Ana Sayfa Blog Sayfa 169

Anayasa değişiklik teklifinin içeriği-1

Herhangi bir hükümet sisteminin “mutlak taraftarı” ya da “mutlak karşıtı” değilim. Sistemlerden birine içkin bir “iyilik/güzellik” diğerine de içkin bir “kötülük/çirkinlik” atfetmeyi doğru bulmam. İki nedenden ötürü:

Birincisi, eğer derdimiz demokrasi ise parlamentarizm de, yarı-başkanlık da, başkanlık da demokrasiyle uyumludur. Demokrasi her üç sistemde de yaşayabilir. Elbette hepsinde de demokrasinin altı oyulabilir. Ülkelerin demokrasi düzeyleri birbirinden farklıdır. Bunun altında –hükümet sistemi değil- başka faktörler yatar: Hak ve özgürlüklere dayanan hukuk, güçlü bir kurumsal yapı, çoğulcu bir toplum, demokratik kültür, vb. gibi. Dolayısıyla demokrasinin devamını ve tahkimi amaçlayan bir siyaset öncelikle bu faktörleri geliştirmeye çabalamalıdır. Zira yürürlükte hangi hükümet sistemi olursa olsun ancak bu faktörler güçlü olduğu takdirde demokrasi muhafaza ve tahkim edilebilir.

İkincisi, sistemlerden birinin diğerine karşı kendiliğinden bir üstünlüğü yoktur. Birinin diğerine nazaran otomatik olarak daha demokratik olduğu da söylenemez, daha yüksek bir ekonomik kalkınma sağlayacağı da. Türkiye’deki tartışmalarda sıklıkla şahit oluyoruz: Parlamentarizmin başkanlığa oranla demokrasiye daha uygun belirtiliyor. Ya da başkanlığın parlamentarizme göre daha hızlı ve büyük bir kalkınma üreteceği ifade ediliyor. Bu tür iddiaların bilimsel bir temeli yoktur. Her iki sistem için de müspet ve menfi birçok örnek bulmak güç değildir.

Bu itibarla hükümet sistemi değişikliğini ihtiva eden bir anayasa değişik teklifini ele alırken herhangi bir sistemin holiganı hissiyatına bürünmemek gerekir. Takım tutar gibi bir hükümet sistemine bağlanmak da, onun karşısında yer almak da yanlıştır. Doğrusu, teklifi içeriği ve getirip götürdükleri üzerinden tartışmaktır.

Anayasa değişikliği taraftarlarının ve karşıtlarının yürüttükleri kampanyalara ve kullandıkları motiflere ilişkin düşüncelerimi daha önce yazdım. Bundan sonraki birkaç yazıda değişiklik teklifinin içeriğine ilişkin düşüncelerimi paylaşacağım. Her bir madde hakkında olumlu ve olumsuz gördüğüm yönleri aktarmaya çalışacağım.

Tarafsız yargı

Teklifle Anayasanın yargı yetkisini düzenleyen 9. maddesindeki “yargının bağımsızlığı” ilkesine “tarafsızlık”  ilkesi de ekleniyor. Böylelikle “bağımsızlık” gibi “tarafsızlık” da yargının anayasal niteliklerinden biri haline getiriliyor.

Hükümet sistemleri yasama ile yürütme arasındaki ilişkilere bakılarak tasnif edilir. İki güç arasındaki iktidar mimarisine göre sistem parlamenter, yarı-başkanlık veya başkanlık olarak isimlendirilir. Yargı daha baştan tarafsız ve bağımsız olarak kabul edilir; işin tabiatı bunu gerektirir. Yani Anayasadaki “yargının bağımsızlığı” ilkesi –doğal olarak- “yargının tarafsızlığını” da içerir. Bu nedenle tarafsızlığının ayrıca belirtilmesine gerek olmadığı söylenebilir.

Ancak Türkiye’de yargı her dönem tartışmaların odağında oldu. Yargının tarafsız olmadığı, tarafgir davrandığı yolunda hemen her dönemde farklı kesimlerden yoğun şikâyetler geldi. Görünen o ki, kanun koyucu bu tarihi arka planı dikkate alarak “yargının tarafsızlığı”nı özellikle vurgulama ihtiyacı hissetmiştir. Şüphesiz sırf Anayasada “tarafsızdır” denildiği için yargı tarafsız olacak değildir; salt anayasaya bir hüküm konulmakla yargının tarafsızlığı temin edilemez. Bununla birlikte tarafsızlığın zikredilmesinin de bir sakıncası yoktur.

600 milletvekili

Teklif 550 olan milletvekili sayısını 600’e çıkartıyor.  Görüşmeler esnasında CHP, Türkiye’nin gerçekte vekil sayısının artırılmasına gerek duymadığını, aksine vekil sayısının azaltılması gerektiğini belirtti. 50 fazla vekilin, teklifin Meclis’ten rahatça geçmesini sağlamak için mevcut vekillere verilmiş bir “rüşvet” olduğunu ifade etti.

Buna mukabil AKP, teklifin AB standartları göz önünde bulundurularak hazırlandığını savundu. Buna göre, vekil başına düşen seçmen sayısı AB ülkelerinde 40.497 bin iken, Türkiye’de 103.544’tür. Keza vekil başına düşen nüfus AB ülkelerinde 53.764 iken, Türkiye’de 143.166’dır. Bundan dolayı AB verileri ile kıyaslandığında Türkiye hem seçmen hem de nüfus temsiliyetinin en düşük olduğu ülkedir. Vekil sayısının 550’den 600’e çıkarılmasıyla daha sıkı bir temsil ilişkisi kurulacak ve Meclis daha güçlü kılınacaktır.

Temsiliyetin kuvveti, vekil sayısından çok, seçim sistemiyle irtibatlıdır. Türkiye’de seçim sistemiyle ilgili başlıca iki büyük sorun var: Biri, mevcut seçim sistemindeki % 10’luk bir ülke barajının varlığıdır. Diğeri ise, vekil adaylarının belirlenmesinde tabanın/seçmenin neredeyse hiçbir etkisinin olmaması, adayların tamamının partilerin genel başkanı ve genel merkezi tarafından tayin edilmesidir.

Seçim düzeni aynı kaldığı müddetçe vekil sayısını çoğaltmakla sağlıklı bir temsiliyet sağlanamaz. Bugün 88 vekile sahip İstanbul seçmeninin yarın 97 vekili sahip olması, İstanbul seçmeninin daha iyi temsil edildiği anlamına gelmez. Temsilin güçlendirilmesi için ivedilikle yapılması gereken seçim sisteminin değiştirilmesidir. Önerim, dar bölge iki turlu seçim sistemidir. Bu sistem seçmenin kimi vekil olarak seçtiğini bilmesini ve seçmen ile vekilin daha fazla yüz yüze irtibat kurmasını sağlar. Hem demokratik meşruiyet ve temsili güçlendirir hem de parti için demokrasinin gelişmesine katkı sunar.

18 yaş

Teklif, 25 olan milletvekili seçilme yaşını 18’e indiriyor. Milletvekili adayı olmak için gerekli olan “askerlik yapmış olmak” şartını kaldırıyor, bunun yerine “askerlik ile ilişiği olmamak” şartını getiriyor. Buna göre, henüz askerlik çağına gelmemiş olanlar ile 20 yaşın üzerinde olup askerliğini tecil ettirmiş olanlar milletvekili seçilebilecekler. Milletvekili sıfatı taşıdıkları sürece askerliklerini erteletebilecekler.

Teklif sahipleri milletvekili seçilme yaşının 18’e çekilmesini iki gerekçeyle açıklıyorlar: Birincisi, Türkiye’nin genç bir nüfusa sahip olmasıdır. İkincisi seçme hakkına sahip olanların seçilme hakkından mahrum edilmemesi gerektiğidir.

Türkiye’nin genç nüfusunu siyasette daha etkin hale getirmeyi ve daha fazla temsil edilmelerini istemek doğrudur. Gençlere yönelik politikaların oluşturulmasında onların dahlini sağlamaya çalışmak da yerindedir. Ancak bunun için seçilme yaşının 18’e indirilmesinin –üç sebeple- doğru ve yerinde olmadığı kanısındayım:

Bir, siyaset ağır bir yüktür. Belli bir mesleki bilgiye, hayat tecrübesine ve sosyal birikime sahip olunarak girildiğinde siyasetin hakkı verilebilir. Aksi takdirde bu ağır yükün altına girenlerin beli bükülebilir. 18 yaşın bu bağlamda erken olduğunu düşünüyorum.

İki, seçme hakkının varlığı her makama doğrudan seçilme hakkını vermez. Bazı pozisyonlar için seçme hakkının tanındığı yaşın üzerinde bir yaş şartının konulması demokrasiye aykırılık teşkil etmez. Nitekim Anayasada Cumhurbaşkanlığı için de 40 yaş koşulu var. Dolayısıyla milletvekilliği için de seçme yaşından daha ileri bir yaş belirlenebilir.

Üç, teklif sahipleri başta AB ülkeleri olmak üzere birçok ülkede 18 yaşındaki gençlere seçilme hakkının verildiğini belirtiyorlar. Doğru; ancak seçilme yaşını 18 olarak uygulayan demokratik ülkelerin en önemli özelliği, oralarda zorunlu askerliğin olmaması. Hem milletvekilliği seçilme yaşını 18’e indirmek hem de zorunlu askerliği devam ettirmek birçok probleme yol açabilir. Cumhurbaşkanı’nın bir keresinde dile getirdiği “18 yaşında milletvekili seçilenleri askerlikten muaf tutmak” önerisi, sorunu çözmez, aksine bu hükmü istismara açık hale getirir.

Yeri gelmişken milletvekili seçme yaşına dair dünyadaki tatbikata bakmak faydalı olabilir. TBMM Araştırma Merkezi bu konuda bir araştırma yaptı. Araştırma verilerine göre; 186 ülkeden 45 ülke 18’i, 60 ülke 25’i, 8 ülke ise 30’u seçilme yaşı olarak kabul ediyor. Seçilme yaşını Kuzey Kore ve Doğu Timor gibi 17’ye düşüren, Nauru ve Bahreyn gibi 20’de tutan, Angola gibi 35’e çıkaran ülkeler de var. Diğer ülkelerde ise seçilme yaşı 25-35 aralığında seyrediyor.

Bana göre, mevcut anayasadaki 25 yaş şartı, 18 yaşa göre, daha makul. Lakin eğer seçilme yaşı 18 yaşa düşürülecekse, o vakit zorunlu askerlik kaldırılmalı.

Diğer maddelerle devam edeceğim.

Serbestiyet, 25.03.2017

Serbest piyasa düzensiz piyasa mıdır?

Bu yazımda serbest piyasa kavramı üzerindeki ısrarlı bir yanlış anlama eğilimine değinmek istiyorum.

Biz iktisatçıların serbest piyasa dediği şey pek çok insan tarafından kuralsızlığın, düzensizliğin ve keyfiliğin hâkim olduğu; tüketicinin aldatılmasına hayli elverişli bir piyasa gibi algılanmaktadır. Yalnızca ekonomi biliminden hiç haberdar olmayan birinden duyulsa doğal karşılanabilecek olan bu algı ne yazık ki bazı “konjonktürel iktisatçılar”, yani mevcut siyasî şartların nabzına gören şerbet veren sözümona iktisatçılar tarafından da paylaşılmaktadır.

Serbest piyasa gerçekte nedir?

Serbest piyasa terimi, genelde her iktisadî işlemin “özel mülkiyetin gönüllü mübadelesi” kapsamında gerçekleştiği, devlet müdahalesinin hayli az olduğu, fiyatların tüketici talebine bağlı olarak belirlendiği, üretici ve tüketicilerin belli şartlar altında iş yapmaya zorlanmadığı piyasaları ifade etmek için kullanılır. Bana ait olan daha kısa bir tanım itibarıyla “her işlemin bir tercih olduğu” piyasadır.

Serbest piyasa esasen doğal ve sosyal bir olgudur. İnsanlara devlet gücüyle kendilerine ait olan bir mülkiyeti nasıl kullanmaları gerektiğini dayatmadığınızda onların bireysel tercihlerinin ortaya çıkardığı doğal duruma serbest piyasa denir. Benim iddiam ise bu tür bir piyasanın sanılanın aksine hayli düzenli olacağı yönündedir.

Nasıl mı?

Her şeyden önce iktisat bilimini bir kenara bırakalım, tüm bilimlerin bize gösterdiği bir şey vardır ki o da tabiatta bir düzen olduğu gerçeğidir. Tabiatı ve elbette insan davranışlarını gözlemlediğimizde tüm varlıkların belli kurallara göre hareket ettiğini; hayata bir keyfiliğin değil, bilakis bir düzenin egemen olduğunu görürüz. Esasında bu düzen insanoğlunun bilimsel faaliyet yapabilmesini, olayları öngörmesini ve anlamlandırmasını mümkün kılan şeyin ta kendisidir. Aynı gerçek iktisat ilmi için de geçerlidir ve insanların iktisadî kararlar alırken bazı kuralları pek az ihlâl ettiği gözlenmektedir.

Örneğin:

  • İnsan davranışları bir gayeye matuftur.
  • Davranışlarda niyetlenen gayeyi en iyi o davranışı yapan bilir.
  • İnsanlar aynı sonuca ulaşabilecekleri seçenekler içerisinde maliyeti düşük olanı tercih ederler.
  • İnsanlar aynı maliyete sahip seçenekler içerisinde sonucu daha iyi olanı tercih ederler.
  • İnsanlar mütemadiyen ekonomik durumlarını iyileştirmek isterler.
  • İnsanlar kaybetmekten, zarar etmekten kaçınırlar.
  • İnsanlar birbirlerinden etkilenirler.

Bu ve bunun gibi insanın yaratılışından kaynaklanan (yani aslında ilahî bir tercih olan) pek çok kural insan davranışlarında bir düzen ve öngörülebilirlik meydana getirir. Bu sebeple insanların ticarî faaliyet gösterdiği her ortama (piyasaya) birtakım yazılı olmayan kurallar hâkimdir. Örneğin bir ürünün fiyatı yükselirse o ürüne olan talep azalır ve piyasaya onun yerini alacak ürünler girmeye başlar. Yahut bir sektörde kâr marjı yükselirse o sektöre yeni üreticiler girer. Üretici sayısı arttıkça rekabet kızışır ve fiyatlar yine ucuzlamaya başlar. Bir firma müşterisini ancak bir kez kandırabilir. Müşterilerine iyi hizmet sunan firmalar daha çok tercih edilir ve rekabet avantajı elde eder.

Aslında pek çoğumuzun sezgisel olarak da gayet iyi bildiği bu kurallar sayesinde ortaya nispeten düzenli bir piyasa çıkar ve bunun için bir yasal müdahaleye gerek yoktur. Dolayısıyla serbest piyasa, ihtiva ettiği tabiî kurallardan ötürü aslında epey düzenli bir piyasadır.

Avusturya okulunun önde gelen iktisatçılarından Steven Horwitz, 2011 tarihli bir köşe yazısında piyasadaki bu içsel kuralların çok daha açık ve anlaşılması kolay olduğunu, suni regülasyonların yarattığı piyasa modelinin ise piyasadaki doğal düzeni bozarak aslında daha düzensiz bir piyasa yarattığını söyler.[1] Örneğin bir malın üretimi çeşitli nedenlerle azalırsa o malın fiyatının yükseleceği bilinmektedir. Eğer bu süreç suni bir tavan fiyat uygulamasıyla manipüle edilirse ilgili malın arzı çok daha düşük seviyeye, hatta belki sıfıra iner ve kendisine talep olan bir malın piyasada bulunmaması gibi doğal olmayan bir durumla karşılaşılır. Dolayısıyla yasal düzenleme eşyanın tabiatına aykırı olduğu için piyasayı daha düzensiz hale getirmiş olur. Örnekler sayısız miktarda çoğaltılabilir.

O halde serbest piyasayı onun karşıtı olan planlı piyasa ile kıyasladığımızda sormamız gereken asıl soru Hayek’in de vurguladığı gibi piyasayı düzenlemenin iyi mi kötü mü olduğu sorusu değil, piyasayı kimin düzenleyeceği sorusudur.[2] Piyasa aktörleri mi? Yoksa devlet mi? Hangi aktörler daha düzenli bir piyasa yaratır? Kendi kazancını maksimize etmek isteyen üretici ve tüketiciler mi, yoksa kendi kazancını -toplumun kazancı pahasına- maksimize etmek isteyen siyasetçi ve bürokratlar ile onlarla işbirliği yaparak yazılı kuralları kendileri için en kârlı olacak şekilde manipüle etmeye çalışan rant avcıları mı? Horwitz ve Avusturya iktisadının diğer önemli iktisatçıları gibi ben de tahmin ederim ki birinci grubun davranışları daha öngörülebilir bir düzen içerisinde cereyan edeceği için daha düzenli bir piyasanın oluşmasına imkân verecektir.

[1] Steven Horwitz, “Free Markets Are Regulated”, Foundation for Economic Education (FEE), 26.05.2011.

[2] F.A.Hayek, “Individualism and Economic Order”, The University of Chicago Press, 3rd Edition, 1958, p.16.

Sarah Connor’u korumak

Eğer siz de benim gibi 90’larda çocuk olduysanız, 2003’de Terminatör’ün Kaliforniya Valisi olduğunu zannederek dehşete kapılmış olabilirsiniz. Çocukluğun bir sanrısı olan “film kahramanları ile aktörleri birbirlerinden ayırt edememe”yi her ne kadar insan geride bıraksa da, ilk anılar insanın zihninde üstüne eklenen anılar için zemin görevini görebiliyor. Sanırım bu yüzden, 17-25 Aralık ile başlayıp 15 Temmuz ile şiddetini daha da arttıran bu süreç benim zihnimde hep Terminatör filminin oynamasına sebep oluyor.

İzleyen herkesin bildiği gibi, gelecekten geçmişe insanların ve insanlığın kurtarıcısı olan John Connor’un doğumunu engellemek görevi ile gönderilen kişidir Terminatör. Ütopya/distopya kültürünün temel ögelerinden biri olan “insan dışı yaşam formu” kavramının bu film bağlamında insanın kendisinin yarattığı ama artık durdurulamaz olan robotlar olduğu görülür. İnsanın üzerinde kontrolünün olmayacağı düzeyde teknolojinin gelişiminin devam edeceği pek çok filmde, kitapta vurgulansa da bu filmdeki kritik nokta Terminatör’ün geçmişi de şekillendirebileceğidir. Terminatör Sarah Connor’u ve oğlu John Connor’u öldürmek için görevlendirilir ve geçmişe gönderilir. Film sürecinde izleyici için çekici olan noktalardan bir tanesi insan bedenine sahip olan “robot”un insan zihnine ya da duygularına sahip olmadığının görülmesidir. Terminatör’ün canı acımaz, can acısını anlamaz, empati kurması gerekmez, çünkü o zaman idealini gerçekleştiremez.

15 Temmuz sürecinden beri bir “dinî cemaat” kisvesi altında kurulmuş olan terör örgütünün yakalanan mensuplarının davalarının görüldüğü, yurtdışında olanlarının kendilerini sosyal medya üzerinden ifade ettiği bir sürece tanık oluyoruz. Hem bir sosyal psikolog olarak bu grubun normlarını çalışıyor olduğum için, hem de o gece yaşadıklarımı hazmedemediğim için ifadeleri yakınen takip etmeye çalışıyor ve her davadaki minik “Terminatör”leri gördükçe şaşkınlık ve öfke arasında bir ruh haline bürünüyorum. Aşağıda görülen davalardan elde edilen bazı ifadelere, örgüt tarafından mağdur edilen bireylerin hikâyelerine baktığımızda sahiden aklımıza bu filmin dışında neyin gelmesi beklenebilir?

“Yakalanan askerlerden M.A.’nın, FETÖ’ya mensup subayların 15 Temmuz’da WhatsApp’ta oluşturdukları grupta yaptığı yazışmalar deşifre edilmişti.

Müslüm Kaya’nın WhatsApp’taki yazışmalardan bazıları şöyle:
– Taksim’de durum kritik
– Taksim’deki takviye Beşiktaş lojmanına gitmiş uçaklar uçuyor
– Özel harekat gelmiş Taksim’e. Hava desteği?
– Polis AKOM’a operasyon yapacakmış. Hava desteği olamaz mı Taksim ve AKOM’da durum kritik
– Taksim TRT radyoyu polis zırhlı araçları sarmış hava desteği, sürekli gaz atıyorlar. Uçak Taksim’de alçak uçuş yapsın Taksim zorda. Taksim’de askeri almışlar, Taksim radyo gaz ve çok halk var, Taksim kötü
– Uçaklar yaramış Taksim’e. Şu an sakinmiş.”
   (http://www.milliyet.com.tr/darbeci-komutanlarin-whatsapp-taki-gundem-2295389, 15.08.2016)

“Etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak isteyen subay, “gizli tanık” olarak savcılığa örgüt ve kendisinin örgütün talimatıyla yaptığı eylemlere ilişkin çarpıcı ifadeler verdi….Sınava girmeden önce kendisine askeri lisede okumak isteyip istemediğinin sorulduğunu, kendisinin de teklifi kabul ettiğini ifade eden Sel, şunları anlattı:
“Teklifi yapan abi bana formları getirdi. Formları doldururken cemaate ne derece bağlı olduğumu anlamak için beni teste tabi tuttular. Abi bana ‘Hoca Efendiyi korumak için elinde bir el bombası olsa onun pimini çeker misin? Kendini hoca efendi için feda eder misin? diye sordu. Ben de evet dedim.”
(http://www.hurriyet.com.tr/fetocu-gizli-taniktan-flas-akin-ozturk-iddiasi-40283125, 20.10.2016)
“FETÖ/PDY’nin ‘abi’ ve ‘abla’ yapılanmasına yönelik operasyonda gözaltına alınan 42 kişiden 36’sı tutuklandı. Tutuklanan 27 kişide örgütün şifreli iletişim sistemi Bylock çıktığı belirtilirken, tutuklanan abi M.D’nin yapılan teknik takibinde, 15 Temmuz şehitleri için, “Hiç üzüntü duymuyorum, öldülerse öldüler bana ne” dediği öne sürüldü.” (http://www.hurriyet.com.tr/feto-abisinden-15-temmuz-sehitleri-icin-kustah-ifade-40348993, 28.01.2017)

58’inci Tugay Komutan Yardımcısı Albay Selçuk Serhat Pesek’in ise, Murat Aygün’ün emri ile birliklerin kışladan çıkışını organize ederken, her bir görevli askere verdiği talimatlar dikkat çekti. Pesek’in Ankara’ya intikal için kışladan çıkan askeri birliklere, “Polis durdurursa durmuyorsunuz, ateş etme yetkiniz var, tam dolduruşta olsun silahlar, asla durmak yok, görev yerinize gidiyorsunuz, aslanlarım gün bugündür. Önünüze kim çıkarsa vurun, anasını …… polis durdurursa kimse durmasın ve gerekirse çatışın, haydi aslanlarım” sözleri iddianamede yer aldı.(http://www.ensonhaber.com/darbeci-generallerden-kan-donduran-ifadeler-2017-01-12.html, 12.01.2017)

Türk Silahlı Kuvvetleri’nden Ayrılan ve Atılan Askeri Öğrenciler Platformu üyesi yaklaşık 2 bin genç, 15 Temmuz gecesi Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) darbe girişimi içinde yer alan ve yıllar önce kendilerinin de Kara Harp Okulu’ndan atılmasına veya ayrılmasına sebep olan komutanlara karşı yeni bir hukuk mücadelesi başlatma kararı aldı. 

Platform üyesi 25 yaşındaki Hakan Ekşi, 2011’de Kara Harp Okulu’na alındığı dönemde paralel yapı mensupları tarafından uğradığı baskıları ve FETÖ’ye karşı başlatacakları yeni hukuksal girişimleri AA muhabirine anlattı.

Ekşi, kendisinin de içinde bulunduğu yaklaşık 100 öğrenciye çok büyük psikolojik baskı yapıldığını iddia ederek, “Kara Harp Okulu’ndayken diğerlerinin yattığı zamanlarda biz şınav çekiyorduk, yerlerde sürünüyorduk. İnanılmaz bir psikolojik baskı vardı. Başımızdaki komutan her seferinde bize ‘dışarı gidin limon satın.’ gibi sözler sarf ediyordu. Şınav çektirilirken sırtımıza basarak söylüyorlardı bu sözleri. Devamlı ‘Buradan ayrılın yoksa sizinle daha çok uğraşacağız’ sözlerini işitiyorduk. Yemek yiyemiyorduk, su içemiyorduk. Bir yudum su bulsak dahi yetecek vaziyete gelmişti. Arkadaşımız gidip tuvaletten su doldururdu, 20 kişi bir şişe suyu paylaşmaya çalışırdık.” diye konuştu. (http://aa.com.tr/tr/15-temmuz-darbe-girisimi/feto-magduru-askeri-ogrenciler-dava-hazirliginda/613370, 22.07.2016)

Sürekli devamı çekilen Terminatör filminin sonu ile bizim yaşayacağımız son aynı mı? Bilemiyorum. Ama bunu belirleyecek şeylerden bir tanesinin o gece yaşadıklarını zihninde tutan, yaşadığı ülkeyi seven, bu ülkeye ait olanın ne olursa olsun “biz”i tanımladığını bilenlerin sayısının ve sesi olduğunu biliyorum. Çünkü bu gerçekten devam eden bir psikolojik savaş. Çünkü bu savaşta bizim sahip olduklarımızdan bazıları bizim lanetimiz de aynı zamanda. Eğer Sarah Connor’u korumak istiyorsak, sahip olduğumuz değer yargılarının, duyguların, ete kemiğe bürünmüş Terminatör misali, kullanılmamasını sağlamalıyız.

Aksi halde ne gerçekten aramızda gezen Terminatör’leri fark edebiliriz, ne de hayata devam edebiliriz.

Referandumda kim “bilmeden” oy kullanacak?

Referandum kampanyaları başlayacağı zaman, kampanyaların centilmence geçmesi ve “evet” diyenin de “hayır” diyenin de kullandığı oylardan dolayı itham edilmemesi gerektiğine dair uyarılarla başladı. Fakat centilmenlik eşiği hızlı aşıldı.

Hayır cephesi, önce yel değirmeninden bir canavar yarattı. “Hayır diyenler vatan haini değil!” diyerek savunma yapmaya başladı. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Devlet Bahçeli’nin söylemlerinden çıkardıkları bu sloganla Evet diyenleri şeytanlaştırdılar. Bunu her zamanki gibi çarpıtma ve bu çarpıtma üzerinden yeni çarpıtmalar üreterek yaptılar. Yıllardır uyguladıkları klasik bir propaganda taktiği… Bir süre sonra kimsenin gerçeğe ihtiyacı kalmıyor zaten.

Her seçimde olduğu gibi CHP seçmeni olmayanlara “koyun” iması yapıldı, kampanya “Evet diyenler bilmeden oy kullanıyor!” argümanına yaslandı.

Peki kampanya materyalleri bu söylemi ne derece destekliyor?

Evet Kampanyası’nın broşür, gazete ve internet sitelerinde hamasi bir söylem yok. Gayet açık bir şekilde, “Neden Evet?” sorusunu cevaplıyor ve referandumun sonucunun “Evet” olması durumunda ne gibi kazanımlar elde edeceğimizi açıklıyor, neden böyle bir ihtiyaç duyduğumuzu anlatıyor ve mevcut durumla karşılaştırıyor. Fakat Hayır Kampanyası’nın broşürü, zira tek bir broşürleri var, toplam 10 maddeden oluşan, baştan sona itham ve hamasetten ibaret.

Mesela, “Hayır Broşürü”ne göre, “Evet” diyenler, bölünmeye ve teröre evet diyor. Neden böyle olduğuna dair başlıktan daha hamasi birkaç cümleden başka bir açıklama yok. Fakat Evet Kampanyası’nın hiçbir materyalinde, iddia edildiği gibi “Hayır diyen vatan hainidir!” yazmıyor.

Kampanya diline bakılınca, hamaseti kimin yaptığı gayet açık. “Vatandaş, bilmeden oy kullanma!” diyen Hayır Kampanyası’nın, referandum maddelerine dair hiçbir açıklaması yok, gerek görmemişler.

Kendinden menkul korkular ve hamasi sloganlar haricinde herhangi bir açıklama yapma gereği duymuyor. Kampanya bütün söylemini “Çünkü Itır Can öyle istemiyor, çünkü Pıtır Su çok endişeli!” şeklinde, bir kesimin kendinden menkul korkuları üstüne kurmuş, daha fazlasına gerek duymuyor.

Kampanya materyallerine bakarsanız, Hayır cephesi tamamen ezber ve korkular üzerinden üretilmiş bir hamasetle sandığa gidecek, Evet cephesi ise en ince ayrıntısına kadar temellendirilmiş bir değerlendirme sonucunda sandığa gidiyor.

Bilmeden oy kullanan, neye oy verdiğini dahi bilmeyen maalesef Hayır cephesi. Fakat bunun bir önemi yok, zira bu memlekette onların istediği her şey olmayacaksa bile istemedikleri bir şey asla olamaz!

Aşağıda Kızılay’da dağıtılan “Evet” ve “Hayır” kampanyalarının materyallerini, içerik olarak değil, sadece maddi olarak ve başlıklarına bakacak şekilde inceledim. Başlıklar ve kampanyaya verilen önem, hangi tarafın bilmeden oy kullandığını, hangi tarafın hamaset yaptığını gayet net ortaya koyuyor.

Hayır Kampanyası sadece bir broşür dağıtıyor, Evet Kampanyası ise bir broşür ve bir tabloid gazete dağıtıyor. Hayır Kampanyası çalışanları “Vatandaş, bilmeden oy kullanma, neye oy verdiğini bil!” diyerek broşürleri dağıtıyor, Evet Kampanyası çalışanları herhangi bir slogan kullanmıyor.

EVET Gazetesi: http://www.yenicbsistemi.com/cumhurbaskanligihukumetsistemi/evet.pdf

EVET Broşürü: http://www.akparti.org.tr/upload/images/milleimizkazniyor.pdf

HAYIR Broşürü: http://www.chp.org.tr/Public/0/Other/NEDEN%20HAYIR.pdf

Hayır Broşürü

Hayır broşürü, önlü arkalı bir A5’ten oluşuyor. Broşürün ön yüzünde kampanya yüzü olan bir çocuk, “Neden Hayır? Sorusu ve cevap olarak “Geleceğim için Hayır” yer alıyor.

Broşürde parti amblemi yer almıyor.

Broşürün arka yüzünde ise, 10 maddede “Neden Hayır” açıklanıyor.

Maddeler çok genel, propaganda sloganlarından oluşuyor. Broşür, kampanyanın ne getirip ne götürdüğünden çok hamaset cümlelerinden oluşuyor.

  • Maddelerin başlıkları:
  • Tek adam rejimine Hayır!
  • Parti Devletine Hayır!
  • Meclisin tasfiyesine Hayır!
  • Sorumsuz yönetime Hayır!
  • Ekonomik krize Hayır!
  • Teslim alınmış yargıya Hayır!
  • Teröre Hayır!
  • Ortak değerlerin tahribine Hayır!
  • Bölünmeye Hayır!
  • Seçilmiş krallığa Hayır!

Bu kadar.

