Ana Sayfa Blog Sayfa 207

Türkiye’nin terör ve şiddet sarmalından çıkış yolu – Prof. Dr. Birol Akgün

Türkiye’nin uzun bir gerginlik döneminden sonra İsrail ve Rusya gibi bölge ülkeleriyle ilişkilerini yeniden normalleştirme anlamında dış politikada radikal hamleler yaptığı bir zamanda İstanbul’daki Atatürk Havalimanı’na yönelik üçlü intihar saldırısı bir kez daha Türkiye’nin canını yaktı ve ülke insanının moralini bozdu. İçlerinde 13 yabancının da bulunduğu 42 kişinin hayatını kaybettiği ve 200 küsurunun yaralandığı son saldırı, yılbaşından bu yana meydana gelen bir dizi terör eyleminin son halkası ve en kanlısı oldu. Daha önce, İstanbul Sultanahmet’te canlı bomba eylemi (10 kişi); İstiklal Caddesinde turistlere yönelik canlı bomba saldırısı (4 ölü); Vezneciler’de bombalı araçla saldırı (13 ölü) gerçekleşmişti. Ayrıca son bir yılda Güneydoğu Anadolu’da yeniden nükseden PKK teröründe 550 civarında güvenlik görevlisi ve korucumuz şehit olurken, diğer şehirlerde (Ankara, İstanbul ve Bursa gibi) meydana gelen saldırılarda da yüzlerce masum sivil hayatını kaybetti. Kelimenin tam anlamıyla Türkiye’nin üzerinde bir terör heyulası dolaşıyor. Güvenlik birimleri çok yönlü terör tehdidinin devam ettiğini belirtiyor. Peki, Türkiye neden terör kuşatması altında ve son saldırının hükümetin İsrail ve Rusya gibi ülkelerle barışmasıyla bir ilişkisi var mı?

Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türkiye’nin terör sorunu yeni değildir. 1970’li yıllarda dış kaynaklı Ermeni ASALA saldırıları ile ideolojik sağ-sol kutuplaşmasının yarattığı tehlikeler uzunca bir süre devam etti. ASALA’nın 1983’teki Orly katliamı son eylemi olurken, hemen ertesi yıl PKK, Eruh saldırısıyla ayrılıkçı terör eylemlerine başladı. Bugüne kadar da aralıklarla devam etmekte.  Ayrıca 1990’lı yıllarda ortaya çıkan Kürt Hizbullah’ı ile Irak işgali sonrasında 2003’teki El-Kaide örgütünün İstanbul’da düzenlediği saldırılarla birlikte Türkiye teo-politik temelli terörle tanıştı. Suruç eylemi, Ankara Tren Garı saldırısı, Sultan Ahmet saldırısı, İstiklal Caddesi’ndeki saldırı ve nihayet Atatürk Havalimanı’na yönelik son terör saldırıları güvenlik birimlerinin bulgularına göre DAEŞ’e atfedilmektedir. Şu var ki, bu örgüt PKK’dan farklı olarak Türkiye’de yaptığı terör eylemlerini asla açıktan üstlenmemektedir. Dahası Türkiye sol kökenli bazı terör gruplarınca da tehdit edilmektedir. Denilebilir ki Türkiye bu anlamda ayrılıkçı (etnik), teo-politik (dini) ve ideolojik (radikal sol) terör gruplarının top yekun saldırı tehdidi altında bulunmaktadır.

Ülkemizde artan bu terör dalgasının yalnızca bize özgü olmadığının ve esasen bize de yansıyan küresel ölçekli bir trendin parçası olduğunun altını çizmek gerekir. Bazı raporlar özellikle bu yeni terör dalgasının en çok İslam ülkelerinde yoğunlaştığına işaret etmektedir. İslam dünyasındaki artan şiddet sarmalının küresel nedenleri ayrı bir yazının konusudur ve bizler özellikle medeniyetler çatışması tezinin bazı Batılı stratejistlerce kendilerinin zarar görmemeleri için İslam dünyasını içeriden çökertmek adına nasıl medeniyet içi çatışmalara dönüştürüldüğünden elbette haberdarız.

Global Terör Indeksi başlıklı bir rapora göre, terörden ölenlerin sayısı 2013’te 11 bin; 2014’te 17 bin ve 2015’te ise 33 bin civarındadır. Daha acı olan şey ise, bu ölümlerin yüzde 80’inin beş Müslüman ülkede (Afganistan, Suriye, Irak, Pakistan ve Nijerya) yoğunlaşmasıdır. Dikkat edilirse bu ülkeler daha çok ya uzun dönemde ağır işgaller yaşamışlardır ya da petrol gibi enerji kaynakları üzerinde büyük güçler arası rekabete kurban gitmişlerdir. Amerika ve Rusya gibi devletlerin çıkar oyunlarında ise çoğu zaman yerel aktörler kukla olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla Müslüman’ın Müslüman’ı öldürmesine cevaz veren ve kanlı iç çatışmalara yol açan teo-politik yorumların ve siyasi zihniyetlerin de derinlemesine incelenmesi gerekmektedir. Zira Müslüman alemin siyasi şiddet sarmalından kurtuluşuna giden yol, ciddi bir zihniyet analizinden geçiyor.

İslam dünyasının bir parçası olan Türkiye’de artan çok boyutlu terör saldırılarının önemli bir kısmını daha çok Suriye kaynaklı güç mücadelesinin ülkemize yansıması olarak okumak gerektiği kanaatindeyiz. Zira Arap Baharı sürecinde Türkiye reel-politiğin gereklerine hapsolmak yerine, ideal-politik bir pozisyon alarak hak, özgürlük ve demokrasi adına sokağa çıkıp değişim isteyen kitlelerin yanında yer almıştır. Böyle bir siyasi tutum Türkiye’yi bir anda bölgede demokrasi promosyonu çabalarının merkezine oturtmuştur. Kendisi de demokrasi ile yönetilen bir Müslüman ülke olarak Türkiye adeta bölgesel düzenin ve otoriter rejimlerin değişiminin bayraktarlığını üstlenmiştir. Oysa böyle bir tutum başta bölgedeki otoriter Arap rejimleri olmak üzere, Çin ve Rusya gibi küresel güçler ile İran gibi bölgesel güçleri rahatsız etmiştir. ABD ve Avrupalı güçler de Türkiye ile sözde müttefik olmalarına rağmen, Türkiye gibi Müslüman ve demokratik bir ülkenin kendilerinden bağımsız biçimde Orta Doğu’da değişimin motoru olmasından pek hoşnut olmamıştır. Bu nedenlerle başta DAEŞ ve PKK olmak üzere ülkemizi istikrarsızlaştırma potansiyeli bulunan terör örgütlerini desteklemeye veya en azından göz yummaya başlamışlardır. Temel amaç, Türkiye’yi zayıflatmak ve bölgede kendi başına dengeleri değiştiren bir güç olmaktan çıkarmaktır. Ayrıca Suriye’nin geçiş sürecinde ve bölgenin dizaynında Türkiye denklem dışı bırakılmaya çalışılmaktadır. ABD’nin PYD ile yürüttüğü siyasi flört, Rusya’nın PKK’ya yönelik açık ve gizli desteği ile Kuzey Suriye’de oluşan sözde kantonların marjinal sol grupların eğitim alanı haline gelmesi Türkiye’deki artan terörün siyasi ve jeopolitik arka planını oluşturmaktadır. Son bir yılda yeniden nükseden ve Türkiye’yi güvensiz bir ülke haline getirerek gelişme ve kalkınma hamlelerine set çekmeye çalışan terör örgütleri kısmen başarılı olsa da tamamen başarılı oldukları söylenemez.

Saldırısının amacı

Atatürk Hava Limanı saldırısı bu anlamda ülkemizde bir yıldır devam eden seri terör eylemlerinin son halkasıdır ve bazı yakın amaçlara da hizmet etmektedir. Bu bağlamda en çok vurgulanması gereken şey, eylemi yapan DAEŞ örgütünün içinden geçtiğimiz dönemde Suriye’deki hareket kabiliyetinin ve etki alanının giderek azalmasıdır. Son aylarda ABD ve Suriye rejimi ile Rusya’nın DAEŞ’i bitirmeye yönelik kuşatma harekatı ve Türkiye’nin kuzeyden baskıları örgütü nefessiz bırakmaya başlamıştır. Üç intihar eylemcisinin, çok ses getirecek bir eylem olarak planlanan Hava Alanı gibi son derece stratejik ve sembolik bir hedefe saldırtılması muhtemelen örgütün kendi tabanına ve tüm dünyaya “yıkılmadım ayaktayım” ve hala eylem yapma kapasitemi koruyorum mesajı vermeye yöneliktir. Nitekim çok sayıda yabancının da ölenler arasında bulunması örgütün bu amacına ulaştığının da göstergesidir. Daha önce de Sultanahmet ve İstiklal caddesindeki saldırılarında örgüt hep yabancıları hedeflemişti. İkincisi ise, Türkiye’nin gerek İsrail ile gerekse Rusya ile yakınlaşması ve her iki ülkeyle uzlaşılan en öncelikli konuların başında terörle mücadelede işbirliğinin vurgulanması muhtemelen DAEŞ’i rahatsız etmiş olmalıdır. Gerçekten de özellikle Rusya ile normalleşen Türkiye Rus uçağının düşürülmesi sonrasında kullanamadığı Suriye hava sahasını yeniden kullanabilme ve böylece DAEŞ’i havadan bombalayabilme imkanını elde edecektir. Şimdilik yalnızca kara unsurlarını (obüs topları gibi) kullanabilen Türkiye’nin DAEŞ ile mücadelesinde elinin çok daha güçleneceğini anlayan örgütün son eylemle Türkiye’yi tehdit etme amacı taşıdığı söylenebilir.

