Ana Sayfa Blog Sayfa 204

Liberal Düşünce Dergisi, Sayı 82, Bahar 2016

^E3D1E8F3B5F4A72C3F9A20C40AE88E9F78924BCEEFDAF9C968^pimgpsh_fullsize_distr

İnternetten satın al

Abonelik

Editörden

Özgürlük, adalet ve barış gibi, insan onuruna yaraşır bir şekilde beraber yaşayabilmenin şartlarını oluşturan değerleri vurgulamaya itiraz eden yok gibidir. Meselelere o değerlerin penceresinden bakmaya da.

Ama dünya hâlâ o değerler ekseninde dönmüyor. Bu da bize, entelektüel alanda bu değerleri doğru anlamaya ve doğru içeriklendirmeye ilişkin bir ödev yüklüyor. Eğer bunu yapamazsak, yaşadığımız dünyada insanların çoğunu özgürlük adına totaliter bir rejimi veya barış adına haklardan feragati savunurken bulabiliriz.  Bu değerler adına tam da onların korumayı amaçladığı hakların tahrip edildiğini görebiliriz. Tıpkı bugün özellikle dış politikada devletlerin yaptığı gibi.

Değerleri kavramsal olarak doğru tanımlamak, teorik olarak doğru içeriklendirmek ve entelektüel alanda iyi savunmak önemlidir. Ama onları pratikte de savunmayı başarmak gerekir.

Liberal Düşünce Dergisi, 82. Sayısında da bu kaygılarla sizinle buluşuyor.

Bu sayıda Adnan Küçük de ilk yer verdiğimiz “1924 Anayasasında Temel Hak ve Hürriyetler” başlıklı makalesinde, hak ve hürriyetlerin anayasal metinlerde düzenlenmiş olunmasının, onların etkin bir şekilde teminat altına alınabilmesi için yeterli bir yol olmadığını ifade ediyor.

Hakan Şahin ise “İslam iktisadı” adı altında sosyalist ve kolektivist tezleri dile getiren yaklaşımı bir atölye çalışmasında somutlaşan yargıları da katarak eleştiriyor.

Salih Zeki Haklı ise Ethem Menemencioğlu başlıklı makalesinde, Tek Parti döneminin felsefi ve fikri olarak sığ ama resmi söylemin taşıyıcısı olması dolayısıyla ön plana çıkarılmış olan figürlerinin gölgesinde kalan önemli isimlerden birini gecikmiş de olsa fikir dünyamızın gündemine taşıyor.

Bu sayda ayrıca İstanbul Medipol Üniversitesi bünyesindeki Medipolis Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen Türkiye’de Yaşayan Arap Ülkelerinden Akademisyenlerin Sorunları ve Çözüm Önerileri Çalıştayı” raporuna da yer veriyoruz.

Yine bu sayıda yer verdiğimiz diğer bir rapor da Liberal Düşünce Topluluğu’nda Arda Akçiçek tarafından kaleme alınan “Alevi Açılımında Çözüme Odaklanmak: Reform Adımlarına İlişkin Öneriler ve Yol Haritası” başlıklı çalışma.

Hayek’in fikri mirası çerçevesinde yer verdiğimiz Emily Skarbek’in “Bireycilik Hakkında Hayek’in Bize Öğrettikleri, Doğrular ve Yanlışlar”ı da liberal teoriye dair tartışmalara katkı sağlayabilecek ilgi çekici bir metni ifade ediyor.

Bu sayıda yer verdiğimiz diğer makaleleri de ilgiyle okumanız dileğiyle.

Bekir Berat Özipek

İçindekiler

1924 Anayasasında Temel Hak ve Hürriyetler, Adnan Küçük

Cumhuriyetin İlk Yıllarında Sosyal Liberal Bir Akademisyen: Prof. Dr. Ethem Menemencioğlu, Salih Zeki Haklı

Enerji Arz Güvenliği Bağlamında Türkiye’de Nükleer Enerji, Selahattin Erdoğan

Malî Yönleriyle Osmanlı Devletinde Çakırcılık ve Şahincilik Teşkilatı, Ahmet Uzun, Ozan Aras

İslam İktisadı Yaklaşımının Açmazları, Hakan Şahin

Kitap Değerlendirmesi

İslam’ın Erken Döneminde Kapitalizmin Doğuşu, Benedikt Koehler, Hasan Yücel Başdemir

Bireycilik Hakkında Hayek’in Öğrettikleri: Doğrular ve Yanlışlar, Emily Skarbek

J. M. Zane’in Platon Eleştirisi, Atilla Yayla

Alevi Açılımında Çözüme Odaklanmak: Reform Adımlarına İlişkin Öneriler ve Yol Haritası, Arda Akçiçek

Sığınmacılar Dosyası

Sığınmacı Dostlarıma, Bekir Berat Özipek

Suriyeli Mülteci Krizine İktisadi Bakış, Alex Nowrasteh

Türkiye’de Yaşayan Arap Ülkelerinden Akademisyenlerin, Sorunları ve Çözüm Önerileri Çalıştay Raporu, B. Özipek, F. Tanrıkulu, Y. Kara, A. Ağargün, O. Elmacıgil

Wilhelm Röpke: İnsancı Bir Ekonomist, Shawn Ritenour

Yarından sonra ne olmalı?

Asıl iş bundan sonra başlıyor. Çok önceleri, ülkemizde demokrasi ve özgürlük alanı genişleyecekse bunun lokomotifinin ancak Muhafazakâr-Müslüman (MM) çevreler olabileceğini çünkü bugün için ülkemizde siyaseten dönüştürücü güce bu kitlenin sahip olduğunu yazmıştım.

MM taban dönüştükçe ve demokratikleştikçe bizi daha güzel günlerin bekleyeceğine inanıyorum. Nitekim son darbe girişiminin çoğunluğu MM çevrelerce sokaklara inilerek durdurulması Türkiye tarihinde eşine az rastlanır bir örnek oldu.

Ve yıllardır sol cenahtan bazılarınca “ne bedel ödediler ki?” diye küçümsenen bu çoğunluk –her fırsatta halkı sokağa çağırırken –ÇIK(A)MADILAR– bugün halkın sokakta ne işi var diyor- ilk kez sokaklara inerek ağır bir bedel ödedi.

Halkın sokağa çağrılmasını eleştirenler ya gerçekten ne olduğunun farkında değiller ya da içten içe darbenin ana hedefi nedeniyle başarısızlığına üzüldükleri hissine kapılıyorum.

