Ana Sayfa Blog Sayfa 186

Küreselleşme nedir, ne değildir?

0

Küreselleşme, dünyada son zamanlarda yaşanan gelişmeleri açıklamak için sıkça kullanılan bir kavramdır. Bu gelişmelerin ekonomik, siyasi, sosyal, teknolojik ve kültürel boyutları olduğu için de küreselleşmenin tanımı ve anlamı kişiden kişiye göre farklılık gösterebilmektedir.[1]

Küreselleşme kavramı ile ilgili problem, bu kavramın “onlar” olduğu kadar “o” olmamasıdır. O, tek bir süreç olmayıp kimi zaman çakışan ve iç içe geçen, kimi zaman da birbiri ile çelişen ve karşıt olan bir süreçler kompleksidir.[2]

Küreselleşme kavramının net bir tanımının oturmamış olması, aslında çağımızın yeni terimlerinden biri olması ile de açıklanabilir. Bu kavram, sosyal bilimler açısından tam olarak bir kalıba, bir tanıma kavuşmak için çok gençtir.

Polonyalı filozof ve sosyolog Zygmunt Bauman, küreselleşmenin, yeryüzünün hemen hemen her alanındaki değişimi ifade etmek için kullanılan, “parolaya dönüşmüş moda bir deyim” olduğunu söylemiştir.[3]

Kavramın en genel tanımlarından biri; küreselleşmenin ülkeler arasında karşılıklı iletişim, etkileşim ve bağımlılığın artması, ekonomik, siyasî ve kültürel ilişkilerin yoğunlaşması ve ulusal sınırları aşan evrensel bir hukukun ve kamuoyunun oluşma süreci anlamına geldiği şeklindedir.[4]

Küreselleşme ile ilgili en çok tutulan tanımlardan birini, Japon yazar Kenichi Ohmae yapmıştır ve küreselleşmenin en kısa ve net haliyle “sınırsız dünya” anlamına geldiğini öne sürmüştür. Bu tanıma göre küreselleşme, basitçe, piyasanın ilkelerinin, siyasî ya da iktisadî herhangi bir sınır tanımadan daha geniş alanlarda hakimiyet sağlamasıdır. “Sınırsız Dünya” fikri ‘evrensel kapitalizm’ olarak da ifade edilmektedir.

Avusturya ekolünün önde gelen isimlerinden ekonomist, siyaset bilimci ve filozof Friedrich von Hayek, küreselleşmeyi; “genişle(til)miş düzen” (extended order) olarak adlandırmıştır.

Küreselleşmenin ne olduğu kadar ne olmadığı da önemlidir. Zira, küreselleşme eleştirilerinin çoğu küreselleşme bağlamından kopuk bir şekilde yapılmaktadır. Kollektivist yaklaşımlarla küreselleşme günah keçisi ilan edilmekte ve emperyalizm ile karıştırılmaktadır. Güçlü devletlerin emperyalist, saldırgan politikaları ile küreselleşme bir tutulmamalıdır. Aksi halde yapılan tespitler, yorumlar ve eleştiriler isabetsiz olacaktır.

[1] Duygu Dumanlı Kürkçü, “Küreselleşme Kavramı ve Küreselleşmeye Yönelik Yaklaşımlar”, DergiPark, Cilt: 3 Sayı: 2

[2] Andrew Heywood, Siyaset, Adres Yayınları, Ankara: 2015, s.189.

[3] Zygmunt Bauman, Küreselleşme:  Toplumsal Sonuçları, Ayrıntı Yayınları, İstanbul : 1999, s.7.

[4] Atilla Yayla, Siyasi Düşünce Sözlüğü, Adres Yayınları, Ankara: 2011, s.79

Çevreci felaket tellallığı

Çevrecilik, tabiatı korumaya çalışmak anlamına geldiği ölçüde, asil ve anlamlı bir duruş. İçinde yaşadığımız eko-sistemin temel dinamiklerinin onarılamaz biçimde tahrip olması beşeriyetin bekasını tehlikeye sokar. Ancak, eko-sistemimizin yaşamaya uygunluğunu koruması bir yandan insanın kontrolü altında olmayan tabiat şartlarına, bir yandan da insanın faaliyetlerine bağlı.

Çevrecilik hareketi 1960’larda hızlandı ve güçlenerek zamanımıza ulaştı. Temel vurgusu, çevreyi korumak için insanın üretim ve tüketim (ve hatta üreme) faaliyetlerinin gözetlenmesi, düzenlenmesi, sınırlanması ve engellenmesi. Çevreci hareket içinde ılımlı denebilecek akımlar yanında, insanı dünyadaki herhangi bir canlı seviyesinde gören ve insanın dünya üzerindeki “hegemonyasının” sona erdirilmesini talep eden radikal akımlar da var.

Çevreci hareketlerin bazıları tezlerini bilimsel olarak ispatlamaya ve insanları ikna etmeye çalışmakta. Böylece ciddî ve dikkate almaya değer çalışmalar ortaya çıkmakta. Diğer bazı çevreci hareketler ise insanları korkuya, paniğe itecek dehşet ve kıyamet senaryoları geliştirmek suretiyle mesafe almaya gayret etmekte.

Bu çizgideki kişiler ve gruplar bir anlamda felaket tellallığı yapıyor. Felaket senaryolarını kitaplarda (ve filmlerde) hikâye ediyor. Bu doğrultuda epeyce geniş bir külliyat ortaya çıktığı söylenebilir. Bir süre önce bu senaryoları/kitapları ele alıp değerlendiren ilginç bir kitap yayınladı. Kitabın yazarı Ronald Bailey, adı Kıyametin Sonu, yayıncısı ABD’de Cato Institute.

Çalışma R. Carson’un Silent Spring’inden (Sessiz Bahar) Roma Kulübü’nün The Limits to Growth’una (Büyümenin Sınırları) kadar yakında gerçekleşecek çevre kıyametleri kehanetinde bulunan kitapların/yazarların izini sürüyor. Aradan yirmi yıl geçtikten sonra beşeriyetin yaşamaya devam ettiğine, uygarlığın çökmediğine, yani kehanetlerin boşa çıktığına işaret ediyor.

Çevre kıyameti kitaplarının en iyi bilinenlerinden biri Stanford Üniversitesi’nden biyolog P. Ehrlich’ın 1968’de bestseller olan Population Bomb’uydu (Nüfus Bombası). Ehrlich sınırlanmayan nüfus artışının birkaç yıl içinde yiyecek arzını aşacağını ileri sürdü. Ona göre, tüm insanlığı besleme mücadelesi kaybedilmişti, 1970’lerde dünya kıtlıklarla karşılaşacak ve milyonlarca insan açlıktan ölecekti. Yazar artan nüfustan öylesine tedirgindi ki, insanlığı büyüyen bir kanserli ura benzetti. Ancak, Ehrlich’in kehanetleri gerçekleşmedi. Bugün daha çok sayıda insan daha iyi besleniyor.

Gerek Ehrlich gerekse aynı kafadaki diğerleri neden böyle abartılı ve zayıf temelli kehanetler yapmaya girişiyor? R. Bailey’e göre bunun ana sebebi insan zekâsını ve yaratıcılığını hafife almaları. Yazarın ifadesiyle, insanlar meradaki otları tüketip ölümü bekleyen ceylan topluluğu değil. İnsanlar daima daha fazla yiyecek üretmenin yollarını aradı. Bitki yetiştirmedeki gelişmeler bir Yeşil Devrim ortaya çıkardı ve yiyecek üretimi katlanarak arttı.

R. Bailey’e göre benzer bir durum diğer ekolojik alanlarda da söz konusu. ABD’de kanser oranları düşüyor. Gittikçe daha fazla toprak tarıma kazandırılıyor. Artan zenginlik kirlenmeyi azaltıyor. Temiz enerjinin maliyeti yakında fosil yakıtın maliyetinin altına düşecek. Bu gelişmelerin hızlanarak sürmesi insanın dünyadan elini eteğini çekmesini değil onunla daha çok hemhâl olmasını gerektiriyor. Buna rağmen, radikal çevreci ideologlar kıyamet hikâyeleri anlatmayı sürdürüyor. Bunun sebebi hem psikolojik hem politik. İnsanlar iyi haberleri dikkate almayıp kötü haberlere inanma eğilimine sahip. Çevre meseleleriyle ilgili bilimler tepeden tırnağa politize. Birçok çevreci hareket hırslı bir menfaat grubuna dönüşmüş durumda.

Bu yazıyı ihtiyatsızlık telkini yapmadan bitirmekte fayda var. İnsanlık 21. Yüzyıl’da –iklim değişikliği gibi- büyük çevre sorunlarıyla karşı karşıya. Ancak, felaket tellallarının çözüm önerileriyle bu sorunların üstesinden gelemeyiz. Yapmamız gereken şey, insan zekâsını ve yaratıcılığını daha çok devreye sokmak.

İdam bir çözüm mü?

Geride bıraktığımız günlerde anayasa tartışmaları bağlamında iki önemli konu gündeme geldi; vatandaşlıktan çıkarma ve idam. “Vatandaşlıktan çıkarma” oldukça ucu açık, nereye çeksen oraya gelebilecek, tehlikeli bir tartışma konusu. Vatandaşlık doğuştan gelen bir haktır. Hiçbir suretle devletler insanları vatandaşlıktan atamamalı, sadece isteyen vatandaşlıktan çıkabilmelidir.

Etyen Mahçupyan, Yüzyıllık Parantez kitabında “Modern çağda kimliği olmayan birey, yiyeceği içeceği olup da evi olmayan insan gibidir” der. Bir insanı vatandaşlıktan çıkarıp kimliksiz bırakmak, o insanı dünyada var olan bütün insan haklarından mahrum bırakmak anlamına da gelir.

Bu ve bunun gibi ucu açık anayasa maddeleri, kanun ve yönetmeliklerden yakın tarihte en çok muhafazakâr & dindar kesim zarar gördü. Hatırlayın, laikliğe aykırı olma, irtica tehlikesi gibi deli saçması sebeplerden dolayı başörtülü kadınlar kamusal hayatın dışına itilmeye çalışıldı. Söylediği şarkılar yüzünden Ahmet Kaya linç edildi, okuduğu şiirler yüzünden şu anki Cumhurbaşkanı Erdoğan zamanında hapse girdi.

