Ana Sayfa Blog Sayfa 170

Türkiye Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile mi yönetilecek?

Anayasa değişikliğinde en çok eleştirilen konulardan birisi de Cumhurbaşkanına tanınan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisidir. Bu kesimlere göre Cumhurbaşkanı kararname çıkarma yetkisini kullanarak Meclisi devre dışı bırakacak, ülkeyi kararnamelerle yönetecek, hatta çıkaracağı Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile üniter yapıya son vererek federal yapıyı getirecek, daha sonra da ülke bölünüp parçalanacak. Burada, önce, değişiklik metnindeki hükme yer verilecek, sonra ABD’deki ve 1982 Anayasası’ndaki mevcut duruma temas edilecek, daha sonra da söz konusu iddianın haklılık derecesi tahlil edilecektir.

Anayasa değişikliğinin 8. Maddesine göre, Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. TBMM’nin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.

1982 Anayasasının mevcut metninin 91. Maddesine göre, TBMM, Bakanlar Kuruluna KHK çıkarma yetkisi verebilir. Ancak sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasî haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.

ABD’de tatbik edilmekte olan başkanlık sisteminde, Anayasanın kabul edilmesini takip eden yıllarda anayasal olarak başkanın Kongreye karşı nispeten zayıf olması istenmiş ve bu şekilde sınırlı yetkileri haiz bir yürütme profili öngörülmüştür. Bu öngörü ile uyumlu olarak başkan, bazı istisnai uygulamalar bir yana bırakılacak olursa, 20. yüzyıla gelinceye değin büyük ölçüde Kongrenin gölgesinde kalmıştır. Bu yöndeki isteklerin zamanla aşınması ve küresel ölçekte gelişen güçlü yürütme yönündeki ihtiyaç ve taleplerin tetiklemesi neticesinde ABD ve başkanın, güçlerini birbirlerine bağlı olarak artırdıkları görülmektedir.

Başkanın, yürütme organı olarak sahip olduğu yetkiler, Anayasasının 2. Maddesinde düzenlenmiştir. Anayasada yürütme yetkisinin başkana ait olduğu belirtildikten sonra, başkana verilen bazı yetkiler, büyük ölçüde soyut, muğlâk ve çok kısa bir şekilde sadece konu itibariyle belirtilirken, bazı yetkiler çok genel olarak ifade edilmiştir. Anayasaya göre başkanın görevi “kanunları sadakatle uygulanmasına nezaret etmek”tir (md. 2/3). Bu ifadenin kapsamı çok muğlaktır. ABD’de başkanlar, “kanunların sadakatle uygulanması ve yürütülmesi” kapsamında, idarenin başı, yetkili ve sorumlu kişisi sıfatıyla, hem bireysel işlemler yapmakta, hem de Anayasada açıkça öngörülmediği halde, 2. Maddenin yorumlanmasından yola çıkarak çok sayıda düzenleyici işlemler yapmaktadır.

Yürütme emirleri

Bu durumda başkanın üç tür idari işleminden söz edilebilir. Birincisi bireysel işlemler. İkincisi kanunların tatbik edilmesini sağlamak amacına yönelik olarak çıkarılan bizdeki tüzük ve yönetmelik benzeri düzenleyici işlemler. Üçüncüsü kanunların tatbik edilmesini sağlama amacının ötesine geçerek bir takım ayrıntıları tespit etmek üzere, hiçbir onaya bağlı olmaksızın, “yürütme emirleri (başkanlık emirleri)” adı verilen, kanun gücünde düzenleyici işlemler. Yürütme emirlerinin bir kısmı vardır ki, bunlar kanundan kaynaklanmadığı, hatta bunlar vasıtasıyla mevcut bir kanunda değişiklikler yapılabildiği gibi, daha önce kanunla düzenlenmemiş bir alan bile bu tür işlemlerle düzenlenebilmektedir. Bu vesileyle yürütme emirleri kanun gücünde etkinliğe sahip başkanlık emirleridir.

Yürütme emirleri vasıtasıyla, son yıllarda yürütmenin güçlenmesi yönündeki genel eğilimle uyumlu olarak, başkanın gücünü artırarak ülkede etkin yönetim ihtiyacının karşılanması yönündeki taleplere cevap verilmek istenmektedir. Başkan, herhangi bir yetki kanununa dayanmaksızın yaptığı yürütme emirleri yanında, Kongre tarafından kendisine verilen düzenleme yapma yetkisine istinaden de kanun gücünde işlemler yapabilmektedir. Nitekim Kongrenin, özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, Başkana belirli alanlarda düzenleme yetkisi veren yetki kanunu niteliğinde kanunlar çıkardığı görülmektedir. Bu tür düzenleyici işlemler, yetki kanununa dayanması ve düzenlediği alanlar itibariyle Türkiye’deki KHK’lere benzemektedir.

İmza beyanı uygulaması

Başkanın Kongrenin çıkardığı kanunlara karşı sahip olduğu bir diğer etkinlik ve güç alanı da “imza beyanı” uygulamasıdır. İmza beyanları, Başkanların, bir kanunu onaylarken kullandıkları ve onaya tabi olan söz konusu kanun hakkında belirtmiş oldukları görüşleridir. Bu görüşler vasıtasıyla, bazı durumlarda kanunun uygulama alanı kısıtlanmakta, bazen de ilgili kanunun bazı kısımlarının uygulanması tamamen imkânsız hale getirilebilmektedir. Başkan bu yolla kanunların benimsemediği bölümlerinin uygulanmaması konusunda yürütme organı personeline ve kuruluşlarına talimat vermiş olmaktadır. Bu yetkiyi, Reagan, Baba ve oğul Bush’lar ve Clinton, değişen sıklıkta kullanmaktan kaçınmamıştır.

Anayasa değişikliğine göre, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin düzenleme alanı, hem ABD başkanının kanun gücünde düzenleme yapma yetkisine, hem de 1982 Anayasası ile Bakanlar Kuruluna verilen KHK çıkarma yetkisine göre çok dardır. Çünkü mevcut Anayasa hükmüne göre, Bakanlar Kurulu KHK ile kanunla düzenlenen bir alan düzenlenebilir, bu yolla yetki kanununa dayanarak ve yetki kanununa aykırı olmamak şartıyla, Anayasada öngörülen istisnai alanlar hariç geri kalan bütün kanunlarda değişiklik yapılabilir, kanunların tamamı veya bir kısmı yürürlükten kaldırılabilir. Benzer yetkiler ABD’de de mevcuttur. Fakat Anayasa değişikliğine göre, kararnamelerle, kanunla düzenlenen bir alan düzenlenemez; hiçbir kanunda değişiklik yapılamaz. Anayasada sadece kanunla düzenleneceği belirtilen alanlarda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Mevcut Anayasaya ve ABD’deki uygulamalara göre, KHK ve başkanlık emirleri ile yürütmenin yetki alanı haricinde kalan alanlarda düzenleme yapılabildiği halde, değişikliğe göre Cumhurbaşkanlığı kararnameleri sadece yürütme yetkisine ilişkin konularda çıkarılabilir. Mevcut Anayasaya ve ABD’deki uygulamalara göre, daha önceki kanunlarla daha sonra çıkarılan KHK ve Başkanlık emirleri farklı hükümler içeriyorsa, KHK ve başkanlık emirleri uygulanır. Anayasa değişikliğine göre ise daha önce mevcut olan bir kanun ile daha sonra çıkarılan bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükmü çeliştiği takdirde, kanun hükümleri uygulanır.

Bütün bu değerlendirmeler dikkate alınacak olursa, Anayasa değişikliğine göre Cumhurbaşkanının sahip olduğu kararnamelerle düzenleme yetkisine göre oldukça geniş yetkilere sahip olan ABD başkanı için söylenmeyen diktatörlük yaftasının, bu kadar dar yetkili Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı için söylenmesinin gerçekliklerle bağdaşırlığı bulunmamaktadır. Benzer şekilde, 1982 Anayasası’nın mevcut haline göre, Bakanlar Kurulunun KHK ile düzenleyebileceği alan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenebilecek alandan kat kat fazla olduğu halde, bu durum görmezden gelinerek, anayasa değişikliği kapsamında Cumhurbaşkanının ülkeyi kararnamelerle yöneteceğini söylemek de, ya cehaletten ileri gelmektedir, ya da bile bile mesele abartılarak çarpıtılmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile federal yapıya geçileceğini söylemek tamamen anayasal hükümlerle çelişmektedir. Çünkü Cumhurbaşkanlığı kararnameleri kanun yanında Anayasaya da aykırı olamaz. Kararnamelerle kanunlar ve Anayasa kesinlikle değiştirilemez. Diğer yandan üniter yapının yer aldığı Anayasanın 3. Maddesinin değiştirilmesinin teklif edilmesi bile yasak olduğu halde, bu madde hükmünün kararnamelerle değiştirilebileceğini söylemek anayasal gerçekliğin çarpıtılmasıdır. ‘Hayır’cıların bu tür manüplasyonlarla gerçekleri çarpıtmalarının nihai hesapta ‘Hayır’ kampanyasına zarar vereceğini bilmeleri gerekir. Gerçeklerin belki kısa süreliğine üzerleri örtülebilse de referanduma kadar geçecek uzunca süre içerisinde bu gerçeklerin mutlaka gün yüzüne çıkacağı muhakkaktır.

Star Açık Görüş, 08.02.2017

Yeni sistemde yürütme

Anayasa değişikliğinin en önemli parçası hükümet sisteminin yenilenmesi. 16 Nisan’da halk “evet” derse, parlamenter sistem olduğu söylenen bir sistemden cumhurbaşkanlığı sistemi adı verilen bir sisteme geçilecek.

Cumhurbaşkanlığı sistemi tipik bir sistem değil. Yani ne başkanlık sistemine ne de parlamenter sisteme tam olarak uyuyor. Karma, melez bir sistem. Ancak böyle olması, onu peşinen değersiz kılmaz. Her ne kadar iki-üç ana hükümet sisteminden söz ediyorsak da, karşılaştırmalı siyaset çalışmaları hiçbir hükümet sisteminin bir diğerinin tıpkısının aynısı olmadığını ve âdetâ dünyada ne kadar ülke varsa o kadar hükümet sistemi bulunduğunu gösteriyor. Bu yüzden, demokrasinin genel esaslarına uyduğu sürece, bir yeni sistemin bazı orijinal değişiklikler getirmesinde ve bu çerçevede, o sistemin olgunun mahallî yönünü vurgulayan “Türk tipi” gibi bir isimle adlandırılmasında kendi başına bir yanlışlık yok.