Ancak bilinmesi gereken şey şudur, ister Türkiye’nin dış politikada bağımsız hareket etmesine mani olmak adına, isterse tüm dünyaya mesaj vermek adına yapılmış olsun terör örgütlerinin Türkiye’nin önünü tıkama konusunda başarılı olabilme şansı yoktur. Elbette canımız yanmaktadır ve ülkemizde ciddi bir öfke birikimi de oluşmaktadır. Bununla birlikte, ortalama Türk insanıve piyasa aktörleri artık terör olaylarından siyasi anlamda çok etkilenmemektedir. Turizm sektörü kısmi olarak etkilense de geri kalan sektörlerde terör, Türk ekonomisinin büyüme performansını düşürememektedir. Artık Türkiye belli bir ölçek ekonomisine ve büyüme dinamiklerine erişmiştir. Terör kısa dönemli bir panik yaratsa da orta ve uzun vadede bu trendleri minimum düzeyde etkilemektedir. Çıkış yolu ise insanımızın kendisine, ülkesine ve siyasi liderliğe güvenmeye devam etmesi ve sağduyusunu kaybetmemesidir. İnanıyoruz ki, Türkiye toplum olarak bu terörü de aşacak ve medeniyet ve demokrasi yolculuğuna her şeye rağmen devam edecektir.

Star Gazetesi, Açık Görüş, 02.07.2016

Temel gelirin açmazları ve zararları

Bir süre önce Hür Fikirler’de yayınlanan bir yazımda temel gelir meselesini ele almıştım. Konu politikacıların ve iktisatçıların gündeminde gitgide daha fazla yer işgal ediyor. En son 5 Haziran’da temel gelir İsviçre’de referanduma götürüldü. Meseleden yeterince haberdar olmayanları şaşırtacak şekilde, seçmenlerin çoğunluğu teklif reddetti. Bazı yorumcular halkın çoğunluğunun temel gelir uygulamasının vergi artışlarına sebep olacağı korkusuyla öneriye hayır dediğini yazdı.

Temel gelir uygulamasının vergi artışlarına sebep olacağı endişesi haksız ve yersiz değil. The Economist dergisinin bir hesaplamasına göre, ABD’de her vatandaşa yılda 10 bin dolar tutarında temel gelir verilebilmesi için devletin GSYİH’dan el koyduğu miktarın mevcut %26’dan %35’e çıkması gerekiyor. Bunun vergi mükelleflerinden daha çok vergi alınması anlamına geleceği açık.

Tüm dünyada temel gelir fikrinin yaygınlaşmasının ardında iki ana sebebin yattığı söylenebilir. İlki klasik eşitlikçi ve devletçi felsefe. Buna göre devlet vatandaşlarına “uygun” bir hayat yaşamaları için bir minimum gelir temin etmekle sorumlu kılınmalı. İkincisi ise işsizliğin bir afet hâlini alması korkusu, beklentisi. Daha önceki teknoloji dalgalarında olduğu gibi bu yıllarda gerçekleşen teknolojik yeniliklerin yol açacağı yaygın otomasyonun çok sayıda işin ortadan kalkmasına ve çalışanın işsiz kalmasına sebep olacağının tahmin edilmesi.

The Economist dergisi yukarda atıf yaptığım yazısında temel geliri ele alıyor. Bundan da yararlanarak temel gelirin yanlışlarını ve muhtemel zararlarını özetleyelim:

1) Teknolojik gelişmenin işsizliğe yol açacağı korkusu geçmişte de yaşandı ama doğru çıkmadı. Bu sefer de öyle olabilir. Otomasyon endişe edildiği kadar çok işin yok olmasına sebep olmayabilir. Henüz gerçekleşmemiş bir kötü duruma binaen temel gelir uygulamasına başlamak yanlış olur.

2) Temel gelirin faydalarının belirsiz olmasına karşın maliyetleri kesin. Temel gelirin üniversalize edilmesi, onun vatandaşlar tarafından bir temel hak olarak benimsenmesini sağlamaya hizmet eder. Ancak, aynı zamanda maliyetleri çok yükseltir. ABD örneğinde aylık 900-1000 dolar civarında temel gelir uygulaması hem GSYİH’nın devlet tarafından alınan miktarını yaklaşık %30 civarında artırıyor hem de sosyal güvenlik sisteminin iki önemli parçasından biri olan emeklilik maaşlarının (diğeri sağlık bakımı) yerini almasını gerektiriyor.

3) Daha çok vergi ve her vatandaşla temel gelir ilişkisi devletin büyümesi anlamına geliyor. Böylesine büyük vergi yükseltmelerinin ekonomik büyümede ve zenginlik yaratmada menfi etkilerinin olması kaçınılmaz.

4) ABD örneğinde yıllık 10 bin dolar temel gelir gayet düşüktür ve meselâ sadece emekli maaşına dayananların da aralarında olduğu çok sayıda kimseyi (fakiri) daha kötü durumda bırakacaktır.

5) Üniversal temel gelir uygulaması aynı zamanda modern refah devletinin üzerine inşa edildiği şarta bağlılığı da tahrip edecektir. Şarta bağlılık ‘çalışırken sen öde emekliyken sana ödensin’dir. Temel gelir çok kısa vadede olmasa bile bazı çalışanların işini terk etmesine ve tembelliğe, atalete düşmesine sebep olacaktır. Böylece toplum vergi ödeyenler ve vergiden yararlananlar diye ikiye ayrılacak, vergi verenlerin hoşnutsuzluğu refah devletini tahrip edecektir.

6) Temel gelir ülkelerin sınırlarını açık tutmasını neredeyse imkânsız hâle getirecektir. Bir gelire hak, zengin ülkelerin hükümetlerini kapılarını göçmenlere kapatmaya veya devlet desteğinden mahrum bir vatandaşlar grubu oluşturmaya teşvik edecektir. Esasen, bu problem bugün de var. Zengin ülkelere göçü teşvik eden faktörler arasında bazı refah devleti hizmetleri en başta yer alıyor.

Dergi bu tespitlerden sonra refah devletinin –engellilere destek gibi- iyi yönlerinin bulunduğundan söz ediyor ve devletlere temel gelir uygulamasına geçmek yerine istihdamı artıracak tedbirler almasını öneriyor. Bunlar arasında yer alan, meslekî lisanslamanın gevşetilmesi, imar ve inşaat kısıtlamalarının azaltılması gibi tedbirler liberal açıdan onaylanacak tedbirler. Negatif gelir vergisi, devletin altyapı yatırımlarına daha fazla kaynak ayırması gibi tedbirler ise tartışmaya daha açık. Son olarak, ben, klasik liberal kimliğimle, refah devletine klasik liberalizm ile Amerikan liberalizmi arasında gezinen bir dergi olan The Economist’ten daha büyük kuşkuyla bakmaktayım. Sadece henüz hayat bulmamış temel gelir uygulamasının değil, dünyada hayli yaygın ve uzunca bir zamandır hayatta olan refah devletinin -en azından bazı refah devleti politikalarının- da ciddî biçimde sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Öyle zannediyorum ki dünya zaten o noktaya doğru gidiyor.

Bipolar (İki Uçlu – Manik Depresif) Hastalık Nedir?

0

 -Bipolar bozukluk nedir? Tanısı nasıl konur, hangi testler uygulanır?

Cevap:  Eski isimlendirme ile “Manik depresif” hastalıktır. Bipolar demek, iki uçlu demektir. Yani; bir ucunda depresyon diğer ucunda Hipomani ya da mani vardır. Bazen de karışık olarak birarada olan bir hastalıktır. Depresyon dönemi, klasik depresyonlara göre daha uzun ve ağır seyreder. Yaşamdan zevk alamamak, mutsuzluk, aşırı bir halsizlik ve uyuklama hali, bazen yataktan kalkmadan günlerce uyuma durumu, aşırı duygusallık ve çabuk ağlama, sabırsızlık ve ani öfkeler, sinirlilik halleri, iştahta azalma ya da aşırı yemek yeme, cinsellikten soğuma, yalnızlaşma, kimseyle görüşmeme, sorumluluklarını yerine getirememe, intihar düşünceleri, her şeyin boş ve anlamsız gelmesi, alkol, kumar, madde, internet bağımlılığı gelişmesi riski bu dönemde yüksektir. Kişi adete “yaşayan bir ölü “gibidir. Hipomani ve manide ise aşağıdaki durumlar ortaya çıkar.

Bazı günler içimiz içimize sığmaz coşkulu, enerjik, heyecanlı, sürekli oradan oraya koştururuz. Herkesi neşelendirir, güldürürüz, hayata toz pembe bakarız. Sürekli üretiriz, girişimcilik yönümüz artar. Bu özelliklerimiz bazen sürekli olabilir. Yapı olarak, doğamız böyle şekillendirilmiş olabilir. Bu tip insanlarımız çok sempatik sıcak, sevecen olurlar, neşeleri bulaşıcı olur, her girdikleri ortamda yüzleri güldürebilirler, çok muziplikler yaparlar. Taklit yetenekleri de fazla gelişmiştir. Karşı cinsi çok çabuk baştan çıkarabilirler. Bu tip insanlara “Hipomanik” denmektedir. Hipomani çevreyle ciddi bir problem yaşamaz…

Manide şu belirtiler görülür:

Duygu durumu;

Gerçek durumuyla uyumsuz bir iyilik, neşelilik hali vardır. Her şey çok güzel ve zevklidir hayattan müthiş bir zevk alınır. Kişinin içi içine sığmaz. Sürekli güler, eğlenir kahkahalar atar. Şarkı, türkü, ilahi söyler, eğlenir oynar, dans eder kimseyi umursamaz. Bazen engellendiğinde kızar, taşkınlık gösterir, küfreder.

Bilinçsel alanı

Manik insan kendini çok değerli, büyük görür. Megolomaniktir. Her şeyi o bilmektedir, önemli projeleri, düşünceleri vardır. Birileri kendisini çekemiyordur.

Düşüncelerin akışı ve çağrışımları çok hızlanır. Konudan konuya atlarlar, kafiyeli konuşur; zihni çok açılır, hafızası saat gibi çalışır. Dikkati çok çabuk dağılır her şeyi görür ve ilgilenir. Bir konuya tam yoğunlaşamaz. Bazen gerçeğin dışına çıkar.

“Ben erdim, peygamberim, mehdiyim, Atatürk’üm ülkeyi, insanlığı kurtaracağım” diye hezeyanlar ortaya çıkar.