***

Bu çağrıyı yanlış bulanlar şunu çok iyi bilmeli ki; eğer o halk sokaklara inmeseydi darbeciler çığ gibi büyüyerek ülkenin bütün kontrolünü ele geçirmiş ve askeri dikta rejimi çoktan kurulmuştu.

Ve bugün demokrasi havarisi kesilen pek çok sahte kahraman ve halk sokağa çağrılır mı diye konuşan çağdaş ve demokrat(?) tipler darbecilerin önünde hazırolda ‘görev’ bekliyor olacaktı.

Olayın vahametini anlamadan birkaç er üzerinden çarpıtma tuzağına düşenlerin vebali de bunların boynundadır. Bu bir basiret tutulmasıdır. O erler keşke ölmese ve linç girişimleri olmasaydı ama unutmayalım ki halk sokağa çıkmasaydı bugün her bir köşede yeni Mamaklar, Diyarbakırlar, Sağmalcılar kurulmuş ve işkence tezgâhları çoktan dönmeye başlamıştı.

Sırf bir adama duyulan öfke hatta nefretin insanı bu denli kör etmesi marazi bir durum. Bunun kısa sürede de bir tedavisi yok.

Ancak, bugünden itibaren Cumhurbaşkanı ve Ak Parti’nin sorumluluğu düne göre iki değil belki beş kat daha arttı. Darbeye karşı olan ama samimi bir şekilde acaba şimdi Türkiye nereye gidecek diye korkan muhaliflerin de endişelerini boşa çıkaracak adımlar atılmalı.

Geçenlerde Cumhurbaşkanı’nın çok güzel ifade ettiği şekliyle “Kopenhag kriterlerini Ankara kriterleri” yapacak süreç hızla hayata geçirilmeli.

***

Ve bugün başlatılan temizlik harekâtı fırsatçılık yapılarak cadı avına çevrilmemeli, hazır ortam uygunken Alevileri de Kürtleri de falancaları ve filancaları da temizleyelim mantığı ile hareket edecekler şer odaklarına izin verilmemelidir.

Erdoğan’ın ve Ak Parti ileri
gelenlerinin buna azami dikkat etmesi gerekiyor.

Çünkü bu yanlışlar dün yapıldı. Paralel temizlik adı altında Emniyet’te ve pek çok kurumda fırsattan istifade bu tür isimler uzaklaştırılırken itirazlar görmezden gelindi ve Paralelciler yerinde kalmaya devam etti. Böyle bir tavır Türkiye’de zaten umutsuz ve karamsar olan çevrelerin ruh halini daha da bozacak ve yeni sorunlara yol açacaktır.

Ve son bir uyarı; ülkemizin her kritik döneminde Türkiye kaybederken kazanan ve önemli mevkileri ele geçiren bir kliğe de dikkat edilmeli. Bu klik 28 Şubat’ta da, Ak Parti’nin ilk yıllarında da Paralel operasyonlarından sonra da büyük fırsatçılıkla çok önemli mevkileri sessizce ele geçirdi ve elde ettikleri bu gücü her dönem kendi küçük grup çıkarları için kullandı. Bugün Erdoğan’ın şikâyet ettiği bürokratik vesayetin ayakta kalan en büyük gücünü de bu klik oluşturuyor. Bu dindarlık sosuyla gizlenmiş milliyetçi görünümlü yapıları fark etmenin sanıldığı kadar kolay olmadığını Paralelcilerle yapılan mücadele hepimize gösterdi.

Ak Parti bu kliğe dikkat etmeli. Bu kliğin yaşanan darbe girişiminden çok da azade olduğunu düşünmek
saflık olur. Muhafazakâr-Müslüman camia bu gerçeği kavrayarak yeni bir dönem başlatmalı. Daha adil, daha özgürlükçü, daha demokrat ve büyük bir Türkiye için.

Karar Gazetesi, 20.07.2016

Yaşasın halk

Dün gece, demokratikleşme tarihimizin başından beri demokratik hak ve özgürlükleri sürekli olarak -kendisini bu ülkenin ve devletin sahibi sanan vesayetçi ve statükocu güçlerce- törpülenen halkın tarihe altın harflerle geçecek bir demokrasi destanına şahitlik etti.
Dünden bugüne defalarca düdük çalarak “demokrasi oyununa” ara vermeyi ve halkı yeniden hizaya sokmayı alışkanlık haline getiren bir zihniyetin artıkları ilk kez halkın tokadıyla ve şapkasını alıp gitmeyenlerle karşılaştı.
En sıradanından ve sorumluluk sahibi görevlilerine kadar insanımızın darbecilere karşı canları pahasına ortaya koydukları mücadele bugünden yarına ülkemizin daha aydınlık günlere çıkacağı konusunda hepimize büyük bir umut verdi ve demokrasimiz konusunda duyduğumuz kaygılarımızın en azından bugün için geçmesini sağladı.
Ve uzun zamandır kafalarımızı kurcalayan ‘Türkiye eski Türkiye’ye geri dönebilir mi?’ sorusuna kanlı da olsa güçlü bir “Hayır” cevabı aldık.
Halkın ve basının ezici çoğunluğu bu kirli oyuna dur dedi. Darbenin sıcaklığı ve boyutu daha ortaya çıkmadan ikircikli bir iki söze rağmen basının neredeyse tamamının darbeye hayır demesi ve bu yönde yayın yapması Türkiye’nin sağı ve solu ile ne denli değiştiğini hepimize gösterdi.