Evet Gazetesi ve Broşürü

Evet Broşürü 20 sayfalık bir kitapçıktan oluşuyor.

Broşür 4 ana başlık ve 22 alt başlıkta, referandumun bütün maddelerini ayrıntılı bir şekilde anlatan, hamasetten uzak, EVET’in ne vadettiğini açıklıyor.

Broşürde AK Parti amblemi var.

Broşürün kapağında “Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi” başlığı ve “Millet Kazanıyor Türkiye Kazanıyor” sloganı var.

Broşürün başlıkları:

Cumhurbaşkanının yetki ve sorumlulukları Çift başlılık bitiyor.

Cumhurbaşkanı ve bakanlara cezai sorumluluk geliyor.

Güvenoyunu millet veriyor.

Bütçe kanunu

Cumhurbaşkanlığı kararnamesi

Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar

Üst düzey devlet görevlilerinin atanması Bakanlıklar kararname ile kuruluyor Cumhurbaşkanı isterse partili olabiliyor

Güçlü meclis güçlü demokrasi

Artık hükumet değil, milletvekilleri kanun teklifi veriyor OHAL düzenlemesi

18-24 yaşlarındaki gençlerimiz milletvekili seçilebiliyor Milletvekili sayısı 600 oluyor Bakan olan milletvekillerinin vekillikleri düşüyor

Bağımsız ve tarafsız yargı

Yargı tarafsız ve bağımsız oluyor

Yeni hakimler ve savcılar kurulu

Askeri yargı kalkıyor

Yeni Sistem Kesintisiz İstikrar

Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimleri 5 yılda bir aynı günde yapılıyor Hem cumhurbaşkanı hem de meclis erken seçim kararı alabiliyor Cumhurbaşkanlığı adaylık şartları kolaylaşıyor Cumhurbaşkanlığı makamı boşalırsa, 45 gün içinde seçim yapılıyor

Diğer düzenlemeler

EVET Gazetesi

Evet Gazetesi AK Parti Gençlik Kolları Başkanlığı tarafından hazırlanmış. Tabloid boy, 24 Sayfadan oluşuyor.

Gazetenin birinci sayfasında içerik kısaca özetleniyor. Sürmanşette “18 Maddelik Reform: Daha güçlü Türkiye, daha fazla demokrasi” başlığı, manşetinde “Hedef: Daha Güçlü Türkiye” ve “Gençlerin önündeki son yasak kalkıyor” başlıkları var.

2. sayfada Başbakan’ın, 3. Sayfada Cumhurbaşkanının referanduma dair değerlendirmeleri var.

4. sayfada “Cumhurbaşkanlığı hükumet sisteminin ne faydası olacak?” başlığında 7 maddede referandumun Cumhurbaşkanlığı Sistemi maddeleri incelenmiş.

5. sayfa gençliğin önündeki yasakların kalkıyor olmasından kastedilenin ne olduğu açıklanıyor.

Sonraki 4 sayfada, referandum maddeleri birer cümle ile özetlenmiş.

Sonraki 6 sayfada, “Kazanımlar” başlığı altında, referandumun her maddesi ayrıntılı bir şekilde açıklanmış ve özetlenen başlıklarla ne kastedildiği, “kazanımlar”ın nasıl gerçekleşeceği en ince ayrıntısına kadar açıklanıyor.

Maddelerin hepsi, “mevcut durum”, “neden?” ve “kazanımlar” şeklinde, mevcut durumun tasviri, neden değişmesi gerektiği ve değişiklikten sonra kazanım olarak ne elde edeceğimizi ayrıntılı bir şekilde anlatıyor.

Sonraki 2 sayfa “Parlamenter Sistem İstikrara Engel” başlığında, Cumhuriyet tarihin boyunca, koalisyon hükumetlerini özetleyen bir incelemeden oluşuyor.

Sonraki 2 sayfa “Yargı Vesayeti” başlığında, Adnan Menderes’in idamından, Cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığımız darbelerden ve yargı vesayetinin özetlenmesinden oluşuyor. “Yargı Tarafsızlığı ve Bağımsızlığı” başlığında, Fransa, Almanya, ABD, İngiltere ile karşılaştırmalı olarak anlatılıyor ve “Karşılatır ve Sen Karar Ver” başlığında ayrıntılı şekilde anlatılıyor.

Sonraki 2 sayfa “Güçlenen Türkiye’nin önüne çekilen set: Darbe” başlığında, Cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığımız darbe ve muhtıralar özetleniyor.

22. sayfada 15 Temmuz darbe girişimi ayrıca özetlenmiş.

23. sayfa ise “Bu Sistemin Değişmesi Şart” başlığında Özal, Demirel, Erbakan, Yazıcıoğlu ve Türkeş’in sistemin arızaları ve neden değişmesi gerektiğine dair değerlendirmelerini özetliyor.

Son sayfada ise, EVET kampanyasının ayrıntılı bir şekilde, video, infografik ve çeşitli yayınlarla anlatıldığı www.yenicbsistemi.com sitesinin reklamı ve karikatürler yer alıyor.

***

Sanırım görmek isteyen için, hangi tarafın daha bilinçli oy kullanacağı, hangi tarafın ise sırf hamaset üzerinden kampanya yürüttüğü gayet net.

Yeni Anayasa Değişikliği ile Getirilmek İstenen Türkiye’ye Özgü Başkanlık Sistemi: Korkular, Algılar, Beklentiler

Liberal Düşünce Dergisi, Yıl: 22, Sayı: 85, Kış 2017, ss. 157-189
Yrd. Doç. Dr. Adnan Küçük | Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Öz

Türkiye’de 1980’li yıllardan bu yana, bazı liderler tarafından başkanlık sistemine geçilmesi yö- nünde talepler dile getirildi. Bu talepler, yakın zamana kadar hayata geçirilemedi. Son yıllarda, başkanlık modelinin getirilmesi konusu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından tekrardan gündeme getirildi. Bu öneriye karşı muhalefetten ağır eleştiriler yöneltildi. Bu eleştirilerde, Türkiye’de bir rejim değişikliği ortaya çıkacağı, sistemin otoriter tek adam rejimine dönüşeceği dile getirildi. Başlangıçta bu öneriye MHP de karşı çıktı. Fakat yakın geçmişte MHP, AK Parti tarafından önerilen başkanlık modeline destek vereceğini açıkladı. Bu açıklama üzerine, AK Parti ile MHP Türkiye’ye getirilecek başkanlık modeline ilişkin anayasa değişikliği metni üzerinde anlaştı- lar. Bu uzlaşı metni TBMM tarafından kabul edilerek Cumhurbaşkanı tarafından halkoyuna sunuldu. Bu anayasa değişikliğinin referandum yoluyla kabul edilmesi halinde Türkiye’de parlamenter sistem yerini başkanlık sistemine bırakacaktır. Türkiye’ye getirilmek istenen başkanlık modelinin ABD başkanlık sisteminden bazı yönlerden farklılıklar arz ettiği görülmektedir. Bu farklılık, baş- kanlık modelini Türkiye’ye özgü hale getirmektedir. Bu farklı tercihte, Türkiye’deki yapısal özelliklerle, ülkemizde hâkim olan siyasi, sosyal, kültürel faktörlerin etkili olduğu söylenebilir.

Anahtar Kelimeler: Başkanlık sistemi, denge-fren mekanizması, Cumhurbaşkanlığı sistemi, kuvvetler ayrılığı, yürütmenin denetimi

The Presidential System Peculiar to Turkey Offered via New Constitutional Amendment: Fears, Perceptions, Expectations

Abstract

Since 1980s various leaders have claimed demands to transform into presidential governing system in Turkey. These demands have not been realized until recently. In the recent years, President Recep Tayyip Erdogan reclaimed the debates of transforming into presidential system in the public agenda. The opposition raised harsh criticisms against this proposal. Among these criticisms, it has been asserted that there will be a change of the regime into single man authoritarianism. In the beginning, Nationalist Movement Party (MHP) opposed this proposal. However, MHP recently declared its support to the presidential model proposed by AKP. Over this declaration, AKP and MHP agreed upon the constitutional amendments bringing presidential model. This agreed text is approved by the Turkish Grand National Assembly and is to be presented to the public referendum by the President. Provided that this constitutional amendment is approved via the referendum, parliamentarian system in Turkey will be replaced by the presidential system. The presidential model presented in Turkey differs in various aspects from the one in USA. These differences make the presidential system specific to Turkey. Structural features of Turkey, as well as dominant political, social and cultural factors have been influential over this specific preference.

Key Words: Presidential system, check and balance system, separation of powers, control of the execution[/box]

GİRİŞ

Türkiye’de rahmetli Süleyman Demirel ve Turgut Özal’dan bu yana başkanlık sistemi yönünde önerilerde bulunuldu fakat bu önerilerin yapıldığı dönemlerde söylemden öteye geçen bir çaba olmadı. Ayrıca bu öneriler anında muhalif kesimlerden tepki ile karşılandı. Son yıllarda aynı öneri Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan da geldi ve bu öneri MHP tarafından desteklendi. MHP’den destek alan bu öneri söylem düzeyinin ötesine geçerek TBMM’nin gündemine getirildi. Bu metin AK Parti ile MHP arasında uzlaşılarak hazırlandı.

Bu öneriye ve kanunlaştırma çabalarına HDP ve CHP kanatlarından en üst perdeden tepkiler geldi. Yoğunluğu çok yüksek olan bu tepkiler bağlamında, bu önerinin kanunlaşması halinde Türkiye’nin tek adam rejimine döneceği, mevcut rejimden bin beter bir rejim ortaya çıkacağı, yargı bağımsızlığının ortadan kalkacağı, parlamenter rejimin çökmesi neticesinde otoriter rejime geçileceği, bu değişiklik konusunda toplumda mutabakat olmadığı, kuvvetler ayrılığının ortadan kalkacağı, başkanlık sisteminin zorunlu gereklerinden denge-fren mekanizmasının mevcut olmadığı, yürütmenin hiçbir denetime tabi olmadığı, yürütmeye meclisi fesih yetkisi tanımanın başkanlık sistemi ile bağdaşmayacağı, ayrıca başkan aynı zamanda parti lideri olacağı için partili milletvekili adaylarını bizzat belirleyeceği ve aynı zamanda başkanın meclisi fesih yetkisi olacağı için, başkanı yasama üzerinde mutlak hâkim kılacağı, yasama ile yürütme seçimlerinin aynı günde yapılmasının, demokrasi teorisi ve kuvvetler ayrılığı ilkesi ile çelişeceği; Cumhurbaşkanının, TBMM’ni devre dışı bırakarak ülkeyi Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile yöneteceği dillendirilmektedir.

Bu makalede önce AK Parti tarafından getirilen önerinin ne olduğu daha sonra da bu önerinin ABD başkanlık sisteminden farklılık arz eden yönleri üzerinde durulacak, daha sonra da muhalefet tarafından getirilen eleştirilerin bir kısmına ilişkin değerlendirmeler yapılacaktır.

AK Parti Tarafından Önerilen Sistemin Ana Hatları.

Önerilen Anayasa değişikliği ile devlet başkanı için “başkan” yerine “Cumhurbaşkanı” kelimesi kullanılmaktadır (AY. Değ. md. 4, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 14, 15, 16, 17, 18). Bazıları bunun bir yanıltmaca olduğunu, aslında getirilmek istenen sistemin bir başkanlık sistemi olduğunu belirtmektedirler. Burada devlet başkanından Cumhurbaşkanı olarak bahsedilmesi, getirilen sistemin başkanlık sistemi olma özelliğini değiştirmez. Nitekim başkanlık sisteminin tatbik edildiği bazı Latin Amerika ülkeleri ile diğer bazı ülkelerin Anayasalarında da, devlet başkanını ifade etmek için, ya başkan (president)[1], ya Cumhurbaşkanı (president of The Republic)[2], ya da hem başkan, hem de Cumhurbaşkanı kelimeleri birlikte kullanılmaktadır[3]. Bu vesileyle, Cumhurbaşkanı nitelemesinin yapılmış olması, Türkiye’de başkanlık sisteminden farklı bir hükümet sisteminin getirilmesinin amaçlandığı manasına gelmez.

Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir. Cumhurbaşkanı Devletin başıdır (AY. Değ. md. 8). Bu değişiklikle, Parlamenter sistemde mevcut olan kollektif yapılı Bakanlar Kuruluna son verilmektedir. Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı Yardımcıları ile bakanları atar ve görevlerine son verir (AY. Değ. md. 8). Cumhurbaşkanı yardımcıları ile Bakanların bireysel olarak siyasi sorumluluğu, yasama meclisine karşı değil, Cumhurbaşkanına karşıdır.

Cumhurbaşkanı üst kademe kamu yöneticilerini atar, görevlerine son verir ve bunların atanmalarına ilişkin usul ve esasları Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenler (AY. Değ. md. 8). Bu atamaların hiçbirisi TBMM’nin onayına tabi değildir; Doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanırlar ya da görevden alınırlar.

Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. TBMM’nin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir. Cumhurbaşkanı, aynı zamanda kanunların uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler de çıkarabilir (AY. Değ. md. 8).

Cumhurbaşkanının onaylanmak üzere önüne gelen kanunları, bir daha görüşmek üzere TBMM’ne geri gönderme yetkisi bulunmaktadır. TBMM’nin, Cumhurbaşkanı tarafından bir daha görüşülmek üzere geri gönderilen kanun önerisini değişiklik yapmaksızın aynen kabul edebilmesi ancak üye tam sayısının salt çoğunluğu ile mümkündür (AY. Değ. md. 16).

TBMM’nin yürütmeye karşı bazı “denetim” ve bilgi edinme imkânları mevcuttur. Buna göre, TBMM; meclis araştırması, genel görüşme ve yazılı soru yollarıyla bilgi edinme ve denetleme yetkisini kullanır. Meclis araştırması, belli bir konuda bilgi edinmek için yapılan incelemedir. Genel görüşme, toplumu ve Devlet faaliyetlerini ilgilendiren belli bir konunun TBMM Genel Kurulunda görüşülmesidir. Yazılı soru; yazılı olarak en geç 15 gün içinde cevaplanmak üzere milletvekillerinin, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlara yazılı olarak soru sormasıdır (AY. Değ. md. 6).

Meclis araştırması, genel görüşme ve yazılı soru şeklinde gerçekleştirilen bilgi edinme ve denetim faaliyetleri neticesinde gensoru benzeri bir siyasi sorumluluk söz konusu değildir. Burada “meclis araştırması”, “genel görüşme” ve “yazılı soru”nun, her ne kadar Meclisin yürütmenin faaliyetleri veya bazı ulusal sorunlar hakkında bilgi edinmesine yarayan bir usul olduğu belirtilse de[4], gerek Anayasada bunların düzenlendiği 98., 99. ve 100. Maddelerin genel başlığından (TBMM’nin bilgi edinme ve denetim yolları), gerekse gördükleri işlevler itibariyle, denetim işlevlerinin de değişen etkinliklerde mevut olduğu söylenebilir.[5]

Meclis soruşturması, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar hakkında, Anayasanın 106/5., 6. ve 7. fıkraları uyarınca yapılan soruşturmadır. Anayasanın, Anayasa değişikliği önerisi ile değiştirilen 106/5., 6. ve 7. fıkralarına göre, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar hakkında görevleriyle ilgili suç işledikleri iddiasıyla, TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği önergeyle soruşturma açılması istenebilir. Meclis, üye tamsayısının 3/5’nin gizli oyuyla soruşturma açılması, 2/3’nün gizli oyuyla da Yüce Divana sevk edilmesi kararı alabilir. Yüce divan yargılaması neticesinde seçilmeye engel bir suçtan mahkûm edilen Cumhurbaşkanı yardımcısı veya bir bakanın görevi sona erer (AY Değ. md. 10).

Burada meclis soruşturmasının açılması ve yüce divana sevk kararının alınması, 1982 Anayasasının değişiklik öncesi 100. Maddesine göre oldukça zorlaştırılmıştır. Başbakan ve bakanlar hakkında, Anayasanın değişiklik öncesi 100. Maddesine göre, başbakan ve bakanlar hakkında meclis soruşturması açılması talebi TBMM üye tam sayısının en az 1/10’nun istemi ile mümkün iken, değişiklikle bu oran üye tam sayısının salt çoğunluğu olarak belirlenmiştir. Keza, Anayasanın değişiklik öncesi 100. Maddesine göre, başbakan ve bakanlar hakkında yüce divana sevk kararı üye tam sayısının salt çoğunluğu ile mümkün iken, değişiklikle bu oran 2/3 olarak belirlenmiştir. Değişiklik hükmüne göre, Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanlar hakkında meclis soruşturması sadece görevleri ile alakalı suçlardan dolayı açılabilir. Bunlar hakkında diğer suçlarla alakalı cezai sorumluluk, yasama dokunulmazlığı kapsamına girmektedir. Meclis soruşturması, Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanların, görevleri ile alakalı suçlarda, hem siyasî sorumluluklarının, hem de cezai sorumluluklarının gerçekleştirilmesini sağlamaktadır. Meclis soruşturması, Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanları görevden düşürmenin bir aracı olduğu kadar, onlar hakkında yüce divan yargılamasına yönelik ceza takibat yapılmasıyla da sonuçlanabilecek bir süreçtir.[6] Bir diğer ifadeyle meclis soruşturması, en azından meydana getirdiği neticesi itibariyle siyasi sorumluluğu da ortaya çıkaran bir denetim yoludur.[7] Meclis soruşturmasının, Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanların cezai sorumlulukları yanında, onların görevlerinin sona ermesi neticesini de husule getirebildiği için, genel görüşme, meclis araştırması ve yazılı soruya nazaran oldukça etkili bir denetim yolu olduğu söylenebilir.[8]

1982 Anayasasının mevcut metninde yer alan (md. 99) ve siyasi sorumluluk neticesini ortaya çıkaran “gensoru” kurumuna yer verilmemiştir. Bu yönde bir denetim mekanizmasının mevcut olmayışı, ABD’de tatbik edilmekte olan başkanlık sistemi ile uyumludur.

Değişikliğe göre, Cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçilir. TBMM seçimleri ile Cumhurbaşkanlığı seçimleri aynı günde yapılır. Cumhurbaşkanı ile TBMM’nin görev süresi beş yıldır. Cumhurbaşkanı en fazla iki kez seçilebilir (AY. Değ. md. 4).

Değişiklikte, ABD başkanlık sisteminde mevcut olmayan, birlikte fesih ve azil yetkisini düzenleyen hüküm yer almaktadır. Buna göre, Cumhurbaşkanı seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. TBMM de üye tamsayısının 3/5 çoğunluğuyla seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. Her iki halde de TBMM genel seçimleri ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır. Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir. Seçimlerinin birlikte yenilenmesine karar verilen TBMM’nin ve Cumhurbaşkanının yetki ve görevleri, yeni Meclisin ve Cumhurbaşkanının göreve başlamasına kadar devam eder. Bu şekilde seçilen Meclis ve Cumhurbaşkanının görev süreleri beş yıldır (AY. Değ. md. 4).

Yasama yetkisi TBMM’ne aittir. Değişiklikle Anayasada öngörülen yasama organının tek meclisli olması sisteminin sürdürülmesi esası benimsenmiştir. TBMM üye sayısı 550’den 600’e çıkarılmakta, seçilme yaşı 25’ten 18’e indirilmektedir (AY. Değ. md. 2 ve 3).

Değişikliğe göre, bütçe kanunu teklifi Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlanır. Bütçe kanununun süresinde yürürlüğe konulamaması halinde, geçici bütçe kanunu çıkarılır. Geçici bütçe kanununun da çıkarılamaması durumunda, yeni bütçe kanunu kabul edilinceye kadar bir önceki yılın bütçe kanunu yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanır. TBMM üyeleri bütçenin görüşülmesi esnasında, gider artırıcı veya gelirleri azaltıcı önerilerde bulunamazlar. Harcanabilecek tutarın Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle aşılabileceğine dair bütçe kanununa hüküm konulamaz. Bütçe kanununa, bütçe ile ilgili hükümler dışında hiçbir hüküm konulamaz (AY. Değ. md. 18).

Değişiklikle devletin üniter yapısı muhafaza edilmiştir.

Değişiklikle ABD başkanlık sisteminin gerekleri ile uyumlu olarak bir kişinin hem yasamada hem de yürütmede görev alması men edilmiştir. TBMM üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakan olarak atanırlarsa üyelikleri sona erer (AY. Değ. md. 10).

Değişiklik önerisinde en çok eleştirilen konulardan birisi de Cumhurbaşkanının yargıya ilişkin sahip olduğu yetkilerdir. Cumhurbaşkanının, AYM ve HSYK üyelerinin bir kısmını belirlenmesi vardır. Değişiklikle AYM üyeleri 17’den 15’e indirilmiştir (AY. Değ. md. 16/D). 15 üyenin 3’ü TBMM, 12’i de Cumhurbaşkanı tarafından seçilmektedir. TBMM, iki üyeyi Sayıştay Genel Kurulunun kendi başkan ve üyeleri arasından, her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden, bir üyeyi ise baro başkanlarının serbest avukatlar arasından gösterecekleri üç aday içinden yapacağı gizli oylamayla seçer. Cumhurbaşkanı; üç üyeyi Yargıtay, iki üyeyi Danıştay genel kurullarınca kendi başkan ve üyeleri arasından, her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden; en az ikisi hukukçu olmak üzere üç üyeyi Yükseköğretim Kurulunun kendi üyesi olmayan yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri arasından göstereceği üçer aday içinden; dört üyeyi üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf hâkim ve savcılar ile en az beş yıl raportörlük yapmış AYM raportörleri arasından seçer (AY. md. 146).

Değişikliğe göre, HSYK, 13 üyeden oluşur; iki daire halinde çalışır. Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir. Kurulun, üç üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adlî yargı hâkim ve savcıları arasından, bir üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından Cumhurbaşkanınca; üç üyesi Yargıtay üyeleri, bir üyesi Danıştay üyeleri, üç üyesi nitelikleri kanunda belirtilen yükseköğretim kurumlarının hukuk dallarında görev yapan öğretim üyeleri ile avukatlar arasından TBMM tarafından seçilir. Kurulun TBMM tarafından seçilecek üyeliklerine ilişkin başvurular, Meclis Başkanlığına yapılır. Başkanlık, başvuruları Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona gönderir. Komisyon her bir üyelik için üç adayı, üye tamsayısının 2/3 çoğunluğuyla belirler. İlk oylamada aday belirleme işleminin sonuçlandırılamaması halinde ikinci oylamada üye tamsayısının 3/5 çoğunluğu aranır. Bu oylamada da aday belirlenemediği takdirde, her bir üyelik için en çok oyu alan iki aday arasında ad çekme usulü ile aday belirleme işlemi tamamlanır. TBMM, Komisyon tarafından belirlenen adaylar arasından, her bir üye için ayrı ayrı gizli oylama yapar. Birinci oylamada üye tamsayısının 2/3 çoğunluğu aranır; bu oylamada seçimin sonuçlandırılamaması halinde, ikinci oylamada üye tamsayısının 3/5 çoğunluğu aranır. İkinci oylamada da üye seçilemediği takdirde en çok oyu alan iki aday arasında ad çekme usulü ile üye seçimi tamamlanır (AY. Değ. md. 14).

Mevcut Anayasanın 101. maddesinde “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir” hükmü mevcut idi. Değişiklikle, bu hüküm anayasadan çıkarılarak (AY. Değ. md. 7) partili devlet başkanlığı modelinin yolu açılmış oldu. Buna göre, cumhurbaşkanı, herhangi bir partinin üyesi olmayabileceği gibi, bir siyasi partinin üyesi ya da genel başkanı da olabilir.

Değişiklikle Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğuna ilişkin hükümlerde esaslı değişikliklere gidilmiştir. Cumhurbaşkanı hakkında, bir suç işlediği iddiasıyla TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği önergeyle soruşturma açılması istenebilir. Burada, suçun ne zaman işlendiği konusunda bir belirleme yapılmadığı gibi, görevi ile alakalı olup olmadığı konusunda da bir belirleme mevcut değildir. Dolayısıyla, burada sözü edilen suç, görev esnasında ya da göreve başlamazdan önce işlediği iddia edilen herhangi bir suç olabilir. Meclis, üye tamsayısının 3/5’nün gizli oyuyla soruşturma açılmasına karar verebilir. Cumhurbaşkanı, TBMM üye tamsayısının 2/3’nün gizli oyuyla Yüce Divana sevk kararı alabilir. Hakkında soruşturma açılmasına karar verilen Cumhurbaşkanı, seçim kararı alamaz. Yüce Divanda seçilmeye engel bir suçtan mahkûm olan Cumhurbaşkanının görevi sona erer. Cumhurbaşkanının görevde bulunduğu sürede işlediği iddia edilen suçlar için görevi bittikten sonra da bu madde hükmü uygulanır (AY. Değ. md. 9). Bu değişiklik hükmü ile Cumhurbaşkanının Yüce Divanla yargılanacağı suçların kapsamı genişletilmiştir. Mevcut Anayasaya göre sadece vatana ihanet kapsamında yer alan suçlardan yargılanabilirken, değişikliğe göre, görevi ile alakalı olsun olmasın bütün suçlardan dolayı yargılanma yolu açılmıştır. Değişiklikle, 1982 Anayasasının değişiklik öncesi 105. Maddesine kıyasla (üye tam sayısının 1/3) Cumhurbaşkanı hakkında, bir suç işlediği iddiasıyla TBMM’nde soruşturma açılmasının istenebilmesi kısmen zorlaştırılırken (üye tam sayısının salt çoğunluğu), yüce divana sevk kararının alınması ise kısmen kolaylaştırılmıştır (bu karar, değişiklik öncesinde üye tam sayısının 3/4’nün oyu ile alınırken, değişiklikle bu oran 2/3 olarak belirlenmiştir).

Anayasa Değişikliği ile Öngörülen Hükümet Sistemine İlişkin Hükümlerin ABD Başkanlık Sisteminden Farklılık Arz Eden Yönleri.

1- ABD’de yürütme yetkisinin sahibi başkan, Türkiye’de Cumhurbaşkanıdır.

2- ABD’de federal yapı Türkiye’de üniter yapı söz konusudur.

3- ABD’de yasama Meclisi (Kongre) Temsilciler Meclisi ve Senato şeklinde ifade edilen iki meclisten oluşmakta iken, Türkiye’de yasama organı tek meclisli TBMM’dir.

4- ABD’de başkan iki dereceli seçimle belirlenirken, Türkiye’de Cumhurbaşkanı tek dereceli seçim yoluyla doğrudan halk tarafından seçilir.

5- ABD’de Temsilciler Meclisi seçimleri iki yılda bir yapılır. Senato üyeliği 6 yıl olup, her iki senede bir üyelerin üçte biri yenilenir. Türkiye’de TBMM’nin görev süresi 5 yıldır.

6- ABD’de başkanlık seçimleri ile yasama meclisi seçimleri farklı tarihlerde yapılırken, Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimi ile TBMM seçimleri aynı günde yapılır.

7- ABD’de fesih ya da azil müessesesi mevcut değildir. Değişikliğe göre Türkiye’de Cumhurbaşkanı ile TBMM’nin her birisi tek başlarına seçimlerin yenilenmesi kararı alabilir.

8- ABD’de başkanın yapmış olduğu üst düzey atamalar Senatonun onayına tabidir. Türkiye’de, Cumhurbaşkanının üst kademe kamu yöneticilerinin atanmasına ilişkin yapmış olduğu atamaların hiç birisi Yasama organının onayına tabi değildir.

9- ABD’de başkan 4 yıllığına, Türkiye’de 5 yıllığına seçilir.

10- ABD’de başkan federal hâkimlerin tamamını atar ve bu atamalar Senatonun onayına tabidir. Değişikliğe göre Türkiye’de Cumhurbaşkanı yüksek yargı üyelerinin sadece bir kısmını atayabilir. Bu atamalar yasama meclisinin onayına tabi değildir.

11- Her iki ülkede de Başkanın cezaî sorumluluğu mevcuttur. ABD’de yargılama, Federal Yüksek Mahkeme Baş Hâkimi başkanlığında, siyasi bir organ olan Senato tarafından yapılmaktadır. Türkiye’de, cumhurbaşkanını yüce divan sıfatıyla yargılama yetkisi AYM’ne aittir (AY. md. 148/6). Ayrıca ABD’de başkanın sorumlu olduğu suçların kapsamı oldukça dar iken, Türkiye’de Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu bütün suçlar için söz konusudur.

12- Her iki ülkede de başkanın kanunları veto etme yetkisi vardır. ABD’de veto edilen kanun, ancak her iki mecliste de 2/3 çoğunlukla kabul edilebilir iken, Türkiye’de, veto edilen kanun, ancak TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğu ile kabul edilebilir (AY. Değ. md. 16).

13- ABD’de bakanların atanmasına ilişkin Başkanlık kararı Senatonun onayına tabidir. Türkiye’de Cumhurbaşkanın bakanları atamasına ilişkin kararları, yasama meclisinin onayına tabi değildir (AY. Değ. md. 8).

14- ABD federal yapılı bir devlet olduğu için, yasama, yürütme ve yargı yetkileri federe devletler ile federal kurumlar arasında paylaşılmıştır. Bu sebeple federal kurumların yetkileri tahdidi olarak sayılmıştır ve bu vesileyle de sınırlıdır. Türkiye’de üniter yapı ile uyumlu olarak, bütünüyle yasama yetkisi TBMM’nde, yürütme yetkisi Cumhurbaşkanında, yargı yetkisi de yargı mercilerinde toplanmıştır. Bu vesileyle, Türkiye’deki yasama, yürütme ve yargı mercilerinin yetkileri, ABD’deki federal organlara kıyasla çok geniştir.

15- ABD’de Federal Bütçe kanunu belirlenen takvimde kabul edilmediği takdirde, yaşanabilecek tıkanıklıkların giderilmesine yönelik bir önlem alınmamıştır. Başkan bütçenin kabul edilmesini beklemek zorundadır. Türkiye’de Bütçe kanununun belirlenen takvimde kabul edilerek yürürlüğe girdirilmemesi halinde, geçici bütçe kanunu çıkarılır. Geçici bütçe kanununun da çıkarılamaması durumunda, yeni bütçe kanunu kabul edilinceye kadar bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanır.

16- ABD’de başkan yardımcısı başkanla birlikte halk tarafından seçilirken, Türkiye’de değişikliğe göre başkan yardımcıları Cumhurbaşkanı tarafından atanır.

17- Her iki ülkede de başkan (Türkiye’de Cumhurbaşkanı) partili olabilir. Türkiye’de Cumhurbaşkanı parti üyesi olmayabileceği gibi, bir partini üyesi ya da genel başkanı da olabilir. ABD’de ise partinin genel başkanı, her federe devletin temsilcilerinden oluşan Ulusal Komite tarafından seçilir. Ancak, uygulamada genel başkanı, ABD Başkan adayı tarafından belirlenir[9]. Bu vesileyle ABD’de başkan üyesi olduğu partinin genel başkanı olamaz.

ABD Başkanlık Sisteminin AK Parti’nin Başkanlık Sistemi İle Benzeşen Yönleri

1- Her ikisinde de başkan  (Türkiye’de Cumhurbaşkanı) halk tarafından seçilmektedir.

2- Her ikisinde de bir kişi üst üste en fazla iki dönem başkan (Türkiye’de Cumhurbaşkanı) seçilebilir.