Hezeyanlarına uygun sesleri işitebilirler (Halüsinasyonlar) izlendiğini kendisine komplolar kurulduğunu söyleyebilirler her tarafı araştırır, şüphe ile bakar bazen polise başvurur takip edildiğini söyler. Bu durumda olan manik hastalar yanlışlıkla şizofren damgası yiyebilirler, oysa mani düzelince bu “psikotik- şizofrenik belirtiler de” düzelir…

Konuşma ve Hareket Alanındaki Belirtiler

Manik insan sürekli konuşur makinalı tüfek gibidir eskiler buna “İshal i Kelam” derlermiş. Konular birbirinden kopuktur, fikir uçuşmaları vardır. Hareketleri çok artar, yerinde durmaz, sürekli gezer, seyahate çıkar, tanımadığı insanlarla bile hemen samimi olur. Şiirler, öyküler yazmaya başlar, resimler çizer, yeni atılımlar yapar, riskli davranışlara girer, aşırı ve gereksiz para harcar. Kendisini ilgilendirmeyen konulara da bulaşır, başını derde sokar. Aşırı alkol, sigara tüketebilir. Çok hızlı ve tehlikeli araba kullanır. Büyük yatırımlara girip zarar edebilir. Ani bir kararla boşanıp yeniden evlenebilirler.

Bedensel Belirtiler

Uykusu çok azalır,1 saat bile uyuyamayabilir, lakin uykusuzluktan yakınmazlar. Cinsel dürtüleri, istekleri çok artar. Ayırım yapmaksızın seks ilişkisine girebilirler, çok konuşmaktan dolayı sesleri kısılabilir, aşırı hareketten dolayı kilo kaybedebilirler. Mani tablosunda olan kişi hastalığını kabul etmez. Bunun için çevrenin anlayışlı, nazik bir biçimde yaklaşıp onu ikna ederek doktora götürmeleri gerekir. Bu şekilde hasta ikna edilemezse ne şekilde tedavi ettirilebileceği bir psikiyatriste danışılarak öğrenilmelidir. Mani bir nöbettir ve baskılanabilir, tekrarlanmasın diye koruyucu ilaçlar kullanmak gerekir. (Mizaç düzenleyicileri) Mani nöbetindeki insanın davranışları kişinin kontrolü dışında gelişir. Hasta yakınlarının suçlayıcı yargılayıcı yaklaşmamaları gerekir. Hastaya yapılabilecek en iyi yardım bir an önce tedavisine yönlendirmektir.

-Bipolar bozukluk ağırlıklı olarak hangi yaş grubunda görülür? İki uçlu duygu durum bozukluğunun genetik geçişliliği olduğu söylenir bu doğru mudur?

Cevap: Her yaş grubunda görülebilir.  En sık 15-25 yaş arasında yoğunlaşır. Genetik yatkınlık çok belirgindir. Ailesinde aynı hastalık ya da başka bir duygu durum bozukluğu olan bireylerde daha sıklıkla görülür. Ama mutlaka her bireyde olacak diye bir geçiş yoktur.

Manik ve depresif faza geçişlerde hastalara nasıl davranılmalıdır?

Cevap: Hasta yakınlarının bu hastalık hakkında bilgilenmeleri çok önemlidir. Belirtilerini tanımaları ve gidişatın nasıl olacağını tahmin edip, önceden önlem almaları elzemdir. Hastalığın biyolojik kökenli olduğu ve hastaların kontrolünde olmadığı gerçeği iyi kavranmalıdır. Hastalarına sevgiyle, şefkatle, tatlı dille, ama açık ve kararlı bir dille yaklaşsınlar. Zıtlaşmasınlar, inatlaşmasınlar. Hele hele fiziksel şiddete baş vurmasınlar. Doktorlarla mutlaka iletişim halinde olmalılar. İlaç kullanımında ve doktor seanslarında mutlaka onlara destek olmalılar. Özellikle depresif dönemde çok unutkan olduklarından, hasta yakınlarının ilaç kullanımını takip etmesi gerekir.

Bipolar bozukluğun tedavisinde nasıl bir yol izlenir? Tedavide yeni gelişmeler var mıdır? İlaçsız tedavi mümkün müdür?

Cevap:  Bipolar hastalık, şeker ve tansiyon hastalığı gibi devamlı ilaç kullanmayı gerektiren biyolojik genetik kökenli bir hastalıktır. Tedaviden esas amaç; kişinin ne depresyon ne de hipomani ve mani yaşamamasıdır. Tedaviye rağmen bazen bu gerçekleşmeyebilir. Farklı tedavi seçenekleri devreye sokulur. Bugün için geliştirilen çok iyi ve yan etkisi az ilaçlar vardır. Güvenle kullanılabilir. İlaçsız tedavi mümkün değildir.

Depresif fazda görülen intihar eğilimlerini engellemede ilaç tedavisi yeterli midir?

Cevap: Tedaviden beklenen kişinin depresyona girmemesidir. Onun için koruyucu-önleyici tedaviler devamlı olmalıdır. Buna rağmen depresyon ve intihar eğilimi varsa ve yoğunsa, mutlaka hastaneye yatırıp; ilaçlara göre daha az yan etkiye sahip elektro şok tedavisi uygulanmalıdır.

Bu bozukluğu yaşayan insanların sıra dışı olduğu söylenir. Özellikle ünlü ressam, müzisyen ve yazarlarda bu bozukluğun görülmesi dikkat çekicidir. Bipolar bozukluğa sanatçı hastalığı demek mümkün müdür? Örneklendirebilir misiniz?

Cevap:  Bu insanlar çok renkli, sanatsal ve “yaratıcı” özellikleri olan sıra dışı insanlardır. Van Gogh, Salvador Dali,  Dostoyevski,  Michalengelo bu hastalıktan mustarip ama iz bırakmış insanlardır.

-Bipolar bozukluk yaşayan hastalar çevreleri için tehlike arz ederler mi bu kişiler sosyal yaşantılarını sürdürebiliyorlar mı ve hangi hallerde gözetim altında tutuluyorlar?

Cevap: Bipolar hastalar, kendilerine çok engel olunduğunda, sert konuşulup aşağılandıklarında agresif olabilirler. (Tıpkı “normal” insanlar gibi) Onlarla çok açık, dürüst, net konuşmak gerekiyor.

Depresyon döneminde çoğunlukla “atıl” durumdalar. İşlerini yapamazlar, sorumluluklarını yerine getiremezler. Bu nedenle onlara yardımcı olmak ve beklentileri azaltmak şarttır. Yanlarında olduğumuzu her zaman hissettirmek ve destek olmak tedavilerini olumlu etkiler.

Mani döneminde, çoğunlukla hastalıklarını kabul etmediklerinden ve çok coşkulu, keyifli olduklarından “kafasına göre” hareket ederler.

Aşırı alış veriş yaparlar, ellerine fazla para ve kredi kartı vermemek, ama harçlıksız da bırakmamak gerekir. Bu dönemde ne yapıp edip tedaviye yönlendirmek ona yapılacak en büyük iyiliktir. Çoğunlukla tedaviyi reddederler, kaçarlar. Kanunî ve hukukî bazı yolları kullanmak gerekirse, doktorla istişare halinde uygulamaya geçmek doğru olur. Mani döneminde artmış, abartılı bir yaşam söz konusudur. Hasta ikna edecek, ya da sözünü dinleyecek, belki korkacağı aile ve arkadaş-dost çevresinden birisiyle tedaviye götürmek gerekebilir.

-Bipolar bozukluk yaşayan kişilere ne gibi önerilerde bulunabilirsiniz?

Cevap: Manideyken söz geçiremezsiniz; depresyonda iken ve normal haldeyken onları bilinçlendirmek önemlidir. Hastalık kişinin elinde ve iradesinde olmadığından ve sık tekrarlayabildiğinden devamlı ilaç kullanmaları gerektiği anlatılmalı ve ikna edilmelidir. Asla uykusuz kalmamalılar, gece işlerinde çalışmamalılar. Uykusuzluk bu hastalığı tetikler. Düzenli bir iş ve yaşamlarının olması sağlanmalıdır. Çok yetenekli ve zeki, yaratıcı insanlardır. Sanatsal faaliyetlere teşvik edilmeliler. Hem terapi hem üretim yapılmış olunur.

Evlenmeleri durumunda, eş adaylarına mutlaka hastalıklarından bahsedip, dürüst davranmalılar. Kadınlar, doktor kontrolünde çocuk sahibi olabilirler.

Dr Nihat Kaya

www.depam.com

İki yüzlü Avrupa Birliği

Cumhurbaşkanı Erdoğan bugünlerde sık sık AB’yi eleştiriyor. Kullandığı dilin bu eleştirileri ifade etmek için en iyi dil ve yeterince diplomatik olup olmadığı tartışılabilir. Tartışılamayacak şey ise Erdoğan’ın eleştirilerinin çoğunun haklı, doğru ve yerinde olduğu.

AB meselesi Türkiye’nin siyasî ve entelektüel hayatında tuhaf boyutlar kazandı. Bazı kişi ve çevreler AB’yi uygarlıkla ve onun parçaları olarak özgürlük ve demokrasiyle özdeşleştirmekte. Bu yüzden AB değerleri denen şeyleri, daha somuta indirgersek AB regülasyonlarını hayata bakışta esas almakta ve her şeyin mihenk taşı olarak kullanmaya çalışmakta.

Bu komik bir yanılgı. 20. Yüzyıl’ın ortalarına kadar (ilk formlarıyla ve adlarıyla) AB yoktu. 21. Yüzyılın ortalarında AB’nin olacağının da bir garantisi yok. AB uygarlık değerlerinin ne mucidi ne de sahibi. Ulaşılamayan, uzaktaki şeylerin (nesneler, kişiler vb.) abartılması gerçeği Türkiye’de bazılarının AB’ye bakışında da boy gösteriyor. AB’nin kayıtsız şartsız meftunları AB’de her şeyin muhteşem olduğunu, hiçbir problem bulunmadığını zannediyorlar. AB içindeki AB’ye yönelik eleştirilerden ya haberdar değiller ya da onları farklı bir dünyaya ait sanarak hiç ders almıyorlar. Oysa önyargı esiri olmayan biri, sırf İngiltere’de yaşananlara bakarak bile, AB’de her şeyin mükemmel olmadığını ve AB’ye taraftar olanlar kadar karşı olanların da bulunduğunu görebilir.

