Ana Sayfa Blog Sayfa 205

Arkaik Şiddet ve “Hizmet”

Askerî darbeler Cumhuriyet tarihinin en önemli olaylarıdır. Birçok bileşeni mevcuttur. Askerî boyutuyla ön plana çıkmasına rağmen, iktisadî, siyasî ve daha da önemlisi ideolojik boyutlarıyla da belirgin bir mekaniğin çalışmasıyla ortaya çıkmışlardır.

Siyasal yapılarda, kamu kurumlarında gücün tekelleşmesi beraberinde müdahale, kontrol etme, yargılama ve cezalandırma fikrini geliştirir. Bu fikir genel yapılar içinde küçük grupların oluşmasına öncülük eder ve nihayetinde bu küçük grupların çalıştırdıkları darbe mekaniği devreye girer.

Amaçları ulvi sloganlarla belirgin hale gelir. “Laik Cumhuriyeti” kurtarmak ana slogandır. Darbeye teşebbüs edenlerin kimlikleri söylemi değiştirmez. Nitekim dinî değerleri yüceltme ve yayma misyonuyla “hizmet” ettiğini iddia eden ve sosyal ve siyasal kurumlarda çeteleşen “yeni nesil” benzer bir retorikle toplumsal hayata müdahale ederken seri cinayetleri bir film karesi gibi büyük perdeye yansıtmaktadır.

Totaliter eğitim sisteminden beslenen, kendi alt-totaliter dünya görüşünü buna göre oluşturan ve kendisini “hizmet hareketi” olarak lanse eden bu siyasal hareket büyük bir yok etme, katletme hareketine dönüştüğünün bilinciyle siyasal sistemi ele geçirmek için her türlü aracı kullanmayı meşru saymıştır.

Ahlâkî çerçevesi olmayan ve a moral karakterli bu hareket ve benzerlerinin yaratmakta oldukları travmayı atlatmak, tutarlı bir karşı koyuşu gerektirir. Bu çerçevede atılması gereken en önemli adım hakikat adına insanları öldürmeye kalkışan bu hareket mensuplarına gerçekten “ne yaptıklarını” hatırlatmak ve bunu defalarca tekrar etmek olmalıdır.

Açıkçası, belli bir mağduriyet literatüründen beslenen ve bunu dayanak yaparak toplum içinde maskelerle yaşayan “cemaat” mensuplarına yapılacak en büyük iyilik karşılarına geçerek maskelerini çıkarmalarını sağlamak ve kendilerine teslim olmalarına ön ayak olmaktır.

Söylenmesi gereken şudur: Ruhunuz çalınmıştır ve yüzünüze şeytanın maskesi takılmıştır. O halde ruhunuzu ele geçiren kötü gücü def etmek için size giydirilen maskelerden kurtulun!

Onlar için ve kendimiz için direnmeliyiz. Bilincimizi ve hayatımızı bulandıran totaliter fikirlerden arındırmalıyız zihnimizi. Hangi ideolojinin ve çetenin ya da örgütün canımıza, malımıza ve namusumuza kastettiğinin önemi yok. Hangi ad altında olursa olsun hayatımıza kasteden haysiyetsiz muhterisleri defetmenin yolu direnmekten geçer. Fikren ve ruhen direnmeliyiz. Bize vadettikleri sahte gerçeği elimizin tersiyle iterek ve uyguladıkları şiddete de elimizin tersiyle vurarak reddetmeliyiz.

Halkın hukukunu hiçe sayarak, bireylerin yaşam hakkını elinden alarak, meşru hükümeti zor yoluyla devirmeye çalışarak yarattıkları kaos zihnimizi daha da berraklaştırmaktadır. Onlar bizi göremeseler de biz onları görüyoruz, hem de çırılçıplak ve gerçek yüzlerini. Çok çirkinler, hakikati deforme ederek yüzlerine geçirdikleri maskenin arkasından kolayca yalan söylüyorlar. En sevdikleri oyuncakları ölüm! Nitekim kendileri ölmekteler.

Bireysel hayatımızı, doğal toplumsal düzeni, siyasî yapıyı bozan müdahaleci yapının ortadan kaldırılması elzemdir. Fakat bu yeterli olmayacaktır. Bu yapının tasfiyesiyle ortaya çıkacak boşluğu doldurmak isteyen başka zinde güçlerin ortaya çıkması muhtemeldir. Bunun önüne geçmek için yenilenmek gereklidir. Sağlam bir restorasyon başlatılarak özgürlüğü esas alan ve toplumun her kesimiyle diyaloğa geçerek yapılacak çalışmalar olumlu sonuçlar doğuracaktır. Kurulacak istişare mekanizmalarını bozmaya yönelik hareketler olabilir ama kazandığımız tecrübeyi kritik akılla birleştirerek gerçek bir senteze ulaşabiliriz.

Askeri darbe girişimi: Gördüklerim ve Yaşadıklarım

15 Temmuz 2016 gecesi, her yönüyle tarihi bir gece olma özelliği taşıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içindeki bir grup askerin Türkiye’de darbeye kalkışması, siyasetçilerin, medyanın ve halkın onurlu duruşu ile önlendi. Bu süreçte Türkiye, cuntacılara karşı çok net, demokratik bir tavır sergiledi. Darbe girişiminin haberi ilk duyulduğundan beri meydanlardayım. Geleceğin bir sosyal bilimci adayı olarak, meydanlarda  gözlemlerimi yapmaya, halkın fikirlerini almaya çalıştım.

Malum darbe girişimi, başarısızlığa uğraması ile birlikte, bir çok yönden incelenmesi, üzerine düşünülmesi ve dersler alınması gereken bir vakaya dönüştü.  Fakat ben bu haftaki yazımda, bu tarz yorumlarda bulunmak yerine, o gece boyunca ve devamında yaşadıklarımı, gördüklerimi sizlerle kısaca paylaşmak ve bunları tarihe not düşmek istiyorum. Ne de olsa, söz uçar yazı kalır diye boşa dememiş eski insanlar.

Darbe teşebbüsünün gerçekleştiği gece, bilgisayarımda uzun zamandır üzerinde çalıştığım bir makaleyi bitirmeye çalışıyordum. Saat on buçuk civarıydı. İlk önce telefonuma mesajlar gelmeye başladı. Askerin İstanbul’da köprüleri boşalttığı ve giriş-çıkışı kapattığı bilgisi geldi. Bunu duyar duymaz haber sitelerine ve sosyal medyaya göz attım. Dehşet bir bilgi kirliliği vardı. Bazıları askerin bir istihbarat almış olabileceğini, bu yüzden köprüleri kapatmış olabileceğini söylerken bazıları ise çok daha karamsar (ya da gerçekçi demeliyiz) bakıyordu olaya.

Neyin ne olduğunu anlamaya çalışırken, Ankara’da F-16 uçaklarının alçak uçuş yaptığı haberleri gelmeye başladı. Yapbozun parçaları bir bir yerine oturuyordu. Ve ortaya çıkmakta olan tablo, Türkiye’nin, Türkiyelilerin çok yakından bildiği, acı bir tabloydu: Askeri darbe.

Daha önce hayatımda hiç askeri darbeye  tanıklık etmediğim halde darbelerin  ülkeler için, insanlar için ve demokrasiler için ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabildiğini biliyordum. Başbakan  Binali Yıldırım’ın  “Bu, bir kalkışmadır.” sözünden sonra darbe girişimi olduğundan emin olup babamla birlikte soluğu, o anki adı ile, Kent Meydanı’nda aldık. (Meydanın ismi Demokrasi Meydanı olarak değiştirildi) Kent Meydanı’na giderken insanların çoğunun olaydan haberi bile yoktu. Hayat normal akışında devam ediyordu.  Meydana vardığımızda beklediğim kadar büyük bir kalabalıkla karşılaşamadım. Orada Sakarya Milletvekilleri Recep Uncuoğlu ve Ayhan Sefer Üstün vardı. İkisinin de yanına gidip, asla korkmamalarını, geri adım atmamalarını, bu halkın onların yanında olacağını söyledim.  Milletvekilleri de halk da son derece gergindi. Ne olup bittiğinden haber yoktu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan haber yoktu, Sakarya Valisi Hüseyin Avni Coş’tan haber yoktu. O esnada, valiliğin darbeci askerler tarafından basıldığı ve el konulduğu haberi meydana ulaştı.

Meydana gelen Başkan Zeki Toçoğlu, önce kısa bir konuşma yaptı ve meydandaki insanlardan tanıdıkları kim varsa sokaklara, meydanlara davet etmesini rica etti. O esnada Gar  Meydanı’nın yanına üç-beş halk otobüsü geldi. Bunun üzerine Zekİ Toçoğlu, mikrofonu tekrar eline aldı ve Gar Meydanı’nın kenarında bekleyen otobüslerin valiliğe gideceğini, meydanda bulunup gitmek isteyenlerin bu araçları kullanabileceğini söyledi.
Otobüsle valiliğe giderken çok gergin bir hava hakimdi. Cumhurbaşkanı’ndan haber geldikten sonra ise bu gergin hava kalktı. Otobüsten valilik kavşağına gelmeden önce indik.  Otobüslerle birlikte halk kendi özel arabaları ile de  Camili’ye akın ediyordu. Valiliğin kavşağının berisinde polisler yolu kapatmış ve yol boyunca dizilmiştiler. Kavşağın sağında kalan Valilik yolu ise tank ve askeri araçlarla kapatılmıştı. Toplu bir şekilde valilik binasına doğru yürümeye başlayınca askerler tarafından havaya ateş açıldı. Polisler aynı şekilde buna cevap verdi.Valilik kampüsüne girip, binaya doğru yürürken önden giden insanların vurulduğunu ve omuzlarda taşınarak çıkartıldığını gördüm. Buna rağmen kimse geri dönmüyordu. Valilik binası içinde çok silah sesi duyuldu. Yerler kan doluydu. Fakat kalabalığın giderek artmakta olduğunu gören darbeci askerler daha fazla direnemediler ve bir ambulansa bindirilip götürüldüler. O gece valilikte her kesimden insan vardı. Çarşaflı kadınlar, yaşlı teyzeler, genç kızlar, cübbeli amcalar, ayağı kırık delikanlılar, ülkücüler, milli görüşçüler, Kemalistler…

Halkın bu onurlu direnişi sayesinde valilik tekrar geri alındı. Gelen polis ekipleri valilikte tekrar güvenliği sağladı. Valiliğin darbeci askerlerden temizlenmesinin ardından kutlamalar başladı. Valilikten, Kent Meydanı’na geldiğimde ise on binlerce kişinin o saatte meydanda olduğunu gördüm. Meydanda mahşeri bir kalabalık vardı. Sadece meydanda değil şehrin çarşısı gündüz olduğundan daha kalabalıktı. Halk darbeye karşı direnmiş ve başarılı olmuştu. 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece, Türkiye demokrasi tarihine altın harflerle geçen bir geceydi.