3- Her ikisinde de kabine üyelerini başkan  (Türkiye’de Cumhurbaşkanı) atar.

4-Her ikisinde de yürütme yetkisi başkana (Türkiye’de Cumhurbaşkanına) aittir; yürütme monist bir yapıya sahiptir.

5- Her ikisinde de başkanın (Türkiye’de Cumhurbaşkanının) kanunları onaylama veya Meclise gönderme (veto) yetkisi vardır.

6- Her ikisinde de Başkanın (Türkiye’de Cumhurbaşkanının) kanun gücünde işlem yapma yetkisi mevcuttur.

7- Her ikisinde de Başkanın (Türkiye’de Cumhurbaşkanının) üst kademede görev yapan kamu yöneticilerini atama yetkisi mevcuttur.

8- Her ikisinde de başkanın (Türkiye’de Cumhurbaşkanının) yasamaya karşı siyasi sorumluluğu mevcut değildir.

9- Her ikisinde de bir kişi, hem yasamada hem de yürütmede görev alamaz.

10- Her ikisinde de kanun önerme yetkisi sadece yasama meclisi üyelerine aittir.

11- Her ikisinde de bakanlar (Türkiye’de Cumhurbaşkanı yardımcıları da) yasamaya karşı değil, başkana (Türkiye’de Cumhurbaşkanına) karşı (siyasi) sorumludur.

12- Her ikisinde de bakanları (Türkiye’de Cumhurbaşkanı yardımcılarını da) azletme yetkisi başkana (Türkiye’de Cumhurbaşkanına) aittir.

13- Her ikisinde de Başkan (Türkiye’de Cumhurbaşkanı) ve sekreterleri / bakanları, yasama çalışmalarına katılamazlar.

14- Her iki ülkede de başkan (Türkiye’de Cumhurbaşkanı) partili olabilir.

Anayasa Değişikliği İle ABD Başkanlık Sistemine İlişkin Bir Değerlendirme.

Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere Anayasa değişikliği ile önerilen sistemle ABD başkanlık sisteminin birebir benzeşmediği, benzer yönleri kadar farklılık arz eden yönlerinin de mevcut olduğu görülmektedir. Bu farklılıklar sadece Türkiye’ye özgü değildir. Başkanlık modelinin tatbik edildiği diğer ülkelerde de ABD başkanlık sisteminden farklılık arz eden yönler mevcuttur. Her bir ülke, kendi siyasi, sosyal, kültürel şartlara göre, zaman içerisinde başkanlık sisteminin kural ve kurumlarını şekillendirmişlerdir. Özellikle başkanlık sisteminin tatbik edildiği Latin Amerika ülkelerinin bir kısmında, çeşitli askeri yönetimlerden, otoriter rejim uygulamalarından geçtikten sonra, özellikle demokrasiye geçilerek bu rejimin kalıcı hale gelmesi sürecinde, otoriterleşmeyi önlemeye yönelik bazı önlemler alınmıştır. Bu önlemler, büyük ölçüde, her birisinde farklı olmuştur. Ayrıca bu farklılıklar, bu ülkelerdeki başkanlık sistemlerini, değişen ölçülerde ABD başkanlık sisteminden farklı hale getirmiştir. Bunlardan bir kısmı şunlardır: Başbakanlık ya da kabine başkanlığı kurumunun benimsenmiş olması[10], başkana yasama meclisini fesih yetkisinin tanınması[11], başkanın partisi ile ilişiğinin kesilmesi[12], karşı imza kuralının benimsenmiş olması[13], bazı ülkelerde yürütmenin kanun önerisinde bulunması[14], başbakanın gensoru yoluyla düşürülmesidir.[15] Meksika ve Şili’de başbakan yanında, başkan yardımcılığı kurumları da bulunmamaktadır.[16]

Türkiye’deki farklılaşmaların bir kısmı sistemin tıkanmasını önlemeye yönelik olanlar, bir kısmı da Türkiye’nin kendi siyasi kurumsal yapılanmasına ilişkin olanlardır. Bütün bu farklılaşmalar, ülkemizde benimsenen başkanlık sistemini kendine özgü hale getirmektedir. Bu farklılıklardan bir kısmı da sadece Türkiye’ye özgüdür; bir başka ülkede bir benzeri yoktur. Seçimlerin hem Meclis hem de Cumhurbaşkanı tarafından yenilenmesi ve bu yenilenme kararı üzerine her ikisinin zorunlu olarak birlikte seçime gitmesi gibi.

Anayasa Değişikliğinin Korkular Temelli Tartışılması ve Eleştirilmesi.

Bu Anayasa değişikliğine ilişkin eleştirilerin büyük ölçüde korkular üzerinden yürütüldüğü görülmektedir. Bu değişiklikle devletin rejiminin değiştirildiği, bu değişikliği yapanların ve destekleyenlerin büyük ihanet içerisinde oldukları, değişiklik halinde tek adam yönetimi ve diktatörlüğün geleceği ifade dilmektedir.[17] Türkiye’de olumlu yönde yapılacak hemen her çabaya, belli çevrelerin “korkuları” depreştirerek karşı çıkmaları maalesef olağan bir hal almıştır. Esasen bu çevrelerin somut önerileri de yoktur. Sadece “korku” temelli karşı çıkışları söz konusudur. Maksat statükonun ne pahasına olursa olsun sürdürülmesini sağlamak; bunun haricinde bir şey yaptırmamaktır.

Bu çevreler, Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze gelinceye değin hep Cumhuriyet ve laikliğin tehlikede olduğundan söz ederek, sağ siyasi iktidarları bu iki alanda sıkıştırmaya çalıştılar.[18] Sürekli olarak halkın hür ve serbest seçimler vasıtasıyla yönetime getirdiği merkez sağ, özellikle de muhafazakâr iktidarlar korkular üretilerek engellenmeye çalışılmıştır. Bu korkulardan hareketle, sadece merkez sağ ve muhafazakâr siyasetçilerle uğraşılmamış, aynı zamanda Cumhuriyet ve laikliğe aykırılık gerekçesi ile geniş muhafazakâr kesimlere yönelik mağduriyetlere ve hak ihlallerine yol açacak uygulamalar da yapılmıştır. Bütün bu haksız uygulamaların meşruiyet(!) temelinde bu “korku”lar yer almaktadır. Yakın geçmişe gelinceye kadar korku temelli politikalar kapsamında yaşatılan en ağır baskıcı uygulamalardan birisi de başörtüsü yasağı idi. 1950’li yıllardan bu yana başörtüsü serbestisinin sağlanması yönünde geliştirilen her bir talep, “laiklik ve Cumhuriyetin temel ilkeleri” zemininde üretilen “korkular” ve “tehlikeler”le şekillendirilen sistem içerisinde geri püskürtülmüştür. Oysa son yıllarda başörtüsü serbestisi geldiği halde, bu söylenenlerin hiçbirisi olmadı.

Şimdi bu çevreler, benzer korkuları başkanlık sistemi üzerinden üretiyorlar. “Efendim başkanlık sistemi gelirse Türkiye’ye diktatörlük gelir, sistem otoriter ya da totaliter tek adam rejimine dönüşür” diyorlar. Peki, niçin böyle olur? şeklindeki bir sorunun makul ve mantıklı bir cevabı bu kesimde yer alanların hiç birisinde mevcut değildir. Burada, tıpkı “başörtüsü serbest olursa cumhuriyet ve laiklik niçin yıkısın ki?” sorusuna cevabı olmayan başörtüsü temelli korku üretenlerde olduğu gibi bir durum söz konusu.

Merak ediyorum ve cevabı bu kesimlerde olmadığı halde, ben yine de sormak istiyorum, “bir ülkede diktatörlük nasıl ortaya çıkar; diktatörlükle hükümet sistemi arasında ne tür bir ilişki mevcuttur; başkanlık sisteminin benimsenmesinden dolayı niçin diktatörlük ortaya çıkar; parlamenter bir sistemde de diktatörlük olabilir mi; diktatörlüklerin toplumsal temelleri hakkında bir bilginiz var mı; demokrasinin kökleşmiş olduğu bir ülkede diktatörlüğe geçilmesi ne ölçüde mümkündür?” Bu soruları çoğaltabilmek mümkündür. Ama bizdeki korku tüccarlarının hiçbirisinde bu soruların makul ve tatmin edici cevapları mevcut değildir. Ya da bu soruların doğru cevaplarını bilmek pek işlerine gelmez.

Mesele bu bilinmezler zemininde cereyan ettiği için, başkanlık sisteminin sağlıklı zeminde tartışılması da mümkün olmuyor. Türkiye’ye özgü başkanlık modeli denilince, bu modele ilişkin hangi kurumların ne tür sorunlara yol açabileceği, bu durumda ne tür işlevsel çözümler üretileceği konusu yeterince tahlil edilemiyor. Bu, Türkiye için sağlıklı bir ortam değildir. Maalesef, bu korku pompalaması o kadar güçlü, etkili ve organize bir şekilde yapılıyor ki, Türkiye’ye özgü başkanlık sistemi konusunda müspet fikirlere sahip olabileceği düşünülen birçok kesimler de, bu korkulardan etkilenerek, farklı tutumlar sergileyebiliyorlar.

Diğer yandan diktatörlüklerin salt hükümet sistemi temelli olmadığının, bunun temelinde toplumsal, siyasi, iktisadi ve kültürel faktörlerin ve demokrasinin yerleşiklik arz etme derecesinin de birinci derecede etkili olduğunun bilinmesi gerekir. Bir ülkede demokrasi kökleştiği ölçüde diktatörlük ihtimalinin gittikçe azalacağının ve bir aşamadan sonra büyük ölçüde ortadan kalkacağının bilinmesi gerekir. Bunun en bariz misalini, bazı Latin Amerika ülkeleri teşkil etmektedir. Bu ülkelerin bir kısmında demokrasi kökleştikçe, askeri darbeler ve baskıcı yönetimler azalmıştır. Bir ülkede şayet diktatörlüğe zemin oluşturacak toplumsal, siyasi, iktisadi, kültürel vb. faktörler mevcut ise o ülkede diktatörlüğün gelmesi noktasında başkanlık modeli ile parlamenter sistem arasında hiçbir farkın olmadığının bilinmesi gerekir.

Toptan reddiyeci cenahtakilerin başkanlık sistemine ilişkin söylemleri o kadar katı ve olumsuz ki, bu söylemlerden etkilenenler, ilk bakışta başkanlık modelinin anti-demokratik bir hükümet sistemi olduğunu zannetmektedirler. Oysa parlamenter sistem ne kadar demokratik ise Başkanlık modeli de en az onun kadar demokratiktir.

Türkiye’de büyük ölçüde yerleşiklik arz eden demokratik ortam sebebiyle, artık hiçbir siyasi parti iktidarının diktatörlüğe yönelmesi mümkün değildir. Ülkemizde 15 Temmuz sürecinde yaşananlar, artık Türkiye’de bu milletin demokrasiden sapmaya hiç de müsaade etmeyeceği gün gibi ortaya çıkmıştır. Bu hadise demokrasi kültürünün ve refleksinin ne ölçüde kökleştiğinin en bariz misallerinden birisini teşkil etmektedir. Bu sebeple Türkiye’de hükümet sistemi temelinde asıl yapılması gereken, başkanlık modelinin benimsenmesi halinde, hangi durumlarda Türkiye şartlarında ne tür sistemsel sorunlar ortaya çıkacağının, somut olarak teker teker ortaya konulması ve öne sürülen bu sorunlu alan iddialarına karşı model ve çözüm üretilmelidir. Yani tartışmaların detaylı ve somut alanlar üzerinden yapılması gerekir. Kısaca ifade etmek gerekirse, başkanlık modelinin Türkiye için elverişli olup olmadığı meselesinin reel zeminde tartışılabilmesi için her şeyden önce korku temelli söylemlerin terk edilmesi gerekir. Şayet birileri bunu terk etmiyorsa, o zaman, bu modeli savunanların, bu sistemin benimsenmesi halinde demokrasi, Cumhuriyet, laiklik, hukuk devleti vb. alanlarda korkulara yer olmadığı, bu sistemin Türkiye’yi nerelere taşıyacağı konusunda ikna edici çabalara girişmeleri gerekiyor. Unutmayalım ki, algılar çoğu kereler bilgileri, tecrübeleri, ideal olarak olması gerekenleri bastırabilmektedir. Zaten ret cephesinin yapmak istediği de algılar üzerinde kuracakları korku temelli tahakküm ya da kuşatma ile bu sistemin getirilmesine mani olmaktır.

Cumhurbaşkanının Ülkeyi Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri İle Yöneteceği Yönündeki Eleştiriler.

Anayasa Değişikliği ile getirilen başkanlık sistemine yönelik ağır eleştirilerden birisi Cumhurbaşkanının kararname çıkarma yetkisidir. Bazıları diyorlar ki “Cumhurbaşkanı sahip olduğu kararname yapma yetkisi ile ülkeyi kararnamelerle yönetecek, bazı Latin Amerika Ülkelerinde olduğu gibi TBMM’ni baypas ederek ülkeye diktatörlük getirecektir”.[19] Bu düşünceyi savunanlar, ABD’de başkanın sahip olduğu düzenleme yapma yetkisinin ne olduğunu ya bilmiyorlar ya da bilerek bu konuyu çarpıtıyorlar.

ABD’de tatbik edilmekte olan başkanlık sisteminde, Anayasanın kabul edilmesini takip eden yıllarda anayasal olarak başkanın Kongreye karşı nispeten zayıf olması istenmiş ve bu şekilde sınırlı yetkileri haiz bir yürütme profili öngörülmüştür. Bu öngörü ile uyumlu olarak başkan, bazı istisnai uygulamalar bir yana bırakılacak olursa, 20. Yüzyıla gelinceye değin büyük ölçüde Kongrenin gölgesinde kalmıştır.[20] Bu yöndeki isteklerin zamanla aşınması ve küresel ölçekte gelişen güçlü yürütme yönündeki ihtiyaç ve taleplerin tetiklemesi neticesinde ABD ve başkanın, güçlerini birbirlerine bağlı olarak artırdıkları görülmektedir.

Başkanın, yürütme organı olarak sahip olduğu yetkiler, Anayasasının 2. Maddesinde düzenlenmiştir. Anayasada (md. 1) Kongrenin yetkileri açıkça ve ayrıntılı olarak düzenlendiği halde, Yürütme yetkisinin başkana ait olduğu belirtildikten sonra, başkana verilen bazı yetkilerin, büyük ölçüde soyut, belirsiz, muğlâk ve çok kısa bir şekilde sadece konu itibariyle belirlendiği, bazı yetkilerin ise çok genel olarak ifade edildiği görülmektedir.

Anayasaya göre başkanın görevi “kanunları sadakatle uygulamak”tır (md. 2/3). Bu ifadenin kapsamı çok muğlaktır. ABD’de başkanlar, “kanunların sadakatle uygulanması ve yürütülmesi” kapsamında, idarenin başı, yetkili ve sorumlu kişisi sıfatıyla, hem bireysel işlemler yapmakta, hem de Anayasada açıkça öngörülmediği halde, 2. Maddenin yorumlanmasından yola çıkarak çok sayıda düzenleyici işlemler yapmaktadır.

Bu durumda başkanın üç tür idari işlemlerinden söz edilebilir. Birincisi bireysel işlemler. İkincisi kanunların tatbik edilmesini sağlamak amacına yönelik olarak çıkarılan bizdeki tüzük ve yönetmelik benzeri düzenleyici işlemler. Üçüncüsü kanunların tatbik edilmesini sağlama amacının ötesine geçerek birtakım ayrıntıları tespit etmek üzere, hiçbir onaya bağlı olmaksızın, “yürütme emirleri (başkanlık emirleri)” adı verilen, kanun gücünde düzenleyici işlemler.[21] Yürütme emirlerinin bir kısmı vardır ki, bunlar kanundan kaynaklanmadığı, hatta bunlar vasıtasıyla mevcut bir kanunda değişiklikler yapılabildiği gibi, daha önce kanunla düzenlenmemiş bir alan bile bu tür işlemlerle düzenlenebilmektedir. Bu vesileyle yürütme emirleri kanun gücünde etkinliğe sahip başkanlık emirleridir.

Yürütme emirleri vasıtasıyla, son yıllarda yürütmenin güçlenmesi yönündeki genel eğilimle uyumlu olarak, başkanların gücünü artırarak ülkede etkin yönetim ihtiyacının karşılanması yönündeki taleplere cevap verilmek istenmektedir. Başkan, herhangi bir yetki kanununa dayanmaksızın yaptığı yürütme emirleri yanında, Kongre tarafından kendisine verilen düzenleme yapma yetkisine istinaden de kanun gücünde işlemler yapabilmektedir. Nitekim Kongrenin, özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, Başkana belirli alanlarda düzenleme yetkisi veren yetki kanunu niteliğinde kanunlar çıkardığı görülmektedir. Bu tür düzenleyici işlemler, yetki kanununa dayanması ve düzenlediği alanlar itibariyle Türkiye’deki KHK’lere benzemektedir[22].

Başkanın Kongrenin çıkardığı kanunlara karşı sahip olduğu bir diğer etkinlik ve güç alanı da “imza beyanı” uygulamasıdır. İmza beyanları, Başkanların, bir kanunu onaylarken kullandıkları ve onaya tabi olan söz konusu kanun hakkında belirtmiş oldukları görüşleridir. Bu görüşler vasıtasıyla, bazı durumlarda kanunun uygulama alanı kısıtlanmakta, bazen de ilgili kanunun bazı kısımlarının uygulanması tamamen imkânsız hale getirilebilmektedir. Başkan bu yolla kanunların benimsemediği bölümlerinin uygulanmaması konusunda yürütme organı personeline ve kuruluşlarına talimat vermiş olmaktadır. Bu yetkiyi, Reagan, Baba ve oğul Bush’lar ve Clinton, değişen sıklıkta kullanmaktan kaçınmamışlardır.[23]

Anayasa değişikliğine göre, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin düzenleme alanı, hem ABD başkanının kanun gücünde düzenleme yapma yetkisine, hem de 1982 Anayasası ile Bakanlar Kuruluna verilen KHK çıkarma yetkisine göre çok dardır. Çünkü bu teklife göre, Cumhurbaşkanı, kanunla düzenlenen bir alanı düzenleyemez. Şayet Anayasada bir alanın sadece kanunla düzenlenebileceği belirtilmişse, bu alan kanunla düzenlenmiş olmasa bile, bu konu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenemez. Cumhurbaşkanlığı kararnameleri sadece yürütme yetkisine ilişkin konularda çıkarılabilir. Çıkarılan kararname kanunlara aykırı olamaz. Şayet kararname ile düzenlenen bir alan daha sonraki bir dönemde kanunla düzenlenir ise, söz konusu kararname ilga olur. ABD Başkanı kanun gücünde kararnamelerle kanunla düzenlenebilecek alanları düzenleyebildiği, aldığı yetki kanunları ile kanunlarda bile değişiklik yapabildiği halde, değişiklik teklifine göre, Türkiye’de Cumhurbaşkanının böyle bir yetkisi yoktur. Keza 1982 Anayasasına göre, mevcut Bakanlar Kurulu, yetki kanununa dayanarak ve yetki kanununa aykırı olmamak şartıyla, Anayasada öngörülen istisnai alanlar hariç geri kalan bütün kanunlarda değişiklik yapabilme yetkisine sahip bulunmaktadır.

Cumhurbaşkanına, yetki kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapma yetkisinin verilmemiş olmasının bir eksiklik olduğu kanaatindeyim. Muhtemelen bu yönde bir yetkilendirmenin olmayışının temelinde, yoğun muhalefet baskılarının etkili olduğu söylenebilir. Kanaatimce Cumhurbaşkanına, ABD’de ve 1982 Anayasasında olduğu şekilde, yetki kanunu ile yetkilendirilerek, sınırları Anayasada belirlenen belli alanlarda kanunlarda değişiklik yapma yetkisi veren KHK tarzında Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisinin tanınmasının çağımızda mevcut olan güçlü yürütme ve etkin yönetim anlayışının bir gereği olduğu söylenebilir. Burada bu yetki tanındıktan sonra, bu şekilde çıkarılan kanun gücünde Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin derhal TBMM’ne sunulması, mutlaka en geç 6 ya da 9 ay gibi bir süre içerisinde TBMM’nde görüşülerek kanunlaştırılması, bu süre içerisinde kanunlaşmadığı takdirde yürürlükten kalkacağı yönünde bir hüküm anayasaya konulabilir. Bu şekilde Cumhurbaşkanı tarafından yapılan kanun gücünde Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin kanunlaşması süreci hızlandırılmış olacaktır.

Bütün bu değerlendirmeler dikkate alınacak olursa, ABD başkanı için söylenmeyen diktatörlük yaftasının, bu kadar dar yetkili Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı için söylenmesinin gerçekliklerle bağdaşırlığı bulunmamaktadır.

Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin Hiçbir Denetime Tabi Olmadığı Yönündeki Eleştiriler.

Bu eleştiriler, anayasa değişikliği ile bütünlük içerisinde Anayasa hükümleri ile uyumlu değildir. Çünkü teklifin 19/B fıkrası ile mevcut Anayasa’nın 148. Maddesinde yer alan olağan dönem Kanun Hükmünde Kararnameleri (KHK) Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi şeklinde değiştirilmiştir. Dolayısıyla, Anayasanın 148. Maddesi, değişiklik teklifi ile şu şekle dönüşmüştür: “AYM, kanunların, Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin ve TBMM İçtüzüğünün anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler”. Bu durumda Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerine karşı AYM’de iptal davası açma yolu açıktır.

Anayasanın 125/1. maddesine göre “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır”. Ayrıca Anayasa değişikliği önerisi ile Anayasanın 125/2. fıkrasında yer alan “Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemlere karşı yargı yolu kapalıdır” hükmü Anayasadan çıkarılmıştır (AY. Değ. md. 16). Hem Anayasanın 125. Maddesi hem de Anayasa değişikliğinin 8. Maddesi hükümlerine göre, Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler yanında, Değişikliğin 8. Maddesi kapsamında çıkaracağı yönetmeliklere karşı da yargısal denetim yolu açıktır. Kısaca Cumhurbaşkanı tarafından yapılan bütün işlemlere karşı, bir tek istisna dışında, yargı yolu açılmış olmaktadır.

Yargısal denetimin tek istisnası OHAL KHK’leridir. Değişiklikle Anayasanın 148/1. maddesinde yer alan “KHK’ler” ibaresi “Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri” şeklinde değiştirilmiştir. Buna göre, Anayasanın 148/1. Maddesi şu şekli almıştır: “…olağanüstü hallerde ve savaş hallerinde çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine karşı şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, AYM’nde dava açılamaz”. Zaten Anayasanın mevcut hükümlerine göre de OHAL KHK’lerine karşı yargısal denetim yolu kapalıdır. Bu vesileyle bu konuda Anayasada OHAL KHK’leri için öngörülen mevcut sistem OHAL Cumhurbaşkanlığı kararnameleri için de sürdürülmüş olmaktadır.

Olağan dönem Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve yönetmeliklerle Cumhurbaşkanı tarafından yapılan bireysel işlemler yargısal denetime tabi olduğu halde, Cumhurbaşkanının, yaptığı işlemlerin yargısal denetim dışında kaldığını söylemek isabetli değildir.

Cumhurbaşkanının ve Kabinenin hiçbir siyasi sorumluluğunun Mevcut Olmadığı Yönündeki Eleştiriler.  

Bu yönde eleştiri getirenlere göre, Cumhurbaşkanının hiçbir siyasi sorumluluğu mevcut değildir, Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanlar TBMM’ne karşı değil sadece Cumhurbaşkanına karşı sorumlu olacaktır, bu da Cumhurbaşkanını sahip olduğu geniş yetkilerle dizginsiz bir güç haline getirecektir”.[24]

Bu eleştiri de isabetli değildir. Bir kere Cumhurbaşkanlarının, “yetki ve sorumlulukta paralellik” ilkesi çerçevesinde “yetkilerinin az siyasi sorumluluğunun da mevcut olmaması” yönündeki ilke parlamenter sistemler için söz konusudur[25]. Gerek yarı başkanlık, gerekse ABD başkanlık sistemlerinde olsun, başkan ya da Cumhurbaşkanları geniş yetkilere sahip oldukları halde yasama meclislerine karşı siyasi sorumlulukları mevcut değildir[26]. Siyasi sorumsuzluk bu sistemlerin olağan bir gereğidir. Değişikliğin bu yönünü eleştirenler, “sanki ABD başkanlık sisteminde başkanın yasama meclisine karşı siyasi sorumluluğu var da, Türkiye’de yapılan Anayasa Değişikliğinde bu sorumluluk ilkesi benimsenmemiş” gibi bir izlenim vermektedirler. Bu, tamamen gerçeğin ters yüz edilmesidir. Diğer yandan bakanların başkana karşı sorumlu olması esası da başkanlık sisteminin bir gereğidir.[27] Dolayısıyla değişikliğin bu hükmü de başkanlık sistemi ile uyumludur. Bu uyumluluğa rağmen, bu değişikliği eleştirmek, bu önerinin başkanlık sisteminin gerekleri ile çeliştiği yönünde izlenim vermek de, ya bilgisizlikten kaynaklanmakta ya da mesele kasıtlı olarak çarpıtılmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ile TBMM Seçimlerinin Aynı Günde Yapılmasına Yönelik Eleştiriler.

“Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile TBMM seçimlerinin aynı günde yapılması, Cumhurbaşkanının siyasi eğilimleri ile TBMM’ndeki çoğunluğun siyasi eğilimlerinin farklı olması durumunda yasama ile yürütme arasında tıkanıklığın ortaya çıkması sebebiyle TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birlikte yenilenmesi, bu yolla Cumhurbaşkanı ile TBMM’ndeki çoğunluğun aynı eğilimde olmasının sağlanması, Cumhurbaşkanının bir siyasi partinin genel başkanı olarak milletvekili adaylarını kendisinin belirleyecek olması, Cumhurbaşkanını, hem TBMM’de, hem de yürütmede mutlak manada hâkim ve dizginsiz güç haline getirecektir” yönünde eleştiriler getirilmektedir.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile TBMM seçimlerinin aynı günde yapılması halinde, Cumhurbaşkanı ile TBMM’deki çoğunluğun mutlaka aynı siyasi eğilimde olacağının garantisi yoktur. Bir partinin, %43 oy alarak, muhalefetteki oy dağılımına bağlı olarak TBMM’de üye tamsayısının yarısından fazla vekil çıkarabilir. Geri kalan partiler, ortak bir Cumhurbaşkanı adayında ittifak ederek %50+1 oyla, TBMM’deki çoğunluğun siyasi eğiliminden farklı bir kişiyi Cumhurbaşkanı seçebilir. Bu mümkün ve muhtemel bir durumdur.

Cumhurbaşkanı ile Kongrenin aynı eğilimde olduğu durumlar ABD’de de olabilmektedir. Fransa’da Cumhurbaşkanı ile Başbakan ve bakanlar kurulu ile bunlara güvenoyu veren yasama meclisi çoğunluğunun farklı olduğu kohabitasyon dönemi[28] şeklinde de ifade edilen dönemlerde Cumhurbaşkanı hiçbir şarta bağlı olmaksızın yasama organını feshedebilmektedir. Maksat, gerek yürütme içi gerekse yürütme içerisinde Cumhurbaşkanı ile yasama meclisi arasındaki eğilim farklılığını ortadan kaldırmaktır. Etkin yönetim için gerekli olan bu durum, demokrasi teorisi ile çelişkili değildir. Şimdi Fransa ve ABD için makul ve yerinde görülen bu durumu, sanki sadece Türkiye’ye mahsus bir durummuş gibi gösterip, bu durumun demokrasi ile esaslı bir şekilde çeliştiğini söylemek isabetli değildir.

Kaldı ki parlamenter sistemlerde de benzer bir durum söz konusudur.  Yani bu sistemin temel mantığına göre, yönetimde asıl etkili olan başbakandır; cumhurbaşkanı sembolik bir yetkiye sahiptir. Dolayısıyla, farklı siyasi kültür ve anayasal düzenlemeler istisna tutulacak olursa, parlamenter sistemlerin çok büyük ekseriyetinde, Başbakan, hem parlamentoda yeterli desteğe sahiptir, hem de parti disiplini sebebiyle parlamentodaki partili vekiller üzerinde mutlak hâkimiyeti söz konusudur. Kısaca Cumhurbaşkanı-başbakan-yasama meclisi çoğunluğu arasındaki uyumluluk çoğu kereler parlamenter sistemlerde de söz konusudur. Bu durumda başbakanın, hem yasamaya hem de yürütmeye mutlak manada hâkim olduğu için, başbakana rağmen hiçbir yasama işleminin yapılmadığı da bir vakadır. Bu, parlamenter sistemin temel mantığının bir neticesidir. Bunun sebeple, parlamenter sistemlerde sahici manada bir kuvvetler ayrılığının var olduğu söylenemez. Parlamenter sistemin bir özelliğini belirtmek üzere kullanılan “yumuşak kuvvetler ayrılığı” ifadesi, aslında şekli manada var görünse de, gerçekte mevcut olmayan, sadece varmış gibi görünen bir olguyu ifade etmek için kullanılmaktadır.[29] Şimdi gerçekte kuvvetler ayrılığının mevcut olmadığı parlamenter sistem, kuvvetler ayrılığı ortadan kaldırıldığı gerekçesi ile Türkiye’ye getirilen başkanlık sistemine karşı çıkılmaktadır. Bu izahı olmayan çelişik bir durum olsa gerek.

Diğer yandan, Cumhurbaşkanın üyesi olduğu siyasi partinin genel başkanı olması yanında bu sıfatla üyesi olduğu partinin milletvekili adaylarının belirlenmesinde etkin rol oynaması da siyasi bir tercihtir. Bütün demokratik ülkelerde, aday belirleme yöntemleri farklıdır. Hatta her bir ülkede farklı uygulamalar ortaya çıkabilmektedir. Bazı ülkelerde adaylar, ön seçimle, bazılarında partinin merkez organları tarafından belirlenir. Burada demokrasi teorisi açısından önemli olan husus, seçmenlerin serbest iradeleri ile siyasi partiler arasında tercihte bulunmaları yolunun açık olmasıdır. ABD’de de başkanın partisi ile ilişiği kesilmemektedir. Diğer yandan kısmen başkanlık sistemine yaklaşan ve güçlü yetkilere sahip olan yarı başkanlık sisteminde de Cumhurbaşkanı partisinin genel başkanı sıfatı ile partisi ile ilişkisini sürdürmektedir. Bu ülkelerde milletvekili adaylarının belirlenmesinde farklı yöntemler benimsenmiş olabilir. Burada demokratiklik açısından önemli olan, adayların kim tarafından belirlendiği değil, milletvekillerinin kim tarafından seçildiğidir. Adayların kim tarafından belirlendiği olsa olsa seçmenlerin tercihi üzerinde etkili olabilir. Yani bazı seçmenler beğenmedikleri kişilerin genel başkanın belirleyiciliğinde aday gösterilmesi halinde bu partiye oy vermeyebilirler. Bu tepkisellik, tamamen siyasi kültürle ve seçmenlerin davranışları ile alakalı bir durumdur. Ayrıca, adayların belirlenmesinde Cumhurbaşkanının belirleyici olduğunu abartmak, halkın iradesini küçümsemek ya da hiçe saymaktır. ABD ve Fransa’daki örneklerde de görüldüğü üzere, bu usulün anti-demokratik olduğu söylenemez. Bu durumu göz ardı ederek anayasa değişikliğinde öngörülen Cumhurbaşkanı-TBMM uyumunu anti-demokratik olarak değerlendirmek, bu durumda diktatörlük ortaya çıkacağını söylemek, gerçekliklerle bağdaşmamaktadır.

Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığının Ortadan Kalkacağı Yönündeki Eleştiriler.

Anayasa değişikliği ile, hükümet sistemi değişikliği yanında, yargı ile alakalı da esaslı değişiklikler yapılmaktadır. Bu değişikliklerden bir kısmına yönelik çok ciddi eleştiriler yapılmıştır. Burada önce yargıya ilişkin yapılan iyileştirmeler üzerinde duracağım; daha sonra da eleştirilere yönelik cevaplar vereceğim. Bu Anayasa değişikliğinde yargıya ilişkin hükümlerde en olumlu yön, yargının tarafsızlığını öngören ifadenin Anayasaya girdirilmiş olmasıdır. Bu değişiklik çok önemlidir. Yargının tarafsızlığı tamamen deruni ve vicdani bir mesele olmakla birlikte, bu yönde bir vurgunun psikolojik bir etki meydana getireceği açıktır.

İkinci önemli iyileşme, disiplin mahkemeleri hariç bütün askeri yargıya son verilmiş olmasıdır. Esasen daha önce askeri vesayet kurumu olarak işlev gören, yargıda bütünlüğü ihlal eden ve ileri demokrasilerde emsaline pek rastlanmayan askeri yargının sona erdirilmesi, demokratikleşme açısından son derece önem arz etmektedir. Askeri yargıya ilişkin düzenlemeyi tamamlayan iki hüküm daha var. Birisi, AYM’nde askeri yargıdan gelen üyelere son verilmesi, ikincisi, sıkıyönetim uygulamalarına son verilmesidir. Ayrıca, bu dönemde gerçekleştirilen bazı suçlar askeri mahkeme niteliğindeki sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanmakta idi. Bu değişiklikle, ülkemizde 100 yıldan fazla süredir uygulandığı dönemlerde demokratik hukuk devletinden büyük ölçüde uzaklaşma neticesini doğuran sıkıyönetim uygulamaları ile sıkıyönetim mahkemeleri dönemi sona erdirilmiş olmakladır.

Üçüncüsü HSYK üyelerinin seçimi ile alakalı olanıdır. Anayasanın ilk metninde, HSYK üyeleri büyük ölçüde yargının kendi içerisinde kooptasyon şeklinde belirleniyordu. 2010 Anayasa değişikliği ile Adalet Bakanı ve Müsteşarı yanında HSYK üyelerinin bazılarının Cumhurbaşkanı, bazılarının da kürsü hâkimleri tarafından belirlenmesi usulü benimsendi. Yeni Anayasa değişikliği ile bu konuda esaslı değişiklikler yapılmaktadır. Buna göre HSYK, Adalet Bakanı ve Müsteşarı dâhil 13 üyeden teşekkül etmektedir. Bunlardan 4’ü Cumhurbaşkanı, 7’si de TBMM tarafından seçilecektir. Anayasa değişikliğine karşı çıkanlara göre, “bu değişiklikle, yargı Cumhurbaşkanının güdümüne girecek, artık yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığından söz etmek mümkün olmayacaktır. Bunun neticesi tek adam yönetimi ve diktatörlüktür; bu düzenlemeyi savunmak ihanetle eş değerdedir”[30].

Bu eleştirileri yapanlar, maalesef ya Batı’daki uygulamalardan tamamen bîhaberler, ya bunları bildikleri halde işlerine gelmiyor ya da oradaki uygulamaları Türkiye’ye layık görmüyorlar. Batıda da bizdeki HSYK benzeri kurumlar mevcuttur. Bu ülkelerde HSYK türü kurumların oluşumunda yeknesaklık söz konusu değildir. Bazı ülkelerde kürsü hâkimleri de Kurulda temsil olunmakta, bazı ülkelerde yasama organı ve devlet başkanı üye seçmekte, bazı ülkelerde üyeler parlamento tarafından önerilerek devlet başkanı tarafından atanmakta, bazı ülkelerde kurulun başkanlığını devlet başkanı, başkan yardımcılığını adalet bakanı yapmakta, bazı ülkelerde üyelerin tamamı hükümet tarafından belirlenmektedir[31].

Anayasa değişikliğinde öngörülen üye belirleme yönteminin Batıdaki uygulamalarla uyumlu olduğu söylenebilir. Üyeleri belirleyen her iki kurum da demokratik temsil yeterliğine sahip olduğu için, HSYK’na demokratik temsil niteliği kazandırmaktadır.

Yıllar yılı ülkemizde yargıda ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Bu sorunların temelinin çok iyi tahlil edilmesi gerekir. 2010 Anayasa değişikliği öncesinde HSYK’nda belli bir ideolojik yapılanma söz konusu idi. Bu yapılanma hâkimler üzerinde tahakküm kurmaktaydı. 2010 Anayasa değişikliğinden sonra bu kez FETÖ yapılanmasının yargı üzerine çöreklendiği görüldü. Her iki dönemde de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı büyük ölçüde ortadan kalktı. Bazı HSYK üyelerinin kürsü hâkim ve savcıları tarafından seçim yoluyla belirlenmesi yargıda ideolojik kamplaşmalara sebep oldu. Bu gibi durumlar en çok yargıya zarar verdi.

Anayasa değişikliğinde HSYK yapılanmasına karşı çıkanlar, AK Parti’nin TBMM ve Cumhurbaşkanlığı vasıtasıyla yargıya tahakküm kuracaklarını söylüyorlar. Oysa şimdiye kadar uygulanan HSYK oluşum yöntemleri yargıdaki sorunları bir türlü gideremedi. O zaman burada asıl sorunun temelinin çok iyi teşhis edilmesi gerekiyor.

Kanaatimce sorunun temeli, hâkim ve savcıların kim tarafından atandığından ya da HSYK’nun nasıl oluşturulduğundan ziyade, hâkim ve savcıların hukuk, adalet, yeterlik, liyakat vb. özelliklerinden kaynaklanıyor. Burada mutlak manada bir genelleme yapmak istemiyorum. Bu bağlamda bazı donanımlı ve liyakatli hâkim ve savcılarımızı istisna tutarak şunu söyleyeyim ki, bütün bu alanlarda yaşanan yetersizlikler, bazı hâkim ve savcıların tarafgirliklere yönelmelerine, adaletten uzaklaşmalarına sebep olmaktadır. Bunda çok küçük yaşta hâkim ve savcı olmanın da kısmen etkili olduğu söylenebilir. Bu yaştaki gençlerin, hâkimlik gibi çok ağır mesuliyet ve tecrübe gerektiren makamda görev yapmaları, yargıda bazı aksamalara sebep olabilmektedir. Yargıya ilişkin sorunları salt hükümet sistemi ve HSYK üyelerinin belirlenmesi ile ilişkilendirerek meseleyi halletmeye çalışmak, Nasrettin Hoca’nın samanlıkta kaybettiği yüzüğü gün ışığında aramasına benzer. Şimdi samanlıkta kaybedilen bir yüzüğün sırf aydınlık olduğu için avluda bulunması ne kadar mümkün değilse, yargının kendi bünyesinde yer alan zihniyet, tecrübe zafiyeti, liyakat, tarafgirlik vb. temelli sorunların, salt HSYK’nın oluşum yöntemi ile ilişkilendirilerek çözülmesi de o kadar imkânsızdır. Onun için yargıda yaşanan sorunların, HSYK ile birebir ilişkilendirilmeksizin kendi içinde çözülmesi gerekir. Kısaca yargının bizzat kendisi sorunlu ise, HSYK ne şekilde teşekkül ettirilirse ettirilsin, hükümet sistemi hangisi olursa olsun, benzer sorunlar yaşanmaya devam edecektir. Burada yapılması gereken, yargıya ilişkin temel sorunların kendi şartları içinde tahlil edilmesi ve çözüm geliştirilmesidir.

O zaman yapılması gereken hâkim ve savcıların nitelik ve yeterliliklerinin artırılmasıdır. Bu konuda Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’de mükemmel hükümler var. 1792. Maddeye göre, hâkimler, hakîm (hikmet sahibi, âlim, âdil yargılamaya ilişkin meseleleri bütün incelikleri ile bilen), fehîm (akıllı, zeki, anlayışlı), müstakim (istikametli, doğru, hilesiz), emîn (emniyetli, kendine inanılan, güvenilir), mekîn (vakarlı, temkinli, sâkin) metîn (sağlam, kendine güveni olan, metanet sahibi) olmalıdır. Bütün bu özellikleri ile bütünlük içerisinde yargılanan taraflara, adaleti gerçekleştirecekleri yönünde güven vermeleri gerekir.

Hâkim ve savcılar burada sözü edilen şartları haiz oldukları takdirde, HSYK’nun nasıl oluşturulduğunun, hâkim ve savcıları kimlerin atadığının çok fazla bir önemi kalmayacaktır. Unutmayalım ki, ABD’de Başkanlar, hep kendi eğiliminden kişileri Federal Yüksek Mahkemeye üye atarlar, bunu yaparken de atadığı kişilerin kendi işlemlerini etkisizleştirmemeleri yönünde beklentiler taşırlar, ama atanan o üyeler, güçlü ve köklü yargı kültürünün bir neticesi olarak, bazı istisnalar bir tarafa tutulursa, bu beklentilerin aksine hukukun üstünlüğünü sağlayıcı yönde tutumlar sergilerler.[32] Bunun sebebi, hâkimlerin, tarafgirlikten ziyade, hukuk ve adalet ilkelerine odaklanmış olmalarıdır.

Bizde de, gerek hukuk eğitiminde, gerekse hâkim ve savcıların, staj aşamasında ve mesleğe girişlerinde, yukarıda sözünü ettiğim Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye’deki vasıfları kazandırma yönünde yoğunlaşılması gerekiyor. Bu sağlandığı zaman, hâkim ve savcıların, fikirleri, ideolojileri, eğilimleri hiç de önemli olmayacaktır. Hatta bu şartların tahakkuku halinde, gerek HSYK’nun yapılandırılmasında, gerekse hâkim ve savcıların atanmasında, çoğulcu bir yapının sağlanması çok hayırlı sonuçlar ortaya çıkaracaktır.

Denge-Fren Mekanizmaları Mevcut Olmadığı Yönündeki Eleştiriler.

Eleştiri konusu bir diğer husus da, Anayasa değişikliğinde, “denge-fren” mekanizmasına yer verilmemesidir. Bu değişiklikte, Cumhurbaşkanına, üst kademe kamu görevlileri ile büyükelçileri ve bazı yüksek yargı mensuplarını, TBMM’nin onayına tabi olmaksızın atama yetkisi verilmiştir. ABD’nde Başkana verilen bu tür atama yetkileri, Senatonun onayı şartına bağlanarak dengelenmiş olduğu halde, bu değişiklikte, denge-fren sisteminin göz ardı edildiği belirtilmektedir.

Anayasa değişikliği ile getirilmek istenen sistemde denge-fren mekanizmasının hiç mevcut olmadığı söylenemez. Bazı hükümlerle Cumhurbaşkanına, bazı hükümlerle de TBMM’ne yetkiler verilerek, karşılıklı olarak birbirlerini dengelemeleri amaçlanmıştır. Bunlardan ABD’deki denge-fren mekanizması sistemi ile mukayeseli olarak, ülkemizde de Cumhurbaşkanını dengelemek üzere TBMM’ne verilen yetkilerle Cumhurbaşkanının TBMM’ye karşı sahip olduğu dengeleyici nitelikteki yetkiler şu şekilde sıralanabilir:

1- ABD’de Kongre, araştırma komisyonu kurarak, yürütme alanına giren faaliyetlere ilişkin bir araştırma yapabilir. Her ne kadar yapılan araştırma olumsuz sonuçlansa da, Kongre, Başkanı, bu araştırma sonunda yapacağı bir işlemle görevden alamaz.[33] Fakat bu araştırma neticesinde hazırlanan rapor, başkanın kamuoyundaki itibarı açısından son derece önemlidir.[34]

Türkiye’de Anayasa değişikliğiyle TBMM’ne benzer yetkiler verilmiştir. Değişikliğe göre, TBMM’nin yürütmeye karşı bazı denetim ve bilgi edinme imkânları söz konusudur. Buna göre, TBMM; meclis araştırması, genel görüşme ve yazılı soru yollarıyla bilgi edinme ve denetleme yetkisini kullanır. Anayasa değişikliği önerisinde, 1982 Anayasasının mevcut metninde yer alan (md. 99) ve siyasi sorumluluk neticesini ortaya çıkaran gensoru kurumuna yer verilmemiştir. Bu yönde bir denetim mekanizmasının mevcut olmayışı, ABD’de tatbik edilen başkanlık sistemi ile uyumludur.

2- Başkanın cezai sorumluluğuna yol açabilecek bir yasama meclisi soruştur­ması (İmpeachment) yolu mevcuttur. Bu sorumluluk türünde suçlandırma yetkisi Temsilciler Meclisine, yargılama yetkisi Senatoya aittir. Bu, siyasi değil, cezai nitelikte bir sorumluluktur. Yargılama Federal Yüksek Mahkeme Başkanı başkanlığında yapılır. Senatoda mahkûmiyet kararını, katılanların üçte iki (2/3) çoğunluğunun oyu ile verir. Mahkûmiyet kararının verilmesi halinde Başkanın görevi sona erer.[35] Benzer durum bakanlar için de söz konusudur.

Anayasa değişikliğine göre, Türkiye’de de benzer uygulamalar meclis soruşturması yoluyla gerçekleştirilmektedir. Bu uygulama kapsamına, hem Cumhurbaşkanı, hem Cumhurbaşkanı yardımcıları hem de bakanlar girmektedir.

3- ABD’de Kongrenin başkana karşı sahip olduğu etkili ve önemli yetkilere karşı Başkanın da kurumsal açıdan veto yetkisi vardır.[36] Veto edilen kanunun tekrardan kabul edilebilmesi için, Temsilciler Meclisi ile Senatonun her birinin mevcut üyelerinin üçte iki (2/3) çoğunluğu ile kabul edilmesi gerekir. Burada “güçleştirici veto” söz konu­sudur.[37] Kanunların Temsilciler Meclisi ve Senatoda üçte iki çoğunlukla kabulü oldukça zor olduğu için, kanunlar Kongrede hazırlanırken Başkanın görüşünün dikkate alınması ehemmiyet arz etmektedir.[38] 2/3 çoğunluğu sağlamak çok zor olduğu için, Kongrenin vetoya karşı koyması oldukça nadirdir.

Anayasa değişikliğine göre, Türkiye’de de Cumhurbaşkanının veto yetkisi mevcuttur. TBMM’nin, Cumhurbaşkanı tarafından bir daha görüşülmek üzere geri gönderilen kanun önerisini değişiklik yapmaksızın aynen kabul edebilmesi ancak üye tam sayısının salt çoğunluğu ile mümkündür (md. 16). Burada TBMM’nin veto edilen kanunu tekrardan aynen kabul edebilmesi ABD’ne kıyasla kolaydır.

4- ABD’de Başkanın, doğrudan kanun teklif etme yetkisi yoktur. Fakat, başkan, siyasi açıdan değişik yollara müracaat ederek bu engeli aşmaya çalışır. Anayasada, Başkanın zaman zaman “gerekli ve uygun olacağına inandığı tedbirlerle ilgili olarak Kongrenin dikkatini çekeceğini (md.3)” öngören hüküm vardır. Başkan bu imkânı, uygun gördüğü önlemlerin alınması, çıkarılmasını istediği kanunların çıka­rılması yönünde Kongreye mesaj göndererek kullanmaktadır.[39] Başkan, her yıl Ocak ayında Senato ve Temsilciler Meclisinin ortak toplantısında “Birliğin durumu”na ilişkin yapacağı konuşma ve basın toplantıları ile mesajlar göndererek Kongreye istediği kanunların çıkarılması yönünde telkinlerde bulunmaktadır.[40] Başkan, ayrıca belli konularda düzenleme yapılması yönündeki isteğini, üyesi bulunduğu partinin Kongre’de etkili olacağına inandığı ve güvendiği üyeleri (Congressman) vasıtasıyla da yapabilmekte, bunlar vasıtasıyla çıkarılmasını istediği kanun önerilerinin Kongre’ye sevk edilmesini sağlayabilmektedir.[41]

Anayasa değişikliğine göre, Türkiye’de Cumhurbaşkanının kanun önerisinde bulunma yetkisi mevcut değildir. Fakat Cumhurbaşkanı, ABD başkanı gibi, gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü TBMM’nde açılış konuşmasını yapar. Cumhurbaşkanı bu konuşmalar ve Meclise gönderilen mesajlarla, çıkarılmasını arzu ettiği kanunların çıkarılması yönünde telkinlerde bulunabilir. Cumhurbaşkanı partili olabileceği için, partili milletvekillerine çıkarılmasını istediği kanunlar hakkında telkinde bulunabilir.

5- Uluslararası antlaşmaları yapma yetkisi, Amerikan Anayasana göre yürütme organı olan Başkan ile yasamanın Senato kanadı arasında paylaştırılmıştır.[42] Dış ilişkilere ilişkin siyaseti belirleyip yürütmek ve uluslararası antlaşma­ları yapmak Başkana aittir. Fakat yapılan uluslararası antlaşmaların yürürlüğe girebilmesi için Senatonun üçte iki (2/3) çoğunluğu ile onayı gerekmektedir[43].

Değişikliğe göre, Türkiye’de milletlerarası andlaşmaları Cumhurbaşkanı onaylar ve yayımlar. Bu andlaşmaların TBMM tarafından onaylanmasının uygun bulunması gerekir.

6- ABD’de Yürütme içerisinde faaliyet gösteren Office of Management and Budget tarafından hazırlanarak Başkan tarafından Kongreye sunulan ve kanunlaştıktan sonra Başkan tarafından tatbik edilen bütçe, Kongrede görüşülerek kabul edilir. Kongre, yürütme tarafından hazırlanan bütçeyi onaylamayabilir ya da değiştirerek kısıntı yapabilir.[44]

Anayasa değişikliğine göre, bütçe kanun teklifi Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlanır TBMM tarafından görüşülerek kabul edilir. Buna göre, Cumhurbaşkanı tarafından yapılacak harcamalar, yasama meclisi tarafından hazırlanan bütçe ile sınırlıdır.

7- ABD’de mevcut olmadığı halde bizde var olan bir diğer denge fren mekanizması ise seçimlerin birlikte yenilenmesi kararıdır. Burada Cumhurbaşkanı ile TBMM, karşılıklı olarak birbirlerini birlikte seçime götürme yetkisi ile cihazlanmışlardır. Seçimlere gidilme ihtimali, her iki organı da frenleyici yönde işlev görebilecektir.

8- ABD’de Başkanın, genel, soyut, objektif, sürekli ve kişilik dışı özellikleri haiz düzenleyici işlemler yapmaktadır. Amerikan sisteminde Başkan, sahip olduğu düzenleme yetkisini, başkanlık kararnameleri (Executive orders) ile kullanmaktadır.[45] Başkanlık kararnameleri, başkan tarafından yasama fonksiyonu niteliğinde, tek taraflı, doğrudan yapılan işlemlerdir.[46] Başkanın, bu kapsamda, kanun gücünde kararname, tüzük ve yönetmelik çıkarma yetkisi vardır.[47] Başkan, bu yetkisi ile yasamaya karşı önemli bir güç elde etmektedir.

Anayasa değişikliğine göre, Türkiye’de Cumhurbaşkanı, kanunla düzenlenmeyen alanlarda, kanuna aykırı olmamak şartıyla kararname çıkarabilir. Ayrıca Cumhurbaşkanı kanunların uygulanmasını göstermek üzere yönetmelik de çıkarabilir. Fakat Türkiye’de Cumhurbaşkanının düzenleme yetki alanı, ABD başkanının düzenleme yetki alanına göre oldukça dardır.

9- ABD’de atamalar başkan tarafından yapılır, fakat bazı önemli atamalar Senatonun onayına tabidir. Başkan, Bakanları, Federal Yüksek Mahkeme başkan ve üyeleri ile diğer federal mahkemelerde görev yapan hâkimlerin tamamını, üst düzey federal kamu görevlilerini, büyükelçileri, konsolosları, orduda görev yapan kumandanları, bütün federal memurları atar.[48] Hâkimler hariç, atadıklarının tamamını azletme yetkisi mevcuttur. Azil işlemlerinin Senato tarafından onaylanma zorunluluğu yoktur.[49]

Değişikliğe göre, Türkiye’de Cumhurbaşkanı yardımcısı ile bakanlarla üst kademe yöneticilerinin atanması doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından yapılır. Bu Atamalar ABD’deki sistemden farklı olarak TBMM’nin onayına tabi değildir.

10- ABD’de Başkan Kongre’yi olağanüstü toplantıya çağırabilir.[50]

Türkiye’de de Cumhurbaşkanının TBMM’ni, ara verme ya da tatil esnasında olağanüstü toplantıya çağırabilir (AY. md. 93).

Buna göre, ABD ile kıyaslandığında, ABD’den farklı olarak, denge fren mekanizması bağlamında sadece üst kademe kamu görevlilerine ilişkin atamaların TBMM’nin denetimine tabi olması usulünün mevcut olmadığı görülmektedir. ABD’de mevcut olan denge-fren mekanizmalarından sadece birisi mevcut değil diye Türkiye’ye getirilen başkanlık sisteminde denge-fren mekanizması hiç yoktur demenin makul olduğu söylenemez. Bu durumun, olsa olsa denge-fren mekanizmasında kısmi bir zayıflamaya sebep olduğu söylenebilir.[51]

Anayasa Değişikliğinde Cumhurbaşkanı tarafından yapılan atamaların TBMM tarafından onanması şeklindeki denge-fren mekanizmasına itibar edilmemesinin geri planında, etkin yönetim anlayışı ile uyumlu olarak Cumhurbaşkanının sistem içerisindeki etkinliğinin kısmen de olsa artırılması amacının yer aldığı söylenebilir. Atar’a göre, ABD’de yaşanan bazı sistemsel sorunların kaynağı şunlardır: Yetkilerin federal paylaşımının giderek merkezi yönetim lehine değişmesi, Kongrenin çalışmaları ile alakalı bazı güçlüklerin olması, başkanlığın giderek kurumsal olarak tecrit edilmesi, başkanla kongre arasındaki ilişkilerin kurumsal olarak bazı tıkanmalara sebep olması, mahkemelerle bürokrasinin giderek siyasi üstünlüğü elde ediyor olmaları, siyasi partilerin giderek zayıflıyor olması, menfaat gruplarının politika ve faaliyetlerinin aşırı derecede yükselmiş olması, seçim sisteminin Başkan, Senato ve Temsilciler Meclisi üzerinde birleştirici bir parti kontrolünün yapılmasını temin etmekten uzak olması, seçimler arasındaki zaman aralığının kısa olması, yürütme-yasama arasında uyumlu işbirliğini temin edecek nitelikte bir hukuki mekanizmanın mevcut olmaması, yasama ve yürütmeyi müşterek amaçlar üzerinde birleştirecek bir bağ olan disiplinli ve sağlam siyasi partilerin mevcut olmaması, mevcut kontrol ve dengeler sisteminin, yasama ve yürütme kuvvetlerinin gerekli durumlarda birbirlerini durdurmalarına ya da diğerine üstünlük sağlayarak gerekli kararları almalarına izin vermemesidir.[52] Atar’a göre, Amerikan sisteminde Başkan tarafından yapılan üst kademe kamu yöneticilerinin atanmalarına ilişkin kararların Kongrenin onayına tabi olması Başkanı bütünüyle güçsüzleştirdiği için, AK Partinin başkanlık modeli (2013 Önerisi) önerisinde, Başkanın yetkileri, parlamentonun yetkileri ile çatışma yaşanmayacak şekilde belirlenmiştir.[53] Yeni Anayasa değişikliği belirlenirken, bu kaygıların da etkili olmaya devam ettiği söylenebilir.

Bu tercihte, Türk siyasi hayatındaki uzlaşı zafiyeti yanında Türkiye’deki disiplinli parti modelinin de etkili olduğu söylenebilir. Çünkü Cumhurbaşkanı ile TBMM’deki siyasi çoğunluğun eğilimlerinin farklı olması halinde üst kademe kamu yöneticilerinin atanması çoğu kereler imkânsız hale gelebilir. Mesela Cumhurbaşkanı tarafından AYM’ne 12 üyenin atanmasına ilişkin kararın TBMM tarafından, 2/3 çoğunlukla onaylanması şartının arandığını farz edelim. TBMM’nde bu atamayı destekleyen 2/3 oranında üyenin mevcut olmadığı durumlarda, parti disiplininin de bir neticesi olarak, yeterli çoğunluk sağlanamayacağı için, muhtemelen bu üyeler yıllarca AYM’nde göreve başlayamayacaklardır. Bu durumda AYM’nin görev yapabilmesi mümkün değildir. Benzer durum bakanlar ve diğer üst kademe kamu yöneticilerini atama işleminin onaylanması konusunda da söz konusudur. Burada ABD’ye özenme adına, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlarla üst kademe kamu yöneticilerinin atanmasına ilişkin Cumhurbaşkanlığı kararlarına yönelik aranacak 2/3’lük TBMM onayı şartı, sistemi içinden çıkılmaz hale getirebilecektir. ABD’de parti disiplininin olmayışı, Senato’nun fiili işleyiş itibariyle atamalar konusunda fazla etkin olmak istemeyişi[54], lobilerin çoğu kararlarda etkin olmaları, Senatonun onama yönünde karar almasında, yasama-yürütme arasında sistemsel tıkanmaların ortaya çıkmasını önlemektedir. Türkiye’de ise parti disiplinine ilave olarak, TBMM’nde başkanı destekleyen üyelerin sayısının 2/3 düzeyinden az olduğu durumlarda, Cumhurbaşkanı tarafından yapılan atamaların onaylanması büyük ölçüde imkânsız hale gelebilecektir. Bu da yürütmenin felç olması neticesini ortaya çıkarabilecektir. Bu vesileyle, sistemin tıkanmaması amacıyla Türkiye’deki siyasi, sosyal, kültürel şartlarla uyumlu olarak, bu sistem tercih edilmiştir. Asıl maksat, sert kuvvetler ayrılığını kutsallaştırarak sistemi tıkayıcı bir model geliştirmek değil, tıkanıklıkları giderici formüller geliştirmektir. Nasıl parlamenter sistemin rasyonelleştirilmesi yönündeki uygulamalar, sistemin demokratikliği bağlamında tartışma konusu yapılmıyorsa, benzer durumun başkanlık sisteminin rasyonelleştirilmesi konusunda da söz konusu olduğu söylenebilir.

Türkiye’de Anayasa değişikliği ile getirilmek istenen başkanlık modeli kapsamında benimsenen denge-fren mekanizmaları vasıtasıyla, ülkemizdeki mevcut parlamenter sisteme kıyasla kuvvetler ayrılığı ilkesinin oldukça baskın olduğu bir düzen kurulmaktadır. Bu da, tek adam rejimi değil, demokratik sistem içerisinde işlerliği olan bir sistem olacaktır[55].

SONUÇ

Türkiye’de başkanlık modelinin kabul edilmesi yönündeki kanunlaştırma çabaları CHP ve HDP kesimlerinin çok yoğun muhalefeti ile karşılaştı. Bu iki parti, AK Parti ile MHP’nin uzlaşması neticesinde başkanlık sisteminin kabul edilmesinin Türkiye’de rejim değişikliğine sebep olacağını belirtmişlerdir. Ayrıca Türkiye’de benimsenen başkanlık modelinin ABD’deki başkanlık sisteminden bazı noktalarda farklılık arz etmesi, kuvvetler ayrılığı ve denge-fren mekanizması bağlamında sorunlara sebep olabileceği belirtilmiştir.

Anayasa değişikliği ile getirilen başkanlık sisteminin, çeşitli yönlerden ABD’deki sistemden farklı olmasının Türkiye’ye mahsus siyasi, sosyal, kültürel şartlardan kaynaklandığı söylenebilir. Bu farklılıkların, muhalefetin iddia ettiği şekilde bir rejim değişikliğine sebep olduğunu, demokrasiden otoriter ya da totaliter rejime geçiş neticesini ortaya çıkardığını söylemek mümkün değildir. Anayasa değişikliği metninde rejim değişikliğine işaret eden hükümler mevcut değildir. Kaldı ki başkanlık sisteminin tatbik edildiği diğer bazı ülkelerdeki başkanlık modelleri de bazı yönlerden ABD’deki sistemden farklılık arz etmektedir. Dolayısıyla başkanlık sisteminin tatbik edildiği kaç ülke varsa, o kadar birbirinden farklı başkanlık modeli mevcuttur. Bu vesileyle, Türkiye’deki başkanlık modelinin ABD’deki modelden farklı olmasını olağan olarak görmek gerekir.

Diğer yandan, Türkiye’de denge-fren mekanizmasının hiç mevcut olmadığı, getirilen sistemin tek adam rejimine sebep olacağı yönündeki iddialar da gerçekliklerle uyumlu değildir. ABD kadar katı olmasa da, getirilen sistemle kurulan kuvvetler ayrılığı düzeninin, parlamenter sisteme kıyasla oldukça katı olduğu söylenebilir.

Türkiye’de başkanlık sistemini savunanlar, bu sisteme yönelik ümitleri ve beklentileri en üst düzeye çıkarırlarken, muhalefet edenler, bu sistemi korkular, vehimler ve ihanetler zemininde tartışmaktadırlar. Korku, vehim ve ihanet temelli bu tartışmalar, bu sistemin Türkiye’nin ihtiyaçları bağlamında reel olarak tartışılmasını engellemektedir. Maalesef, meydana getirilen algılar, korkular ve vehimler, ihanet isnatları, bu konuya ilişkin bilgilerin önüne geçmekte, bu da Başkanlık sisteminin anti-demokratik bir rejim imiş gibi görünmesine sebep olmaktadır. Oysa parlamenter sistem ile yarı-başkanlık sistemi kadar başkanlık sistemi de demokratik bir hükümet sistemidir. Türkiye’ye getirilmesi amaçlanan başkanlık sistemine yönelik eleştirilerle ortaya çıkarılan başkanlık sisteminin antidemokratiklikle özdeşleştirilmesi yönündeki çabalar, gerçekliklerle çelişmektedir.

Türkiye’de benimsenen başkanlık sisteminin, gerek parlamenter sistemin Türkiye’de tatbik edilmesi esnasında yaşanan yürütme içi tıkanıklıkları giderme, gerekse parlamenter sistemin uygulanması bağlamında ortaya çıkan koalisyonlar döneminde yaşanan sorunların ortadan kaldırılması yönünden eşsiz işlev görebilecektir. Türkiye’de yasama yürütme arasında ortaya çıkabilecek sistem tıkanıklığını giderme amacına yönelik olarak benimsenen yasama ve yürütme seçimlerinin Cumhurbaşkanı ve TBMM tarafından yenilenmesi yönünde karar alınabilmeleri ve bu karar üzerine her iki seçimin de aynı anda yapılması ve bütçenin kabul edilmemsi halinde geçici bütçenin kabul edilmesi, bu mümkün olmadığı takdirde, bütçe kanunu kabul edilinceye kadar, bir önceki yılın bütçe kanunun yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanması, başkanlık sisteminin rasyonelleştirilmesini sağlayıcı yönde işlevler görebilecektir.