Yeni hükümet sistemini başkanlık sistemiyle, parlamenter sistemle veya Türkiye’deki cari durumla karşılaştırarak daha iyi anlayabiliriz. Parlamenter sistemde, yürütmede ikili bir yapı var gibi görünür ama aslında büyük ağırlık başbakandadır. Cumhurbaşkanı  — kral, kraliçe, devlet başkanı — tamamen sembolik bir makamın sâkinidir. Tipik örnek olarak İngiltere’de “birinci-adam” başbakandır. Başbakanın sistem içindeki ağırlığı o kadar fazladır ki, İngiliz sistemini bir tür “başbakanlık sistemi” olarak adlandırmak yanlış olmaz. Son söz daima başbakana aittir. Siyasî lider odur. Yürütme yanında yasama faaliyetlerine öncülük eden de odur.

Parlamenter sistemde başbakan ve hükümet meclisten çıkar. Yani hükümet ile parlamento önemli ölçüde çakışır. Hükümet güvenoyuna mecbur ve muhtaçtır. Mecliste çoğunluğu kaybeden hükümet düşer. Hükümet, daha doğrusu başbakan, istediği — yani partisinin yararına olduğunu düşündüğü — zaman parlamentoyu dağıtarak ülkeyi erken seçime götürebilir. Başka bir deyişle, başbakan bir anlamda meclisi “fesih” yetkisine sahiptir.

Başkanlık sisteminde yürütme organı halk tarafından doğrudan seçilen başkandır. Seçim gecesi yürütme organı net biçimde ortaya çıkar. Bakanların tek rolü başkana yardımcı olmaktır. Yasama organı ile yürütme birbirinden kesin olarak ayrıdır. Hükümet güvenoyu almak zorunda değildir. Hükümet parlamento çalışmalarına katılamaz.

Parlamenter sistemde, seyrek olmayacak şekilde seçimden hükümet çıkmayabilir. Parlamento oluştuktan sonra partilerin koalisyon pazarlıklarına girmesi gerekir. Bu, sistemde istikrarsızlık ve güvensizlik yaratabilir, ganimet paylaşmayı teşvik edebilir. Başkanlık sisteminde ise seçim akşamı hükümet bellidir. Yürütme normal şartlar altında görev süresini tamamlar. Başkanlık sisteminde yürütme muhtemelen parlamenter sistemdekinden daha teknik, daha bürokratik olur.

16 Nisan’da referanduma götürülen pakette cumhurbaşkanın yetkileriyle başbakanın yetkileri birleştiriliyor. Muhalefet bunu tek adamlık olarak yorumluyor, ama aslında teklif, yürütmenin yetkilerinde hatırı sayılır bir yetki artışına sebep olmaktan ziyade, yürütmenin tek elde, halk tarafından doğrudan seçilen kişide birleşmesi anlamına geliyor. Bunun ülkenin kronik problemi olan yürütmede iki başlılığın ortadan kalkmasını sağlayacağı açık. Eğer sistemle ilgili temel endişe çift başlılık ise, doğrusu teklif çözüm üretici.

Global bir dünyada yaşıyoruz. Türkiye ağır problemlerle karşı karşıya. Birçok durumda Türkiye’nin hızla karar alması ve ortaya çıkan yeni sorunlara karşı tavır geliştirmesi gerekebilir. Yeni sistem bu bakımdan bazı avantajlar sağlayacaktır. Ancak, hızlı karar almanın her durumda doğrunun yapılması anlamına gelmeyebileceğini de bilmek gerekir. Her kamu politikası, faydaları ve zararlarıyla ayrıca ve usulüne uygun olarak tartışılmalıdır.

Yürütmede iki başlılığın ve istikrarsızlığın ortadan kalkması bürokratik vesayet kanallarını da tıkayacaktır. Doğrudan seçimle gelen yürütme, iktidarını bürokratik odaklarla paylaşmaya yanaşmayacak; buna yönelik teşebbüslere fırsat vermemeye çalışacaktır. Bunun da Türkiye açısından yararlı bir durum olduğu ortadadır.

“Evet” kanadının ısrarla söylediği gibi, yeni sistemde hükümet güçleniyor mu? Bürokratik vesayet kurgusunun odak noktası olarak düşünülen “seçilmemiş cumhurbaşkanı”na tahsis edilen yetkilerin, seçilmiş bir cumhurbaşkanın eline geçmesi anlamında, evet. Ama başka bir açıdan hükümetin parlamenter sistemde olduğundan daha zayıf olacağı da iddia edilebilir. Yasama organını kontrol edemeyen veya eskisi kadar kolay kontrol edemeyen bir hükümetin, parlamentoyu da elinde tutan bir parlamenter sistem hükümetinden daha zayıf olacağı aşikâr bir gerçektir. Ama yine de neler olacağını ve organların gerçek güç oranlarını ancak tecrübeyle görebilir ve anlayabiliriz. Bu yüzden, şimdi yapılacak yorumlar kaçınılmaz biçimde bir ölçüde spekülasyona dayanacaktır.

Kanaatimce, ister 16 Nisan’da ister daha sonra gerçekleşecek olsun, yürütmede iki başlılık döneminin sonu gelmiştir.

Serbestiyet, 21.03.2017

Söz rahatsızlıktan açılmışken

Dünkü yazımda Hürriyet’in “Karargah rahatsız” başlıklı yayını dolayısıyla bu kurumun demokratik sistemlerde gayet normal olan eleştirilerden rahatsızlık duymasını eleştirmiştim.

Bugün de eleştiriden rahatsız olan “Karargah”a kurumsal sorumluluğunu hatırlatıp, ordunun demokratik reform ihtiyacına dikkat çekmek istiyorum.

Daha yedi ay önce bir darbe girişiminin yaşandığı ülkede, ordu içinden birilerinin eleştirilerden alınıp ya da alınmış gibi yapıp, Hürriyet’e haber yaptırma geleneğini hortlatmaya çalışmasını nasıl açıklamalı?

Özellikle de henüz bu darbe girişiminin kurumsal muhasebesini yapmamışken.

İlk akla gelen ihtimal, en köklü demokrasilerde bile zaman zaman asker bürokratların şanslarını denedikleri gerçeği. Bugün öyle ortadan görünen, daha çok “semptomatik okuma”yla meramını çözebileceğimiz bir açıklama yaparız, sonra durup tepkilere bakarız, tepki yoksa bir adım daha ve devamı… Bu yol muhtıraya kadar gider.

İkinci ihtimal, Gülenist darbecilerden boşalan yeri yeniden Kemalist darbecilerin doldurma çabası olabilir. Sanki önceki bütün darbeleri kendileri yapmamış gibi, 15 Temmuz sonrası “bak orduda dinciler birikti, darbe girişiminde bulundu, demek ki Kemalizmden sapmamak gerekiyormuş”  propagandasını öteden beri yapan eski darbeci ulusalcı ekibin yeniden mevzi kazandığı söyleniyor. Şimdi onlar da şansını deniyor olabilir.

Bir de referandum öncesi hükümetin böyle bir haber yaptırdığını iddia edenler var. Özellikle 15 Temmuz öncesi süreçte Cemaat’in hükümete karşı bir operasyon yürüttüğünü görmeyenler, bugün daha çok bu ihtimale inanıyor.

İhtimaller üzerine uzun uzun konuşabiliriz. Ama bunlardan hangisine inanırsanız inanın, yapılması gereken aynı: Orduyu demokratik hukuk devletlerindeki modeller örneğinde yeniden yapılandırmak.

Çünkü sahiden yorulduk artık…

Asıl rahatsızlık duyulması gereken

Merak eden var mı yok mu bilmiyorum ama ben de bir vatandaş olarak rahatsızım ve “Karargah” mahlasıyla Hürriyet’e rahatsızlık beyan eden o bürokratla veya bürokratlarla konuşuyor olsaydım, herhalde şöyle söylerdim:

Sevgili Karargah, hazır söz açılmışken, benim de sana dair bazı duygularım var açıklamak istediğim.

15 Temmuz’dan beri ben de çok rahatsızım ve o gece yaşananlardan sonra sana karşı açıkçası karışık hisler içindeyim.

Mesela sabaha kadar sokakta halk polisin desteğiyle saatler boyunca direnir ve darbecileri alt ederken, köprüde, sokakta TBMM’nin önünde insanlar ölürken siz sanki biraz geciktiniz gibi geldi bana, yanılıyor muyum? Tam olarak ne yapıyordunuz o saatlerde?

Belli ki çok hislisiniz, biri sizinle ilgili ileri geri konuşunca rahatsız oluyorsunuz. Ama tek rahatsız olmanız gereken konu bu mu? Mesela darbe sürecinde “kayıp saatler”den söz ediliyor, bu da sizi rahatsız etmiyor mu?

ABD’nin TSK’da darbe peşinde olduğu yazılıp çiziliyor mesela. Gülenist darbecilerle denedikten sonra bu kez de Kemalist darbecilerle deneyebileceği söyleniyor. Sevgili Karargah, yabancı bir devletin kurumunuzda darbe yaptırmak istediğine bir iddiadan daha rahatsız edici bir şey olabilir mi? Kardak meselesinden daha fazla konuşuldu bu, sizin hiç kulağınıza gelmedi mi?

Bu ithamlar da sizi rahatsız ediyor mu? “Madem sınırı aşarak siyasi tartışmaya ilişkin görüş beyan ediyorsunuz, keşke bu yanlışı asıl bu konuda açıklama yapmak için kullansaydınız” derlerse ne dersiniz?

Konuşacak şey var aslında. 240 kahraman insanın aziz canına mal olan bir darbe girişimi sizin kurumda gerçekleşti. Bunun ağır sorumluluğuyla yüzleşme anlamında ciddi bir kurumsal muhasebe yapıldı mı tarafınızdan?

Yıllar boyunca başörtülü anneler asker çocuklarını görmek veya orduevinde düğününde bulunmak istediklerinde onları mahrum edecek kadar ayrımcı ve dışlayıcı laiklik uygulamanıza rağmen nasıl oldu da 40 yıl boyunca o “Cemaat” yerleşti orada?

O ayrımcı ve dışlayıcı laiklik uygulamanıza rağmen değil de, tam da o ayrımcı ve dışlayıcı laiklik uygulamanızdan olmasın sakın. Orduya kabul konusunda uyguladığınız ideolojik kriterlerden olmasın. İdeolojik esasa değil de çoğulcu bir perspektifle liyakat esasına uygun olarak orduya kabul etseydiniz, herhangi bir grup bu kadar ağırlık kazanabilir miydi tek başına?