AB’nin riyakârlığı, terör örgütlerinin sözcüsü ve propagandisti olma işlevini üstlenen medya organlarına bakışta çifte standart olarak boy gösteriyor. AB PKK ile organik bağları bulunduğu aşikâr, çalışanlarının bazıları açıkça terör eylemlerinde görev üstlenmiş olan yayınların normal medya organı muamelesine tâbi tutulmasını istiyor. Sormak lâzım, AB üyelerinden birinde IŞİD için çalışan ve onu savunan bir yayın organı olmasına izin verilir miydi? Türkiye’de yerleşik bir yayın organı IŞİD için AB’ye yönelik yayın yapsa AB kurmayları nasıl bir tepki gösterirlerdi? Yapılan basın özgürlüğüne girer, basın özgürlüğüne saygı göstermek gerekir der miydiler? Görünen gerçek o ki, şimdilerde AB dindar teröristlere ne kadar çok kızıyorsa seküler teröristlere de aynı ölçüde sempati duyuyor.

AB’nin Türkiye’ye bakışı büyük ölçüde hasta. Açık söylemek gerekirse AB Türkiye’ye karşı iki yüzlü. AB’nin mihver ülkelerinde vuku bulduğunda problem sayılmayan şeyler Türkiye’de ortaya çıktığında sanki sadece bize mahsusmuş gibi ve olduğundan kat kat ağır sorunlar olarak görülüyor, sunuluyor. Bunu en açık şekilde görmek için Türkiye’de vuku bulan kitle olayları ve terör saldırılarıyla Fransa’da vuku bulan benzer olaylara ve terör saldırılarına AB idarecileri ve Avrupa Parlamentosu tarafından gösterilen tepkiler arasındaki farlılıklara bakabiliriz. Demek ki Fransa Türkiye’deki kadar yoğun teröre hedef olsa tüm hak ve özgürlükleri toptan askıya alacak ve AB bunu demokrasiyi koruma çabası olarak alkışlayacak, destekleyecek.

AB kendi içinde bir kısmi toplumsal çeşitliliğe sahip ama bu onun çeşitliliğe gittiği yere kadar müsaade etmeye istekli ve hazır olduğunu göstermiyor. AB aslında bir beyaz Hristiyan kulübü olmak istiyor. AB yetkilileri açıkça dile getiremese de gerçek bu. Türkiye’ye karşı oluşlarının ve Türkiye’yi kaçırmayacak fakat içeri de almayacak şekilde kapıda oyalamalarının ana sebebi de bu. AB kalabalık nüfuslu bir Müslüman ülkeyi içinde görmek istemiyor. Suriye savaşının yansımaları ve IŞİD olayı bu eğilimleri kuvvetlendirmiş görünüyor. Ancak, Suriye iç savaşı ve sonuçları olmasa da bu eğilim AB’de kuvvetli bir damar olarak mevcuttu.

AB üyelerine ve potansiyel üyelere bakışta çifte standartlı. On yıllarca komünist yönetim altında kalan, sivil tolumun tamamen budandığı, hukukun yok edildiği ve demokratik siyaset kültürüne ve geleneğine hiç sahip olmayan orta ve doğu Avrupa ülkeleri hızla AB üyesi yapıldı ama onlardan her bakımdan çok daha ileride olan Türkiye kapıda belirsizlik içinde bekletilmekte.

AB’nin Türkiye’ye yönelik ‘önce standartlarımızı yakala sonra seni üye yapalım’ politikası da ahlâksız bir oyalama yöntemi. Örneğin Bulgaristan ve Romanya hangi bakımdan Türkiye’den daha iyiydi ki AB üyesi yapıldı? Ayrıca, AB üyesi olmuş bir Türkiye mi AB standartları denen şeylere daha kolay ulaşabilir yoksa bilinmezliğe mahkûm edilen bir Türkiye mi? Türkiye AB üyesi olsaydı kendini daha bir güven içinde hissedebilir ve başta Kürt sorunu olma üzere kronik problemlerini daha rahat çözebilirdi. Ancak, öyle sanıyorum ki, AB Türkiye’nin bu problemleri çözmesini değil bu problemlerden dolayı zayıflamasını, önemli bir aktör olmaktan çıkmasını istiyor, bekliyor.

Türkiye’nin yöneticileri AB’nin özellikle AB’nin mihver ülkelerinin idarecileriyle temasta iki yüzlülüğün AB politik davranış standartlarının en önde geleni olduğunu bir an olsun unutmadan davranmalı…

LGBT yürüyüşüne yasak

Türkiye LGBT hareketi her yıl dünya çapında düzenlenen ve Onur Yürüyüşü adı verilen bir etkinliği bu yıl 26 Haziran’da yapacağını duyurdu. Alperen Ocakları İstanbul İl Başkanlığı bir basın açıklamasıyla yürüyüşe katılacak olanları açıkça tehdit etti. Başkan konuşmasında şu ifadelere yer verdi:

“Devlet yetkililerini bu ahlaksızlığa son vermek için göreve davet ediyoruz. Aksi taktirde tepkimiz çok net ve sert olacaktır. Sayın devlet yetkilileri bunlarla bizi uğraştırmayın. Ya gereğini yapın ya da biz gereğini yapacağız. Biz her şeyi göze aldık, direkt yürüyüşü engelleyeceğiz.”

Normal koşullarda alenen ve açık bir tehditte bulundukları için ilgili kişiler hakkında bir kamu soruşturması başlatılması beklenir. Ancak ben böyle bir girişimden haberdar değilim. Diğer taraftan, Alperen Ocakları’nın bu açık tehdidinden sonra (aslında bu tehdide rağmen demek gerekir), Valiliğin yürüyüşü güvenlik gerekçesiyle yasakladığını öğrendik. Bunun üzerine Alperen Ocakları (mealen) “tavsiyelerine uyarak yürüyüşü engelleyen” devleti bu hareketinden dolayı takdir eden, alttan alta kendi başarılarıyla gururlanan ve tehdidi de sürdüren ikinci bir açıklama yaptı:

“Tüm bu çaba ve gayretlerimizin sonucunda, İstanbul Valiliği’nce yapılan açıklama; toplumda oluşan infial ve tepkiyi bir nebze olsun dindirmiştir ve ahlaksız eyleme izin verilmeyeceği anlaşılmıştır. Alperen Ocakları olarak böyle bir ahlaksız yürüyüşe izin vermediği için İstanbul Valimiz Sayın Vasip Şahin’e şahsım ve tüm camiam adına çok teşekkür eder, saygı ve şükranlarımı sunarım. Biz de milli reflekslerimiz çerçevesinde aldığımız eylem kararını askıya almış bulunmaktayız. Ancak hadisenin tekerrür etmemesi noktasındaki hassasiyetimiz devam etmektedir.”

Şimdi, Valiliğin bu kararında Alperen Ocakları’nın yaptığı açıklamanın bir etkisi olup olmadığını veya olduysa ne ölçüde olduğunu bilmiyoruz. Büyük ihtimalle son açıklama durumdan “güç ve itibar” araklamaya çalışma girişimidir. Lakin, böyle açık bir tehditten sonra gelen yasak, meseleyi “tehdidin işe yaradığı” şeklinde algılamayı epeyce kolaylaştıracaktır. Bu tür olaylarda, gerçekte sebebin ne olduğundan ziyade, sonuçta “ne olduğu”nun daha önemli hale geldiğini biliyoruz. Bu tür bir tehdide “rağmen” yürüyüşün yapılamayacak olmasının “mesaj yüklü” bir hareket olarak görülmesinin önüne geçebilmek çok zordur.

Vatandaşlarının güvenliğini sağlamak devletin temel görevidir. Ancak bu görevi yerine getirirken, “güvenlik adına” tehdit altındaki grupların “güven duygusunu” ortadan kaldıracak türden icraata girişmesi doğru değildir. Aksi halde bazı gruplar beğenmedikleri, karşı çıktıkları veya husumet güttükleri grup ve kimlikleri tehditle sindirip bastırmayı alışkanlık haline getirir.

Yürüyüş, DAİŞ gibi örgütlerin Türkiye’ye karşı yürütmekte olduğu terör saldırılarından endişe edildiği için “güvenlik gerekçesiyle” yasaklandıysa da durum değişmez. Üstelik, daha yakın tarihlerde Amerika’da LGBT’lilere yönelik Orlando katliamı yapılmışken, üstüne bu katliam İslami radikalizm üzerinden İslam ile ilişkilendirilmeye çalışılmışken, bu yürüyüşün güven içinde yapılması sembolik değer taşıyan bir olay haline gelmişti.

Bu yüzden gerekli bütün tedbirleri alıp yürüyüşün güven içinde gerçekleşmesini sağlamak gerekirdi. Yasaklanması, tehditlere boyun eğildiği, tehditler karşısında çaresiz kalındığı veya daha kötüsü, İslami kimliği ile meşhur olmuş bir hükümetin LGBT’lilere karşı tahammülsüz olduğu şeklinde değerlendirmelerin yapılmasına veya böyle bir algının oluşturulmasına hizmet edecektir.

Oysa LGBT hareketinin Onur Yürüyüşünü 2005 yılından bu yana düzenli olarak yaptığını öğreniyoruz. AK Parti hükümetlerinin en başarılı olduğu alanlardan biri, statükonun baskıladığı kimliklere siyasi alanı açması oldu. Açılan bu siyasi alanların korunması; çeşitli bahanelerle yeniden kapatılmaması veya daraltılmaması gerekir.

Eşcinseller hem sayılarının azlığı hem “marjinal” halleriyle ne toplumda ne devlette kendilerine kolayca yaşam alanı açabilecek bir grup değil. Hem psikolojik, hem sosyolojik, hem de siyasi olarak dünyanın pek çok yerinde baskı görüyorlar. Türkiye’de etkin ve güçlü bir siyasi grup veya hareket olma şansları fazla yok. Doğrudan cinsel kimlikleriyle ilgili taleplerinin kabul görmesi ve uygulamaya geçebilmesini bir yana bırakın; taleplerinin gündeme girmesi bile yakın ve orta gelecekte pek mümkün görünmüyor.