İdam meselesine gelince, ülkede ne zaman bir olay olsa idamın gündeme gelmesi, ne zaman bir kötü haber alsak herkesin idam istemesi, idamın sihirli bir formül gibi lanse edilmesi garip. Garip, çünkü dünya üzerindeki farklı ülkelerde idamın kaldırılması/geri getirilmesi durumlarında suç oranlarında gözle görülür bir farklılık oluşmadığı gerçeği ortada duruyor.

Tabloda ABD’de idam cezasına izin veren eyaletler koyu yeşille, vermeyen eyaletler açık yeşille gösterilmiştir.  Çubukların yüksekliği, cinayet suçu oranlarını göstermektedir. Görülebileceği gibi, her sene, idam cezası olmayan eyaletlerdeki cinayet oranları, olanlardan dikkate değer miktarda düşüktür.
(Tabloda ABD’de idam cezasına izin veren eyaletler koyu yeşille, vermeyen eyaletler açık yeşille gösterilmiştir. Çubukların yüksekliği, cinayet suçu oranlarını göstermektedir. Görülebileceği gibi, her sene, idam cezası olmayan eyaletlerdeki cinayet oranları, olanlardan dikkate değer miktarda düşüktür.)

 

İdam cezası, 15 Temmuz  darbe girişimi  sonrasında tekrar gündeme geldi. Halkın idamın geri gelmesi konusundaki talebi, ilk defa 15 Temmuz sonrasındaki demokrasi nöbetlerinde böylesine yüksek bir seviyeye ulaştı. İdam cezasını talep etmek, kötü yönlendirilmiş öfkenin bir sonucudur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümet temsilcileri de bu talebi görmezden gelemeyeceklerini belirten açıklamalarda bulundular. Bununla birlikte Türkiye’de idam geri gelir mi sorusu akıllarda soru işareti oluşturmaya başladı. Son olarak atılan adımlar ve yapılan açıklamalar idam konusunun meclise taşınacağını gösteriyor.

Ülke genelinde hukuka inanç toplumun her kesiminde çok sıkıntılı. Yargıdaki birçok insan FETÖ’ye hizmet etmekten dolayı görevden atıldı. Tespit edilemeyen, gözden kaçanlar da elbette vardır. Böyle bir ortamda vatandaşlıktan çıkartma, idam gibi hayatî öneme sahip konuların tartışılması zaten başlı başına bir problem.

Ben işlenen suç her ne olursa olsun idamın geri gelmesinin yanlış olacağını düşünüyorum. İdamın bir ceza türü olduğuna, geri gelmesi halinde suçların azalacağına inanmıyorum. Bir bireyin hayatına idam kararı vererek son verdirebilirsiniz fakat ona, masumluğu anlaşıldığında tekrar can veremezsiniz.

Ergenekon ve Balyoz gibi davalar süresince idam cezası yürürlükte olsaydı büyük ihtimalle FETÖ, birçok masumu sallandıracaktı. Tıpkı hapislere tıktığı gibi… Yarın da böyle bir şeyle karşılaşmayacağımızın garantisi yok. Bu yüzden idamı da vatandaşlıktan çıkarmayı da tartışmanın zamanı değil.

İktisadî bakışta yanılgıların kaynakları

Büyük filozof F. A. Hayek 1974’te iktisatta Nobel ödülünü alma töreninde yaptığı konuşmada iktisatçılara Nobel ödülünün verilmesini doğru bulmadığını söyledi. Bu ödülün sosyal bilimci olan iktisatçılara, fen bilimcilerinden farklı olarak, kamu politikalarını etkilemede sahip olunmaması gereken bir güç bahşettiğine işaret etti. İktisatçıların benimsenmesine sebep olduğu yanlış iktisat politikalarının insanlığa neredeyse tabiî afetler kadar, hatta daha da fazla zarar verebileceğine dikkat çekti.

Ülkelerin iktisadî gelişme serüvenleri ve somut iktisat politikalarının karşılaştırmalı sonuçları Hayek’i doğruluyor. Ancak, bu açıdan durum şimdi daha kötü; çünkü, iletişim araçlarının gelişip çeşitlenmesine paralel olarak, yanlış iktisadî politikalarla ilgili olumlu görüşler ortalama halk tabakaları arasında da yaygınlaştı. Bunun sonuçlarından biri yanlışların ve yanılgıların etki alanının genişlemesiydi. Şüphe yok ki, demokratik sistemin işleme biçimi de yanlışların iktisat politikalarına yön vermesini kolaylaştırdı.

İktisadî düşünce tarihinde kuvvetli ve açık üslûp sahibi yazarlar var. Bu yazarlar, iktisadî meseleleri teknik jargona ve matematik formüllerine boğmayan yazılarıyla geniş kitlelere ulaştı. Kuvvetli kalemleri olan bu yazarların en ilginçlerinden biri 19. Yüzyıl’da yaşayan gazeteci ve siyasetçi Fransız Frederic Bastiat. Bir diğeri, 20. Yüzyıl’da yaşayan Henry Hazlitt. Bastiat ve Hazlitt, arkalarında, araya ne kadar zaman girerse girsin asla eskimeyecek ve insanların ufkunu açacak yazılar, denemeler bıraktı.

Hazlitt Economics in One Lesson (Bir Derste İktisat) adlı (bu yıl Say Yayınları tarafından Türkçesi yayınlanan) kitabının başlarında popüler iktisadî düşüncedeki ana yanlışlıklara işaret eder. Hazlitt’e göre iktisatta meselâ fizikte, tıpta veya matematikte olduğundan daha fazla fikir farklılığının doğmasının sebebi, görüşlerin sahibi her grubun başka grupların menfaatleriyle çelişen menfaatlerinin olmasıdır. Bazı iktisat politikaları uzun vadede tüm kamuya yarar sağlayacakken, diğer bazı iktisat politikaları sadece belli bir gruba, diğer grupların menfaatleri pahasına, fayda sağlayacaktır. Bu, söz konusu grubu gayet etkili ve ısrarlı bir şekilde kendi tezlerini ifade etmeye teşvik edecektir. Grup, en parlak beyinleri kendi çıkarları istikametinde seferber etmeye çalışacaktır. Yanılgıların ilk sebebi budur.

İkinci bir yanılgı kaynağı, insanların belli bir iktisat politikasının yalnızca kısa vadeli ve tek bir grup üzerindeki etkilerini görmeye fakat bu politikanın tüm gruplar üzerindeki ve uzun vadede ortaya çıkacak etkilerini görmemeye yahut ihmâl etmeye meyletmeleridir. Hazlitt’e göre bu noktada iyi iktisatçı ile kötü iktisatçı arasındaki fark ortaya çıkmaktadır. Kötü iktisatçı göze hemen çarpana bakar; iyi iktisatçı onun ötesine bakar. Kötü iktisatçı politikaların yalnızca doğrudan sonuçlarına bakar; iyi iktisatçı daha uzak mesafedeki ve daha dolaylı sonuçlara bakar. Kötü iktisatçı yalnızca iktisat politikasının belli bir grup üzerindeki etkisine bakar; iyi iktisatçı politikanın tüm gruplar üzerindeki etkisinin ne olacağına bakar.

Hazlitt’e göre bu ayrım günlük hayatta da aşikârdır. Her insan hayatındaki tedbirsizliğin, aşırılığın kendisine pahalıya mal olacağını tecrübeyle bilir. Reşit olmayan çocuklar bile bu yetiye sahiptir. Fakat, iktisat politikalarına gelince durum değişir. Meselâ, parlak iktisatçılar olarak görülen ve ulusal ölçekte tasarrufu caydırıp harcamayı özendirmenin ekonomik kurtuluş yolu olduğunu söyleyen kimseler var. Bunlar, önerilerinin muhtemel kötü sonuçları kendilerine anlatıldığında, “uzun vadede hepimiz ölüyüz” diyerek kaçamak cevaplar verebiliyor. Ne yazık ki, insanlar bugün yaşanan ekonomik sıkıntıların daha önceki zamanlarda uygulanan yanlış politikaların sonucu olduğunu kavramıyor.  Bazı ekonomi politikalarının zararlı sonuçları birkaç ay içinde kendini gösterebilecekken, diğer bazı sonuçların ortaya çıkması yıllar alabilir. Her hâlükârda, yanlış politikalar mutlaka zarara yol açacaktır. Hazlitt’in deyişiyle, bu, yumurtadaki civciv, tohumdaki çiçek kadar gerçektir.

Yanlış ekonomi politikalarının hayata aktarılmasından nasıl kaçınabiliriz? Bunun başlıca yolu, daha kaliteli iktisatçılara güvenmek, onlara daha fazla güç ve yetki vermek değil, sıradan insanlara itimat etmek ve insanların ekonomik özgürlük alanını keyfî biçimde daraltmamaktır. Tecrübe ve mikro ölçekli akıl kullanma çabaları makul süre içinde mutlaka iyi sonuçlar verecektir. Gel gör ki bugün bu gerçeği en zor kabul ettirebileceğimiz tabaka profesyonel iktisatçılar sınıfıdır. Allah her ülkeyi ve dünyamızı bu tür iktisatçıların şerrinden korusun desek, insanlık için gerçekten çok iyi dua etmiş oluruz.

Sonbahar Yorgunluğu – Sonbahar-Kış Depresyonlarının ve Panik Atakların Doğal Uygulamalarla Tedavisi

0

Yazın bittiği ve yaprakların düşmeye başladığı bu sonbahar günlerinde bir çoğumuz sabahları ya erkenden uyanıyor ya da yataktan kalkmak istemiyoruz.

Kendimizi yorgun, bitkin, keyifsiz hissedebiliriz. Tembellik diye adlandırabileceğimiz bir hal yaşarız. İşe gitmek, okula gitmek zor gelebilir. Tatlı ve yemeklere aşırı düşkünlük başlar. Kimimizde de iştahta azalma ve kilo kaybı başlar. Cinsel isteğimiz azalabilir. Sabrımız azalarak daha gergin ve sinirli olabiliriz…

Depresyon- panik atak geçirenler, manik-depresifler sonbaharla birlikte bir sarsıntı yaşarlar. Şikâyetler artmaya ve sonbaharın tadını kaçırmaya başlar.