Ancak her şeye rağmen tehlikenin tamamen geçmediğini de bilmemiz gerekiyor.
Darbe girişiminin başarıya ulaşamayacağı anlaşıldığı andan itibaren darbecilerin içinden bazılarının ortaya koydukları manzara bize nasıl bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuzu ve panik halinde halka hedef göstermeden saldıranların gücü ele geçirdiklerinde neler yapabileceklerini bir kez daha en acı şekilde hatırlattı.
12 Eylül’ün işkencehanelerinden nasıl PKK çıkmışsa Allah korusun bu darbecilerin işkencehanelerinden de o çok korktuklarını iddia ettikleri İşidci vb. yapıların ortaya çıkması kaçınılmaz bir gelecek olurdu. Ve Türkiye’nin yeni bir Suriye olma yolunda koşar adım gitmesi içten bile olmazdı.
H H H
Bugün soğukkanlı olma, aşırılıklardan uzak durma ve uyanık olma günüdür. Mesele iktidar meselesi değil Türkiye’nin bekasıdır. İç siyaset kavgalarımızı bu darbeci güruhun tüm imkânları ellerinden alınana kadar ertelememiz gerekiyor. Bugün ikircikli sözlerin ne yeri ne de zamanı bugün demokrasiye sahip çıkma günüdür. Korkuyla sabah olmaz.
Bu tehlike atlatıldığı gün geriye dönüp nerede yanlış yaptık sorusunu hep birlikte yükse sesle düşünmemiz ve çözüm için emek harcamamız gerekiyor.
Gelelim Batıya ve ABD’ye; yazık ki ilk açıklamaları itibariyle ABD ve Batı’nın Doğu’ya ve İslam dünyasına bakışının ne denli ikiyüzlü ve haince olduğunu bir kere daha gördük. Darbeye açıkça karşı çıkmak yerine yine yuvarlak laflarla ne kazanabilirize odaklandılar.
Batı artık fark etmelidir ki, kendi içinde yaşadığı huzuru devam ettirebilmenin yolunu Doğunun huzursuzluğunda aradığı sürece huzursuzluk kendi kapısına da dayanacaktır.
Darbeci zihniyeti, daha doğrusu darbenin kötülüğünü Tayyip Erdoğan’ın gitmesi ile tolere edebilecek kadar zavallılaşan bazı çevreler Cumhurbaşkanının halkı sokaklara ve direnişe davetini ‘halkın canını tehlikeye atacak bir hareket’ diyerek yerme gafletine düşerek aslında nerede durduklarını bir kere daha gösterdiler.
Bu zihniyetin bir ürünü olarak, TBMM’ye ve halka uçaklardan ve helikopterlerden ateş açılırken, yaşananlar karşısında basireti bağlanmış bir şekilde yaşananlara “tiyatro oyunu” diyebilecek kadar alçalabilenlere ve darbenin başarısızlığına üzülenlere bazı şeyleri hatırlatmak gerekiyor. Eğer dün gece Erdoğan ve siyasiler şapkasını alıp gitseydi ya da halk sokaklara inmek yerine evlerine çekilip bekleseydi bugün ve yarın yaşanacaklar 12 Eylül’de gördüğümüz manzaralarla aynı olacaktı. Ve şaşkınlıkla kenarda bekleyen pek çok darbeci ruhluların da meydanları sardığını görecektik. Televizyon ve gazetelerin asker kontrolüne girdiği; tv’lerden Hasan Mutlucan parçalarının okunduğu, sistematik tutuklanmaların başladığı bir güne uyanacaktık.
Şehitlerimize Allahtan rahmet ve yakınlarına sabır diliyorum; inşallah bu halk akan bu kanın bedelini daha demokratik ve özgür bir Türkiye kurarak ödeyecektir.

Karar Gazetesi, 17.07.2016

Esfel-i safilin ve kötülüğün sıradanlığı

İnsan, yaradılışı gereği iyi ile kötü arasında gidip gelir. Çoğu kez yaptıkları nefsi tarafından kendisine doğru, güzel ve haklı gösterildiği için de kalben mutmaindir.

Gerçek bir mümin ise daima ‘havf ve reca’ (korku-ümit) arasındadır. Çünkü insan eşref-i mahlûkat, ‘Alâ’yi illiyyîn’ (yücelerin yücesi) olabileceği gibi ‘esfel-i safilin’(aşağıların aşağısı) de olabilir.

Eskiler, insanı iki sınıfa ayırırdı; avam ve havas.

Avam bayağı, sıradan vasıflı insan kalabalıklarını ifade eder, şeriat (hukuk) bunlar içindir. Şeriat sınırları çizer, aşırılıkları törpüler ve ortak bir norm üretir. Bu nedenle ‘şeriatın kestiği parmak acımaz.’ Hukuk, asgari huzur için gereklidir yoksa ne fakir zenginin zulmünden ne de zengin fakirin gözü karalığından emin olabilirdi.

İnsan, “esfel-i safilin” üzere her türlü kötülüğü yapma potansiyeline fazlasıyla sahip. Tarih buna nasıl şahit ise günümüzdeki yaşananlar da buna delildir.

Başkalarını yargılarken gösterdiğimiz rahatlık ve cesareti kendimize, toplumumuza ve geçmişimize gösteremiyoruz. Ali Şeriati’nin meşhur “İnsan’ın Dört Zindanı” çözümlemesindeki gibi çoğu kez kendi zindanlarımızda boğuluyor, hakikat ve tahkiki iman için emek harcamak yerine taklidî iman mertebesinin yılmaz ve sert bekçileri oluyoruz.

***

‘Akletmez misiniz?’ hitabının hilafına Şam ehli gibi akıl ve idrakimizi birilerinin emrine verip, hem dünyaya hem de cennete talip oluyoruz. Militan dindarlık (mezhepçilik) ile militan partizanlık arasındaki ince çizgiyi fark edemiyoruz.

Makam, şöhret, para o denli cezbedici ki ilkeler çoğu kez suya yazılan yazıya dönüşüyor. Kimi Ömer bin Sad gibi makam için akrabalık hakkından ve Resulullah sevgisinden geçerken kimisi de Kûfe Ehli gibi bugün de basit bir müdürlük-müdür yardımcılığı için sendikasını, inandığı değerleri terk edip, dünyalığı için bir başkasına yönelebiliyor.

İnsanın düşüşünün bir sınırı yok ve kötülüğün ulaşabileceği seviyenin farkında bile değiliz. Her şeyi din û devlet kisvesi altında pazarlayanların gölgesinde kendimizi mutmain hissediyoruz. Yaşananları çoğu kez ya kavramaktan aciziz ya da umursamıyoruz. Hakkın açıkça ortada olmasını istiyoruz, açıkça ortadayken bile şaşırıp kalabileceğimizi unutarak.

Hâlbuki kötülük çoğu kez ince bir zehir gibi damarlarda dolaşıyor ve bizzat bizim ellerimizle hayat buluyor.