Toplum ve sistem karşısında en zayıf gruplardan biri olan LGBT’liler, senede bir yaptıkları bu yürüyüşle, siyasi arenada ve kamusal alanda kısa bir an boy gösteriyorlar. Yaptıkları, sadece, senede bir kere de olsa var olduklarını kamuoyuna (üstelik çok sınırlı bir kamuoyuna) hatırlatabilmek. Toplum ve devlet ise onların var olduğunu unutmak ister gibi tepkiler veriyor.

Ayıp, bu yürüyüşün yapılmasında değil. Eğer bir avuç insanın senede bir yaptığı bu yürüyüşü toplum olarak “tolere” edemiyor veya devlet olarak yürüyüşün güvenliğini sağlayamıyor isek, işte asıl ayıp buradadır.

Serbestiyet, 25.06.2016

Yanı başımızdaki üniversite öğrencileriyle buluşmayı bekliyor

Aslında bütün mesele engelleri kaldırmak, arz ve talebi buluşturmak.

Savaştan, iç savaştan veya darbeden dolayı ülkesinden ayrılmak durumunda kalan ve şu an Türkiye’de yaşayan Arap ülkelerinden çok sayıda akademisyen var. Ve sayıları binlerle ölçülen bu insanlardan ders almaya hazır on binlerce öğrenci.

Geriye sadece şekeri, unu, yağı birleştirip helva yapmak kalıyor.

Geçtiğimiz ay İstanbul Medipol Üniversitesi bünyesinde oluşturduğumuz “Medipolis – Akdeniz Araştırmaları Merkezi” tarafından düzenlenen “Türkiye’de Yaşayan Arap Ülkelerinden Akademisyenlerin Sorunları ve Çözüm Önerileri Çalıştayı”ndaki gündem maddelerinden biri de buydu.

Çok sayıda Türkiyeli ve Arap ülkelerinden akademisyenle sığınmacılık, göç ve üniversite konusunda çalışan uzmanın katıldığı çalıştayda Suriye, Mısır, Irak ve Yemen gibi ciddi altüst oluşlara maruz kalan ülkelerinden gelen akademisyenlerin sorunları masaya yatırıldı ve çözüm önerileri üzerine birlikte kafa yoruldu.

“Üniversitelerde Arapça öğretim veren bölümler açılmalı”

Çalıştay sonrası kaleme alınan raporda yer verilen önerilerinden biri, üniversitelerde dili Arapça olan bölümlerin açılması. Tıpkı İngilizce bölümler gibi.

“Türkiye’ye göç etmiş nüfus ve bu nüfusun öğretim üyesi ve öğrenci potansiyeli açısından büyüklüğü göz önüne alındığında, üniversitelerde Arapça eğitim yapan bölümlerin açılması acil bir ihtiyaç olarak gündeme gelmektedir. Bunun için YÖK’ün, bir bölüm kurulabilmesi için en az üç Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı öğretim üyesi ve yabancı öğrencilerin mevcudunun en fazla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı öğrencilerin sayısının yarısı kadar olması zorunluluğunu kaldırması yeterli olacaktır.”

Bu zorunluluğun da herhangi bir yasa veya yönetmelikten kaynaklanmadığı, “teamüle” dayandığı ifade edilen rapor, YÖK’ün bu fiili çekinceyi kaldırmasının yeterli olacağı tespitine yer veriyor.

Üniversitelerin bünyesinde -ABD’dekine benzer bir sistemle- dışarıdan sponsorla kürsü, bölüm, fakülte, enstitü kurulabilmesinin önündeki yasal engellerin kaldırılması; Arap üniversitelerine Türkiye’de akademik birim açabilme imkânının sağlanması da ciddi bir rahatlama sağlayacak.

“Arap üniversiteleri kurulmalı”

Ama fazlası da mümkün ve gerekli.

Üstelik bir kısım akademisyenin “biz işsiz kalırız” diye kaygılanmasına da gerek yok. Maddi bir yük de getirmediği gibi ülke ekonomisine katkı sağlama potansiyeli de var. Rapordaki ifadelerle:

“Hem akademisyenler için istihdam sağlanmış olacak, hem öğrenim çağında olan öğrenciler bundan istifade edecek, hem de bu üniversiteler, Türkiye’ye de ciddi bir prestij ve ekonomik katkı sağlayacak bölgesel düzeyde cazibe merkezleri haline gelecektir.”

Bütün akademik katkılarının ötesinde, İlahiyat Fakülteleri örneğinde yıllar boyunca Arapça dersi verip Arapça öğretemeyen bir ülkede, bu dili konuşan akademisyenlerin varlığını bir şans olarak görmek gerek.

Tarihin trajik bir kırılma anında ülkelerinden savrulan akademisyenleri öğrencileriyle buluşturmak, Türkiye’nin yükseköğretim kapasitesini geliştirmek ve sıkıntılı bir süreci herkes için avantaja dönüştürmek mümkün.

Çalıştayın haberine ve oradan üretilen raporun Türkçe, Arapça ve İngilizce versiyonlarına şu linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.medipol.edu.tr/Haber/1094/%E2%80%9CTurkiye-de-Arap-universiteleri-kurulmali%E2%80%9D.aspx

Serbestiyet, 26.06.2016

Hendeklerin ardından (4)

PKK’nin hendek savaşlarındaki başarısızlığını gerekçelendirmek için ileri sürülen iki argüman var: Biri, PKK’nin halkın devlete karşı ayaklanacağına duyduğu güvendir. Buna göre, PKK 7 Haziran’da elden edilen % 13’lük oyu, hendek ve barikatlara bir destek olarak yorumladı. Bir de PKK üst yönetimine şehirlerden gönderilen raporlar var. Gerek yazılı olarak iletilen raporlarda ve gerek yüz yüze yapılan görüşmelerde halkın ayaklanmaya hazır olduğu belirtildi. PKK de bu raporlara ve bilgilere itimat ederek savaşı şehirlere taşıdı.

Bunun gerçeğe tekabül ettiği kanısında değilim. Zira HDP’nin seçim zaferini, halkın siyaseti öne çekmek iradesinin bir yansıması olarak görülmesi gerektiğini anlatan birçok analiz yazıldı, çizildi. PKK’nin bunlardan haberdar olmadığı düşünülemez. Kaldı ki uzun boylu analizlere bile gerek yoktu. Halkın arasında yapılacak küçük bir gezinti, insanların savaştan bezdiğini, problemlerin siyasi olarak çözülmesini talep ettiklerini ve oylarıyla da bunun önünü açmak istediklerini görmek için yeterdi. Gözünü gerçeklere kapatmayan herkes, halkın demokratik siyasete arka çıktığını görebilirdi. Bunun “savaşa onay” olarak okunmasının imkanı yoktu.

Keza, PKK’nin kentlerden gönderilen raporlara bel bağlayarak savaşı başlattığı da çok su götürür. PKK merkezine yerelden her zaman çok sayıda rapor gelir. PKK yönetimi bir karara varmadan önce, bu raporları çeşitli kaynaklara doğrulatır. Yani “Halk, savaşı bekliyor” diyen bir rapor aldığında alelacele harekete geçecek bir örgüt değildir. Raporlar gelir ama salt bunlara dayanılarak harekete geçilmez.

Nitekim PKK’nin eski yöneticilerinden Hüseyin Turhallı, eskiden beri örgüte bu tarz raporların geldiğini ama bunların sadece zamanlama üzerinde etkili olabileceğini belirtiyor:

“Mesele sadece bu raporlar değil. Rojava ayağı var, bir ihtimal dışarıdan verilen bir umut var. Tabii bir de devletin kışkırtmalar var. Raporlar ancak ve ancak zaman üzerinde etkili olur. PKK’de bir plan ve program varsa raporlar sadece onun zamanını belirler.” [1]

PKK’nin beklemediği hamle!

Bir diğer argüman ise, PKK’nin devletten bu kadar sert bir hamle beklemediğidir. Bizatihi PKK yöneticilerinin sözlerine atıf yapılarak savunuluyor bu argüman. Önce 29 Mart’ta Murat Karayılan, şehirlerdeki hendek stratejisinin yanlış olduğunu ifade eden bir açıklama yaptı. Karayılan’a göre “Şehirlerde bu düzeyde bir savaş yaşanmasına gerek yoktu.”

Akabinde Duran Kalkan’ın beyanı geldi. “Ağır bir bilanço oldu. Bu düzeyde saldırı beklemiyorduk; yanılmışız, hata yapmışız. Düşman da olsa karşımızdaki güçlerin insan olduklarını sanıyorduk” diyen Kalkan öngörülerin doğru çıkmadığını belirtiyordu.

Bu argümanın da olan-biteni açıklayabildiği kanısında değilim. “Devletten bunu beklemiyorduk” tarzı açıklamalar iki sebepten ötürü inandırıcılık taşımıyor: Bir kere, PKK bu kadar naif bir örgüt değil. Devletle 40 yıldır savaşıyor ve devlet PKK’yi ne kadar tanıyorsa PKK de devleti o kadar iyi tanıyor. PKK, hangi damarına bastığında devletin ne tür tepki vereceğini herkesten çok iyi biliyor. Nizamettin Taş, bunu çok açık bir şekilde ortaya koyuyor:

“Devlet çok mecbur kalırsa uçağı kaldırırdı. Devlet gelir tankla yıkar gider. İsterse on dakika içinde bitirir. Bu tür ayaklanmalarda istediğin kadar kahramanca savaş. Sen kendini tecride, ölüme yatırmışsın. O a geliyor zamana yayıyor ve bütün Kürtler bir daha ayaklanma çıkarmasın diye gözdağı veriyor. Devlet ‘ayaklanırsan sonun böyle olur’ demeye getiriyor. Sonradan bazı PKK yöneticileri özeleştiri verdiler.’Biz Türkiye devletinin bu kadar vahşi olduğunu bilmiyorduk’ dediler. PKK 40 yıldır Türk devletinin soykırım uyguladığını söylüyor, bunu nasıl bilmeyecek? Devlete karşı ayaklanacak o da merhametli mi davranacak? Bunu bilmeyecek kadar bilinçsizler mi? Tam tersine çok iyi biliyorlar.”[2]

İkincisi, PKK’nin göz önündeki tahribata rağmen şehir savaşlarını sürdürmedeki kararlılığıdır. Sur ve Cizre’de çatışmalar nihayetlendiğinde ortaya bir savaş enkazı çıkmıştı. Devletin artık nasıl davrandığı belli olmuştu. Eğer sorun Kalkan’ın ifade ettiği gibi sorun devlet şiddetini öngörememek olsaydı, devletin bu reaksiyonu tahlil edilir ve savaş diğer şehir merkezlerine taşınmazdı. Ancak öyle olmadı, PKK aynı stratejiyi, Nusaybin, Yüksekova ve Cizre’de de sürdürdü.