Peki ne oluyor da bazılarımız için sonbahar bir gerileme, mutsuzluk sebebi olabiliyor? Hatta mevsimsel depresyon yaşayan hastaların çoğu güneşin doğuşunu ve etrafı aydınlatmasını istemez, rahatsız olur. Birçoğu perdelerini çekip yatağında uyumayı tercih eder.

Vücudun biyolojik saati vardır. Yeni durumlara uyumumuzu ayarlar. Bu ayarı daha çok proteinler, vitaminler, mineraller, hormonlar, güneş ışınları ve uyku ile yapar.

Genetik olarak ya biyolojik saatte problem olabilir ya biyolojik saatimizin bakımını yapamıyoruzdur, ya da her ikisinde de sorun vardır.

Genetiğimizi kısa vadede düzeltme imkânı olmadığına göre, “saatimizin bakımına” özen göstermeliyiz.

Doğal yollarla neler yapabiliriz?

Sonbahar yorgunluğunu –depresyonu ve panik atakları nasıl atlatabiliriz?

Pek tabiî ki; bu önerilerimiz, özellikle kimyasal ilaç kullanmak istemeyen, kimyasal ilaçların aşırı yan etki yaptığı kişileri daha çok ilgilendirmektedir. Mevcut tedavisine ilave olarak neleri kullanabileceğini mutlaka doktoruna danışmalıdır. Halk arasında “Bitkisel ilaç”ların yan etkisi olmadığı gibi YANLIŞ bir inanç vardır. Bitkisel her ürün mutlaka bu konuda uzman insanların önerisi ile alınmalıdır… Doğal yollardan sonbahar, kış yorgunluğu; depresyon ve panik ataklarla nasıl mücadele etmemiz gerektiğinin “on altın” kuralını vereceğim.

DOĞAL ON ALTIN KURAL:

1- Pozitif düşünce ve kararlılık.

2- Doğanın kanunlarına ve genel haline uyum gösterme, doğanın önemli bir parçası bilinciyle hareket etmek.

3- Dengeli, düzenli beslenme yanı sıra; biyolojik saatin sonbahar-kış bakımını gerçekleştirecek yiyecek içeceklere dikkat etmek.

4-Düzenli egzersiz, hareketlilik.

5- Sonbahar-Kış gelmeden önce sonbahar ve kışla ilgili önemli planlar yapmak, hedefler koymak bu amaçla arkadaş grupları oluşturmak.

6-Tembel, miskin, bezgin, mutsuz ve bağımlılık davranışları olan arkadaşlardan uzak durmak.

7- Mizahla ilgilenmek, mutlaka gülebilmek, gülemiyorsak onu öğrenmek.

8- Aile değerlerini önemsemek ve iyi bir aile ortamı oluşturmak.

9- Hangi işte olursa olsun işini önemseme; işin hakkını vermek.

10-Temel insani değerlere sahip olma, kişilikli, nitelikli insan olmak.

Şimdi bu kuralları, önerileri daha detaylı açıklayalım.

DOĞAL ON ALTIN KURALIN AÇILIMI:

1- Pozitif Düşünce ve Kararlılık

Pozitif düşünce “güzel görmek, güzel düşünmek ve hayattan zevk almasını bilmektir.’’

Yağmur yağdığında “ıslandım, üşüdüm” yerine “doğanın ve hayatın suya ihtiyacı vardı; bitkiler ve hayvanlar canlanacak tabiat temizlenecek”  diye düşünebilmektir. Bir sağlık sorunumuz yoksa yağmur altında, toprağın, çimin kokusun hissederek yürümenin romantizmini yaşayabiliriz.

Yaşadığımız ve gördüğümüz durumların değil, onlara verdiğimiz anlamların bizi etkilediğini bilmektir.

Olaylara çok eksenli bakmak, alternatifli düşünmek, nedenlere takılmaktan ziyade çözüm odaklı düşünmektir.

Çaresi ve çözümü olan konularda asla yılgınlığa kapılmamak; çaresiz ve çözümsüz konuları ’kulak arkası’ yapmaktır.

Yaşamın zıtlıkların bileşkesi olduğunu unutmamaktır. (Güzelle-çirkin, iyiyle-kötü, aydınlıkla-karanlık, mutlulukla-mutsuzluk gibi)

Yaşadığımız her olayda, “bunun bana vermek istediği mesaj nedir?’’ sorusuna cevap bulmaktır.

İnsanın ‘’beşer olduğunu ve şaşabileceğini bilmek ve kusursuz dost isteyenin dostsuz kalabileceğini bilmektir.

Hem kendimize hem de diğer insanlara hoş görülü ve bağışlayıcı olmaktır.

Geçmişe takılıp bugünü ve yarını karartmamaktır.

Elimizde olmayanlarla mutsuz olacağımıza elimizde olanlarla mutlu olmayı bilmektir.

2- Doğanın Kanunlarına Uyum Göstermek ve Doğanın Bir Parçası Olma Bilinciyle Hareket Etmek

Doğayla bütünleşmek doğayı anlamak ve onun bir parçası olarak yaşamak gerekir. Ona yabancılaşmak, yalnızlığı getirir.

Doğada olan birçok element, vitamin, mineral atomlar insanda da vardır.

Dünyanın üçte ikisi sudur, insan bedeninin de üçte ikisi sudur.

İnsanoğlu atmosferdeki, gökyüzündeki her fiziksel, kimyasal değişimlerden etkilenir. Dolayısıyla sonbaharla birlikte doğadaki değişime biz de uyum göstermeli kendimizi bu mevsimin şartlarına göre organize etmeliyiz. Yaprak dökümü bizde “hazanı” çağrıştırır. Bu hüznü ve ayrılıkları hissetmemek için sonbahar ve kış mevsiminin bitkileriyle yaşama tutunmalıyız.

Bahçemize, balkonumuza, evimize, işyerimize mutlaka birkaç sonbahar-kış bitki, çiçeği ekmeli ve onun bakımını yaparak adım, adım büyümesini izlemeliyiz.

Doğadaki tozu, kiri temizleyen ve bizler için bol oksijen üreten yeşil doğayı korumalı ve bindiğimiz dalı kesmemeliyiz… Çöplerimizi çöp kutuları dışında başka bir yere ASLA atmamalıyız. Görüntü ve ses kirliliğinin beynimizde nahoş hisler uyandırıp stres hormonlarını artırdığını unutmayalım.

İnsan elinin değmediği doğa parçalarını çok temiz, düzenli, estetik, güzel kokulu ve dinlendirici olduğunu aklımızdan çıkarmayalım. Bu doğaya uyumlu, entegre yaşamanın yollarını bulalım. Doğayı kendi kısa vadeli büyüme hırslarımıza, egoizmimize kurban etmeyelim. Mutluluğumuz doğayla iç içe olmaktan geçmektedir.

Sanayi ve endüstri atıklarıyla güzelim göl, nehir ve denizlerimizi; havamızı kirletmeyelim.

Yine insan elinin değmediği tabiata bakarsak; yeşilin hâkim olduğu, pırıl pırıl mavi-beyaz gökyüzünün bizi kucakladığı ve sularımızın bizi dinginleştiren o mavisi hâkimdir. Bizler de bu doğallığın bir parçası olmalıyız…

Eğer bahçemiz varsa veya evimizde bakabiliyorsak bir kedi, köpek veya başka bir hayvan bakabiliriz. Bu bizim doğaya uyumumuzu ve sevgimizi artıracaktır…

Bitki ve hayvan bakımı ve sevgisi bizi yalnızlıktan kurtarır, doğayla kucaklaştırır. Sık sık doğaya çıkmamızı teşvik eder. Böylece güzel hava, yeşil doğa ve mavi suları koruma içgüdümüz gelişir. Beynimizdeki mutluluk hormonları serotonin, endorfinin salgısı artar. Sonbahar yorgunluğu ve depresyonunu onunla kucaklaşarak atlatabiliriz.

3- Dengeli Ve Düzenli Beslenmek, Biyolojik Saatimizin Sonbahar –Kış Bakımını Yaptırmak

İnsanın en temel ihtiyacı beslenmektir. Vücut makinasının çalışabilmesi için günlük 1800-2200 kalori arası temel gıdaya ihtiyacı vardır. (son günlerde 1600 kaloriye çekenler de var) Vücudumuzun protein, yağ, karbonhidrat, su, vitamin ve minerallere belli oranlarda ihtiyacı vardır.

Özellikle yaşadığımız iklimde ve coğrafyada ne tür gıdalar varsa onları mevsiminde tüketmeliyiz.

 

Mevsimsel beslenme, doğaya uyumlu beslenmedir.

Doğada “’tesadüfe tesadüf” edilmez, hiçbir şey anlamsız ve önemsiz değildir. İnsanların ve diğer canlıların neye ihtiyacı varsa, o mevsimde o sebzeyi, meyveyi vs. bulabilirsiniz.

Asla tek düze belli gıdalarla sınırlı kalmayalım. Sonbaharla birlikte bol bol pırasa yiyelim. Pırasa magnezyum içerdiği için; yorgunluğa, dalgınlığa, sinir sisteminin iyi çalışmasına iyi gelir. İçerdiği B 6 ve folik asit sayesinde; hem kansızlığa hem de depresyona iyi gelen ıspanak ı hafta da iki üç gün mutlaka buharda pişirerek soframızdan eksik etmeyelim. Her gün bir adet muz yiyip mutluluk hormonlarımızı güçlendirelim. Haftada iki üç sefer toplam 100 gram Bitter çikolatayı da unutmayalım…

Yine her gün bir yemek kaşığı keten tohumu yiyerek fazla kolesterolümüzü atıp, damarlarımızın akışkanlığını artıralım. Bağırsaklarımızın sağlıklı çalışmasını sağlayalım ve içerdiği omega 3 yağ asidi sayesinde beynimizi güçlendirelim. Keten tohumunu yoğurtla karıştırıp yersek aynı zamanda magnezyum da almış oluruz…

Sonbahar ve kış ülkemizde balık açısından bir cennet gibidir. Maalesef bu cenneti keşfedemedik ve önemini anlayamadık… Protein ve faydalı yağlarıyla hem besleyici hem de sağlıklı yaşama katkı sunmaktadır. Bol bol tüketmeliyiz. Özellikle somon beyin sağlığımız için son derece faydalıdır. Depresyona eğilimi olanlar balığı sofrasından eksik etmemeliler… Deniz ürünleri içerdikleri zengin Çinko sayesinde hem bağışıklık sistemine destek sağlar hem de, cinsel aktiviteyi canlandırır.