***

Nazi savaş suçlusu SS Subayı A. Eichmann, yargılanması sırasında en ufak bir pişmanlık belirtisi göstermeyerek izleyenleri dehşete düşürürken; yargılamaları izleyen gazeteci H. Arendt Eichmann’ı kötülüğün sıradanlığının vücut bulmuş hali olarak nitelendirmişti. Yine Arendt, kitabında kötülüğün sadece zalim ruhlu insanlar tarafından yapılan bir fiil olmadığını, şartları sağlandığında ve yeterli motivasyonla sıradan insanların da korkunç zulümleri soğukkanlılıkla yapabilecek potansiyele sahip olduklarını söylüyor. Tarih bunun delilleri ile dolu.

Sosyal psikoloji ile ilgilenenler S. Milgram ve P. Zimbardo gibi isimlerin insan doğası üzerine yaptıkları deneyleri duymuştur. Bu deneyler bize insanın vahşilikte sınır tanımayacağını göstermesi açısından oldukça bilgi verici ve bir o kadar da korkutucu.*

***

Otoriteye ve emre itaat, sorgulayan zihni yok ederken, şahsi sorumluluğu da berhava ediyor. Ne demişti Dersim Harekâtına katılan H. Ö. “Harbe gideceğiz dediler. Harbe gidiyoruz, ne için gidiyoruz? Adam vurmaya. Ne kadar adam vurduk biliyor musun? Adam kalmadı, öldü Dersim’de. Çok öldü. Ölenin sayısını mı bileceğim? Ne üzüntü duyam ölenlerden dolayı. Öldürmeye gidiyoruz, üzüntü mü duyacağız?”

Ve maalesef bugün pek çok konudaki ruh halimiz durduğumuz zeminler farklıda olsa H. Ö. İle aynı.

*Bu konuda Cemal Tunçdemir’in “Sıradan insan, otoritenin emrinde işkenceci bir zalime nasıl dönüşüyor?” http://amerikabulteni.com/2014/12/18/siradan-insan-otoritenin-emrinde-iskenceci-bir-zalime-nasil-donusuyor/ yazısını okumanızı tavsiye ederim.

Karar Gazetesi, 13.07.2016

Zaman, Mekân ve Bayram

Son 30 yıl içinde ülkemizin sosyal-siyasal-ekonomik altyapısı, çalışma koşulları ve yaşam alanları o denli hızlı değişikliğe uğradı ki kaçınılmaz olarak bundan gelenek ve göreneklerimizde etkilendi, değişti ve dönüştü. Sanal dünya ve sosyal medyanın da etkisi ile insani ilişkilerimiz de sanallaşma eğilimi içinde. Bayram günlerini yaşadığımız bu günlerde bu değişim ve dönüşümü açıkça gözlemleyebiliyoruz.

Birbirimizi ziyareti geçtim, telefon edip hal hatır dahi sormayacağımız insanlara dahi, sırf rehberimizde olduğu için sosyal medya ve iletişim araçları ile toplu mesajlar atarak önemli günlerin yükünden kurtuluyoruz.

Eskiden de dilimize pelesenk olan “Nerede o eski bayramlar?” nisyanı çok daha güçlü bir şekilde hayatımızda ama bundan kurtulmak için işe kendimizden başlamamız gerektiğini unutuyoruz.

***

Modernizm, her şeyi dönüştürürken farkında olmadan insanın insanla, doğayla ve tanrı ile ilişkisini de dönüştürdü ve dönüştürmeye devam ediyor. Ve bizler de bu büyük dönüşüme daha insani cevaplar vermek yerine bize sunulanı kabul ediyoruz.

Bayram günleri çoğumuz için artık başka bir anlam taşıyor. Dün, bayram demek ana baba ve çocukların, belki kırk yıldır birbirini görmeyen eş, dost, akrabanın birbirini görmek için vesile kıldıkları, küskünlük ve dargınlıkların sonlandırılması için fırsat kabul etikleri günler iken şimdilerde tatile çıkma ve birbirlerinden uzaklaşma aracı durumunda.

Burada insanları suçlamak belki de en kolay yol.

***

Maalesef bugün, insanlarımızın dinlenecek, kafa dinleyecek, iş stresini atabilecekleri çok fazla zaman ve ortamları yok.

Aile, eş ve dost ilişkilerimiz de değişti. Bir zamanlar açık kapılı, sofrasına misafir gelir diye bir tabak fazla konan evlerde yaşarken şimdi kapalı kapılar ardında yaşıyor, farklı mekânlarda buluşuyoruz. Asansörde dahi selamlaşmadığımız yabancı (?) insanlarla komşuyuz ve birbirimizi tanıma ihtiyacı dahi hissetmiyoruz. İş hayatı ve çalışma koşullarının zorlaması ile insanlarımızın birbirlerini ziyareti dahi en az seviyeye inmiş durumda. Eskiden çat kapı, istediğimiz saatte acaba kötü karşılanır mıyız, sıkıntı verir miyiz diye endişe dahi duymadan eş, dost, arkadaşları ziyaret edip, kabul edebilirken bugün kendi kardeşimizi, ana baba evimizi dahi ziyaret ederken haber verme ihtiyacı duyuyoruz.

Peki, suç kim de?

Hani bugünlerde her şeyi üst akıl ile açıklama çabamız var ya! Belki tüm bunlarda da bir üst aklın rolü var.

***

Zaman ve mekân değişirken bizlerin de bu değişen zaman ve mekâna uygun cevapları üretebilmemiz gerekiyordu. Ancak, ekmek ve maişet kavgasına öyle daldık ki tüm bunları hep es geçtik. Bizi biz yapan değerleri yeni mekânlarımıza taşıyamadık. Zenginliğin sadece maddi boyutları ile ilgilendik, ahlaki zenginliğin önemini unuttuk.

Dün zengini ile fakiri ile ortak mekânları paylaşırken bugün farklı mekânların insanları haline geldik. Birbirimizden uzaklaştıkça insani vasıflarımız da hassasiyetlerimiz de değişti. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen inancın çocukları olarak birbirimizi görmez ve dokunmaz olduk. Gördüğümüzde ise rahatsızlığımız gizleme ihtiyacı bile hissetmiyoruz artık.

Kimseyi de suçlamaya hakkımız yok çünkü fırsatını bulduğumuzda biz de o mahallelere taşınacağız.

Kim bilir belki de bundan böyle ülkemizi yönetenlerin de, bu topraklara karşı kendini sorumlu hissedenlerin de en önemli mücadelesi bu konular olmalı.

İçe dönük, sadece kendini düşünen, empatiden yoksun, sosyal ilişkilerden kopuk, makam ve mevkie önem veren bir neslin üretimine bu bayramdan başlayarak son verebilecek adımları düşünmek ve birilerinden izin beklemeden kendi hayatımızdan başlayarak bu mücadeleye katılmamız gerekiyor.