KAYNAKÇA

– Adalet Bakanlığı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun Yeniden Yapılandırılması, s. 5-8, , http://www.adalet.gov.tr/duyurular/2010/mart10/hsyk/HSYK.pdf, (ET: 18.01.2017).

– ALKAN, Haluk, “Karşılaştırmalı Başkanlık Sistemleri: Latin Amerika ve Sovyet Sonrası Örnekler Üzerine Bir İnceleme”, Yeni Türkiye D., S. 51, Y. 9, Mart-Nisan 2013.

– ATAR, Yavuz, Türk Anayasa Hukuku, 6. B., Mimoza y., Konya, 2011.

– ATAR, Yavuz, “Amerika’da Güçlü Başkanlık Tartışması ve AK Parti’nin Başkanlık Sistemi Teklifi”, Yeni Türkiye D., Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013.

– BENLİOĞLU, Emel Baykal, “Fransız Örneği Işığında Kohabitasyon Dönemleri: Cumhurbaşkanı ile Başbakan Çatışması ve Uyumu”, The GLOBAL A Journal of Policy and Strategy, Issue: 1, Volume: 1, Y. 2015.

– BİLİR, Faruk, Siyasi Partilerde Parlamento Adaylarının Belirlenmesi, Yetkin y., Ankara, 2007.

– “Chile’s Constitution of 1980 with Amendments through 2012”, https://www.constituteproject.org/constitution/Chile_2012.pdf, (ET: 26.12.2016).

– “Constitution of Mexiko”, https://www.oas.org/juridico/mla/en/mex/en_mex-int-text-const.pdf, (ET: 01.01.2017).

– “Constitution of the Bolivarian Republic of Venezuela” https://www.constituteproject.org/constitution/Venezuela_2009.pdf, (ET: 27.12.2016).

– “Constitution Of The Federative Republic Of Brazil”, http://www.usig.org/countryinfo/laws/Brazil/Brazil%20Federal%20Constitution.pdf, (ET: 27.12.2016).

– “Constitution of the Republic of Korea”, http://www.ilo.org/wcmsp5/groups/public/—ed_protect/—protrav/—ilo_aids/documents/legaldocument/wcms_117333.pdf, (ET: 26.12.2016).

– DÖNER, Ayhan, “Başkanlık Sisteminin Türkiye’de Uygulanabilirliği”, Yeni Türkiye D., Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013.

– ERDOĞAN, Mustafa, Anayasa Hukuku, 7. B., Orion y., Ankara, 2011.

– ERDOĞAN, Mustafa, Anayasal Demokrasi, 5. B., Siyasal Kitabevi, Ankara, 2003.

– GÖKÇE, Ali Fuat, “Başkanlık Sistemi Uygulamaları: ABD, Venezuela, Meksika, Brezilya, Arjantin”, Akademik Bakış D., S. 30, Mayıs-Haziran 2012, s. 7, http://www.akademikbakis.org/eskisite/30/04.pdf, (ET: 30.12.2016)

– GÖZLER, Kemel, Devlet Başkanları, Bir Karşılaştırmalı Anayasa Hukuku İncelemesi,  Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2001

– HEKİMOĞLU, H. Birsen, Karşılaştırmalı Siyasal Sistemler, İstanbul Üniversitesi Açık Ve Uzaktan Eğitim Fakültesi, İstanbul, 2010.

– İBA, Şeref, Anayasa Hukuku ve Siyasal Kurumlar, 2. B., Turhan Kitabevi, Ankara, 2008

– İNANÇ, Hüseyin, CANER, Cantürk, BOZASLAN, Bakko Mehmet, Türk Tipi Başkanlık Sistemi Raporu, GRTC Küresel Araştırma ve Düşünce Merkezi y., Kütahya, 2015.

– KARATEPE, Şükrü, “Hükümet Sistemleri ve Türkiye”, Yeni Türkiye D., Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013.

– KUZU, Burhan, Her Yönü İle Başkanlık Sistemi, Babıali Kültür y., İstanbul, 2011.

– KÜÇÜK, Adnan, “Ak Parti’nin Başkanlık Sistemi Modelinin ABD’deki Başkanlık Sistemi Modelinden Farklılık Arz Eden Yönleri”, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler D., Ocak 2016, C. 6, S. 1, s. 55.

– KÜÇÜK, Adnan, Anayasa Hukuku, 3. B., Orion y., Ankara, 2013.

– KÜÇÜK, Adnan, “Cumhuriyet’ten Günümüze İfade Hürriyeti Korkusu ve Temel Dinamikleri”, http://www.hurfikirler.com/cumhuriyetten-gunumuze-ifade-hurriyeti-korkusu-ve-temel-dinamikleri/, (ET: 18.01.2017);

– KÜÇÜK, Adnan, “Salt Korkular Üzerine Sözleşme Yöntemiyle Demokratik Bir Anayasa İnşa Edilemez”, Liberal Düşünce D., Y. 16, S. 63, Yaz 2011.

– MİŞ, Nebi, ASLAN, Ali, AYVAZ, M. Erkut, DURAN, Hazal, Dünyada Başkanlık Sistemi Uygulamaları, SETA y., Ankara, 2015.

– NOMER, Mert, ABD Başkanlık Sisteminde Başkanın Yetkileri, XII Levha y., İstanbul, 2013.

– ÖZBUDUN, Ergun, “Hükümet Sistemi Tartışmaları”, Yeni Türkiye D., Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013.

– ÖZBUDUN, Ergun, Anayasa Hukuku, 13. B., Yetkin y., Ankara, 2012.

– “Peru’s Constitution of 1993 with Amendments through 2009”, md. 134, https://www.constituteproject.org/constitution/Peru_2009.pdf, (ET: 08.01.2017).

– TANIYICI, Şaban, AKGÜN, Birol, Amerikan Başkanlığı Cumhuriyetten İmparatorluğa, Orion y., Ankara, 2008.

– TEZİÇ, Erdoğan, “Başkanlık Rejimini Anlamak”, Yeni Türkiye D., Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013.

– TUNÇKAŞIK, Halit, “Siyasi İstikrar İle Demokratik Kurumsallaşma Arasında Denge Arayışı: Arjantin Başkanlık Sistemi”, Karşılaştırmalı Hükümet Sistemleri, TBMM Araştırma Merkezi y., Ankara, 2015

– TURHAN, Mehmet, Hükümet Sistemleri ve 1982 Anayasası, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi, y., Diyarbakır, 1989.

– ULUŞAHİN, Nur, Anayasal Bir Tercih Olarak Başkanlık Sistemi, Yetkin y., Ankara, 1999.

– “Venezuela (Bolivarian Republic of)’s Constitution of 1999 with Amendments through 2009”,  md. 236/21, https://www.constituteproject.org/constitution/Venezuela_2009.pdf, (ET: 18.01.2017).

– YANIK, Murat, Başkanlık Sistemi ve Türkiye’de Uygulanabilirliği, 2. B., Adalet y., Ankara, 2013.

– YILMAZ, Mehmet Y., “Kararnamelerle Ülke Yönetmek”, Milliyet Gazetesi, 07.01.2017.


 

[1] Güney Kore Anayasasında devlet başkanından “The President (başkan)” olarak bahsedilmektedir. “Constitution of the Republic of Korea”, http://www.ilo.org/wcmsp5/groups/public/—ed_protect/—protrav/—ilo_aids/documents/legaldocument/wcms_117333.pdf, (ET: 26.12.2016).

[2] Şili Anayasasına göre yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir. “Chile’s Constitution of 1980 with Amendments through 2012”, md. 24, https://www.constituteproject.org/constitution/Chile_2012.pdf, (ET: 26.12.2016).

Venezuela Anayasasının 225. maddesi ile diğer maddelerinde devlet başkanını ifade etmek için ‘the President of the Republic (Cumhurbaşkanı)’ kelimesi kullanılmıştır: “Constitution of the Bolivarian Republic of Venezuela” https://www.constituteproject.org/constitution/Venezuela_2009.pdf, (ET: 27.12.2016).

Brezilya Anayasasının 76. Maddesi ile diğer maddelerinde devlet başkanı için “the President of the Republic (Cumhurbaşkanı)” kelimesi kullanılmaktadır. “Constitution Of The Federative Republic Of Brazil”, http://www.usig.org/countryinfo/laws/Brazil/Brazil%20Federal%20Constitution.pdf, (ET: 27.12.2016).

[3] Meksika’da Anayasanın 80. Maddesinde Meksika Birleşik Devletleri “Başkan”ından söz edilirken, 83. Ve diğer bazı maddelerde Cumhurbaşkanı (President of the Republic) ifadesi kullanılmaktadır.  https://www.oas.org/juridico/mla/en/mex/en_mex-int-text-const.pdf, (ET: 01.01.2017).

[4] Mustafa Erdoğan, Anayasa Hukuku, 7. B., Orion y., Ankara, 2011, s. 275.

[5] Ergun Özbudun, Anayasa Hukuku, 13. B., Yetkin y., Ankara, 2012, s. 313-317; Yavuz Atar, Türk Anayasa Hukuku, 6. B., Mimoza y., Konya, 2011, s. 226-230; Adnan Küçük, Anayasa Hukuku, 3. B., Orion y., Ankara, 2013, s. 351-353.

[6] Erdoğan, Anayasa Hukuku, s. 275.

[7] Şeref İba, Anayasa Hukuku ve Siyasal Kurumlar, 2. B., Turhan Kitabevi, Ankara, 2008, s. 231.

[8] Atar, Türk Anayasa Hukuku, s. 233; Küçük, Anayasa Hukuku, s. 355.

[9] Faruk Bilir, Siyasi Partilerde Parlamento Adaylarının Belirlenmesi, Yetkin y., Ankara, 2007, s. 184.

[10] Güney Kore Anayasasının 86. Maddesine göre, “Başbakan, Millet Meclisinin onayı ile Başkan tarafından atanır”. Constitution of the Republic of Korea. Arjantin’de Yürütme organı, başkan, başkan yardımcısı, başbakan (Kabine Başkanı) ve 16 bakan ve bakanlık statüsündeki başkana bağlı devlet organlarından teşekkül etmektedir. Hüseyin İnanç & Cantürk Caner & Bakko Mehmet Bozaslan, Türk Tipi Başkanlık Sistemi Raporu, GRTC Küresel Araştırma ve Düşünce Merkezi y., Kütahya, 2015, s. 41.

[11] Peru Anayasasına göre, Cumhurbaşkanı Kongreyi feshedebilir. “Peru’s Constitution of 1993 with Amendments through 2009”, md. 134, https://www.constituteproject.org/constitution/Peru_2009.pdf, (ET: 08.01.2017). Venezuela Anayasasına göre, Cumhurbaşkanının, Ulusal Meclisi feshetme yetkisi mevcuttur. “Venezuela (Bolivarian Republic of)’s Constitution of 1999 with Amendments through 2009,  md. 236/21.

[12] Güney Kore’de Başkanlığa aday olacak kişi eğer siyasi parti üyeliği veya milletvekilliği gibi herhangi bir siyasi kimliğe sahipse, seçimlerden en az bir yıl önce bu görevinden istifa etmek zorundadır. Nebi Miş, Ali Aslan, M. Erkut Ayvaz, Hazal Duran, Dünyada Başkanlık Sistemi Uygulamaları, SETA y., Ankara, 2015, s. 60; H. Birsen Hekimoğlu, Karşılaştırmalı Siyasal Sistemler, İstanbul Üniversitesi Açık Ve Uzaktan Eğitim Fakültesi, İstanbul, 2010, s. 189.

[13] Peru’da Cumhurbaşkanının işlemleri karşı imza kuralına tabidir. Peru’s Constitution of 1993 with Amendments through 2009, md. 43. Karşı imza kuralı Arjantin’de de mevcuttur. Halit Tunçkaşık, “Siyasi İstikrar İle Demokratik Kurumsallaşma Arasında Denge Arayışı: Arjantin Başkanlık Sistemi”, Karşılaştırmalı Hükümet Sistemleri, TBMM Araştırma Merkezi y., Ankara, 2015, s. 92.

[14] Brezilya, Arjantin, Meksika ve Şili’de yürütmenin kanun önerisinde bulunma yetkisi mevcuttur. Miş, Aslan, Ayvaz, Duran, age., s. 56; Ali Fuat Gökçe, “Başkanlık Sistemi Uygulamaları: ABD, Venezuela, Meksika, Brezilya, Arjantin”, Akademik Bakış D., S. 30, Mayıs-Haziran 2012, s. 7; Constitution of Mexiko”, md. 71; Chile’s Constitution of 1980 with Amendments through 2012, md. 32.

[15] Arjantin’de Başbakan hakkında gensoru önergesi verilebilir. Miş, Aslan, Ayvaz, Duran, age., s. 93. Peru’da Millet Meclisi Bakanlar Kurulu Başkanına karşı gensoru önergesi verebilir. Haluk Alkan, “Karşılaştırmalı Başkanlık Sistemleri: Latin Amerika ve Sovyet Sonrası Örnekler Üzerine Bir İnceleme”, Yeni Türkiye D., S. 51, Y. 9, Mart-Nisan 2013, s. 782.

[16] Miş, Aslan, Ayvaz, Duran, age., s. 36, 43.

[17]CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Bu Anayasa değişikliği gerçekleşirse, her şeye dokunan ama kendisine dokunulmayan bir diktatör yaratırız. Bu Anayasa değişikliği gerçekleşirse rejim tamamen değişecek, parlamenter demokratik rejimden otoriter başkanlık sistemine geçilecektir. Hiçbir vatandaşın can ve mal güvenliği olmayacaktır”. “CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu: Anayasa Değişikliği Gerçekleşirse Bir Diktatör Yaratırız”, https://www.chp.org.tr/Haberler/36/chp-genel-baskani-kemal-kilicdaroglunun-17-ocak-2017-tarihli-tbmm-chp-grup-toplantisi-konusmasi-52474.aspx, (ET: 18.01.2017).

[18] Adnan Küçük, “Cumhuriyet’ten Günümüze İfade Hürriyeti Korkusu ve Temel Dinamikleri”, http://www.hurfikirler.com/cumhuriyetten-gunumuze-ifade-hurriyeti-korkusu-ve-temel-dinamikleri/, (ET: 18.01.2017); Adnan Küçük, “Salt Korkular Üzerine Sözleşme Yöntemiyle Demokratik Bir Anayasa İnşa Edilemez”, Liberal Düşünce D., Y. 16, S. 63, Yaz 2011, s. 132.

[19] Mehmet Y. Yılmaz, “Kararnamelerle Ülke Yönetmek”, Milliyet Gazetesi, 07.01.2017.

[20] Şaban Tanıyıcı, Birol Akgün, Amerikan Başkanlığı Cumhuriyetten İmparatorluğa, Orion y., Ankara, 2008, s. 7-8.

[21] Murat Yanık, Başkanlık Sistemi ve Türkiye’de Uygulanabilirliği, 2. B., Adalet y., Ankara, 2013, s. 51; Mehmet Turhan, Hükümet Sistemleri ve 1982 Anayasası, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi, y., Diyarbakır, 1989, s. 35.

[22] Türkiye’deki KHK’lerden farklı olarak,  Yürütme emirlerinin çıkarılması için yetki kanununa ihtiyaç bulunmadığı gibi, bunlar Kongrenin onayına da sunulmaz. Kemel Gözler, Devlet Başkanları, Bir Karşılaştırmalı Anayasa Hukuku İncelemesi,  Bursa, Ekin Kitabevi y., 2001, s. 39.

[23] Tanıyıcı, Akgün, age., s. 148-149.

[24] Yürütme yetkisinin tek başına yetkili ama sorumsuz, hesap vermeyen ve denetlenmeyen bir Cumhurbaşkanı’na verilmesinin hukuk ve siyaset bilimi alanında karşılığı tek adam rejimidir. Aynı Cumhurbaşkanı tek başına Bakanları belirleyecek ve bu Bakanlar Meclis’e karşı değil, Cumhurbaşkanı’na karşı sorumlu olacaktır. “CHP’den ‘Başkanlık Sistemine’ Tek Kelimelik Şerh”, 02.01.2017, https://www.aydinlik.com.tr/turkiye/2017-ocak/chp-den-baskanlik-sistemine-tek-kelimelik-serh, (ET: 20.01.2017).

[25] Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, s. 350; Turan, age., s. 51; Teziç, Anayasa Hukuku, s. 489.

[26] Turhan, age., s. 41;

[27] İbid., s. 41-42.

[28] Emel Baykal Benlioğlu, “Fransız Örneği Işığında Kohabitasyon Dönemleri: Cumhurbaşkanı ile Başbakan Çatışması ve Uyumu”, The Global A Journal of Policy and Strategy, Issue: 1, Volume: 1, Y. 2015, s. 82-86.

[29] TURHAN, age., s. 47.

[30] Anayasa değişikliği ile yargı tamamen tek adamın, Cumhurbaşkanının kontrolü altına sokulmaktadır. Sistem yargıyı doğrudan doğruya Cumhurbaşkanının kontrolüne vermek üzere kurgulanmıştır. CHP’den ‘Başkanlık Sistemine’ Tek Kelimelik Şerh.

[31] Adalet Bakanlığı, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun Yeniden Yapılandırılması, s. 5-8, , http://www.adalet.gov.tr/duyurular/2010/mart10/hsyk/HSYK.pdf, (ET: 18.01.2017).

[32] Adnan Küçük, “Ak Parti’nin Başkanlık Sistemi Modelinin ABD’deki Başkanlık Sistemi Modelinden Farklılık Arz Eden Yönleri”, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler D., Ocak 2016, C. 6, S. 1, s. 55.

[33] Şükrü Karatepe, “Hükümet Sistemleri ve Türkiye”, Yeni Türkiye D., Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013, s. 228.

[34] İbid., s. 228.

[35] İbid., s. 228; Burhan Kuzu, Her Yönü İle Başkanlık Sistemi, Babıali Kültür y., İstanbul, 2011, s. 29-30.

[36] Erdoğan Teziç, “Başkanlık Rejimini Anlamak”, Yeni Türkiye D., Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013, s. 370.

[37] Karatepe, agm., s. 228.

[38] İbid., s. 228.

[39] Teziç, agm.,  s. 369; Turhan, age., s. 35; Ayhan Döner, “Başkanlık Sisteminin Türkiye’de Uygulanabilirliği”, Yeni Türkiye D., Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013, s. 672.

[40] Döner, agm., s. 672.

[41] İbid.,s. 672; Teziç, agm., s. 369.

[42] Mert Nomer, ABD Başkanlık Sisteminde Başkanın Yetkileri, XII Levha y., İstanbul, 2013, s. 80.

[43] İbid., s. 80; Yanık, age., s. 77.

[44] Karatepe., s. 227-228.

[45] Yanık, age., s. 51.

[46] Nomer, age., s. 75.

[47] Turhan, age., s. 35.

[48] İbid.,s. 35; Karatepe, s. 227.

[49] Ergun Özbudun, “Hükümet Sistemi Tartışmaları”, Yeni Türkiye D., Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013, s. 206.

[50] Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, 5. B., Siyasal Kitabevi, Ankara, 2003, s. 208.

[51] Adnan Küçük, “Cumhurbaşkanlığı Sisteminde Denge-Fren Mekanizması Yok mu?”, Sabah Gazetesi, 21.01.2017

[52] Yavuz Atar, “Amerika’da Güçlü Başkanlık Tartışması ve AK Parti’nin Başkanlık Sistemi Teklifi”, Yeni Türkiye D., Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013, s. 348-349.

[53] Atar, Amerika’da Güçlü Başkanlık Tartışması ve AK Parti’nin Başkanlık Sistemi Teklifi, s. 351.

[54] Nur Uluşahin, Anayasal Bir Tercih Olarak Başkanlık Sistemi, Yetkin y., Ankara, 1999, s. 51.

[55] Küçük, Cumhurbaşkanlığı Sisteminde Denge-Fren Mekanizması Yok mu?.

Liberal Düşünce Dergisi, Şubat 2017

Anayasa Değişiklik Teklifi Üzerine

Liberal Düşünce Dergisi, Yıl: 22, Sayı: 85, Kış 2017, ss. 137-155
Prof. Dr. Tanel Demirel
| Çankaya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Öz

16 Nisan 2017’de referandumda oylanacak olan Anayasa Değişiklik Teklifi (ADT) Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilen tek başlı bir yürütme organı öngörüyor. Cumhurbaşkanlığını yasama ve yargı organları aleyhine güçlendiriyor. Taslak, liberal demokrasilerde siyasal iktidarların kabul etmek zorunda olduğu evrensel denilebilecek sınırlamaları gizli bürokratik vesayet biçimleri olarak algılama eğiliminde. Cumhurbaşkanının sadece seçimlerde hesap vermesinin yeterli olduğunu varsayarak, seçimler dışındaki denge ve denetleme mekanizmalarını en aza indirmeye çalışıyor. Teklif, idare edebilen, hızlı kararlar alabilen bir hükümeti ortaya çıkarma potansiyeline sahip. Sistemin kilitlenmesini önleyecek mekanizmaları içeriyor. Fakat, hükümet istikrarı her zaman demokratik rejimin istikrarı anlamına gelmez. İyi anayasaların temel özelliği idare edebilecek kadar güçlü bir yürütme organı ile bu gücün kontrolden çıkmasını önleyecek denge ve denetleme mekanizmalarını aynı anda hayata geçirebilmeleridir. Seçim Kanunu ve Siyasal Partiler Kanunu’nda, siyasi parti sistemi ile siyasi parti yapılanmalarını dönüştürebilecek değişiklik yapılmadıkça, ADT ile getirilmeye çalışılan sistemin ikincisini gerçekleştirebilmesi çok zor görünüyor. İyi anayasalar seçim kaybedenlere ya da seçmen çoğunluğundan siyasi görüş, etnik, dinsel, mezhep ya da yaşam tarzı açısından farklılaşan kesimlere, kendilerinin hak ve hürriyetlerinin garanti altında olduğunu hissettirebilen anayasalardır. ADT ile getirilmeye çalışılan sistem, bunu sağlamaktan da çok uzak. Teklif, halihazırda zaten çok sorunlu olan Türkiye demokrasisinin sonu anlamına gelmemektedir. Fakat teklifin demokrasimizin içinde bulunduğu durumdan çıkışına katkıda bulunma ihtimali de çok düşüktür.

Anahtar Kelimeler: Anayasa Değişikliği, Hükümet Sistemi, Türkiye Demokrasisi

On the Constitutional Reform Package

Abstract

This article evaluates Constitutional Reform Package (CRP) which will be voted in a referendum in 16 April 2017. The CRP envisages single executive power in the office of presidency. It aims to strengthen the executive vis-a-vis the legislature and the judiciary. It tends to perceive universally acclaimed restrictive mechanisms of checks and balances as disguised form of bureaucratic tutelage. It presumes that elections are enough to ensure accountability. The proposed amendments are likely to ensure governmental stability as well as facilitating decision-making process at governmental level. It also involves mechanisms which might help to prevent immobilism and rigidity associated with the presidential systems. But on the other hand, the governmental stability does not necessarily mean democratic stability. One of the basic characteristics of the good constitutions is to establish a strong executive which might effectively govern, while at the same time also having mechanisms which prevent the abuse of power by the very same executive. Unless, measures which might weaken party discipline are taken, the proposed amendments are less likely to ensure the second objective. Yet another characteristic of good constitutions is to make those who differ from majority in terms of political views, ethnic backgrounds, religious beliefs, and life styles to feel safe against the majority. Unfortunately, proposed changes also seem to fail in that respect. The CRP does not signal the end of the Turkish democracy as critics claim. But the likelihood that it will help the Turkish democracy to overcome its present problems is very low.

Key Words: Constitutional Amendment, Governmental System, Turkish Democracy[/box]

Bu çalışma 16 Nisan’da referandumda oylayacağımız 1982 Anayasası’nda de- ğişiklik yapılmasını öngören Anayasa Değişiklik Teklifi’nin (ADT) nasıl bir hükümet sistemi getirmeye çalıştığını ve bunun demokrasimiz üzerindeki muhtemel etkilerini değerlendiriyor. Teklifin içeriğini daha iyi anlamak için öncelikle teklifin hangi siyasi ortamın ürünü olduğu, hangi siyasi güçler koalisyonu tarafından gündeme getirildiği üzerinde durmak gerekir.

Türkiye siyaseti 2002 sonrasında kapsamlı değişimler yaşadı. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana belirleyici bir konumda bulunan askeri sivil bürokrasi ve onun toplumsal destekçilerinin temsil ettiği güçler koalisyonunun 1950’lerle başlayan güç kaybı doruk noktasına ulaştı. İktidar konfigürasyonundan dışlanmış geleneksel çevre unsurlarını temsil eden siyasi irade daha önce hiç olmadığı kadar söz sahibi olabildi. Hem devlet ideolojisi hem de devlet mekanizmasındaki kritik pozisyonları ellerinde tutanlar önemli ölçüde değiştiler. Güç kaybeden eski elit yeni durumunu kabullenmekte zorlandı, eskiye dönüş için her türlü ittifaka girmekten, her türlü aracı kullanmaktan kaçınmadı. Küçümsedikleri toplumsal kesimlerin, çevre güçlerinin kendileriyle eşit konuma gelmeleri ihtimalini sindirebilmek kolay değildi. Bu kesimler meşru muhalefet sınırlarını zorlayarak demokratik rejimin meşruiyet erozyonuna katkıda bulundular. Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki Fethullah Gülen suç örgütlenmesinin sürüklediği, AK Parti hükümetinin politikalarından memnun olmayanlarla fırsatçı diğer bazı askerlerin de desteklediği 15 Temmuz 2016 darbe girişimi de bu hazımsızlığın ürettiği meşruiyet erozyonu üzerinde yükseldi.

Demokratik rejim sayesinde güçlenen yeni elitler de konumlarından hiçbir zaman emin olamadılar, ayrıca elde ettikleri gücü hazmetmekte de zorlandılar. Yeni koalisyon, demokrasinin ölçülü ve sınırlı bir iktidar kullanımı olduğu düşüncesine yabancı değil. Ancak diğer taraftan liberal boyutu son derece silik kalan, farklılıkları hazmetmekte zorlanan, homojen bir toplum idealini kamu gücünü de kullanarak hayata geçirmeyi amaçlayan, hukuki sınırlamalardan hazzetmeyen bir otoriter popülist eğilimler içeren “çoğunlukçu” demokrasi anlayışı da söz konusu. Her iki blokta da bir diğerinin varlığını kabul etmeyen maksimalistlerin varlığı dikkat çekici. Kısacası eski rejimin yazılı olmayan kuralları artık geçerli değil. Ancak bunların yerine ne konulacağı konusunda da bir anlaşma yok. Bir belirsizlik dönemi içindeyiz. Oyunun yeni kurallarının ne olacağı konusunda mücadele devam ediyor. Gündemde bulunan ADT, yeni elitin Türkiye vizyonunu yansıttığı gibi, bugüne kadar yapılmış olan en kapsamlı değişiklik önerisi hüviyetinde.

15 Temmuz darbe girişiminin bastırılması ile birlikte, AK Parti yükselmiş görünen toplumsal desteğinin de verdiği güçle ADT’ni gündeme getirdi. Buna göre, var olan parlamenter hükümet sistemi 15 Temmuz ve benzeri darbe girişimlerine karşı tedbir almayı zorlaştırıyordu.[1] Ayrıca seçimle gelen Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında yetki çatışmalarının çıkmasını da önleyemiyordu. “Kardeşi kardeşe düşüren” sistem “sürekli anayasal kriz”ler üretmeye müsaitti.[2] Dahası, var olan sistem her zaman güçlü bir hükümet kurulmasını da sağlayamıyor, ülkeyi vesayetçi güçlerin kolayca at oynatmasına fırsat veren koalisyon hükümetlerine mahkum edebiliyordu. 7 Haziran 2015 Seçimlerinde % 41 oy alan AK Partinin hükümeti kuracak milletvekili çıkaramaması bu durumun en son örneklerinden biriydi.

Esasen AK Parti en azından 2011 yılından bu yana başkanlık sisteminden yana olduğunu belirtiyordu. Cumhuriyet Türkiyesinde Cumhurbaşkanlığı hiçbir zaman “sembolik” bir makam olmadı. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde başbakanlar ikinci plandaydı. 1950 sonrasında, Başbakan Adnan Menderes’in öne çıkması Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın sembolik bir figür olarak kalması anlamına gelmedi. Kritik karar anlarında Bayar son derece etkili olabildi. 1961 ve 1982 Anayasalarında Cumhurbaşkanlığı “devlet”i temsil eden en yüksek makam hüviyetindeydi. Asli görevi de “devlet”in belirlediği kırmızı çizgilerin “hükümet”ler tarafından aşılmamasını sağlamaktı. Bürokrasiden gelen Cumhurbaşkanları tam da bu işleve uygun davrandılar. Bu dönemde başbakanlık yaptıktan sonra Cumhurbaşkanı seçilen politikadan gelen siyasetçiler ise, güçlü ve tek başlı yürütme organının bürokrasiye karşı güçlü bir silah olacağını belirterek başkanlık taleplerini dile getirdiler. 2007 yılında parlamenter sisteme dayalı bir anayasa taslağı hazırlatan AK Parti de, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi hükmü kabul edildikten sonra başkanlık arzusunu dile getirmeye başladı. Daha önce parlamenter sistemin korunmasından yana olduğunu söyleyen Milliyetçi Hareket Partisi de, öneriye destek verdi.[3] Hülasa, ADT 2002’den bu yana Türkiye siyasetinde etkin olan muhafazakar “çevre” güçlerinin siyasi anlayışını yansıtan bir metin olsa da, çevreye daha yakın olduğu halde, eski merkez güçleri ile de etnik Türklük ve devletin bekası vurgusu ile yakınlık kurabilen MHP’nin beraberce kotardıkları bir metin hüviyetinde.

İster parlamenter sistem isterse başkanlık sistemi olsun hükümet sistemlerinin fiilen nasıl işleyeceği, önemli ölçüde siyasi parti sisteminin yapısına, özellikle de partilerin disiplinli olup olmadığına bağlı olarak değişecektir. Siyasi parti sistemini etkileyen önemli değişkenlerin başında ise seçim sistemi gelir. Dolayısıyla aynı hükümet sistemi sadece seçim sistemi değiştirildiğinde bile farklı biçimlerde işlemeye başlayabilecektir. Aşağıdaki değerlendirme siyasi parti sistemi ile siyasi parti yapılanmalarını dönüştürebilecek düzenlemelerde (özellikle de Seçim Kanunu ile Siyasal Partiler Kanunu’nda) bir değişiklik yapılmayacağı varsayımı üzerine kuruludur.