Depresyonlu insanların bağışıklık sistemi zayıftır. Kış enfeksiyonlarına karşı direnç düşer. Bunu da önlemenin yolu; her gün bir çay kaşığı Çörekotunu hakiki balla karıştırıp yemektir. Alerjisi olan ve bağışıklık sistemi zayıf olan insanlar çörekotu ve hakiki balı her gün bir çay kaşığı yiyebilirler.

Ülkemizde Çörekotu konusunda bilimsel çalışmaları olan Sayın Prof. Dr. Adile Çevikbaş hanımefendinin Marmara Üniversitesindeki çalışmaları çörekotunun “her derde deva” olduğu yönündedir… Depresyona bağlı direnç düşüklüğünü yenmenin bir yolu da her gün iki fincan ekinezya çayı içmektir. Ekinezya; T lenfositlerini, makrofajları aktive eder. İmmunotoniktir. Kış aylarında üst solunum yolları enfeksiyonlarına karşı direncimizi artırır. Kronik yorgunlukta yorgunluk hissini azaltır.

Sonbahardaki yorgunluk ve miskinliğimizi atabilmek için uyarıya ihtiyacımız vardır. Meyankökü kronik yorgunluk ve halsizliğe iyi gelir. Aktarlardan alınabileceği gibi hazır sallama çayları da vardır. Güneydoğu illerimizde meyankökü şerbetleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Tansiyonu düşük olanlara faydalıdır. Yüksek tansiyonlular meyankökünü kullanmasınlar. Ayrıca kortizol düzeyi yüksek olan depresyon hastalarının da meyankökünü kullanması doğru değildir.

Zihinsel bulanıklık, konsantrasyon güçlüğü, unutkanlık yorgunluk ve enerji azalması gibi sonbahar depresyonlarında bizi canlandıracak, dikkat ve hafızamızı güçlendirecek bitki çaylarını öneriyorum. Sabahları kahvaltıda Ginseng içeren bitki çayları içelim. Ginseng; organizmanın strese karşı hem fiziksel hem de ruhsal direncini artırır. İçerdiği “ginseroside” aracılığıyla depresyon tedavisinde yardımcı ve de depresyona bağlı cinsel isteksizliği giderici fonksiyonu vardır. Yine depresyona bağlı sindirim sistemi problemlerine ve menopozla birlikte olan depresyonlardaki ateş basmalarına da iyi gelir.

 

Gün içerisinde içilebilecek bir diğer bitki çayı Ginko Biloba içeren çaylardır. Uzakdoğuda tıbbî tedavilerde kullanılan ginko; beyindeki kan dolaşımını hızlandırarak, hafızanın güçlenmesine, dikkatin artmasına yarar. Yaşlanmayı geciktirdiği bilinmektedir. Vücuttaki kan dolaşımını da artırdığı için oksijenin hücrelere daha fazla temasını sağlar. Zindelik verir. Cinselliğe olumlu katkısı vardır.

Mate (Paraguay çayı) ve Yeşil Çay da gün içerisinde içilmelidir. Bu çaylarda hem antioksidan hem de sinir sistemini olumlu etkileyen çaylardır. Aynı zamanda kan yağlarını eritici özellikleri vardır. Depresyondan dolayı iştahı çok açılanlar, yemeklerden yarım saat önce mate çayıyla ıhlamuru karıştırıp içerlerse iştahları azalır.

Gece depresyona bağlı uykusuzluk çekenlere, sıkıntı ve gerilim yaşayanlara, panik atak geçirenlere melisa, papatya, Relax isimli çayları öneriyorum. Relaxı bulamayanlar Kediotu Kökü bitkisini aktardan alıp, melisa, nane, Lavanta çiçeği ile karıştırıp içebilirler.

Yine kuşburnu çayı içerek C vitamini deposundan yararlanıp direncimizi artıralım. Bitki çayları günlük toplam üç fincanı geçmemelidir.

Kepekli ekmek, kahverengi pirinç, yeşil yapraklı sebze ve meyveleri yiyerek B vitaminlerini bolca alalım. B vitaminleri sonbahar ve kış yorgunluğuna, depresyonuna karşı sinir sistemini güçlü kılar ve zindelik verir. Hanımlarda adet öncesi gerginliği giderir.

Günde bir iki havuç yiyip gözlerimizdeki canlılığı artıralım, hem de hasar gören hücrelerimizin tamiratına yardımcı olalım. Havuç erken yaşlanmayı önler, birçok kanserin gelişmesini önler. Fazla kolesterolü düşürür.

4- Düzenli Egzersiz ve Hareketlilik

Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar vasıtalara yapışık bir yaşam sürdürmektedir. Buna karşı pratik öneriler:

– Aracınızı iki üç durak geriye, ileriye park ederek yürüyün.

– Toplu taşıma ile işinize gidiyorsanız aynı şeyi sizde yapabilirsiniz.

– İşyeriniz, eviniz asansörlü ise kullanmayın, merdivenleri kullanın. Eğer 4-5 kattan yüksek binalarda yaşıyor veya çalışıyorsanız, yarısını yürüyerek, yarısını asansörle çıkıp inin.

– İşyerinizde hep oturarak çalışıyorsanız, saatte bir yerinizden kalkın ve odanızda dolaşın. Dizlerinizi kırarak, çömelip kalkın. Kendi çayınızı, yemeğinizi kendiniz alın. Odanızda yemeyin, mutfağa ya da başka bir odaya gidip orada yiyin.

– Haftada 3 gün mutlaka 45 dakikalık yürüyüş yapın. İmkânınız varsa bunu deniz kenarında yapın çünkü oksijenin en yoğun olduğu “ozon” deniz kıyılarında bulunmaktadır. Eğer yeşil alanları tercih ediyorsanız birazcık yüksek yerleri seçin. Çünkü orada da ozon yoğundur.

Ozon kandaki zararlı atıkları yok eden, kanı oksijenle temizleyen, hücreleri yenileyen antioksidan bir oksijen molekülüdür. (O3)

– İmkânı olanlar ve zamanı olmayanlar; evlerine spor aletleri alarak her gün çalışabilirler.

Unutmayalım ki egzersiz; kas ve eklemlerimizi, sinir sistemimizi güçlendirir. Fazla yağlarımızın atılmasını ve kan damarlarının temizlenmesini sağlar. Beynimizdeki mutluluk hormonlarını salgılatır…

– Her gün mutlaka duş alın. Önce sıcak, sonra soğuk geçişlerde vücudunuza jimnastik yaptırın. Suyun terapi yapıcı etkisini unutmayın.

– 15 günde bir masaj yaptırın.

– Yoga yapın.

– Müziğin tedavi edici gücünü keşfedin. Her gün kendinize ait yarım ya da bir saat ayırın ve loş bir ışıkta enstrümental rahatlatıcı, gevşetici müzikler dinleyin. Özellikle doğadaki kuş ve su seslerinin, hafif dalgaların olduğu müzikleri tercih edin. Ayrıca ney, klasik müzik, yoga ve meditasyon müziklerini dinleyebilirsiniz. Ülkemizde neyi bolca bulabiliriz. “Akustik Müzik” in çıkardığı “Relaxation Music” cd’lerini de öneririm. Ayrıca 3 cd lik “Pure Spirit of MEDITATION” da dinlenebilecek türden, ama kendi zevkinize göre, sizi rahatlatan her türden müzik dinleyebilirsiniz.

Bu ortama bir de Lavanta ya da Sandal ağacından tütsü ilave ettiniz mi çok daha iyi gevşer ve sıkıntıları atarsınız…

 5- Sonbahar ve Kış Gelmeden Önce Planlar Yapmak Hedefler Koymak, Arkadaş Gruplarına Girmek ya da Oluşturmak;

-Sonbaharla yaşamımızda yeni sayfalar açılacağına inanmak ve planlar yapmalıyız. Böylelikle amacımız bizi canlı ve dinamik tutar.

-Hobi edinebiliriz (Tiyatro, spor, müzik, resim, el işleri ,balık tutmak, seyahat etmek vs.)

 6- Amaçsız, Miskin, Umutsuz, Bedbin, Her Şeyden Yakınan, Memnuniyetsiz İnsanlardan Uzak Durun

Unutmayın ki mutluluk gibi, mutsuzluk da bulaşıcıdır. Değerli vaktinizi bu insanlarla geçirmeyin.  Bunun yerine, sevgi dolu, pozitif enerjik, yaratıcı, gülebilen insanlarla birlikte olmaya çalışın.

Mizahla ilgilenin, ciddi takılmayı bırakın, içinizdeki doğal sese içinizdeki çocuğa kulak verin.

Komedi dizilerini izleyin. Bu içerikli film vs. çokça izleyin.

Fıkra ve mizah kitapları okuyun.

Gülmenin kaslarınızı gevşettiğini ve pozitif bir elektrik oluşturduğunu unutmayın.

Rahat, gülen, pozitif insanların hem kalp ritimleri, hem de beyin dalgaları daha düzenlidir.

Sıkıntılı-gergin, karamsar insanların beyin ve kalp dalgaları da düzensiz ve hızlıdır. Kalp ve beyin çabuk yorulmakta ve yaşlanmaktadır ve kanser riski artmaktadır.

İnançlarınıza göre, sizi rahatlatan dini ritüel ve toplantılarınıza gidebilirsiniz. İnsan odaklı ve hiçbir maddi manevi beklentisi olmayan tasavvufî ekollerden yararlanabilirsiniz. Özellikle Mevlana felsefesini öneririm…

7- Aile Değerlerini Önemsemek ve İyi Bir Aile Ortamı Oluşturmak

– Sevgi-güven ve paylaşıma dayalı bir aile modeli; insan ömrünü uzatmaktadır.

– Tek eşli ve güvenli seks yaşamı mutluluk hormonlarımızı artırarak depresyondan koruyucu işlev görmektedir. Hastalıklara karşı vücut direncini artırmaktadır.

– İnsana verdiği güvenle, kişilikli ve sağlıklı davranışların oluşmasını sağlamaktadır.

– Boşanan, hiç evlenmemiş, aileden devamlı ayrı yaşayanlarda depresyon ve intihar daha çok görülmektedir.