Sevgili Karargah, senden cevap beklemiyorum; çünkü bu soruları sana sormuyorum aslında. Bir vatandaş olarak muhatabım hükümet elbette ve ona hitap ediyorum.

Hukuk devleti ve ordunun yeniden yapılandırılması

15 Temmuz’da ülkemiz bir darbe girişimine sahne oldu. Bundan gerekli dersi alarak, bir daha halkın canı ve kanı pahasına engellemek zorunda kalmayacağı, darbeye direnen kahramanların hayatını feda etmesinin gerekmeyeceği şekilde önlem almak zorundasınız.

Demokratik hukuk devletleri örneğinde bir ordu reformu geciktikçe, çoktan geçmişin karanlığında kalmış olması gereken eski hastalıkların nüksetmesi mümkün. Andıçlardan, “adı açıklanmayan üst düzey askeri yetkililer”den, “karargah” veya “askeri kaynaklar” gibi soyut öznelere atıfla kamusal tartışmaya müdahil olmaya ilişkin bu son açıklamanın haklı olarak pek çok insanda ortaya çıkardığı rahatsız edici dejavü duygusu uyarıcı olmalı.

Bu konuya odaklanmak ve her kesimden vatandaşın, akademisyenlerin, sivil toplum örgütlerinin ve tüm siyasi partilerin katkısına açık, çoğulcu bir kamusal müzakereyle ordunun yeniden yapılandırılması meselesi acilen gündeme alınmalı.

Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok aslında. Bugüne kadar darbe yaşamamış veya gerekli dersleri alarak bir reform gerçekleştirmiş ülkeleri örnek alarak, evrensel tecrübenin ışığında kapsamlı bir ordu reformunu yapacak mıyız, yapmayacak mıyız?

Bütün mesele budur.

Bunu yapmadıkça, kurumsal alınganlıktan başlayıp muhtıraya kadar giden bir azgelişmişliğe kendimizi mahkum ederiz.

Serbestiyet, 01.03.2017

Kurumsal alınganlık ve demokratik reform ihtiyacı

28 Şubat’ın yıldönümünde kötü bir şaka gibi.

Epeydir kendisinden haber alamadığımız ve haber alamadığımız bu süre içinde hiçbir şekilde eksikliğini hissetmediğimiz “adı açıklanmayan üst düzey askeri yetkili” şimdi “Karargah” mahlasıyla Hürriyet’e konuşmuş.

Gazetenin haberine göre bazı eleştiri ve iddialar, “TSK’yı yıprattığı gerekçesiyle Genelkurmay’da rahatsızlık yaratıyor”muş.

Anlaşılan bazı kötü alışkanlıklar zaman geçse de değişmiyor ve fırsatını bulduğunda nüksediyor. Özellikle de demokratik hukuk devleti temelinde ordunun yeniden yapılandırılması geciktikçe. Aslında bu vesileyle asıl gündeme almamız ve konuşmamız gereken bu olmalı.

Ama önce şu rahatsızlık şikayetine bir bakalım.

Neymiş adını açıklamayacak kadar utangaç ve demokratik bir sistemde gayet meşru olan eleştirilerden dolayı gazeteye mektup yazacak kadar duygusal olan “Karargah”ı mutsuz eden meseleler?

1-) SİLAHLI KUVVETLERDE BAŞÖRTÜSÜ KARARI

“Milli Savunma Bakanlığı, yaptığı düzenlemeyle kadın subay ve astsubayların başörtüsü takmalarına ilişkin yasağı kaldırdı. Bu düzenlemenin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bilgisi dahilinde yapılıp yapılmadığı merak ediliyor”muş.

Kim ediyor? Konu-komşu mu?

“Edinilen bilgiye göre, bu karar alınırken Karargâh’ın görüşü alınmadı. Askeri kaynaklar da ‘Yapılan düzenlemede Genelkurmay Başkanlığı’nın dahli olmadığını’ teyit etti” diyor “haber”de.

İnsan haklarıyla ilgili düzenlemelerde kurumun görüşünün alınması gerekmiyor. Ayrımcılık yasağını onaylayıp onaylamadığı bürokrata sorulmaz. Bugüne kadar TSK’da başörtülü kadınlara yönelik kıyafet ayrımcılığı yanlıştı; kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığın yanlış olduğu gibi ve düzeltildi. Bir vatandaş olarak ben bundan memnunum ve “Karargah’ın görüşü”nü de merak etmiyorum.

Düşünün, İran’da başörtüsüz kadın personele orduda görev yapmak yasak. Şimdi özgürlükçü bir siyasi irade çıksa ve bu yasağı kaldırmak istese, orada da “Karargahın görüşü”nü mü almalı? Hak söz konusuyken, ayrımcılığa uğramama hakkı söz konusuyken “görüş”ün önemi mi olurmuş?

2-) AKİT’E BAŞSAĞLIĞI TELEFONU AÇILMASI

“Karargâh, bu konunun haksız yere gündeme getirildiğini düşünüyor”muş. “Genelkurmay en son Tarık Akan ve Mehmet Türker dahil toplumda kabul görmüş birçok ünlü simanın vefatında başsağlığı mesajlarını aile yakınlarına iletmiş ve üzüntülerini paylaşmıştır” diyormuş.

Bu da Genelkurmay’ın eski alışkanlıklarıyla ilgili bir sorun. Burada sorun TSK’nın Hasan Karakaya’yı veya Müjdat Gezen’i araması değil. Hangi kesimden bir kamusal figüre dair açıklama yaparsa yapsın, toplumun diğer bir kesimi rahatsız olabilir ve bu anlaşılır bir durumdur. Ülke savunmasıyla ilgili olmayan bir konuda neden bu türden bir halkla ilişkiler faaliyeti yürütür TSK? Yanlış olan kiminle ilgili açıklama yaptığı veya açıklamasında ne dediğinden öte, görev alanıyla ilgisiz bir konuda açıklama yapmasının kendisindir.

3-) CUMHURBAŞKANI İLE YAPILAN ZİYARETLER

Genelkurmay, Orgeneral Akar’ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la katıldığı yurtdışı ziyaretlere dair eleştirileri de “maksatlı” bulmuş.

Olabilir, bazıları bunu maksatlı olarak eleştiri konusu yapabilir. Karargah, basının ve sivil toplumun bu konudaki eleştirilerinden rahatsızlık beyan edip polemiğe giremez. Bu siyasetin konusudur ve gerekirse Savunma Bakanı Karargah adına açıklama yapar.

4-) ABD’Lİ GENERALİN AYAĞINA GİTTİ

Orgeneral Akar’a, ABD Genelkurmay Başkanı Dunford’la yaptığı görüşmeden dolayı da eleştiri yapılmış.

Üçüncü maddeyle ilgi yazdıklarım bunda da geçerli.

5-) “ÇUVALCI KOMUTAN”IN MADALYA TAKMASI

Üçüncü maddeyle ilgi yazdıklarım bunda da geçerli.

6-) KARDAK’A GEZİ KARARLILIK MESAJI

Orgeneral Akar ve kuvvet komutanlarının Kardak kayalıklarına gitmelerini CHP yönetimi, “turistik ziyaret” olarak nitelendirmiş. Askeri kaynaklar, “Bu ziyaret bazı art niyetli çevrelerce olumsuz şekilde yorumlandı, Orgeneral Akar üzerinden TSK yıpratılmaya çalışıldı. Önemli bir kararlılık mesajı veren olayın Yunanistan’ın ekmeğine yağ sürecek şekilde iç politika malzemesi yapılması düşündürücü” yorumunu yapmış.

Üçüncü maddeyle ilgi yazdıklarım yine geçerli. Bir siyasi parti, CHP veya başkası, bunu  “Yunanistan’ın ekmeğine yağ sürecek şekilde iç politika malzemesi” yapabilir, demokrasilerde bu meşrudur. Buna karşı diğeri de tersini savunur. “Askeri kaynaklar”ın bunu düşündürücü bulduğunu söylemesi yanlış.

7-) DARBECİ DİŞLİ İLE ORTAK VİLLA İDDİASI

Genelkurmay Başkanlığı CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın gündeme taşıdığı  “Orgeneral Akar’ın 15 Temmuz darbe girişiminin kilit ismi Mehmet Dişli ile ortak villa arsası satın aldıkları” iddiasını yalanlamış. “Buna rağmen tartışmanın sürmesinden Karargâh rahatsızlık duyuyor”muş.

Reddedilmiş bir iddianın sürekli dile getirilmesi rahatsız eder gerçekten. Kişisel bir suçlama olduğu için Akar bu konuda kişisel açıklama yapabilir. Hepsi bu kadar.

Ama söylenmesi gerekenler hiçbir şekilde bunlardan ibaret değil.

Daha kısa bir süre önce bir darbe girişiminin yaşandığı, milyonlarca insanın dehşet içinde bırakıldığı, sonuçta halkın kendi göbeğini kendisinin kestiği, kendi kendisini kurtardığı bir ülkede, kurumsal olarak hissedilmesi gereken bambaşka bir rahatsızlık olmalı değil midir?

Peki nedir o rahatsızlık? Bu vesileyle asıl çözmemiz gereken sorunumuz nedir?

Yarınki yazının konusu da bu.

Serbestiyet, 28.02.2017

Bu işin adaletle halledilmesi lazım

Geçenlerde bir doktor intihar etti. Gazeteler, İzmir Katip Çelebi Üniversitesi hastanesinde biyokimya asistanı olarak görev yapan 30 yaşındaki Dr. Orhan Çetin’in FETÖ kapsamında açığa alındıktan sonra bunalıma girip intihar ettiğini yazıyor.

Bu kaçıncı intihar bilmiyorum. Kimsenin çok da ilgilendiği yok aslında. Gündemi işgal etmiyor “FETÖ’cü”lerin başına gelenler. Bazıları 15 Temmuz’daki Gülenist darbeci çetenin yaptıklarını hatırlayıp onlara yönelik operasyondaki hak ihlallerine göz yumuyor, bazıları da adaleti savunayım derken FETÖ’cü diye damgalanmaktan korktuğu için susuyor.