“Pardon!”

Bu itibarla, PKK’nin şehir savaşı tercihi, yerelin merkezi yanlış yönlendirmesine ve PKK’nin devletin karşı atağını iyi hesap edememesine bağlanamaz. PKK’nın ana bir hedefi vardı; bu hedefe ulaşmak için izlenen yolda meydana gelen kayıplar ve yıkımlar ödenmesi gereken bir bedel olarak düşünüldü. Lakin hedefe varılamadı ve her açıdan büyük bir tahribat yaşandı. Bu da bir sorgulamayı kaçınılmaz kıldı.

Zannım o ki; bu iki argümanın piyasaya sürülmesindeki gaye, PKK merkezi yönetiminin sorumluluğunu perdelemek veya en azından azaltmaktı. Fakat ortaya çıkan tablo o kadar ağır oldu ki, bu tür bir sorgulamanın önüne geçilemez. Altan Tan’ın deyimiyle “7 bin Kürt genci hayatını kaybetmişse sadece ‘pardon’ diyemezsiniz.”[3] Şehir savaşlarına karar verenler, er ya da geç, bunun sorumluluğunu üstlenmek mecburiyetinde kalacaklar.

Devam edeceğim…


[1] Söz konusu argümana ilişkin bir haber analiz için bakınız: Mahmut Bozarslan, PKK şehirlere nasıl geldi?, http://www.al-monitor.com/pulse/tr/contents/articles/originals/2016/03/turkey-why-pkk-carry-clashes-cities.html

[2] BasHaber, Sayı 105, 06-12 Haziran 2016, s. 8-9.

[3] Kübra Par ile yaptığı röportajda Altan Tan, PKK yöneticilerinin görevi bırakmaları gerektiğini belirtiyor: “Bunun (PKK’nin şiddete dönmesinin) hiçbir izahı yok. Cumhurbaşkanı’nın, AK Parti’nin, devletin işine geleceğini bile bile PKK şiddet sarmalına girdi. Bunun Ortadoğu’daki geliş¬melerden, uluslararası müdahalelerden kaynaklandığı söyleniyor. Belki bu çatışmalar¬dan sonra devletin bazı adımları atmaya mecbur edilebileceği düşünülüyordu. Ama sonra bir PKK yetkilisi “2016 yılında devletin bu kadar sert bir şekilde üzerimize geleceğini düşünemedik” dedi. Bu özrü kabahatinden çok daha büyük bir ifadedir. 7 bin Kürt genci hayatını kaybetmişse sadece “pardon” diyemezsiniz. Bunu görememiş ve hesaplayamamışlarsa görevi bırakmaları lazım.”http://www.haberturk.com/gundem/haber/1252584-altan-tan-kurt-siyasetinde-bir-yol-ayrimindayiz

Serbestiyet, 26.06.2016

Hendeklerin ardından (3)

PKK’nin şehir savaşlarında başarıya ulaşabilmesi başlıca iki şarta bağlıydı: Birincisi, halkın bu hendek, barikat ve silahlı özyönetim stratejisine destek vermesiydi. İkincisi de, devletin zaaf göstermesiydi. Fakat her iki mevzuda da işler PKK’nin istediği gibi gitmedi.

İlk olarak halk, PKK’nin ummadığı bir kararlılıkla, çatışmaların kent merkezine taşınmasına tepki gösterdi. Hendeklerin ve barikatların arkasında durmadı, silahlı özyönetim ilanlarına iltifat göstermedi. Halk silahlar patladığı andan itibaren halk evini barkını terk etti ve yollara düştü. Göç etmek mecburiyetinde kalanların iki önemli özelliği vardı:

– Biri, kahir ekseriyetinin HDP seçmeni olmasıydı. Yoğun çatışmaların yaşandığı ilçelerde HDP’nin oy oranı % 80 seviyelerinde seyrediyordu.
– Diğeri ise, ekonomik piramidin en alt basamağındaki kesimini oluşturmasıydı. Çoğu, 1990’larda devletin uyguladığı zorunlu göç politikasının kurbanlarıydı. Geçmişte de, bugün de yaşamlarını çok güç koşullar altında sürdürüyorlardı.

PKK belki biraz da bu sosyolojiye güvenerek, çatışmaları başlattı. Ancak halk çatışmalara katılmayı reddetti. Halkın ret kararı, dört sebebe bağlanabilir:

a. PKK’nin hedefi ile uyguladığı metot arasındaki uyumsuzluk devasaydı. Zira PKK bağımsız bir devleti reddediyor, dahası bağımsız bir Kürt devletini gericilik olarak nitelendiriyordu. Bazen özerklik, bazen de “özyönetim” diyor, ama nihayetinde Türkiye ile birlikte yaşamayı öngörüyordu. Bir özerklik için şehirleri harabeye çevirmenin ve binlerce insanı ölüme göndermenin ise halk nezdinde bir izahı yoktu.

b. Çözüm süreci, bu meselenin çözümünde başka bir yolun mümkün olduğunu göstermişti. İnsanlar barışın tadını almıştı. Siyasete güvenildiğinde ve demokratik mekanizmalara ağrılık verildiğinde, dün “olmaz” denilen birçok şeyin bugün “olduğunu” tecrübe etmişti. Kaldı ki ortada siyaseti güçlü kılacak birçok kaynak (parlamento, belediyeler, medya ağı, sivil toplum kuruluşları, vb.) mevcuttu. PKK ve HDP’den istenen ve beklenen, eldeki bu imkânların siyasete teksif etmeliydi. PKK’nin bunu yapmak yerine silaha davrandı, halk da bunu tasvip etmediğini açığa vurdu.

“Hendek kazmak bir delilik”

c. Sosyoloji yerinde durmuyor değişiyordu. Kürt illerinde gözle görülür bir orta sınıflaşma vardı. Kentler yeniden inşa ediliyor, yeni ve modern semtler doğuyor, alım gücü yükseliyor, mobilizasyon artıyordu. Ekonomik açıdan ortanın altında yer alanlar da, yaşam standardını yükseltmeyi ümit ediyordu. Orta sınıflaşmanın tesiri iki yönlüydü: Bir taraftan kimlik taleplerini (anadil, yönetime katılma, vb.) keskinleştirdi. Diğer taraftan da kitlelerin militanlaşmasının önüne set çekti. Kürtler taleplerinin arkasında duruyordu. Ama bunun için şiddeti değil, siyaseti tercih ediyorlardı.

d. Hepsinden mühimi halk kırk yıldır mağduru olduğu çatışmanın kazandırdığı deneyimden süzdüğü bilgi ile bu yolun bir yere varmayacağını biliyordu. Yine en büyük zararı kendilerinin ve çocuklarının göreceğini, kendi hayatlarının bir felakete dönüşeceğini hissediyordu.

Çatışmaların yaşandığı dönemde New York Times muhabiri Robert F. Worth, bölgeye gelip PKK’lilerin arasına karıştı ve hendeklerin gerisindeki hayatı 19 sayfalık bir haberle gazetesine taşıdı. Worth haberinde, bazı PKK’lilerin yapılanların yanlış olduğunu kendisine itiraf ettiğini söylüyordu:

“Hendeklerin arkasında geçirdiğim sürede PKK içinden sessiz de olsa çatlak seslere şahit oldum. Bunlardan biri 24 yaşındaki bir kadın keskin nişancıydı: “Kobani’de savaşırken sonuç alacağımızı biliyorduk. Burada bir sonuç alamazsınız. Ben sonuç getirmeyen bir şey için ölmek istemem. İnsanlar soruyor: Bu hendekleri kazmak doğru muydu?”

Worth’a göre, dokuz aylık çatışmaların ardından Kürt vatandaşlarının çoğu ve özellikle orta sınıf Kürtler “PKK’nin hendek kurup devlete karşı isyan etme stratejisinin bir delilik olduğunu” düşünüyordu. “Cizre’deki esnaflardan biri yıkılan evini göstererek, ‘Gençler hendek kazmaya başlayınca onları ikaz ettik yapmayın dedik, bize sizi koruyacağız dediler. İşte sonuçlar ortada” diye konuştu.”

Devletin cevabı

İkinci olarak, PKK’nin çatışma tercihi, zafiyet bir yana, devlet tarafından şevkle ve heyecanla karşılandı. Zira devlet, çözüm süreci boyunca sahayı PKK’ye fazla kaptırdığını düşünüyordu. PKK’nin kamu güvenliğini ihlal etmesinden ve hâkimiyet alanını genişletmesinden de rahatsızdı. PKK’nin paralel bir devlet erki gibi faaliyet göstermesini devlet –varlığına ve vasfına yönelik- bir tehdit olarak kodladı. PKK silaha davranmasını fırsat bilerek bu tehdidi bertaraf etmek için tüm güçlerini sahaya sürdü. Ülke içinde ve dışında PKK’ye karşı çok yoğun operasyonlar yaptı. Şehirlerde hendek ve barikatları kaldırdıktan sonra, kırsala döndü.