8- İşinizi İyi Yapmak İşinizi Önemsemek

Eğer epey zamandır işinizden memnun değilseniz; parasına bakmadan zevkle yapacağınız, çalışacağınız işe geçin. Yalnız, depresyon içerisinde iken böyle düşünüyorsanız, tedavi olun ve hâlâ öyle düşünüyorsanız işinizi değiştirin.

Ekonomik nedenlerle devam etmek zorundaysanız “’işkencenizi” azaltmak için bakış açınızı değiştirin.

Bu gün bu işteyim, paraya ihtiyacım var, bunu bana sağladığı için işi iyi yapmalıyım şeklinde düşünün.

Planınızı yapın, hedef koyun. Bu sürede işinizi sevseniz de sevmeseniz de iyi-güzel, ciddi bir şekilde yapın. İşin önemsenmesi, aynı zamanda kendinizin önemsenmesidir.

“Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” lafını unutmayalım. Her iş başvurusunda eski işinizle ilgili sorular sorulacaktır. Arkanızda güzel hatıralar ve başarılar bırakmalısınız. Bunlar size her zaman referans olacaktır.

9- Temel İnsanî Değerlere Sahip Olun Kişilikli, Nitelikli İnsan Olun

– Dürüst, güvenilir, yürekli insan olun.

– Özünüz ve sözünüz bir olsun.

-Kendiniz için istemediğiniz şeyleri başkası için de istemeyin.

– Duygu ve düşüncelerinizi yeri geldiğinde açığa vurun.

– İyi niyetli, sempatik, gülümseyen, yardım sever insan olun. Fakat sürekli “verici”olmayın yoksa “vazifeniz” olur.

– Her söylediğiniz doğru olsun. Fakat her doğruyu her zaman söylemek doğru değildir ilkesini unutmayın.

– Öfkenize hâkim olun, kendinize zaman tanıyın, ondan sonra harekete geçin. Öfkeliyken karar vermeyin. Mutluyken söz vermeyin.

– Aklınızla duygunuzu beraber kullanın.

– İyi bir sırdaş ve dost olun.

– Dostlarınızı ve arkadaşlarınızı, akrabalarınızı arayın hal hatır sorun.

– Sevdiklerinize küçük de olsa zaman zaman hediyeler alın.

– Zor günlerinde dostlarınızı yalnız bırakmayın.

– Öyle bir hayat yaşayın ki; arayan değil, aranılan bir insan olun.

– Elinizde olmayanları düşünüp mutsuz olacağınıza, elinizde olanlarla mutlu olmasını bilin.

Başkanlık Sistemi: Doğrular ve Yanlışlar

  1. Türkiye’de konu, “parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçiş” ekseninde tartışılmaktadır. Bu doğru değildir. Mevcut yapı parlamenter sistem değildir. Türkiye gerçek anlamda parlamenter sistemle hiç yönetilmemiştir. 1924 Anayasası Parlamenter sisteme en yakın bir model öngörmesine rağmen, Atatürk, Cumhurbaşkanı olarak Amerikan Başkanından ve İngiltere Başbakanından daha fazla yetki kullanmıştır. Daha sonra Anayasal düzeyde parlamenter sistemden uzaklaşma devam etti. Bugünkü Anayasal ve fiilî durum, parlamenter sistemdense başkanlık sistemine daha yakın durmaktadır. Türkiye yasal düzeyde ve fiilî olarak parlamenter sistemden kopmuştur. Geriye dönüşü anlamlı değildir.  Sürecin tamamlanması gerekir.
  2. Başkanlık sistemi denince, akla Amerikan yönetim sistemi gelmektedir. Türkiye’de Amerikan sisteminin “bilindiği” doğru olsa da, Amerikan yönetim sisteminin “anlaşıldığı” konusu şüphelidir. Amerika’yı keşfetmeye gerek olmayabilir ama Amerikan yönetim sistemini keşfetmeye ihtiyaç vardır.
  3. Tüm sorunların kaynağını ve çözümünü anayasalarda aramak doğru değildir. Amerikan yönetim sisteminin başarısını, Amerikan Anayasasına bağlamak doğru değildir. Anayasada olmamasına rağmen İkinci Dünya Savaşına kadar hiçbir başkan iki dönemden fazla başkanlık yapmamıştır. Bunun tek istisnası Roosevelt’tir. 1933-45 yılları arasında başkanlık yapmıştır. İki dönem kuralı daha sonra yasalaştırılmıştır. Özellikle temel haklar konusunda Anayasa zamanla iyileştirilmiştir. Türk Anayasaları sorunlu olsa da, sorunların kaynağı daha derinlerdedir.
  4. Başkanlık sisteminde kuvvet ayrılığı daha belirgin olarak ortaya çıksa da, başkanlık sisteminin ayırt edici özelliği kuvvetler ayrılığı değildir. Başkanlık sisteminin başarısı, sert kuvvetler ayrılığından kaynaklanmamaktadır. Tam tersine, kuvvetlerin tam olarak ayrılması, yararlarına rağmen, bazı sorunlara yol açmaktadır. Sert kuvvetler ayrılığının yol açtığı sorunların halkı fazla etkilememesinin temel nedeni, temel kamusal faaliyetlerin yerel idareler tarafından yürütülmesidir. Merkezî idarede ortaya çıkan krizler halkı çok fazla etkilememektedir.
  5. Amerika’da Başkanlık sistemi, kuvvetler ayrılığı üzerinden değil, Türkiye’ye uyarlayarak söylemek gerekirse merkezî yönetim – yerel yönetimler ekseninde tartışılmıştır. Sistem inşa edilirken, hangi yetkilerin yerelde, hangi yetkilerin merkezde olması gerektiği konusu daha fazla gündem işgal etmiştir.
  6. Amerika’da iktidar önce merkez-yerel ekseninde bölünmüş, sonra yasama-yürütme-yargı şeklinde ayrışmıştır.
  7. Başkanlık sistemi, Türkiye’nin ihtiyaçları ve hedefleri doğrultusunda tartışılmalıdır. Türkiye’nin siyasal istikrara ihtiyacı vardır. Parlamenter sistem, hükümetin kurulmasını ve hükümet süresini garanti edememektedir. Seçim yapılmasına rağmen, hükümet kurulmayabilir, milletvekillerinden herhangi birisi başbakan atanabilir, hükümetin ne kadar süreceği belirsizdir.  Başkanlık sisteminde halk, seçim sürecinde başkan adaylarını bilir ve seçim akşamı kimin başkan olduğu belirlenir ve görev süresi kesindir.
  8. Parlamenter sistemde halk sadece yasamayı doğrudan belirlerken, başkanlık sisteminde yürütmeyi de doğrudan belirler. Başkanlık sisteminde halk egemenliği yürütmeye doğrudan yansır. Halk yönetimde daha etkindir.
  9. Hükümetin kurul halinde çalışması ve kararların oy birliği ile alınması, özellikle koalisyon dönemlerinde, parlamenter sistemde yönetsel sorunlara yol açmaktadır. Hükümet işlerinin yürütülmesinde oy birliği ve oyların eşitliği anlamsızdır.
  10. Parlamenter sistemde yasama organı gensorularla, güvensizlik oylarıyla yürütmeyi sürekli tehdit altında tutmaktadır.  Bakanlar ve hükümet her an düşürülebilir.
  11. Türkiye’de başkanlık sistemi merkezî idareyi daha da güçlü kılacaktır. Bu, özellikle dış politika açısından istenen bir durumdur. Türkiye, uluslararası arenada daha fazla söz sahibi olmayı hedefliyorsa,  güçlü ve istikrarlı bir yürütmeye ihtiyacı olacaktır.  Görev süresi belli olmayan, her an düşürülme endişesi taşıyan hükümetler yerine, görev süresi belli olan, düşürülme endişesi taşımayan başkanlar, dış politikada daha etkili olacaktır. Fakat merkezî idarenin aşırı güçlenmesi iç politikada istenen bir durum değildir. Dengenin sağlanması için başkanlık sistemiyle birlikte yerel yönetimler de güçlendirilmelidir.
  12. Başkanlık sistemi partileri zayıflatacaktır. Türkiye’de partiler, idarenin işleyişine müdahale ederek bazı sorunlara yol açsalar da, bürokrasinin boyunduruk altında tutulmasında önemli işlev görmektedirler. Başkanlık sisteminde siyaset-bürokrasi dengesi bozulabilir. Bu dengeyi sağlamak için valilik sistemi kaldırılmalıdır. Parlamenter sistemin başarılı olduğu İngiltere’de ve başkanlık sisteminin de başarılı olduğu Amerika’da valilik müessesesi yoktur.
  13. Türkiye, sadece yönetim sistemini değil yönetim zihniyetini de değiştirmelidir. Parlamenter sistemin de başkanlık sisteminin de en iyi uygulandığı iki ülkenin, İngiltere ve Amerika’nın Anglo-Sakson dünyasına ait olması tesadüf değildir.
  14. “Güney Amerika ülkelerinde başkanlık sistemi başarılı olmadı” görüşü doğru olsa da gerçeği yansıtmamaktadır. Bu ülkelerde muhtemelen parlamenter sistem de başarılı olmayacaktı.
  15. Sonuç olarak, Türkiye’nin sistem arayışı doğru bir adımdır, fakat sorunun kaynağı daha derindedir. Türkiye yönetim sistemini değiştirmek, yönetim felsefesini ve yönetim zihniyetini dönüştürmek zorundadır.  Keşke zihniyeti dönüştürmek, sistemi değiştirmek kadar kolay olsaydı.

Hukukun sınırları zorlanıyor algısı

Şüphesiz 15 Temmuz hafızalarda alçakça bir darbe kalkışmasının tarihi olarak yerini alacaktır. Türkiye, hazırlığı on yıllarca süren ve her yolun mubah görüldüğü, devletin en stratejik noktalarının sistemli bir şekilde ele geçirildiği bir işgal süreci yaşadı. Bütün bunlar olup biterken de din bir maske olarak kullanıldı. Darbe kalkışması yoluyla işgalin faillerinin FETÖ’cüler olduğu oldukça aşikâr, ancak bunların amaçlarının ne olduğu, arkalarında başka kimlerin olduğu, kimlerin yardım ve yataklık ettiği zamanla ortaya çıkacaktır. Bütün bunların ortaya çıkarılması sürecinin oldukça sancılı geçeceği kesindir.