Şimdilerde adalet istediklerini söyleyerek ortalıkta dolanan birileri var ama onların çoğu aynı zamanda 17-25 Aralık’ta Emniyet ve Yargı üzerinden hükümetin alaşağı edilmeye çalışıldığını göre göre “lütfen herkes yargı kararlarına uysun” da demiş oldukları için inandırıcılıkları bulunmuyor. O günlerde “yolsuzluk operasyonu adı altında başka bir operasyon yürütülüyor, görmüyor musunuz?” dediğimizde, “yoksa sen yolsuzluğu mu savunuyorsun” diye bizi ahlakçılıkla dövenlerin bugün kaale alınacak sözleri yok.

Ama bizim var ve olmalı. Hakikate şahitlik etmek esas olarak bize düşer.

Edebiyat değil realite

Evet, gündemi işgal etmiyor, ama sonuçta derin bir sessizlikle karşılanan ciddi ihlaller yaşanıyor. On binlerce insan işten atıldı. Kurumların, insanları kolaylıkla suçlayıp tasfiye etmesinin kapısı aralandı ve onlar da bu yetkiyi hoyratça kullandı. Hem de herkese karşı. Geldiğimiz aşamada bugün, malvarlıklarına el koyulduğu ve FETÖ gölgesi yüzünden hiçbir yerde iş bulamadığı için çaresiz kalan, kimsenin telefonlarına çıkmadığı insanlardan, bölünmüş ailelerden ve trajedilerden söz ediliyor.

“Mağduriyet edebiyatı” diye kestirip atmak yanlış. Sanki bireylere daima kendisini savunma hakkı veriliyormuş, sanki bu işleri yürüten bürokratlara mutlak güven duymak için bir sebep varmış gibi büyük konuşmak, ihlal iddialarını kestirmeden reddetmek adil değil. Çünkü her şeyden önce, kendisini savunma hakkı vermeksizin, hatta bir gerekçe bile gösterilmeksizin böyle on binlerce insanın aynı anda işten atıldığı toplu bir tasfiyede haksızlık olmaması mümkün değil. Ve yeryüzünde öyle mutlak güveni hak edecek bir devlet de yok.

Üniversiteden mezun olduktan sonra Etibank’ta işe giren eski bir öğrencimin durumunu biliyorum. 2001 krizinde o banka iflas edince, şube müdürünün tavsiyesi üzerine Bank Asya’ya geçmişti. Bu süreçte bir bakanlıkta memur olarak çalışan eşinin işine son verildi. “Benim çalıştığım banka yüzündenmiş” diye açıklıyordu. İki işsiz insan ve çocuklar. Strese bağlı olarak insanın ses tellerinin de felç olabileceğini ben onun durumunda gördüm ilk kez. Bir ameliyat geçirdi. Sonrasında eşi ile ilgili işlem geri alındı, ama kırılan kırıldıktan sonra. Fethullahçı mıydı? Tanıdığım, bildiğim kadarıyla hayır. “Belki de takiye yapıyordu, ne biliyorsun?” diyebilirsiniz. Gerçekten de kendisini gizlemeyi marifet sayan insanlardan oluşan tuhaf bir yapıyla karşı karşıyayız ve böyle bir durumda sadece izlenimlerimden söz edebilirim. Bunda da belki isabet ederim, belki yanılırım. Ama hukuk benim gibi izlenime bakmaz, somut kanıt/belge/bağlantı arar; daha doğrusu aramalı.

Eğer ortada işlenmiş bir suç varsa cezalandırılmalı; stratejik kurumlardaki önleyici bir tedbir olarak açığa almalar da doğrudur; ama gerekçesiz biçimde bir KHK ile öğretmeni, bankacıyı ve belediye işçisini peşinen kapının önüne koymak doğru değil.

İhlal iddiaları önemlidir. Kim dile getirirse getirsin önemlidir.

İntiharlar her durumda önemlidir. Hem insani sebeplerle önemlidir, hem devletin yaşama hakkını koruma sorumluluğu bakımından ve hem de bu ikisini önemsemiyorsanız bile, darbe soruşturmasının sekteye uğramaması, amacına ulaşması bakımından. (Geçen yıl 28 Şubat’ta İstanbul’da düzenlenen “Darbe Yargılamaları Uluslararası Sempozyumu”nda, darbe yargılamalarında başarılı olan ülkelerden gelen bir katılımcının, darbe yargılamaları sürecinde intiharlar olabileceğine dikkat çekerek, darbe yargılamalarının başarısı açısından bunlara dikkat etmek gerektiğini özellikle vurguladığını hatırlıyorum.)

Temizlik yaparken kırıp dökmemeli

İnsanın iki şekilde günah işleyebileceği söylenir: Gözünü açık tutarak ve kapatarak. Yanı başımızda trajedi yaşanırken gözümüzü kapalı tutmak bu ikinci tür günaha girer.

Devletin içinde bir temizlik elbette gerekli; ama bunu mümkün olduğunca kırıp dökmeden, insanları acz içinde bırakmadan, aileleri ve hayatları tarumar etmeden yapmak gerek. Aksi halde bu tasfiye amacına ulaşmaz, her şey daha karmaşık hale gelir ve boynunuzda çoluğun çocuğun vebali kalır.

Ölçü bellidir aslında: Suç ve cezada şahsilik ilkesini uygulamak ve bunu yaparken de başka insanları, onların aile fertlerini mağdur edecek aşırı önlemler almamak. “Hiçbir günahkar başkasının günah yükünü taşımaz” der Kuran.

Bizim aklıselime ve adaletli bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Asalım keselim diyenlere kulak vermemek gerek. Kimse 15 Temmuz şehitleri ve gazileri adına meşrulaştırmaya da çalışmasın bu yaşananları. “15 Temmuz Uzun Gecenin Kısa Tarihi” kitabını hazırlarken konuştuğumuz kahramanlardan Sabri Ünal’dan daha cesur, daha kararlı ve canını feda etmeye daha fazla hazır olduklarını iddia edemez onlar. O gece bir görüntü vardı hatırlarsınız, tankın önüne yatan, sonra kalkıp bir daha yatan ve yaralanan kahraman. Bu yazının başlığını da onun yürütülen FETÖ tasfiyelerine dair sözünden aldım.

Bu işin adaletle halledilmesi lazım. Yoksa o gece herkes darbecileri öldürür bu iş de biterdi” diyor Sabri Ünal ve devam ediyor:

“Ama adaletle olması gerekiyor, çünkü kandırılmış kişiler de var, bazılarının FETÖ ile hiç alakası olmadığı halde içeri atılıyor, meslekten men ediliyor. Mesela benim ev arkadaşımı -hiçbir alakası olmaz aynı evde kaldık, onun varsa benim de olması lazım- öğretmenlikten attılar. Niye? Bank Asya’dan kredi kartı varmış 2014’te kapatmış. Bir başkası ev kredisi almış -malum ev kredisi 10 yıllık alınıyor- kredisini ödüyor diye 25 yıllık imamı görevden almışlar.”

Tedirginlik Cemaatin ötesinde

Aslında Cemaatle, FETÖ’yle ilişkili veya ilişkilendirilen kesimden de ibaret değil şu an yaşadığımız sorun. Başta muhafazakar, mütedeyyin İslami kesimler olmak üzere, her kesimden insan kendisini tedirgin hissediyor bu süreçte. “Ben Milli Görüş geleneğinden geliyorum ve ilk defa kendimi bu kadar güvensiz hissediyorum” veya “bu operasyonu kimin yaptığından emin olamıyorum” benzeri ifadeleri defalarca duydum ben.

Bir yanlışlık var yaşadıklarımızda. Ölçüyü kaçıran, gerekçe bile açıklamadan insanların ekmeğini elinden almaya, böylece çoluğunu çocuğunu cezalandırmaya varan ama onun da ötesinde toplumun geneline yönelen ve yaygın bir huzursuzluk kaynağı olan bir işleyiş söz konusu. Hükümet anayasa paketine dair kararını netleştirmeye çalışan çoğunluğun referanduma bu tedirgin atmosferde gittiğini görmeli.

Evet, bu işi adaletle çözmek gerekiyor ve bugün de ihtiyacımız olan bu. Daha fazla trajedi yaşanmasın diye.

Serbestiyet, 25.02.2017

Bağlamsız “karargâh rahatsız” tepkisi

25 Şubat’ta Hürriyet gazetesinde yayınlanan “karargâh rahatsız” haberi iktidar tarafından bağlamı dışında ele alınarak aşırı bir tepki gösterilmişti. İktidar ve çevresi niye böyle bir tavır takınmış olabilir?

Haber bağlamı dışına çıkarılmıştı; zira “rahatsız”dan kasıt askerin muhalefet tarafından eleştirilmekten duyduğu rahatsızlıktı. Ama sanki Hükümetten, AK Parti’den askerin duyduğu rahatsızlık kast ediliyormuş gibi davranıldı.

Haber bağlamı dışına çıkarılmıştı; zira Hürriyet gazetesi sadece Genelkurmay tarafından muhabirine yapılan bir açıklamayı haberleştirmişti. Ancak sanki eski günlerdeki gibi gazete, askeriyedeki bir cunta ile işbirliği içinde AK Parti iktidarına karşı bir darbe girişiminin içinde yer alıyormuş gibi davranıldı.

Her şey bu kadar açık ve netken iktidarı “darbe tehlikesi” alarmı duyulmuş gibi bir tepki vermeye iten sebep ne olabilir?

Zamanında askeri vesayet tarafından zorlanmış, kendisine karşı darbe planları yapıldığı ortaya çıkmış ve en nihayet 15 Temmuz’da doğrudan bir askeri darbe girişimiyle yüz yüze kalmış ve bunu neredeyse kılpayı atlatabilmiş bir partide “karargâh rahatsız” başlığının iritasyona veya öfkeye sebep olması anlaşılabilir bir durumdur.

Ancak, bu durumda gazetenin manşet atmadaki özensizliği gerekçe gösterilerek, editöryal aymazlığa işaret eden bir tepki verilmesi beklenirdi. Manşet özensizliğine “darbe tehlikesi” alarmı muamelesi yapmak anlaşılır bir durum değildir. Dolayısıyla bu seçenek devre dışı bırakılabilir.

İktidarın verdiği bu bağlamsız tepki pek çok kişinin aklına yaklaşmakta olan referandumu getirdi.

Acaba iktidar referandum kampanyasının bir parçası olarak “karargah rahatsız” manşetini kendisine yönelik “sahte bir mağduriyet” inşa etmek için bile isteye manipüle mi etmişti?

Politikacıların oylarını artırmak ve seçimleri kazanmak için çok geniş bir araç ve taktik repertuarına sahip olduğu gerçeğini dikkate alırsak bu sebebi şıklar arasına alabiliriz.