Sakarya Yenihaber, 22.07.2016

Bu zafer bütün halkın

“Kahramanlık filmleri izlemeyin, bir arkadaşınızın yüzüne bakın.”

Böyle yazıyordu, sabaha kadar sokağa sahip çıkan bir üniversite öğrencisi facebook sayfasında.

Hakikaten öyleydi.

İnsanı hayata, yaşadığı topluma çok daha fazla güvenle baktıran tarihi bir andı yaşadığımız. Gündelik hayatın olağan akışı içindeki göze görünmeyen erdemin ete kemiğe büründüğü, “sıradan insan”ın içindeki kahramanın ortaya çıktığı olağanüstü bir an.

Halka dehşet saçmak için alçaktan uçan uçakların küstahlığı halkı korkuttu korkutmasına. Ama aynı zamanda, ondaki demokratı, onuruna sahip çıkma iradesini de ortaya çıkardı.

Yaşama içgüdüsünden büyük olan

Darbecilerin hesap edemedikleri bir şey vardı: Korku elbette insani bir duyguydu, ama insanda ondan daha güçlü bir şeyler daha vardı. Kendilerinde olmayan bir şey.

İhmal ettikleri, insanın onurlu bir varlık olduğuydu. İradesinin ezilmesine, çocuğunun geleceğinin çalınmasına ve aşağılanmaya artık yeter demeye hazır milyonlar vardı ve gündelik hayatın olağan akışına yönelik bu olağan dışı, ahlak dışı müdahale, ondaki olağanüstü direnci de görünür kıldı.

Artık darbecilerin mücadele etmesi gereken çok daha büyük bir güç vardı: Çeliğin ve barutun, F16’ların bile alt etmeye yetmediği bir güç. Öngörülemez, sınırı çizilemez, kontrol edilemez ve dolayısıyla denklemdeki yeri hiçbir şekilde hesap edilemez bir güç. Tam da bu yüzden bütün hesapları bozan bir güç.

“Bütün muharebe stratejisini, karşınızdaki güçlerin hayatta kalmak için nasıl davranacağına göre kurarsınız. Ama ölümü göze alan insanlara karşı bunu yapamazsınız” tespitini doğrulayan bir direnişti yaşadığımız.

“Zor oyunu bozar” diye düşündü darbeciler, ama zordan daha büyük bir zora çarptı kibirli özgüvenleri: Sıradan insanın içindeki adalet duygusuna ve onuruna.

Hiçbir katkı değersiz değildi

Tarihin çok hayati kırılma anları vardır ve o anlarda sergilenecek cesaret tarihin yönünü belirler: Geleceğin korkunç bir felaket yerine umut olmasını sağlar.

Türkiye toplumu bütün çeşitliliğiyle bunu başardı 15 Temmuz gecesi.

Ve ülke tarihinin en uzun gecesinin sabahında galip gelen oydu.

O gece darbeye karşı demokrasinin kazanması, pek çok faktörün bileşkesiydi. Buradaki hiçbir faktörün önemini küçümsemek doğru olmaz; çünkü darbecileri boğan o son damla suyun kimin katkısı olduğunu hiçbir zaman ölçemeyeceğiz ve buna gerek de yok: Çünkü bu herkesin ortak zaferi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sergilediği inanılmaz cesaret, Başbakan’ın sakin ve kararlı duruşu, Parlamento’nun kendi iradesine sahip çıkması, polisin kahramanca savaşı, ordunun darbeyi reddeden unsurlarının sivil yönetime bağlılık açıklaması ve halkın safında yerini alması, siyasilerin duruşu, Devlet Bahçeli’nin daha en baştan itibaren doğru yerde durması, onu diğer liderlerin açıklamalarının izlemesi ve dört partinin ortak reddiyesi, medyanın darbecilere teslim olmayışı…

Bütün bunlar çok önemliydi.

Ama bu savaşta son sözü Ankara’da vurulan 28 yaşındaki inşaat işçisi Beytullah Yeşilay söyledi. Geriye dört aylık hamile bir eş ve doğmamış çocuğuna paha biçilmez bir miras bırakarak.

Şimdi onların ailelerine sahip çıkmanın zamanı.

Sessiz mutabakatın gücü

Cumhurbaşkanı Erdoğan halkı iradesine sahip çıkmaya çağırdığında, en erken ve en geniş kesimde oraya gidenler ağırlıklı olarak sağ, muhafazakar, İslami kesimden insanlardı belki; ama olayın bir darbe girişimi olduğu anlaşıldığında sosyal medyada buna karşı çıkanlar arasında hükümet muhalifleri, Gezi zamanı onu sert biçimde eleştiren bazı isimler de vardı.

“Darbeyi sade, mütevazı, dindar insanlar engelledi” diyor Atilla Yayla Hoca. Esas olarak bu doğru ama toplumun en muhalif kesimleri bile, bütün siyasi gerilime rağmen en kritik anda farklı bir ses çıkarmayarak direnişe destek vermiş oldular.

Çok muhtemeldir ki, ekranları başında gündelik hayatın içindeki devrimci potansiyelin aktüel hale gelişini, örneğin basılan bir medya kuruluşunun veya stratejik bir tesisin halk tarafından geri alınışını izlerken rahatladılar; köprülerde, caddelerde, sokaklarda savaşan insanların, -siyasi muhalifleri de olsa- galip gelmesini dileyenler de vardı.

Açık olan şuydu ki, halk savaşırken hiç değilse ortada ayağına dolaşan kimse yoktu.

Ve sonuçta bütün toplum, darbecileri silahlarıyla beraber çırılçıplak ortada bıraktı.

15 Temmuz milat olsun

İşte bütün siyasi karşıtlıklara rağmen sergilenen bu kolektif bilgelik, bize yürüyeceğimiz istikameti de gösteriyor.

Bu destansı direnişin, kuşatıcı, kucaklayıcı ve demokratik bir yenilenme için zemin olarak görülmesi gereğine işaret ediyor.

Gündelik hayatın içindeki iyiliğin gücünü gösterdi yaşadıklarımız. Bir milat olarak bu hayırlı olay, yepyeni bir sayfa açmayı mümkün kılacak bir ahlaki zemin oluşturdu.

Gelecekte yeniden bir darbe girişiminde bulunabilecek ahlaksızlara karşı kolektif bir toplumsal dayanışma sergileyebilmek için değil sadece.

Bir daha hiç böyle bir kalkışma olmasa bile, bütün çeşitliliğiyle bu toplumun her bireyinin insan onuruna yaraşır şekilde yaşayabileceği bir sosyo-politik düzenin birlikte inşa edilmesi için.

Liderlerin verdikleri ortak fotoğraflar, Yıldırım ve Kılıçdaroğlu’nun dünkü ortak basın toplantıları güzel bir işaret.

Bu yoldan devam etmeli.

Serbestiyet, 19.07.2016

Kurtarıcılardan kurtulmak

Türkiye, 15 Temmuz gecesi uçurumun kenarından döndü. Ordunun kritik ve derin noktalarına sinmiş bir doku, meşru sistemi hedefleyen bir darbe girişiminde bulundu. Türkiye, darbelere yabancı bir ülke değil. Lakin bu sefer ki darbe girişimi, eşine az rastlanır bir cürete ve hiçbir değeri barındırmayan bir cürete sahipti. Öyle ki savaş uçaklarından sivil halka ateş açıldı, köprüler kapatıldı, Meclis’e ve başkente bombalar yağdırıldı, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a yerde ve gökte saldırı düzenlendi… Muhtemelen bir senaryo eskizi olarak önünüze konulduğunda “Olmaz artık o kadar deyip” saçma bulacağınız eylemler, gözümüzün önünde gerçekleşti ve milyonlar ekranlar aracılığıyla buna an be an tanıklık etti.

Tam da toplumun geniş bir kesimi “Darbeler tarihe gömüldü” derken yaşanan bu felaket, Türkiye’de darbeleri tetikleyen dinamikler üzerinde düşünmeyi zorunlu kılıyor. Bu minvalde başlıca üç kavrama eğilmenin faydalı olacağı kanısındayım:

“Halâskâr Zabitan”

İlki, “Halâskâr Zabitan”dır. Türkiye’de darbe yeni bir olgu değil; darbelerin Cumhuriyet öncesine giden bir geçmişi var. 1912’de kendilerine “halâskar zabitan” adını veren bir grup, İttihat ve Terakki Fırkası’na karşı bir muhtıra yayınladı. “Kurtarıcı Subaylar”a göre, buhran geçiren ve batma tehlikesiyle yüz yüze bulunan vatanın kurtarılması yine kendilerine düşmekteydi. Bunun için Meclis hemen dağıtılmalı ve uygun gördükleri birinin (Kamil Paşa) başkanlığında yeni bir hükümet kurulmalıydı.

Kurtarıcılar bu girişimlerinde başarı sağladılar. Fakat Balkan Savaşları’ndaki yıkımdan sonra onlar da İttihatçılar tarafından alaşağı edildiler. Ancak bu tecrübenin sonunda, memleketi kendi bildiği yöntemlerle kurtuluşa çıkarma düşüncesi askerler içinde yerleşti. Daha sonra Cumhuriyet’e de aktarılan düşünce, ordunun siyasi hayat içinde hep bir ağırlık merkezi olarak kalmasını sağladı.