Cümlemizin bayramı mübarek ola…

Karar Gazetesi, 06.07.2016

Madımak’tan Başbağlar’a ikiyüzlülük

Bazı yaralar vardır köz gibidir, üstü kül kaplansa da içten içe yanar. Madımak katliamı böyle bir yaradır unutamayanlar için. Hatırlanmasını bile istemeyenler ise orada yaşananların yaşanmışlığından değil de bura(lar)da olmasından, adımızın karaya çıkmasından rahatsızdır. Kendilerince haklıdırlar; ağır tahrik vardır ve ne oldu ise din û devlet içindir.

***

Laik-anti laik cepheleşmesinde kurulmuş hain bir tuzak. Sığınacak o kadar çok bahane var ki; A. Nesin’in ateistliğinden, Şeytan Ayetleri tahrikine, önyargı ve yalanlarla beslenmiş daha pek çok şey vicdanları sükût ettirebilir.

Ve yine bazı yaralar var ki kabuk bağlasa da yumuşak yerdedir, hafif kıvrandı mı kanar. Başbağlar katliamı gibi. Birilerinin çok vicdanlı görünen vicdansızlıklarını örtmek için kullandığı. Hatırlanması hakikat ve merhametten değil de bir hesaplaşma isteğindendir.

Ve bir de bu iki olayı cephesine malzeme olarak görenler var ki ikiyüzlülüklerine akıl sır ermez.

Geçmişte Sivas katliamı ile ilgili araştırma komisyonları kuruldu, yenilerinin kurulması teklif edildi. Ne hikmetse ne kurulandan hayır geldi ne de kurulmak istenirmiş gibi yapılanlardan.

‘Hafıza-i beşer nisyan ile malul’dür der atalar. Bazımız cahilliğinden bazımız hinliğinden hatırlamak istemez geçmişi.

***

Kurguladığımız geçmişe itikatla bağlanırız. Gerçekte neler oldu? Öğrenmek ve bilmek istemeyiz. Bir şeylerin yanlışlığını hissetsek de imanımız o denli kesif ki idrak susar ve cehlin konforuna sığınırız.

Bu nedenle hiçbir hakikat komisyonundan hakikat çıkamıyor! Sağcı-Solcu, Alevi-Sünni gerçeğin kendisinden korkuyoruz. Çünkü, hangi tarafsak(?), işin bize de bulaşmasından, içinde bizim(?) çocukların da olma ihtimalinden tedirginiz. Öyle ürküyoruz ki, bırakalım olduğu gibi kalsın istiyoruz.

Seyfi Oktay “Ne araştırması? Mahkeme onlarca kişiye idam kararı ve hapis cezası verdi. Daha ne yapılacak?” demişti. Şüphesiz Seyfi Oktay da biliyordu, o mahkemelerin siyasi olduğunu ve siyasi mahkemelerde “adalet”in tecelli etmediğini.

Çoğumuzun halet-i ruhiyesi darbelerle yıkılan ama kaderi darbecilikle sonlanan Demirel gibi; “Bana sağcılar ve milliyetçiler (ya da solcular ve sosyalistler) cinayet işliyor dedirtemezsiniz, böyle bir şey söylemiyorum, devlet cinayet işleyenin yakasına yapışmak zorundadır.” Yarı doğru yarı yanlış. Bunları söylerken Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta katliamlar yaşanıyordu.

Aynı Demirel, yıllar sonra devletin açık ihmali(?) yüzünden Madımak’ta insanlar ölürken “Fevkalade hassas bir konu. Devlet güçleriyle halk karşı karşıya getirilmemelidir… Olay münferittir. Ağır tahrik var” diyebilmişti.

Böyle bir ruh halinden hakikat çıkabilir mi?

Ve son söz “Madımak’ı kınayanlar Başbağlar’ı niye kınamıyor?” diyenlere. Bugüne kadar bu soruya muhatap bırakılanların “iyi olmuş” dediğini duymadım. Ama bunu soranların akıl ve vicdan sorunu olduğu çok açık. Birini diğerine emsalmiş gibi görmelerinin arkasında başka şeyler yatıyor.

Farklı şekillerde gelişen iki olaya biri birinin karşılığıymış gibi davranmanın başka bir izahı yok.

Biri eli kanlı bir terör örgütünce, gözlerden ırak ve güvenlikten yoksun bir dağ köyünde 33 köylünün kahpece katledilerek toplumun bölünmüşlüğünden istifade etme çabası.

Diğeri, böyle bir olayın yaşanma ihtimali bırakın saatleri günler öncesinden belirmesine rağmen devlet ve sorumluların dur deme dirayeti gösterememesi.

***

Olaylar başladıktan sonra kimsenin sorumluluk almadığı, güvenlik güçlerinin seyirci kaldığı, insanlar bir otele sıkıştırılıp linç edilmek istenirken, linç edilmek istenen vali imiş gibi valiliğin korunduğu ve binlerce insanın adeta trans halinde Allah’ın kutlu adını işledikleri günaha örtü ettikleri ve üstelik de tüm bunların TV’lerden canlı yayınlandığı bir olay. El insaf…

Acılarımızı bile insanca yaşayıp, hatırlayamıyoruz…

Karar Gazetesi, 02.07.2016

Ölüm

Tasavvuf ehli için dünyanın başı da sonu da “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu” sırrına ermektir. Çünkü Allah diyor ki; “Gerçekten biz hem yaşatırız, hem öldürürüz. Sonunda dönüş yalnız bizedir.” Bu nedenle de ölmekten değil yüzü kara çıkmaktan korkulur.

***

Kaygusuz Abdal “Âdem dünyaya gelmekten murad hemân kendüyi bilüp Hakk’ı anlamakdur. Tâ ki Hakk’ı batıldan fark idüp ömrüni telef etmemiş ola. Çün sen dahi âdemüm dirsin. İbret ile vücudun kubbesine çık, bu sahranun düzine ve enişine bak ve yokuşına nazar eyle. Korkulu menzilleri öndin yokla. Ta ki yol vurandan emin” ol diyor.

Ölüme ait birçok gelenek var. Bir can Hakk’a yürüse ailesi gücü yettiğince üçü, beşi, yedisi ve kırkında hayrına yemek yedirir, Kur’an ve mevlit okuturdu.