Şimdiye kadar, statükonun vesayet güçleri karşısında uğradığı mağduriyet, AK Parti’nin başarı hikâyesinde önemli bir unsur olageldi. AK Parti uzunca bir süre statüko karşısında gerçekten mağdurdu ve fakat ahlaki ve demokratik üstünlüğü hep elinde tutuyordu. Seçmen de AK Parti’nin arkasında duruyordu.

Ancak 12 Eylül 2010 referandumunu dönüm noktası olarak alırsak, AK Parti o tarihten bu yana rejimin mağdur ettiği bir aktör olma niteliğini kaybetti. 17-25 Aralık 2013’ten bugüne ise AK Parti, kendisi artık yeni bir statükonun kurucu partisi haline geldi. AK Parti eski Türkiye’nin mağduru olabilir, ancak yeni Türkiye’nin muktediridir. Ve üstüne çoktan iktidar olarak çeşitli mağduriyetler üretmeye bile başlamıştır.

Gerçek bir mağduriyeti olmasa bile seçmendeki eski anıları ve duyarlılıkları kaşıyarak seçim için mağduriyet propagandası yapmaya niyet edilmiş olabilir, ancak bu yol inandırıcı olmaması bir yana, işe yarayabilecek bir yol gibi de görünmüyor.

Yoksa bu bağlamsız tepkinin sebebi evet kampanyasını “mağduriyet edebiyatı” üzerinden değil de darbe karşıtlığı üzerinden gidilerek sürdürmek gayesinin bir ürünü müydü?

Neden olmasın? Toplumun büyük bir kesiminde yakın tarihimizden gelen ve bedduayla yadedilen darbe deneyimleri ve hatıraları mevcutken, üstüne 15 Temmuz gibi bir kabus daha yeni yaşanmışken politikacıların bu anti-darbe hassasiyetini “kullanmak” istemiş olmaları mümkündür. Darbe travmasını atlatamamış seçmen, bağlam dışı kurulan darbe çağrışımıyla harekete geçirmek istenmiş olabilir.

Eğer böyle bir kampanya hilesi yapılmaya niyet edildiyse, bu kanaldan ilerlemenin işe yarama olasılığı oldukça yüksektir. Lakin bunun anlamı anti-darbe hassasiyetini suistimal etmek olacaktır. Epey bir süre Türkiye’de darbeler olağan karşılandı, iyi darbe kötü darbe, solcu darbe sağcı darbe, benim darbem senin darben ayrımıyla ele alındı veya darbelerin zorunlu bir girişim olarak hafifletildiği zamanlar oldu.

Buna karşın son 10-15 yıllık periyotta toplumun genelinde darbe ve demokrasi karşıtlığı konusunda güçlü bir anlam örgüsü kuruldu. Darbenin hiçbir koşulda meşru kabul edilemeyeceği, iyi veya kötü darbe ayrımının doğru olmadığı ve her halükarda darbe karşıtı olunması gerektiği yönünde bir kamuoyu baskısı inşa edildi. Bu Türkiye için demokrasi kültürü bakımdan büyük bir kazanımdır.

Bu birikim seçim kazanmak uğruna masaya sürülmeyecek kadar kıymetlidir. Anti-darbe hassasiyetiyle “boş yere” oynamak hassasiyeti aşındırarak içinin boşaltılmasına sebep olacaktır. Her zaman fazla kaşınan bir hassasiyet duyarsızlıkla sonuçlanır.

Zamanında FETÖ, “darbe davalarında” toplumun ve politikacıların anti-darbe hassasiyetini suistimal etmiş ve pek çok hukuksuzluk ve haksızlığı bu hassasiyetin altına gizlemeyi başarmıştı.

Peki bu tepkinin asıl sebebi referandumla doğrudan ilgisi bulunmayan bir durum olabilir mi?

Acaba bu tepki, olgusal temeli bulunan gerçek bir darbe tehdidi algısının iktidar tarafından “bağlamsız” görünen bir dışa vurumu muydu?

İktidar hâlâ güçlü bir darbe tehdidi görüyor veya hissediyor, bunu açıkça kamuoyuyla paylaşamıyor ancak bu tür olaylarla birlikte “kontrolsüz şekilde” (bağlamsız ve mantıksız görünen tepkilerle) dışa vuruyor olabilir miydi?

Eğer bir darbe girişiminden endişe ediliyorsa, buna karşı sağlıklı tedbirin Genelkurmay başkanını bütün yurtdışı gezilere yanında götürmek veya bir habere bağlamsız tepki vermek olmadığı ortadadır. Kalıcı ve yapısal değişikliklerle ve topluma karşı açık davranarak bu tehdit ile mücadele edilmelidir.

Bu sorunun cevabını öğrenmek hepimiz için hayati bir meseledir. Eğer iktidarın bu yönde bilgi ve bulguları varsa bu konuyu topluma açıkça anlatması ve gereğini yapması gerekir.

Toplumun desteğini bir gerçeğe dayalı ve bağlamı içinde talep etmesi doğru olandır.

Serbestiyet, 13.03.2017

Karargâh rahatsız derken!

25 Şubat tarihli Hürriyet gazetesinin “Karargâh Rahatsız” haberi büyük bir çalkantıya sebep oldu.

İktidar çevreleri bu haberi önce bir muhtıra olarak; tozlar biraz kalktıktan sonra arabozucu bir girişim olarak tanımladılar. Gazeteye, sahibine ve Hande Fırat’a ateş püskürdüler. İntikam yeminleri ettiler. Oysa Savunma Bakanı Fikri Işık olay henüz tazeyken meselenin “olduğu gibi” de anlaşılabileceğini gösteren türden bir açıklama yapmıştı.

İlk olarak sosyal medyada, bilinen iktidar yanlısı gazeteci ve troller, haberi “ordu içindeki bir grup cuntacının iktidara bir nevi muhtıra verdiği ve darbeci Hürriyet’in de onlarla işbirliği yaptığı” şeklinde sundu. Öfke ordudan ziyade gazeteci ve gazeteye yönelik olarak sergilendi. Savcılar göreve davet edildi, hesap sorulacağı söylendi.

Olay sosyal medya ile sınırlı kalmadı; önce Başbakan Binali Yıldırım “manşetlerle hükümete ayar veriyorlar” diye çıkıştı. Ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı da yanına alarak yaptığı açıklamada “atılan başlık bir terbiyesizliktir, seviyesizliktir, … bizi birbirimize kim düşürmeye çalışıyorsa bedelini ağır ödeyecektir” dedi.

Ve en son olarak Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı “haber içeriğinde bahsedilen Karargâhın Hükümetin icraatlarını önlemeye yönelik bir cunta yapılanması olabileceği izlenimi edinildiğinden” diyerek soruşturma başlattı.

Olaya daha yakından bakalım.

İlk olarak, haber Karargâhın muhalefet cephesinden, yani esasen CHP’den ve seküler kesimlerden Genelkurmaya yöneltilen eleştirilere cevap niteliğinde verdiği bir beyanat. Haber, muhalefetten gelen “7 eleştiriye 7 cevap” manşetiyle ilk sayfada duyurulurken, iç sayfada genelkurmayın eleştirilerden duyduğu rahatsızlığı yansıtmak için “Karargâh rahatsız” gibi yanlış bir manşet seçimiyle sunulmuş.

İkinci olarak, Genelkurmay Başkanlığı, yani Karargâh kendi web sitesinden bir açıklama yayınladı. Açıklamada, Hande Fırat’a böyle bir beyanat verildiği kabul edildi. Haberde yazılanlar doğrulandı.

Buna karşın koparılan yaygaradan hareketle, devlet ve hükümetle aralarında bir sorun olmadığı, cevap verilen eleştirilerin muhataplarının belli olduğu söyledi.

Yani hükümeti değil muhalefeti hedef aldıklarını teyit etmiş oldu. Sadece “Karargâh rahatsız” manşetine itiraz edildi, böyle bir ifade kullanılmadığı belirtildi.

Sonuçta, hem iktidar hem ordu Hürriyet gazetesini suçluyor, gazeteye soruşturma açılıyor, genel yayın yönetmeni değiştiriliyor. Gazeteye yöneltilen suçlama “cuntayla işbirliği”nden, “iktidarla ordunun arasını bozmak” şekline dönüştürülüyor.

Şimdi, bu olgular ışığında hangi tepki, gerçeklerle ilişkisi kesilmemiş ve demokratik bakımdan doğru bir tepki olurdu?

Şimdiye kadar dinlediklerimiz arasında en anlaşılabilir ve makul tepki verenlerden biri MHP lideri Bahçeli oldu.  İktidarın ve iktidar çevrelerinin tepkisi ise hem tutarlılıktan uzak, hem mantığı ve gerçekliği zorlayan türdendi.

Bu haber üzerinden Hande Fırat’ı ve Hürriyet’i darbecilikle veya arabozuculuk yapmakla suçlamanın herhangi bir mantıki veya olgusal zemini yok. Sadece manipüle edilen ve kaşınan kötü hatıralar ve geçmişin izlerini taşıyan sarsıcı duygular var.

Bu haberle ilgili olarak gazeteye yöneltilecek eleştirivar kuşkusuz. Hem kendilerinin zamanında darbe aparatı oldukları gerçeğini, hem de toplumdaki darbe belleğini hesaba katmayan, özensiz, aymaz ve/ya hassasiyetleri dikkate almayan bir manşet atmakla suçlanabilirler.

“Karargâh rahatsız” ifadesinin 28 Şubat darbesi yıldönümünde insanların tüylerinin diken diken edeceği ve öfkelendireceği, öngörülebilir bir sonuçtur. Darbe aparatı olmuş bir gazetenin bu konularda biraz mahcubiyet taşıması beklenirdi. Ancak, bu “utanmazlık” savcılık bir suç değil, kınama ve ayıplama ile karşılığı verilecek kötü bir gazeteciliktir.

İnsanlar bazen, belki sıklıkla, ileri sürdükleri savın mantıki ve rasyonel sonuçlarını izleyemiyorlar veya izlemek gibi bir dertleri yok.

Eğer iktidar çevrelerinden bazılarının ileri sürdüğü gibi Hande Fırat ve gazete bu manşeti bile isteye attıysa, amaç sadece “referandum öncesi AK Parti’nin işini kolaylaştırmak” olabilir.

Çünkü bugün, Hürriyet’in ne orduyu herhangi bir darbeye kışkırtacağı, ne de ordu içinden bir cuntanın Hürriyet’i böyle bir işbirliğinde kullanabileceği bir güç dengesi ve siyasi ortam mevcut. Darbe riski varsa eğer, buna niyet edenler çok gizli saklı hareket etmek isteyeceklerdir. Zira hükümete açıktan ayar veya muhtıra verilebildiği eski statüko çoktan çöktü.

