Ana Sayfa Blog Sayfa 190

Kemalistler de Darbe Yapar Sayın Başbakan

Darbe girişiminin şokunun henüz atlatılamadığı, yeni bir kalkışma girişimine karşı demokrasi nöbetlerinin devam ettiği ve tarihî Yenikapı Mitingi’nin henüz gerçekleşmediği günlerde Başbakan Binali Yıldırım, TBMM’de yaptığı grup toplantısında çok talihsiz bir ifade kullanmıştı. 15 Temmuz’da darbe yapmaya çalışanları “TSK içindeki bir cunta” olarak tanımlayan Başbakan Yıldırım, açıklamasının devamında ise “Hiçbir darbeci Atatürkçü de değildir, Kemalist de değildir” ifadelerine yer vermişti.

15 Temmuz’da gerçekleşen kalkışma girişimini TSK içerisindeki FETÖ mensubu bir grubun yaptığı su geçirmez bir gerçek. TSK’nın 27 Temmuz’da yayınladığı rakamlara ve oranlara bakılırsa darbe girişiminde aktif bir şekilde görev alan TSK personelinin sayısı 8 bin 651. Bu oran, TSK’nın %1,5’ine tekabül ediyor. Fakat bu oranın bizi yanıltmaması gerekir. Zira ordu içerisinde darbeye meraklı olan, darbeyi isteyen, arzulayan askerlerin oranının %1,5’tan çok daha fazla olduğunun herkes farkında. Öyle ki, darbe girişimine aktif bir şekilde katılanların oranı %1,5 iken, darbe girişimine karşı direnen, karşı çıkan TSK personelinin oranı belki bunun onda birinden bile az.

15 Temmuz gecesi yaşananlara bakarsak aktif bir şekilde bu girişime katılmayanların birçoğunun sessiz kaldığını, havanın kokusuna göre hareket ettiğini görebiliriz. Eğer darbe girişimi başarılı olma yolunda ilerlese, insanlar meydanlara dökülmese ve siyasî kesimlerden ortak ve net bir tutum gelmese geri kalan TSK personelinin büyük çoğunluğunun yeni hâlden memnun bir şekilde darbe girişimine destek vereceği  gerçeği ile yüzleşmemiz gerekiyor.

Türkiye’nin darbeler tarihi,  Başbakan Binali Yıldırım’ın sözlerinin tam tersini ortaya koyuyor. Türkiye tarihindeki geçmiş darbelere ve muhtıralara bakıldığında Kemalist ideolojinin ve Kemalist asker/halkın bu darbelere verdiği destek ortada duruyor. 27 Mayıs 1960 ihtilâlindeki Kemalist subayların rolü, 12 Mart 1971’de verilen muhtıradaki Kemalist vurgu, 1980 darbesini yapan cuntacıların kahir ekseriyetinin Kemalist ve sıkı Atatürkçüler olması,  28 Şubat post-modern darbesindeki Kemalist damar, 27 Nisan 2007’de yayınlanan e-muhtıradaki “Atatürkçülük, laiklik ve cumhuriyet” vurgusu herkesin zihninde bulunan çarpıcı örnekler.  Ayrıca her ne kadar 15 Temmuz’da kalkışılan darbe girişiminin altında dinî görünümlü bir cemaat olsa da, TRT’de okutulan bildirideki Kemalist vurgu elbette ki darbe girişimine daha büyük askeri destek sağlamak ve Kemalist görüşteki halkın kendilerine destek verdikleri bir ortam yaratmaktı.

Kendini “Kemalist” olarak tanımlayan askerlerin ya da sivil halkın birçoğu (aktif ya da pasif bir şekilde) 15 Temmuz’daki darbe girişimine karşı çıktılar, karşı çıkmasalar da desteklemediler. Darbe girişiminin başarıya ulaşamamasının altında yatan kuvvetli etmenlerden biri de buydu. Bu bakımdan, şimdiye kadar yaşanan darbeleri aktif bir şekilde desteklemiş, hatta Türkiye’de darbe olması için yürüyüşler yapmış olan bu kesimin hakkını vermek gerekir.

Mesele Kemalistlerin duruşu, yaptıkları ya da söyledikleri değil.  Mesele Başbakan Binali Yıldırım’ın “Atatürkçüler darbe yapmaz, darbe yapanlar Kemalist değildir” sözünde. Bu sözü farklı şekillerde de ele alabiliriz; “Dindarlar darbe yapmaz, yapanlar da dindar değildir” gibi. Hatırlamak gerekir ki bu örgütün devlet içinde yapılanmasına göz yuman insanlar sık sık “Biz onları dindar, iyi insanlar olarak biliyorduk ve bu sebeple bu duruma bir ses çıkartmıyorduk” diyerek yakınıyorlar.

Bu cümle, aslında bir zihniyetin yansımasını da bizlere göstermekte. Sorunun temeli olan sisteme değil, sorunun basamaklarından sadece biri olan kişilere odaklanılması bizi devlet yönetimi konusunda her zaman zora sokan bir durum. Peki sorunun temelinde yatan ne? Sorunun temelinde Türkiye’nin devlet yapısı ve zihniyet yatıyor.

Devlet denilen bürokratik yapı, kişilerin özelliklerine göre değil sistemlerin özelliklerine göre yönetilir. Kişiler her ne kadar iyi niyetli olsalar da, kötü bir sistemin içinde iyi insanların etkisi yok olacak kadar azalır. Devlete bakış açımız sistemden çok insan odaklı.  Bu konuyla alâkalı olarak,  Sakarya Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hamza Al ile yaptığımız röportajda Hamza Al şu tespitlerde bulunmuştu:

“Dindarlar zannediyor ki eğer bürokrasiye dindar insanlar gelirse sorunlar hallolur, yolsuzluk olmaz ve hak yenmez. Bunun doğru bir yönü olabilir. Fakat dindarların bilmediği bir şey var, o da bürokrasinin şeytanî bir yönünün olduğu. Evet, bürokrasinin şeytanî bir yönü vardır. Bürokrasi üzerine biraz kafa yormuş birisi olarak, duruma baktığımda; özel yaşamında karıncayı bile incitmeyen insanlar, bürokratik sistemlerde gözünü kırpmadan bir topluma soykırım yapabilir, kendi halkını katledebilir, en yakınlarını sürgün edip mesai arkadaşlarına silah doğrultabilir ve tüm bunları yaparken hiçbir sorumluluk duymayabilir. Özel hayatında çok tutumlu olanlar kamu kaynaklarını hoyratça harcayabilir. Fırat kenarında otlayan koyundan bile kendisinin sorumlu olduğunu düşünen bir kişi, kendi sorumluluğu altında ölen insanların sorumluluğunu üstlenmeyebilir.”