ADT Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilen tek başlı bir yürütme organı öngörüyor. Son derece geniş yetkilerle donatılmış bir Cumhurbaşkanlığı öngörülüyor.[4] Taslağın temel çıkış noktası yürütme organını güçlendirmek. Seçilmiş otoritelerin iktidarlarını kötüye kullanma ihtimallerine karşı bu güne kadar bulunmuş en önemli araçlardan biri olan kuvvetler ayrılığı ilkesi ikinci plana itilmiş. Seçilmiş otoritenin sadece seçimlerde hesap vermesinin yeterli olabileceği, seçimler arası dönemde olması gereken denge ve kontrol mekanizmalarına ihtiyaç duyulmayacağı varsayılmış.

Taslağa göre Cumhurbaşkanı, bugünkü sistemimizde çift-başlı yürütme organını oluşturan Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu’nun yetkisinde olan tüm işlemlerin tamamını tek başına yapabildiği gibi, bazı konularda daha geniş yetkilerle de donatılmış durumda. Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların yanında “üst düzey kamu yöneticileri”ni de tek başına atama ve görevlerine son verme yetkisine sahip. Burada TBMM’nin hiç bir rolü yok.

Cumhurbaşkanı “Yürütme yetkisine ilişkin konularda” Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (CBK) çıkarabiliyor (m.8).[5] Keza, “Merkezi idare kapsamındaki kamu kurum ve kuruluşlarının; kuruluş, görev, yetki ve sorumlulukları Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenir” denilmiş (m.8). CBK, halihazırdaki sistemde var olan “Kanun Hükmünde Kararnameler”e (KHK) benzetilebilir. Fakat, şu andaki sistemde TBMM’nin yetki kanunu ile Bakanlar Kurulu’na KHK çıkarma izni vermesi gerekirken, CBK için böyle bir izne gerek yok. CBK’nın yürütme organına asli düzenleme yetkisi verdiği, bunun da “yasama yetkisinin devredilemezliği ilkesi” ile çeliştiği görüşü ciddiye alınmalı.[6]

CBK’nın hangi konularda çıkarılabileceği sorusunun problem yaratabileceğini taslağı hazırlayanlar da düşünmüşler ki, alanı daha da netleştirmek için düzenlemeler getirmişler. Anayasanın İkinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler ile Anayasa’da kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda ve kanunda açıkça düzenlenen konularda CBK çıkarılamayacağı belirtilmiş. CBK, kanun hükümleri ile çeliştiğinde kanunun uygulanacağı da dile getiriliyor. Ve nihayet, TBMM’nin aynı konuda kanun çıkarması halinde CBK’nın hükümsüz hale geleceği de belirtilmiş. Ayrıca CBK’lara karşı anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne de gidilebiliyor. Bütün bu kısıtlara rağmen hangi alanlarda CBK çıkarılabileceğine ilişkin hükümlerin net olmaması sebebiyle CBK uygulamalarının büyük tartışmalar yaratacağını söylemek kehanet olmaz.

Cumhurbaşkanı, süresi altı ayı geçmemek üzere tek başına olağanüstü hal ilanı kararı da verebilecek (m.12).[7] Bu karar Resmi Gazete’de yayımlandıktan sonra aynı gün TBMM’nin onayına sunulacak. TBMM olağanüstü halin süresini uzatma, kısaltma ya da kaldırma yetkisine sahip. Sıkıyönetim ilanını gerektiren haller de olağanüstü hal kapsamına alınmış, bir olağanüstü yönetim usulü olarak sıkıyönetim ise kaldırılmış. Cumhurbaşkanı “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” olağan dönem CBK’larının sınırlamalarına tabii olmayan olağanüstü hal CBK’sı da çıkarabilecek. Olağanüstü hal CBK’larının nasıl denetleneceğine dair ADT’nin getirdiği olumlu bir hüküm de var. Bu kararnamelerin üç ay içerisinde TBMM tarafından görüşülüp karara bağlanmaz ise, kendiliğinden yürürlükten kalkacağı belirtilmiş (m.12).[8] Halihazırdaki uygulamada, olağanüstü hal KHK’larının “TBMM’de onaylanmasına ilişkin süre ve usul içtüzükte belirlenir diyor.” Fiili uygulama bunların bir kısmının görüşülmemesi ya da geciktirilerek görüşülmesi yönünde. Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak kurulan Devlet Denetleme Kurulu’na (DDK) her türlü inceleme ve araştırma yapma yetkisi zaten verilmişti. Yeni taslak, Silahlı Kuvvetleri de DDK denetlemesi kapsamına alırken, DDK’ya “idari soruşturma” yetkisi de veriyor (m.13/Ç)

ADT Cumhurbaşkanına parlamento seçimlerini yenileme yetkisi de tanımış. Bu yetki bugünkü sistemde ancak belli istisnai koşullarda kullanılabiliyor. Lijphard, muhtemel kilitlenmeleri aşmak için ABD’de 1987 yılında hazırlanmış bir raporda buna benzer bir hükmün getirilmesinin önerildiğini belirtir.[9] Bu hükmün kötüye kullanılmasını önlemek için TBMM seçimlerinin yenilenmesi kararı aldığında Cumhurbaşkanı seçiminin de yenileneceği öngörülmüş (m.11). TBMM’nin de kendisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yenilenmesine üye tamsayısının beşte üçlük çoğunluğuyla karar verebileceği belirtilmiş (m.11). Beşte üçlük çoğunluk, yani 360 milletvekilinin oyu, esasen Anayasayı değiştirmek için gerekli olan çoğunluk ve bu çoğunluğun sağlanması hiç kolay değil. Karşılıklı yenileme daha ziyadesiyle Cumhurbaşkanına kendisi ile uyumlu bir parlamento çoğunluğu yaratma fırsatı vermek için gündeme gelmiş gibi duruyor. İstediği yasaları çıkar(a)mayan parlamentoya karşı Cumhurbaşkanının elinde tuttuğu güçlü bir silah hüviyetinde. Sartori eş zamanlı seçim uygulamasının, işleyen ve seçimler aracılığıyla sorumlu tutulabilen bir hükümete öncelik veriliyorsa tercih edilmesi gerektiğini savunmuştu.[10] Teklif de bunu yapıyor. Literatürde -reaktif güç[11]– de denilen Cumhurbaşkanının yasaları veto etme yetkisi güçlendirilmiş. Veto edilen bir yasanın tekrar kabul edilebilmesi için 301 milletvekiline tekabül eden üye tamsayısının salt çoğunluğu ile kabul edilmesi gerekiyor.

Cumhurbaşkanının “suç işlediği iddiasıyla” soruşturulabilmesi, gerçekleşmesi kolay olmayan şartlara bağlanmış. Soruşturma önergesi verilebilmesi için üye tamsayısının salt çoğunluğu (301 milletvekili), soruşturma açılması için beşte üçünün (360 milletvekili) onay vermesi ve Yüce Divana sevk için de üçte ikisinin (400 milletvekili) onayı gerekiyor. Halihazırdaki sistemde karşı-imza kuralı gereğince görevi ile ilgili suçlarından dolayı sorumlu tutulamayan Cumhurbaşkanı, sadece “vatana ihanet” suçu ile üye tamsayısının üçte birinin (184 milletvekili) teklifi ve dörtte üçünün (413 milletvekili) alacağı karar ile Yüce Divan’da yargılanabiliyor (1982 Anayasası, m. 103/5).

Üstelik Cumhurbaşkanı yardımcıları ve Cumhurbaşkanının atadığı bakanlarla eski Cumhurbaşkanlarının da aynı usullerle cezai kovuşturmaya tabi tutulabilecekleri hükmü getirilmiş. Halihazırdaki sistemde yürütmenin diğer kanadını oluşturan Başbakan ve Bakanlar hakkında Meclis Soruşturması açmak için üye tamsayısının onda birinin (55 milletvekili) önerisi yeterliydi. Ayrıca Yüce Divana sevk için de üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyu (276 milletvekili) gerekiyordu (1982 Anayasası, m.100). Bakanlar hakkında genel görüşme, yazılı soru ve meclis araştırması isteyebilme yetkisi korunurken, sözlü soru da kaldırılmış. Sistemin doğası gereği gensoru da kaldırıldığından, yasama organının elinde yürütmeyi dengelemek için beşte üç çoğunluk kararı gerektiren seçimlerin yenilenmesi dışında bir yol kalmamış oluyor.

Bütün bunlara ek olarak, Cumhurbaşkanının varsa partisi ile ilişiğinin kesileceği hükmü de kaldırılıyor. Böylece partisi üzerindeki muhtemel kontrolü aracılığıyla, siyasi bir figür olma ihtimali son derece yüksek olan Cumhurbaşkanının TBMM üyelerini yönlendirmesine de yasal çerçeve hazırlanmış oluyor. Cumhurbaşkanı ile uyumlu bir parlamento çoğunluğunu sağlamak için Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle TBMM seçimlerinin aynı gün yapılacağı belirtilmiş. Cumhurbaşkanlığı seçimleri ikinci tura kalırsa ikisi arasında 15 günlük bir fark doğacak ki bu çok da önemli olmayabilir. Seçmenin oy verdiği Cumhurbaşkanının ait olduğu partiyi TBMM’de desteklememesi gibi bir ihtimal var olsa da, bu hükmün Cumhurbaşkanlığındaki güç yoğunlaşmasını artırma ihtimali çok daha yüksek gibi görünüyor. TBMM’nin belli bir oranının iki yılda bir yenilenmesi gibi, seçmen nezdindeki siyasal değişmeleri sisteme yansıtabilecek hükümler yok.

ADT’de yargıya ilişkin yeni düzenlemelerin en olumlu yönü Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemelerinin kaldırılmış olması (m.13). Bunun dışında yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını güçlendirebilecek yeni bir öneri yok. Tersine var olandan geriye gidiş olduğu söylenebilir. Yeni düzenlemeye göre, hakim ve savcıların atama, tayin, terfi, nakil ve denetim gibi özlük işlerine bakan Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) onüç üyeden oluşacak. Kurulun başkanı Adalet Bakanı, Bakanlık Müsteşarı da kurul üyesi. Cumhurbaşkanı, kurulun doğal üyesi sayılan kendisi tarafından atanan Adalet Bakanı ve onun atadığı müsteşara ek olarak, dört üyeyi adli ve idari yargı hakim ve savcıları arasından seçecek. Kalan yedi üyenin üçü Yargıtay, biri Danıştay, üçü ise TBMM tarafından nitelikli çoğunluk ile seçilecek (m.14). 2010 Anayasa değişiklikliği reformu çerçevesinde getirilmiş olan hakim ve savcıların kendi aralarında HSYK’ya üye seçmeleri usulü ise kaldırılıyor.[12]

Yürütme organının HSYK üzerindeki etkisini azaltan Cumhurbaşkanının partisinin TBMM’de çoğunluğa sahip olması halinde HSK’ya yapılacak atamalarda Cumhurbaşkanının hakimiyetinin çok yüksek olacağını söylemek kehanet sayılmaz. Anayasa Mahkemesi’ne üye atanmasında ise değişiklik yok. Mahkemeye üye gönderen Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin kaldırılması ile üye sayısı onyediden onbeşe indiriliyor. Oniki üyeyi Cumhurbaşkanı halihazırda olduğu gibi gerekli şartları taşıyanlar arasından seçecek. Hakim ve savcıların kendilerini evrensel hukuk kurallarını gerekirse devlete de karşı savunacak kişiler olarak görmek yerine devleti kontrol eden muktedirlerin isteğine göre hareket etme eğilimi içinde oldukları bir siyasi gelenekte, HSK’da yürütmenin bu kadar ağırlığa sahip olmasının sakıncaları da çok büyük. Yargıçların kim tarafından seçildiği elbette ne tür kararlar vereceklerini belirleyen tek kriter değildir. Fakat en önemli ölçütlerden biri olduğu açıktır.

Beş yıllığına seçilen Cumhurbaşkanının iki dönem aday olabileceği belirtilmiş ancak üçüncü dönem de mümkün. Cumhurbaşkanı’nın “ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir” (m.11) hükmü getirilmiş. Parti Başkanı olması marifetiyle parlamentoda 360 milletvekilini ikna edebilecek bir Cumhurbaşkanı, ikinci döneminin sonuna gelmeden TBMM’ye seçimleri yenileme kararı aldırabilir ve üçüncü defa aday olabilir.

Getirilmeye çalışılan sistemde Cumhurbaşkanına tanınan yetkilerin, sembolik bir Cumhurbaşkanının sembolik yetkilere sahip olduğu çoğunlukçu bir seçim sistemi ile disiplinli partilerden oluşan bir parlamenter sistemde % 45-50 civarında oy alabilen bir parti başkanına (yani Başbakana) tanınmış yetkilerden daha fazla olmadığı iddia edilebilir.[13] Disiplinli siyasal partilerin ortaya çıkışı ile birlikte yasama ve yürütme arasında teorik olarak var olduğu varsayılan kuvvetler ayrılığı, fiilen yasamanın neredeyse tamamen yürütme ile kaynaştığı bir sisteme dönüşmüştür. Bu iddiada gerçeklik payı olmakla birlikte, 1982 Anayasası’nda Başbakan’ın gücünün hukuki olmaktan ziyade fiili olduğunun altı çizilmelidir. Bakanlar Kurulu, Başbakan ve Bakanlardan oluşan kollektif bir karar organıdır. Kollektif sorumluluk ilkesi gereğince Bakanlar Kurulu hükümetin genel siyasetinin yürütülmesinden birlikte sorumludur. Başbakan Bakanların idare hukuku anlamında “hiyerarşik amiri” değildir.[14] Hukuken eşitler arasında birincidir. Anayasada bakanların başbakana karşı sorumlu oldukları belirtilmişse de (1982 Anayasası, m.112/2) Başbakan tarafından istifası istenen bir Bakan direnirse, Başbakanın önerisi üzerine ancak Cumhurbaşkanınca görevine son verilebilir (1982 Anayasası, m.109). Önerilen sistemde ise, Bakanlar Cumhurbaşkanına yardım eden görevliler hüviyetindedir ve Cumhurbaşkanı bakanları istediği anda görevden alabilir. Başkanlık sistemlerinde bakanların fiili konumu parlamenter sistemdeki ortak kollektif sorumluluğa sahip Bakanlar Kurulu’ndan çok daha zayıftır.[15]

Hukuki güç ile fiili güç arasındaki ayrım önemlidir zira fiili gücü kullananlar bu durumun geçici dengelere dayalı olduğunu düşünebilecekler ve bu sebeple daha dikkatli olma gereğini hissedebileceklerdir. Hukuki temele sahip güç yoğunlaşmasında ise böyle bir durumun gerçekleşme ihtimali daha düşüktür; tersine bu durumun güç yoğunlaşmasını daha da teşvik etme ihtimali yüksektir. Ayrıca, güçlü bir Başbakana sahip olsa bile, parlamentonun güvensizlik oyu vererek hükümeti düşürme ve denetim yetkisi vardır. Güçlü görünen hükümetlerin kısa bir süre sonra güvensizlik oyu ile düşürüldükleri de bir vakıadır. Esasen, değişen siyasi dengelere uygun olarak hükümetlerin de değişmesine yol açabilecek esnekliği gösterebilmek parlamenter sistemlerin en önemli avantajlarından biridir.[16] Önerilen sistemde ise, hukuken parlamentonun Cumhurbaşkanına karşı en tesirli olabilecek yetkisi, nitelikli çoğunlukla seçimlerin yenilenmesini isteyebilmekten ibarettir ki bu halde parlamento kendisi de seçimlere gitmek zorundadır.

ADT’de halihazırdaki sistemde var olan “Cumhurbaşkanın tek başına yapacağı işlemlere karşı yargı yoluna başvurulamayacağı” hükmünün (m.125/2) kaldırılması (m.16) taslağın hukuk devletini güçlendirme potansiyeline sahip az sayıda hükümlerinden biri. Bu beklentinin gerçekçi olup olmadığı yargı organlarının hükmü nasıl yorumlayacaklarına bağlı olarak ilerleyen dönemlerde ortaya çıkacak.

Milli İrade & Bürokratik Vesayet

Her anayasa onu yapan ya da değiştiren siyasal iradenin o toplumun sorunlarına koyduğu teşhislerden ve arzu edilen iyi toplum anlayışından izler taşır. Köklü bir hükümet sistemi değişikliği öneren bu ADT de aynı biçimde analiz edilmeli. ADT ile getirilmeye çalışılan Cumhurbaşkanlığı sisteminin arka planında yatan siyasal anlayış, milli iradeyi hakim kılma adına seçimle gelenlerin siyasal sistem içindeki gücünü olabildiğince artırma üzerine kuruludur. Değişiklik teklifinin genel gerekçesinde 1961 ve 1982 Anayasalarının “millete, milli iradeye ve seçimle oluşan iktidara güvensizlik üzerine bina edildiği” belirtilmiştir. Böylece, “millet iradesine ve iktidara ortak olmak isteyen,” “vesayet güçleri,” ya da “vesayetçi zihniyete sahip elitler,” “seçimle oluşan iktidarı bölmek ve zayıflatmak düşüncesiyle hareket etmişlerdir.”

Türkiye demokrasisinin sorunlarını bürokratik vesayetçi zihniyete indirgemiş gibi görünen bu anlayış, geleneksel muhafazakar sağ siyaset geleneğinde özellikle popüler düzeyde etkili olan bir Türkiye okumasına dayanır.[17] Buna göre son iki yüzyıldır devlet gücünü uluslararası güçlerin de yardımıyla ele geçiren bürokratik elitler tarafından uygulanan, dini geleneksel değerlerin gelişmemizin önündeki asli engel olduğunu düşünen yanlış batılılaşma ya da laiklik politikaları sorunlarımızın ana kaynağıdır. Çoğunluğu oluşturan dini geleneksel değerlerine bağlı halk, kendi kültürüne yabancılaşmış, ondan nefret eden azınlıktaki elit tarafından dışlanmış ve devlet marifetiyle baskı altında tutulmuştur. 1950 ile birlikte söz hakkına yeniden kavuşan çoğunluk, darbelerle kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır. Darbe yapıl(a)madığında da, bürokratik oligarşi 1961 Anayasası ile elde ettiği, 1982 Anayasasıyla da da pekiştirdiği devlet içindeki konumu vasıtasıyla seçilmişler için kırmızı çizgiler yaratmış, parlamenter sistemin çeşitli zaaf ve eksikliklerini çok iyi kullanarak seçmen iradesinin devlet mekanizmasında etkili olmasını önlemeye çalışmış, bunda da çoğu zaman başarılı olmuştur.

Bürokratik elit ve onun felsefesi ne kadar zayıflatılırsa, Türkiye’nin kalkınması ve gelişmesi de o kadar kolay olur. Devlet ile milletin barışması ve bütünleşmesi kolaylaşır. 2002 yılından bu yana büyük mesafeler alınmıştır ancak bu yeterli değildir. ADT, bu hedef doğrultusunda atılmış en büyük adımlardan biridir.[18] Önerilen değişikliklerle birlikte bu büyük dönüşüm pekiştirilecek ve taçlandırılacaktır. Halk tarafından seçilen güçlü Cumhurbaşkanı ile bürokrasinin at oynatabilmesini kolaylaştıran zayıf hükümetlerin önü kapanmış olacaktır, karşılıklı fesih yetkisi ile tıkanmaların da önü kapatılacak, nihai hakem olan seçmenlere başvurulabilecektir.[19] Bu sistemde denge denetleme mekanizmalarının yetersiz olduğunu söylemek doğru değildir. Zaten, milletin temsilcilerinin yönettiği bir devlet yanlış yaparsa millet bunu sandıkta cezalandıracaktır.[20] Diğer denge ve kontrol mekanizmaları Türkiye koşullarında bürokratik elitlerin hükümeti zayıflatma çabalarına katkıda bulunmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı “….demek istiyorlar ki öyle bir sistem kuralım ki, Cumhurbaşkanı bir partiden meclis çoğunluğu başka bir partiden olsun. Bu hukuk mühendisliği ve halkın iradesini bastırmak değil midir?” derken bu görüşü ifade etmektedir.[21]

Bu düşüncenin arka planında devletin değil devleti yöneten insanların yanlış yapacağı, sorunun devlet mekanizmasında değil, devletin yanlış ellerde bulunmasında olduğuna dair ön kabullerin olduğu söylenebilir.[22] Seçimlerin çoğunluğu oluşturduğuna inanılan dindar muhafazakar çevreden gelen adayların zaferi ile sonuçlanacağına dair beklenti de, Cumhurbaşkanının yetkilerinin sınırlandırılması düşüncesini ikinci plana itmiş gibidir. İktidarın doğası gereği genişleme ve bozulma temayülünde olduğu ya da anayasaların amacının hak ve hürriyetleri devlete karşı korumak olduğu fikirlerine fazlaca prim verilmemektedir. Bu sistemle devlet doğru ellere geçeceği için denge denetleme mekanizmalarını öne çıkarma ihtiyacı da kalmamıştır.

Şüphesizdir ki, kendilerini devletin sahibi olarak gören askeri sivil bürokrasi ve onun toplumsal destekçilerinin modernleşme adına seçimle gelenlerin otoritesini kabul etmemekte direnmeleri Türk demokrasisinin en önemli problemi olmuştur. Seçimle gelenin nihai kararları alması ve yine seçimle gitmesi demokratik bir rejimin olmazsa olmazıdır. Ancak bu tek problem değildir. Seçimle gelenlerin, iktidarlarını belli usullere uygun olarak ölçülü ve sınırlı bir biçimde kullanmaları gerekir, şeffaflığı sağlamaya yönelik yatay hesap verme kanalları işlemeli, muhalif olanların temel hak ve hürriyetleri korunaklı olmalıdır. 2017 Türkiyesinde askeri sivil bürokrasinin siyasi ağırlığı bir ölçüde azalmıştır fakat şeffaflık ve insan haklarının sağlanması konusunda yapılması gerekenler olduğu da çok açıktır.

Ayrıca yukarıdaki Türkiye okuması her şeyden önce homojen, değişmez, idealize edilmiş bir “millet” varsayımı ile Türkiye toplumundaki etnik, dini, sınıfsal ve kültürel çeşitliliği ve farklılıkları görmezden gelmektedir. Keza son derece karmaşık ve tek bir değişken ile anlamlandırılamayacak tarihsel, siyasal ve ekonomik süreçleri, değişmez bir öze sahip kötü bürokrasi ile iyi, doğru ve güzelin kaynağı hakiki “millet”e tuzak kuran iç ve dış güçlerin varlığına indirgemek kabul edilemez.

Hülasa ADT’yi ortaya çıkaran siyasi irade, liberal demokratik sistemlerde siyasal iktidarın kabul etmek durumunda kaldığı, liberal demokrasiyi liberal demokrasi yapan evrensel kabul edilen sınırlamaları “bürokratik vesayetçilik” olarak anlamakta ve seçimler dışındaki denetim, denge ve kontrol mekanizmalarını en aza indirmeye çalışmaktadır. Şüphesizdir ki, demokrasilerde nihai kararları çoğunluğun temsilcileri alır, fakat çoğunluğun müdahale edemeyeceği alanlar ve azınlıkların temel hak ve hürriyetlerini koruyan sınırlamalar da söz konusudur. Çoğunluğun nereye kadar müdahale edebileceği, yani sınırlar konusundaki tartışmalar devam etse bile, kabul edilen evrensel standartlardan söz etmek yanlış olmaz. ADT, kabul edilmiş evrensel sınırları zorlayan bir “çoğunlukçu demokrasi”[23] tahayyülünü hayata geçirmeyi öngörmektedir.

ADT ihtiyaca cevap verebilir mi ?

Yapılmaya çalışılan değişiklik sadece hükümet sistemi ile ilgili. Yıllardır dile getirilen Türkiye’nin toplumsal çoğulculuğunu daha fazla yansıtacak, daha az merkeziyetçi, temel hak ve hürriyetleri daha fazla garanti altına alacak bir anayasa talebini karşılamaktan çok uzak. Örneğin anayasada etnik boyutu ile öne çıkan “Türklük” kavramlaştırması yerine etnik kimliklere referans vermemeye çalışan daha kapsayıcı daha liberal bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı vurgusu yok. Merkezin yerel yönetimler üzerindeki denetimini hafifletilmesine dair herhangi bir öneri bulabilmek de mümkün değil.[24] Keza Aleviler ve laik Cumhuriyetçilerin yıllardır dile getirdiği din kültürü derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması gibi anayasal taleplerin hiç değilse bir kısmını karşılamaya yönelik en ufak bir adım da söz konusu değil.

Doğrudur, Anayasalar tüm toplumsal kesimlere eşit temsil imkanı neticesinde ortaya çıkan idealize edilmiş toplum sözleşmeleri değillerdir. Siyasal gücü elinde tutanların damgasını taşırlar. Fakat bazen, anayasayı yapan ya da değiştiren çoğunluk, azınlıkta kalanların siyasal sisteme entegrasyonunu kolaylaştıracak ya da muhalefetlerini azaltabilecek hükümler koymanın kendilerinin uzun dönemli çıkarlarına daha iyi hizmet edeceğini düşünüp daha kapsayıcı bir metin hazırlama yoluna gidebilirler. Bu yapıldığında anayasanın diğer gruplar tarafından da benimsenmesi ya da hiç değilse daha az tepki çeken bir metin haline gelerek benimsenmesi ihtimali artacaktır. Olabildiğince geniş toplum kesimleri tarafından benimsenmiş başarılı anayasaların ardındaki basit ve fakat hayata geçirilmesi kolay olmayan formül budur. Kürtler ya da Alevilerin taleplerinin tamamının ya da çoğunun kabul edilmesini beklemek gerçekçi değilse de bu kesimlerin siyasal sisteme yönelik bağlılıklık ve sadakatlerini artırmaya yönelik adımlar atılmasının ne kadar önemli olduğu taslağı yapanlar tarafından göz ardı edilmiştir.

ADT ile önerilen sistemin önce hükümet istikrarsızlığına son vereceği daha sonra da demokratik istikrarı güçlendireceği beklentisi ne ölçüde gerçekçi?

Seçim Kanunu ile Siyasal Partiler Kanunu’nda bir değişiklik yapılmadığı takdirde ADT ile getirilmek istenen Cumhurbaşkanlığı sisteminde hükümet kuramama sorunu olmayacak. Her halükarda %50 ve üzerinde oy alacak olan ve çok muhtemeldir ki parti başkanı da olacak olan bir Cumhurbaşkanı hükümeti kuracak. Başkanlık sistemlerinin en büyük avantajı olan kimin iktidara gelmesi için oy verildiğinin net bir biçimde bilinmesi sağlanıyor.[25] Parti Başkanı olması vesilesiyle de TBMM’yi etkilemek ve hatta kontrol gücüne de sahip olacağı için yasa çıkarmak da kolay olacak. Bürokrasiye atamalar ve görevden almalar da, halihazırdaki sisteme göre çok daha kolaylaşmış olacak. Hükümeti düşürmenin tek yolu, TBMM’nin kendi seçimlerini de yenilemesi olduğu için bu yola sıklıkla başvurul(a)mayacağını söylemek de mümkün. İdare edebilen, hızlı kararlar alabilen ve aldığı kararları uygulatabilen, bürokrasiye söz geçirebilen bir hükümetin varlığı hem siyasal düzenin hem de demokratik rejimin temeli. Ayrıca Türkiye’de zayıf hükümetler söz konusu olduğunda bürokrasi içindeki hakim güç siyasi iradeye meydan okuyor, bunu yapmasa bile bürokrasiden iş çıkarmak mümkün olmuyor. Taslak bu açıdan son derece hayati bir konuya çözüm getirme potansiyeline sahip.

Öte yandan hükümet istikrarı her zaman demokratik rejimin istikrarı anlamına da gelmeyecektir.[26] Hükümet istikrarı daha çok iktidarda kalma süresini ifade eder. Etkili ve etkin olamayan bir hükümet de hiç bir sorunu çözmeden uzun süre iktidarda kalabilir.[27] Demokratik istikrara hizmet eden hükümetler hem etkili hem de meşruiyet temeli yüksek hükümetlerdir. Yürütmenin kalbi durumundaki Cumhurbaşkanlığındaki güç yoğunlaşmasının sakıncaları demokratik istikrarı zorlaştırır. İyi anayasaların temel özelliği idare edebilecek kadar güçlü bir yürütme organı ile bu organın yetkilerini kötüye kullanması ihtimaline karşı, bu gücün kontrolden çıkmasını önleyecek kadar denge ve denetleme mekanizmalarını aynı anda hayata geçirebilmeleridir. ADT ile getirilmeye çalışılan sistem bu açıdan sorunludur.

Bir kere kazananın çok şeyi kontrol etme imkanına sahip olduğu bir sistemde insanlar kazanmak ya da kaybetmemek için yasallığı tartışmalı yollara başvurabilirler. Seçim sonrasında da kaybedenlerin kendilerini güvende hissedecekleri ya da gelecek seçimlerde kazanma fırsatının olabileceğini düşünmeleri sistem dışı arayışlara yönelmemeleri açısından son derece önemli. Özellikle Türkiye gibi darbe geleneği olan ülkelerde. Yürütme organında güç yoğunlaşmasını öngören teklif bu riski en aza indirecek önerileri içermiyor. Esasen ADT’ni gündeme getiren siyasi irade, Türkiye’de seçmen çoğunluğunun muhafazakar sağ geleneksel adaylara oy vereceğini, CHP çizgisinin 30-40 barajını aşamayacağını varsaymış gibi görünüyor. Dolayısıyla Cumhurbaşkanının dindar geleneksel çevrelerden gelen biri olacağına dair bir beklenti söz konusu. Uzun dönemde bu hesabın tutacağını kimse garanti edemez. Partilerden ziyade Cumhurbaşkanlığına aday olan kişinin kimliğinin öne çıkacağı bir sürece girilecek. Bu, parti kimliğinin bir ölçüde ikinci plana düşmesi ile sonuçlanacaktır. Ayrıca ilk turda çoğunluğun sağlanmaması halinde ikinci tur partiler arasında değişik ittifaklara sahne olabilir. Tarih, belli bir andaki güç dengelerinin değişmeden devam edeceği varsayımıyla yapılan düzenlemelerin niyet edilenin tam tersi sonuçlar verebildiğinin örnekleri ile dolu. Bu nedenle iyi anayasalar, siyasi hasımların iktidara geldiklerinde bile vereceği zararı sınırlandırabilen “en tahammül edilebilir” anayasalar olmalıdır. ADT’yi gündeme getiren siyasi iradenin böyle bir ihtimali hiç düşünmediği görülüyor.

Anayasalar, seçimle gelseler bile yürütme organının hatalı davranışlarının bireylere ve ülkeye verebileceği zararın en aza indirilmesini amaçlarlar. Liberal anayasacılık serbest ve adil seçimlerle gelen kadroların yanlış yapmayacakları varsayımına dayalı değildir. Tam tersine yapılabilecek yanlışların verebileceği zararı en aza indirmeyi amaçlar. James Madison’un 1788’de söylediği gibi “Eğer insanlar melek olsalardı hükümete gerek duyulmazdı. Eğer melekler insanları yönetselerdi, hükümeti sınırlandırmayı amaçlayan kontrol mekanizmalarına da gerek kalmazdı.”[28] Liberal demokrasilerde sadece seçimler yoluyla gerçekleşebilecek “dikey hesap verirlik” mekanizmalarının varlığı, seçilenlerin keyfi iktidarlarının önlenmesi ve birey haklarının güvence altına alınması için yeterli olmaz. “Yatay hesapverirlik”[29] mekanizmalarının da güçlendirilmesi gerekir.