Olayda üstü yaygarayla örtülen ve asıl sorunu oluşturan kısma gelelim.

Genelkurmay hangi hakla ve yetkiyle bir gazeteye beyanat veriyor? Hangi cüretle bir partiyi, ana muhalefet partisini hedef alıyor?

Hangi akla hizmet siyasetçilerin, örneğin milli savunma bakanı veya başbakanın konuşacağı konularda kendine vazife çıkarıyor?

Ve elbette iktidar, hangi akla hizmet basına siyasileri hedef alan bir beyanat veren genelkurmayı hizaya çekip bunun hesabını sormak yerine, bunu haberleştiren gazeteciye hesap soruyor? Üstüne genelkurmay başkanını yanına oturtarak “aramızı bozamazlar” türünden, sanki iki koalisyon ortağından bahsediliyormuş gibi bir yaklaşım sergilenebiliyor.

Vatandaşlar olarak bizim asıl muhatabımız elbette genelkurmay değil, hükümettir. Bu yüzden de, genelkurmayın gazetelere siyasi içerikli beyanat vermesinin hesabını bize vermesi gereken de iktidardır.

Bunu anlamakta gerçekten zorluk çekiyorum. Darbelerden bunca zarar görmüş, askeri vesayete karşı zorlu bir mücadeleden geçmiş ve daha 15 Temmuz gibi yakın geçmişte büyük bir darbe tehlikesi atlatmış bir toplumun üyesi olarak, anlamakta zorluk çekiyorum.

Neden bizim siyasetçilerimiz askeri ait olduğu konumda tutmakta başarısızlar?

Serbestiyet, 01.03.2017

Cumhurbaşkanına hakaret suçu

Cumhurbaşkanı Erdoğan kendisine yönelik söz ve ifadeler konusunda hiç bir zaman, fazla toleranslı ve esnek olmadı. Başbakanlığı döneminde de, hakaret gerekçesiyle çeşitli karikatür, yazı ve sözler üzerinden pek çok dâvâ açtığını biliyoruz.

Cumhurbaşkanlığı döneminde de bu tutumunu sürdürüyor. Cumhurbaşkanına hakaretten açılan dâvâlar ve yapılan tutuklamalar sık sık gündeme geliyor. En son, bir piyanistin cumhurbaşkanına hakaretten tutuklandığı haberi düştü gündeme. Bu konuda baştan beri aşırı katı ve katılıkta tutarlı bir çizgi izliyor Erdoğan. Sanırım tek istisna veya esnemeyi, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası kendisine yönelik hakaret dâvâlarından bir kereye mahsus vazgeçerek sergiledi.

Erdoğan, devlet iktidarına sahip olmadığı, yargı başta olmak üzere vesayet odaklarına karşı mücadele ettiği dönemde, yani görece zayıf olduğu dönemde bile dâvâ yöntemini kullanıyordu. O günlerde gündemde epey yer tutan vakalardan biri, Cumhuriyet çizeri Musa Kart’ın “Erdoğanlı kedi” karikatürünün Erdoğan tarafından dâvâ edilmesiydi. Ardından Penguen dergisi bunu protesto etmek için yine “Tayyipler âlemi” başlıklı bir kapakla çıkmıştı.

Her iki karikatür de, demokratik bir toplumda siyasetçilere yönelik eleştiri sınırları içinde görülmekte tereddüt gösterilmeyecek ölçülerdeydi. O dönemin güç ilişkileri sonucu olsa gerek, söz konusu karikatürlere açılan dâvâlar reddedilmişti.

Erdoğan gerçekten statükoyu ve hakim söylemi sarsıp zorlayan bir liderdi. Bu sarsıntıya ve meydan okumaya verilen tepkilere, Özal’ın yaptığı gibi yüksek bir tolerans gösterebilirdi; ancak bunu tercih etmedi.

O günlerde ve sonrasında Erdoğan’ın bu tavrını yanlış bulmakla birlikte, rejim oligarşisinin ideolojik-kültürel hegemonyası ile mücadele etmek için bir araç olarak bu dâvâları kullanmış olabileceğini bir süreliğine düşündüğümü hatırlıyorum.

Lâkin yavaş yavaş gücünü artırmasına, devlet iktidarına sahip olmasına ve büyük bir güce ulaşmasına rağmen, bu tavrında en ufak bir esneme olmadı. Üstüne, 10 Ağustos 2014 tarihinde cumhurbaşkanı seçilmesi ile birlikte “hakaret” temalı davalar artık TCK 299 ile “cumhurbaşkanına hakaret” gibi devlet güvencesi ve kutsallığı ile güçlendirilmiş oldu.

Değişen güç dengelerine ve siyasi iklime bağlı olarak, bu tür dâvâlarda zaman içinde artış gerçekleşti. Bekir Bozdağ’ın 2 Mart 2016 tarihinde Mecliste verdiği sayıya göre, cumhurbaşkanına hakaretten 1845 dâvâya Adalet Bakanlığı tarafından izin verilmişti (Adalet Bakanlığı artık bu istatistikleri açıklamadığı için, güncel ve net sayıları bilemiyoruz).

Cumhurbaşkanı olmadan önce Erdoğan’ın bu davranışını doğru bulanlar, şu argümanla savunma yapıyorlardı: Politikacı, genel başkan veya başbakan olması herkes tarafından hakaret edilebilir hale geldiği anlamına mı gelir? Nasıl her vatandaşın “hakaretten” dâvâ açma hakkı varsa Erdoğan’ın da var; o da bu hakkı her vatandaş gibi kullanıyor.

Bu savunmayı yapanların unuttuğu çok önemli bir nokta var. Hiçbir sıradan vatandaş, bir başbakanın — atanmış veya seçilmiş tüm üst düzey kamu makamlarını işgal edenler de dahil — sahip olduğu avantajlara, ayrıcalıklara, yetkilere ve güce sahip değildir.

Bir başbakan sıradan bir vatandaş değildir. Hiç bir sıradan vatandaş diğerlerinin hayatlarını etkileyecek kararlar alma gücü ve yetkisine sahip değildir. Bu kadar ayrıcalık, yetki ve güç karşılığında, sıradan bir insan için hakaret olabilecek bir sözün dahi başbakan için eleştiri kapsamında görülmesi gerekir. Karşılığında sahip olunanlar düşünüldüğünde, vatandaşlardan gelecek her türlü eleştiri ve ifadeye hoşgörü göstermek, bahse değer bir “bedel” bile sayılmaz.

Örneğin hiç bir sıradan vatandaş diğerlerinin zengin veya fakir olmasına yol açacak, istedikleri şeyleri yapmalarına engel olabilecek, kamusal kaynakları kendi tercihleri doğrultusunda kullanacak, insanların bugününü ve geleceğini belirleyecek, kamu makamlarına insanları atayacak veya azledecek, insanları hapse gönderecek veya özgür bırakacak, çocuklarının kaç yıl hangi müfredata göre okutacağını belirleyecek, kamu borçlarını affedecek, mülkleri kamulaştıracak veya yurtdışından bazı malların girişini sınırlayacak türden bir güce sahip değildir. Ancak kamu makamlarını işgal edenler, bu güce sahiptir.

Örneğin sıradan bir vatandaşa yöneltilen “hırsızlık” ithamı hakaret olarak kabul edilebilirken, kamu kaynaklarının kontrol veya kullanımına etki imkanları sebebiyle, kamu makamlarında oturanlar için pekâlâ bir eleştiri olabilir.

İfade hürriyeti, eşiniz eve geç geldiğinde yakınmanız veya komşunuzun gizli ilişkisinin dedikodusunu yapabilmeniz için gerekli bir değer değildir. En başta, iktidar sahiplerinin, kamu makamını işgal edenlerin karar ve eylemlerine karşı görüş ve kanaatlerinizi serbestçe açıklayabilmeniz içindir. Bu özgürlüğün sağladığı demokratik fayda o kadar yüksektir ki, bazı örneklerde hakarete varan sözlere de özgürlük tanınmasının maliyeti göz ardı edilebilir.

Bunca ayrıcalığa, yetkiye ve güce sahip olanın, sorumluluklar ve bedeller söz konusu olduğunda kendini sıradan bir vatandaş ile aynı düzlemde görmesi anlamlı değildir. Bu makamları dolduranların, kendilerini hedef alan farklı ve çok sayıda görüşlere maruz kalmaları olağandır. Çünkü çok sayıda insanın kaderine etki etmektedirler. Dolayısıyla bu konuda pek çok hoşnutsuzluğun ve tepkinin oluşması olağan olduğu gibi, bunların serbestçe dillendirilmesi de olağandır.

Üstelik, kullanılan tüm yetkilerin, sahip olunan ayrıcalıkların ve gücün kaynağının toplum olduğu kabul edilmektedir. Kamuoyunun ve halkın, kamu makamlarını denetleme ve şeffaflığa zorlama hakkını etkin ve sağlıklı şekilde kullanabilmesi, ifade hürriyetinin genişliğine ve güvence altında olmasına bağlıdır.

Demokratik bir toplumda ifade hürriyetinin sınırı genel olarak geniş olmalıdır; lâkin vatandaşların bu tür makamlarda oturanlara yönelik fikir, görüş ve kanaatlerini ifade edebilmeleri bakımından sınır çok çok daha geniş olmak zorundadır.

Kamu makamlarında oturanlara yönelik ifade hürriyetinin geniş tutulması, sadece sıradan insanların hayatlarını etkileyebildikleri ve demokrasi gereği toplum adına kullandıkları yetkilerin yine sıradan insanlar tarafından eleştirilip denetlenmesi gerektiği için değil, yerleşik iktidar imkânları sebebiyle de şarttır.

Bir cumhurbaşkanı veya başbakanın medya, emniyet, yargı ve idare üzerindeki nüfuzu ve gücü, sıradan bir insan ile karşılaştırılamaz. Bu makam sahipleri tarafından veya onlar adına açılan bir dâvâ, sıradan bir insanın açtığı veya sıradan bir insana açılan dâvâ ile kıyaslanamaz.

Tanınmış ve güçlü olanın, hele bunlar kamu üzerinden geliyorsa — bilhassa bizimki gibi kamuyu vatandaştan üstün gören idari-hukuki-ideolojik bir anlayışın bulunduğu, demokrasinin köklenip kurumsallaşamadığı sistemlerde — sıradan vatandaş karşısında sahip olduğu avantajlar açık olmalıdır.

