Ana Sayfa Blog Sayfa 198

Devlet nötr olamaz ama sınırlı olabilir

0

Bir süre önce Süleyman Özışık “paralelle mücadele böyle mi olacak” başlıklı bir yazı yazdı. Bu yazıda hükümetin paralelle mücadele stratejisini eleştiren Özışık, kamu makamlarından “ihraç edilen paralelcilerin oranı %50 ise yerine alınan paralelcilerin oranının %70 olduğunu” söylüyor. Bununla birlikte paralel yapıyla hiç alâkası olmayan yüzlerce masum insanın da kendilerinden muhtelif sebeplerle haz etmeyen yerel yetkililer tarafından tasfiye edildiğine, yani sürecin istismar edildiğine dikkat çekiyor.

Özışık’ın tespitlerine ben de katılıyorum. Zaten bu gerçek bilinmesine rağmen pek çoğumuz sanırım içinden geçtiğimiz süreçte bu kadarını “gözden çıkardığı için” bunun hakkında fazla konuşmuyor. Ben ise şahsen bunun gözden çıkarılabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum.

Yakın çevremde hayatına uzun süredir tanık olduğum ve masum olduğuna inandığım mağdurlar var. Bununla birlikte masum olduğuna hiç inanmadığım pek çok siyasetçi ve bürokratın hâlâ görevinin başında olduğunu da görüyorum. Bu durum ne kadar daha devam edecek bilemiyorum. Böyle bir örgütle mücadelede yazılı hukuk kurallarının yetersiz kaldığını söyleyebilirsiniz, buna bir şey diyemem. Lakin buna bir alternatif sunmanızı beklerim. Zira yazılı kurallar yetersiz bile olsa keyfî yönetimden evladır. Hiç değilse açık, net, öngörülebilir ve herkesi bağlayıcıdır. Dolayısıyla meşrudur. Adı terör örgütü bile olsa mücadele yönteminiz hukukun ve meşruiyetin dışına çıktığında sizi o örgütten ayıran hayatî farkı da kaybetmiş olursunuz. Zaten maksadınız hukuksuzluğu ortadan kaldırmakken bizzat siz bunu hukuksuz bir şekilde yaparsanız ne değişecek?

Türkiye bir cemaatler ülkesi. Elinizi sallasanız bir cemaate çarpar. OHAL gibi hukukun kısmen rafa kaldırıldığı, çok kısa süre içerisinde yüzlerce devlet kadrosunun el değiştirdiği böyle durumlar tam da cemaatlerin ve diğer menfaat odaklarının avuçlarını ovuşturduğu tarihî fırsatlardır. 15 Temmuz’da yaşadığımız kâbus daha önce yapılan hatalı çözümlerin sonucuydu. Bugün çözüm adına yaptıklarımızın da gelecekteki muhtemel kâbusların sebepleri olmaması için çok daha dikkatli adım atmamız gerekmiyor mu?

Özışık’ın tespitlerine katılmakla beraber çözüm önerisini oldukça naif bulduğumu söylemeliyim. Özışık, devletin bundan böyle yapacağı tek şeyin vatandaşlarına karşı nötr olmak, kamusal makamlara yapılacak alımları da sadece liyakat ve sadakat esasına göre yapmak olduğunu iddia ediyor. Söylem doğru ama keşke o kadar kolay olsaydı…

Bir kere hiçbir devlet vatandaşlarına karşı nötr olamaz. Neden? Vatandaşlar neden birbirine nötr olamıyorsa ondan olamaz. Çünkü insanlar nötr değildir. Devlet dediğiniz de nihayetinde aynı insanlardan müteşekkil bir örgüttür. Her insan kendi sevdiğini kayırır, bunu anlayın artık. Mesele kayırmanın kendisi değil, bunu bizim için bir problem olmaktan çıkarmaktır. O da kamusal mülkiyeti mümkün olduğu ölçüde özelleştirmekten geçer. Nitekim bizim için zararlı olan insanların kendi evlerinde veya işyerlerinde yaptığı kayırma değil, kamusal kurum ve makamlarda yaptığı kayırmadır.

Dolayısıyla çözüm devletin nötr olması falan değil, devletin “sınırlı” olmasıdır. Sınırlı demek pek çok kamu kurumunun ve bürokratik makamın lağvedilmesi, özelleştirilmesi, kalanların da yetkilerinin alabildiğine sınırlanması demektir. Yani sizin devlet dediğiniz şey öyle pek de güçlü ve fonksiyonel bir şey olmayacak, insanlar üzerindeki yaptırım gücü “sınırlı” olacak demektir. Ancak böyle olursa kamu kurumları ve siyasî/bürokratik makamlar, çevresinde dolaşan çakallardan ve köpekbalıklarından kurtulur. Devletin gücünün eksildiği yerlerde insanların birbirlerine karşı yapabileceği haksızlıklar ve kötülüklerin boyutu da hiçbir zaman kamu görevlilerinden kaynaklanan haksızlık ve kötülüklerin boyutuna ulaşmaz. Çünkü insanlar birbirleriyle rekabet halindedir. Devlet gibi yasalara dayanan, karşı konulamaz güçleri yoktur. Ayrıca adalet mekanizması özel davalar karşısında daha bağımsız, tarafsız ve etkili hareket edebilir.

Hâsılı devletin (hükümetin değil devletin) bugünkü kadar güçlü ve otoriter olduğu her ülkede o devleti ele geçirmeye çalışan menfaat odakları daima olur ve olacaktır da. Çözüm devleti sınırlandırıp menfaat odaklarını birbirleriyle başbaşa bırakmaktır. Bu da en çok herhangi bir menfaat odağına mensup olmayan sıradan vatandaşın (yani çoğunluğun) işine yarar. O yüzden de buna en çok o makamlara çoktan göz dikmiş, onun kendilerine sağlayacağı olağanüstü gücü kendi emelleri doğrultusunda kullanmak için sabırsızlanan (sayıca az ama daha organize olan) menfaat odakları karşı çıkar.

Unutmayın, darbeler gibi büyük çapta yıkıma neden olan her kötü olay devletin sağladığı araçlarla (silahlar, ödenekler, makamsal yetkiler, vs.) ve vergi mükelleflerinin parasıyla gerçekleştirilir. Dolayısıyla devletin askerine, memuruna, siyasetçisine, bürokratına sunduğu bu sıradışı ayrıcalık ve imtiyazları azaltıcı her hamle, gelecekte olabilecek muhtemel darbelerin ve haksızlıkların şimdiden yolunu kapar; cemaatleri ve her tür sosyal/iktisadi menfaat odağını da topluma karşı bir tehdit unsuru olmaktan çıkarır.