Şehir savaşları esnasında Irak ve Suriye analojileri yapılıyor ve bilhassa PKK’nin Suriye’deki kazanımlarına atıfla Türkiye’deki stratejisine bir haklılık çerçevesi oluşturulmaya çalışılıyordu. Oysa Irak ve Suriye ile Türkiye’nin karşılaştırabilmesinin olanağı yoktu. Her iki ülkede Kürtlerin güce dayalı araçlarla kendi bölgelerinde teritoryal bir egemenlik kurmalarını sağlayan üç dinamik vardı:

– Merkezi devlet, varoluşsal bir krize düşmüştü.
– Kürtlerden ziyade ülke genelinde bir siyasi istikrarsızlık ve ayaklanma vardı.
– Uluslararası güçlerin doğrudan bir müdahalesi söz konusuydu.

Her üç dinamik açısından da Türkiye farklı bir noktada. Güçlü bir merkezi devlet var. Hükümete karşı genel bir başkaldırı bahis konusu değil. Devlet, uluslararası arenada güçlü bağlar sahip. Türkiye, NATO üyesi ve dünyanın en büyük 17. ekonomisi. Dolayısıyla Irak ve Suriye’de iş gören yöntemlerin Türkiye’de iş görmeyeceği belliydi.

Başarının ölçütü

Nitekim görmedi. PKK; başarılı olamadı. Burada “başarı” derken bir hususun altını çizmek gerekir. Sanrım PKK yöneticilerinin başarıdan kastı, orduyu tamamen yenmek değildi. Herhalde onlar da, devleti bütünüyle bölgeden çıkaracaklarını, bir ya da birkaç yerde yönetimi bütün boyutlarıyla ele geçireceklerini, devlet güçlerinin giremediği ve kelimenin gerçek manasında kurtarılmış bölgeler oluşturabileceklerini düşünmemişlerdir. Bunun imkânsız olduğunu bilebilecek tecrübeye sahiptirler.

Kanımca PKK’nin amacı, bir ayaklanma tablosu ortaya çıkarmaktı. Sivillerin kitleler halinde devlete isyan ettiğini gösteren bir manzara yaratılabilse, PKK gayesine ermiş olacaktı. Bu Türkiye’yi hem içerde, hem de dışarda çok zorlayacak, köşeye sıkıştıracak ve PKK’nin elini güçlendirecekti. Ancak bu da olmadı, PKK bu hedefine de varamadı.

Devam edeceğim…

[1] http://www.serbestiyet.com/Gundem/hendek-kazmak-hataydi-690472

[2] (Bu konuda daha ayrıntılı bir okuma için: Cuma Çiçek-Vahap Coşkun; Dolmabahçe’den Günümüze Çözüm Süreci: Başarısızlığı Anlamak ve Yeni Bir Yol Bulmak, Barış Vakfı Yayını, Nisan 2016, https://tr.boell.org/sites/default/files/nisan_raporu_turkce.pdf)

Yargı bürokratları tahakkümü

0

Yargıyla ilgili tartışmalarda doğruluğundan şüphe edilmeden dile getirilen bazı görüşler var. Deniyor ki yasama, yürütme, yargı üç eşit kuvvet olarak birbirinden ayrılmalı. Siyaset –yani yasama ve yürütme- yargı üzerinde hiçbir tesire sahip olmamalı. Yargının işleyişine asla veya hemen hemen asla karışmamalı.

Meseleye egemenlik açısından bakan bazıları da egemenliğin yargı tarafından da kullanıldığının kabul edilmesinin şart olduğunu söylüyor. Bu açıdan yargıyı yasama ve yürütmeyle aynı seviyede, hatta daha üstün görüyor.

Kuvvetler ayrılığı özgürlük, demokrasi ve anayasal yönetim geleneği tarihinde özel bir yer işgal etmekte. Bugün demokrasinin kuvvetler ayrılığını gerektirdiğini tereddütsüz kabul ediyoruz. Biliyoruz ki kuvvetler ayrılığı demokrasiden önce bireysel özgürlüğü korumak isteyen liberalizmin talebiydi. Liberal yazarlar kuvvetler ayrılığına çok umut bağlamıştı. Umutların ne kadar karşılık bulduğu tartışılır. Kuvvetler ayrılığının özgürlüğün korunmasına hiç katkısı olmadığı elbette söylenemez. Ancak, kuvvetler ayrılığı beklendiği ve umulduğu kadar etkili olamadı. Nitekim, büyük filozof F. Hayek Hukuk Yasama ve Özgürlük adlı eserine bunu vurgulayarak başlar.

Yargının toplum adına adalet dağıtmakla mükellef olduğu açık bir gerçek. Bu yüzden yargı toplumu takip ediyor, toplumda egemen adalet anlayışını tecelli ettiriyor olmalı. Ancak, Türkiye’de acı sonuçlar verdiğini bildiğimiz bir problem var: Yargının toplumla bağının olmaması ve demokratik meşruiyetinin sağlanamaması. Bununla iç içe geçmiş bir sorun olarak denetlenememesi.

Kemalistler eskiden yaptıkları anayasal düzenlemelerde egemenliğin topluma ait olduğunu ve bu egemenliğin ilgili organlar aracılığıyla kullanıldığını ileri sürmüşlerdi. Şimdi bakıyorum Taha Akyol’un da dâhil olduğu bir grup hukukçu aynı tezi savunuyor. Bunu yaparken kitaba göre konuşuyor ve alandaki durumu ve sorunları denklem dışına atıyor.

Yargı toplum adına egemenliği kullanıyorsa bu hakkı ve yetkiyi nasıl almıştır? Toplum egemenlik hakkını ve yetkisini yargı memurlarına nasıl devretmektedir? Yasama ve yürütmede görev yapanlar yanılabildiğine, kasıtlı kasıtsız hatalar yapabildiğine göre yargı mensuplarının da yanılması ihtimal dâhilinde değil midir? Yoksa yargı memuru olanlar mucizevi biçimde tüm insani zaaflardan arınmakta mıdır?

Yargı neticede bürokratik bir organizasyona dayanıyor. Memurlarla çalışıyor. Bu memurlar atamayla geliyor. Demokratik organların bu atamalar üzerinde hiç yetkisi olmazsa ortaya yargı bürokrasisinin kendini yeniden ürettiği ve demokratik sistemi zaafa düşürecek bir kooptasyon sistemi çıkabilir. Başka ülkeler için ilgisiz görünebilir ama bu Türkiye için çok ciddî ve kâğıt üzerinde kalmayıp yaşanmış ve halen yaşanmakta olan bir problem.

Kemalistler seçilmiş iktidarları bürokratik örgütlerle kuşatmış ve sınırlamıştı. Yargı organları bunlardan biriydi. 2010 referandumu öncesinde HSYK Kemalistlerin kontrolü altındaydı. HSYK koruması ve baskısı sayesinde demokratik iktidarlar yargı tarafından baskı altına alınmakta veya terbiye edilmekteydi. Daha sonra durum değişti. Yargıdaki Kemalist vesayet kırıldı, ama bu vesayetsizlik anlamına gelmedi. Tam da tersine, daha gizli, sinsi ve derin bir vesayet kuruldu. Bunu gerek Balyoz, Ergenekon, Casusluk davalarında gerekse 17/25 Aralık’ta tüm toplum gördü. Bazı yargı mensupları, HSYK üyeleri de bunu sık sık dile getirmekte. En son Ergenekon davasından hile ve desiseyle uzaklaştırılan hâkim Köksal Şengün verdiği iki röportajda bu hususları dile getirdi. Şimdi Taha Akyol gibi düşünenlere sormak lazım: Bu yeni ve derin kooptasyon mekanizması nasıl kırılabilirdi? Hükümet ve yasama müdahale etmeseydi bu yapılabilir miydi? Yürütmenin ve Yasamanın müdahalesi bu durumda haksız, gayri meşru ve yanlış mı? Öyleyse sizin öneriniz ne? Bu durumu görmezden mi gelelim yoksa teslim mi olalım? Daha iyi bir yol fikriniz varsa lütfen açıklayın, bizi ondan mahrum bırakmayın.

Türk demokrasisinin en büyük handikapı ana muhalefet

Bir ülkede demokrasinin sağlıklı bir şekilde işleyişi her şeyden önce muhalefete bağlıdır. Esasen her rejimde iktidar partisi mevcuttur, fakat muhalefet partileri sadece demokrasilerde söz konusudur. Muhalefetsiz bir demokrasiden söz edilemez. Burada sözü edilen sahici muhalefettir. Yani geçmişte bazı totaliter ve otoriter rejimlerde de binde iki ya da üç oy alan partiler mevcut idi, ama bunların varlığı demokrasinin mevcudiyeti için yeterli değildi. Bu vesileyle ileri demokrasilerde ana muhalefet de iktidar partilerine yakın düzeyde güçlüdür. Nitekim ana muhalefet partisi iktidar kadar ya da ondan daha güçlü olduğu zaman iktidar el değiştirir. Demokrasilerde muhalefetin gücü, esasen iktidar-muhalefet ilişkilerinin düzenlendiği hukuki yapı yanında, muhalefetin iktidarın el değişmesini sağlayacak düzeyde halkın belli kesimini ikna edici politikalar üretmesine borçludur. İktidar değişimini sağlayacak düzeyde güçlü muhalefet partilerinin olmayışı, demokrasi açısından ciddi bir handikaptır.

Türkiye’de demokrasiye geçildiği günden bu yana iktidar muhalefet ilişkileri hep gerilimli olmuştur. Bazen bu gerilimler toplumsal kamplaşmalara sahne olmuş, bazen de neticesi askeri darbelere kadar varmıştır. Bazen bu gerilimler iktidar partilerinden tetiklenmiş ise de, çoğu kereler ortamı geren fiil ve söylemlerin ana muhalefetten geldiği söylenebilir.

İktidar olmama çabası

1950-1960 arası dönemde her ne kadar DP bazı baskıcı politikalara yönelmiş ise de, bu yıllarda CHP’nin ortamı en uç düzeyde gerici yönde söylem ve eylemler geliştirdiğini de unutmamak gerekir. Etki tepkiyi doğurmuş, neticede sistem kitlenmiş, son durak 27 Mayıs olmuştur. Dönemin ana muhalefet partisi olağan demokratik usullerle iktidara gelemeyeceğini anlayınca, ortamı gererek iktidardaki partiyi tepki kabilinden politikalar uygulamaya sevk etmek suretiyle, 27 Mayıs cuntacılarına müsait bir zemini sağlama yolunu tercih etmiştir. Gelelim son zamanlarda olanlara. Bir siyasi parti olarak iktidar olmayı amaçlaması gereken CHP, olağan demokratik usullerle iktidar olmamak için iki şeyi ısrarla yapıyor.