Kadim Alevilik’te bunların dışında ikrârlı ve musahipli (yol kardeşliği) bir talip için “Dâr’dan İndirme Cemi” yapılır. Maksat talibin dünya gözü ile gördüğü, görüştüğü, alış-verişte bulunduğu ehl-i tarik ile helalleşmesi, varsa bir vereceği hak sahiplerine teslim edilerek ahirete borçlu gitmemesidir.

***

Meşhur rivayettir, Allah “Bana iki günah ile gelmeyin, biri şirk diğeri kul hakkı”dır buyurur.

Bu cem’de dede önce talip için dua eder, dünya ve ahiret hayatı hakkında bilgiler verir. Geride kalanları teselli eder. Cemin ortak ritüelleri tamamlandıktan sonra Hakk’a yürüyen talibin yakınları veya musahibi Dâr-ı Mansur’a durur ve şu tercümanı okur:

***

“Eger benden günah oldu ise mevcûd
Geç ondan ey sahib-i keremcûd
Sagıyren ve kebiyren veya sehven ki vardır.

Hak Teala buyurur: Rabbena zalemnâ enfüsenâ ve in lem tağfir lenâ ve terhemnâ le nekûnne minel hasirin” Allah Allah! Yüzüm yerde, özüm dârda, erenler huzurunda, Hak-Muhammed-Ali divanında, erenlerin dâr-ı Mansur’unda canım kurban, tenim tercüman, bu hakirden alacağı olan, incinmiş, gönlü kırılmış can karındaşı varsa, dile gelsin. Allah eyvallah erenler hû dost. Pür Cemal-i Muhammed, Kemal-i Hüseyin Ali râ bülend salavat. Allahümme salli alâ Muhammed ve alâ âli Muhammed hü.”

Şayet talibin sağlığında kalbini kırdığı, gücendirdiği kimse var ise söz alır ve bunlar razı edilmeye çalışılır, borcu varsa ödenir, alacağı var ise varislerine teslim edilir. Sorgu-sual bitince cem olan halk: “Gönül birliği ile hepimiz hakkımızı helal eyledik. Allah ve erenler de bağışlasın. Biz razıyız, Allah da razı olsun. Hakk’a yürüyen kişinin ruhu şad ve sevinçli olsun. Hak-Muhammed-Ali yardımcısı olsun. Allah rahmet eylesin.” der ve “Allah eyvallah hü dost, aşk ola” diyerek tasdik için hep birden niyaz (secde) eder.

***

Devamında dede bazı ayetler okur, topluca salâvat getirilir, tövbe istiğfar edilir ve Dâr duasına geçilir. Bu duanın her bölümünde Allah’a hamd ve sena edilir, başta Peygamberimiz ve Ehl-i Beyt olmak üzere cümle peygamberler ve evliyalar zikredilerek bu seçkin kulların yüzü suyu hürmetine af dilenir, tövbe edilir.

Biz de sözü Dâr duasından bir bölüm ile bağlayalım, Allah eyvallah;

“İki Cihan Serveri Muhammed Mustafa’ya, Hak Teâlâ ihsân idüp, şefâat hürmeti ve mu’cizatının ve kerametinin ve Şahı Merdan İmam Aliyyü’l Murtaza’nın kerametinin ve azametinin ve Düldül’ünün ve Zülfikâr’ının ve Kamber’in ve Zülfikar ile ittiği gazanın hürmeti hakkıçün, Hak Teala Hazretleri ol geçen merhumun kabrini Cennetü’l-Me’va, sualini âsân eyleye. Cümle günahlarını bahş eyleye. Rahmet ve mağrifet üzere ise, rahmetini ve mağrifetini günden güne ziyade eyleye. Diyelim: Allah Allah.

Ehl-i mücîb olan kardeşlerin, sağ olanlara selamet ve ömürleri mezît ola. Borçlu olanlara edâlar, hasta olanlara devalar ihsan eyleye. İstedikleri kabul ola. Muradı hasıl ola. Sahib-i zaman zuhura gele. Cümle Yezidler hor ve hakîr ola. Cümle mü’min, Müslim kardeşler şâd u Hürrem ola dem. Hü diyelim hü…”

[1] Nefsini bilen Rabbini bilir.

[2] Kâf/43

[3] Araf 23, “Rabbena, dediler, nefislerimize zulmettik, eğer sen bize mağfiret etmez, merhamet buyurmazsan şüphe yok ki hüsrana düşenlerden oluruz”

Karar Gazetesi, 29.06.2016

Okul biter dertler bitmez!

Okullar kapansa da eğitim-öğretim sorunları bitmiyor. LYS sınavları, öğretmenlerin il içi-dışı tayinleri, atanamayan öğretmenler sorunu, ortaöğretim kurumlarına yerleşme heyecanı, müfredat değişikliği tartışmaları, sendikal sorunlar vb. daha pek çok sorun.

***

1998’den beri öğretmen ihtiyacının giderek azalacağı bilinmesine rağmen MEB ve YÖK’ün popülist politikaları sonucu, binlerce öğretmen adayı atanamadıkları ya da başka alanlara yönlendirilemedikleri için birike birike sayıları 350 bini aştı.

Ak Parti’nin bu konudaki en açık sözlü bakanı Ömer Dinçer (2011-2013) “Herkes kendi kabiliyeti ve kendi mesleğine uygun bir şekilde başka işlere de yönelsin, ihtiyacımız şu anda piyasada atama bekleyen (234 bin) insan kadar değil.” derken, maalesef gereğini yap(a)madı.

***

Ortaöğretimde sınav maratonu bitti, şimdi tercih heyecanı yaşanıyor. Ancak, mevcut sınıf geçme sistemi ile sadece kendimizi kandırıyoruz. Sistem kalburüstü aile çocuklarının başarılı olması üzerine kurulu. Eğitim bir sınıf atlama aracı olmaktan uzun zamandır çıktı. En fazla önem verilmesi gereken meslek liseleri ise akademik olarak en düşük düzeydeki öğrencilerle dolu. Neden? Çünkü meslek liselerinin büyük kısmı piyasadan kopuk ve bir gelecek vaat etmiyor.

***

LYS oturumları başladı; maalesef şişirilmiş kontenjanlar ve piyasayla uyumsuz, sadece diploma almak için okunacak çok sayıda bölümde binlerce genç hayatlarının en önemli yıllarını boşa harcayacak. Hala Eğitim ve Fen-Edebiyat fakülteleri işsiz öğretmen adayı sayısını artırmak için kontenjan şişirmeye devam ediyor. Harcanan emek ve para bir yana bu gençlerin umutlarına yazık!

Meslek lisesi düzeyinde çözmemiz gereken sorunları bu kadar ileri yıllara bırakarak mı 2023 ve 2071 hedeflerine ulaşacağız?

***

80’lerden beri müfredat tartışılıyor. Her gelen kendi meşrebince bir nesil yetiştirme sevdasında ama kimse çağın ihtiyacına göre “nasıl bir sistem” kurmalıyız derdinde değil. İlk-orta ve lise öğrencileri saatlerce dört duvar arasında vakit geçirmeye mahkûm. Sosyal ve sportif faaliyetler neredeyse sıfır. Sonra da çıkıp “Almanya 3.5 milyon Türk’ten ne cevherler çıkarıyor” diye geyik yapıyoruz.

***

Gelelim öğretmenlere, pek çok sorunun yanında bir başka sorun tayinler. İl içi ve il dışında kolay kolay yer değiştirilemiyor. Binlerce öğretmen tayin dönemini heyecanla bekliyor ama sonuç hüsran. Geçen yıl eksikliklerine rağmen pek çok yönden doğru bir uygulama olan rotasyon uygulamasından hemen vazgeçilirken pek çok öğretmen hayal kırıklığına uğradı.

Tayin sisteminde bir sürü aksaklık var. İl içi tayinler sırasında emeklilikten boşalacak kadrolar tercihe açılmıyor, il dışı tayinlerde ise öğretmenlere adeta tayin istemesinler diye en ücra yerler açılıyor. MEB, kendi çalışanlarından çok diğer bakanlık personelinin öğretmen eşlerini düşünerek elinde açık kadro tutmaya çalışıyor. Karı-koca öğretmenseniz vay halinize.

Tayin sistemindeki sıkıntılar nedeniyle pek çok kişi yasaları esneterek hîle-i şer’iye yoluna sapıyor. Hastalık raporu almak, anlaşmalı evlilik yapmak, eşlerden birine istenen ilde sigorta yaptırmak, il içinde bir şekilde torpil ayarlamak gibi.

Bugün, MEB il içi ve il dışı tayinlerini bir arada yapabilecek teknik altyapıya fazlası ile sahip artık bu düşünülmeli. Eskiden MEB’de de uygulanan becayiş sistemi, sakıncalarına rağmen yeniden getirilebilir.

***

Öğretmenler birçok derdin arasında bir de sendikal baskılarla uğraşıyor. Sendikaların asli görevi öğretmenlerin özlük haklarını korumak ve mali taleplerini gerçekleştirebilmekken maalesef birilerine koltuk ve kadro vaat eden mekanizmalara dönüşmüş durumda. Söylenecek çok şey var ama şimdilik susalım.

Karar Gazetesi, 22.06.2016

Ramazan’ın ruhu ama nasıl?

Ramazan için sevgi, muhabbet ve hoşgörü ayıdır deriz ancak sevgi, muhabbet ve hoşgörü kelimelerinin hakkını vermek söylemek kadar kolay değil. Yetmiş iki buçuk millete bir göz ile baktığını iddia etmekle bakmış olmadığımız gibi.

Geçenlerde Kayseri ve Edirne müftülerinin açıklamaları gazetelere yansıdı. İlk bakışta ortalama bir Müslümanı rahatsız etmeyecek ve hoşuna gidecek şeylerdi söylenenler. Çoğunluğu Müslüman bir ülkede Ramazan ayında “lokantaların kapalı olmasını” istemek ya da biraz daha nazikçe “açın ama önüne perde çekin” demek çok da tuhaf durmuyordu. Bu isteklerden rahatsız olmasam da bende tuhaf hisler uyandırdığını itiraf etmeliyim.

Oruç, sayın müftümüzün de dediği gibi “sadece yemeden içmeden kesilme değil aynı zamanda ahlaken de bir yükselme ve yücelme” ise bu yükselmenin bir dayatma ile olamayacağı çok açık. Bizim oruçlu olmamız tutmayanları sıkıntıya sokacak ise bu işte bir yanlışlık olmalı.

Ramazan’ın ayrı bir manevi havası var ve başkalarının da bu havayı teneffüs etmelerini istemek çok güzel. Ancak, bu isteğin insanların bir kısmını bile olsa riyakârlığa sürükleme ihtimali hoş değil. Söz ve zorla başkalarını da bu havaya dâhil etmek yerine hâl ve davranışla onları cezbetmek amaç olmalı, ikiyüzlü ve riyakâr sözde dindarlığın topluma egemen olmasına fırsat verilmemeli.

***

Çocukluğumda Muharrem ayında ailece oruçlu olmamıza rağmen dışarıdan bir misafir geldiğinde, misafire oruçlu olup olmadığı sorulmaz, birkaç dakikalık hoşbeşten sonra suyu, yemeği, çayı ikram edilirdi. Aynı şekilde oruçlu olduğu bilinen bir komşu geldiğinde de aynı hassasiyetle davranılır ve oruçlu olunsun olunmasın misafiri rahat ettirmek adına çay, kahve içilmez; ortaya nefsin çekebileceği bir şey konmazdı.

Ama aynı çocukluğumda Sünni komşularımızca gece yarıları ışığımızın gözlenmesi ve kazara ışığımız yanmamışsa ertesi günü “herhalde uyuya kaldınız, isterseniz biz sizi uyandıralım” yollu imalı sözler eksik olmazdı.

Bir Alevi olarak Ramazan ve Muharrem oruçlarını aksatmamaya ve bu güzide ayların manevi havasını teneffüs etmeye çalışırım. Benim için Muharrem Resulullah ve Ehlibeyt aşkı iken, Ramazan Kur’an ayıdır.

Yıllarca Anadolu’nun oldukça muhafazakâr bir kentinde yaşadıktan sonra Trakya’da nispeten daha serbest bir şehre taşındım. Belki tuhaf gelecek ama Trakya’da oruçtan aldığım manevî hazzı hiçbir zaman diğerinde yaşamadım.