Cumhurbaşkanına, denetim ve denge mekanizmalarını ihmal ederek bu kadar güç vermek, gücün kötüye kullanılması ve yozlaşmaya kapı açmak anlamına geliyor. Hep iyi insanlar seçilecek beklentisiyle sistem inşa edilmemeli. Sıradan ya da vasat altı kimseler bu makamı işgal ettiklerinde çok büyük bir risk alınmış olacaktır. Denge ve denetleme mekanizmalarını zayıflatan taslak, Cumhurbaşkanlarının güçlerini kötüye kullanmaları halinde sadece gösterilebilecek toplumsal tepkinin yeterli olabileceğini varsaymış gibi görünüyor.[30] Türkiye’nin demokratik potansiyelini, Türk vatandaşlarının -son örneğini 15 Temmuz’da gördüğümüz- demokratik bilinç ve sağduyusunu küçümsememeli. “Bürokratik vesayet” odaklarına tepki gösteren Türk insanının, kendi seçtiklerinin güçlerini kötüye kullanma eğilimlerine karşı tepki göster(e)meyeceğini düşünmek doğru değildir. Fakat sadece buna da bel bağlamamak gerekir. En iyi hükümet sistemi, vatandaşların sokağa çıkmalarına gerek kalmadan kendi seçtikleri yöneticiler üzerinde baskı kurabildikleri bir sistemdir.

Cumhurbaşkanlığında güç yoğunlaşmasının, Türkiye siyasetinde köklü bir geçmişi olan yiğit, bilgili, güvenilir bir kişinin ülkeyi kurtaracağı beklentisine dayalı siyaset anlayışını besleme riski de çok yüksek. Siyasal sorunların bilgili ve dürüst insanlar başa geldiğinde çözülebileceğine dair inancın basitliği bir yana, tek adamlık ile demokrasinin gerektirdiği kurumları inşa etme ve kurumsallaşma arasında ters orantı var. Sistemin geleceğini bir kişiye bağlamak, aslında sistemin olmadığını itiraf etmek demek. Meselelerin çözümünü sıradışı bir kişiden beklemek elini taşın altına koymamayı meşrulaştırdığı gibi, tehlike anında sorumluluktan kaçmayı da kolaylaştırıyor. Böylece demokratik vatandaşlık kültürünün oluşumunu da zorlaştırıyor. Şüphesiz ki demokratik siyasette, özellikle de hızlı değişim dönemlerinde liderler son derece önemlidir. Fakat demokrasi kötü liderler iktidara geldiğinde de yaşayabilen bir rejimdir. Sürekli iyi liderlere ihtiyaç duymak, demokrasinin yeterince kurumsallaşamadığının önemli bir göstergesidir.

Ayrıca güçlü Cumhurbaşkanlığının halihazırda yaygınlığından şikayet edilen, plebisiter tınılı, otoriter popülist siyaset yapma tarzını besleme potansiyeli de yüksektir. Zira yetkili devlet başkanının halk tarafından doğrudan seçildiği sistemlerde başkanın kendisini halk/millet ile özdeşleştirip, muhalifleri halk/millet iradesine karşı çıkan ve halk tarafından reddedilmiş dar çıkarların temsilcileri olarak algılama (ve dolayısıyla da bu kesimlere tahammül etmeme) ihtimali yüksektir.[31]

Türkiye’nin bu aşamada ihtiyacı olan anayasa, seçimle gelenlerin hızlı kararlar alıp, bürokrasiyi kontrol altına alacak kadar güçlü olduğu fakat Türkiye’nin etnik, mezhepsel ve kültürel çoğulculuğunu da yansıtan, sosyolojik anlamda azınlıkta kalanların temel hak ve hürriyetlerinin korunma altında olduğunu hissettikleri, kendilerinin diyemeseler bile tahammül edilebilir buldukları bir siyasal düzeni sağlama potansiyeli olan bir anayasadır. ADT birinci amacı gerçekleştirme yönünde adımlar atmıştır. Fakat ikinci amaç konusunda olumlu hiçbir şey ihtiva etmediği gibi, eski elitin korku ve kaygılarını daha da artırma potansiyeline sahiptir. Demokratik rejimlerde, muhalifleri koruyan seçmen çoğunluğunun iyi niyeti değil, temel hakları garantiye alan hukuk devleti ilkesini hayata geçirebilecek kurumların varlığıdır. Maalesef ADT’de yargının yürütme organından bağımsızlığını artırabilecek bir hüküm getirilmemektedir. Daha da zayıflatılan TBMM’deki temsilin anlamı da azalmaktadır. Yerel yönetimlerin de ne kadar zayıf ve merkeze bağımlı olduğunu düşündüğümüzde, muhalif olanları rahatlatabilecek, ‘bizler de hiç değilse burada temsil ediliyoruz’ diyebilecekleri bir kurumsal yapılanma ihtiyacının devam ettiği görülmektedir.

Kaldı ki, halihazırdaki hibrid parlamenter sistem, içerdiği bütün risklere rağmen bürokrasinin kontrolü açısından hiç de verimsiz olmadığını son 14 yılın tecrübesiyle göstermiştir. Cumhurbaşkanlığında güç yoğunlaşması yerine, başta Devlet Memurları Kanunu olmak üzere kanunlarda yapılacak değişikliklerle seçilmiş yürütme organları daha da güçlendirilebilirdi.

Ve nihayet, ADT’nin olağanüstü hal koşullarında hazırlanıp TBMM’de kabul edilmesi ve referanduma sunulması da içerikten bağımsız olarak değişikliklerin olabildiğince geniş toplum kesimlerince “meşru” olarak algılanması ihtimalini zayıflatacaktır. Köklü anayasa değişikliklerinin hangi koşullarda, nasıl yapıldığı da önemlidir. Değişiklik paketine hayır diyenlerin, temel hak ve hürriyetlerinin kullanımının daraltıldığı olağanüstü hal atmosferinde, görüşlerini ifade edemedikleri iddiası hep dile getirilecektir.[32] ADT, 10 Aralık 2016 tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunulmuş 26 Ocak 2017 tarihinde de TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilmiştir. 46 günlük sürenin köklü bir değişikliğin tartışılması ve yeni önerilerin alınması için yeterli olduğunu söylemek çok zordur. Türkiye yeni bir anayasa yapmak için uzun süreden beri tartışmaktaydı, fakat ortada somut metinler üzerinde yapılan bir tartışma olduğu söylenemezdi. Somut metin ortaya çıktığında ise süre yetersiz kalmıştır. TBMM’ye sunulan değişiklik teklifi hiç değilse daha uzun bir süre tartışmaya açılmış olsaydı, ortaya daha nitelikli bir metin çıkabilirdi. İlk metin ile son metin arasında yedek milletvekilliğinin kaldırılması dışında hiçbir dişe dokunur değişikliğin yapılmamış olması, bu metnin dışlayıcılık niteliği yüksek bir MHP/AKP metni olduğu iddialarına güç kazandırmıştır.

Bekleyen Belirsizlik

ADT, referandum aşamasında da kabul edildiği takdirde ne gibi sonuçlar doğurabilir? Geleceğe ilişkin öngörüler her zaman risklidir. Her sistem değişikliği önceden öngörülemeyen olumlu ya da olumsuz yeni dinamikleri tetikleme potansiyeline sahiptir. Örneğin Cumhurbaşkanı seçilecek kişinin öne çıkması parti kimliklerini zayıflatıcı bir rol oynayabilir. Siyasi parti kimlikleriyle öne çıkmayan isimlerin Cumhurbaşkanlığına aday olduğunu göreceğiz. TBMM’deki arzu ettiği çoğunluğa sahip olmayan cumhurbaşkanı, destek sağlayabilmek için kendisine oy vermeyen diğer parti gruplarına yönelebilir.[33] Sistemin pragmatik ve geçici yeni ittifaklara yol açma ihtimali, seçilenlerin siyasi becerilerine bağlı olarak değişecektir, fakat bu ihtimal hiç de az değildir. O yüzden ADT ile Türkiye’nin uçuşa geçeceğini söyleyenlerle, bunun zaten çok sorunlu olan demokrasimizin sonu olacağını söyleyenler,[34] anayasalara gerçekte oynadıklarından daha fazla rol atfetmekte birleşmektedirler. Anayasalar demokrasi için elverişli koşullara sahip olmayan bir toplumda demokrasiyi mümkün kılabilecek sihirli araçlar değillerdir. Keza, demokrasiyi besleyen dinamiklerin güçlü olduğu ortamlarda kötü anayasaların olumsuz etkileri bertaraf edilebilir. Anayasa (ve yasaların) nasıl yorumlanacağı siyasal güç dengelerine göre değişecektir.

Tüm bu çekincelere rağmen, söylemek gerekir ki yeni sistemin öngördüğü Cumhurbaşkanlığındaki güç yoğunlaşmasının demokratik rejimin istikrarına katkıda bulunması ihtimali çok düşüktür.[35] Böyle bir durum, bir çok istisnai faktörün yan yana gelmesine, temel siyasal aktörlerin daha önceki davranış biçimlerini birden bire değiştirmelerine bağlı. Örneğin seçilmiş Cumhurbaşkanı anayasa ile verilmiş yetkilerinin bazılarını kullanmayabilir ya da kullandığında da yetkinin yerinde kullanıldığına dair geniş bir kitleyi ikna edebilir. Türkiye seçmeni Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy verdiği adayın partisine TBMM seçimlerinde oy vermezse, güç yoğunlaşmasının zararlarının bir kısmı hafifleyebilir. Ya da parti disiplini zayıflar ve TBMM üyeleri sınırlı denetim yetkilerini kullanırken Cumhurbaşkanının hangi partiden olduğunu göz önüne almadan karar verirler. Ya da yargı organları yasaları yorumlarken evrensel hukuk kurallarını daha fazla göz önüne alabilirler.

2017 Şubat ayından bakıldığında bu olasılıkların gerçekleşme ihtimali zayıf gibi görünüyor. Uzun soluklu, liberal demokrasiye katkıda bulunan anayasalar siyasal aktörlerin ölçülü, ılımlı ve sorumlu davranacakları varsayımı üzerinden hareket etmezler. Tam tersine, böyle hareket etmemelerinin normal, etmelerinin istisna olduğunu varsayarak bir yandan bu tarzda hareket etmenin maliyetini artıracak düzenlemeler getirirken, diğer yandan da kötü yöneticilerin verilebilecekleri zararları en aza indirmeye matuf mekanizmaları kurmaya çalışırlar. ADT’nin yap(a)madığı şey de budur.

Var olan güçlü çift başlı yürütmeye dayanan parlamenter sistemin sorunlarına işaret ederek, bu değişikliği meşrulaştırmaya çalışmak da ikna edici olmaktan uzaktır. Zira, var olan sistemin sorunlarını aşabilecek daha az riskli gibi görünen başka formüller gündeme getirilebilirdi. Cumhurbaşkanın seçimle gelmesi onun anayasal yetkilerinde bir değişiklik anlamına gelmemektedir. Siyasi partiler tarafından desteklenecek daha düşük profilli adaylar Cumhurbaşkanı seçilirlerse yürütme organı içindeki çift-başlılığın sakıncalarının en azından bir kısmı ortadan kalkabilir. Ayrıca, Cumhurbaşkanının yetkileri azaltılabileceği gibi, Başbakanlığın da korunduğu yarı-başkanlık sistemi de düşünülebilirdi.[36] Çözdüğünden daha fazla sorun yaratmaya meyyal bir ADT gibi görünüyor.

Eğer kabul edilirse ADT’nin getirdiği yeni sistemin muhtemel sakıncalarının bir kısmı Seçim Kanunu ya da Siyasal Partiler Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle azaltılabilir. Örneğin seçim barajının kaldırılması ya da düşürülmesi Cumhurbaşkanının kontrol edeceği siyasi partinin TBMM’de çoğunluğu sağlamasını güçleştirerek TBMM’nin denge ve denetleme fonksiyonunu yerine getirmesini fiilen kolaylaştırabilir. Dar ya da daraltılmış bölgeli seçim sistemi kabul edilirse, milletvekilleri pozisyonlarını parti liderlerinden ziyade kendi seçmenlerine borçlu olduklarını düşünebileceklerinden siyasi parti disiplini zayıflayabilir. Keza, milletvekili adaylarının belirlenmesi sürecinde hiç değilse belli sayıda aday için önseçim zorunlu hale getirilebilir. Bu da parti disiplinini zayıflatarak TBMM’nin denetleme fonksiyonunu yerine getirmesini kolaylaştırabilir. Bu ihtimallerin gerçekleşmesi halinde, Cumhurbaşkanı ile onun partisinin kontrolünde olmayan TBMM arasında bir denge kurulabilir ve sistemin muhtemel sakıncaları bir ölçüde giderilebilir. Tabii, bu durumda da güçlü TBMM Cumhurbaşkanı ile farklılaştığında sistemin kilitlenmesi ihtimali söz konusu olabilecektir. Seçime gidişin kolaylaştırılmış olması kilitlenmenin sakıncalarını azaltıyor olsa da birbirini takip eden seçimler silsilesi olasılığını gözden uzak tutmamak gerekir.

Hülasa, eğer kabul edilirse, yeni değişikliklerin halihazırda zaten çok sorunlu olan Türkiye demokrasisinin içinde bulunduğu durumdan çıkışına katkıda bulunma ihtimali çok düşüktür. Diğer taraftan değişikliğin kısıtlı demokrasinin de sonu olacağını söylemek de abartılıdır. Anayasalar ve genel olarak kurumsal yapılar demokratik oyunu oynayan aktörlerin davranışlarını belirlemezler. Bazı eylemleri teşvik edip bazı eylemlerinin maliyetini artırarak aktörlerin manevra alanlarını sınırladıkları için etkileri dolaylı ve ikincildir. Demokrasinin kaderini belirleyen asli unsurlar sosyal ve siyasal dinamiklerle varlıklarını demokratik rejime borçlu olan siyasi aktörlerin yaptıkları ve yap(a)madıklarıdır.

[1] Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum, “Bu anayasal değişiklikler, bir siyasi mühendislik faaliyeti değil. 15 Temmuz faşist Fetöcü darbe girişimi ve işgal hareketine karşı kurtuluş mücadelesi ve milli bir devrimle ortaya çıktı” “…bir de 15-16 Temmuz Milli Demokratik Halk Devriminin ortaya koyduğu bir ihtiyaçtır bu değişiklik” der. Mehmet Uçum, “Hayırcılara Sekiz güçlü Yanıt” Star, 28 Ocak 2017.

[2] Mehmet Uçum, “Hayırcılara Sekiz güçlü Yanıt” Star, 28 Ocak 2017.

[3] MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın 15 Temmuz’dan sonra “Türkiye ateş çemberine alınmışken devlet fiili durumla gidemezdi. Hukuki meşruiyeti tartışılan, Anayasa’ya uydu uymadı tartışmalarının yapıldığı bir yönetim yapısıyla karşımızdaki badireler de aşılamazdı” der. Yalçın’a göre Devlet Bahçeli pakete destek vererek “tarihi bir adım atmış, devleti hukuki yörüngeye çekmiş, milli uzlaşma ruhunu daha da canlandırarak Türkiye düşmanlarının heveslerini kursaklarında bırakmıştır.” Semih Yalçın, “Fetö Sonrası Kulvar” Hürriyet, 31 Ocak 2017.

[4] Yeni sistem “Başkanlık” olarak nitelendirilmiyor zira kamuoyunun bir kesiminde başkanlık sisteminin çağrışımları olumsuz. Türk tipi Cumhurbaşkanlığı ya da Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi gibi kavramlar tercih ediliyor. Özellikle de uzun süre başkanlık sistemine karşı olan MHP başkanlık sistemi nitelendirmesine karşı çıkıp “Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi”ni tercih ediyor. Bkz, Semih Yalçın, “Fetö Sonrası Kulvar,” Hürriyet, 31 Ocak 2017.

[5] Buna literatürde Cumhurbaşkanının “pro-aktif gücü” de deniliyor. Matthew Soberg Shugart and Scott Mainwaring, “Presidentialism and Democracy in Latin America: Retihnking the terms of the Debate,” Presidentialism and Democracy in Latin America, eds, Scott Mainwaring and Matthew Soberg Shugart, Presidentialism and Democracy in Latin America, Cambridge University Press, Cambridge, 1997, s, 41.

[6] Halihazırdaki sistemde, yürütme organının asli düzenleme yetkisine sahip olmamasının iki istisnası vardır. Olağanüstü Hal ve Sıkıyönetim Kanun Hükmünde Kararnameleri (m.91, m.121) ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği hakkında çıkarılacak Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (m. 107)

[7] Halihazırda Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, MGK’nın da tavsiyesini aldıktan sonra, olağanüstü hal ilan edebiliyor.

[8] TBMM’ne sunulan teklifte bir ay içerisinde görüşülür deniliyordu. Nihai metinde süre üç aya çıkarılmış.

[9] Arend Lijphart, Patterns of Democracy- Government Forms and Performance in Thirty-Six Countries, Yale University Press, New Haven and London, 1999, s. 123.

[10] Giovanni Sartori, Karşılaştırmalı Anayasa Mühendisliği, çev, Ergun Özbudun, Ankara, Yetkin, 1997, s.231.

[11] Matthew Soberg Shugart and Scott Mainwaring, “Presidentialism and Democracy in Latin America: Rethinking the Terms of the Debate,” Presidentialism and Democracy in Latin America, eds, Scott Mainwaring and Matthew Soberg Shugart, Presidentialism and Democracy in Latin America, Cambridge, Cambridge University Press, 1997, s. 41.

[12] 22 kişiden oluşan HSYK’nın 10 asil üyesi adli ve idari yargı hakim ve savcıları tarafından seçiliyordu. Ayrıntılar için bkz, Özbudun, ibid., 389-397.

[13] Tipik örneğinin Birleşik Krallık olduğu disiplinli partilere sahip parlamenter sistemlere, başbakanın gücüne referansla, “Başbakanlık Sistemi” de denilmiştir.

[14] Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, Gözden Geçirilmiş 15. Baskı, Ankara, Yetkin, s. 348.

[15] Arend Lijphart, Patterns of Democracy- Government Forms and Performance in Thirty-Six Countries, Yale University Press, New Haven and London, 1999, s. 117.

[16] Juan Linz, “Virtues of Parliamentarism,” Journal of Democracy, vol 1, no 4, Fall 1990, s. 84-91

[17] Bkz, Tanel Demirel, Adalet Partisi-İdeoloji ve Politika, 2. Baskı, İstanbul, İletişim, 2013, s. 219 vd.

[18] İbrahim Karagül, “Referandum, Türkiye Mucizesi ve ABD’nin Turuncu Devrimi” 23 Ocak 2017, Yeni Şafak, “Anayasa referandumu Türkiye’nin sistemik dönüşümün nihai noktasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tabiriyle ‘kritik eşiğin’ aşılmasıdır. … Bu mücadele dar bir iç politik mücadele değil, bir tarih mücadelesidir, coğrafya mücadelesidir ve ülkemize yönelik yıkıcı dalgayı göğüsleme mücadelesidir. Ülkeyi ve devleti yeni küresel güç haritasına göre takviye etme, 20 yy’ın bütün vesayet kalıntılarından kurtarma, dar bir çevre ya da zümreye hasredilen devlet iktidarını meşru alana çekme bir üst lige taşıma mücadelesidir.” Aynı yazar bir başka yazısında anayasa değişikliğinin “yeni siyasi tarihin başlangıcı,” “yüzyıl süren gerçek bağımsızlık savasının kazanıldığı an” olarak da nitelendirmektedir. İbrahim Karagül, “Savunmadan Taarruza: Yüzyıllık Bağımsızlık Mücadelesi ve Zafer” 20 Ocak 2017 Yeni Şafak.

[19] Başbakan Binali Yıldırım “Türkiye’de demokrasiyi yok etmek isteyen vesayet odaklarını da kafalarını eze eze geliyoruz. İnşallah bu yıl içinde en büyük döünüşüm, değişimi de milletimizin desteğiyle gerçekleştireceğiz. Anayasada yapılacak bu değişiklikle evelallah vesayet rejimi tarihin derinliklerinde kaybolup gidecek” demiştir. “Vesayet Kaybolacak” Hürriyet, 6 Ocak 2017,

[20] “Yüzde 50 + 1’i alan Cumhurbaşkanı çoğulcu bir yapının desteğini alarak oraya geldiği için hiçbir zaman çoğunluğun azınlık üzerinde egemenliğini sağlayacak bir pratik üretemez. Çünkü böyle yaparsa o çoğulcu yapı dağılır, onu karşısına almış olur.” Mehmet Uçum, “Hayırcılara Sekiz güçlü Yanıt” Star, 28.01.2017.

[21] Mehmet Uçum, ibid. (vurgular benim).

[22] Bkz, Demirel, ibid. s.258 vd.

[23] Ben burada çoğunlukçu demokrasi derken, Guillermo O’Donnell’in “delegasyoncu demokrasi” kavramlaştırmasına daha yakın bir kavramlaştırmayı kast ediyorum. Latin Amerika’nın düşük kaliteli demokrasilerinden esinlenen bu kavramlaştırmada seçim demokratik meşruluğun tek kriteri olarak görülür. Denge ve denetim mekanizmaları gereksiz ayakbağları olarak algılanır. Delegasyoncu demokrasilerin devletin müdahale edemeyeceği olabildiğince geniş bir bireysel özgürlük alanının varlığını vurgulayan “liberal” boyut ve değerler ile Cumhuriyetçiliğin temel ilkesi olan kamusal çıkarlara öncelik verme anlamında erdem boyutu ikinci plana itilir. Bu da, halk çoğunluğun iradesini temsil eden gücün egemen olması adına yapılır. Guillermo O’Donnell, “Delegative Democracy,” Journal of Democracy, 5, 1, Ocak 1994, s. 55-69.

[24] Esasen MHP’nin Cumhurbaşkanlığı sistemine destek vermesinin sebebi, kendileri destek vermezlerse, Kürtlerin desteğini alabilmek için AKP’nin Kürt siyasi hareketince dile getirilen taleplere yanıt verme yoluna gidebileceği endişesi.

[25] Juan Linz, “Presidential or Parliamentary Democracy: Does It Make A Difference,” Der. Juan J. Linz ve Arturo Valenzuela, The Failure of Presidential Democracy, Baltimore, The Johns Hopkins University Press, 1994, s. 10.

[26] Lijphart, Patterns of Democracy, s. 129-130.

[27] Giovanni Sartori, “Neither Presidentialism nor Parliamentarism,” Der. Juan J. Linz ve Arturo Valenzuela, The Failure of Presidential Democracy, Baltimore, The Johns Hopkins University Press, 1994, s.111

[28] Alexander Hamilton, The Federalist, London, J.M. Dent & Sons, 1971, s. 264.

[29] Guillerme O’Donnell “yatay hesapverirliği” devlet içinde devletin diğer kurumlarının yaptıkları ve yapmadıklarını denetlemeye yetkili ve fiilen de bunu yapmaya istekli ve yapabilen kurumların varlığı temelinde açıklarken, Philippe Schmitter sivil toplumun da yatay hesapverirliğin sağlanmasında etkili olması gerektiğinin altını çizer. Tartışma için bkz, Ergun Özbudun, Anayasalcılık ve Demokrasi, İstanbul, Bilgi Üniversitesi Yayınları, s. 79 vd.

[30] Mehmet Uçum, “Kötüye kullanım halinde siyasi dinamikler, toplumsal tepkiler, o günün kamuoyu, demokratik reaksiyonlar devreye girecektir” der. “…..sistem otoriterleşme eğilimi gösteren siyasetçiyi anında tasfiye eder” Uçum, ibid.

[31] Linz, “Presidential or Parliamentary Democracy,” s.25.

[32] Türkiye 15 Temmuz öncesinde de en iyi ihtimalle düşük kaliteli bir demokrasi idi. Bkz, Ergun Özbudun, Anayasalcılık ve Demokrasi, ss. 110-128. Olağanüstü hal ilanını meşrulaştıracak bir darbe teşebbüsünün olduğu gerçeğini ihmal edemeyiz. Lakin, olağanüstü hal ile birlikte durumun daha da kötüye gittiği konusunda pek az tartışma vardır.

[33] Örneğin yeni sistemin parti liderlerini Cumhurbaşkanlığı için aday olmaya zorlaması muhtemeldir. Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybeden liderlerin partilerinin başında kalması ihtimali en azından parlamenter sistem ile kıyaslandığında daha düşük olabilecektir.

[34] Kemal Gözler, “Elveda Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa-10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişiklik Teklifi Hakkında Bir Eleştiri,” Ankara Barosu Dergisi, 2016, 4, s.25-36; Rıza Türmen, “Teklif Edilen Yeni Anayasa Demokrasinin Ölümü Olacak ?” Birgün, 15 Ocak 2017.

[35] Hele hele bu değişimin askeri sivil bürokrasinin siyasetteki ağırlığına bir daha geri gelmemek üzere tamamen son vereceği iddiasının bir temeli yoktur. Hükümet sistemleri önemli olmakla birlikte, son derece karmaşık ekonomik, kültürel, siyasi ve uluslararası dinamiklerin neticesi olan darbeleri önlemeye tek başlarına yeterli olmazlar.

[36] Bu doğrultudaki öneriler için bkz, Serap Yazıcı, Başkanlık ve Yarı-Başkanlık Sistemleri- Türkiye İçin Bir Değerlendirme, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2002, s. 168 vd.

Liberal Düşünce Dergisi, Şubat 2017

Anayasa Değişiklik Teklifine Kısa Bir Bakış

Liberal Düşünce Dergisi, Yıl: 22, Sayı: 85, Kış 2017, ss. 121-135
Prof. Dr. Atilla Yayla | İstanbul Medipol Üniversitesi

[box type=”shadow” align=”aligncenter” class=”” width=””]Öz

Anayasa Komisyonu’nda görüşülerek 21 maddeden 18 maddeye indirilen anayasa değişikliği teklifi esas itibariyle hükümet sistemi değişikliğini amaçlıyor. Bu anlamlı ve gerekli bir arayış, çünkü Türkiye uzunca bir süre sapkın bir parlamenter sistem sahipti ve Ağustos 2014’ten bu yana hiçbir hükümet sistemine sahip değil. Ancak, yargıyla ve yargı üst kuruluyla ilgili bazı müspet değişiklik önerilerine rağmen bu teklifin kuvvetler ayrılığını güçlendirmesi söz konusu değil. Bu bakımdan önceki duruma göre değişen bir şey yok. Meclis’ten geçse ve referandumda halk onayı alınsa bile bu teklif ülkenin anayasa ve hükümet sistemi problemini çözmeyecek ve ilgili tartışmalar, arayışlar devam edecek.

Anahtar Kelimeler: Anayasa, hükümet sistemi, başkanlık sistemi, parlamenter sistem, bürokratik vesayet, kuvvetler ayrılığı, yürütmenin istikrarı

A Short Overview on the Amendment of Constitution

Abstract

Amendment of the constitution that was discussed in Constituti¬onal Commission of the Parliamentary where the amendment was diminished to 18 articles from 21 aims to change governmental system fundamentally. Since Turkey has had an obsessive parliamentary system for a long time the amendment seems a significant and a necessary quest. Besides, Turkey hasn’t had any gover-nmental system since August 2014. Although the amendment includes some positive refor¬mations on judiciary and supreme council of justice, it doesn’t strengthen checks and balances system. There will be no change in comparison with previous situation. Even the amendment will be passed by the parliament and will be approved by the society via referendum, it will not able to solve constitutional and governmental problems of the country and eventually relevant arguments and the quest will go on.

Key Words: Constitution, governmental system, presidential system, parliamentary system, bureaucratic tutelage, separation of powers, stability of executive power[/box]

Giriş

Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) desteğiyle Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) tarafından hazırlanarak TBMM’ye sunulan ve esas itibarıyla hükümet sistemi üzerinde odaklanan 21 maddelik anayasa değişikliği, Komisyon’dan bazı değişiklik ve geri çekmelerle 18 madde olarak geçti. Şimdi Meclis’te görüşülecek ve oylanacak. Bu teklifin temel özellikleri neler? Anayasa Komisyonu’ndan gelen tasarı önemli bir değişikliğe uğratılmadan Meclis’ten geçerek referanduma sunulursa ve halk tarafından da onaylanırsa, ülkemize nasıl bir hükümet sistemi kazandıracak? Teklifte yer alan yargıyla, seçme yaşıyla vs. ilgili değişiklikler ne anlama geliyor? Bu kısa yazıda bu hususlara açıklık getirmeye çalışacağız.

  1. Anayasa Tartışmalarının Mahiyeti ve Adabı

AK Parti tarafından hazırlanan ve uzun tartışmalardan sonra TBMM gündemine gelen anayasa değişikliği teklifi çoğu doğrudan doğruya hükümet sistemiyle ilgili 21 madde ihtiva ediyordu. Anayasa Komisyonu’nda yedek milletvekilliğiyle ve Başkan’a kamu idaresinde tanınan yetkilerle ilgili maddenin çekilmesiyle 18 maddeye düşürüldü. Teklif önümüzdeki günlerde Meclis’te ele alınacak ve şüphe yok ki özellikle AK Parti ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) arasında şiddetli tartışmalara konu olacak. Görüşmeler tamamlandıktan sonra oylanacak. Teklifin Meclis’te 367 oy alarak referandumsuz geçmesi ihtimâli yok denecek kadar az. Bununla birlikte 367’dan fazla oy alsa dahi referanduma götürülmesi daha uygun olur. İktidar partisinin umduğu ve arzu ettiği gibi teklif MHP’nin desteğiyle 330 veya daha fazla oyla ilk safhayı aşarsa referanduma götürülecek, 330’un altında kalırsa rafa kaldırılacak. Bu durumda birkaç ay boyunca Türkiye siyasetinin ana konusu bu teklif olacak. Daha şimdiden hem siyasîler arasında hem de toplum katmanlarında tartışmalar, değerlendirmeler başladı. Tartışmaların devam etmesini daha sağlıklı noktalara ulaşmak açısından gerekli ve yararlı olduğu aşikâr.

Teklifin muhtevasına girmeden önce hem mahiyetiyle hem de tartışma ve değerlendirme usulleriyle ilgili birkaç noktanın altını çizilmesinde fayda var. En başta söylenmesi gereken yeni bir anayasa hazırlanmadığı ve bu yüzden tartışmaların yeni anayasa kavramı üzerinden yapılmasının yanlış olduğu. Özellikle CHP konuyu topluma böyle sunmaya çalışıyor ve muhalefet stratejisini de bunun üzerine kuruyor. CHP’nin rejim değişikliğine giden yol açılıyor iddiası ayrıca tartışılabilir, ancak, şu anda söz konusu olan bir yeni anayasa değil, kısmî bir değişiklik. CHP’nin yeni anayasanın olabildiğince geniş bir mutabakatla yapılmasının gerektiği tespiti ve talebi çok doğru, haklı. Fakat bir kere daha belirtmek gerekirse, gündemde olan yeni bir anayasa yapılması değil, mevcut anayasada kısmî bir değişiklik yapılması. CHP’nin hem yeni anayasa hem de bu tür bir anayasa değişikliği yapılamayacağı tezi temelsiz ve yanlış. Meclis elbette anayasa yapma yetkisine de anayasayı değiştirme yetkisine de sahip. Nitekim daha önce de, 1982 Anayasası’nda, bazılarına CHP’nin de katıldığı, reel ve nominal anlamda değişiklikler yapıldı. Bunun öncekilerden teknik olarak çok farkı yok. TBMM elbette anayasada usulüne uygun olarak değişiklik yapabilir. Bu Meclis’in takdiri ve yetkisi dâhilinde. Kuşkusuz, bu tür kısmî değişikliklerin de olabilecek en geniş mutabakatla yapılması arzuya şayan. Neyse ki değişikliğin mimarı yalnıza AK Parti değil. MHP de destek verdi ve böylece bir partiyi aşan bir mutabakat ortaya çıktı. Keşke bir üçüncü parti daha sürece dâhil olsaydı. Ama gerek CHP gerekse HDP sürecin dışında kalmayı tercih etti.