Türkiye’de yeni bir darbe girişimi olacağına dair söylentiler kulaktan kulağa yayılıyor. Bu söylentinin gerçek olup olmadığını bilemiyorum. Fakat bildiğim bir şey var ki, devlet denilen bürokratik yapıda radikal adımlar atıp sistem değişikliği yapılmadığı sürece üç yıl, beş yıl, on yıl sonra yeniden bir darbe girişimi ile karşılaşmamamız için hiçbir sebep yok. Bu sebeple acil surette kişilerden çok sisteme odaklanılmalı ve bu yönde adımlar atılmalı.

Tekrar Binali Yıldırım’ın 2 Ağustos’ta söylediği söze dönecek olursak; Prof. Dr. Bekir Berat Özipek bu konu ile ilgili önemli bir yazı kaleme aldı.  Bekir Berat hoca, Serbestiyet’teki yazısında ordudaki ‘eski’ darbeci ulusalcı ve Kemalist unsurlara karşı da uyanık olmak gerektiğinin altını çizmiş. Geçmişte FETÖ’nün “Bakın biz darbecilerle mücadele ediyoruz”  diyerek TSK’da boşaltılan yerlere nasıl yerleşip darbe girişiminde bulunduğunu hatırlatan Özipek, aynı durumun şu anda ulusalcı ve Kemalist kesimler için de gerçekleşebileceği tehlikesini belirtmiş.

Yeni bir darbe ihtimaline karşı alınacak önlemlerin kısa ve uzun vadede en önemlisi kişilere değil sistemlere odaklanılması olmalıdır.

Kemalist askerler de darbe yapar Sayın Başbakan, tıpkı dün “Bunlar dindar insanlar, bunlardan kimseye zarar gelmez” denilerek devlet içindeki yapılaşmasına izin verilen dinî görünümlü cemaatin darbe yapmaya kalkışması gibi. FETÖ ile mücadele ederken, bu gerçeği de göz ardı etmemeliyiz.

FETÖ’nün aydın kıyımı

0

Sabah gazetesi köşe yazarı Rasim Ozan Kütahyalı geçenlerde telefonda sohbet ederken ilginç bir söz sarf etti. “FETÖ ülkede tam bir aydın kıyımı yaptı” dedi. Bu söz uzun zamandır kafamda gezinen bazı fikirleri tam manasıyla yansıtan bir teşhis ve adlandırma olarak çok hoşuma gitti. Evet, FETÖ ülkemizde kelimenin tam anlamıyla bir aydın kıyımı yaptı.

Bazı kişi ve çevreler aydınlara özel misyon yüklemeye çok hevesli. Bu tavır tarihin olağanüstü kişiler tarafından yaratıldığı iddiasının bir türevi gibi görünüyor. Olağanüstü bir kişilik geliyor ve her şeyi değiştiriyor, tarihe yön ve yol veriyor. İnsanlığın uzun hikâyesi esas alındığında bu fikir hiç de inandırıcı değil. Her ne kadar kimi durumlarda tarihî şahsiyetler önemli roller oynuyorsa da bu rol hiçbir zaman her şeyi değiştirmek ve olmayan şeyleri olur yapmak anlamında ve biçiminde tezahür etmiyor. Hayat devamlı akıyor, tekrara, sürekliliğe ve birikimli değişime dayanıyor. Hiçbir şey bir anda ortaya çıkmıyor. Tarihî şahsiyetler tarihte bir rol oynadıkları gibi kendileri de tarihin bir aracı oluyorlar. Ian Morris’in büyük eseri Batı Neden Dünyaya Hükmediyor – Şimdilik’te ifade ettiği üzere tarihi ihtiyaçlar ve sıradan, açgözlü, tembel insanlar yapıyor…

Aydınlara tarihte özel rol biçmenin bir diğer versiyonu aydınların her zaman muhalif olacağı inancı. Bu söz, anlamlı olduğuna inanıldığı için olsa gerek, çok sarf ediliyor ama ciddî biçimde tavzih edilmeye muhtaç. Aydın olmayı sadece karşı olmaya indirgiyor. Muhalif olmanın ne anlama geldiği ve neye niçin muhalefet edileceğini açıklamıyor. Oysa her aydının karşı olduğu şeyler gibi taraf olduğu, savunduğu şeyler de olabilir.

Bir diğer sıkıntı da siyasal iktidara/devlete karşı olma ile hayata muhalif olmanın birbirine karıştırılması. Hayatın ürettiği toplumsal kalıplarla siyasal iktidarın ürettiği hiyerarşi biçimleri birbirine denk değildir. Bazen bir ölçüde örtüşebilir bazen de ciddi biçimde farklılaşabilirler. Bu çerçevede meselâ sol aydınlardaki müzmin bir hata, siyasal iktidara karşıyız derken -daha despotik siyasal otorite öngören modelleri savunmaları bir yana- aslında hemen her şeyin bir amaçlı iradenin maksatlı eyleminin ürünü olduğunu sanmalarından dolayı aslında hayata karşı olmaları.

FETÖ olağanüstü ilginç bir yapılanma. Kendisini dünyanın merkezinde görüyor. Onun da merkezinde lideri olduğu için FETÖ lideri takipçileri tarafından adeta insanüstü bir varlık muamelesine tâbi tutuluyor. Bu tür inançlara kapılabilen insanlar zaten böyle şeylere inanmaya eğilimli oluyor. Kişi kültünün egemen olduğu yapılanmalarda kült liderleri dünyanın iyiliğine kendi iyiliğine, insanlığın kurtuluşunu kendi merhametine bağlıyor. Kendisini bir yana dünyayı bir tarafa koyuyor. Müritlerini her şekilde kullanarak amaçlarının peşinden hiçbir sınır ve kural tanımaksızın koşabiliyor.

Ne ki dünya tek biçim değil. İnsanlar arasında amaç, inanç, tarz farklılıkları var. Herkes FETÖ lideri gibi kimselere inansa ve onun dediklerini yapsa zaten bu kültler açısından problem kalmazdı. Böyle olamayacağından FETÖ’ye FETÖ üyesi gibi inanmayan/bağlanmayan kimselerin ve çevrelerin FETÖ amaçları doğrultusunda seferber edilmesi gerekiyor. Bu yüzden sadece kendini esas alan ve sınır tanımayan yapılanmalar her yere sızabilmek, her kesime yakın durabilmek için her renge ve kalıba bürünüyor. Her ideolojik pozisyonun ve her politik duruşun içinde yer alabiliyor.

FETÖ şimdi daha iyi anlıyoruz ki on yıllardır böyle yapmış. Kendi özgün varlığını bir sır olarak muhafaza ederken her çevre ve kesimde elemanlar bulundurmuş ve onlar üzerinden her çizgiyi ve yapıyı manipüle etmeye çalışmış. Muazzam bir istihbarat örgütü olarak işlemiş. Tahmin edileceği gibi aynı fikirleri paylaşmanın heyecanıyla insanlara yaklaşan saf aydınların bu durumda zokayı yutmaması imkânsız. Yutmuşlar da. Düşünsenize, Türk milliyetçileri yanında Kürt milliyetçileri, dindarlar yanında ateistler, sosyalistler yanında liberaller arasında da FETÖ mensupları cirit atmış. Milliyetçi, dindar, muhafazakâr, Kürt, ateist, sosyal demokrat, liberal kesimler FETÖ tarafından tepe tepe kullanılmış. FETÖ her kesimden aydınların bu süreçte bazen trajik bazen komik şekilde savrulmasına, akla, mantığa ve hakikate saygıya takla attırmasına ve itibarını beş paralık etmesine sebep olmuş. Kısaca, FETÖ her çevrede olduğu gibi aydın kesimlerinde de büyük tahribat yaratmış. Başka bir deyişle tam bir aydın kıyımı gerçekleştirmiş. Bunu da FETÖ’nün ülkeye yüklediği maliyetler listesine eklemek gerekir.

Türkiye’nin gelecek tasavvurunda eğitim – Dr. Bekir S. Gür

AK Partinin en başarısız olduğu alanın eğitim olduğuna dair yaygın bir kanaat mevcut. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da 2015’in Aralık ayında yaptığı bir konuşmada “Ülke olarak çok önemli mesafeler kat ettik. Ancak bu süreçte iki alanda, eğitimde ve kültürde hedeflediğimiz noktaya gelemediğimizi üzülerek söylemek istiyorum” şeklinde bir açıklama yapmasının ardından, birçok köşe yazarı, akademisyen, bürokrat ve siyasetçi de aynı tespiti yaptı. Ancak bugüne kadar yapılan tartışmalardaki rahatsız edici husus, tartışmaların Erdoğan’ın işaret ettiği başarısızlığın kapsamı ve dolayısıyla olası çözüm önerileri hakkında derinlemesine bir müzakere olmaktan ziyade, Erdoğan’ın tespitinin genelde tekrarından ibaret olmasıdır.

AK PARTİ DÖNEMİNDE EĞİTİM

AK Parti döneminde hemen bütün eğitim göstergeleri iyileşmiştir. Söz gelimi, öğretmen sayısı neredeyse iki katına çıkmıştır, ortalama sınıf mevcutları azalmıştır, öğrenci başına yapılan harcamalar artmıştır, okul öncesinden yükseköğretime kadar bütün eğitim kademelerinde okullaşma oranları önemli oranda yükselmiştir. Daha önemlisi, AK Parti döneminde eğitimde nicelik artarken ortalama öğrenci başarısı yani nitelik azalmamıştır. OECD tarafından yapılan PISA değerlendirmesine göre, 15 yaşındaki çocuklarımızın 2003 ile 2012 yılları arasındaki ortalama puan artışları, yarım yıldan fazla eğitim süresine tekabül etmektedir. Bu önemli artıştan dolayı, OECD ve Dünya Bankası, Türkiye’yi övmekten geri kalmamıştır.

Türkiye eğitim sisteminin kalitesinde belirli bir ilerleme sağlanmış olmasına rağmen, hem PISA ve TIMSS gibi uluslararası öğrenci başarı değerlendirme çalışmalarında hem de YGS-LYS verilerinde görüldüğü üzere, Türkiye’de temel beceri düzeyine dahi erişememiş öğrenci oranı hayli yüksektir. Her bir öğrencinin eğitim sisteminden çıkmadan en azından temel beceriye erişmesini sağlayacak reformlara hâlâ ihtiyaç vardır.

AK Parti, eğitim sistemini demokratikleştiren önemli adımlar da atmıştır. Türkiye ikinci binyıla girerken eğitim sistemini kıskacına alan iki temel mesele yani başörtüsü yasağı ve üniversite girişte uygulanan farklı katsayılar, AK Parti döneminde çözülmüştür. Yine, ilkokullarda andımızın zorunlu okutulması gibi tartışmalı uygulamalar, Erdoğan önderliğindeki AK Parti tarafından cesurca sonlandırılmıştır. 4+4+4 sayesinde, Cumhuriyet tarihinde zorunlu din kültürü dersinin yanında ilk defa seçmeli din eğitimi dersleri getirilmiştir. Ayrıca, Kürtçe, Lazca ve Çerkezce gibi seçmeli dersler getirilerek, eğitim sisteminin toplumun talepleri yönünde evrilmesi için önemli bir adım atılmıştır.

Yükseköğretim sistemi açısından bakıldığında ise, önceki dönemlere göre AK Parti dönemi özellikle başarılıdır. Bu çerçevede, üniversite sayısının ve kontenjanların artırılması gibi, yükseköğretimi geniş kitlelere ulaşılabilir kılan yani demokratikleştiren uygulamalara imza atılmıştır. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Japonya, Güney Kore ve Avusturalya gibi OECD ülkelerinin tamamı II. Dünya Savaşının akabinde yükseköğretim sistemlerini muazzam bir şekilde genişletirken, Türkiye, on yıllar boyunca alabildiğine elitist ve statükocu davranmış ve yükseköğretim sistemini yeterince büyütmemiştir. Böylece, Türkiye ikinci binyıla girerken hemen bütün alanlarda nitelikli insan kaynağı sıkıntısı çekmiş ve hâlâ da çekmektedir.

Erdoğan başbakanlığı döneminde, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bütün başbakanların açtığı üniversite sayısından daha fazla üniversiteyi tek başına açmıştır. Bugün itibariyle her ilde en az bir üniversitenin kurulmuş olmasının kamusal faydaları, söz konusu üniversiteler kurumsallaşmasını sağladıkça daha belirgin hale gelmektedir. Yükseköğretim kurum sayısının artması, sisteme her yönüyle bir rekabet ve dinamizm getirmiş ve böylece öğrenci ve öğretim üyelerinin önündeki seçenekler artmıştır. Daha önemlisi, Türkiye üniversiteleri, dünya üniversiteler sıralamalarında on yıl öncesine göre daha görünür hale gelmişlerdir.

EĞİTİM VE TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ

Yukarıda sıralanan bütün olumlu gelişmelere rağmen, eğitim konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan, hükümet ve muhalefet cenahlarında belli düzeyde bir memnuniyetsizlik olduğu açıktır.

Bu durumun en önemli nedenlerinden birisi, AK Partinin başta ortaöğretime geçiş sisteminde olmak üzere eğitim uygulamalarında bir istikrar yakalayamamış olmasıdır. Gerçekten de, OKS, SBS’ler, SBS ve son olarak TEOG gibi sınav sistemlerinin her biri büyük vaatlerle kamuoyuna tanıtılmıştır. Ancak şu ana kadar denenen sistemler bir süre sonra hemen aynı gerekçelerle değiştirilmiştir. Öte yandan, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ve yükseköğretim reformu da, AK Parti tarafından vaat edilip bir türlü gerçekleştirilemediği için, AK Partiye yönelik bir eleştiri konusu olarak devam etmektedir.
Bu tür hususların ötesinde memnuniyetsizliğin asıl nedeni, tek parti döneminde temelleri atılan ve ağırlıklı olarak askeri darbelerden sonra oluşan aşırı merkeziyetçi ve endoktrinasyonu esas alan Türk milli eğitim sistemidir. Bahsedilen çerçevede yapılanan Türk milli eğitim sistemi miadını doldurmuştur. Bir başka ifadeyle, bugün Türkiye’de yaşanan şey, bir iktidarın eğitimdeki başarısızlığından ziyade, bir sistem krizinin eğitime yansımasıdır. Açıkçası, bugün iktidarda kim olursa olsun, mevcut eğitim sistemiyle Türkiye gibi büyük ve çeşitli bir ülkede toplumsal memnuniyeti maksimize etmesi zor görünmektedir.

Bütün bu sebeplerden ötürü, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın müfredatın içeriğinin değiştirilmesi gerektiği yönündeki çağrısı oldukça önem taşımaktadır. Müfredat değişikliği konusunda biran önce ve ciddi adımlar atılması gerektiği açıktır. Ancak, yapılması gereken değişikliğin kapsamının belli olduğu ve tartışmaya muhtaç olmadığı şeklinde bir yorum son derece yanıltıcıdır. Bugün Türkiye’nin geleceğine ilişkin kaygısı olan herkesin üzerine düşen sorumluluk, “yeni müfredat”tan ne anlaşılması gerektiğini tartışmaktır. Bu tartışma, sadece MEB veya Talim ve Terbiye Kurulunu ilgilendiren teknik bir tartışma değil, Türkiye’nin gelecek tasavvuruyla ilgilidir. Bu tasavvura dayalı geliştirilecek eğitim sistemi ve müfredat, farklı toplumsal talepleri dışlamadığı ve Türkiye’de yaşayan ailelerin kendi çocuklarını emin bir şekilde emanet edebileceği ölçüde sağlıklı ve uzun ömürlü olacaktır.

Yeni Şafak, 30.09.2016

Haremlik-Selamlık İslam’ın Emri Değildir

Hangi dinin havzasında yetişmiş olursa olsun, muhafazakâr kültürün vazgeçilmezlerinden biri haremlik-selamlık geleneğidir. Muhafazakâr kültürü diyorum çünkü hiçbir dinin özünde olmayan, hiçbir ilahî kitabın emretmediği bir uygulamadır bu. Bizi daha çok ilgilendirmesi bakımından bu geleneğin Müslümanlar arasında nasıl ortaya çıktığını incelememiz faydalı olacaktır. Otantik amacından hayli saptırılmış olan bu gelenek ne yazık ki günümüzde, din adına insanın fıtratına karşı yürütülen bir gerilla savaşına dönüşmüştür.

Hatırlayalım…

Bu kavramı dilimize yerleştiren Osmanlı’nın kültüründe haremlik-selamlık ne anlama geliyordu?

Bilindiği üzere dedelerimiz, bizim gibi 2+1 kutular halinde üst üste bindirilmiş evlerde yaşamadılar. Yaşadıkları evler 2 veya 3 katlı, pek çok odası bulunan evlerdi. Bu evlerde misafirin ağırlandığı bölüm ile aile efradının mahrem alanı birbirinden güçlü bir şekilde ayrı olarak dizayn edilmişti. Bu evlerde otantik anlamıyla “haremlik” ve “selamlık” vardı. Selamlık denen bölge selam veren herkesin rahatça ağırlandığı dış kapıya açılan bölümdü. Haremlik denen bölge ise birbirinin mahremi olan insanların, yani aile efradının özel yaşam alanı, mahremiyet bölgesiydi. Bu iki bölgenin ayrımı kadın-erkek ayrımına değil, kadın için örtülü olup olmama ayrımına dayanıyordu. Bu uygulama sayesinde evin hanımlarının, gelen giden telaşına kapılmadan her zaman rahat ve serbest olabileceği bir bölge tahsis edilirken, muhtemel ziyaretçiler için de kapıyı çalar çalmaz içeriye buyur edilebileceği lobi türü bir alan oluşmuş oluyordu.

Otantik şekliyle “çok zarif” olarak nitelenebilecek bu uygulama her zaman içimde saygı uyandırmıştır. Ne var ki bugün haremlik-selamlık dendiğinde akla gelen şeyin maalesef bu uygulamayla hiçbir alâkası yoktur. Bugün Müslümanların ağırlıklı olarak bulunduğu herhangi bir yerde -sanki aksi günahmış gibi kadın ve erkekler birbirinden ayrı alanlara yerleştirilmekte ya da bu bir şekilde sağlanmaktadır. Bunun aksine rastlamak neredeyse imkânsızdır. Muhafazakâr bir derneğin herhangi bir toplantısına eşinizle katılsanız, mekâna girdiğinizde eşinizden ayrı oturmak zorunda kalırsınız. Evli ve muhafazakâr bir arkadaşınızı ziyaret etseniz -istisnalar dışında- arkadaşınızın eşiyle karşılıklı bir çift laf edemezsiniz. Fakat bir AVM’de karşılaşsanız beraber yemek bile yersiniz. Hepsini geçsem de içimi en çok acıtanı Allah’ın camisine giren bir bayanın, eşiyle beraber ibadet edememesidir. Tam bir Yahudilik örneği olmasına rağmen benim din kardeşim demekte zorlandığım insanlar bu uygulamaya Allah’a sarılır gibi sarılmakta, kadınları sert bakışlarla üst katlara veya etrafı kapalı hanım mahfillerine sürmektedirler. Koskoca Süleymaniye Camii’nde imamın arkasında namaz kılan tek bir saf bile olsa, kadınsanız o safın arkasında namaza durmanıza izin verilmez ve imamın 50 metre arkasında önü kapalı bir bölümde namaz kılmaya zorlanırsınız. Cuma ve bayram namazlarına ise hiç alınmazsınız. Hiç kimsenin de aklına “bunun dinî bir temeli var mı?”, “Allah’ın elçisi de böyle mi yapmış acaba?” soruları gelmez. Hacca gittiğinde Kâbe’yi tavaf ederken karşı cinsle Zincirlikuyu’dan metrobüse binmiş gibi bir arada olmak, bu arkadaşları hiç düşünmeye sevk etmez.

Öğrencilik yıllarımda bir cemaatin bir kurumunda bir süre çalışmıştım. Kurum içerisinde küçük ve büyük ofisler vardı. 7-8 kişinin bir arada çalışabileceği büyüklükte ofisler camekânla ikiye ayrılmıştı. Bu ayırmanın tek sebebi kadın ve erkeklerin arasına “makul” bir uzaklık koymaktı. Böyle bir ofiste işe başladığımda sırf benim bulunduğum bölümde üç hanım ile bir arada çalışıyor olmamdan dolayı 7 (yedi) kişinin yer değiştirmesi suretiyle ben, erkeklerin bulunduğu camekânlı bölgeye alınmış oldum. Hâlâ o hanımları camdan görebiliyordum ve pek çok işi de beraber yapıyorduk. Fakat masamdayken erkeklere fiziksel olarak daha yakındım. Gerçekten acınası bir gülünçlük durumu ortaya koyan bu kurumda sanırım Nur suresinin 61. ayeti hiç okunmamış olacak ki kadın ve erkeklere farklı saatlerde yemek verilmekteydi. Birkaç ay daha çalıştıktan sonra bana sakallarımı kesmemi söylemeleri üzerine oradan ayrıldım. Bir daha da kapısının önünden geçmedim.

Bana bunun ne zararı olduğunu soracak Müslüman kardeşlerime öncelikle bir alıntıyla cevap vermek isterim:

“Adetlerin ibadet haline geldiği bir yerde ibadetler de adetleşir.” (M.İslamoğlu)

Sonra din ve kültür, ilahî olanla olmayan içiçe girer ve karşınızda kendi adet ve alışkanlıklarını din gibi savunan, farklı görüşlere “küfür” gibi bakan insanlar bulursunuz. Bunu özellikle çocuklarını kendi adetlerine uygun olarak yetiştirmeye çalışan muhafazakâr ailelere söylüyorum. İslam fıtrat dinidir (bkz. Rum 30/30). İnsanın fıtratıyla savaşırsanız Allah’la savaşırsınız ve kaçınılmaz olarak kaybedersiniz. İslam hiçbir kamusal alanda kadınlarla erkeklerin bir arada bulunmasını yasaklamaz. Siz Allah’ın yasaklamadığı bir şeyi yasaklamaya çalışırsanız bu bir ifrat olur ve her ifrat tefriti doğurur. Sonra da “bu çocuk kimin çocuğu?” dersiniz.

Why is the EU disappointing that much?

Turks have been blamed for a while, with turning into anti-western. Does this really make sense? How could a nation that has already been a part of the Western world, as the history says, and always taken its place there, turn into anti of it? What makes this possible?

No need to go that much back, let’s take the history of the EU. The EU was founded, besides its all other goods, on one solid and greater value: peace. The main purpose was to make those nations that came out of the World War II to inter-depend to each other by several means, like trade, to maintain peace in the continent and not to go to war again since they would lose many. And leaders at the time were such visionary.

Turkey has played its role in that peace project from the beginning with its membership to Council of Europe in 1949, right after the war. Since then, Turks have been in cooperation with their western allies to preserve the peace in the region and they became the most correspondent partner.

Turkey’s relationship with the EU has created mutual benefits for both parties. Talking from the Turkish side, especially during 90’s, the EU’s efforts to contribute into Turkey’s democratization and liberalization ware remarkable and Turks have always been thankful for that. Many Turks believed in the EU’s genuine mentoring to push Turkey to become a more open society. More importantly, many of them felt proud to be a part of such a process because what they then saw in the EU was exactly democracy, liberty and peace.

And now, what many Turks see in the EU is disappointment. It is not anti-westernism or opposition to Western values, but their reaction to incapable European leaders and bureaucrats who underrate the EU’s founding values and turn the union into useless governmental organization that is dealing with regulations but has no interest in stirring political principles or economic interactions.

Frankly speaking, the EU has been facing with the worst leadership and administration of its history. Taking the recent cases as a proof, the Brexit, refugee crisis, Greek economic crisis etc., the EU seems like a giant that tripped and fell. And leaving to hold somebody responsible for this aside, nobody is even criticizing the EU leaders and bureaucrats. However, they are obviously unsuccessful regarding to set the EU values in motion and to administrate it.

Nobody also mentions how the EU fails to do politics in the last few years. In many crises it faced, EU leaders and bureaucrats pushed the union to become more withdrawn and left it without politics. Regarding to its relationship with Turkey, starting with the Syrian crisis, instead of opening more political areas to Turkey, the EU stopped almost all political interactions with the country and pushed Turks to a depolitical area. Turks suddenly found themselves in a place where they have no political interaction with the EU. The EU almost completely stopped membership negotiations with the country, in addition to its closeness to talk on regional problems, like refugee crisis and cooperate to solve them.

Seeing no reaction from the EU in 15 July attempted coup made the whole roof eventually fall  in. Turks were convinced that they were obviously forced to violence by “depoliticism” of their western allies. More clearly, Turks saw their western friends already accepted the outcomes of a possible coup as they did for the one in Egypt. And that was such a disappointment, since they thought as a nation who were faithful to Western-claimed principles and whose destiny was shaped by western history could be sacrificed that easily.

Are Turks anti-western? The answer is a clear no. Are Turks disappointed by ineffective EU leaders and bureaucrats who do not care about the EU values? Yes.

Alkol ve özgürlük

Yozgat’ta OHAL’e dayanarak içki satışının yasaklandığı veya satış ve kullanma alanının çok sınırlandığı yolundaki bir haber kadim tartışmaları tekrar alevlendirdi.

Alkol insan hayatındaki bir gerçek. Dünyanın hemen her yerinde insanlar alkol üretiyor ve tüketiyor. Alkole karşı çıkanlar onun haram ve/veya zararlı olmasına işaret etmekte. Alkol tüketenler ise hayat tarzlarını belirleme ve zararlı da olsa istedikleri şeyi tüketebilme özgürlüğüne işaret etmekte. Aşırı alkol kullanımı hem tüketene zarar verebilmekte hem de ciddî toplumsal problemlere sebep olabilmekte.  Bu yüzden, dünyada hemen hemen her yerde alkol tüketim yaşı, kullanma alanı, satış saatleri bakımından regüle ediliyor. Ayrıca, alkol ürünleri hem caydırma hem de kamu geliri elde etme amacıyla ortalamanın epeyce üstünde vergilendiriliyor.

Türkiye gibi halkının çoğunluğu Müslüman olan ve uzunca bir süredir muhafazakâr bir partinin iktidarda oturduğu bir ülkede alkolle ilgili düzenlemelerin Hristiyan nüfusun ağırlıkta olduğu ülkelerdekine nispetle biraz daha kısıtlayıcı olması beklenebilir ve normal karşılanabilir. Ancak, iktidarların alkol satış ve tüketimiyle ilgili sınırsız regülasyon yapma yetkisine sahip olması ve doğrudan doğruya veya dolaylı olarak alkol tüketimine bilfiil yasak getirmesi kabul edilemez.

Dindar Müslümanlar, tabiatıyla, alkolün haram ve bu yüzden de iğrenç bir şey olduğuna inanır, hiç kimsenin alkol tüketmemesini temenni eder. Fakat, Müslüman ülkelerde bile kimi insanlar hayatlarına tat ve renk katmanın bir yolu olarak düzenli biçimde veya arada sırada alkol tüketiyor olabilir. Başka bir deyişle bir ülkenin nüfusunun Müslüman olması orada otomatikman alkol tüketimini sıfırlayamaz.

İçkiyle ilgili regülasyonların genel olarak dinî değil seküler gerekçelere dayandırılması doğru ve yararlı olur. Dinî gerekçeler kullanmak bir dinî görüşün başka dinî veya seküler görüşlere empoze edilmesi anlamına gelir. Unutmayalım ki bir açık toplumda birbirinden farklı dinî inançlar ve iyi anlayışları bulunur ve bunların hiçbiri kamu otoriteleri tarafından diğerlerine tercih ve tüm topluma empoze edilemez.

Bu gerçeklerin ışığında bakıldığında ülkemizdeki mevcut alkol düzenlemesinde bazı problemlerin olduğu görülüyor. Alkollü içki reklamının tamamen yasaklanması yanlış. Televizyon gibi neredeyse tercih etmeyen insanları ve küçük çocukları bile alkol reklamlarına maruz bırakabilecek mecralarda bir kısıtlama düşünülebilirse de reklam yasağını gazete ve dergilere kadar genişletmek gereksiz. Satış saatlerine abartılı sınırlamalar getirilmesi de hatalı. Üstelik hem işlemesi zor hem de karaborsayı teşvik edebilecek bir yöntem. Genç nüfusun çok ve dolayısıyla her yerin okullarla dolu olduğu, çok sayıda caminin bulunduğu bir ülkede alkol satış yeri mesafesini yüz metre olarak belirlemek de birçok yerde içki satılamaması veya gizlice satılması sonucunu verebilmekte.

Sağlığa zararlı ve çeşitli negatif dışsallıklar yaratan alkolle ilgili düzenlemeler üzerinde bu kadar durmak yersiz bir hassasiyet sayılmamalı. Alkol hem dindar muhafazakârların tâbi tutulabileceği temel özgürlük testlerinden biri hem de, sevelim sevmeyelim, Müslüman ülkelerde özgürlüğün varlık veya yokluğunun bir nişanesi. Özgür insan içki içme veya içmeme şıklarından istediğini tercih etme ve tercihini uygulama hakkına sahip. İçmeyenin içmeye zorlanması da içenin içmemeye zorlanması da bir özgürlük ihlâli.  Özgürlükçü bir ülkede alkol tüketimi dinî değil seküler gerekçelerle regüle edilebilir, ancak, doğrudan veya dolaylı yollarla ortadan kaldırılamaz. Bunu yapmak özgürlüğe önemli bir darbe indirmek anlamına gelir.

Samimiyetle özgürlük isteyen herkese şu hatırlatılmalı: Şahsî özgürlüğün bir bedeli vardır ve bu bedel başkalarının bizimkilerle eşit özgürlüğüne saygı göstermektir. Dindarlar alkol kullanımıyla özgürlüğü boğma potansiyeline sahip bir savaşa girme tutkusundan vazgeçse ve onun yerine enerjilerini ve zekâlarını özgürlük ve demokrasiyi yaygınlaştıracak ve derinleştirecek reformlarla uğraşmaya hasretse memleket için de kendileri için de çok daha hayırlı bir iş yapmış olurlar.

Beğenilme Arzusunun Kamusallaştırılması

İnsan doğasını inceleyen bilim adamlarına göre “beğenilmek kabul görmek” önemli bir ihtiyaç. Farklı filozoflar “beğenilme arzusunu” farklı derecede ihtiyaçlar kategorisine yerleştirmekle birlikte “beğenilme arzusu” temel insanî bir ihtiyaç olarak kabul ediliyor.

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde üçüncü basamak ihtiyacı “ait olma, sevme-sevilme” ihtiyacı olarak sıralanmaktadır. Maslow’a göre, “beğenilme, gruba ait olma, kabul görme benimsenme” arzularını bu ihtiyaç basamağı temsil eder. İskoç filozof D. Hume ise, “ait olma, kabul görmeyi ve beğenilmeyi” insan davranışlarının temeli kabul eder ve insan eyleminin temelini bu kabul görme arzusunun belirlediğini söyler. İnsanların “beğenilme arzusuna” sahip oldukları bir gerçek, ister bebek olsun ister 90’lık profesör diğerlerinin takdirine önem verir. Beğenilme, kabul görme bireysel bir ihtiyaç, bu ihtiyacın tatmin edilmeye çalışılması normal bir durum. Buna mukabil, bazen bu arzu bir grup eylemine, sürekli bir tutum olma arzusuna dönüşüyor. Problem işte burada başlıyor, bireysel istekler, grup isteği, kollektif tutumlara, kamusal eylemlere ve kamusal politikalar oluşturma gayesi ile hareketlere dönüşüyor. Son zamanlarda yaşanan “şort giydi saldırdı, kıyafeti yüzünden işten atıldı vb.” olaylara sonra da olayı protesto eden eylemlere dikkatli bakmayı gerekli kılıyor. Genellikle, sağ ve sol kollektivistler kendi arzularının (beğenilerinin) kamusal bir boyut kazanmasını hatta daha da ileriye giderek kamusal bir karar (hukukî), kamusal politika olmasını istiyorlar.

Özellikle laik (çağdaş) yaşam savunucusu gruplar, estetik, güzellik vb. kavramları bol bol tüketiyorlar. Şort giydiği için bir adamın saldırısına maruz kalan kişinin giyim biçimini kutsallaştırıp, övülmesini, herhangi bir eleştiri konusu yapılmamasını istiyorlar. Bununla da yetinmiyor, saldırganın [saldırgan hak ihlâli yapmaktadır ve cezalandırılmalıdır] hiç ilgisi olmayan bir suçlama ile (uyduruk) tutuklanmasını da olağan buluyorlar. Bu adımlar da onları kesmiyor, günlük yaşamda, herhangi bir platformda (sosyal medya vb.) onların giyim, kuşam, saç, makyaj, dövme vb. kıyafet biçimlerinin eleştirilmesini istemiyorlar. Hele “günah, haram vb.” teolojik dayanaklı yargıları duymak istemiyorlar. İstiyorlar ki; onların seçimleri, tarzları, giyimleri, hep kabul görsün, beğenilsin farklı bir görüş dillendirilmesin. Kamuoyu onların istediği gibi düşünsün. Yani oların beğenilme arzusu tüm toplum tarafından kabul görsün, kamusallaşsın ve kamu politikası haline gelsin (yıllarca süren başörtüsü yasağı gibi).

Sağ kollektivistlerin bir kısmı da; beğenilme arzusunun sınırlarının kendileri tarafından çizilmesini istiyorlar. Özellikle kadın giysi biçimi ön planda tutuluyor, sonra da bu isteklerinin kamusal bir politika olması için çaba sarf ediyorlar. Onlara göre, bazım giyim tarzı “yasaklanmalı, cezalandırılmalı, gözlerden uzak olmalı vb.” Ama onların şu ana kadar elde ettiği kamusal kararlar laik, seküler grupların elde ettiği kazanımlar kadar değildir. Özetle kollektivist sağ ve sol gruplar kendilerine göre, “iyi, güzel, çağa uygun” yaşam biçimlerini diğerlerine dayatma konusunda çok hevesliler.

Bireyci liberal anlayış, tüm yaşam biçimlerine dolayısıyla tüm beğenilme, kabul görme arzularına engel teşkil etmeyen bir kamu politikasını doğru bulur. Bir grubun arzularını “makbul” diğer grubun arzularını “sakıncalı” bulup kamusal kararlar alınmasını yanlış bulur. İnsanların beğenilme arzusu insan doğasının bir parçasıdır, bu ihtiyacı tatmin etmeye çalışır, ama bunun bir kamusal politika olarak diğerlerine dayatılmasını istemek son derece yanlıştır.

Gelecek ay darbe olur mu?

FETÖ’cülerin yeni bir darbe girişiminde bulacaklarına dair iddialar gündemde. Gelecek ayın tarihini veren bile var.

Elbette uyanık olmak ve tedbiri elden bırakmamak gerek.

Ama sadece ordudaki Gülenist Çeteden kalan ve kendisini gizleyen unsurlara karşı değil; onlarla mücadelede “hükümetin yanında” görünen eski darbeci, ulusalcı, Kemalist unsurlara karşı da uyanık olmak gerek.

Çünkü bu iddialar doğru olabileceği gibi, bir grubun diğer grubu tehdit göstererek, devlette onlardan boşalan alana yerleşme ve hükümeti teslim alma stratejisinin göstergesi de olabilir.

Geçmişte “Cemaat”in bu yolu kullanarak nasıl meşruluk devşirdiğini unutmayalım. Bu kabusun nasıl başladığını, bütün bunların kimden kaçarken başımıza geldiğini de.

Hükümet, “biz sizi onlardan koruruz” diyerek korku veren eski müesses nizam unsurlarına karşı da uyanık olmak zorunda. Onların şerrinden kaçarken Cemaat’e yakalanmıştı; şimdi de şerrinden kaçtıkları aynı şekilde korku vererek onu kuşatıyor olabilir.

Absürt veya gerçekçi

Tekrar darbe öngörülerine dönelim. Ne olabilir mesela?
Atatürkçü laik kesimleri infiale sevk edecek vahim bir hadise tezgahlanır, FETÖ’cü unsurlar onu bahane ederek “Cumhuriyetin kazanımları veya “Atatürk Türkiye’si” diyenlerin desteğinde harekete geçirilir, bu kez darbenin az-çok bir tabanı da olur ve çete başladığını tamamlar mı?

Yoksa FETÖ’cüler darbeye girişir, onlara karşı ulusalcı, Atatürkçü unsurlar devreye girer, onları “bastırırken” ortaya çıkan kaotik ortamdan yararlanarak kendileri mi darbe yapar?

Hiçbir darbe senaryosunu “absürt” diye peşinen dışlamamamız gerektiğini 15 Temmuz gecesi gördük. Burası Bizans’ın devamı aynı zamanda ve herkes gerçek yüzüyle sahne almıyor. Bu yüzden de temkinli olmayı elden bırakmamalıyız.

Ama aynı temkinlilik, cemaziyelevvellerini bildiğimiz darbeci unsurlara karşı da temkinli olmayı ve onları evliya mertebesine yükseltmemeyi öğütlüyor.

Halihazırda yaşananlar

Gelecek ay darbe olur mu bilmem, ama hali hazırda can sıkıcı şeyler oluyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “at iziyle iti izinin birbirine karıştığını” söylüyor. Sahiden öyle.

Mücahit Küçükyılmaz da “operasyonlar bize döndü” derken haklı; bunu ben de Ak Parti tabanından pek çok isimden duyuyorum. “Bunun bizim operasyonumuz olduğundan emin olamıyorum” diyordu, geçenlerde konuştuğum hükümet çevresinden bir isim.

FETÖ Operasyonları yanlış yürütülüyor. Bu yapıyla alakası olmayan isimlerden çok fazla mağduriyet şikayeti var ve bu şikayetler Ak Parti tabanından, Eğitim-Sen’lilere, Milli Görüş geleneğinden gelenlere, HDP’lilere ve ülkücülere kadar uzanıyor.

Ve bütün bunlar olurken TV ekranları ve gazete manşetleri, kerameti kendinden menkul ulusalcılardan geçilmiyor. Sanki bu ülkede Kemalistler hiç darbe yapmamış, askeri vesayet ve darbe geleneğini onlarca yıl boyunca onlar yaşatmamış gibi kasıla kasıla konuşup, FETÖ’den hareketle din ve vicdan özgürlüğünü budayan eski devlet geleneğini temize çıkarmaya ve bugün için model göstermeye çalışıyorlar.

Ama bundan da ibaret değil.
En akıl dışı, en özgürlük karşıtı yorumlarıyla o isimler hükümete yakın medyada yer tutarken, Ali Bayramoğlu örneğinde, en zor zamanlarda doğru yerde durmuş isimler tek tek yerlerinden ediliyor.

Sahiden garip bir gidişat bu.

En sağlam sigorta

Darbe uyarısı her zaman önemlidir ve ciddiye alınmalıdır.
Ama bunu yaparken metaneti kaybedip, ifrat ve tefrite savrulup hata yapmamak kaydıyla.
Çünkü o hatalar, tam da korkulan kötülüğe hizmet edebilir.

Şükrü Hanioğlu’nun Sabah’taki “Öncelikli Sorun ve Geleceğimiz” başlıklı yazısı, ne yapmalı sorusuna cevap ararken kulak verilmesi gereken önemli bir uyarı olarak okunmalı.

15 Temmuz, herhangi bir darbe girişimine karşı en büyük sigortanın, toplumun bütün kesimlerinin anında bir refleksle dayanışma basiretini gösterebilmesi ve darbecileri yalnız bırakıp izole edebilmesi olduğunu gösterdi.

“Yenikapı Ruhu” darbelere karşı yakaladığımız en önemli ortak payda. Bu mutabakatı korumak ve derinleştirmek gerek.