Bütün bunlar bir yana, Erdoğan cumhurbaşkanı seçildikten sonra tavrını değiştirmediği gibi, cumhurbaşkanlığı için düzenlenen özel hakaret maddesinden de yararlanmaya başladı. Cumhurbaşkanına hakareti düzenleyen TCK 299, teorik olarak, parlamenter sistemde siyaseten tarafsız ve sembolik olması gereken bir devlet başkanı varsayılarak düzenlenmiş bir madde.

Buna karşın Erdoğan aktif ve yoğun bir siyasi erk kullanıyor, taraflı olduğunu açıkça beyan ediyor, bunu savunuyor. Kullandığı yoğun yürütme erkinin sonuçları olarak, çok sayıda, yerine göre hayli sert tepki ve eleştirinin hedefi haline gelmesi kaçınılmaz.

Böyle bir durumda, tarafsız cumhurbaşkanı için düzenlenmiş bir maddeden yararlanıyor olması ne demokratik bakımdan ne de hakkaniyet bakımından doğru. Üstelik referanduma götürülen başkanlık teklifinde, bu maddeyi kaldıran bir düzenleme uyum değişiklikleri arasında yer almıyor. Teklif kabul edilirse, başkan cumhurbaşkanlığına hakaret maddesinden yararlanmayı sürdürecek.

İlkesel olarak, her türlü kamu kurumuna, makamına ve kollektif yapılara yönelik hakaret ve aşağılama türünden suçları, demokratik bir sistem bakımından yanlış buluyorum. Bu tür suçlara ilişkin TCK’nın 299, 300 ve 301  maddeleri ile düzenlenen “Devletin Egemenlik Alâmetlerine ve Organlarının Saygınlığına Karşı Suçlar” başlıklı bölüm tümden kaldırılarak işe başlanmalıdır.

Zira bu türden suç tanımları, güç veya iktidar kimdeyse ve siyasi rüzgârlar ne yönden esiyorsa ona göre keyfi kullanıma açık. Bunlar, Demokles’in kılıcı gibi her dönemde farklı muhaliflerin tepesinde sallandırılmaya uygun düzenlemeler. Bir dönem insanlar TCK 301’den mahkeme kapılarına taşınıyordu; şimdi ise TCK 299’dan taşınıyorlar.  Adalet Bakanlığı izni “çözüm”ünün de işe yaramadığı görülmüş oldu. Bu yüzden bu tür maddeler tümden kaldırılmalıdır.

Hattâ cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları, genel müdürler veya genelkurmay başkanı türünden makamlara ilişkin olarak, sıradan/her bir vatandaşın hakkı olan şahsi hakaretten dâvâ (en azından ceza dâvâları) açabilmelerinin askıya alınması gerektiği fikrini bile tartışmaya açmamız gerektiğini düşünüyorum.

Serbestiyet, 27.02.2017

Nerden baksan tutarsızlık!

Türkiye ile Avrupa arasında iplerin gerildiği günlerden geçiyoruz yine. Bu kez krizin nedeni AKP’li milletvekillerinin ve bakanların Avrupa ülkelerinde toplantı yapmalarının engellenmesi. Kıvılcım, Almanya’da çakıldı. AKP’nin “evet” kampanyası çerçevesinde düzenleyeceği toplantılar -absürd gerekçeler öne sürülerek- art arda iptal edildi. Almanya’nın federal makamları, kararların yerel otoritelerce alındığını ve kendilerinin bir dahli olmadığını belirtti. Ancak kararlı ve organize bir şekilde alınan kararlarda federal bir aklın olduğu apaçıktı.

Türkiye, buna çok sert bir tepki gösterdi. Almanya’nın damarına basıldı ve yönetim “Nazi” zihniyetini taşımakla suçlandı. Almanya, bu ağır ithamın kabul edilemez olduğunu bildirdi. Kriz, tüm Avrupa’ya sıçradı. Bazı Avrupalı siyasetçiler, Türkiyeli siyasetçilerin Avrupa’da propaganda faaliyetleri yapmalarının toptan olarak yasaklanmasını önerdi. Böylece Avrupa ülkeleri tek tek bu sorunla uğraşmaktan kurtarılmış olacaktı.

Adım adım tırmanan gerginlik tepe noktasına Hollanda’da çıktı. Hollanda, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun -ülkeye girişini önlemek için- uçuş iznini iptal etti. Karayolu ile Almanya’dan Hollanda’ya geçen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın, Rotterdam’daki Türkiye Konsolosluğu’na girmesine izin vermedi. Bakan Kaya eskort eşliğinde Almanya’ya dönmek zorunda kaldı. Olayı protesto eden göstericilere Hollanda polisi şiddetli bir müdahalede bulundu, yaralananlar oldu.

“Nazi kalıntısı”      

Hollanda’ya mukabelenin dozu da yüksek oldu. Dışişleri, Hollanda’ya aynı şekilde muamele edileceğini belirtti ve Ankara Büyükelçisi’nin bir süre görev yerine dönmemesini istedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Avrupa’da ırkçılığın hortladığını söyledi, Hollanda için “Nazi kalıntısı” tabirini kullandı ve 16 Nisan’dan sonra Hollanda’ya karşı yaptırımlara gidileceğini belirtti. Buna karşılık Hollanda, Nazi benzetmesinden duyduğu rahatsızlığı “Türkiye, çizmeyi aştı” ifadesiyle dışa vurdu. Bütün bunlar olurken bir yasak da İsveç’ten geldi: AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehdi Eker’in programı da yasaklardan nasibini aldı.

Hemen belirtmek lazım, Avrupa ülkelerinin yaptıklarının ne diplomaside ne hukukta ne de demokraside yeri var. Tasarrufları baştan aşağıya yanlış, tavırlarının ve gerekçelerinin iler tutar bir tarafı yok. Siyasi aktörlerin katılacağı barışçıl toplantıların yasaklanması, o her zaman çok sözü edilen Avrupa değerlerine tümüyle aykırı. Avrupa, başkalarına karşı üstünlüğünü temellendirmek ve onları tedip etmek için başvurduğu prensiplerin kendi eliyle altını oyduğu günleri yaşıyor.

“Türkiye’deki siyasi gerginliklerin ülkemize taşınmasını istemiyoruz” yollu mazeretler, hiçbir anlam taşımıyor. Toplantı yasağını meşrulaştırmak için piyasaya sürülen bu gerekçenin her tarafından tutarsızlık akıyor. Zira birçok Avrupa ülkesinde “Evet” taraftarlarının önüne bariyer konulurken “Hayır” savunucularının rahatça toplantı yaptıkları biliniyor. Avrupa, bir tarafa bütün kapıları açıp diğer tarafa bütün kapıları kapatıyor. Böylelikle Türkiye’deki halk oylaması öncesinde “evet” karşıtı ve “hayır” taraftarı bir pozisyon alıyor.

Yani Avrupa, 16 Nisan’daki referanduma dışarıdan bir müdahalede bulunuyor. Söz konusu müdahalenin muradına ters sonuçlar üreteceği ise muhakkak. Çünkü bu tür davranışlar, 15 Temmuz’dan sonra yükselen Batı karşıtlığını tahkim ediyor. Batı’ya karşı savunma refleksi arttıkça özellikle muhafazakâr ve mütedeyyin kesimlerde, içeride rahatsız olunan konular daha fazla ve daha kolay tolere ediliyor. Batı’ya karşı birlik olmak ve Batı’nın konumuna karşıt bir noktada durmak başlı başına bir siyasi değer kazanıyor.

Aşırı sağın önlenemeyen yükselişi

İşin bir de Avrupa’nın kendi gündemiyle irtibatlı bir tarafı var ve herhalde bu taraf krizin derinleşmesinin asıl nedeni. Avrupa’da bu yıl arka arkaya seçimler yapılacak: 15 Mart’ta Hollanda’da, Nisan’da Fransa’da ve Eylül’de Almanya’da halk sandıklara gidecek. Gerek bir önceki seçimlerin neticeleri ve gerek yeni seçimler için yapılan araştırmalar aşırı sağın yükselişte olduğunu gösteriyor.

Aşırı sağın üzerinde siyaset yaptığı başlıca iki kulvar var: Mülteci karşıtlığı ve Müslüman karşıtlığı. Mesela Hollanda’daki kamuoyu yoklamalarında önde görünen Özgürlükler Partisi’nin lideri Gert Wilders’in seçimlerdeki en büyük vaadini “Müslüman sayısını sınırlı tutmak” oluşturuyor. Wilders; Kuran’ı yasaklayacağını, mülteci barınma merkezlerini kapatacağını, camilere kilit vuracağını söylüyor. Almanya’da da Eylül’deki parlamento seçimleri öncesinde iktidardaki Merkel’in Hıristiyan Demokrat Partisi’nin gerilerken, ırkçı Almanya için Alternatif Partisi’nin ilerlediğine dair işaretler yaygınlaşıyor.

Aşırı sağın büyümesi karşısında merkez partilerin tutabileceği iki yol var: Birincisi, aşırı sağın argümanlarına karşıt bir söylem geliştirmek. İkincisi ise bu argümanlara teslim olmak. Görünen o ki merkezi oluşturan siyasetçiler birinci yolu çok riskli olarak görüyorlar ve bu nedenle ikinci yolu tercih ediyorlar. Aşırı sağın önünü kesmek adına onların kullandığı dile başvuruyorlar. Bunun için hem mülteci hem de Müslümanları sembolize ettiğini düşündükleri Türkiye karşıtlığını öne çıkarıyorlar.

“Türkiye, bizden uzak dur. Seni burada istemiyoruz”

Wilders kısa bir süre önce yayınlanan bir videosunda aynen şunları söylüyordu:

“Bugün Türklere bir mesajım var: Hükümetiniz sizin bir gün Avrupa Birliği üyesi olacağınıza inanmanızı sağlayarak sizi kandırıyor. Bunu unutun. Siz Avrupalı değilsiniz. Ve hiçbir zaman olmayacaksınız. Türkiye gibi bir İslam devleti Avrupa’nın bir parçası olamaz.

Avrupa’nın savunduğu tüm değerler -özgürlük, demokrasi, insan hakları- İslam ile uyumsuzdur. Türklerin vizesiz şekilde Avrupa’ya seyahat etmelerini de istemiyoruz. Halk bunu kabul eden Avrupa hükümetlerine oy vermeyerek görevden uzaklaştıracaktır.