15 Temmuz hafızalarda sadece darbe kalkışmasının tarihi olarak kalmayacaktır. Bu tarih aynı zamanda işgalcilere karşı şanlı bir direnişin de tarihi olacaktır. Darbelere alışık olan Türk toplumunun artık tırsıp her şeyi sineye çekme zamanının sona erdiğine de şahit olduk. 15 Temmuz gecesinden itibaren toplumun her kesiminden insanlar, aralarındaki her türlü fikir ayrılığını bir kenara bırakarak haftalarca meydanları doldurup anti demokratik müdahaleleri kabul etmediklerini haykırdılar.  7 Ağustos’ta da İstanbul’a sel olup aktılar ve hep bir ağızdan demokrasi ve millî iradeye sahip çıktıklarını haykırdılar.

Bir musibet bin nasihatten evladır sözünü doğrularcasına oluşan bu birliktelik gönüllere su serpmişti. Demek ki vatan söz konusu olunca herkes biraraya gelebiliyordu. Ancak bu maalesef uzun sürmedi. Herkes fabrika ayarlarına geri döndü diyebiliriz. Hatta durum öyle bir noktaya geldi ki artık neye ve kime inanacağımızı şaşırdık. Tabiri caizse at izi it izine karıştı ve hatta karıştırıldı. Kurunun yanında nice yaşlar yanmakta ve ileride hem vicdanları hem de devleti zor duruma sokacak uygulamalara şahit olmaktayız. Adaletin değil intikam hırsının süreci kontrol ettiğine şahit olmaktayız. Bir taraftan demokrasiye sahip çıkmaya çalışırken diğer taraftan da demokrasinin olmazsa olmazlarının devre dışı bırakıldığını görmekteyiz. Bir çeşit çelişkiler sarmalının toplumu kıskacı altına aldığını ve günden güne daha da içinden çıkılamaz hale getirdiğini söylersek pek de mübalağa yapmış olmayız. Maalesef bütün bunlar 15 Temmuz direnişine gölge düşürmektedir. Hem içeride oluşan birliği ortadan kaldırdığı hem de darbe ve darbecilerle mücadeleyi sulandırdığı için!

Böylesi kitlesel ve girift bir problemin çözümünün kolay olmadığının şuurunda olmakla birlikte, kurunun yanında yaşın da yanmaması için hukukun sınırlarının zorlanmaması gerekir. T.C. Anayasası’nın 2. Maddesinde de belirtildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına saygılı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir. Her durumda Anayasanın bu hükümleri ve hukukun evrensel ilke ve esasları göz önünde bulundurulmalıdır. Suçun veya eylemin niteliği bunları devre dışı bırakmaya gerekçe olamaz. Hele hele kendini Anayasasında hukuk devleti olarak tanımlayan bir devlette hiç olmaz. Ancak nasıl geçmişte PKK ile mücadele kisvesi altında hukuk dışına çıkılmışsa şimdi de FETÖ ile mücadele adı altında hukuk dışına çıkıldığı, en azından öyle bir görüntünün olduğu gözlemlenmektedir. Bu durum şüphesiz FETÖ’yle mücadeleye zarar vermekte, hatta FETÖ’nün ekmeğine yağ sürmektedir.

Şimdi hukukun temel ilke ve esaslarından yola çıkarak basından ve yetkililerin söylemlerinden çıkardığımız sonuçlara bir göz atalım:

Hukuk devletinin en önemli esası önce kendisinin hukuk kurallarına uyması, keyfi yetki kullanımına izin vermemesi, işlem ve eylemlerini hukukilik denetimine tâbi tutması gerekir. Bütün bunların göz önünde bulundurulduğunu söylemek maalesef mümkün görünmüyor. Bırakın hukuku gözetmeyi, sanki birilerine bir şeyler ispat etmek istercesine ve skor odaklı fiillere şahit olmaktayız. Hatta kendisi töhmet altında olanlar başkalarını akla ziyan suçlamalarla töhmet altında bırakmaktadırlar. Bu durum acaba en çok kime hizmet eder diye bir düşünmek lazım.

Hukukun kuvvetler ayrılığı ilkesi de günümüzde askıya alınmış görüntüsü veriyor. Yürütme yasamayı devre dışı bırakmış, KHK’larla işleri yürütmekte, yargı da FETÖ sızmasının sancılarıyla hareket etmektedir. Birinin serbest bıraktığını bir diğeri tutuklatıyor, yine birilerini alelacele tutuklayanlar bir bakıyorsunuz kendileri de tutuklanıyorlar. Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir vakayla karşı karşıyayız.

Hukuka göre herkes her bakımdan eşittir. Haliyle birisinin yargılandığı bir suçtan bir başkası muaf tutulamaz. FETÖ ile mücadele kapsamında bu ilke gayet net bir şekilde çiğnenmektedir. FETÖ’yle geçmişte ilişkisi olanlar ve/veya samimi duygularla onlara yardımcı olanlardan bazıları tutuklanırken bazılarına dokunulmamaktadır. Özellikle siyasiler kovuşturmalardan muaf tutulmaktadır. Onların aldatıldık demelerini hoşgörüyle karşılarken sıradan vatandaşların aldatıldık demelerini samimi bulmamak adil bir tavır olmaz. Ayrıca 17-25 Aralık sonrası da dahil örgütün içinde olup da darbeyle uzaktan yakından ilgisi olmayan binlerce insanın olduğu muhtemeldir. Onlar da bir nevi FETÖ mağdurudurlar ve bu mağduriyetlerini ifade edecek ortama sahip olamıyorlar. Aslında onlar en büyük darbeyi inandıkları yapının karanlık bir örgüt olduğunu öğrendiklerinde yaşadılar.  Onların pişmanlığı ve özrü de hoşgörüyle karşılanmalıdır diye düşünüyorum. Devletin ve yargının görevi elebaşlarıyla sıradan destekçileri somut delillerle tespit ederek sahte pişmanlıkların önüne geçmektir.

Göze batan bir diğer yanlış da kollektif yaklaşımlardır. Sadece örgüt üyesi olanlar değil, onların yakınları da salt yakın oldukları için göz altına alınıp kovuşturmaya uğramaktadırlar. Hâlbuki hukukta sorumluluğun şahsî olduğu ilkesi vardır. Herkes kendi işlem ve eyleminden sorumludur. Başkalarının işlem ve eyleminden sorumluluğu mümkün kılacak kollektif ceza sorumluluğu kabul edilemez. Bu durum sadece hukuk dışı olmakla kalmayıp aynı zamanda FETÖ’yle mücadeleyi de sulandırmaktadır.

Hukuk devletlerinde herkes, meşru vasıta ve yollardan yararlanmak suretiyle bağımsız ve tarafsız yargı önünde iddia ve savunma ile dürüst yargılanma hakkına sahiptir. Hak arama hürriyeti kısıtlanamaz. Ayrıca hiç kimse, suçluluğu mahkemenin kesinleşmiş hükmü ile sabit oluncaya kadar suçlu ilan edilemez ve mahkûm edilemez. Bu evrensel kabul görmüş bir ilkedir ve hukuk devleti olduğunu iddia eden her devletin uyması gereken bir ilkedir. KHK’larla insanların yargılanmadan cezalandırıldığı, en azından mağdur edildiği bir yerde bu ilkelerin göz önünde bulundurulduğunu iddia etmek pek gerçekçi olmaz. Alın size FETÖ’ye hizmet eden bir uygulama daha!

Hukukun temel ilkelerinden biri de “kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz” der.  Suç ve ceza ancak kanunla koyulur ve kanunlar da prensip olarak ileri doğru uygulanır. Peki bu ilke göz önüne alınıyor mu? Buna olumlu cevap verebilmeyi çok isteriz, ancak veremiyoruz, zira insanlar kanunî hizmet veren, en azından devletin resmî izniyle ve tabelasıyla, okul, banka, işletme v.s. ile olan ilişkilerinden dolayı cezalandırılmaktadırlar.

Hukukun temel ilkelerinde yargı bağımsızlığı “hiçbir organ, makam, mercii veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında hâkimlere veya mahkemelere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz, bu tür bir yetkinin kullanılmasına izin veren yasal düzenleme de yürürlüğe koyulamaz” diyor. Bu ilke önce FETÖ/PD yapılanması tarafından çiğnendi, şimdi de farklı odaklar tarafından çiğnenmektedir. Belki talimatlar doğrudan verilmemektedir, ancak bazı söylemlerden kendine iş çıkaran savcı ve hâkimler büyük yanlışlara imza atmaktadırlar.

Bir hukuk devletinde herkesin kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı vardır. Hiç kimse korku ve endişe ile yaşamaya mahkûm edilip, yargı makamlarına başvurmanın sonuçsuz kalacağı algısına maruz bırakılamaz, keyfî şekilde yakalanamaz, gözaltına alınamaz, tutulamaz, tutuklanamaz, hürriyetinden mahrum bırakılamaz ve cezalandırılamaz. Peki bu hakka riayet ediliyor mu? Ben edilmediği kanaatine sahibim, üstelik bunun FETÖ ile mücadeleyi sulandırdığını da düşünüyorum.

Son olarak da hem FETÖ ile mücadelenin sulandırıldığının en bariz örneği olması hem de basın özgürlüğü ihlâli görüntüsü veren Cumhuriyet Gazetesine yönelik başlatılan soruşturma ve tutuklamalara bir göz atarsak, hukuk sınırlarının maksatlı olarak zorlandığını görürüz. Cumhuriyet Gazetesine hiç bir zaman sempati ile bakmamış birisi olarak isnat edilen suçların akla ziyan olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Evet, bu gazete Erdoğan karşıtlığında bütün sınırları zorluyor, terör ve teröristlere maşa oluyor, ama gazeteyi ve çalışanları FETÖ üyesi olarak suçlamak insan aklıyla alay etmek anlamına gelir ve bu en çok FETÖ’nün işine yarar. Nitekim FETÖ’cüler Batı kamuoyunu Türkiye aleyhine etkilemek için bu davayı da istismar etmekte gecikmediler. Sadece FETÖ’cüler de değil üstelik! Türkiye’ye saldırmak için pusuda bekleyen herkes bu durumu istismar etmektedir.