Hukuk ve Ekonomi – Cento Veljanovski

Yazan: Abdulkadir Pekel

“Hukuk ve Ekonomi”, Türkiye’deki hukuk eğitimi dikkate alındığında, hukukçuların genelde gözden kaçırdığı bir perspektifi ortaya koyan, bu açıdan hukukçular için önemli ve etkileyici bir kitap. Yıllardır bilindiği ve şikâyet edildiği üzere, Türkiye’deki hukuk fakültelerinde hukuk eğitimi, meslekî-teknik eğitim olmanın ötesine geçemiyor. Dolayısıyla hukuk eğitimi, hukukun arka planına ve etkisine ilişkin öğrencilere analiz yeteneği kazandıracak disiplinler arası bilgileri veremiyor. Çünkü hukuk fakültelerinde, öğrencilere bu türden beceriler kazandıracak dersler pek bulunmuyor; ya da bu tür dersler veriliyorsa da pek önemsenmiyor.

Hukuk eğitimi almadan önce başka bir branşta lisans eğitimi almanın şart koşulduğu Anglo-Amerikan ülkeleriyle kıyaslandığında, hukukun arka planına ilişkin öğrencileri perspektif sahibi kılmak açısından Türkiye’deki durumun görece yetersiz olduğu söylenebilirse de; Veljanovski’nin kitabını okuduktan sonra anlıyoruz ki, bu tür perspektif sorunları Türkiye’deki hukuk öğretimine has değil. Bir olaya hukukçunun bakışı ile iktisatçının bakışı arasında temel bir fark var.

Hukukçu bir somut uyuşmazlık ortaya çıktıktan sonra mevcut kuralları bu somut olaya uygulamakla ilgilidir. Yani hukukçu, önüne gelen somut olayın özelliklerini değerlendirerek, bu özelliklerin hukuk kuralında tanımlanan şartlara uyup uymadığını araştırır. Eğer somut olayın özellikleri bu şartlara uyuyorsa hukuk kuralında belirlenen sonuçlar ortaya çıkar. “Altlama/altakoyma (subsumption) işlemi” olarak da adlandırılan bu faaliyet basit bir tümdengelim örneğidir. İktisatçı ise mevcut hukuk kurallarının insan davranışı üzerindeki etkisini inceler. İktisatçının harekete geçmesi için somut bir uyuşmazlığın ortaya çıkması gerekmez, iktisatçı bundan önce incelemelerine başlamıştır. Nitekim, her hukuk kuralı bazı davranışları caydırır, bazı davranışları ise teşvik eder.[1] Hukuk kurallarının bu özelliğinden dolayı hukukun ekonomik yönden ortaya çıkardığı sonuçları göz ardı etmemek gerekir ve hukuk kurallarının bu türden analizi hukukçular ve politika yapıcılar açısından çok önemlidir.

Öte yandan kitabın yazarı, hukukçuların iktisat bilimine uzak olduğunu gözlemliyor. Bu yüzden işe, hukukçuların iktisada ilgi duymamalarını eleştirerek işe başlıyor. Giriş bölümünde, “hukukçular ve politika yapıcılarının genellikle ekonomiden ve sayıların dilinden anlamadığı” ve “hukuk camiasının diğer disiplinlerden hukuka dair kıymete şayan bir fikir sadır olacağını kabule yanaşmadıkları”nı ifade ediyor. Farklı yazarlardan yaptığı alıntılarla, hukuk ve iktisadın birlikteliğinin önemini vurguluyor ve bu iki alanın bölünmesinin “zararlı sonuçları” olduğunu ifade ediyor.[2] Yazarın paylaştığı şu sarkastik alıntı, “zararlı bölünme” ile neyi kastettiğini ortaya koymak açısından önemlidir:

“gayet müdahaleci … tipik hukukçu kafası. Bu kafa, alâkalı ekonomik meselelerin pek çoğunu ihmal eder ve hukukçunun, eğer doğru kanunlara sahip olsaydık dünyanın problemlerinin hepsinin çözülebileceği yolundaki kanaate ulaşır. Pazar güçlerini anlayan ve Pazar güçlerine saygı gösteren hukukçu bulmak bekârlığı anlayan ve bekârlığa saygı gösteren bir bebek giysisi üreticisi bulmak kadar zordur. Hukuk eğitimi almış bir kafa, pazar güçlerini yenmenin asla mümkün olmadığını, yalnızca onların beklenmedik şekillerde isbat-ı vücut etmek üzere çarpıtılabileceğini kavrayamaz.”[3]

Görüldüğü üzere, yazar hukukçuların bakış açılarının –belki de doğal olarak– statik/durağan ve norm odaklı olduğunu vurguluyor. Oysa Veljanovski, kitabın bitirme sözlerinde Amerikan hukukçu ve filozof Lon Fuller’in şu önemli tespitini paylaşarak hukukçuların bu bakış açısının ne kadar hatalı olduğunu ortaya koyuyor: “Hukuk, kendisinin münferiden hiçbir ayrı hedefi olmayan tek beşerî incelemedir.”[4] Bütün hukuk kurallarının belli amaçları vardır, kurallar kendi başına bir amaç değildir. Kanunların amaçlarına ve arka planına ilişkin her çalışma ve analizde, aslında hukuk alanının dışına çıkmış oluruz: Böyle bir durumda aslında, tarihten, sosyolojiden, psikolojiden, siyasetten, ekonomiden vs. bahsetmekteyizdir. Bütün bu bilim dalları birbiriyle ilişkili ve girift olabileceği gibi; hukukun arka planına ilişkin incelemelerde de hukuk, bütün bunların yalnızca bir “malzemesi” yani konusundan ibarettir.

Hukuk, kendi başına bir hedefi olmayan bir beşeri inceleme olduğu için, hukukla uğraşırken aslında, diğer bilim dalları yanında, farkında olmadan ekonomi ile de uğraşırız. Örneğin belirli bir davranışın kriminalize edilerek cezalandırılması çeşitli ekonomik sonuçlar doğurur. Kriminalize edilen davranışı gerçekleştiren kişinin yargılanması, hapse atılması ve hapiste kalmasının sağlanması belirli ekonomik maliyetleri gerektirir. Bu ekonomik maliyetler hapis cezasının süresi, sanığın müdafası, yargılanması, polis tarafından adlî takibata uğratılması gibi çeşitli faktörlere bağlı olarak değişir. Ayrıca, kişiyi suça iten etmenler arasında; işsizlik, geçim zorluğu, soyo-kültürel çevre gibi değişkenler de bulunabilir. Dolayısıyla “x suçunun cezası y yıl hapistir” dediğimizde, aslında içinde birçok ekonomik değişkeni barındıran bir konuda hüküm veriyoruz demektir. Dolayısıyla bu ekonomik değişkenlerin iktisatçı gözüyle incelenmesi ve suçun önlenmesine ilişkin konularda maliyet-etkin sonuçlara ulaşabilmek için iktisat biliminin verilerinden yararlanılması gerekir.[5]