Ve böyle zamanlarda iki düşünüp bir adım atmak gerek.
Zira yeniden darbe peşinde olanların görmek isteyeceği ülke, güven ilişkisinin tesis edildiği sükunet içindeki ülke olmayacaktır.

Serbestiyet, 29.09.2016

FETÖ ve liberaller

0

FETÖ’nün önemli bir yüzünün istihbarat örgütü gibi çalışmak olduğuna daha önceki yazılarımda dikkat çekmiştim. Bununla iç içe geçen, bunun bir gereği ve sonucu olan bir diğer özelliği de geniş cephe çalışması yapması. Yani devletin ve toplumun kendisi için önem taşıdığına inandığı hiçbir mevkiini ve kesimini tabiri caizse “boş bırakmaması”, onlara bir şekilde el atması, dergisinin işaret ettiği gibi “sızıntı” yapması…

FETÖ’nün devlet içindeki varlığı ve yapılanması hakkında her gün yeni bilgiler ortaya çıkıyor, ama toplum içindeki sızmaları ve operasyonları daha az ele alınıyor. Oysa FETÖ’yü daha iyi anlamak için toplum içinde ve çeşitli sivil toplum kesimleri ve kurumlarında neler yaptığını da açığa çıkartmak gerekir.

FETÖ sivil toplumla ve toplum kesimleriyle iki sebepten ilgilenmiş olabilir: 1) Kendisine doğrudan destek sağlamak ve 2) Kendisine zarar verebilecek veya faaliyetlerini zorlaştırabilecek oluşumları ve durumları engellemek.

FETÖ bu çerçevede ele atılmadık yer bırakmamış. Bizzat kurdukları yanında neredeyse her önemli sivil toplum kuruluşunda FETÖ uzantıları varmış. Bunlar arasında doğal olarak liberal sivil toplum kuruluşları ve çevreler de bulunuyor. (Liberal derken medyadaki popüler kullanımda liberal diye anılan veya liberalizmin muhalifleri tarafından liberal etiketi yapıştırılan, bazen “sol liberaller” denen, bana göre modernist seküler denmesi daha doğru olan kişileri kastetmiyorum. Onların durumu ayrı bir inceleme konusu. Liberal kişiler ve çevreler derken adıyla sanıyla liberal fikirlere sahip çıkan ve kendi kendilerini liberal diye adlandıranlara işaret ediyorum).

FETÖ liberallere niçin ilgi göstersin? Neticede liberaller Türkiye’de çok küçük bir grup teşkil ediyor. Kamuoyu oluşturmada etkileri yok denecek seviyede. Başka bir deyişle liberallerin insan gücü çok zayıf ve ellerindeki araçlar dikkate almaya değmeyecek kadar az. Buna rağmen, FETÖ’nün liberal çevrelerde bir varlık bulundurmaya ve liberal beşerî birikimi kendi lehine harekete geçirmeye yönelik teşebbüsleri olduğunu kuruluşundan beridir üyesi olduğum Liberal Düşünce Topluluğu’nda yaşadıklarımızdan biliyorum.

Evet, liberaller homojen bir bütün teşkil etmeyen minicik bir kesim ve toplumda etkileri sınırlı. Meselâ, liberaller ne entellektüel ne de siyasî gündemi belirlemeye ve/veya yönlendirmeye muktedirler. Bir partinin oy potansiyeline önemli bir etkide de bulunamazlar. Liberal grupların ve ellerinde bulundurdukları yayın organlarının (dergi, yayınevi, web sitesi vs.) sayısı da diğer ideolojik gruplarınkilerle karşılaştırılamayacak kadar az. Buna karşılık liberallerin seslendirdikleri fikirler güçlü ve uygarlık değerlerinin önemli bir bölümünü kapsıyor. FETÖ’nün ne liberal insan gücüne ne de liberallerin elindeki maddî araçlara ihtiyacı var.  İhtiyaç duyduğu şey oluşturduğu cephede liberallerin de yer alıyor görünmesi. Başka bir deyişle liberalleri yanında göstermek FETÖ açısından kendisini seçilmiş hükümete karşı açtığı savaşta Batı nezdinde haklı ve meşru göstermek açısından yararlı ve gerekliydi. Bu yüzden liberal kişilerle ve kesimlerle ilgilendi.

Aynı zamanda bir istihbarat örgütü hüviyetinde çalıştığı, mensupları gerçek kimliğini saklayabildiği, her ideolojik renge bürünebildiği, muhataplarının sahip olmadığı bilgilere ve büyük operasyon kabiliyetine sahip olduğu için FETÖ her kişi ve kesimi yanıltma gücüne sahipti. Liberaller bu tür saldırılara karşı başka bazı gruplardan daha az korunaklıydı.  Hem Türkiye’de liberallik yeni ve tecrübesi az olduğu için hem de liberallerin çoğu, menfaat ve güç ilişkilerini ihmâl ederek, biraz da naif bir şekilde, dünyayı daha ziyade -hatta sadece-  ilkeler açısından anlamaya, yorumlamaya çalışan saf ve iyi niyetli insanlar olduğu için bu böyleydi.

FETÖ, yine LDT’den biliyorum ki, bazı elemanlarını doğrudan doğruya liberal çevreleri izlemek, fişlemek ve manipüle etmek için görevlendirdi. Biz 2013 yılındaki polis-yargı darbe teşebbüsüne kadar onların Cemaat ile ilişkilerini bilir ama bulundukları yerlerde liberal fikirleri temsil eden insanlar olduklarını zannederdik. Böyle olmadığını acı tecrübelerle anladık. Açık cemaatçi tiplerden daha tehlikeli olanlar ise başka yerlerde de bulunan kripto tipler. Gerçek kimlikleri açık olmadığı için onların sadece liberal fikirlere bağlı olan ve hiçbir örgütsel yapılanmayla organik ilişkileri bulunmayan kimseler olduğunu zannediyorduk. Ama yaptıkları liberal fikirleri kendi pisliklerini örtmek için kullanmaya ve liberal kişi ve çevreleri FETÖ lehine kamuoyu oluşturulmasına katkı vermeleri için etkilemeye, yönlendirmeye çalışmak oldu.

Her ülke gibi bu ülkenin de, daha iyi bir geleceğe sahip olmak için, liberal fikirlere ihtiyacı var. Umarım ki liberal fikirlere ve değerlere gerçekten bağlı kişiler ve kesimler, geçmişte ne gibi yanlışlar yapmış olurlarsa olsunlar, süreçten ilerde çok işlerine yarayacak, daha az hata yapmalarına yardımcı olacak dersler öğrenmiş, fikirlerinde ve tarzlarında bu derslere dayanan tashihler yapmış olarak yollarına devam ederler.