Ben bir hukukçu değilim, ancak toplum meselelerine karşı kendisini sorumlu hisseden bir liberal olarak temel hak ve özgürlüklerin farkında olduğum için beni kaygılandıran gözlemlerimi kaleme alıp kamuoyuyla paylaşıyorum. Çoğu zaman elimde somut deliller yoktur, temel evrensel değerler ve vicdanım bana yön verir. Tabiî ki içtihat hataları yapmam da mümkündür, sonuçta insan beşer kuldur şaşar. Kimse benimle hemfikir olmak zorunda değildir, ancak benim samimiyetimi kimsenin sorgulamasına da izin vermem. Eleştirileri bir mesnetleri olduğu müddetçe ciddiye alıp onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışırım, ancak maksat üzüm yemek değil de bağcı dövmekse bir kulağımdan girer diğer kulağımdan çıkar.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e

Türkiye her yönü ile tuhaf bir ülke. Hemen hiçbir konuda ortak bir vasatımız yok. Uçlarda gezmeyi seviyoruz ancak bu gezmelerimizin genelde maddi bir altyapısı yok. Var olduğunu sandığımız altyapı da çoğu kez hayal mahsulü ve maddi-manevi bir zemine bağlı değil. Kendi kendimize ürettiğimiz bilgilere büyük bir itikatla bağlıyız ve aksi bizim için mümkün değil. Ve daha sancılısı çoğu kez ileri sürdüğümüz kanıtların yanlışlığı veya zayıflığını çok iyi biliyoruz ama bu bilişimiz tutumumuzu değiştirmiyor.

Dünyaya ve olaylara bu yüzden çoğu kez basmakalıp bakıyoruz; Osmanlı’ya ve Cumhuriyet’e baktığımız gibi. Gerçekler, daha doğrusu aslında o gün/an/zaman ne olduğu bizi pek de ilgilendirmiyor. Kafamızdan biçtiğimiz gömleği uysun uymasın o gün/an/zamana giydirmeye çalışıyoruz. Gömleğimizin kolu uymamış, yakası kapanmamış, beli açık kalmış vs. bizi enterese etmiyor. Üstüne üstlük kendi ürettiğimiz garabete de hayranlıkla bakıyoruz. Çünkü hepimizin aynaları bozuk olduğu için aynadaki garabeti normal sanıyoruz.

Teorik olarak devlet yönetimleri okullarda monarşi-oligarşi-teokrasi-cumhuriyet diye öğretilip sonra da birini birine tercih etmemiz istenir; daha doğrusu cumhuriyet güzellemesi yapılır. Hâlbuki bu kategorilerin hiçbirisi bize nasıl yönetildiğimizle ilgili ipucu vermez; daha çok kim/kimler tarafından yönetildiğimiz ve bunların meşruiyetini nereden aldıkları ile ilgili ipucu verir.

Bugünkü gelişmişlik düzeyimiz ile gerçek manada demokratikleşememiş, insan hak ve özgürlüklerine yeterince saygı gösteremeyen, vatandaşına insanca yaşayacak olanakların önünü açmayı beceremeyen bir monarşi ile bir cumhuriyet arasında tercih yapılabilir mi?

Devlet başkanının kan yolu ile gelmesi ya da halkın oyuyla seçilmesinin pratikte halk için ne önemi olabilir ki? İçerik yoksa…

Bir zamanlar Irak Cumhuriyeti Devlet Başkanı Saddam Hüseyin belirli aralıklarla düzenlenen seçimler de sürekli olarak yüzde 99 oy alarak makamını meşrulaştırıyordu ama İngiltere Kraliçesi ya da Hollanda Kralı’nın böyle bir mizanseni bile yok. İngiltere ve Hollanda halkına yazık, devlet başkanlarını seçemiyorlar mı diyeceğiz?

Saddam seçilmiş kraldı, Suud Kralı ise kan yoluyla geliyor. Bütün yetkilerin tek elde toplandığı bir düzen var; fark birisinde bir tek parti (tek lider önderliğinde) kliği egemen, diğerinde ise bir aile klanı. İkisinde de adı konmamış ama herkesçe bilinen ciddi bir oligarşi ve güç odakları arasında paylaşım mevcut. Suriye konusunda düştüğümüz tuzak da bu değil miydi? Esed yönetimi azınlığa dayanıyor diyerek bölgeyi ne kadar az anladığımızı hep birlikte gördük. Sonuç, yüzbinlerce ölü ve milyonlarca mülteci olarak önümüzde duruyor.

Nereye mi gelmek istiyorum? Son haftalar karşılıklı olarak bazı kesimlerce Lozan tartışmaları ile başlayıp 29 Ekim münasebeti ile Cumhuriyet ve Osmanlı tartışmaları arasında geçti; ama daha iyi bir (demokratik-özgürlükçü vb.) Türkiye için fazlaca bir mesai harcanmadı, harcayanları sesi ise kuru gürültüyle boğuldu.

Tartışma babından, başkanlık “isterük” diyenler ile “istemezük” diyenler arasında çok da fark yok. İsteriz-istemeyizi bırakıp; ne getirir ne götürürü bir türlü tartışamıyoruz. Bizi kimin yönettiğine o kadar çok önem atfediyoruz ki, nasıl yönetildiğimiz ve nasıl yönetilmemiz gerektiği konusunda tefekkür bile edemiyoruz.

Acı ama gerçek, bugünkü entelektüel kapasite ve seviyemiz ne Osmanlı’nın son ne de Cumhuriyet’in ilk dönem aydınlarının seviyesinde değil. Dün de çok hata yapıldı, bugün de yapılabilir ama bugün tartışma adabının bile doğru dürüst oluşmadığı bir süreç yaşıyoruz. Ülkece büyük bir badire atlattık ama bu bile aklımızı başımıza getiremiyor. Adalet ve özgürlüğün ne denli önemli olduğunu, bu ülke için farklılıkların değil ortaklıkların artırılması gerektiğini hala anlayamıyor ve bunun için emek harcamamız gerektiğini kavrayamıyoruz. Vesselam…

Karar, 02.11.2016

Rüzgâr ekmek

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı, 25 Ekim’de gözaltına alındıktan beş gün sonra tutuklandılar.

Şimdilik tutuklama ile son bulan operasyonun zamanlaması gerçekten “manidar”! Zira Kışanak, gözaltına alınmadan hemen önce Meclis’teki 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’nda dinlemiş ve mühim bilgiler vermişti. Kışanak’a göre, “paralel devlet yapılanmasının daha iyi anlaşılması için” 2009’daki KCK operasyonlarına kadar gidilmesi gerekiyordu. Gülenistler 2009’dan 2015’e kadar barış sürecini akamete uğratmak için çok çalışmışlardı. “Bugün eğer oluk oluk kan akıyorsa, demek ki Gülenciler başarılı olmuşlar” diyordu Kışanak. Bu kapsamda sadece KCK Operasyonlarının değil, Habur Sürecinin, Oslo Görüşmelerinin ve Roboski Olayının üzerine de ciddiyetle eğilinmeli ve buralarda saklı kalan gerçekler ortaya çıkarılmalıydı.

“Düşün milletin yakasından”

Meclis’teki mesaide Kışanak, hakkında birçok spekülasyon yapılan Ekrem Dumanlı ile görüşmesini de anlattı. Buna göre, Dumanlı ve ekibinin ısrarlı tutumları neticesinde onlarla kısa bir görüşme yapılmıştı. Süreçte oynadıkları menfi rol yüzlerine karşı söylenmiş, “milletin yakasından düşmeleri” istenmişti. Görüşmenin belediyenin gizli ya da arka kapısından yapıldığına dair ifadelerin tamamı yalandı. Çünkü belediyenin bir gizli ya da arka kapısı yoktu. Dumanlı’nın kendisine PKK’ya sızan istihbarat elemanlarının listesini verdiği iddiası ise, algı operasyonu yapmaya yönelikti ve akla ziyandı.

Gündemde bu cevapların tartışılması beklenirken, Kışanak Ankara dönüşünde havaalanında, Anlı ise evinde gözaltına alındı. Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı, gözaltılara ilişkin bir açıklama yaptı. Açıklamada eş başkanlarına yöneltilen başlıca ithamlar şunlardı:

* DTK toplantılarına katılmak,

* Nevruz gösterilerinde özerklik çağrısı yapmak,

* Örgüt üyelerinin cenazelerine araç tahsisi etmek,

* Yasadışı toplantı ve gösterilere katılarak cebir ve şiddeti meşru göstermek,

* PKK/KCK örgüt üyelerine ait sözde şehit mezarlığı yapmak için resmi araç ve gereç tahsis etmek.

Savcılığın açıklamasında gözaltıları haklı kılacak bir unsur yoktu. Zira “özerklik” zaten partinin programında yer alan bir talepti. Cenazenin kaldırılması ve bunun için araç gönderilmesi, belediyeler için yasal bir zorunluluktu. “Sözde şehit mezarlığı” iddiasına dair daha önce soruşturulma yapılmıştı. “Yasadışı toplantı ve gösteriye katılmak” ise ucu son derece açık bir ithamdı. Kısaca açıklama hukuken tatmin edicilikten uzaktı.

Tutuklama kararlarından sonra Kışanak ve Anlı’nın avukatlarından Diyarbakır Barosu Eski Başkanı Mehmet Emin Aktar ile konuştum. Savcılık ve mahkeme safhasında başka suçlamaların yapılıp yapılmadığını merak ediyordum. Aktar’a bunu sordum.  Başka suçlamalar bir yana Savcılık açıklamasındaki suçlamaların dahi tam manasıyla sorulmadığını ifade etti. Birbiriyle bağlantılı olmayan iki soruşturmada eş zamanı gözaltı ve tutuklama kararı verildiğini belirten Aktar’a göre tutuklama hukuki değil siyasi bir karardı ve soruşturmanın içeriğinden bağımsız olarak daha önceden kararlaştırılmıştı. Hatta Aktar, Kışanak ve Anlı’nın daha adliyeye çıkmadan önce hangi cezaevine gönderileceklerinin dahi önceden tespit edildiğini söyledi.

Yeni güvenlik konsepti

Cumhurbaşkanı Erdoğan kısa bir süre önce, milli güvenliği sağlama noktasında yeni bir faza geçtiklerini açıkladı. Kışanak ve Anlı’nın tutuklanması, bu yeni güvenlik konseptinin bir yansıması. Hükümet, Kürt meselesinde iki, yönlü bir sıkıştırma taktiği izliyor. Bir taraftan askeri olarak tüm gücünü sahaya sürerken, diğer taraftan da siyaset alanını daraltıyor ve siyasi aktörleri sindirmeyi amaçlıyor.