O yoğun Ramazan hali içindeki aşırı gösterişçi ve her daim ben oruçluyum havası bende hep bir eksiklik ve yapaylık hissi uyandırmıştır. İşyerinde ve çevremde pek çok insanın oruçlu olmamasına rağmen sırf ortamın etkisi ile oruçlu görünmeleri hep tuhafıma gitti. Alevi olduğum için ben tutmasam belki kimsenin umurunda olmayacaktı ama diğer arkadaşların ve onların oruçlu olmadığını bilmelerine rağmen onlara oruçlu muamelesi yapan insanların hali gerçekten iç acıtıcıydı. Din ve inanç, dindarlık adına zedeleniyordu.

Trakya’daki ilk Ramazanımda ise oldukça şaşırmıştım, mesai arkadaşlarımın bir kısmı oruçlu değildi. Oruçlu olanların da oruçlu olmayanlardan herhangi bir beklentisi yoktu ve insanlar birbirlerini takip etmek yerine daha çok oruçlarını yaşamaya çalışıyordu. Sokaklarda bir yanda mukabeleye giden kadınlar diğer yanda kendi hallerinde insanlar vardı. Teravih namazı kılmak gibi bir alışkanlığım olmamasına rağmen oruçlu insanların akın akın teraviye gitmeleri beni bile cezbediyordu. Ve burada orucu kendi nefsimde ve dünyamda yaşadığımı, maneviyatını daha derinden hissedebildiğimi gördüm.

***

Hangisi daha hayırlı elbette Allah bilir…

Unutulmamalı ki mümin her daim mücahedede olmalı. Ben oldum dememeli, başkalarının ayıplarını görücü değil, örtücü olmalı ve eksikliği kendi özünde aramalı.

Karar Gazetesi, 15.06.2016

Madımak’tan Tavşanlı’ya hukuk

Bir sohbet sırasında A. Nezihi Turan hocamız “ahlak mı kuralları belirler yoksa kurallar mı ahlakı?” diye sormuş; ‘Ahlak’ın kuralları belirlediğini söylemiş ancak derinleştikçe ikisi de doğru olmakla beraber kuralların olmadığı yerde geçerli bir ahlakın oluşamayacağı noktasına varmıştık.

Peygamberimiz “Din nedir?” ve “Mümin kimdir?” suallerine “Güzel ahlak” ve “İnsanların kendisinden emin olduğu kişidir” cevabını veriyor. Geleneksel tasavvufun epistemolojik tasavvurunda aşamalandırma şeriat, tarikat, marifet, hakikat şeklinde izah edilir. O halde din şeriatla (Hukukla, kuralla yani, bu yüzden şeriatın kestiği parmak acımaz denir) başlar güzel ahlakla neticelenir.

Kurallar kaynağını nereden alırsa alsın, toplumu ortak bir norma uymaya zorlar. Üçkâğıtçı ve açgözlü biri, toplumda kabul görebilmek için nasıl bu özellikleri törpülemek zorundaysa sapık eğilimleri olan bir kimse de dürtülerini engellemek zorundadır.

Ancak, kuralların işleyişi davranış kodlarını da belirliyor; AB sınırları içinde insanımız trafik kurallarına uyar, hak ve hukuka riayet ederken aynı hassasiyeti Kapıkule’den içeri taşımaması bunun bir göstergesi. Neden? Çünkü AB’de kurallar keyfi uygulanmıyor.

***

Bir ülkede kurallar keyfileşirse varılacak yer; güçlülerin ve vatandaşın izanına kalıyor. Güçlülerin norm ya da normsuzlukları zamanla norma dönüşüyor. Buna itiraz etmek de sanıldığı kadar kolay değil.

AİHM’de temel hak ve özgürlüklerin ihlali konusunda Rusya’dan sonra en çok mahkûm olan ülkeyiz.

Ülkemizde suça ve eylemlere bakış açımız genelde kim tarafından, kime karşı yapıldığına göre değişiyor. Bu yüzden futbol gibi kuralları basit bir oyunda bile anlaşamıyoruz. Ceza sistemimiz, hukuken suç olan bazı eylemleri, bazı özel durumlarda(?) karşılıksız bıraktığı için, vatandaşın bilinçaltında bazı eylemlerin bazı durumlarda serbest olduğu algısını üretiyor.

Aileden sokağa, siyasetten spora, şiddet her hücremize nüfuz etmiş durumda ve topluca cinnetin kıyısında yaşıyoruz.

Tavşanlı’da şantiye yakma, Abdi İpekçi’de Abradoviç’e tükürme, tribünleri ateşe verme ya da HDP bürolarına saldırma arasında temelde hiçbir fark yok. Yine sırf hoşumuza gitmediği için birilerinin konferans düzenlemesi, toplantı yapması ya da fikirlerini açıklamasına izin vermemek gibi. Burada eylemciler, mevcut hukuki yapı ve devletin güvenlik algısının bu tür tekil ya da toplu cinnet ve eylemlere karşı hukuku uygulamayacağını, hatta birilerince sırtlarının sıvazlanacağını bildikleri için bu tür eylemlerden çekinmiyor.

***

Çok yakın bir geçmişte katillerle zafer pozu veren güvenlik görevlileri, bu cinayetlerde açık ihmali bulunan üst düzey bürokratların terfii ülkemizin rutinleri arasındaydı.

Tavşanlı’da yaşananlar biraz da bu çifte standardın ürünüdür ve bu nedenle geçmişin karanlık yüzünü hatırlatıyor. Nasıl, “Bayrak yakıldı” dedikodusu ile şantiye yakılmışsa yıllar önce de “Falancalar cami yaktı” vb. iddialarla Maraş, Çorum, Sivas, Kırıkhan vb. katliamlar gerçekleştirilmişti.

Bu kez can kaybı yaşanmadı ama böyle bir felakete de bir adım mesafede durduğumuz görülüyor. Unutulmamalı ki, 23 yıl geçmesine rağmen Madımak katliamının yarattığı travma hala toplumu etkilemeye ve bedel ödetmeye devam ediyor.

Adaletin tesis edilmediği bir ülkede din ve devletin ayakta kalamayacağını bilmemiz gerekiyor.

Geçmişte bu tür eylemler zamanında engellenmiş ve suçta ısrar edenler kim olursa olsun hakkıyla cezalandırılmış olsaydı bugün kimse bu tür taşkınlıklara cüret edemezdi. Ve dahası ne bir Kürt sorunumuz olurdu ne de Alevilik vb.

2023 hedefi ile yola çıkarken işin sadece köprüler, yollar yapmak, yerli otomobil veya silah üretmekle olmayacağını bilmemiz gerekiyor.

Karar Gazetesi, 08.06.2016