İkinci olarak, değişiklik teklifi olduğu gibi kabul edilse bile Türkiye’nin yeni ve hem yapılış biçimi hem de muhtevası itibarıyla daha demokratik bir anayasa ihtiyacı ortadan kalkmayacak. Berat Özipek’in daha önce dikkat çektiği gibi Türkiye’nin özellikle eşit vatandaşlık ve resmî ideoloji meselelerini çözen bir anayasaya şiddetle ihtiyaç var. Ayrıca, devletin küçük ama meşru var oluş alanlarında güçlü olduğuna işaret eden, devleti sivil toplum alanlarındaki işgallerden toplum lehine geri çeken ve kamu idaresinde mahallî sorumluluk ve yetkileri artırmakta olan bir adem-i merkeziyetçiliğe yönelen bir anayasa lâzım. Dolayısıyla, bu paketin akıbeti ne olursa olsun anayasa meselelerini tartışmaya devam edeceğiz.

Üçüncü nokta tartışmaların usulüne uygun olarak yapılması. Türkiye ne yazık ki aşırılıkların kolay filizlendiği bir ülke durumuna geldi. Birçok kimsenin psikolojisi sağlıksız. Bazı kişiler ve kesimler ağzını açtığında görüşten ziyade sempati veya öfke dile getiriyor. Bir başka deyişle duygular fikirlerin yerini aldı. Bunda asıl sebep de siyasî lider olarak Tayyip Erdoğan’ın daha çok hislere dayanan tavırlara maruz bırakılması. Nitekim hükümet sistemi değişikliği de neredeyse tamamen Erdoğan üzerinden tartışılıyor, ona referansla savunuluyor veya reddediliyor. Bunun çok sağlıklı bir tutum ve durum olduğu herhâlde söylenemez. Liderler elbette önemli. Onların karakter özelliklerinin ve hedeflerinin sistem üzerinde hiçbir tesirde bulunmamasını beklemek gerçekçi olmaz. Gelgelelim, yapılması geren, şahıslar üzerinden değil sistem üzerinden tartışmak, fikir alışverişinde bulunmak. Şahıslar fani sistemler kalıcı olduğundan sistemi kişiler üzerine değil ilkeler, kurumlar ve kurallar üzerine inşa etmek lâzım.

Dördüncü nokta bir taraftan ideal olanı ararken diğer taraftan gerçekçi davranmak. Elbette mükemmel olanını değilse de en az zararlı olan sistemi bulmaya çalışmalıyız. Ancak, anayasa ve siyasal sistem meseleleri bir otomobilin motoru gibi sırf teknik meseleler olarak görülemez. Ne kadar dikkat ederseniz edin zaman içinde önceden tahmin edemediğiniz yeni problemler ortaya çıkabilir. Yetkili şahısların karakteri de sistemin işleyişi üzerinde etkili olur. İyi bir sistem yanlış kimselerin elinde berbat, kötü bir sitem iyi insanların elinde harika sonuçlar verebilir. Bu yüzden beklentileri abartılı şekilde yükseltmeden ama önceki durumdan daha iyiye gitme çabasından da vazgeçmeden yola devam etmek gerekir.

Son olarak, bu işler sadece spekülasyon meselesi değildir; belli ölçüde uzmanlık gerektirir. Uzmanlık dediysem öyle “atla deve” değil, amatörce dahi yeterli uzmanlık bilgisi elde edilebilir. Bunun için kararlı olmak ve biraz zahmete girmeyi göze almak kâfi. Fakat özellikle sosyal medyada bunu yapmaya hiç niyeti olmadan at koşturan ve elinde yalın kılıç varmışçasına sağa sola saldırarak aklınca kelle almaya çalışan tipleri görmek mümkün. Neredeyse sıfır uzmanlık bilgisine ve pür öfkeli spekülasyona dayanan bu tür yaklaşımlar tartışmaya, dolayısıyla daha iyi olanı bulmaya katkı sağlayamaz.

  1. Türkiye’nin Hükümet Sistemi Var Mı(ydı)?

Anayasa değişikliği teklifini daha sağlam bir zeminde değerlendirebilmek için önce mevcut durumun ne olduğuna bakmak gerekir. Bu ister istemez bizi biraz tarihe biraz da genel siyasal değerlendirmelere gitmeye, girmeye zorlar. İlgiyi artırmak için değil ama gerçeğe saygı için, Türkiye’de aslında olağan anlamında bir parlamenter sistem bulunmadığını, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden itibaren de hiçbir hükümet sisteminin ortada olmadığını söyleyebiliriz. Bu tespitlerin, eğer doğruysalar, önemli sonuçları olur. İlkinden hareketle, Türkiye’de parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişin söz konusu olmadığını, ikincisinden hareketle Türkiye’nin aslında bir hükümet sistemi değişikliğine gitmekten ziyade bir hükümet sistemi kurmaya çalıştığını ifade edebiliriz.

Muhalefet -hem CHP hem de MHP- Türkiye’de bir parlamenter sistem olduğunu ve kendilerinin de, ısrar dereceleri farklı olmakla beraber, parlamenter sistemi başkanlık sistemine tercih ettiğini söylüyor. Ancak, gerek Anayasanın lafzı gerekse sistemin yakın zamanlara kadarki rengi ülkemizde bir parlamenter sistem olduğu hakkında şüpheye düşmemize yol açıyor. Klasik parlamenter sistemde devlet başkanı sembolik bir mevki işgal eder. Yetkileri ya hiç yoktur ya da sembolik ve seremoniktir. Parlamenter sistemlerin anası olan Birleşik Krallığa veya acı tecrübelerden sonra tesis edilen Alman parlamenter sistemine bakarsak karşımıza çıkacak tablo budur. Her iki ülkede de ‘first man’ seçimle gelen başbakandır. Devlet başkanları –kraliçe ve cumhurbaşkanı- millî birliği temsil eder ama siyasal iktidardan neredeyse bütünüyle mahrumdur.

Buna karşılık Türkiye’deki durum çok farklı(ydı). 1961 Anayasası bir bürokratik vesayet sistemi tesis etti. Bu sistemin göbeğinde ‘sert kuvvet’ olarak ordu bürokrasisi yer almaktaydı. Onun uzantısı, ‘yumuşak kuvvet’ denebilecek odaklar ise medya, üniversite ve yargıydı. Buralarda kümelenen bürokratik ve bürokrasiye ayarlı gruplar, bazen, abartısız, bir yerli kolonyalist ruhu içinde, devlet iktidarının asıl önemli kısmını ellerinde tutuyor, geri kalan iktidar alanını lütfen seçimle gelen ekiplere ve hükümetlere terk ediyordu. Bu çerçevede savunma, dış politika, ideolojik endoktrinasyonu özellikle içeren eğitim vb. hükümetlerin fazla nüfuz edemediği, etmesine izin verilmeyen alanlardı. Böyle bir sistemin dizayn edilmesinin sebebi bürokratik güç odaklarının ortalama insanların -yani sıradan halkın- siyasî tercihlerinin doğru olacağına -yani kendi tercihleriyle çakışacağına- inanmamasıydı. Tehlikeli görülen bu duruma karşı tedbir olarak vesayet odakları seçilmiş iktidarı bürokratik iktidarlarıyla kuşatma ve sınırlama yoluna gittiler. 1982 Anayasası bu sistemi yeniledi ve takviye etti.

Seçilmiş politikacılar bürokratik vesayet sistemine daima itiraz etti. Adalet Partisi ile başlayan (aslında Demokrat Parti’de de tezahür eden) itiraz ve mücadele çizgisi Anavatan Partisi ile sürdü. Bayrağı daha sonra AK Parti devraldı. Bu itirazlar bazen güvenli ortamlarda mırıldanıp şikâyetçi olmaktan ibaret kalıyor bazen de mevzuatla oynamaya ve bürokratik kayıt dışı siyasetle bilek güreşine girmeye kadar uzanıyordu. Bu yüzden Türkiye’deki hükümet sistemi hiçbir zaman klasik anlamda parlamenter sistem olmadı. Tam bir ad verilemeyecek amorf bir yapı olarak kaldı. 1950’lerde başlayan sosyolojik gelişme ve değişme zirve noktasına AK Parti yıllarında ulaştı. Ne olduğu belli olmayan ama demokratik siyaseti sınırlayan bu hükümet sistemine seçilmiş hükümetlerden gelen tepki çoğu zaman siyasette Anayasa değişikliği yapma ve başkanlık sistemine geçme söylemi ve talebi şeklinde boy gösterdi.

2007 yılında iktidar partisinin TBMM’de kendi adayını cumhurbaşkanı seçtirmesinin hukuk ve demokrasi dışı bir yolla engellenmesi bürokratik vesayet odaklarının inşa ettikleri sistemin adeta ölüm fermanını bizzat imzalaması anlamına geldi. Şüphesiz, vesayet odakları ve temsilcileri o zaman ne yaptıklarının tam farkında değildiler. Kısa vadeli ‘tehlikeye’ odaklanmışlardı. Davranışların ve icraatların kısa vadeli olanlar yanında uzun vadeli ve niyetlenenler yanında niyetlenmemiş sonuçlarının da olabileceğini bilmiyorlardı.  Biraz güç sarhoşluğu biraz da panik içinde hareket ediyorlardı.

2007 yılındaki anayasa değişikliğiyle yeni cumhurbaşkanı seçim sisteminin devreye sokulması işlerin tersine dönmesine yol açtı. Halk devreye girince bürokratik vesayet sisteminin sınırlarını korumak mümkün olamazdı. Nitekim olmadı da. Halk tarafından ilk cumhurbaşkanı Ağustos 2014’te seçildi. Seçilen zaten toplumda güçlü karşılığı olan bir liderdi. Bu saatten sonra seçimle gelen cumhurbaşkanının temsilî olmakla kalması, suya sabuna dokunmaması düşünülemezdi. Öyle de oldu. Erdoğan cumhurbaşkanlığına geçince cumhurbaşkanını kayıtlayan kurallara kâğıt üzerinde uydu, uymaya çalıştı ama fiiliyatta olan başka bir şeydi. Erdoğan partisi üzerindeki ağırlığını korudu. Bunu yapmasa halktan ruhsat almış olmasının önemi kalmaz ve muhtemelen tam bir kuşatma içine düşmüş olurdu. Böylece Türkiye tüm hükümet sistemlerinden özellikler taşıyan ama hiçbirine tam olarak uymayan bir hükümet sistemi daha doğrusu sistemsizliği içinde yürümeye başladı.

Bu durum büyük siyasî problemler yaratmaya gebe. Problemin ilk işaretleri Erdoğan ile Davutoğlu arasındaki ilişkilerde görüldü. Bugün problem yok gibi görünüyorsa da bu sistemin özelliklerinden değil kişilerin özelliklerinden kaynaklanıyor. İki lider arasındaki geçmişe uzanan samimî ilişkilere ve hukuka ilâveten karakter özellikleri ve dengeleri probleme alan bırakmıyor. Ancak, gelecekte çok ağır, hayatî öneme sahip problemler doğabilir. Cumhurbaşkanı ile Başbakan ayrı partilerden olursa sistem kilitlenebilir. Yürütme içi yarılma ve çatışmalar Türkiye’yi krizden krize sürükleyebilir.

Bu yüzden Türkiye tespit ve teşhis edilebilir bir hükümet sistemi kurmak zorunda. AK Parti’nin ne yapmak istediği belli, ancak, gücü tek başına süreci başlatmaya değilse de sürüklemeye yetmiyor. Neyse ki kritik zamanlarda doğru konum almaya ve meşruiyete bağlı kalmaya önem veren Devlet Bahçeli bu sefer de kilidi açan isim oldu ve Türkiye içinde bulunduğumuz bir hükümet sistemi oluşturma sürecine girdi. Özenle belirtmek gerekir ki adı sanı bilinen ve özellikleri belli herhangi bir hükümet sistemine sahip olmak daima hiçbir hükümet sistemine sahip olmamaktan daha iyidir.

  1. Parlamenter Sistem Cennet Mi?

Türkiye hükümet sistemi tartışmalarını parlamenter sistem ve başkanlık sistemi üzerinden yürütüyor.   Yarı başkanlık pek gündeme gelmiyor. Parlamenter sistemi savunanlar da var başkanlık sistemini savunanlar da. Hepimizin malûmu olan, her iki sistemin de demokrasiye uyduğu ve dolayısıyla her ikisinin de demokratik ve meşru olduğu. O zaman, bunlardan birini savunanların diğerini savunanları demokrat olmamakla, bazen, aşırı durumlarda olduğu gibi, hain olmakla, demokrasiye ve memlekete ihanet etmekle suçlaması hem anlamsız hem de haksız. Hükümet sistemi tartışmalarının, yani sistemleri savunma ve eleştirilerin, karalama, dışlama amaçlı ve spekülasyona dayalı olarak değil ortak iyiye ulaşma amaçlı ve hem bilgiye hem sağduyuya dayalı olarak yapılması bize faydalı olur.

Parlamenter sistemi savunanların belli başlı argümanlarını aşağıdaki şekilde sıralamak mümkün:

  1. Türkiye uzun sayılacak bir parlamenter sistem tecrübesine sahip. Bu birikimi bir yana atıp yeni bir sisteme yönelmesi mantıklı değil.
  2. Parlamenter sistem partiler arasında uzlaşmayı ve gücü paylaşmayı teşvik eder. Bu yüzden daha demokratiktir.
  3. Parlamenter sistemden vazgeçersek kuvvetler ayrılığından iyice uzaklaşmış oluruz.
  4. Başkanlık sistemi tek adam diktatörlüğü doğurur.

Türkiye’nin dünyanın ilk anayasalarından olan 1876 Anayasası’ndan itibaren aksayarak da olsa yürüyen bir parlamenter sistem tecrübesine sahip olduğu bir ölçüde doğru. Ne kadar fark edilmekte bilmem ama bu olgunun itirafı aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun tam bir diktatörlük olduğu ve Cumhuriyet ile demokrasiye geçildiği iddialarının da altını oyuyor. Bu ayrı bir tartışma konusu. Bu tecrübe elbette bir birikime yol açmış olmalı. Ancak, bu birikimin sonucu esas itibarıyla demokratik siyasal kültürün ve davranışın güçlenmesi olacağına göre parlamenter sistemden vazgeçmek söz konusu birikimi tamamen kaybetmek anlamına gelmez. Bu birikim hükümet sistemi değişikliğiyle hemen ortadan kalkmaz. Kurulacak olursa başkanlık sisteminde de demokrasimize katkıda bulunmaya devam eder.

Parlamenter sistem uzlaşmayı teşvik edebilir ama bu garanti değildir. Meselâ, siyasetin aşırı parçalı olduğu İtalya’da sonu gelmez koalisyon süreçleri uzlaşma kültürünü yeterince teşvik ettiğini söylemek pek mümkün değil. Ayrıca bu ilişki tersinden de okunabilir. Belki de parlamenter sistem, daha doğru deyişle koalisyon hükümetleri pratiği, demokratik müzakere ve uzlaşma kültürünün zaten gelişmiş olduğu yerlerde hayat bulabilir. Diğer taraftan, partiler arası siyasal güç paylaşımının faydaları yanında zararları da var. Koalisyon hükümetleri istikrarsız oluyor. Siyasî başarıları tüm hükümet ortakları sahiplenirken başarısızlıklar bütün iktidar partilerince ortada bırakılıyor. Koalisyon hükümetlerinin çalışması çeşitli mahfiller tarafından daha kolay engellenebiliyor.

Parlamenter sistemi başkanlık sistemi karşısında kuvvetler ayrılığına dayanarak savunmak teoriye de tecrübeye de aykırı. Parlamenter sistem tam bir kuvvetler ayrılığının bulunmadığı, teknik tabirle yumuşak kuvvetler ayrılığının bulunduğu bir sistem olarak bilinir. Parlamenter sitemde başbakan, normal şartlarda, başkanlık sitemindeki başkandan daha kuvvetlidir. Bunu sebebi hükümetin Meclis çoğunluğuna dayanmak zorunda olması yüzünden iktidarın hem yürütmeyi hem de parlamentoyu, yani kanun yapma gücünü, elinde tutmasıdır.

Başkanlık sistemi her halükârda diktatörlüğe yol açmaz. Kötü, yani kuvvetler ayrılığına gereken önem verilmeden dizayn edilirse ve insan hakları kuvvetli anayasal güvencelere bağlanmazsa böyle kötü sonuçlar verebilir.  Diğer taraftan, muhalefet, yani CHP, bunu söyleyerek kendi genel söylemiyle de bir anlamda çelişkiye düşüyor. Erdoğan’ın başkan seçilirse diktatör olacağını söylemek sıklıkla dile getirilen zaten diktatör olduğu iddialarıyla bağdaşmamakta. Muhalefetin bu konuda, yani Erdoğan’ın bir diktatör mü olduğu yoksa hükümet sistemi değişirse diktatör mü olacağı hakkında artık bir karar vermesi ve tutarlı bir söylem takip etmesi gerekir. 1960’larda, 1970’lerde Latin Amerika’da başkanlık sisteminin birçok defa diktatörlükle sonuçlandığı da doğru olmakla beraber, demokrasinin gelişmesi sayesinde orada da durum değişti, bu kıtada başkanlık sisteminin doğal sonucu artık diktatörlük olmuyor.

Diğer taraftan, parlamenter sistemin bazı dezavantajlarından da söz edilebilir. En başta geleni yürütmenin istikrarsız oluşudur. Bu hususla ilgili olarak İtalya örneğine yeniden müracaat edebiliriz. İtalyanlar seçimlerde % 40 oy alacak partinin koltukların daha da çoğunu elde ederek iktidara gelmesini, bu olmazsa en büyük iki parti arasında bir ikinci tur yapılmasını ve böylece ülkenin mutlaka bir tek parti hükümetine kavuşmasını sağlayacak seçim sistemi düzenlemeleri yapma yoluna gitmek zorunda kaldılar. Benzer bir sorun Türkiye’de de var. Ülkemizde 1950’den günümüze değin 70’e yakın hükümet kuruldu. Hükümetlerin ortalama ömrü 8 ay, ki bu da AK Parti’nin on yılı aşan tek başına iktidar döneminin yükselttiği ortalama. Bu açık bir siyasal istikrarsızlık demek. Türkiye açısından hükümetlerin kısa ömürlü ve çok partili olması istikrarsızlığa, hükümetlerin başarısızlığına, sorumluluk ve başarıların paylaşılamamasına ilâveten bir sorun daha yaratıyor: Bürokratik vesayet sistemine payanda olma. Nitekim bürokratik vesayet odakları eskiden beridir güçlü tek parti hükümetlerini değil çok parçalı koalisyon hükümetlerini sevdi. Bunun sebebi bu durumda, tecrübeyle bildiğimiz üzere, hükümetleri daha kolay atıl bırakabilecek, kontrol edebilecek olmaları. Siyasî tarihimiz bürokratik iktidar odaklarının Adalet Partisi, ANAP ve AK Parti nezdinde özellikle güçlü ve istikrarlı hükümetlerden rahatsız olduğunu çok net şekilde gösteriyor. Görüldüğü üzere parlamenter sistemin her sistem gibi artıları da var eksileri de.

  1. Başkanlık Sistemi Cennet Mi?

Başkanlık sistemi demokrasilerdeki hükümet sistemlerinden biri. Anavatanı ABD. Mevcut veya muhayyel meziyetleri yanında süper bir gücün sistemi olmasının da başkanlık sisteminin bazı yerlerde kurulmak istenmesine sebep olduğu söylenebilir. Zengin ve güçlü olana imrenilir, böyleleri taklit edilir. Kim bilir, belki de ABD hükümet sistemini taklit etmenin ABD gibi güçlü bir ülke olma yolunu açacağına inananlar olmuştur, olacaktır.

Türkiye’de başkanlık sistemi talepleri sadece AK Parti’nin son iktidar yıllarında ortaya çıkmadı. Daha önceleri de zaman zaman dile getirildi. Ama hiçbir zaman sözle dile getirilmenin ötesine geçemedi. Bu sefer durum hayli farklı. Türkiye ilk defa, değişiklik teklifinin müelliflerinin sözleriyle, başkanlık sistemine bu kadar yaklaştı. Önümüzdeki birkaç ay içinde durum netleşecek. Ya başkanlık sistemi adı verilen, ayrıntılarını ele alacağımız, öyle olup olmadığı tartışılabilecek bir sisteme geçilecek ya da Türkiye sistemsizlik içinde yol almaya çalışmaya devam edecek.

Başkanlık sistemini savunanların başlıca gerekçeleri ise şu şekilde sıralanabilir:

  1. Başkanlık sistemi bizim tarihimize ve kültürümüze uygundur.
  2. Başkanlık sistemi yürütmeye istikrar getirir, güç kazandırır.
  3. Başkanlık sistemi gerçek kuvvetler ayrılığına geçişi sağlar. Dolayısıyla hem yürütmeyi hem de parlamentoyu güçlendirir.
  4. Başkanlık sistemi Türkiye’nin her yönden önünü açar, ülkenin ekonomi başta olmak üzere hemen her bakımdan adeta uçuşa geçişini sağlar.

Başkanlık sisteminin, yani yürütme yetkilerinin tek kişide toplanmasının, sadece kendi tarihimizde değil her ülkenin tarihinde izleri bulunabilir. Ancak, tarihimizde, yukarıda da işaret edildiği üzere, parlamenter sistemin de izleri var. Bu izleri en azından 1876’ya kadar sürmek mümkün. Dolayısıyla, sadece tarihteki izlere dayanarak başkanlık sistemini savunmak çok güçlü bir tez ortaya koymak anlamına gelmiyor. Ayrıca tarih yol gösterebilir ama bu yol her zaman ve her durumda doğru olmayabilir.

Başkanlık sisteminin yürütmeye istikrar getirebileceği doğru. Sistemin doğası gereği yürütme parlamentonun içinden çıkmıyor, halk tarafından seçiliyor ve normal şartlarda görev süresini tamamlıyor. Yürütme uzun ömürlü oluyor ve yetkilerini kullanma yolunda aşamayacağı engellerle karşılaşmıyor. Bunun siyasal istikrar, yani yürütmenin istikrarlı olması yanında bürokratik vesayetle mücadeleye de katkı sağlayabileceği aşikâr. İstikrarlı ve güçlü bir yürütme kendi alanına diğer kuvvetlerden veya bizde olduğu gibi bürokratik vesayet odaklarından gelecek haksız ve hukuksuz -bazen tecavüze dönüşebilecek-  müdahalelere karşı da daha dikkatli ve dayanaklı olacaktır. Bunun Türkiye açısından olumlu bir durum teşkil ettiği elbette söylenebilir. Sanıyorum ki Türkiye’de seçim kazanma başarısını yakalamış hemen hemen tüm liderlerin başkanlık sistemi talep etmiş olmasının altında yatan faktör de bu. Ancak, meselenin başka bir yönü de var. Gerek Kemalist gerekse FETÖ’cü bürokratik vesayet problemiyle mücadele kuvvetlerin kesin olarak ayrıldığı bir sistemde şimdi yapıldığı ölçüde etkili ve başarılı şekilde yürütülemezdi. Çünkü vesayet odakları çok korunaklı noktalara yığınak yapmaktaydı. AK Parti hükümetleri bürokratik vesayet engellerini hep parlamentoyu çalıştırıp yeni kanunlar çıkartarak aşabildi, etkisizleştirebildi. Kesin kuvvetler ayrılığına dayanan bir sistemde bu mümkün olamazdı ve bu yüzden bürokratik vesayetle mücadele en azından çok daha zorlaşırdı.

Başkanlık sistemi sert kuvvetler ayrılığına dayanır. Bu sistemde yasama ve yürütme parlamenter sistemde olduğu gibi iç içe geçmez, önemli ölçüde çakışmaz. Yasama ve yürütme ayrı ayrı varlık gösterir. Birbirlerinin alanını işgal edemez. Bu yüzden, hükümet sistemi arayışında gözetilen hedef sert kuvvetler ayrılığıysa başkanlık sistemi doğru adrestir. Ancak, sistemin adının başkanlık sistemi olması bunu otomatikman sağlamaz. Sistemin kuvvetler ayrılığına uygun biçimde, dikkatle ve özenle dizayn edilmesi gerekir. Bu yapılamazsa sistem zararlı sonuçlar verecek bir güç temerküzüne yol açabilir.

Kuvvetler ayrılığını iyi tesis etmiş bir başkanlık sisteminin parlamentoyu güçlendirdiği de doğru. Nitekim Amerikan Kongresi ülkesinin siyasal sistemi içinde dünyanın en güçlü parlamentosu. Ancak, parlamentonun güçlü olmasının seçim sistemiyle de alâkası var. Güçlü toplumsal tabanı olan kimselerin Meclis’e girebilmesini sağlayan bir seçim sistemi milletvekillerini ve dolayısıyla parlamentoyu güçlendirir. Bu da genellikle dar bölgeli, tek adaylı ve tercihen basit değil iki turlu seçim sistemiyle olur. Buna karşılık parlamenter sistemde de parlamento tarihsel ve yapısal sebeplerle güçlü olması mümkündür. İngiltere parlamentosu güçlü parlamentoların en iyi örneğidir.

Başkanlık sisteminin bir ülkeyi her bakımdan hızla ilerlemeye muktedir kılacağı peşinen iddia edilemez. Başkanlık sistemini denediği halde problemler içinde kıvranan, ekonomik bakımdan gelişemeyen, insanî gelişme indekslerinde diplerde yer alan ülkeler oldu. Ekonomi açısından bakarsak, iktisadî kalkınmanın hükümet sisteminden ziyade ekonomik özgürlüklerle ve dolayısıyla tercih edilen ekonomik sistemle alâkalı olduğu açık. Bunu teori d tecrübe de kanıtlıyor. Ekonomik bakımdan serbest piyasa ekonomisine daha yakın bir parlamenter sistem daha uzak bir başkanlık sisteminden daha başarılı olacaktır. Bu yüzden, başkanlık sistemini ekonomik mucizelerin anahtarı gibi sunmak ve savunmak gerçeklerle bağdaşmaz. Üstelik beklentileri abartılı şekilde yükselteceği için ağır hayal kırıklıklarına zemin hazırlayabilir. Kısaca, başkanlık sisteminin de hem artıları var hem eksileri.

  1. Hangi Sisteme Doğru: Anayasa Değişikliği Teklifinin Artıları ve Eksileri

Türkiye’nin belirsiz bir hükümet sistemi daha doğrusu hükümet sistemsizliği içinde yürüdüğüne ve bunun büyük sorunlar yaratma potansiyeline sahip olduğuna yukarıda işaret edilmeye çalışıldı. TBMM’ye sunulan anayasa değişikliği paketi bu ihtiyaca cevap veriyor mu? Sınırları ve özellikleri belli bir hükümet sistemi getiriyor mu? Değişiklik teklifinin anayasal yönetim geleneği, demokrasi teorisi, Türkiye’nin içinde bulunduğu durum ve karşı karşıya olduğu sorunlar açısından artıları ve eksileri neler?

En önemli mesele olan kuvvetler ayrılığı açısından bakarsak teklifle önceki duruma nispetle fazla değişen bir şey olduğunu söylemek zor. Yani, teklif edilen değişiklik gerçekleşirse Türkiye eskiden olduğundan daha güçlü bir kuvvetler ayrılığına sahip olacak diyemeyiz. Bunun sebebi halk tarafından seçilen cumhurbaşkanının aynı zamanda partisinin liderliğini ve onun üzerinden Meclis üzerindeki kontrolünü sürdürebilecek olması. Bu durumda değişen bir şey olmayacak. Başbakan yerine onun yerini alan cumhurbaşkanı parlamentoyu, yani yasa yapma sürecini kontrol edecek, tabiî ki partisi Meclis’te çoğunluğu sağlayabilecek olursa. İkinci ihtimâl ise Meclis’te çoğunluğu cumhurbaşkanının partisi dışındaki partilerin elde etmesi. Bu durumda kuvvetler ayrılığı daha fazla gerçekleşme imkânı bulabilir. Ancak, o zaman da başka bir sorun ortaya çıkabilir, sistem kilitlenebilir. Teklif bu tür potansiyel kilitlenme durumlarına karşı emniyet sübapları ve çözüm mekanizmaları öngörmemiş.

Söz kuvvetler ayrılığından açılmışken genel olarak bürokratik vesayetle özel olarak FETÖ vesayet teşebbüsüyle mücadele açısından da vaziyete bakmak gerekir. Türkiye’deki bürokratik tahakküm zihniyeti ve 657 sayılı kanuna dayanan memurluk sistemi yüzünden bürokrasi bir demokraside olması gerekenden çok daha korunaklı ve sorumsuz. Kayıt dışı güç odaklarının siyasî iktidarlara karşı bürokrasiye yatırım yapmalarının ana sebebi bu. Bu durum değişmedikçe bürokratik vesayete karşı mücadelede yasamanın katkısına ihtiyaç var. Bundan dolayı Türkiye’de seçilmiş hükümetlerin yasama üzerinde ağırlığı olmasından kolay kolay vazgeçilemez. Başka bir deyişle en azından görünür gelecekte Türkiye sert değil yumuşak kuvvetler ayrılığına mahkûm görünüyor.

Yasamanın yürütmeden bağımsız ve güçlü olmasının önündeki bir diğer engel seçim sistemi ve siyasal kültürün kurumları değil kişileri merkeze koyucu özellikleri. Dar bölge tek adaylı seçim sistemine geçilmediği sürece parti kurmaylarının, liderlerinin kimlerin milletvekili olacağı üzerindeki belirleyici tesiri ortadan kaldırılamaz. Bu yüzden de milletvekilleri güçlü ve gerekirse parti çizgisine ters düşecek tavırlar almaya cesaret edemez. Parti disiplini muhafaza edilir ve milletvekilleri şimdiye kadar olduğu gibi daha ziyade liderliğin taleplerini tasdik mercii olarak görev yapar.

Kuvvetler ayrılığını genellikle yasama yürütme ilişkileri üzerinden değerlendirir, yargının zaten bağımsız olacağını, olması gerektiğini veri kabul ederiz. Ancak, burada da problemler var. Yargı bürokrasisi bir kooptasyon sistemiyle kendi kendini yeniden üretir ve dış denetimden kaçıp göstermelik iç denetimle yetinirse ne tür problemler çıkabileceğini anlamak için Türkiye’nin tecrübelerine bakmamız yeterli. Çok yakın zamanlara kadar ülkemizde yargı bürokrasisi bürokratik vesayet sisteminin en önemli sacayağıydı. Kemalist vesayet geriletilirken yerinin FETