emperyalizmi” ulusalcı jargonun popüler terimlerinden biri hâline geldi. Bu hormonları (ve tohumları) kullandırtarak İsrail’in Türkiye’de ekili alanları çoraklaştırma projesi uyguladığından, hormonlu sebzelerin iktidarsızlığa ve kısırlığa neden olarak Türk nüfusuna karşı bir tehdit oluşturduğuna sayısız komplo teorisi üretildi. İlluminati’nin ya da dünya kartellerinin/Batı’nın gelecekteki kaynak ve gıda kıtlığına karşı tedbir olarak dünya nüfusunu iki milyar azaltmaya karar verdiği ve bu doğrultuda salgın hastalıklar yaydığı gibi ithal biyolojik komplolar da çeşitli ulusalcı cenahlarda ilgi gördü. Oktay Sinanoğlu’na göre “Bir avuç insanlık düşmanı küresel Kraliyetçi… dünya nüfusunun azaltılmasını kendilerine… amaç edin[miş,] hastalık taşıyan bozuk ilaç ve aşılarla da insanlar… toplu hâlde hasta edil[mişlerdir.]”

Ulusalcılığın en gözde hedefi ise Sabetaycılar oldu. Sabetaycılık ulusalcılar için açıktan Yahudi olmayan kişileri de itibarsızlaştırmak için mükemmel bir araç oldu. Başta Yalçın Küçük ve Soner Yalçın Sabetaycı avına çıkarken, ulusalcılar “liberal hainler”i Sabetaycı olmakla teşhir etmekle kalmamışlar, bizzat İslami kesimin kanaat önderlerini, şeyhleri ve önde gelen bazı AKP’lileri Sabetaycı, Soner Yalçın’ın verdiği isimle “Beyaz Müslüman” olarak itham etmeye başlamışlardır.(*)

Kemalizm’i eleştiren, AK Parti’yi öven isimlerin şecereleri çıkartıldı ve hepsinin Yahudi olduğuna kanaat getirildi.

Türkiye değişiyordu ve Kemalizm demode hâle geliyordu. Ulusalcılar bununla mücadele yöntemi olarak Kemalizm’i sorgulamak ve bir revizyon arayışına gitmektense, komplo teorilerinde medet umdular. İdeolojik hasımlarına argümanla cevap vermek yerine ulusalcılar belaltı salvolar ile itibarsızlaştırma kampanyasına dahil oldular. Ve kaybettiler.

Zira Türkiye halkı dünyaya entegre olmak istiyordu, demokratikleşme talep ediyordu. Bazen TSK’ya bağlı Psikolojik Harp Dairesi Başkanlığı tarafından üretilen bu komplo teorilerine, bu itibarsızlaştırma kampanyalarına itibar etmedi sağ seçmen. Tarihi anlatısında NATO üyeliğini büyük bir başarı olarak gören Türkiye sağı için bu 3. dünyacılık çekici gelmedi.

Şimdi de gelmesi için bir sebep yok.

Türkiye zor bir bölgede, son derece inişli çıkışlı bir dönemi atlattı. Bu süreçte belli güçlerle ihtilaflar yaşadı, bazılarını çözdü, bazılarını minimize etmeyi başardı.

İçeride ve dışarıda siyasi mücadelenin tonu sertleşirken, AK Partiyi temsil eden kanaat önderleri de bu çatışmada elbette mevzi aldı.
Fakat bu mevzi alma işini fazlasıyla abartanlar Kemalizm’in yaşadığı akıbeti hatırlatmıyor değil.

Hükümet temsilcilerinin toplumsal uzlaşı mesajı verdiği bir dönemde, çatışma ve kavga dışında bir yol önermeyenlerin yukarıdaki ibretlik kıssadan alacağı dersler var gibi görünüyor.

…..

(*) Bu minvalde Doğan Gürpınar’ın Ulusalcılık üzerine yapılmış nadir çalışmalardan olan ve Kitap yayınlarından çıkan “Ulusalcılık-İdeolojik Önderlik ve Takipçileri” önemli bir kitaptır.

Türkiye Gazetesi, 11.07.2016

Antidepresanlar

0

Antidepresanlar Hangi Durumlarda Kullanılır?

– Depresyon

– Panik Bozukluk

– Agorafobi

– Sosyal Kaygı Bozukluğu (Sosyal Fobi

– Obsesif Kompulsif Bozukluk

– Travma Sonrası Stres Bozukluğu

– Genelleşmiş Kaygı (Anksiyete) Bozukluğu

– Hastalık Hastalığı

– Psiko-somatik Hastalıklar

– Kanser başta olmak üzere, birçok fiziksel hastalığa eşlik eden depresyon ve kaygı bozukluklarında

– Alkol ve madde kulanım bozukluğu sonucu gelişen depresyon ve kaygı bozukluklarında

– Ağır geçen “Adet öncesi gerilim” durumlarında,

– İnternet, kumar, aşk, pornografi ve yalan söyleme bağımlılıklarında

– Psikoz hastalarında (şizofreni gibi…) gelişen depresyon durumlarında

– Hamilelik ve doğum sonrası dönemde gelişen depresyon durumlarında,

– Arka planda kaygı ya da depresyon olup, kliniğe kekemelik ya da tik bozukluğu gibi yansıyan bazı durumlarda kullanılır.

Antidepresanlar Ne Süreyle Kullanılmalı?

Antidepresanın ne amaçla kullanıldığına, psikiyatrik tablonun derecesi ve süresi, tekrar edip etmediği, genetik bir yatkınlığın olup olmaması, eşlik eden başka ruhsal ya da fiziksel bir hastalığın olup olmadığı, psiko-sosyal stresör faktörlerin olup olmaması ve derecesine göre süre değişir. Gittiğimiz hekimle bunları detaylı konuşup, ona göre süreyi tahmin etmek gerek. Her bireyin yukarıdaki parametreleri farklı olduğu için tedavi süresi de farklıdır.

Antidepresanları Hangi dozda Kullanmalı? Ne Zaman Değiştirmeli ve Ne Zaman Kesmeli?

Mümkün olduğu kadar düşük doz başlayıp, yavaş yavaş tedavi dozuna doğru çıkılmalı.

Her bireyin ve her hastalığın tedavi dozu değişkenlik gösterebilir. Ama ilaçların maksimum çıkılabilecek dozları sabittir. Bunun aşılmaması gerekir.

Bir diğer önemli kural tedavi dozunda ve tedavi süresince (yeterli süre) ilaç kullanılması gerektiğidir.

Bir ilacın iyi gelip gelmediği, tedavi dozunda kullanılmak koşuluyla, en aşağı iki ay süresince kullanılmasıyla anlaşılır. İlaçlar zaten iki üç haftada ancak etki etmeye başlar. Bu nedenle, ciddi uyumu bozan bir yan etki yoksa ilacı 2 aydan önce değiştirmemek en iyisidir.

Bazen iki üç denemede de sonuç alınamayınca, tedavide farklı kombinasyonlar, güçlendirme yöntemleri devreye sokulabilir. İki antidepresan beraber verilebilir. Vitamin, omega 3, tiroid hormonu gibi farklı seçenekler de düşünülebilir. Çok dirençli durumlarda, yani hiç yanıt alınamayan durumlarda elektro Şok yöntemi, TMS gibi yöntemler devreye sokulabilir…

İlacı kesme durumuna çok ciddi karar vermek lazım. Yukarıda saydığım parametreleri dikkate alarak karar vermek gerek. Bazı hastalarımız, birazcık düzelince, bizlere danışmadan ilaçlarını azaltabiliyor ya da kesebiliyorlar, birkaç hafta ya da ay sonra hastalık geri gelebiliyor. Bu ilaçlar çok güvenli ilaçlardır. Uzun yıllar, hatta gerekiyorsa ömür boyu da kullanılabilirler.

Keserken acele etmeden ve yavaş yavaş azaltarak kesmek doğrudur. Kesilme sendromuna karşı geçici, yardımcı ilaçlar gerekiyorsa kullanılabilir…

Antideprasanların Olası Yan Etkileri

Antideprasanlar günümüzde en sık kullanılan ilaçlar arasına girdi. SGK verilerine göre; 2008’de 17 milyon kutu olan sayı 2013’te 38 milyon civarına çıkmış. Hasta müracaatları da üç katına çıkmış…

Ne kadar yerli yerince kullanılıyor bu tartışmaya girmeden; başlarken, kullanırken ve keserken ortaya çıkabilecek olası yan etkilerinden söz etmek istiyorum. Özellikle, sık kullanılan yeni kuşak ilaçlarla ilgili bilgi vereceğim. Tabiî ki, bu yan etkilerin çok sık olduğu ve herkeste görülebileceği demek değildir.

  • Başlarken olası etkiler: 

Aşırı serotonin (halk arasında mutluluk hormonu deniyor) salgılanması sonucu; ateş basması, terleme, yanma, sıkıntı, huzursuzluk, yerinde duramama, kaygı, kendine ve çevresine yönelik şiddete eğilim, mide-bağırsak sisteminde hızlanma, bulantı, kusma ve ishal durumları. Hasta kaygılıysa, kaygısı daha da şiddetlenir. Tedavi uyumunu bozan bu duruma “serotonerjik sendrom” denmektedir. İlacı hemen kesmek en iyisidir. Bazı hekimler bu yan etkilerin baştan olmaması için ya da ortaya çıktığında geçici olarak yeşil reçete ilaçları verebilirler, bu da tercih edilebilen bir yöntemdir.

  • Antidepresanları kullanırken çıkabilecek yan etkiler:
  1. İlk etapta çıkabilecek yan etkiler:

– Birinci madde de söz ettiğim “serotonerjik sendrom”

– Aşırı esneme, diş sıkma, halsizlik, uykuya meyil ya da uykusuzluk, baş ağrısı, hafif bulantı ve iştahsızlık

  1. Alışıp kullanmaya devam ederken çıkabilecek yan etkiler:

– Tatlıya karşı aşırı istek duyma, aşırı yemek yeme ve kilo alımı

– Küçük bir kesimde ise iştah da azalma ve kilo kaybı

– Cinsel isteksizlik, orgazm olamama, erkeklerde ereksiyon sorunu ve boşalamama.

– Geçici unutkanlıklar, dalgınlıklar.

– Umursamamazlık, aşırı rahatlık, kafayı bir şeye takmama hali,

– Cesur, pervasız, bazen patavatsız olma durumları,

– Aşık olma istekleri,

– Kişide duygudurum bozukluğu eğilimi varsa “Manik Atak” ortaya çıkabilir. Aşırı konuşma, aşırı enerjik olma, uykusuzluk, aşırı özgüven, sürekli gezme-tozma, eğlenme hali, aşırı para harcama, karşı cinse ilginin artması, seksüel istekte aşırı artış ortaya çıkmışsa, bu ilaca bağlı manik ataktır. Mutlaka ilacın kesilmesi gerekir ve doktorla hemen irtibat kurulmalı. Ailesinde manik atak yaşayanların antidepresanları mutlaka doktor eşliğinde dikkatli kullanmaları gerekir.

– Uzun süreli kullanımlarda, özellikle kadınlarda kemik erimesi,

– Bazen adet düzensizlikleri,

– Çenede kasılma, diş sıkma ve gıcırdatma,

– Kabızlık, aşırı terleme, görmede bulanıklık,

– Bazı ilaçlar tansiyonu yükseltebilir. Tansiyonu yüksek olan hastalarda içeriğinde Wenlafaxin, Duloxetin ve Paroxetin olanlar yerine başka ilaç tercih edilmelidir.

– Uzun süreli kullanımlarda; ilaca karşı bağışıklık gelişebilir. Etkisini yitirebilir. Hatta şikâyetlere sebep olabilir. Hastalık tekrarlayabilir. Bu durumda da ilacı kesip başka ilaca geçmek gerekir.

3- İlacın Birden Kesilmesinin Yol Açtığı: “Kesilme Sendromu”:

Bazı hastalar “iyileştim” düşüncesiyle “pat” diye ilacı keserler, bazen de tecrübesiz doktorlar “pat” diye keserler. Yüzde 5 kadar hastada bir şey olmaz. Geri kalanlarda şu belirtiler olabilir: Şiddetli baş dönmesi, başta elektriklenme, baş ağrısı, tansiyon yükselmesi, aşırı duygusallık, ağlama, sinirlilik, tahammülsüzlük, Şiddete eğilimde artış, hatta intihar ya da cinayet işleme davranışı, bulantı kusma, iştahsızlık, yorgunluk, kramplar, uyuşma ve karıncalanmalar, ateş basmaları olabilir. Bu ciddi bir durumdur. Onun için asla ilaçlar birden kesilmemeli! (Bunun bir istisnası Prozac’tır.) Böylesi durumda hemen aynı ilaç alınırsa tablo bir iki günde düzelir…

Antidepresanlarla İlgili Dikkat Edilmesi Gereken Başka Hususlar:

–           Doktor önerisi olmadan asla kullanılmamalı,

–           Asla birden kesilmemeli,

–           Tedavi bitmeden ilaç bırakılmamalı,

–           İlaçlar bağımlılık yapmaz.

–           Hiçbir organ ve sistemde hasar meydana getirmez.

–           Bütün yan etkiler geçicidir, kalıcı değildir.

–           İlaç kullanırken mutlaka, iyi de olsak belli aralıklarla doktorumuzla görüşmeliyiz.

–           Uzun süreli kullanımlarda yıllık kontrol yaptırılmalı.

–           Başka ilaçlar kullanacaksanız, mutlaka doktorunuza danışmalısınız.

–           Antidepresanlar; bağışıklık sistemini güçlendirir. Kanser dahil birçok hastalığın oluşumun engelleyebilir veya hafif atlatmanıza vesile olabilir.

–           Antidepresanlar arada bir kullanılacak ilaçlar değildir!

–           Gerekirse, tıpkı tansiyon şeker ilaçları gibi ömür boyu da kullanılabilirler.

İnsaf

Doksanlı yıllarda çocuk olmak demek Pazar günleri akşamüstü banyo yaptıktan sonra anneniz saçınızı kuruturken “Bizimkiler” izlemek demekti.

O yüzdendir ki, bazı toplumsal olayların anlaşılmasında “mahalle” metaforunun kullanılmasının belirli bir neslin daha rahat kavraması için gerekli olduğunu düşünüyorum. Lütfen aşağıdaki durum betimlemesini bazı şeyleri size ancak metafor ile anlatabilecek kadar dehşete düşmüş olmanın özeti olarak ele alın. Zira bir kısım insanın hayatının tehdit edilmekte olduğu bu kadar vahim bir olaya yönelik sarf ettiğiniz cümleler “önce kendi insanımız” diye başladıkça beni sizden de, kendi insanımızdan da, kendimden de soğuttu.

Zamana yenik düşmemiş, zamanla genişlemiş, belki biraz değişmiş ancak köklerinin izlerini taşıyan bir mahalleyi gözlüyor olduğumuzu düşünelim. Başından sonuna kadar bir anda gözlememizin zor olacağı kadar uzun ve katmanlı bir mahalle olması da cabası olsun. Bu mahallenin bazı binalarında yaşayanlar aynı dili konuşuyorken yanyana düşen tüm binalarda ortak bir dilin olduğunu söylemek güç. Ancak aynı mahallede yaşamanın getirdiği ortak bir anlayış mahallenin kurulduğu ilk güne nazaran daha da kuvvetli.

Mahallenin oturaklı binalarınca hâlâ “gelişmekte olan” bir bina Türkiye. Bir tarafı son derece “modern” esintilere sahip, binanın temellerine baktığınızda köklerinin sağlam olduğunu ancak ilginçtir ki her bir katının diğer kat sahiplerine adeta inat edermişcesine farklı tasarlandığını görüyorsunuz. İçindeki farklılıklara rağmen gerçekten de gelişmekte olan bir bina ama bu. Tarihsel olarak bakılınca bazı kat maliklerinin yöneticiyi indirmek için güvenlik görevlileri ile bir oldukları zamanlar unutulmamış, kapıcıların eşlerinin kıyafetinin tüm apartmana dert olduğu, kapıcılıktan öteye gidilmesine izin verilmeyen bir kesimin çalışması ile son 15 yıldır gelişmekte olan bir bina. İşte ne olduysa o son 15  yılda olmuş, mahalledeki futbol maçlarında, güzellik yarışmalarında, düzenlenecek oyunları hangi binanın üstlenmesi gerektiğinin belirlenmesinde diğer binalardan farklı olarak tüm binanın birlikte hareket etmeye başlamadığı görülmüş.

“Mahalle” kavramının insana bir huzur verdiğinin farkındayım ama bu tür bir metaforda huzurun karşılığı yok, unutmayın. Mahallenin bir tarafı her daim bir dinginlik içinde yer alırken bir tarafı hep alevlerle ayakta. İşte “Türkiye” binasının nev-i şahsına münhasır özelliklerinden bir diğeri de burada ortaya çıkıyor. Binada yetişmekte olan gençlere öğretmenlerinin tarih dersinde tıpkısının aynısı olacak şekilde tekrarladığı gibi: “Türkiye jeopolitik konum açısından oldukça önemli bir yere sahip.” Binanın içinde yetişen bir çocuk şanslı gerçekten. Daha kuzeydeki çocuklar gibi sakinlikle, akşam aileleri ile eline çekirdek alarak izlemiyor mahalle savaşlarını. Yanıbaşındaki bina yandıkça onun da yüzü alazlanıyor çünkü.

Ne kadar uzaktan bakmaya çalışılırsa müdahale edilecek durumlar, bir o kadar yakınlaşıyor. Mahallenin görmezden geldiği, kendi binalarını koruyabilmek için adeta yarattığı bir zorbanın elinden kaçanlar dayanıyor nev-i şahsına münhasır binamızın kapısına. Herkes binanın içinde. Aşağıya inip çekirdek çitlemiyorlar, kabul. Ama giriş katının altında durmuş bakıyorlar hep beraber. Bir televizyon ekranı parlaklığında olan giriş katının camının dışında insanlar birbirini kesiyor. Düşmüş bir varil bombasından bacakları kopmuş oğlunu en azından dönebildiğinde bulabilmek umudu ile mahallenin arka sokaklarına gömmeye çalışan bir baba görünüyor. Yan binadan binamıza yollar çetin, tam binaya vardığında karnındaki bebeği yolda ölü doğuran kadın eli ile çalıyor kapıları tek tek. Bu arada bazılarının nefret ettiği, bazılarının sevdiği, bazılarının da nefret edenlerin şerrinden tırstığı için sessizce beğendiği apartman yöneticisi diyor ki: “kapıları açalım”. Kapıları açalım çünkü inşaa ettiğimiz bu yeni binanın köklerinde çalıştı o yollarda helak olanların dedesi.

Kendisiyle aynı kata son yıllarda taşınmış olan “görgüsüz” ailelere benzerliği ile iyice nefret ettiği yöneticinin bu söylemine karşı çıkıyor apartmanın aileden gedikli olan cenahı. Hoş onlar yönetici ne dese karşı çıkıyorlar ama bu sefer ilginçtir o yöneticinin seçilmesinde önayak olan, katları hızlıca tırmananlar da kendilerinden yıllarca tiksinen diğer kat maliklerinin cümlelerini kullanıyor “Suriye” binasından zorla kaçmak zorunda kalanlar için. “Binalarının kıymeti yokmuş demek ki.”, “Terk etmek yerine savaşmalılardı.” Allahtan binanın içi ferah, her fikri duyan ama köklerini unutmayan duvarları var. Binanın arka bahçesinden kaçak girmeye çalışan, balkonlardan düşerek hayatını kaybedenleri ön kapıdan almaya başlıyorlar. “Türkiye” kişileri almaya devam ettikçe ve bu binadan Batı’ya doğru olan köprüden geçiş iznini alamadıkça bu insanlar fark ediliyor ki hayat değişiyor.

Bu sefer yönetici: “Birlikte yaşamaya alışalım.” diyor. Çok değil bundan 100 yıl önce “Kafkasya” veya “Balkanlar” bölgesinden bu binaya “Suriyeli” binasının sahip olduğu ortak köklere atıfla sığınan hadsizler palazlanıyor ilk önce. Misafir misafiri sevmezmiş doğru. Size ne oluyor denmesine kalmadan, kendi dedelerinin hikâyelerini hatırlamadan “kaçmasalardı, savaşsalardı” nidâları sarıyor afakı.

Binanın gitgide kalabalıklaşıyor olduğunu zanneden (halbuki bina hep kalabalıktı ancak baygın bakışları ile yalnızca kendileri ile aynı katları paylaşanları görebildi bu gözler) üst kat komşuları ise “ay tamam kapının girişine sığındılar, bahçelerde yattılar ama yani bina kokuyor yeaa” dışında sürece dair dişe dokunur bir cümle sarf edemiyor. Ama daha demin de gördüğümüz gibi, en şaşırtıcı olanı kâh şivesinden, kâh kökenlerinden, kâh binanın üzerine temellendiği tekkelere gönülden bağlılığından dolayı yıllarca dışlanan üst katlatın yeni malikleri. Onların nefretlerini açıklayacak bir toz dahi yok bu binada.

Kapının önünde ölmekte olan o insanlar yüzleri unutulmayacak kadar kısa bir zaman önce bu binadaydı.

Kapının önünde ölmekte olan insanlar yine bu binada olacak. Belki daha geniş, daha katmanlı ve daha renkli olacak bu bina kimbilir. Böylelikle yeni katlarının daha sağlam olmayacağını kim iddia edebilir?

Kapınızın önünde insanlar ölüyor.
Kendinize gelin.

Suriye Kökenli Türkiye Vatandaşları

Siyaset bilimine giriş dersinin ilk konularından biridir ‘vatandaşlık.’ Çok basit ve teknik sayılabilecek bir konudur esasında. Özetle, devlet ile birey arasındaki ilişki olarak tanımlanır. Bu ilişki özelde, hak ve ödevler üzerine kuruludur.

Bazılarımız kutsal ya da amaçsal anlamlar yüklemeye çalışsa da bir devletin, egemenliği altında bulunan topraklarda yaşayan bireylerle kurduğu vatandaşlık ilişkisi aslında oldukça araçsal bir durumdur. Diğer bir deyişle, bu bir sözleşme halidir. Devlet, hak ve özgürlüklerini korumayı yükümlülük olarak üstlendiği bu sözleşmenin diğer tarafı olan bireyden buna karşılık, vergi vermek ya da yasalara uymak gibi belirli ödevleri yerine getirmesini bekler.

Tabiî tarihsel serüveni içerisinde ‘vatandaşlık’ her zaman bu bağlamda görülmedi. Bazı devletler tarafından çeşitli ırksal, etnik veya kültürel yorumlarla ele alınıp bunlara uygun şartlara bağlandı. Örneğin, ırksal aidiyet, etnik benzeşim ya da kültürel uyum gibi hususlar modern kalıplar olarak, ulus devletler çağında, belirli dönemlerde ve belirli devletlerce vatandaşlığın önemli koşulları olarak görüldü. Yahudiler, ırksal aidiyetleri olmadığı için Nazi Almanyası tarafından vatandaş olarak kabul edilmediler mesela.

Modern algı, zihinlerimizde öylesine yer etmiş durumda ki ‘vatandaşlık’ tartışmasını romantizmden, milliyetçilikten ve ‘düzen kaygısından’ pek koparamıyoruz. Kimimiz vatandaşlığın, doğanın insanoğluna sunduğu nimetlerin en büyüğü, kimimiz etnik aidiyetimizin uzantısı, kimimiz de düzenin koşulu sanıyoruz. Oysa algıyı bu noktalardan biraz uzaklaştırdığımızda fark edeceğiz ki birey ve devletin karşılıklı taahhütte bulunduğu ve bundan fayda sağladığı bir ilişkiden fazlası değil aslında vatandaşlık.

Kavramsal bir tartışma yapmak istemeseydim, göçmenlerin vatandaşı olarak yaşadıkları ülkeye yaptıkları katkının oldukça yüksek olduğu birçok çalışmadan bahsederdim. Ya da bu durumun Türkiye’nin ‘vatandaşlık’ meselesine yapacağı özgürlükçü katkıdan… Bunları başka bir yazının konusu olarak saklı tutmakla birlikte asıl söylemek istediğim nokta ‘vatandaşlık’ konusunun abartılacak hiçbir yönü olmayacak kadar teknik bir mesele olması.

Suriyeliler çok uzun zamandır Türkiye’deler. Bu ülkede yaşıyorlar ve yaşamaya devam edecekler. Yaşadıkları ülkede, devletle bir ilişki kurmak mecburiyetindeler. Şimdi Türkiye, oldukça rasyonel ve ahlâkî bir adım atarak bu ilişkiyi tanımlıyor ve halihazırda zaten bu ülkenin yerleşiği haline gelmiş Suriyelilerle hak ve ödevlere dayalı bir ilişki kurmak istiyor. Onların haklarını koruma taahhütü karşılığında, bazı ödevleri yerine getirmelerini bekliyor.

Vatandaşlığı ‘bahşedilen’ ya da ‘kazanılır’ bir şey görmek yerine, bir ilişki düzeyinin hukukî tarifi olarak kabul etmek gerekiyor. Bu tanım, son beş yıldır Türkiye’ye gelmiş olan Suriyeliler için yapılmadı diyelim; Türkiye’de doğmuş ve doğacak  ve belki de hayatı boyunca burada yaşayacak olan yüz binlerce “Suriye kökenli Türkiyeli” bebek ve çocuk için ne yapacağız? Onların devletle ilişkisi nasıl olacak? Vatandaşlığı ‘kazanmaları’ için yarışmalar düzenlemeye niyetimiz yoksa ‘vatandaşlık’ meselesini ciddi bir alternatif olarak yeniden gözden geçirmemiz gerek.

Kriz Durumunda Fiyat Yükseltmek Yasaklanmalı mı?

28 Haziran’da İstanbul Atatürk Havalimanı’nda korkunç bir terör saldırısı gerçekleşti. Öncelikle ölenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum. Umarım böyle şeyleri tekrar yaşamayız.

Saldırıdan sonra bazı taksilerin havalimanından uzaklaşmak isteyen yolcuları, normal fiyatı 20 dolar olan mesafeye 100 dolardan taşıdığı haberi sosyal medyada büyük bir tepki yarattı. Benzer bir haber de yolcuların havalimanından otobüsle götürüldüğü bölgelerdeki otellerin oda fiyatlarını arttırmasıydı. Taksiciler ve otel sahipleri krizi fırsata çevirmekle, insanî duygulardan uzak olmakla ve çıkarcılıkla suçlandı.

İlk olarak, bu gibi kriz durumlarında bazı mal ve hizmetlerin fiyatının artması beklense de, taksilerin bu kadar yüksek fiyatlar talep etmesinin asıl sebebinin taksi plakalarının devlet tarafından dağıtılan bir imtiyaz olmasından kaynaklandığını tespit etmeliyiz. Eğer her isteyenin taksicilik yapabildiği ve fiyatların serbestçe belirlendiği bir taksicilik sektörü olsaydı, hem normal tarifeler hem de bu gibi kriz durumlarındaki fiyatlar çok daha düşük olurdu.

Peki bir kriz durumunda satıcıların fiyatları yükseltmesi gerçekten ahlâksızca mıdır? Eğer ahlâksızca ise devlet, kriz durumlarında fahiş fiyatları yasaklayarak, örneğin taksileri ve otelleri bir tavan fiyat uygulamaya zorlamalı mıdır? Bu sorulara cevap aramadan önce fahiş fiyatların ortaya çıkmasının nedenlerini anlamamız gerekir.

Kriz durumunda fiyatların yükselmesi, talepteki ani artışın bir göstergesidir. O mal ya da hizmeti daha çok insanın satın almak istediğini fakat yeterince satıcının olmadığını gösterir. Bu durumda o mal ya da hizmeti kimlerin satın alacağına bir şekilde karar verilmelidir. İşte fiyatların tüketiciler üzerindeki etkisi, kimin gerçekten ihtiyacı olduğunu ve kimin o hizmet olmadan da yapabileceğini belirlemesidir. Yüksek fiyatlar tüketicileri o hizmete gerçekten ihtiyaç duyup duymadıkları konusunda ikinci bir kez daha düşünmeye teşvik eder. Alacakları hizmetin istenen fiyata değmeyeceğini düşünenler, yüksek fiyatı ödemeye razı olmayarak alternatifler aramaya yönelecektir. Bu sayede ilk gelenin değil gerçekten ihtiyacı olanın, istediği hizmete erişebilmesinin önü açılacaktır. Fahiş fiyatların dışarıdan bir müdahale ile engellenmesi, başka alternatifi olmayan tüketiciler daha oraya gidemeden bütün hizmetlerin düşük fiyattan satılmasına neden olacaktır. Hatta fiyatların devlet eliyle bastırıldığı bu gibi durumlarda bir karaborsanın ortaya çıkması neredeyse kaçınılmazdır.

Fiyat artışının ikinci etkisi ise, satıcılara ihtiyaç duyulan yere daha fazla mal ve hizmet götürmesini söyleyen sinyaller vermesidir. Fahiş fiyatlar satıcılara mallarına ve hizmetlerine en çok nerede ihtiyaç duyulduğunu söyler. Aynı zamanda, ortaya çıkan kâr fırsatı onlara herkesin kaçmaya çalıştığı kriz bölgelerine gitmek için bir müşevvik (incentive) verir. Mal ve hizmetlerin onlara daha az ihtiyaç duyulan (fiyatların daha düşük olduğu) yerlerden getirilip satılmasını sağlar. Taksiciler başka semtlerden kriz bölgesine gider, oteller daha çok kişiye yer açmak için yollar arar, satıcılar ihtiyaç duyulan malları taşır… Daha çok satıcının gelmesiyle birlikte arz yükselir, rekabet ortaya çıkar ve nihaî olarak fiyatlar düşmeye başlar. Bu sayede tüketiciler daha çok sayıda mal ve hizmeti daha düşük bir fiyata satın alabilirler. Yani fahiş fiyatlar arzın talebi karşılamasını sağlar ve büyük oranda geçicidir.

Kriz durumunda fahiş fiyatlar yasaklanmazsa mal ve hizmetlere sadece zenginlerin erişebileceği, fakirlerin o fiyatları ödeyemeyeceği iddia edilebilir. Fakat daha zengin olanların daha yüksek fiyatları ödemeye razı olması, kâr fırsatı gören daha çok satıcıyı bölgeye çekecek ve aynı şekilde fiyatların bütün tüketiciler için düşmesine katkı sağlayacaktır.

Bütün bunlara baktığımızda fiyat yükseltmeyi yasaklamak ilk bakışta daha ahlâklı bir seçim gibi görünse de bu, daha fazla sürücüyü havalimanına getirip daha fazla insanın güvenliğe ulaşmasını sağlamaz. Devletin, krizde ortaya çıkan kıtlığa bir çare bulmadan fahiş fiyatları yasaklaması bir çözüm değildir. Hatta, tüketicilerin daha dikkatli karar vermesine ve arzın yükselmesine yarayan müşevvikleri yok ederek kriz bölgesindeki insanlara daha büyük zarar verir. Devletin yarattığı hiçbir problemin çözümü daha çok devlet değildir.

AB’nin sorunu ne?

Birleşik Krallık’ta geçen hafta yapılan referandumdan, AB’den ayrılık sonucu çıktı. Brexit çeşitli bakımlardan sarsıcı ve yeni süreçlere kapı açacak bir gelişme gibi görünüyor. Bu sonucu son beş altı yıldır zaten prestij ve ivme kaybetmekte olan “birleşik Avrupa” idealine ağır bir darbe olarak görenler var.

Peki, tarihsel bir düşün ve bir medeniyet idealinin nihayet hayata geçirilmesi olarak görülen ve Avrupa’nın gözbebeği haline gelen bir proje, nasıl oldu da hızlı bir yükseliş ve parlamanın ardından can çekişir duruma düştü? AB’nin sorunu ne? Neden parlaklığı ve cazibesini yitirmeye başladı?

AB’de bugün yaşanan tıkanıklığın, hattâ gerilemenin elbette farklı sebepleri var. Bana göre bunların başında fikri-yapısal bir problem geliyor. Bu problem işe yanlış başlanması,  AB’nin ulus-devletlerden oluşan bir ulus-devlet olarak tasarlanmış olmasıdır. Bütün siyasi ve idari teşkilat tipik bir ulus-devletin taklidi olarak tasarlanmış. Parlamentosu, kabinesi, bürokrasisi, mahkemesi, merkez bankasıp, benzer kanun, tüzük ve yönetmelikleri ve niyet edilen ama henüz gerçekleştirilemeyen anayasası ve ordusu ile, tipik bir ulus-devlet şeması. Avrupa için bu, mevcut koşullarda, bağlamda ve zamanda işe yaraması pek de mümkün görünmeyen bir hedef. Diğer pek çok problem bu hatâlı zeminden kaynaklanıyor.

Belki, ABD gibi kolonilerin birleşmesiyle oluşan ve gittikçe merkezileşen federasyon tipinde bir ulus-devletti hedeflenen. Ancak Avrupa’nın koşulları tamamen farklı. Ulus-devletlerin yerleşik hale geldiği, ulusal kimliklerin kemikleştiği, derin ve tarihsel ulusal düşmanlık ve rekabetlerin belleklerde kazılı olduğu bir zaman ve coğrafyada, ABD başarısını beklemek anlamlı değil.  Kaldı ki ABD’de bile, ulus-devlet tipi bir birlik, ancak iç savaştan geçerek inşa edilebildi.

AB’nin ulus-devletlerden müteşekkil bir ulus-devlet olarak düşünülmesinin birinci olumsuz sonucu, politika oluşturma, karar alma ve uygulamada çok hantal bir yapının ortaya çıkmasıdır. Çoklu, dağınık ve katmerli mekanizmalarıyla AB, birliği, bölgeyi ve dünyayı ilgilendiren meselelerde net, hızlı ve etkili kararlar alma, stratejiler oluşturma, taktikler geliştirme ve bunlara uygun eylemlerde bulunma kabiliyetinden yoksun kaldı. Bu yüzden AB, birlik olarak ne kendi karşılaştığı, ne de uluslararası politikada yaşanana meydan okumalara karşı hızlı ve etkili çözümler geliştirebildi. Ne tamamen birlikte hareket edebildiler, ne de tamamen bağımsız şekilde kendi başlarının çaresine bakabildiler.

Örneğin, karar olma ve uygulama konusundaki engeller yüzünden, AB ekonomik durgunluk ve krize karşı bir bütün olarak tedbir alamadı, çözüm üretemedi. Buna karşılık, AB’ye bağlılık veya bağımlılık yüzünden ülkeler teker teker de ayrı ve etkili çözümler geliştiremediler. Aynı şekilde, Avrupa Birliği uluslararası arenada da aktif ve çözüm üreten bir aktör olmayı başaramadı, başaramıyor. Örneğin Suriye meselesinde, gücüyle ters orantılı şekilde en az etkili aktör AB oldu. AB, parçalarını oluşturan birimlerin toplamından çok daha küçük bir etkinlik oluşturabiliyor uluslararası politikada. Buna karşın, AB içindeki ülkeler ulus-devletler olarak imkân buldukça kendi ulusal çıkarları doğrultusunda politika geliştiriyor ve eyleme geçiyorlar.

İkinci olumsuz sonuç, neredeyse iğneden ipliğe kadar her alanın — mallar, hizmetler, çalışma koşulları vb — tepeden tırnağa aynı katı standart, usul ve yöntemlere tabi kılınmaya çalışılmasının yarattığı bürokratik kuşatıcılık ve müdahaleciliktir. AB bir ulus-devlet gibi aşırı korumacı ve düzenleyici refleksler geliştirdi. Elbette mal, hizmet, para ve kişi hareketliliğinin sağlanabilmesi için belli ölçülerde bir standardizasyon gereklidir. Ancak, göreli üstünlükleri ortadan kaldıran, yaratıcılığa, çeşitliliğe ve rekabete balta vuran ve her şeyi kuşatan bir bürokratik kontrol, serbestliğin yaratabileceği canlılığı ve zenginliği giderek nefessiz bıraktı. Bu bürokratik kuşatıcılık ve müdahalecilik, serbestlikten ve işbirliğinden beslenebilecek kârlılığı, kolaylığı ve hızlılığı zayıflatan caydırıcı bir unsur gibi işlemeye başladı.

AB bir ulus-devlet olamadığı (ve olamıyacağı) için, ulus-devlet formunun avantajlarından yararlanamadı, ama dezavantajlarına mahkûm oldu. Üstelik, zaman içinde ulus-devlet tipi bir siyasi birlik hedefiyle uyuşması hiç mümkün olmayan bir genişleme politikası benimsendi. Çünkü her ulus-devlette olduğu gibi AB’nin de aslında bir tür “ulusal” kimliğe ve belli ölçülerde bir homojenliğe ihtiyacı vardı. “Asli” üyelerin kendi aralarında kemikleşmiş farklılıkları, husumetleri ve çıkar çatışmaları zaten mevcuttu. Üstüne bir de, “Birliğin” asimile edemeyeceği kadar çeşitli farklılık ve çatışmaları veya sindiremeyeceği kadar fazla nüfusları içeren Doğu Avrupa ülkeleri veya Türkiye gibi birimlere kapıyı açtıklarında, işleri iyice içinden çıkılmaz bir hale getirmiş oldular.

Bu başarısızlık yüzünden, Avrupa coğrafyasındaki ülkelerin “Birlik” fikrinden vazgeçmesi gerekmiyor. Onun yerine, karşılıklı işbirliği ve serbestliğin üreteceği zenginlik, barış ve özgürlükten yararlanmanın uygun yollarını bulmaları gerekiyor. Doğru bir perspektif ve yerinde bir işbirliği anlayışıyla bu başarılabilir.

AB’nin yeni bir birlik paradigmasına ve buna uyan bir yapılanmaya ihtiyacı var.

Serbestiyet, 02.07.2016