Temelde bu düşünce;

– Siyasi faaliyeti yozlaşma ile eş değer tutar.

– Siyasetçileri, sadece kendi çıkarlarının peşinde koşan düzenbazlar olarak tipler.

– Söylemde yücelttiği halka gerçekte, kendisi için doğru olanı idrak edecek düzeyde olmayan bir güruh muamelesi çeker.

– Halk için en iyinin kendisince bilindiğine iman eder.

– Ve gerektiğinde yönetime koyup halkın temsilcilerinin tepesine binmeyi doğal bir hakkı olarak görür.

Nitekim 27 Mayıs’tan 15 Haziran’a kadar bütün darbe metinleri bu anlayışla kaleme alınmıştır.

Demokrasi karşıtlığı/düşmanlığı

İkincisi “demokrasi karşıtlığı”dır. ürkiye’de bu kadar çok darbenin yapılması ve ülkenin her zaman darbelere açık olması, sadece askerlerin kendilerinde ülkeyi kurtaracak bir kudret vehmetlerine bağlanamaz. Bunun yanında askerlerin siyasete el koymasını savunan ve bunun yolunu gözleyen geniş bir sivil çevre de var.

Öteden beri bu çevrenin başını siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler ve yargı mensupları çeker. Bununla birlikte toplumun her kesiminden temsilciler de bunun içinde yer alır. Genellikle bu çevre, demokratik yoldan halka sözünü geçirememekle maluldür. Halktan yönetim ehliyeti alamayacakları için demokratik bir yarıştan hazzetmezler. Halka her başvurulduğunda zemin yitimine uğradıklarından ve zamanla imtiyazlarını kaybettiklerinden –hep aleyhine işlediğini düşündükleri- demokrasiye diş biler, giderek onu düşmanlaştırır ve gözlerini askerin yapacağı bir darbeye dikerler.

Kimileri bu darbe destekçiliğini açıktan yapar. Kimileri de siyasetçilerin yetersizliğini ve kötü yönetimini gerekçe göstererek darbeleri meşrulaştırır. Her ikisinde de gaye aynıdır: Halkın vermediği yetkiyi darbecilerden almak ve sahip olduğu ayrıcalıkların elden gitmesine mani olmak. Türkiye’nin yakın tarihinde bunun örnekleriyle doludur. Her darbenin öncesinde “Ordu göreve” çağrısı yapan ve sonrasında da darbenin sorumluluğunu siyasetçilerin sırtına yıkan mebzul miktarda kişi, kurum ve parti vardır.

Ordu-millet/Millet-i müsellaha

Üçüncüsü “ordu-millet”tir. Kavram, Osmanlı ordusunun çağa uygun hale getirilmesi için davet edilen Colman von der Goltz’a aittir; silahlanmış ve silahlandırılmış bir millet idealini yansıtır. Ona göre, millet sürekli askeri faaliyet içinde bulunmalı ve her zaman bir bütün olarak savaşa hazır halde tutulmalıdır.

Şüphesiz millet topyekûn silahlandırılmadı; Goltz Paşa’nın hayali gerçekleşemedi. Ama kavram, milletin kendisini koruyan ordu için her türlü fedakârlığı göstermesinde ve orduya bağlanmasında çok iş gördü. Zorunlu askerlik nedeniyle insanlar çocuklarını askere gönderdi. Ordu ile aileler arasında evlatları üzerinden bir bağ kuruldu. Ordu, milletin çocuklarını emanet ettiği bir ocağa dönüştü. “Peygamber Ocağı” denilerek buna bir de dini kutsiyet atfedildi.

Böylece orduya bir koruyucu zırh oluşturuldu. Mesela ordunun yapıp ettikleri ayrıntılı olarak sorgulanmadı. Darbe gibi tasvip etmediği bir yola saptığında dahi halk orduya toz kondurmadı, saygınlığını her gözetti. Halk orduyla meydanlarda karşı karşıya gelmekten hep kaçındı. Bunun yerine, darbenin geçmesini, ordunun kışlasına çekilmesini bekledi ve hesaplaşmasını sandık vasıtasıyla yaptı.

15 Temmuz’un farkı

Zannımca memleketin siyasi ve sosyal hayatında etkili olan bu üç önemli kavram, bir taraftan darbeci bir damarın her daim canlı tutulmasını sağlıyor, diğer taraftan da darbelerle mücadele etmeyi güçleştiriyor. Peki, o halde 15 Temmuz’da darbeyi akamete uğratan neydi? Acaba bu kavramlar tedavülden kalktı da onun için mi cuntacılar başarı elde edemediler?

Elbette, hayır. Türkiye’de uzun bir tarihi arka plana sahip bir darbeci gelenek var. Bu gelenek ile onun inşasına hizmet eden kavramlar bir çırpıda ortadan kalkmaz, buharlaşmaz. Ama mühim tedrici değişimlerin olduğu da teslim edilmeli.  Ele alınan üç kavramla bağlantılı olarak değerlendirildiğinde, darbeyi kırılmasını sağlayan değişimler şu şekilde özetlenebilir:

1. Tüm işaretler darbe girişiminin Gülen Cemaati’nin ordu içinde yuvalanmış kanadının işi olduğuna delalet ediyor. Kurtarıcı postuna bürünen bu Cemaat’in ise iki önemli handikabı var: Biri, toplumsal bir karşılığın bulunmaması ve Cemaat’in darbeyi topluma taşıyacak bir güçten yoksun olmasıdır. Diğeri ise, Cemaat kaynaklı cuntanın –etkileyici olduğu su götürmez ama-   mutlak neticeyi elde etmeye yetecek genişlikte bir ağ kuramamasıdır.

Darbe teşebbüsü, ordu hiyerarşisine karşı gelişti. Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanları rehin alındı. Orduya komuta edenlerin ağırlıklı kısmı, bu yapıyı hem ülke, hem de ordu için tehdit olarak gördüler. Yani darbecilerin inandırıcılıktan uzak “kurtarıcılık” iddiaları bizzat ordu tarafından reddedildi ve darbe boşa çıkartıldı.

2. Öncekilerden farklı olarak bu darbede, iktidar ve muhalefet partileri darbenin karşısında dirayetli bir şekilde durdular. İktidar partisinin mensupları, her konuşmalarında darbecilerinin gayri-meşruluğunun altını çizdiler ve sonucu ne olursa olsun direneceklerini mesajını verdiler. Muhalefet partileri darbeden medet ummadılar. CHP ve HDP’nin açıklamalarının zamanlamasına ve tonuna ilişkin eleştirim saklı kalmak kaydıyla, muhalefetin demokrasi dışı dayatmaları kabul etmediklerinin deklere etmesi, demokrasi adına önemli bir kazanımdır.

Sonucun tayininde tesiri olacak tüm unsurlar demokratik tepki verdiler. Emniyet ve istihbarat güçleri, siyasi otoritenin emirleri doğrultusunda harekete geçitler. Medya açıktan ve net bir şekilde demokrasi savunusu taptı. Yargı makamları, haber duyulur duyulmaz darbeciler hakkında soruşturma açtılar. Demokratik ve hukuki mekanizmaların hızlıca işletilmesiyle, hava tersine döndü ve meşru otorite inisiyatifi eline geçirdi.

3. Önceki darbelerde halk, evinde oturmuş, darbecilere karşı meydanlara çıkmamıştı. Ama bu kez farklı oldu. Halk, iradesine tecavüz edilmesine müsaade etmedi. Kerameti kendinden menkul birilerinin, kendi namına kurtarıcılığa soyunmasına prim vermedi. İktidarın davetine icabet etti ve muazzam bir demokratik direnç gösterdi. Milletin sahaya inmesiyle birlikte darbecilerin oyunu bozuldu.

15 Temmuz, halkın “kendisini kurtarıcılardan kurtarma” iradesidir. Darbeye karşı açığa çıkan bu demokratik bilinç, önümüzdeki dönmelerde asker/toplum ve toplum/asker ilişkilerini yeni bir çerçeveye oluşturacaktır. Artık darbe yapmayı aklında geçirecek olanların dikkate alması gereken bir gerçeklik var. Uçaklara üzerlerinde alçak uçuş yaptırmak, halkı koşulsuz itaate sevk etmiyor. Toplum, “Peygamber ocağı” diye askerlerin her yaptığına itirazsız boyun eğmiyor. Görünen o ki, toplum ile asker arasındaki ilişkinin sağlığını belirleyecek olan, ordunun kendisine çizilen sınırlara riayet derecesidir.

Vak’ay-ı Hayriye

Sosyal medyada başarısız darbe girişimini, yeni bir “Vaka’a-yı Hayriye”ye benzetenler oldu. II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nı kapatması, Osmanlı’da hayırla anılır. Çünkü, İsmail Hami Danişmend’in “İstanbul’da asırlarca bir siyasi komite rolü oynamış, sarayla hükümeti ve esnafla halkı haraca kesmiş ve ulûfe almaktan başka askerlikle alakası kalmamış” diye tarif ettiği Yeniçerilerin tarihten silinmesi, imparatorluk yönetimine askeri ve siyasi alanda reform yapabilmenin kapılarını açmıştır.

Bastırılan darbe girişimine karşı da bu tür bir cevap üretilebilir. Eğer iktidarı ve muhalefetiyle siyaset, halkın demokrasiyi sahiplenme arzusuna hürmet eder ve darbe karşıtı dayanışmayı toplumsal sorunların çözümünde bir manivela olarak kullanabilecek basireti gösterebilirse, o zaman bu şerden bir hayır çıkar.