Aşamalı olarak sürdürülen bir plan var ortada. İlk adım, Meclis’ten geri çekilen belediyelere kayyum atanması önerisini, OHAL’in sağladığı imkânla bir KHK hükmü haline getirilip yürürlüğe konmasıydı. İkinci adım, nispeten küçük ve kamuoyu baskısının az olacağı düşünülen belediyelerin başkanlarının görevden uzaklaştırılıp yerlerine kayyum atanmasıydı. Üçüncü adım ise, Diyarbakır gibi sembolik değeri yüksek bir kentin belediye eş başkanlarını tutuklamak oldu. Muhtemelen buraya da kayyum atanacak.

Damoklesin Kılıcı

Böyle giderse bir sonraki adım da milletvekillerinin hapishaneye gönderilmesi olacak. Nitekim Figen Yüksekdağ’a yurtdışı yasağının konması da istikametin bu yönde olacağının bir işareti.

Her taraftan rüzgâr ekiliyor bölgeye. Çatışmalar yoğunlaşıyor. Belediyelere el konuluyor. Hapishane tehdidi, milletvekillerinin üzerinde Damoklesin kılıcı gibi hazır tutuluyor. Binbir badireden geçilerek inşa edilen siyaset alanı hoyratça tahrip ediliyor. Yanlışlığı çok kere tecrübe edilmesine rağmen yine her sorunun üstesinden güvenlik ve askeri tedbirlerle gelinmeye çalışılıyor. Siyaset geri çekildikçe şiddetin hükmü artıyor.

Bu kadar sert rüzgâr hayra alamet değil; istikamet değişmezse, korkarım ki biçtiğimiz fırtına olur…

Serbestiyet, 31.10.2016

‘Sonuçta hepimiz insanız’

Çatışma çözümü çok dinamik bir alan. Çünkü çatışmaların nedenleri, yapıları, dinamikleri, aktörleri, yoğunlukları, talepleri ve şiddetle ilişki düzeyleri birbirinden farklı. Her bir çatışmayı diğerinden ayırt eden birçok özellik var. Bu nedenle her çatışmanın kendi özelinde değerlendirilmesi gerekiyor.

Bunun yanı sıra çatışmaları meydana çıkaran sebepler ve onları bitirecek olan istekler arasında benzerlikler de söz konusu. Nihayetinde aşağı yukarı her yerde iş dönüp dolaşıyor hakların tanınmasına, kaynakların paylaşılmasına, gücün dağıtılmasına dayanıp duruyor. Eğer taraflar–asgari düzeyde de olsa- taleplerini karşılıklı tatmin edebilecek bir zemin oluşturabilirse bir anlaşma mümkün olabiliyor. Aksi takdirde çatışma farklı biçimler alarak varlığını sürdürüyor.

Her bir çatışma çözümü bize çok şey öğretir. Kolombiya’da devam eden süreç de çok öğretici derslerle dolu. Yarım asrı geçen, 300 bine yakın insanın hayatına mal olan, yedi milyondan fazla insanı yerinden eden bir çatışma vardı Kolombiya’da. Birkaç başarısız denemeden sonra taraflar nihayet, dört yıllık bir müzakerenin ardından, bu yıl anlaşmaya vardılar. Anlaşmanın kabulünü de halk oylamasından çıkacak sonuca bağladılar.

Karınca gibi eşeleye eşeleye

Halk oylamasından bir hafta önce Kolombiya sürecinde sivil toplum temsilcisi olarak yer alan Vicente Vallies’i Diyarbakır’da konuk ettik. Heinrich Böll Stiftung Derneği ile DİSA’nın (Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü) birlikte düzenledikleri toplantının konusu “Sekteye Uğrayan Barış Süreçlerini Canlandırmak” idi. Valllies, bir Fransız, 12 yıldır Kolombiya’da yaşıyor, 20 yıldır da bu sorun üzerinde çalışıyor.

Vallies, devlet ile FARC arasında bir anlaşmaya ulaşılmasında en önemli rolü halkın oynadığı kanısındaydı. Gerek hükümeti ve gerek FARC’ı barış masasına oturmaya zorlayan en önemli unsur halkın baskısıydı. Kolombiya’da birkaç çatışma iç içeydi. Çatışmalar siyasi, ekonomik ve toplumsal bir karakter taşıyor ve çeşitli düzeylerde sürüyordu. Bir uzlaşmanın olabilmesi için toplumun taraflar üzerinde bir basınç yaratması gerekiyordu. Çatışmayı bitirmeyi arzu eden kesimler bunu başardılar; sürekli barış talebinde bulundular ve “karınca gibi eşeleye eşeleye tarafları müzakereye icbar ettiler.”

Hiç kuşku yok ki, anlaşmanın kabulünde birçok zorluk vardı. Siyasi katılım eksikliği, fiziki ve politik güvensizlik, adalet yoksunluğu, sınıflar arasındaki eşitsizlik, toprakların birkaç elde toplanması, yoksulluk vb. sorunlardan doğan ve zaman içinde ölümlerle daha derin boyutlar kazanan bir çatışma uzun bir süre tüm ülkeyi egemenliği altına almıştı. Toplum kutuplaşmıştı. Ya devlet, ya da FARC’ın yanında durmayı zorlayan bir atmosfer almış başını yürümüş, ara konumlarda durmak çok zorlaşmıştı. Yani salt tarafların atacağı bir imzayla mutlu sona ulaşılmayacaktı.

Ayrıca anlaşmada birçok sıkıntılı alan da mevcuttu. Paramiliter örgütler ciddi bir risk teşkil ediyordu. Eski Başkan Uribe gibi anlaşmaya karşı çıkan güçlü siyasi odaklar mevcuttu. İnsan hakları örgütleri bazı tehlikelere dikkat çekiyordu. Halkın da uygulama konusunda çekinceleri vardı, korkular giderilmiş değildi. Ama tüm bunlar Vallies’e göre “Hayır demeyi gerektirmiyordu.”

Sandıktaki sürpriz

Dolayısıyla birçok gözlemci gibi Vallies de, referandum da anlaşmanın reddi yönünde bir tercihin çıkmayacağı görüşündeydi. Kaldı ki kamuoyu yoklamaları “Evet” destekçilerinin % 65-70 oranında seyrettiğini gösteriyordu.

Ne var ki sandıklar açıldığında karşılaşılan sonuç sürprizdi. Halk oylamasının galibi, anlaşmanın karşıtlarıydı. Dikkat çeken iki husus vardı: İlki, katılımın çok düşük olmasıydı. İkincisi de, oy farkının azlığıydı. Anlaşılan anlaşmanın savunucuları, referandum sürecine iyi hazırlanmamışlardı. Anlaşmanın imzalanmasıyla işin bittiği yanılgısına düşmüşlerdi. Her ne olursa olsun anlaşmanın geçeceğine inanmış, tersi bir durumun üzerinde çok kafa yormamışlardı. Kapıldıkları rehavet nedeniyle de kitleleri mobilize edememişlerdi.

Nitekim menfi neticenin alınmasından sonra anlaşma taraftarı birçok kişi bu eksikliği kabul etti. Karşı çıkma ihtimali olan mağdurlarla sıkı bir ilişki kurulmadığından, onların kendilerini ifade edebilecekleri platformların oluşturulmadığından, acıların konuşulmadığından bahsedildi.[1] “Hayır” oyu verenleri suçlamanın doğru olmadığının, onları barışa karşı gibi göstermenin çözüme bir katkı sunmadığının altı çizildi. [2]

A Planına devam

“Evet”e inanç o kadar yüksekti ki kimse “Hayır” sonrasında ne yapacağını planlamamıştı. Hazırlık yoktu, ne olacağı belirsizdi. Beklenmeyen sonuç ortaya çıkınca herkes sürecin nereye evirileceğini merak ediyordu. “Acaba yine silahlar patlamaya başlayacak mıydı?”

Ancak Devlet Başkanı Santos ipleri çabucak eline aldı. Halkın kararını saygıyla karşılamakla birlikte barıştan dönmeyeceğini ve yoluna kararlılıkla devam edeceğini duyurdu. Bir taraftan anlaşmayı kotaran heyeti bir daha FARC ile görüşmeler yapmak üzere vazifelendirdi, diğer taraftan da FARC’tan sonra ülkedeki en büyük ikinci gerilla grubu olan ELN ile de müzakerelere başladı.[3] Ayrıca anlaşmaya karşı olan muhalefet ile de konuşmaya hazır olduğunu bildirdi.

FARC da sürecin yanında durdu. Mevcut ateşkesin yılsonuna kadar uzatılması karara bağlandı. Kısacası taraflar ilk planlarından vazgeçmediler, onu geliştirerek yürümeye devam edecekler. Muhtemelen siyasi hayata katılım kanalları, mağdurların hakikati bilmeleri ve bir arada yeniden yaşamanın koşullarından haberdar olmaları, paramiliter grupların tasfiyesi, cezalandırma şartları, vb. konulardaki hükümler tekrar gözden geçirilecek ve halkın karşısına yeniden çıkılacak.

“Gün gelir insanlar ölüme hayır der”

“Bu kadar çok insanın kaybetmiş bir toplum nasıl olur da barış talep edebilir?”Diyarbakır’daki toplantıda Vallies en çok bu soruyla karşılaştıklarını söyledi. Yalnızca Türkiye’de değil birçok yerde bu suale muhatap olmuş. Cevabı bana da iyi geldi: “Bu konuda birçok teori var. Ama bana sorarsanız, sonuçta hepimiz insanız. Çatışmalar toplumu yorar. Ve sonunda gün gelir insanlar ölüme hayır der.” 


[1] Isabel Hilton; Why Colombians voted against peace with the FARC  https://www.theguardian.com/commentisfree/2016/oct/03/why-colombians-voted-against-peace-farc-president-santos-better-deal?CMP=fb_gu

[2] Akın Özçer; ‘Hayır’ barışa mı, yoksa cezasızlığa mı?

http://serbestiyet.com/yazarlar/akin-ozcer/hayir-barisa-mi-yoksa-cezasizliga-mi-724716

[3] https://tr.sputniknews.com/guney_amerika/201610111025233876-kolombiya-ulusal-kurtulus-ordusu-eln-baris-gorusmeleri/

Serbestiyet, 24.10.2016