Veljanovski de kitabında hukuku bu perspektiften ele alıyor. Yaptığı şey hukuku ve hukuk kurallarını ekonomik yaklaşımla yani iktisatçı gözüyle ele almak ve onlara ekonominin bir konusu olarak muamele etmek. Kitapta hukuk ekonomisi “ekonomik teorinin, daha ziyade fiyat teorisinin ve istatistik metotlarının, hukukun ve hukukî kurumların oluşumunu, yapısını, süreçlerini ve etkisini tetkik etmek üzere uygulanması” olarak tanımlanıyor.[6]

Dolayısıyla, iktisatçının bakış açısından hukuk, müşevvikleri nakleden ve davranışlarla sonuçları etkileyen dev bir fiyatlama mekanizması olarak görülüyor.[7] Veljanovski bunu kitabında çeşitli örneklendirmelerle açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Örneğin, bir davranışın cezalandırılması ya da bir davranış sonucunda kişiye belli haklar verilmesi, kişileri bazı davranışları sergilemek yönünde teşvik ettiği gibi, bazı davranışlardan kaçınmaya sevk eder. Çünkü hukuk kuralları tercih yaratır. Bir kurala uyup uymamak, nihayetinde kişinin tercihine kalmıştır. Bu, piyasadaki herhangi bir malı alıp almama konusundaki tercihe benzer. Kişi mevcut yaptırıma maruz kalmaya ya da hukuk kuralının bahşettiği haktan vazgeçmeye hazırsa söz konusu hukuk kuralına uymaz. Hukuk kuralları, oluşturmuş oldukları bu tercih sebebiyle fiyatlandırma özelliğine sahiptir. Bu durumda, örneğin yaptırımlar, yasa dışı faaliyetlere girişmenin bedeli olarak görülebilir. Haksız fiile sebep olan kişinin tazminat ödemesi, kişiyi haksız fiilden caydıran bir kural olarak görülebileceği gibi, tazminat miktarı, haksız fiili işlemenin fiyatı olarak da değerlendirilebilir.[8]

Yazar bu perspektifi ceza hukuku (suç ekonomisi), haksız fiil, kira düzenlemeleri, rekabet hukuku, vs. gibi çeşitli alanlarda uygulayarak örneklendiriyor. Alvin Klevorick’ten alıntılayarak, hukuk kurallarının iktisatçı gözüyle ele alındığı çalışmalarda, iktisatçının katkısının üç farklı role bürünebileceğini belirtiyor: Teknisyen, süper teknisyen ve ekonomik hatip.[9] Teknisyen, hukukçu bakış açısının dışına çıkmadan belirli bazı ekonomik konularda hesap yapılması için hukukçuya yardımcı olur. Tazminat miktarının belirlenmesi gibi… Süper teknisyen ise hukukun belirli bir alanına, sanki onun amacı ekonomide kaynakların tahsisini iyileştirmekmiş gibi muamele eder. Yukarıda belirli bir davranışın kriminalize edilmesi ve bunun sonuçlarına ilişkin kısaca değinilen “suç ekonomisi” bu yaklaşıma iyi bir örnek teşkil eder. Yazar, iktisatçının benimseyebileceği en yeni rolün ise ekonomik hatip rolü olduğunu söylüyor. Bu bakış açısı, muayyen bir ekonomik hedefi olmasa bile hukuk kurallarının etkilerini değerlendirmek için iktisat ilmini kullanır. Mahkeme salonlarında pratik bir karşılığı olmasa da, ekonomik hatip rolü hukuka eleştirel bir bakış açısı ile bakmamızı sağlar. Hukukçuya farklı bir perspektiften bakmak için yeni terimler sunar. Yazara göre bu, yukarıda çeşitli örneklerle detaylandırmaya çalıştığımız “hukuk ekonomisi” çalışmasıdır.[10]

Bitirmeden önce belirtmek gerekir ki, elinizdeki kitap hukukun ekonomik bir yaklaşıma konu edildiği Batı’da yayınlanmış ilk kitap değildir. Yazar konuyla ilgili ayrıntılı açıklamalarına geçmeden önce hukuk ekonomisi hakkında kısa bir tarih veriyor ve bu tarihi Cesare Bonesera’nın 1764 tarihli “Suçlar ve Cezalar Hakkında”, Jeremy Bentham’ın 1789 tarihli “Ahlâk ve Yasama İlkelerine Giriş” ve Adam Smith’in 1776 tarihli “Milletlerin Zenginliği” adlı kitaplarına kadar geri götürüyor. Ancak bugünkü anlamıyla “hukuk ekonomisi” araştırmalarının, beşerî ve kurumsal aktiviteleri serbest piyasa iktisadı ile açıklamaya çalışan Şikago Okulundan neşet ettiğini ifade ediyor ve hukuk ve iktisatta Şikago Programı’nın 1940’lı yıllara kadar gittiğini ifade ediyor.[11]

Bu alandaki ilk ya da tek kitap olmasa da, Veljanovski’nin Hukuk ve Ekonomi kitabı, bu alanla ilgili temel bilgileri edinebileceğimiz akıcı bir kitap. Özellikle bütün hayatlarını, hukuk kurallarıyla geçiren fakat bunların ekonomik etki ve sonuçlarının farkında olmayan hukukçular için.


[1] Veljanovski, Cento. (2016). Hukuk ve Ekonomi (Çev.: Atilla Yayla). Ankara: Liberte, ss. 31-34.

[2] Veljanovski, 2016, s. 10.

[3] Veljanovski, bu alıntıyı Sydney Morning Herald gazetesinin 25 Mayıs 1981 tarihli sayısından aktarıyor. Söz konusu yazı, Avustralya’daki bir hukuk reformunu eleştirmek üzere, gazetenin ekonomi editörü tarafından yazılmış (Veljanovski, 2016, s. 10).

[4] Fuller, Lon L. (1968). Anatomy of Law. New York: Praefer, s. 4’ten aktaran: Veljanovski, 2016, s. 157.

[5] Veljanovski, 2016, ss. 71-78.

[6] Veljanovski, 2016, s. 12.

[7] Veljanovski, 2016, s. 48.

[8] Veljanovski, 2016, ss. 46-47.

[9] Klevorcik, Alvin. (1975). Law and Economic Theory: An Economist’s View. American Economic Review. 65(2), ss. 237-243’den aktaran: Veljanovski, 2016, s. 65.

[10] Veljanovski, 2016, ss. 65-67.

[11] Veljanovski, 2016, ss. 15-19.

Künye

Cento Veljanovski, Hukuk ve Ekonomi, Liberte Yayınları, 2016, Çeviren: Atilla Yayla

Orjinali: The Institute of Economic Affairs, The Economics of Law, 2006, İngiltere

Demokrasi ve Özgürlük Kahramanları Unutulacak mı?

Bir garip ölmüş diyeler
üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin

Yunus Emre

Korkarım unutulacak, ne zaman Türkiye’de “ünlü” bir kimsenin başına bir şey gelse ya da aynı günlerde sıradan bir kimse bir felaket ile karşılaşsa oluşan tepkilere bakar ve Yunus Emre’nin yukarıdaki dörtlüğünü mırıldanırım. 15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişimine canları pahasına karşı koyanların da unutulup gideceğini düşünüyorum. Böyle düşünmeme neden olan iki temel faktör var bunlara değinmeye çalışacağım. Ayrıca demokrasi kahramanlarının unutulmaması için neler yapılması lazım geldiğine ilişkin önerilerim olacak.

Birinci faktör: Türkiye’de kültürel iktidar sol, sosyalistlerin elindedir. Onların düşünce inancına uygun kişilerin yaşadığı olaylar ulusal yasa dönüştürülür. Geçmişten başlarsak; Deniz Gezmiş ve arkadaşları için, kaç anıt, kaç şarkı şiir, roman hikâye, sayısız yazı destan yapıldığını hepimiz biliyoruz. Bir cinayet zanlısı Yılmaz Güney’in topluma nasıl sunulduğunu kaç gencin odasının duvarında Güney posterinin asılı olduğunu biliyoruz. Yakın tarihte Gezi Parkı olaylarında hayatını kaybeden (kaza, polis müdahalesi vb. nedenler ) Berkin Elvan, Ali İsmail Korkmazların nasıl birer ikon haline getirildiğine hepimiz şahit olduk.  15 Temmuz darbe girişimi sırasında hiç hesapta yokken çeliğin, kurşunun, tankın karşısına dikilen insanlar solcuların kutsadığı insanlardan değildi. Adlarını kimse bilmiyordu. Gün boyu fecabook’dan, twitter’dan mesaj yazıp günlerini geçirmiyorlardı Çeşme’de Bodrum’da yazlıktan fotoğraf yayınlayıp “memleketi kurtarmıyorlardı”. Ama o gece özgürlüğümüzü, geleceğimizi onlar kurtardı. İnternette bir tarama yapmadan ölen, yaralanan 10 kahramanın ismini sayabilecek çok az insan vardır. Bu adsız kahramanların pek çoğunun afilli bir fotoğrafı bile yoktu sosyal medyada dolaşan. Kahramanlar kültürel hayatın tekelini elinde tutanların ilgisine matuf insanlardan değillerdi. Bu nedenle, demokrasi kahramanlarını hatırlatacak, film, şarkı, ağıt, destan, cilt cilt kitaplar olmayacaktır. Batı dünyasının bu olağanüstü “demokrasi ve özgürlük zaferi”ni görmemezlikten gelmesinin bir nedeni de kahramanların kimliğiyle ilgilidir. Onların makbul gördükleri bireylerin o gün yapılanların binde birini yapmış olsalar tavırları çok farklı olurdu.

İkinci faktör: Çarpık yakın tarih pedagojisi. Okullarımızda tarih adı altında, Cumhuriyetin kuruluş yılları, çarpıtılarak, tek yanlı abartılı bir olumlu atmosfer ile anlatılmaktadır. Geriye kalan neredeyse bir asırlık tarihî olaylar ders kitaplarında yoktur. Bu dönemleri tıpkı kültür hayatında olduğu gibi, sol düşüncenin hâkim kalemleri anlatmakta yazıp çizmektedir. Bu nedenle pek çok, demokrasi ve özgürlük kahramanı, genç kuşaklarca ya öğrenilmemekte ya da yanlış, çarpıtılmış bilgilerle tanıtılmaktadır. Fethi Bey, Cavit Bey, Adnan Menderes, Zorlu, Polatkan ve daha niceleri unutulmuş unutturulmuştur. Aynı dönem sol, sosyalist ideoloji yanlıları ise küçük büyük herkese öğretilmiştir. Bu çerçeveden bakınca doğru düzgün bir yakın tarih dersinin olmaması, 15 Temmuz 2016 tarihî zaferinin üzerinden birkaç yıl geçince unutulacağını, bize geleceğimizi hediye eden adsız kahramanların hatırlanmama tehlikesi ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.

Ne Yapmak Gerekir?

Olayın hemen akabinde devlet yetkilileri, hükümet ve bazı belediyeler, demokrasi ve özgürlük kahramanlarını ve bu olağanüstü zaferin tarihini (15 Temmuz)  yollara, köprülere, kamu binalarına isimlerini vererek yaşatma adımları attılar atıyorlar… Şüphesiz bunlar çok olumlu adımlar ama yeterli değil. Kahramanların esas yaşadığı alan toplum hafızasıdır, onları burada içimizde toplumun kalbinde yaşatmalıyız. Öncelikle bu olayı ve kahramanları en öz biçimde anlatan iki isim bulmalıyız. “15 Temmuz Özgürlük Günü, Özgürlük ve Demokrasi Kahramanları” gibi. Bu tek tek isimleri yaşatmaktan daha isabetli gibi görünüyor. Kahramanların isimleri (sadece soyadı da olabilir) meydan, park, ana bulvar vb. yerlere verilmelidir. Başta Ankara ve İstanbul olmak üzere anıtlar yapılmalıdır. Çok gecikmiş olan demokrasi müzesi hemen hayata geçirilmelidir. Sanat dünyası, medya ile işbirliği ile bu tarihî olayı, kahramanları anlatan film, şarkı, destan, şiirler, belgeseller yapılmalıdır. Eli kalem tutanlar kitaplar, makaleler, araştırmalar yayınlamalıdır. Ortaokul ve lisede tarih dersi müfredatı baştan aşağı değişmelidir. Bütün bunları yaparken darbeyi içkisini yudumlayarak tatilde izleyen solcu devrimcilerin durumu da gelecek kuşaklara anlatılmalıdır. İlerde rol çalmaya kalkacaklarını tahmin etmek zor değil.

Umarım, Yunus Emre’nin dörtlüğünü bir daha hatırlamam, umarım bu gördüğüm son zorba darbe girişimi olur. Umarım çocuklarımıza, torunlarımıza yaşadığımız özgürlüğü borçlu olduğumuz kahramanları hakkıyla anlatma fırsatımız olur.

Aleviler, FETÖ, Tekke ve Zaviyeler Kanunu

Alevi çalıştaylarının başladığı günden beri gerek yazarak ve gerekse Alevi toplumunun kanaat önderleri ile yüz yüze görüşerek ‘Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Hakkında Kanun’ ile ilgili olarak uyarmış, laikliğin güvencesi olarak görülen bu kanunun fiiliyatta sadece Alevi ve Bektaşileri etkilediğini, pratikte Sünni tarikatların serbest olduğunu, yasağın sözde kaldığından bahisle tarikat ve cemaatlerin yasal zemine çekilmesinin ne denli önemli olduğunu anlatmaya çalışmıştım.

Ancak, Aleviler ve Bektaşilerin çoğunluğu Kemalist reflekslerle tarikatların serbest kalmasının kendileri için tehdit olacağı, Cumhuriyet kazanımlarının geriye gideceği, olmayan laikliğin elden gideceği, etraflarının tarikatçılarca kuşatılacağı, devletin her yolla desteklediği Sünniliği bir de bu yolla destekleyeceği –sanki şu an yap(a)mıyormuş- gibi itirazlarda bulunuyordu.

Bu endişelere karşılık tarikat-cemaatlerin temel hak ve özgürlüklerin genişletildiği ve yasal zeminde kabul gördüğü ve laikliğin gerçek manada din ve vicdan özgürlüğünü koruduğu bir ortamda haklarında duyulan endişelerin büyük oranda boşa çıkacağı ve Alevilerin de daha özgür olacaklarını iddia ettim. Çünkü serbest olmaları halinde tarikat-cemaatlerin mali, idari ve adli açıdan kontrol ve takiplerinin ve de herhangi bir suç işlenmesi halinde de muhatapların belli olması sebebiyle takibatlarının çok daha kolay olacağı; tarikat-cemaatlerin yaygınlıkları, mürit sayıları, ekonomik güçleri, siyaset ve diğer çevrelerle olan ilişki ağları vb. bilgilerin açık olması sebebiyle de yasa dışı işlerin işlenme ihtimalinin daha az olacağını ısrarla belirttim.

***

Yasal zeminin ne denli önemli olduğunu son FETÖ’cü darbe girişimi çok açık ve maalesef ağır bir maliyetle hepimize gösterdi.

“Bir musibet bin nasihatten yeğdir” atasözü uyarınca FETÖ’cülerin darbe girişimi umarım Alevi ve Bektaşi kanaat önderlerinin ve de Kemalist zümrelerin de gözünü açmış ve yakın zamanlarda demokrat görünmek adına yarım ağızla “Tekke ve Zaviyeler Kanunu kaldırılabilir” diyen çevrelerin de sesinin daha gür çıkmasına vesile olur.

Tarikat-cemaatler düne kadar vakıf, dernek vb. adlar altında yarı gizli olarak örgütlendiler. Bu yapılar zaman zaman devlet içindeki müttefikleri tarafından desteklenseler bile yasalar izin vermediği için hep dolambaçlı yollarla örgütlenmiş ve devletimizin zaman zaman hortlayan müdahaleleri bilindiği için de çoğu kez yarı gizli ikili bir yapı arz etmiştir.

FETÖ de pek çok vakıf, dershane, okul, şirket vb. ile görünür olsa da pek çok yönden toplumun büyük bir kesimine gizli kaldı ve gerçek hedefleri konusunda hep bir şüphe uyandırdı.

Türkiye’de kimse kendisini devletin gerçek sahibi olarak görmediği ve ele geçirilmesi gereken bir mevzi olarak gördüğü için de cemaatin sabırla, ilmek ilmek dokuyarak, hemen her kesimle ittifaklara girerek mevzi elde etmeye çalışması aslında çok da şaşırtıcı değil.

Şaşırtıcı olan Türkiye tarihinde ilk kez böylesi bir yapının devletin tüm kurumlarına bu denli köklü bir şekilde sızması ve uyuyan hücreler şeklinde aslen cemaatçi ama görünürde cemaatçi olmayan kadrolar üretebilmesi ve darbe girişiminde bulunabilecek derece de güçlenmesidir.

***

Son günlerde darbeci ve darbe destekçilerine karşı yürütülen operasyonlarda karşılaşılan en büyük güçlük de cemaatin bu ikili yapısından kaynaklanıyor. Bu nedenle pek çok şehirde herkesin bildiği cemaate yakın isimler herhangi bir soruşturmaya tabi tutulmazken görünürde cemaatle ilişkisi olmayan kimselerin soruşturulması hatta tutuklanmalarını anlamak güç oluyor.

Tüm güçlüklere rağmen adalet terazisini doğru tutmak adli makamların görevi olmalı ve soruşturmalarda azami dikkat gösterilmelidir. Hükümetin görevi de önceki operasyonlardan ders çıkararak şahsi çıkar ve kinleri ile hareket edebilecek fırsatçılara izin vermemek olmalıdır.

Karar Gazetesi, 10.08.2016

Darbelerle uluslararası mücadele – Akın Özçer

İkinci dünya savaşından bu yana küresel düzeyde bir savaş olmuyor, devletler ve özellikle savaşları küreselleştirebilecek büyük güçler uluslararası barış ve istikrardan yana tavır alıyor görünüyor ama insanlığın temel talebi olan şiddetten arındırılmış bir dünyada yaşadığımızı söylemek mümkün değil. Bugün büyük güçlerin küresel hegemonyalarını sürdürmek için körüklediği bölgesel savaşlarda, desteklediği askeri darbeler ya da doğrudan sivilleri hedef olan terörist eylemlerde yaşamlarını yitiren o kadar çok masum insan var ki son 60 yıl içinde uluslararası sözleşmelerle olabildiğince gelişmiş olan temel hak ve özgürlükler kâğıt üzerinde kalıyor.

Dünyamızın ve özellikle bölgemizin bugün içinde bulunduğu kaotik ortamın sorumlularının, eskiden kaba güç kullanarak ulaştıkları hedeflere, bu defa temel amacı uluslararası barış ve güvenliği korumak olan BM Yasası’nın etrafından dolaşarak varmaya çalışan büyük güçler oldukları ortada. İkinci dünya savaşından bu yana başta iki, ardından tek ya da çok kutuplu dünyada yaşanan bölgesel çatışmalar, uluslararası hukuka aykırı ilhaklar, devrimler, silahlı müdahaleler, askeri darbeler ve terör eylemleri bu söylediğimi açık ve net biçimde kanıtlıyor.

Bu bakımdan başta BM Yasası olmak üzere, uluslararası sözleşmelere bir şekilde uluslararası barış ve güvenlik üzerindeki yeni tehditlerle mücadeleyi öngören hususların dâhil edilmesinin şart olduğunu düşünüyorum. Örneğin BM Yasası’nın 2/7. maddesi “bu anlaşmanın hiçbir hükmü herhangi bir devletin kendi iç yetki alanına giren konulara müdahale yetkisi vermediği gibi üyeleri de bu türden konuları işbu anlaşma uyarınca çözüme bağlamaya zorlayamaz” diyor. Cümleye “demokratik yollardan seçilmiş hükümetlerin askeri darbelerle yıkılması hali hariç” ibaresinin eklenmesi ne kadar uygun olur, bugüne kadar dünyadaki askeri darbelerin çoğunun arkasında durmuş olan ABD başta olmak üzere Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisine sahip daimi üyeleri tarafından nasıl karşılanır ayrıca değerlendirmek gerekir. Ama bu konuda veto kullanacak olanların askeri darbelere çok da karşı olmadıkları ortaya çıkmış olur elbette.

Yaptırım gücü yüksek olmamakla birlikte askeri darbelerle mücadeleyi BM Genel Kurulu’nda geliştirmek daha kolay. Sonuçta askeri darbelere maruz kalmış Latin Amerika ya da Orta-Doğu ülkeleri olsun, büyük güçlerin eski sömürgeleri olsun, askeri veya yeni kuşak darbelerle mücadeleyi önemserler. O bakımdan Genel Kurul’un “özel politikalar ve dekolonizasyon” ile ilgili 4. Komisyonunda bir darbelerle mücadele alt komisyonu kurulması mümkün olabilir.

Darbelerle mücadele ayrıca kurucu üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi’nin Parlamenterler Meclisi (AKPM) Siyasi Konular ve Demokrasi Komisyonu’nun alanına giriyor. Komisyon üç alt komisyondan oluşuyor. Üye parlamenterlerimizin (Deniz Baykal, Şaban Dişli, Erkan Kandemir, Talip Küçükcan) talebiyle “darbelerle mücadele” başlıklı yeni bir alt komisyon oluşturulmasının mümkün olabileceğini düşünüyorum. Hem darbeler bir demokrasi sorunu olduğu, hem de üç alt komisyondan biri (Yakın Doğu ve Arap Dünyası) askeri darbelere maruz kalan bölge ülkelerinin sorunlarını ele aldığı için.

Aslında darbelerle mücadelenin başarılı olması, yanlış bilgilendirme ve manipülasyon aracı olarak kullanılan ABD başta büyük güçlerin kontrolündeki uluslararası medya için yaptırımı olan “etik” kuralların belirlenmesine bağlı görünüyor. ABD’nin Ankara Büyükelçisi önceki gün basın mensuplarına 15 Temmuz darbe girişiminde Washington’un parmağı olduğunu ya da bu girişimden haberdar olduğunu öne süren “yorum ve suçlamalar” nedeniyle derinden incindiğini söylemiş. Bu son derece doğal çünkü kendisi başarılı olmuş askeri darbelere destek konusunda sicili temiz olmayan ve medyasında hâlâ darbe girişimine dolaylı destek sayılacak haber ve yorumlar yayımlanan bir ülkeyi temsil ediyor.

Büyükelçi Bass ülkesinin darbedeki parmak izlerine işaret edilmesinden inciniyor da, bu darbeye karşı çıkan herkese “İslamcı” etiketi yapıştırmaktan çekinmeyen Amerikan medyasını okudukça bizler incinmiyor muyuz? Nasıl olur da Amerikan medyası laikliğin kök saldığı bu toplumdaki insanlar için böyle yalanlar yazabilir diye üzülmüyor muyuz? Ben dâhil bu halkın büyük bir çoğunluğu, paralarının üzerine “Tanrı’ya inanıyoruz” (In God we trust) yazanların, İslam söz konusu olduğunda “dindar” ile “İslamcı” sözcüğünü eş anlamlı kullanmalarından rahatsızlık duymuyor muyuz? Hiçbir zaman öyle bir şey demediği, anayasada o yönde bir değişikliği ima dahi etmediği halde “Erdoğan Türkiye’yi İslam Cumhuriyeti’ne dönüştürecek” diye atıp tutanları okuyunca isyan etmiyor muyuz?

Büyükelçi Bass yıllardır demokratik değerler ve temel hak ve özgürlükler için çırpınan, bu halka, Şili’den Mısır’a kadar dünyadaki örneklerini göstererek askeri darbelerin ne kadar kötü olduğunu anlatan bizlere “ama basın özgürlüğü var” demeye kalkmamalı. Yıllardır sürekli ve sistematik olarak yalan yazılıyor ve Erdoğan üzerinden Türkiye hedef alınıyorsa, insanın aklına doğal olarak iki ay önce açıklanan Chilcot raporu geliyor. Amerikan medyası Bush yönetiminin Irak’ı işgal etmesini sağlamak için bu raporda yalan olduğu açıklanan bilgileri yayınlamamış mıydı? Yoksa şimdi o yalanların basın özgürlüğü kapsamında dile getirildiği safsatasına inanmamız mı isteniyor?

Büyükelçi Bass’ın, Türk-Amerikan ilişkilerinin artık kolaylıkla giderilemeyecek bir krize girmesinden üzüntü duymasını anlamamak mümkün değil. Kendisi, Ankara Büyükelçisi olarak, Washington’a gerekli mesajları iletmiştir mutlaka. Ama ne kadar başarılı olduğunu kuşkuyla karşılıyorum. Çünkü sadece Amerikan medyası değil, Batı Avrupa medyası da, normalde darbeye karşı direnen bu halkı alkışlamak yerine Erdoğan karşıtlığını (ne kadar otoriter, nasıl diktatör, ne kadar İslamcı olduğunu) yazıp çizmeyi, asker-sivil bürokrasiyi örümcek ağı gibi sarmış FETÖ militanları ayıklanırken sayının yüksekliği üzerinden yaygara koparmayı sürdürüyor. Bunları sadece İngilizce değil, ayrıca Fransızca, Almanca, İspanyolca olarak da okuyoruz. Bunun yalanlara dayalı bir karalama kampanyası olduğu belli de, darbe gerçekleşmediği halde neden inatla devam ettiriliyor acaba?

Bu soruyu sormaya ve sadece FETÖ örgütünün bulunduğu ABD’den değil, çatlak sesler gelen bazı büyük AB üyelerinden de kuşku duymaya hakkımız var. 15 Temmuza kadar kutuplaşmış toplumumuzu bir anda bir araya getiren de, Pazar günü Yenikapı’da milyonlarca insanın toplanmasına yol açan da, müttefik saydığımız, dost sandığımız ülkelerden duyduğumuz bu kuşku doğal olarak.

15 Temmuzda açıkça görülen şu ki XX. yüzyılın büyük devletlerinden önemli bir bölümü hâlâ insanlığı yerle bir etmiş iki dünya savaşından ders almış değiller. Emperyalist hedeflerine bu kez yalanlara dayalı farklı yollardan varmak için askeri darbeleri kullanmak dâhil her türlü ilkesizliği sergiliyorlar. Bu nedenle, askeri veya yeni kuşak darbelere maruz kalmış ya da kalan tüm ülkelerin etnik, kültürel ve ideolojik farklılıklarını bir yana bırakarak, uluslararası platformlarda hep birlikte topyekûn bir mücadele vermeleri gerekiyor.

Serbestiyet, 09.08.2016

İyi ki Vardınız Sayın Kılıçdaroğlu

0

7 Ağustos Yenikapı Mitingi’nde iyi ki vardınız Sayın Kılıçdaroğlu.

12 ilke diye söze başlayıp 11 ilke sunsanız da iyi ki vardınız.

Ülkenizin cumhurbaşkanının Batı’da itibar kazanmasından endişe etseniz de iyi ki vardınız.

Uzlaşma diye vurgu yapıp uzlaşmadan uzak bir konuşma yapmış olsanız da iyi ki vardınız.

Batı’ya, Batı’nın Türkiye’ye karşı olan tutumuna en ufak bir eleştiride bulunmasanız da iyi ki vardınız.

Darbenin aslında ülkeye, millete ve meşru siyasete karşı yapılmış olduğunu bilmenize rağmen parlamenter sisteme yapılan bir darbe olduğunu özellikle vurgulayarak yine sistem göndermesi yapsanız da iyi ki vardınız.

Öz eleştirinin önemini vurgulayıp, kendinizin de dahil herkesin özeleştiri yapmasını vurgulayarak bir türlü özeleştiri yapmasanız da iyi ki vardınız.

Kimse herhangi bir parti vurgusu yapmazken siz partinizin önerilerinin ne olduğunu sunsanız da iyi ki vardınız.

Ne kadar kendi ideolojimsiniz olan Kemalizm’i, en üstün kapsayıcı bir görüş olarak sunarak güzellemenizi yapsanız da iyi ki vardınız.

Demokrasi vurgusunun üzerine sert sert basarken, darbeye karşı çıkarken diktanın da olmamasına vurgu yaparak Batı ve FETÖ’cülerin savlarına gönderme yapsanız da iyi ki vardınız.

Yıllardır cumhuriyetin kurucu değerlerinden dolayı az canımız yanmamış, az darbe yememişiz gibi kurucu değerlerden bahsetseniz de iyi ki vardınız.

Cumhuriyete “olmasaydı olmazdık” vurgusu yaparken demokratik olmayan bir cumhuriyetin herhangi bir öneminin olmayacağına işaret etmeseniz de iyi ki vardınız.

Darbeci alçaklara FETÖ derken neden FETÖ dediğinizi de açıklama ihtiyacı duysanız da iyi ki vardınız.

Laikliğin aslında din ve vicdan özgürlüğü olduğunu yani laikliğin esas işlevini ülkeye ve size anlatan/tanıtan siyasîler ve halk karşınızda dururken onlara laiklikten bahsetmekten çekinmeseniz de iyi ki vardınız.

Tek tip, sorgulamayan bireylerin yetişmesinin asıl sebebi olan kendi ideolojimsiniz, yani cumhuriyetin kurucu değerleri dediğiniz Kemalizm olmasına rağmen hem kurucu değerlerin öneminden hem de fikri ve vicdanı hür birey özleminden bahsederek bir paradoksa düşseniz de iyi ki vardınız.

21. Yüzyılda aylarca Atatürk’ün posterini kim indirdi diye tartışıp milletvekili azlettiğinizi unutarak; elin oğlu Mars’a uzay aracı gönderirken bizim 21. Yüzyılda darbe gibi bir ilkellikle karşılaşmamıza haklı bir vurgu yapmış olsanız da iyi ki vardınız.

Kayıtsız şartsız olmasa da Yenikapı mitingine katılarak dünyaya, ‘birlikte olan bir Türkiye’ resminin çizilmesine katkı sunduğunuz için iyi ki vardınız.

7 Ağustos Yenikapı Mitingi’nde iyi ki vardınız Sayın Kılıçdaroğlu.

What if the attempted coup in Turkey had succeeded? – Halil Berktay

his inner/outer dialectic has fooled many (including well-known Turkey specialists like Erik Jan Zurcher, of whom more later). Hence I came up with a different view. I repeated it at a 4th August SETA panel in Ankara, and again on a 7th August late-night 24TV program. I am grateful to Scott Sherman for publishing my response in full, as well as permitting me to quote it below.

* * *

After 14 years of peaceful evolution under the AKP towards a more civilian, more democratic Turkey relatively free of the overweening tutelage of the military-bureaucratic establishment, what we experienced on July 15-16 was an armed attempt at counter-revolution.

It was spearheaded by an ominously significant number of divisional or brigadier (one-star and two-star) generals belonging to the Gulenist congregation, and imbued with a cultic belief in its founder, Fethullah Gulen, as the new mahdi of Islam.

This was their “inner ideology” that strongly bound them in their shadowy drive to conquer the machinery of state from the inside, though at the same time it was so bizarre as to be never capable of being publicly propagated or creating a mass following.

Neither could it serve as a platform for shaping a new, hitherto unseen Gulenist type of Islamic state. This is why the Gulenists have never had an explicit “outer ideology” or (apart from conquering power) a clear-cut political project.

Instead, even during the 24 or 36 hours of their abortive coup their best hope lay with attracting the old-style Kemalist (at least non-AKP) top ranks of the Army to their side. If they had succeeded even temporarily, as hinted by their fanatically brutal treatment of the top brass the night of July 15, they are likely to have launched a vicious wave of violence and bloodshed directed primarily at the government that would have been unimaginably worse than anything the government is now doing in a legitimate retaliation that is, unfortunately, much deprecated by the West. President Erdogan would have been murdered, as well as most ministers and the rest of the AKP leadership, plus the bulk of the pro-government media (I suspect that legitimist intellectuals like myself, unimportant though I am or we are, would not have been spared either).

If they had half-succeeded but failed to achieve complete control, civil war would have been the interim outcome. Eventually they would have aimed at restoring, together with their “real Kemalist” allies, the sort of authoritarian-modernist ancien régime, with perhaps a Myanmar-like Ataturkist facade, that might have been more to the West’s liking, though with themselves supremely ensconced in key controlling and further self-aggrandising positions.

Serbestiyet, 10.08.2016

Tarih akarken kıyıdan bakmak

Bir an için bu ülkede yaşadığınızı unutun.

Siyasi tarafınızı, sempatilerinizi ve antipatilerinizi bir yana bırakın.

Ve 15 Temmuz’a dışarıdan bakmayı deneyin.

Bir ülkede bir darbe girişimi yaşanıyor. İnsanlar sokağa çıkıyor ve canları pahasına muhteşem bir direniş sergileyerek darbeyi püskürtüp, askerleri kışlalarına hapsedip, işgal ettiği yerleri onlardan tek tek alıp darbeyi alt ediyor.

Kimi garnizonların önünü tutuyor, kimi havaalanını kurtarmak için koşturuyor, kimi ekmek teknesini tankın önüne çekiyor. Bir köylü uçaklar kalkamasın diye bir yıllık emeğini ürününü ateşe verip askeri üssün etrafını dumana boğuyor, bir kadın askeri tanktan inmesi için ikna ediyor, biri darbecileri oyalıyor, kimi tankların tekerine taş sıkıştırıp, egzozlarını tıkayarak etkisiz hale getirmeye çalışıyor, kimi tankın üzerini brandayla örtüyor, kimi tanka sopayla vuruyor, kimi bedenini tankın önüne koyuyor, diğeri halkın iletişim kanalları kesilmesin diye iletişim merkezinin önüne set çekiyor, belediye kamyonu zırhlı araca çarparak onu yoldan atmaya çalışıyor…

O gece Google’da “tank nasıl durdurulur” konulu arama sayısı yüzbinleri buluyor, ateş açılıp insanlar öldürülürken, bunu göre göre daha fazla sayıda insan alanları dolduruyor ve darbeciler kiminle uğraşacaklarını şaşırıyor…

“Ben halk denen bin bir başlı devi o gün gördüm” demişti bir siyasetçi anılarında.

15 Temmuz’da da yaşanan buydu.

Hangi halk yaparsa yapsın, muhteşem bir şey bu. Gündelik hayata içkin göze görünmeyen muazzam bir potansiyel enerjinin aniden ortaya çıkışı, devrimci ruhun ani bir müdahaleyle harekete geçmesi ve hayatın akışını belirlemesi.

İçindeyken göremeyebilirsiniz

Bunun için gündelik olandan sıyrılıp, biraz yukarıya çıkıp, Nesimi’nin dediği gibi, içinde kendimizin de yer aldığı “alemi seyreylememiz” gerekir.

Hepimizin bir parçası olduğu gündelik siyasi çekişmelerin dışından bir yerden.

Oradan bakınca muhteşem bir halk hareketi ve onunla gelen Şanlı Bir Devrim göreceksiniz. Gündelik hayatın içindeki “sıradan insanların” ana aktör olduğu, başka bir ülkede olsaydı siyasi rakibinizle birlikte alkışlayacağınız olağanüstü bir tarihsel an.

Bu ülkede yaşayan herkesin ortak zaferi bu. Sadece sokakta savaşan, can veren alnı öpülesi insanların değil, darbecileri desteklemeyen ve onları cascavlak ortada bırakan diğer vatandaşların da. Bir anda siyasi husumetleri erteleyip, 80 milyonluk koskoca bir ülkede, sanki sözleşmiş gibi sergilenen kolektif bir mutabakatla, kimsenin darbecilere sığınacak bir saçak vermediği bütün bir halkın devrimi.

Tarihin taşları

“Eğer 15 Temmuz direnişi daha önce yaşanmış olsaydı Mısır darbesi püskürtülebilirdi” dediğini naklediyorlardı geçenlerde Lübnanlı bir belediye başkanının.

Tespiti belki isabetli, belki değil. Mısır’da ve Türkiye’de darbeye direnişin farklı koşulları da vardı. Ama iki halk hareketi arasında bir ilişki kurması doğru.

Çünkü sınırlar anlamını yitirdikçe birbirimizden öğreniyoruz ve bir ülkedeki tecrübe diğerini etkiliyor. Türkiye’deki demokrasi nöbetlerinde dalgalandırılan Rabia bayraklarını ellerinde taşıyanlar, Mısır Devrimine yenilmiş ve bitmiş gözüyle bakmadıklarını, onun devam ettiğini dile getirirken, bu etkileşimi de yansıtmış oluyorlar.

15 Temmuz daha şimdiden Türkiye siyasetinde pek çok taşı yerinden oynattı. Ama etkisi siyasetten çok daha büyük oldu/oluyor. Bunun üzerine çok düşünmek gerek.

Bu coğrafyada bir hercümerç var, bir şeyler değişiyor ve birileri hiçbir şey anlamadan bakıyor.

Keşke o perdeyi aralayıp, bu muhteşem tarihi anı görmeyi başarsalardı. Çünkü realite onların görüp görmemesinden bağımsız olarak var ve yaşanıyor.

15 Temmuz 2016, yaşadığımız ülke ve bölge siyasi tarihinin en önemli kırılma anlarından biri olarak anılacak.

Ama o tarihin içinde onlardan hiç söz edilmeyecek.

Serbestiyet, 10.08.2016

Bu devrimi beraber kutlayalım

“Eğer bu darbe püskürtülmemiş olsaydı, Türkiye Mısır değil Suriye olacaktı” diyor Ahmet Kemal Bayram.

Bu durumda biz 15 Temmuz Devrimi ile sadece uçurumun değil cehennemin kıyısından dönmüş oluyoruz. Birbirimizin zebanisi olacağımız, birbirimizin kanına gireceğimiz ve sonuçta kendi kanımızda boğulacağımız bir cehennemin.

Darbe girişimi ve sonrasında Batılı “müttefiklerimizin” sergilediği tutumun fecaati konusunda Türkiye’de hemen herkes müttefik durumda.

İç savaş yapıp birbirimizi kessek aldırmayacak büyük devletlerin dünyasında yaşadığımızı, süper adaletsiz güçlerin belirlediği uluslararası arenada (sahiden “arena” çünkü) birbirimizi yeme lüksümüzün olmadığını şimdi herkes daha iyi anlamış olmalı.

Gerçekten zor bir dönemden geçtik; hâlâ da geçiyoruz.

Ama gündelik hayatın içindeki erdemin görünür hale geldiği, sokaktaki insanın içindeki kahramanın ortaya çıktığı 15 Temmuz Şanlı Devrimi, bize bu zorlu dönemi aşmanın imkanlarını da sunuyor.

Beraberce maruz kaldığımız bu musibetin garip bir şekilde birbirinden farklı kesimler ve siyasi gruplar arasında heyecan verici bir yakınlaşma doğurduğunu da gözlemlemek mümkün.

Yaşadığımız ortak felaketi birlikte savuşturmamız, birbirimizle uzlaşabildiğimizi ve zor zamanda birbirimize güven duyabildiğimizi gösterdi.

Çok muhtemeldir ki darbeyi tasarlayanlar bunu hesap etmemişlerdi. Eğer darbenin iki aşamalı veya “B Planlı” tasarlandığına ilişkin analizler doğruysa, yani Gülenist darbeci çetenin başaramaması durumunda bir kaos çıkarıp, ardından Kemalist bir darbeyle nihai vuruş hedeflenmişse, ortaya çıkan güven ve enerjinin bu tezgahı boşa çıkaracağını da.

Ama bu enerjiyi “kuvvadan fiile” aktarmayı başarmak gerek.

Şimdi iktidara ve muhalefete, bu ülkede yaşayan her kesimden daha iyi bir dünya için çaba gösteren bireylere düşen tarihi sorumluluk, bu tarihsel anı yeni bir barış için beraber değerlendirmek; tarihi bir anda kendiliğinden oluşan zemini güven artıcı jestler, önlemlerle pekiştirmek ve bu sosyal mutabakat üzerinde, kapsayıcı bir siyasi ve hukuki yapı inşa etmek olmalı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın davaları geri çekmesi, MHP ve CHP’nin demokrasi nöbetini sonlandıran mitinge katılacağını açıklamış olması güzel işaretler. Keşke HDP de bu tabloda yerini alsaydı. Ama bu sadece iktidara düşen bir sorumluluk değil; bu partinin de bu yönde çaba göstermesi gerek.

Bu ülkenin halkı 15 Temmuz’da tarihi bir başarıya beraber imza attı.

Şimdi onu taçlandırmanın vakti.

Serbestiyet, 06.08.2016