Al Jazeera Turk, 18.07.2016

‘Artık istediğinizi yiyebilirsiniz’

Bütün bir toplumun üzerinden silindir gibi geçmek, darbelerin değişmez kuralıdır. Hukuka ve ahlaka aykırı bir şekilde iktidarı ellerine geçiren cuntacılar, kendi hukuklarını tesisi etmek için, her zaman kendileri dışındaki herkese kan kustururlar. 15 Temmuz cuntasının da seleflerinden geri kalmayacağı aşikârdı. Hele Meclis’i bombalamadaki ve halkın üzerine tank sürmedeki gözü karalıkları hesaba katıldığında, başarıya ulaşmaları halinde 15 Temmuz’un önceki darbelerden daha katmerli bir zulüm ve baskı uygulayacaklarını öngörmek de mümkün.

Çok şükür, halkın dirayeti sayesinde bu lanet püskürtüldü. Toplumun her kesiminden insanlar, kendilerine cehennem yaşatacak bir yapıya karşı tarih sayfalarında yerini bulacak bir direnç gösterdi. Herkesi içine alacak bu yangını kendi kuvvetince söndürmeye çalışan, imkânı dâhilinde bir damla da olsa belayı def etmeye katkıda bulunan her kişi ve kuruma, minnettarlık borçluyuz.

“Böyle darbe mi olur?”

Halk, darbecilerin hançerini etinde hissetti. Hayatını zehredecek bir gücün dayatmasını reddetti ve aralarındaki farklılıkları bir kenara bırakıp darbe karşısında birleşme basiretini gösterdi. Lakin bir kesim var, onlara bu halkı da, darbeyi de beğendirmek imkânsız. Mesela “Böyle darbe mi olur?” diyorlar. Anlaşılan kafalarında bir darbe şablonu var, o şablona uymayan darbeyi darbeden kabul etmiyorlar.

Oysa evet, böyle darbe olur. Halil Berktay, üç örnek verdi tarihten. İlki, bizden. 27 Mayıs’ın akabinde Talat Aydemir, 22 Şubat 1962 ve 20 Mayıs 1963 tarihlerinde iki kez darbeye teşebbüs etti. İkincisi, İspanya’dan. Diktatörlükten demokrasiye geçiş sürecinde monarşi yanlıları 23 Şubat 1981’de darbe girişiminde bulundu ve Yarbay Antonio Tejero Molina 200 askeriyle parlamentoyu bastı.   Ve üçüncüsü de Sovyetler Birliği’nden. Çökmekte olan Birlik, 19 Ağustos 1991’de Komünist Partisi içindeki sertlik taraftarlarının darbe teşebbüslerine sahne oldu. (Halil Berktay, Onur Gecesi (1), Serbestiyet, 16.07.2016)

Yani emir-komuta zincirinin dışında işlemesi, ordunun tüm kanatlarının yekpare bir biçimde işin içinde olmaması, cuntacılarının gücünün nispeten zayıf olması, darbenin “darbe” olarak nitelenmesine bir engel teşkil etmiyor. Ayrıca gücünü abartması, hayallere kapılması, tutmayan planlar yapması ve kaybedeceğini baştan bilerek darbeye soyunması da darbeci de darbeciyi “darbeci” olmaktan çıkarmaz.

Darbe mekaniği

Kaldı ki, hiç de öyle iddia edildiği gibi hesapsız-kitapsız amatörce girilmiş bir yol değil bu. Detaylar ortaya çıktıkça üzerinde titizlikle çalışılmış ve kâğıt üzerinde netice vereceğinden emin olunan bir planlamanın yapıldığı görülüyor. Etyen Mahçupyan, darbecilerin son derece ayrıntılı bir çalışma yaptıklarını belirtiyor:

“Yapılan eylem öncelikle askeriyeyi hedef alıyordu. Ordu içinde emir komuta zincirinin ortasından hem yatay hem dikey kesen bir girişimdi ve o nedenle de önce Silahlı Kuvvetler’in ele geçirilip sindirilmesi gerekiyordu. Nitekim Genelkurmay Başkanı ve ordu komutanları rehin alındı, her ilde askeri komutanın ve yargının kime teslim edileceği belirlendi, polisin, MİT’in ve kritik askeri birliklerin nasıl enterne edileceği planlandı, TRT ele geçirilirken Türksat’ın devre dışı bırakılmasına çalışıldı. Nihayet Meclis ve doğrudan Cumhurbaşkanı vurulacak hedef olarak belirlendi. Bu işleri yapacakların listeleri, darbe sonrası görev dağılımı muhakkak ki çoktan hazırlanmıştı…”   (Etyen Mahçupyan, O parantez gerçekten kapandı, Karar, 17.07.2016)

Metin Gürcan, darbe girişiminin içinde üç grup subayın bulunduğu söylüyor: “FETÖ mensubu subaylar, FETÖ’cü olmayan aşırı laiklik hassasiyeti olan ve hükümet karşıtı olan subaylar, kişisel çıkar ve şahsi askeri kariyer için cuntaya katılanlar.” Gürcan’a göre, darbecilerin üç aşamalı bir planı vardı:

“Ben cuntacıların üç aşamalı bir darbe mekanizması planladıklarını düşünüyorum. İlk aşamada önce Ankara, sonra İstanbul’daki kritik askeri karargâhlar ve birlikler içinde ‘cuntanın askeri hâkimiyeti’ sağlanacak, sonra bu hâkimiyet diğer illere sıkıyönetim komutanlıklarının inisiyatif alması ile yayılacak, en son aşamada ise il sıkıyönetim komutanlıkları o illerdeki ve ilçelerindeki sivil kamu kurumları ile sivil topluma cunta hâkimiyetini silah zoru ile dayatacak ve ‘meşruiyet’ sağlayacaktı.” (Metin Gürcan, Bir darbenin anatomisi, T24, 17.07.2016)

Peki, böylesine hassas dengeleri gözeten ve çok boyutlu bir planlama yapılmış olmasına rağmen neden bir sonuç elde edilemedi? Daha önce olmayanlar oldu. Cumhurbaşkanı, halkın meydanlara davet etti. İktidar, darbecilere pabuç bırakmadı. Muhalefet, darbeyi reddetti. Medya, demokrasiyi savundu. Rehin alınmasına rağmen komuta kademesi darbecilere direndi. Emniyet güçleri, sivil iktidarın emriyle hareket etti. Ordudaki darbe karşıtları, peşi sıra televizyona çıkıp sivil iradeye bağlılıklarını bildirdiler. Ve halk sinmedi, sokaklara çıkarak kaderini zorbalara teslim etmeyeceğini gösterdi.

Dolayısıyla “öncesinde belki kusursuz gözüken bu plan” Mahçupyan’ın ifadesiyle “hayatın gerçekliği karşısında bir ahmaklık örneğine, trajik bir hikâyeye, bir intihar eylemine dönüştü.”

Aşağı yukarı durum bu iken, iki yüzden fazla insanın hayatını kaybettiği bir kalkışmayı “tiyatro” olarak niteleyenlere, ne demek gerekir, bilmiyor. Belki en iyisi, Alper Görmüş’ün tavsiyesine uymaktır: “Onlar için artık yapacak bir şey yok. Artık istediklerini istedikleri kadar yiyebilirler.”

Serbestiyet, 18.07.2016

Demokratik rüşt

Her eğitim-öğretim yılının başında öğrenci arkadaşlarıma birtakım metinler dağıtırım. Farklı eğilimlerden gelen yazarların özgürlük, hak ve demokrasi savunusu yapan makaleleri, kitapları, romanları, yazılarıdır bunlar. Zamanı geldiğinde bu metinlerin üzerinden geçer, fikir jimnastiği yaparız. Takılırım öğrencilerime, “Bunları acil kullanılacak hap gibi yanı başınızda, başucunuzda bulundurun” derim. “Uykunuz kaçtığında okuyun. Canınız sıkıldığında okuyun. Başınız ağrıdığında okuyun. Kız/erkek arkadaşınızla dalaştığınızda okuyun. Velhasıl her halükarda okuyun. Göreceksiniz, iyi gelecek!”

Favori metinlerimden biri Kant’ın “Aydınlanma Nedir? Sorusuna Yanıt” başlığını taşıyan makalesidir. Çağlara meydan okuyan bu kısa ve özlü eserinde Kant; aydınlanmayı, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama hali” olarak tanımlar. İnsanın ergin olmasını engelleyen ise, onun kendi aklını başkalarının kılavuzluğuna başvurmadan kullanamamasıdır. Karanlığa/ergin olmamaya düşmek, insanın hatasıdır, zira sorun aklın kendisinde değildir. Sorun, insanın sahip olduğu aklı başkasının rehberliği ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini göstermemesinde aranmalıdır.

Kant’a göre, insanların çoğu kez tembellik ve korkaklık nedeniyle bütün hayatları boyunca kendi rızalarıyla ergin olmamış olarak kalırlar. Ve bundan ötürü bu insanların başına gözetici veya yönetici olarak gelmek, başkaları için, çok kolay olur. Ergin olmamanın uzun sürmesinin iki nedeni vardır: İlki, bu halin ayartıcı bir yönünün olmasıdır. İnsanlar her şeyi kendileri adına düşünen bir vasinin varlığının, hayatını kolaylaştırdığını düşünmeye meyilli olabilirler. İkincisi ise, yönetici ve gözetici postunda olanların, vesayetten çıkışı, insanlar için sıkıntılı ve tehlikeli hale getirmek için ellerinden geleni ardına koymamalarıdır.

Sapere aude!

Kant, bu sebeplerden ötürü, ergin olmamaktan kurtulmanın güç bir iş olduğunu söyler. Denemeye kalkanlar olur elbet, ama öncesinde kendi akıllarını kullanmalarına izin verilmediğinden, hemencecik karanlıktan çıkmaları söz konusu olmaz.  “Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu köstekleri atsa da, en dar hendekten bile hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o kendisine güven duyarak bacaklarını özgürce hareket ettirmeye henüz alışmamıştır.” Bu vaziyetten iki şekle çıkılabilir: Biri, devrimlerdir. Ancak devrimle bir baskı rejimi, kişisel bir despotizm ve bir zorbalık yönetimi yıkılsa da bunlarla düşünme düzeyinde ciddi bir düzelme sağlanmaz. Tersine bu kez önyargılar, tıpkı eskiler gibi,“kitleye yeni bir gem, yeni bir yular olurlar.”