Birincisi, CHP’liler, iktidara geldikleri zaman ne yapacakları konusunda hiçbir şey söylemiyor. Sadece “yaptırmam da yaptırmam” siyaseti yürütüyorlar. Bir zamanlar DP zamanında yapılan barajlar sebebiyle “bu kadar elektriği ne yapacaksınız, toprağa mı vereceksiniz” söylemi geliştirerek modern Türkiye’nin ve sanayileşmenin ana damarı olan enerji sektörüne karşı çıkıyordu. CHP, İstanbul trafiği için hayati derecede işlev gören ilk Boğaziçi köprüsüne de karşı çıkmıştı. Bunların sayısını çoğaltmak mümkündür.

Bu siyasetin adı “İttihatçı siyaset”tir. Bir zamanlar İttihat ve Terakki Cemiyeti, Sultan Abdülhamid’in saltanatı döneminde sadece Abdülhamid’i yıkmak politikasına odaklanmıştı. İktidara gelirlerse ne yapacakları konusunda hiçbir hazırlıkları, bu yönde bir politikaları mevcut değildi. İttihatçılar sadece yıkıcı muhalefet yaptıkları için, Abdülhamid iktidardan indiği zaman ülke yönetimine geçtiklerinde hiçbir politikaları mevcut değildi. Nitekim bu politikasızlığın neticesi, kısa sürede Osmanlı Devleti’nin yıkılması oldu. Benzer siyaseti CHP, geçmişte de günümüzde de sürdürmeye devam ediyor. Başkanlık sistemini getirtmem diyor; ama yerine ne getirecek bellisiz. Sadece parlamenter sistemin güçlendirileceğinden söz ediyor ama bu, içi tamamen boş bir ifadedir. Başkanlık sistemi de en az parlamenter sistem kadar demokratik bir hükümet sistemidir, ama CHP, bu sistemle Türkiye’ye diktatörlüğün geleceğini söyleyerek, bilinçli bir şekilde hakikatin ters yüz edilmesi yönünde algı oluşturuyor. AK Parti 2023, hatta 2070 hedeflerinden söz ederken, bu hedeflere ulaşmayı sağlayacak yönde politikalar geliştirirken, kendisini bu hedeflere odaklamışken, ana muhalefet partisinde hiçbir söylemi yok. Unutmadan bir tek vaadine temas edeyim: “Yasama dokunulmazlığını sadece kürsü dokunulmazlığı ile sınırlandırmak”. CHP’liler bu vaadinde de tutarlı değil. Çünkü daha önce bazı milletvekilleri tutuklandığı için söylemedikleri söz kalmadığı gibi, şimdilerde de yasama dokunulmazlığı kaldırıldığı için AYM’nin kapısını aşındırıyorlar. Kısaca bu vaadlerinde bile kimseyi ikna edemiyorlar. Ana muhalefetin yakın gelecekte iktidar olabilmesi için seçmen tabanını genişletici yönde politikalar geliştirmesi, bazı seçmen tabanlarını kendisine çekecek yönde ikna edici fiil ve eylemlerde bulunması gerekir. Şu bir gerçektir ki, dindar muhafazakâr kesim hala CHP’nin laikçi politikalarından korkuyor. CHP, ılımlı ve demokratik laiklik politikaları geliştirme çabasına hiç girmiyor. CHP’nin bu politikalarla tek başına iktidar olabilmesi, yüzde 24-26 bandında olan oy tabanını yüzde 40’lara taşıması yakın gelecekte pek mümkün ve muhtemel görünmüyor.

İkincisi, aynı CHP, şimdilerde ortamı, toplumu terörize edici fiil ve söylemleri sıklıkla ve şiddetle kullanmayı sürdürüyor. Ben burada sadece birkaç örneğe yer vereceğim. Kılıçdaroğlu, CHP’nin AK Parti iktidarı tarafından Türkiye’ye Başkanlık sistemini getirtmesine müsaade etmeyeceğini, CHP’nin kanı akmadan başkanlık sisteminin getirilemeyeceğini söylüyor. Şayet bir sistem demokratik ise, bu sistemin gelmesine kan dökülmesi pahasına direnç göstereceğini söylemek, demokrasinin şirazesinden çıkarılması demektir. Her bir siyasi çoğunluk, demokratik usullerle bazı değişiklikler yapar, muhalefet partileri olağan demokratik usullerle buna mani olmaya çalışır, mani olamadığı zaman da hesabını seçimlerde halktan alacağı destekle sorar. Demokratik sistemle uyumlu bir değişikliğe, kanlarının akıtılması pahasına hukuku zorlayacak şekilde karşı çıkmak, demokrasinin usullerini bozmak demektir. Diğer yandan, kısa bir süre önce, CHP lideri, bir televizyon kanalında hiçbir ayrım gözetmeksizin PKK’lı teröristleri de ziyaret ettiklerini söyledi, bir ya da iki gün sonra da bir şehit cenazesine iştirak etti. Önce şehit bayan polisin eşi cenazede CHP lideri ile yan yana olmak istemedi, sonra bir kişi CHP liderinin önüne mermi fırlattı, daha sonra da CHP liderine yönelik tepkiler ortaya konuldu. CHP liderine mermi fırlatılmasını tasvip etmek kesinlikle mümkün değildir. Fakat bir parti liderinin önce PKK’lı teröristleri ziyaret ettiğini söyleyip, daha bu sözün kulaklardaki yankısı gitmeden, PKK’lı teröristler tarafından şehit edilen bir cenazeye iştirak etmesinin, o cenazede şehit yakınlarını ve cenazeye iştirak edenleri nasıl etkilediğini çok iyi tahlil etmek gerekir.

CHP liderinin, PKK’lılar tarafından şehit edilen birisi için düzenlenen cenaze namazına iştirak etmesinin bu aile üzerinde ne tür bir tahribat meydana getireceğini çok iyi anlamak lazım. Bu üç türlü anlaşılabilir: Birincisi ilmel yakin anlamak; yani şehit ailelerinin bu durumdan duyacakları rahatsızlığın ne olabileceğini kitaplardan okuyarak ya da birilerinden duyarak öğrenmek ve bilmek. İkincisi, aynel yakin; yani şehit ailelerinin duydukları ıstırabı görerek anlamak. Üçüncüsü, hakkel yakin; yani bizzat bir yakını şehit olduğu için anlamak. Yakınları şehit olmayan birisi, bu ortamda şehit yakını ailenin neler hissettiğini hakkıyla anlayamaz. CHP lideri anlaşılan bir yakını şehit olmadığı, dahası bir şehit yakınının neler hissettiğini ilmel yakin ve aynel yakin de bilmediği için, meşhur sözünü söyledikten sonra cenaze merasimine iştirak etti; bir de pişkin pişkin bana nasıl bu tepki verilir diye bu tepkiye şiddet tonu çok yüksek karşı tepkiyi verdi. CHP’liler bununla da sınırlı kalmadı, bundan sonra her şehit cenazesine iştirak edeceklerini söylediler. CHP lideri bir adım daha ileri giderek şehit cenazesinde kendisine tepki verenlerin Müslüman olmadıklarını söyledi.

Manevi dokuyu tahrip

CHP liderinin bu sözleri en üst perdeden şehit cenazelerini sabote etmektir. Bu, şehit ailelerinin yüreğini dağlayan sözünün tahrip gücünü görmeksizin, şehit cenazelerinde bundan sonra yaşanması muhtemel gelişmelerden hem siyasi medet ummak, hem de bu yolla toplumun en hassas manevi dokusunu tahrip etmektir. Aklı başında, millet ve toplumsal uzlaşı taraftarı olan bazı CHP’lilerin bunu Kılıçdaroğlu’na hatırlatması gerekiyor.

CHP liderinin bunlara ilaveten Türkiye’nin geleceğini inşa etmek üzere geliştirdiği bir diğer politika da AK Parti’lilere ve Cumhurbaşkanı’na sürekli hakaret etmek.

Tekrar ifade ediyorum, Türkiye’nin her yönden kartopu gibi büyüyebilmesi, her şeyden önce muhalefetin güçlenerek siyasi iktidarı zorlamasına bağlıdır. Unutulmasın ki, rahmetli efsanevi boksör Muhammed Ali’nin dünya ağır sıklet boks şampiyonu olması ve uzunca yıllar şampiyonluğunu muhafaza etmesi, rakiplerinin kendisini zorlamasına bağlıdır. Maalesef, ana muhalefet partisi CHP, yakın gelecekte iktidara gelmesini sağlayacak politikalar ortaya koymaktan çok uzak olduğu gibi, bir de sürekli toplumsal barışı sabote edici fiil ve söylemler geliştiriyor. Kısaca “Ben iktidar olamasam da, mevcut iktidara da bir şeyler yaptırmam; yaptıklarım toplumsal dokuyu tahrip de etse, bu uygulamalara devam edeceğim” diyor. Türk demokrasisinin en büyük handikapı, CHP’nin Türkiye’nin geleceğini sabote eden, toplumsal dokuya zarar veren, siyasi iktidarı umut verici politikalarla zorlamak bir yana, sistemi kilitleyen uygulamalara yönelmesidir. Umarım CHP içerisindeki sağduyu sahibi üyeler bu durumu fark ederler de, CHP’nin Türkiye’yi daha ilerilere taşıyacak, bir diğer ifadeyle ekonomik, siyasi vb. alanlarda rekorlar kırmaya zorlayacak güçlü muhalefet haline getirecek, belki de iktidara taşıyacak yönetimleri partinin başa getirirler. Bu, hem toplumsal barış açısından, hem de Türkiye’nin geleceği açısından faydalı olacak. Türkiye’nin bu yönde fiil ve söylemler geliştiren, politikalar üreten bir ana muhalefet partisine ihtiyacı var.

Star Açık Görüş, 18.06.2016