Türkiye, tehlikeli bir İslamcı olup İslam’ın bayrağını taşıyan Erdoğan için oy kullanmış bulunmaktadır. Daha fazla İslam istemiyoruz, İslam’ın azalmasını istiyoruz. Bu nedenle Türkiye, bizden uzak dur. Seni burada istemiyoruz.”

Popülizme rehin düşen siyaset

Bugün Avrupa’da yaşananlar Wilders’in zaferine işaret ediyor. Siyaset popülizme rehin kılındığında kazançlı çıkan aşırı sağ oluyor. Zira o yönde atılmış her adım, aşırı sağ tarafından kendi siyasetlerinin doğrulanması olarak takdim ediliyor. İktidarını korumak için aşırı sağa çaktığı her selamın merkezdeki siyasetçilere ne kazandırdığı sorgulanabilir ama bunun aşırı sağın hanesine başarı olarak kaydedildiği kesin.

Bitirirken Türkiye’nin tavrına ilişkin bir kanaatini paylaşayım: Cumhurbaşkanı ve hükümet yetkililerinin yaptığı “Nazi” benzetmesi yanlış. Her demokrasi ihlaline “faşizm” ya da “nazizm” denilemez, dahası denilmemelidir. Keza reel güç ile söylem arasındaki mesafenin açılmasının da memlekete bir faydasının dokunmadığı açıktır. Bunları eleştirmek gerekir.

Bununla birlikte, bazı kesimlerin yaptığı gibi, Türkiye’deki yapısal veya arızi demokrasi sorunlarını öne çıkarıp Almanya ve Hollanda’nın yaptığına meşruluk kazandırmaya çalışmaktan uzak durulmalıdır. İktidara muhalefeti ülkeye muhalefete dönüştürmek olacak iş değildir. Bu bağlamda CHP’nin bütün Avrupa programlarını iptal etmesi yerindedir.

Serbestiyet, 13.03.2017

Bitpazarına nur yağmaz

16 Nisan’daki halk oylaması hakkındaki yazılarıma başlarken kendime bir yol haritası çizmiştim. Önce “evet” ve hayır” taraflarının güçlü ve zayıf yönleri üzerinde duracaktım. Ardından da halkın önüne götürülen teklifin içeriğini değerlendirecektim. “Evet” cephesi ile başladım. Ancak araya başka konular ve başka yazılar girdi. Mevzu dağıldı. Kısa bir toparlama yapmanın zamanıdır.

Evet’in üç büyük avantajı olduğunu belirtmiştim:

* İstikrar ve güvenlik ihtiyacının azamileştiği bir atmosferin varlığı ve evet kampanyasının bu ihtiyacın taşıyıcılığını üstlenmesi.

* AKP’nin geniş bir toplumsal tabanının bulunması ve bu tabanın önemli bir bölümünün kendi kaderi ile partinin kaderini bağdaştıran bir bağlılık taşıması.

* Her kesimde 1982 Anayasasına dair bir rahatsızlığın olması ve bu darbe anayasasını değiştirme isteğinin varlığı.

Buna mukabil evet’in önemli handikapları da vardı:

* Teklifin salt hükümet değişikliğini esas alıp herhangi bir hak ve hürriyeti kapsamaması .

* Halkın bir kesiminde Erdoğan ve AKP’nin değişikliği halk için değil kendileri için istediği düşüncesinin yaygınlığı.

* “Tek adam” iddiasının ciddiyeti ve bunun farklı toplumsal gruplarda ürettiği endişe.

* 15 yıldır tek başına iktidar olmanın yarattığı statüko.

* OHAL ve KHK düzeni ile sebep olunan mağduriyetler.

Kestirmeden gidilerek evet’in avantajlarının hayır için dezavantaj, evet’in dezavantajlarının de hayır için avantaj oluşturduğu hükmüne varılabilir. Bununla birlikte, hayır kampanyası için söylenebilecek bir iki husus daha var. Hayır için üç önemli olanaktan bahsedilebilir.

“Endişeye mahal yok” 

Birincisi, referandumda hayır çıkması halinde bunun iktidar yapısında otomatik bir değişikliğe yol açmayacak olmasıdır. Cumhurbaşkanı da hükümet de makamlarını koruyacaklar. Nitekim Kılıçdaroğlu da son dönemlerde bu noktayı daha çok vurguluyor. 2019’a kadar Erdoğan’ın cumhurbaşkanı, Yıldırım’ın başbakan olarak görev yapacağını; Meclisin de yasa çıkarmaya devam edeceğini belirtiyor.

Yani hayır çıkması durumunda endişe edilecek bir hal olmadığını söylüyor. Böylelikle, kararsız olan dindar-muhafazakâr seçmenlerin endişelerini izale etmeye ve onların istikrar korkusunun baskısı altında kalmadan oy kullanmalarını sağlamaya çalışıyor.

İkincisi — şimdiye kadar — CHP’nin eski yöntemlerine ve söylemlerine itibar etmeyen bir hayır kampanyasının yürütülmesidir. Bu yolda ilk adım CHP’nin AnayasaMahkemesi’ne gitmemesiyle atıldı. Bununla, evet taraftarlarından gelecek “Bakın halktan korkuyorlar, kurtuluşu mahkeme kapılarında arıyorlar” yollu propagandanın önü kesildi. Kılıçdaroğlu, başörtüsü nedeniyle otobüste saldırıya maruz kalan genç kızı evinde ziyaret etti, Erbakan için yapılan anma törenine katıldı. AKP’li vekillerin ve bakanların toplantılarını iptal eden Almanya’ya sert çıktı. Müzmin bir AKP karşıtlığı yapmadı; demokrasi ve özgürlüğün ilkeleri üzerinden Almanya’ya çattı. Hattâ Baykal bir tepki nişanesi olarak Almanya programını iptal etti.

Hayır’ın sürükleyicisi olan CHP’nin dili de adamakıllı bir değişime uğradı. Kampanyanın başlangıcında evet taraftarları için ağır ithamlar içeren dil zaman içinde yumuşadı. İster evet ister hayır versin herkesin tercihinin meşru olduğunun altı çizildi. Seçmene üstten bakmaktan, geniş dindar-muhafazakârtabana karşı memleketin sahibi edalarından uzaklaşıldı. Agresif bir tavırdan ve insanlara rahatsızlık verecek ifadelerden kaçınıldı. Bugün CHP yöneticilerinden başörtüsü karşıtı lâflar işitilmiyor;  “laiklik elden gidiyor” tiratları duyulmuyor. 16 Nisan’da ortaya çıkacak tablodan bağımsız olarak bu değişimin olması mühimdir. Zira dilin normalleşmesi siyasetin de normalleşmesine katkı sunar.

Evet kararsızları 

Hayır’cılara özgü olanakların üçüncüsü, evet’teki kararsızların hayır’dakilere nazaran daha geniş olmasıdır. Hayır blokunu oluşturan CHP ve HDP’de taban anayasa değişikliğine karşı bloke olmuş halde. Dolayısıyla bu iki partide risk asgari düzeyde. Ancak AKP ve MHP’de işler biraz daha karışık.

ANAR’ın genel müdürü İbrahim Uslu, Ocak ayında yaptıkları bir araştırmada AKP seçmeninin yüzde 65’inin partileri ile aynı tercihi paylaştığını, ancak yüzde 35’inin henüz “evet” demediğini belirtiyor. Elbette bu manzara, AKP seçmeninin yüzde 35’inin “hayır” diyeceği ya da kararsız kalacağı anlamına gelmiyor. Vakit daraldıkça kararsız sayısında iniş olacak ve seçmen nihai bir karar verecek. Ancak söz konusu rakamlar, AKP’nin öncelikle kendi seçmenini ikna etmesi gereğini ortaya çıkarıyor.

MHP’de ise risk daha da büyük.  Uslu’ya göre, MHP seçmeninin yüzde 50’si “hayır”da, yüzde 20’si ise “evet”de karar kılmış durumda. Bundan böyle bu seçmenin fikrini değiştirmek çok zor olacak. Geriye kalan yüzde 30 ise kararsız görünüyor. Lakin AKP ve MHP kararsızları arasında bir farka da dikkat edilmeli: AKP’li kararsızlar “evet”e meyyal iken, MHP’li kararsızlar ise “hayır”a yakın duruyor.

Peki, MHP’de taban ile tavan neden bu denli ayrıştı? Bunun nedeninin anayasa değişikliğinden ziyade parti içinde bir süreden beri devam eden rahatsızlık olduğunu söylemek mümkün. Parti tabanında bir çatlak var. Partinin üst yönetimi beğenilmiyor ve tabanın şikâyetçi olduğu konuların sayısı artıyor. Parti yönetimi, tabanın rahatsızlık duyduğu alanlarda herhangi bir iyileştirme ya da düzeltmeye gitmedi. Bu da Bahçeli’nin etkileyebileceği insanların sayısını azaltıyor.

Bitpazarına nur yağmaz

Evet’in bu sıkıntılarına karşın Hayır’ın da hayati bir eksiği var: Geleceğe dair bir öneri ortaya koyamamak. Anayasa değişikliğindeki yanlışlıkları ve eksiklikleri gözler önüne sermek önemli, ancak yeterli değil. Bunun yerine konabilecek bir teklifte bulunmak gerek. Alternatif getirmeden yalnızca karşı çıkmak, kararsızları etkilemede menfi bir rol oynar.

Şahsi gözlemlerime göre, AKP ve MHP tarafından getirilen öneriyi beğenmeyen ama mevcut sistemden de hoşnut olmayan bir kitle var. Ve hiç de azımsanmayacak bir kitle bu. Bu bağlamda, hayır kampanyasını organize edenler başarılı olabilmek için iki noktayı akılda tutmalı.

Bir, eskiye dönülemez. 2007 öncesine gidilemez. Halktan elde ettiği bir haktan –cumhurbaşkanını doğrudan belirleme hakkından — vazgeçmesi istenemez. Dolayısıyla klasik parlamenter rejime düzülecek methiyelerden hayır namına müspet bir sonuç çıkmaz. Ve iki, zaten sorun yaratan bir sistemi savunmakla sınırlı bir hayır ile, mütereddit olanların gönlü fethedilemez. Eğer insanların getirilen öneriyi reddetmelerini istiyorsanız, onlara hayır demeleri için iyi bir neden sunmalısınız.

Ezcümle, “hayır” bir gelecek tasavvuru üretmeli. Bu da eskiye dayanılarak yapılamaz. Çünkü eskiye rağbet olmaz, bitpazarına da nur yağmaz.

Serbestiyet, 11.03.2017