Diğeri ise, kamunun aydınlamasıdır. Zamanla boyunduruluklarını atan insanların sayısı artar. Bağımsız düşünmenin kişi için bir ödev olduğu düşüncesi giderek yaygınlık kazanır. Aydınlanma için gerekli olan da budur: Sapare aud! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Kişi aklını her yönüyle ve kitlenin önünde çekinmeden kullandığı ölçüde karanlıktan çıkacak, reşit olacaktır.

Darbeler, Türkiye’de halkın ergin olmama halini sürekli kılmayı hedefler. Halkın kendi kaderini eline almayı yaklaştığı her tarihsel dönemeçte, aydınlığa erişmeyi öteleyen bir mekanizma olarak devreye girer. Halka efendilik taslayanlar “Siz anlamazsınız bu işlerden”deyip, insanların iradelerine ve demokratik namuslarına musallat olur.

15 Temmuz günü, 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de ve 28 Şubat’ta yaptıklarını tekrardan yapmak isteyenler, namlularını halkın üzerilerine sürdüler. Fakat bu kez, toplum bir bütün olarak kendi aklını kullanma cesaretini gösterdi ve iradesini gasp edenlerin karşısında durdu. Siyasal iktidarın eski-yeni bütün mensupları, şapkalarını alıp gitmediler, asil bir şekilde halkın emanetine sahip çıktılar. Muhalefet partileri, darbecilere “gel, gel” yapmadılar, onların karşısında durdular.  Anayasa Mahkemesi, demokrasi dışı yöntemleri reddetti. Sivil toplum örgütleri, demokrasiden yana saf tuttu. Ordunun ve emniyetin demokratik kurallara riayet eden güçleri, darbecileri saf dışı bırakmak için büyük bir mücadele verdiler.

Milat!

Hepsinin yaptıkları takdire şayan! Ama özellikle medya ve halkın kendisi takidrlerin en büyüğünü hak ediyor. Medya organları, darbe karşıtı sesleri ekrana taşıdı, siyasi aktörlerin halka çağrılarına aracılık etti ve demokrasinin mevcudiyetine sürdürmesine tarifi imkansız bir katkı yaptı. Sadece medyanın bu gece yaptıkları bile, demokrasi için özgür basının ne kadar hayati olduğunu gösteremeye yeter de artar bile. Özgürlüğün ancak özgürlük alanlarını ve özgürlü genişleterek muhafaza edilebileceği bir kez daha tecrübe edildi.

Ve halkımız… Eskilerden çok daha aşağılık yöntemlere başvuran, halka helikopter ve savaş uçaklarından mermi yağdıran, Meclis’i yıkan, Cumhurbaşkanı’nın kaldığı yeri bombalayıp uçağını taciz eden cuntacılara karşı, ilk andan itibaren canını ortaya koydu. Bir kez daha kendisinin aşağılanmasına imkan tanımadı. Demokratik namusunun paspas edilmesine geçit vermedi. Tankların önüne yattı, silahlara bedenini siper etti.

15 Temmuz bir milat! Halk, kendi adına karar verenleri tanımadığının miladı! İnsanlar meydanlara çıktı, gasıplara karşı dik durdu. Kendi aklını kullandı ve karanlığı yerle yeksan etti. Demokratik rüşt, bundan daha iyi bir biçimde ispat edilemezdi.

Önümüz aydınlık inşallah!

Serbestiyet, 16.07.2016

Fransa’da devrim yok!

32 günlük maraton sona erdi. 51 maçta 108 gol seyrettik. Fransız Antoine Griezmann, turnuvayı gol kralı olarak kapattı. Portekiz de tarihinde ilk kez Avrupa Şampiyonluğu’na uzandı.

UEFA şampiyona sonrası kamuoyuna bazı veriler açıkladı. Toplamda 2 milyar euroluk kupa var ortada. UEFA, yayın gelirlerinden bir milyar, sponsorluk ve lisanslamalardan 480 milyon, bilet ve ürün satışlarından da 400 milyon Euro gelir elde etti.

Rakamlar dudak uçuklatıyor. Ekonomik bakımdan devasa bir organizasyonla karşı karşıyayız. Buna şüphe yok. Peki, ya futbol! Sahadan bakınca karşılaşılan manzara ne? Ekonomide olduğu gibi futbolda da tatmin edici bir manzara var mı? Yoksa dağ fare mi doğurdu? Sıkıcı bir turnuva mı gelip geçti?

Bazılarının tersine, tatsız-tuzsuz ve yıldızsız bir turnuva olduğu kanısında değilim. Güzel bir turnuvaydı, ben çok zevk aldım. Ama Fransa-2016’nın sahada devrimi işaret eden bir değişime sahne olmadığını da belirtmeliyim. Oysa birçok kupada, futbolun kaderine yön veren radikal değişimler yaşanmıştı. Mesela, 1966,  4-4-2’nin damgasını vurduğu bir kupa oldu. Hücum zenginliği içeren ve Brezilya’ya 1958’de başarı getiren 4-2-4’e nazaran 4-4-2, daha dengeli bir futbolu yansıtıyordu. Takımlar uzun yıllar bu sistemle sahaya yayıldılar.

Total futbol depremi

1970’ler “Hollanda depremi” ile geçti. Rinus Michels’in önce Ajax’ta, sonra Barcelona’da ve nihayetinde Hollanda Milli Takımı’nda oynattığı “total futbol” futbolseverleri mest etti. Michels’in felsefesi, özünde, her futbolcunun her yerde oynamasına/oynayabilmesine dayanıyordu.  Bunun için futbolcuların kondisyonu en üst seviyede olmak zorundaydı. Takım tempolu oynamalı, hızlı hareket etmeli, her bir oyuncu bunun gerektirdiği dayanıklılığa sahip olmalıydı. “Total futbol”, Hollanda’yı 1974’te ve 1978’te finale kadar çıkardı. Lakin 74’te Beckenbauer’li Almanya ve 78’de de Kempes’li Arjantin, Portakalların mutla sona ermesine mani oldu.

1986, 3-5-2’nin yılıydı. Artık 4-4-2’nin yerini 3-5-2 alıyordu. Danimarka’yı tarihinde ilk kez Dünya Kupası finallerine götüren Sepp Piontek’in taktiği kısa sürede futbol piyasasını sildi süpürdü. Neredeyse her takım kendini bu dizilişe göre yeniden biçimlendirdi. Öyle ki çok yaşayası Maradona’nın liderliğindeki Arjantin ile Rummenige komutasındaki Almanya, finalde aynı saha parselasyonuyla kozlarını paylaştılar.

Nakkaş’ın Tiki Taka’sı

2004 Avrupa Şampiyonasında zafer, savunmanındı. Otto Rehhagel, alan kapatan, oyunu kilitleyen ve rakibin pozisyon bulmasını güçleştiren bir Yunanistan’ı sahaya sürdü. Alman teknik adamın bu anlayışı çok tepki çekti ve Rehhagel’in futbolun ipini çektiği söylendi. Ama Rehhagel eleştirilere kulaklarını tıkadı, görevinin elindeki malzeme ile en iyisini yapmak olduğunu belirterek oynattığı oyunu savundu ve Yunanistan’a Avrupa Şampiyonu unvanını getirdi.

Rehhagel’e yanıt İspanya’dan geldi. Temellerini Michels’in attığı ve öğrencisi Johan Cruyff’un geliştirdiği total futbol, “nakkaş” Pep Guardiola’nın titizliğinde bir üst versiyonuna çıktı: Tiki taka.  Her daim topa sahip olmayı öngören, sahanın her tarafında küçük üçgenler kurarak isabetli bol pasa ve verkaçlara dayanan ve oyunu rakibin sahasına hapseden bir sistemdi bu. Seyircinin gönlünü kazanan tiki taka, savunma futboluna da ağır bir darbe vurdu. Göze hoş gelen futboluyla İspanya tüm kupalara ambargo koydu. İspanya, Aragonés’le 2008’de Avrupa, Del Bosque’le de 2010’da Dünya ve 2012’de Avrupa Şampiyonluklarını kazandı.

Başlangıçta çok sert esen tiki taka kasırgası, zamanla pırıltısını kaybetti. Öteden beri tika taka’dan pek hazzetmeyen hocalar vardı; Löw gibi, Mourinho gibi, Ancelotti gibi… Her sistem gibi tiki takanın da eksiklikleri ve açmazları vardı. Karşıt hocalar vakit geçtikçe bunları çözdüler. Örneğin önceleri rakipler, top dolaştıran Barcelona ve İspanya Milli Takımından topu kapmak için koşturup duruyorlardı. Bu onların enerjisini emiyor ve onları oyundan düşürüyordu. Zamanla bundan vazgeçtiler. Topun peşinden koşup enerjilerini sarf etmektense en uygun zamanı kollayıp kaptıkları toplarla en hızlı şekilde karşı kaleye gitmeyi denediler. Ve bu taktikten başarılı sonuçlar da ürettiler.

Pas israfı

Ayrıca, seyircide rahatsızlık emareleri baş gösterdi. Pas iyi hoştu da, oyunu bayıyordu. Muazzam bir pas israfı vardı; iki topla kat edilebilecek bir mesafe on pasla geçiliyordu. Bu da tempoyu düşürüyor, oyunu yavaşlatıyor, heyecanı bitiriyordu. Löw bir söyleşinde“Futbolda gaye, en çabuk ve en kısa şekilde topu karşı kaleye taşımak ve gol yapmaktır. Kısa paslarla ve yavaş yavaş rakip sahaya gitmek bana uygun bir oyun değil” mealinde konuşurken, hız ve heyecan peşindeki seyircinin duygularına tercüman oluyordu.

Tiki takanın şifreleri çözülünce İspanya’nın büyüsü de bozuldu. 2014 Dünya Kupası’nda Hollanda karşısında 5-1’lik bir hezimete uğradılar. Şili’ye 2-0 yenildiler ve gruptan bile çıkamadılar. 2016’da İspanyollar için parlak olmadı. Türkiye’nin de yer aldığı grupta Hırvatistan’a 2-1kaybettiler ve üst turun biletini ancak ikinci olarak kapabildiler. İkinci turda ise İtalya’ya boyun eğip turnuvanın dışında kaldılar. (2-0)

Pası ihmal etmeyen ama daha hızlı ve akışkan bir futbol, tiki takanın önünü kesti. Ama 2016’da  “yeni” sıfatını hak edecek bir sistem doğmadı. Oyuna bazı rötuşlar yapıldı.   Turnuvaya bütüncül bir şekilde bakıldığında öne çıkan bazı hususları tespit etmek mümkün olur:

1. Kaleciler genellikle iyi bir performans sergilediler. Patricio (Portekiz), Lloris (Fransa), Neuer (Almanya) ve yaşlı kurt Buffon, takımları adına çok iyi işler çıkardılar. Günün futbolunda top, çok kıymetli; topu takımında tutmak için azami bir hassasiyet var. O nedenle topun nereye gideceği belli olmayan degajlar yerine, topu elle oyuna sokmaya dikkat ettiler. Keza kendilerine geri pas verildiğinde de, topu uzaklaştırmak yerine mümkün mertebe takım arkadaşına pas olarak kullanma gayreti gösterdiler.

Libero gibi kaleci

Aslında bu yeni bir durum değil. Daha önce Cruyff, Barcelona’da bunu denemişti. Sarı Fare, defansı orta sahaya yaklaştırıp takımı öne taşıdığında kaleci Andoni Zubizarreta’ya özel bir görev vermişti. Zubizarreta kalenin içine hapsolmayacak, ceza sahasının patronluğunu üstlenecek ve bir sarkık libero gibi daima oyunun içinde olacaktı. Böylece hem defans arkasına atılan toplara önlem alınacak, hem de oyun kurulması için yapılacak ilk paslarda kaleciden istifade edilecekti.

Önümüzdeki yıllarda kalecilere, Cruyff’un Zubizarreta’ya verdiği türden vazifelerin artarak verileceğini kestirmek mümkün. Bu da kalecinin ayak becerilerini de geliştirmesini mecburi kılıyor. Yani kaleciler artık daha “teknik” olmak zorunda.

2. Her takım sahada elinden geldiğince pres yaptı. 90 dakikada 100 kilometrenin altında koşanı artık takımdan saymıyorlar. Maçın ve rakibin zorluk derecesine bağlı olarak, 110-120 kilometre arasında koşmak giderek bir norma dönüşüyor.

Takımların gücüyle de orantılı ama yine her takım presi, rakip takımın ceza sahası önünde başlatmayı istiyor. Kalecinin ve defansın yan ve ileri pas atmalarını, rahat top kullanmalarını engellemeye çalışıyor. Geri pas verilen kaleciye mutlaka basılıyor, defans oyuncuları yan pas yaptıklarında karşılarında bir üçlü-dörtlü bir set görüyor. Artık rakibin kendi sahasından elini kolunu sallayarak çıkması dönemi kapandı. Böylece rakibin oyununu daha baştan bozulmak isteniyor. Muazzam presi bozmanın yolu, topu iyi kullanan ayaklardan geçiyor. Kalecilerin ve stoperlerin topla münasebetlerini ilerletmelerini zorunlu hale getiren bir diğer neden de bu.

3. Fransa’da dörtlü savunmanın tahtı sarsıldı. Bir süredir takımlar, dörtlü savunmayı esas alan, rakiplere ve maç içindeki duruma göre esneyen taktiklere (4-4-2, 4-3-3, 4-3-2-1, 4-2-3-1, 4-1-4-1, 4-5-1) sarılmışlardı. 2016’da ise üçlü savunma geri döndü. İtalya, bunu en iyi yapan takımdı: Hatta İtalya’ya başarı getiren sistem, Almanya’ya da ilham verdi ve Löw İtalya karşısına 3-5-2’den devşirilmiş bir 5-3-2 oyun planıyla çıktı.

4. Sağlam defans örgüsü ve sıkı pres nedeniyle serbest vuruşlar ve köşe atışları altın değerinde oluyor. Pozisyon üretmede güçlük çekilen ve oyunun tıkandığı noktalarda bu vuruşlar bir can simidine dönüşebiliyor. Ronaldo ve Bale gibi yetenekli bir ayak ya da rakibi şaşırtan yaratıcı bir hücum organizasyonu, skoru değiştirebiliyor. Bu büyük nimetten faydalanmak için futbolcuların vuruş tekniğini daha çok geliştirmeye yönelecekler, hocalar da vuruş/atış taktiği ve varyasyonlarına daha çok odaklanacaklar.

Turnuvaya, takımlara, hocalara ve futbolculara dair değinmek istediğim hususlar bitmedi; onlar da bir sonraki yazıya…

Serbestiyet, 13.07.2016

Külter nerede? Çapraz neden tutuklu?

Hurşit Külter, DBP’nin Şırnak İl Yöneticisi. 27 Mayıs’tan beri kendisinden haber alınamıyor. 27 Mayıs’ta, özel harekatçılara ait olduğu düşünülen bir hesaptan Külter’in gözaltına alındığı belirtilmiş ve buna dair fotoğraflar paylaşılmıştı. Ancak daha sonra bu paylaşımlar geri çekilmiş ve söz konusu hesap saatlerce askıya alınmıştı.

Avukatları Külter için akla gelebilecek her yere başvurmuş durumdalar. Şırnak Emniyet Müdürlüğü, Şırnak Valiliği ve 23. Jandarma Sınır Tümen Komutanlığı, avukatların başvurusuna cevaben yaptığı açıklamalarda “Külter’in gözaltında olmadığını” belirttiler. Bunun üzerine avukatlar konuyu BM ve AİHM’nin önüne de taşıdılar. Ancak henüz bir netice alınmış değil.

Külter’in annesi Kerime Külter, 43 gündür kahredici bir bekleyiş içinde. Bayram için tek dileğinin iyi ya da kötü oğlundan alacağı bir haber olacağını söylüyor: ”Ölü ya da sağ ama versinler oğlumu. Gece gündüz aynı şeyi düşünüyorum, ‘Acaba Hurşit nerede ne yapıyor? Neler yaptılar oğluma, hangi acıları yaşattılar ona?’ diye düşünüyorum. Bayram sabahında gözüm kulağım kapıda, ondan gelecek bir haberi bekleyeceğim.” [1]

İhtiyaçlarını karşılayamayacak halde cezaevinde

Sibel Çapraz, Hakkari İl Genel Meclisi Üyesi. 27 Kasım 2015’te Hakkari-Yüksekova’daki bir gürültü eylemi esnasında vücuduna isabet eden kurşunlarla yaralanmış. 2 Mart 2016’da ise “örgüt üyesi olmak” suçlamasıyla tutuklanarak cezaevine konulmuş. Çapraz, 15 ameliyat geçirmiş, henüz olması gereken 4 ameliyat daha var.

Abisi Necip Çapraz, Sibel’in kalın bağırsağının halen dışarıda olduğunu, kolostomi torbası ile dolaştığını, sağ kolunu kullanmadığını, iki sağ parmağını hareket ettiremediğini, desteksiz yürüyemediğini ve temel insani ihtiyaçlarını tek başına karşılayamadığını belirtiyor. TİHV’nın, (Türkiye İnsan Hakları Vakfı) Çapraz’ın “sağlık koşulları nedeniyle cezaevinde kalmasının uygun olmadığını” belirten raporuna rağmen tutukluluk halinde bir değişiklik olmamış.

Çapraz, beş aydır cezaevinde. Ancak Yüksekova savcılığı tarafından iddianame yeni yazılmış. Böylesine yaralı birinin bu kadar süre cezaevinde kalması hem onun hayati tehlikesini artırıyor, hem de ailesini mağdur ediyor. Aile, kızlarının gerekli tedaviyi görmesi için hastaneye kaldırılmasını ve tutuksuz yargılanmasını talep ediyor. Lakin bu talep henüz mahkeme tarafından karşılanmış değil. Çapraz, halen kendisinden başka kadın tutuklunun bulunmadığı bir cezaevinde tutuluyor.

Devletin yükümlülüğü

Her iki olayda da devletin sorumluluğu bulunuyor. Bireylerin yaşama hakkının korunması noktasında, devlet hem negatif hem de pozitif sorumluluğa sahip. Negatif sorumluluk, devletin –kanunda belirtilen istisnai haller dışında- bir kimsenin yaşamını hukuka aykırı olarak ortadan kaldırmamasını anlatır. Pozitif sorumluluk ise, genel olarak, insan hayatını korumak için devletin gerekli adımları atmasını ifade eder. Bu minvalde devlet, Külter’in akıbetinin belirlenmesi için, kamuoyunu ve aileyi tatmin eden, etkin bir inceleme yapmalıdır. Devlet,  “Külter nerde?” sorusunu mümkün olan en kısa zamanda cevaplandırılmakla mükelleftir.

Devlet, kişi özgürlüklerini keyfi sınırlamalara karşı korumak ve buna dair güvenceleri temin etmekle de yükümlüdür. Bir kişi, kanunda öngörülen herhangi bir sebepten ötürü özgürlüğünden mahrum edilebilir; yani yakalanabilir, gözaltına alınabilir, tutuklanabilir, vs.  Ama bu, onun özgürlüğünün ve güvenliğinin keyfi sınırlamalara tabi tutulması anlamına gelmez.

Tutuklama, yargılama öncesi cezanın infaz edilmesi değildir, bir tedbirdir. Bu tedbirin ölçülü kullanılması gerekir. Çapraz; beş aydır tutuklu. Hakkındaki deliller toplanmış olmalı. 15 ameliyat geçiren ve daha birkaç ameliyattan daha geçmesi eklenen Çapraz’ın delilleri karartması veya kaçması da düşünülemez. Bu durumda, tutuksuz yargılama yapmak yerine, tutuklama da ısrar etmek, özgürlük ve güvenlik hakkını ihlal etmektir. Çapraz, en kısa sürede tedavi altına alınmalı ve yargılaması tutuksuz devam etmelidir.

Güçten düşen demokrasi

Hak ihlalleri, şüphesiz Külter ve Çapraz ile sınırlı değil. Daha pek çok iddia var. Bu vaziyet, Türkiye’de Kürt meselesi ile demokrasinin standartları arasındaki doğrudan bir bağlantıyı göstermesi açısından önemli.

Ne zaman ki bu meselede silahlar susar, çözüm konuşulur ve siyasi mecra işlev görür hale gelir, o zaman hak alanı genişler ve özgürlükler güçlenir. Meselenin halline dair ümitler güçlendikçe korkular izale olur ve bir bütün olarak memleketin demokratik seviyesinde bir sıçrama yaşanır.

Buna mukabil kurşunlar hüküm sürer, mesele güvenlik parantezine sıkıştırılır ve siyaset devre dışı kalır, o vakit de hak alanı daralır ve özgürlükler kuvvet kaybeder. Zahmetle elde edilen kazanımlar rahatlıkla elden çıkarılır ve hukuki güvenlik duygusu zayıflar.

Kürt meselesi şiddet sarmalına girdiğinde demokrasi güçten düşer ve ülke her bir vatandaş için daha az güvenlikli bir yer haline gelir. Maalesef yine öyle bir dönemden geçiyoruz.


[1] http://t24.com.tr/haber/hursit-kulterin-annesibenim-bayramim-oglumu-buldugum-gun-olacak,348583

Serbestiyet, 10.07.2016

Hendeklerin ardından (6)

IKYB Başkanı Mesut Barzani, devlet güçleri bölgede hendek operasyonlarına başlamadan önce Ankara’ya bir ziyarette bulunmuş ve HDP yetkilileri ile de bir görüşme yapmıştı.  Söz konusu görüşmenin ayrıntıları, Dilşad Derkari tarafından kaleme alınan bir haber üzerinden, Türkiye medyasına da yansıdı.[1]

Habere göre, Barzani bu görüşmede HDP heyetine üç noktada uyarıda bulunur:

-Hendek kazmanın, çoluk çocuğun içine bomba yerleştirmenin bir mantığı yoktur. Biz yılarca Irak devleti ile savaştık ama asla savaşı sivillerin içine taşımadık.

-İki tane asker veya polis öldürerek Türkiye devletine zarar verilemez.

-Bölgede yaşanacak bir savaş, en çok Kürtlere zarar verir. Yarın Kürt çocuklarının cesetlerini sokaklarda görmek istemiyoruz.

Barzani’nin indinde, şehirlerde hendek kazmak, halkı ateşe atmaktır. Böylesi bir girişimden Kürtler hiçbir kazanım elde etmez. Aksine bu, Kürtlere sadece yıkım getirir. Dolayısıyla yapılması gereken, bir an önce bütün hendekleri kapatmak ve silahlı grupları halkın içerisinden çıkarmaktır. HDP bunun için inisiyatif almalı ve problemin diyalogla çözülmesi için sorumluluk üstlenmelidir.

“AKP gidinceye kadar sokaklarda direneceğiz”

Barzani’ye yanıt, HDP heyetine başkanlık eden Figen Yüksekdağ’dan gelir. Cevabını iki noktada toplar Yüksekdağ:

-Halkın, devletle bir sorunu yoktur. Tek sorun, AKP ve Saray’dır. Bunun tek çözümü de AKP’nin istifa etmesidir. AKP istifa edene kadar sokaklarda direnmeye devam edeceğiz.

-Önerilerinize teşekkür ederiz. Fakat bunlar bizim iç işlerimizdir ve başka birilerinin müdahalesi doğru değildir. Türk halkının iç meselesine dışarıdan müdahale etmenizi kabul etmeyiz

Bunun üzerine Barzani ayağa kalkar, yanındaki Leyla Zana’ya döner ve “Tarihinden ders çıkarmayan tek halk Kürtlerdir” diyerek görüşmeyi sonlandırır.

Haberin yayınlanmasının üzerinden epey bir süre geçti. Ve takip edebildiğim kadarıyla da, haberde ismi geçenlerin herhangi birinden bir düzeltme veya yalanlama gelmedi. Bu itibarla haberi “doğru” sayıp birtakım değerlendirmelerde bulunulabilinir.

Dış kapının mandalı

Bana göre, HDP Eşbaşkanı’nın söylediklerinin elle tutulur bir tarafı bulunmuyor. “Devletle sorunumuz yok, tek sorun AKP ve Saray” ifadesini bir başka yazıda genişçe değerlendireceğim. Lakin şimdilik iki hususa değinmeden geçsem olmaz:

İlki, Yüksekdağ’ın, Kürtlerin taleplerini ve Kürt çocuklarının ölüm-kalım meselesini kendi“iç” meselesi olarak görüp Barzani’yi “dış”a koymasıdır. Düşünün, Kürtlerle daha kısa bir müddet önce ve konjonktürel gereklerle ünsiyet peyda eden nevzuhur bir siyasi figür, Kürt/Kürdistan mücadelesinin sembol ailelerinden birinden gelen ve hâlihazırda “Kürdistan Başkanı” sıfatı taşıyan Barzani’ye “dış kapının mandalı” muamelesi çekiyor!

Hani rüyada görseniz hayra yormazsınız. O kadar absürt bir sahne! Ne var ki bir o kadar da gerçek. Yüksekdağ’ın sözleri, bir taraftan kendisine “Kürt siyaseti” demekte ısrar eden bir hareketin kimler tarafından ve nasıl temsil edildiğini (ya da edilemediğini)  göstermesi bakımından ibretlik. Diğer taraftan da bu hareketteki siyasi kabızlığın nedenine ışık tutması bakımından öğretici.

İkincisi, PKK ve HDP hattındaki “dış güçler” karşıtlığıdır. Fakat görünen o ki, bu “ilkesel”değil, “öznelere bağlı” bir karşıtlıktır. Zira PKK ve HDP, ABD‘den Almanya’ya, BM’den AB’ye kadar birçok devlet ve uluslararası kuruluşun sürece müdahalesi için çağrıda bulundular. Yabancı devletlerin ve kuruluşların süreçte arabulucu veya kolaylaştırıcı olarak rol oynamasını istediler.

Bu güçlere balmumlu davetiyeler döşerken akıllarına hiç de “Bunlar bizim içişlerimizdir, dış müdahale istemeyiz” gibi bir itiraz gelmedi. Ama mevzu bahis Barzani olduğunda, birden “iç” sevdaları ağır bastı, “milli” damarları kabardı ve “dış” güçlerden rahatsızlık izhar etmeye başladılar. Hem ayıp, hem de gülünç bir hal bu.

Yarım milyon mağdur

Barzani’ye gelince, zaman, onu haklı çıkardı. Üç uyarısının da ne kadar yerinde olduğu bugün çok daha net ortaya çıktı.İlk olarak, hendek kazmanın ve halkın arasına bombalar döşemenin akıl karı olmadığı görüldü. PKK’nin en güçlü olduğu bölgelerde dahi bu tasvip edilmedi, reddedildi.

İkincisi, devleti güçten düşürsün diye yapılan çatışmalar devleti daha bir güçlü kıldı. Ölümler, milliyetçilik duygusunu keskinleştirdi. Güvenlik operasyonlarına verilen destek en üst seviyeye çıktı. Devletin hak ve özgürlük alanlarına daha rahat el atmasını mümkün kılan bir psikolojiye zemin hazırladı.

Ve üçüncüsü, savaş, en büyük zararı yine Kürtlere verdi. Maalesef Barzani’nin korktuğu gibi oldu, Kürt gençlerinin ve çocuklarının cesetleri sokaklardan, dağ başlarından toplandı. Şiddetli bir toplumsal yıkım yaşandı. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak ile Şırnak Belediye Başkanı Serhat Kadirhan’ın eşbaşkanlığını yaptığı Güneydoğu Anadolu Bölgesi Belediyeler Birliği (GABB) tarafından hazırlanan rapora göre; yaklaşık yarım milyon kişi çatışmaların mağduru oldu. Toplamda 880.806 nüfusa sahip il ve ilçelerdeki 451.117 kişi çatışmalardan doğrudan etkilendi.[2]

Ezcümle hendek savaşları, Kürtler için vahim sonuçlar üretti. Tahribatın büyüklüğü ve açılan yaranın derinliği gün geçtikçe daha iyi kavranıyor. PKK’nin çıkartması icap eden bir ders var yaşananlardan: Adına ister “halk ayaklanması”, ister “devrimci halk savaşı” denilsin, ya da arkaik sol-devrimci siyasi söylemden çıkartılan başka bir sıfat takılsın, Türkiye Kürtlerinin böyle bir yola girmeyecekleri bir kez daha anlaşıldı. Kürtlerin istemediği bir yolu zorlamak, onlara daha fazla ölüm ve acı getiriyor, çözümü çok daha uzak kılıyor.

Silahlara veda

PKK bunu görmeli, bir daha felaket getiren böylesi bir yola tevessül etmemeli ve 2013 şartlarına geri dönmeli. Yani, Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi bitirdiğini ilan etmeli ve silahlı unsurlarını çekmeli. Böylesi bir siyasi hamle, üç alanda olumlu gelişmelere kapı aralar:

1. Yeniden siyasi bir çözüme dönmek için gerekli ortamı oluşturur. Meseleyi sağlıklı bir şekilde tartışmak ve gerekli adımları atmak için dingin bir iklime ihtiyaç vardır.

2. Sadece bu da değil. PKK, Suriye’de “kazanım” olarak gördüğü pozisyonunu devam ettirebilmek için de Türkiye’de silahları tamamen susturmalı. Türkiye, dış politikasında önemli ve kapsamlı bir değişime gitti. PKK, değişen dengeleri iyi okumalı. Hiçbir şey değişmemiş gibi “azami”de ısrar etmek, PKK’ye “asgari” kazanımlarını da heba ettirebilir. Mensur Akgün’ün belirttiği gibi, “Türkiye’nin yeni siyasi oryantasyonu PKK’nin maksimalist beklentilerini hayata geçirebilme olanağını ortadan kaldırmıştır.”[3]

3. Oluşacak bir sulh atmosferi sayesinde Türkiye, hem Suriye Kürtleri ile daha yapıcı bir ilişki modeli geliştirebilir, hem de IŞİD ile daha etkin bir mücadele yürütebilir.

Hülasa, PKK’nin Türkiye’de silahlara veda etmesinin zamanı geldi de geçti bile. İster içerden bakın, ister dışarıdan, varılacak sonuç bu!


[2][2] Hendek-Barikat Bilançosu: 451.117 Mağdur, Hürriyet, 03.07.2016.

http://www.hurriyet.com.tr/hendek-barikat-bilancosu-451-117-magdur-40127335

[3] Mensur Akgün, Rusya ile ilişkiler normalleşirken, Karar, 03.07.2016,

http://www.karar.com/yazarlar/mensur-akgun/rusya-ile-iliskiler-normallesirken-1486

Serbestiyet, 04.07.2016

Hendeklerin ardından (5)

Şehir savaşları sona erdikten sonra ordu dikkatini kırsal alanlara kaydırdı. PKK’nin hazırlık ve geçiş üssü olarak kullandığı alanlarda büyük bir operasyon başlattı. Hükümet ve ordu kaynakları, gayenin PKK’nin ikmal yollarını kesmek ve kentlerde eylem yapmayı mümkün kılan kaynakları kurutmak olarak açıklıyorlar.

 

Şehirde ve kırsalda alınan yoğun güvenlik tedbirleri ve yapılan operasyonlar PKK’nin eylem biçimlerine doğrudan tesir ediyor. Kentlerde kitlesel eylemler yapamayan ve kırsalda da –eskiden olduğu gibi- karakol baskınları gerçekleştiremeyen PKK, bombalı eylemlere hız veriyor. PKK, şehir merkezlerinde güvenlik güçlerine dönük bombalar patlatıyor. Bombaların hedefi bazen bir servis aracı, bazen de bir karakol veya emniyet müdürlüğü oluyor.

 

Bombalı saldırıların mantığı belli: PKK, kendisi açısından az bir zayiatla (!) çok ses çıkarıyor.  Varlığını ve mücadele gücünün yüksek olduğunu gösteriyor. Destekçilerinin motivasyonunu diri ve ayakta tutmaya çabalıyor. Her yöresinde bombaların patladığı ve insanların kendini güvende hissetmediği bir ülke algısını derinleştirerek Türkiye’yi ekonomik bakımdan da sekteye uğratıyor. Eylemleri sürekli ve yaygın kılarak hükümete karşı öfke ve hoşnutsuzluğu büyütmeyi istiyor, vs.

 

Ölüm-kalım meselesi

 

Bombalar, Türkiye’ye zarar veriyor. Toplumun moralini bozuyor. Zaten yükseklerde seyreden siyasi tansiyonu daha da yükseltiyor. Hak ve özgürlük alanlarını daraltıyor. Turizmi torpilliyor, ekonomiye darbe vuruyor. Fakat zarar gören sadece Türkiye değil. Bizatihi kendi bombalarının PKK’yi vurduğu üç önemli alan var:

 

1. PKK yöneticileri temel hedeflerinin Erdoğan’ı yıkmak ve AKP’yi iktidardan düşürmek olduğunu defalarca açıkladılar. Sokağa taşınan savaş da, art arda patlatılan bombalar da bu amaca matuftu. Ancak ortaya PKK’nin öngördüğünden farklı bir sonuç çıktı. Zira Erdoğan’ın ve AKP’nin iktidarı daha da sağlamlaştı. Neden?

 

Siyasetin revaçta olduğu dönemde HDP’nin gücü daha önce hayal dahi edilmeyen bir noktaya taşındı. AKP ise kuvvet kaybetti ve 2002’den beri ilk defa tek başına iktidar olmaya yetecek bir çoğunluğa erişemedi. Çatışmaların yaşanmaması ve siyasi hayatın görece normal bir hatta ilerlemesi, AKP seçmeni de etkiliyordu. Seçmen AKP’ye daha sorgulayıcı ve eleştirel yaklaşıyor, yanlışlarını gördüğü noktada destek vermekten imtina ediyordu.

 

Lakin 7 Haziran’dan sonra tablo değişti. PKK, çatışmaya geri döndü. IŞİD saldırılarını artırdı. Dış dünyadan Türkiye’ye dönük eleştirilerin tonu sertleşti. AKP seçmeninde ülkenin içten ve dıştan sıkıştırıldığı düşüncesi güçlendi, varlık ve gelecek kaygısı baş gösterdi. İş bir ölüm-kalım meselesine dönüştüğünde Erdoğan’a ve AKP’ye ilişkin eleştiriler askıya alındı ve AKP seçmeni varlığı muhafaza etmek adına partisinin etrafında kenetlendi.

 

Hâlihazırda bu psikoloji hâkimiyetini devam ettiriyor. PKK’nin sıktığı her kurşun, patlattığı her bomba insanların beka endişelerini azdırıyor. Muhalefet partileri, toplumun yarısını oluşturan AKP tabanına değecek, onlara güven telkin edecek, onların korkularını dindirecek bir söylem üretemiyor. Ufukta AKP harici bir iktidar alternatifi de görünmüyor. Mevcut halde AKP tabanı kendisini çıkmazdan çıkaracak tek güç olarak partisini görüyor ve ona daha çok sarılıyor. Bu da Erdoğan’ın iktidarını tahkim ediyor.

 

Hülasa, PKK ve HDP’nin Erdoğan’ı güçten düşürmek için niyetlendikleri hamle, Erdoğan’ın daha fazla güçlenmesi sonucunu doğurdu. “Seni başkan yaptırmayacağız” diye çıkılan yolun vardığı durak, şimdilik, Erdoğan’ın fiili başkanlığı oldu.

 

Kazanımları yitirmek

 

2.  Çözüm süreci bütün topluma kazanımlar sağladı. PKK de bu süreçten en fazla istifade eden yapıların başında geliyordu.  Silahların sustuğu ortamda PKK çok büyük kitlelere ulaştı. Toplum üzerindeki nüfuzu arttı. Yalnızca Doğu’da değil Batı’da da etki alanını büyüttü. Siyasi söylemi belirleyen güçlerden birine dönüştü. Psikolojide üstün bir konuma oturdu. Dış dünyada da PKK’ye güçlü bir destek vardı. Türkiye’de silahlı mücadeleyi bitirme yönündeki tercihi destekleniyor, PKK’nin terör örgütleri listesinden çıkarılması için kampanyalara düzenleniyordu.

 

Bombalar, bu siyasi manzarada önemli değişimler yarattı. PKK, kitlesini büyütme olanağını kaybetti. Bölgedeki fiili egemenliği törpülendi. “Türkiyelileşme”, “demokratikleşme”, “özerklik”, vb. söylemlerinin üzerindeki yaldızlar döküldü, bunlara inanmaya talip olanların sayısı azaldı. Psikolojik üstünlüğünü yitirdi. Dış dünyada elde ettiği sempati de düşüş trendine girdi. Suriye’deki iç savaş nedeniyle PKK’nin bağlantıları hala güçlü. Ama doğrudan destek verenler bile PKK ile PYD arasında bir ayrım yapma ihtiyacını hissediyorlar. Keza artık kimse PKK’nin terör örgütleri listesinden çıkarılması için lobi yapmıyor, yapamıyor.

 

Gri alanı yitirmek 

 

3. 2002’den beri iki partili (AKP ve HDP) bir siyasi yapının hüküm sürdüğü bölgede üç tür tabandan söz edilebilir: AKP tabanı, HDP tabanı ve gri alan. Hendekler, barikatlar ve bombalar, bu üç tabanın siyasi tasavvur ve kararların şekillenmesinde önemli bir rol oynadı/oynuyor. Şöyle ki: AKP tabanı, PKK’nin yapıp ettiklerini kendisi için büyük bir tehdit olarak algılıyor. Tehdit karşısında partisine daha fazla kenetleniyor, yanlışlarını daha az gündeme taşıyor ve bazı konularda eksik ya da hatalı bulsa da partisine daha fazla destek vermek mecburiyetinde hissediyor.

 

HDP tabanı, 7 Haziran sonrasında olan-bitenden rahatsız. Aslında bir bütün olarak otuz yıldan fazla bir süredir sürmekte olan çatışmalı halden duyulan bir rahatsızlık, bir bezginlik var. Partisinin bu süreçte üzerine düşeni gereği gibi yerine getirmediği kanısında. Beklediğini bulamamaktan veya aldatılmaktan kaynaklanan bir serzeniş, partisiyle arasına bir mesafe koyma hali söz konusu. Ama bu, partisinden tamamen elini kestiği veya partisine sırt çevirip AKP’ye kaydığı anlamına gelmiyor. Zira bu taban AKP’nin siyasetinden memnun değil. Dolayısıyla oluşan mesafenin ne kadar açılıp, ne kadar kapanacağını her iki partinin bundan sonra izleyeceği siyaset tayin edecek.

 

Gri alan ise, kemik AKP ve HDP taraftarı olmayan, partilerin tavır ve diline bakarak oyunun rengini tayin ediyor. Hatırı sayılır bir orana tekabül eden bu kitle, PKK’nin barikat, hendek ve bombalarından sonra ciddi bir korkuya kapıldı. PKK’nin korkutmaya ve sindirmeye dayalı siyasetinin kendisine bir hayat hakkı tanımayacağını, PKK’nin tamamen egemen olması halinde kendi topraklarında yaşama imkânının ortadan kalkacağını düşündü.

 

PKK’nin yüreklerine korku saldığı bu kesimin yeniden HDP’ye sıcak bakar hale gelmesi güç. Dolayısıyla hendekler, barikatlar ve bombalar, PKK’nin potansiyel desteğini eriten bir işlev gördü.

 

Devam edeceğim…

Serbestiyet, 01.07.2016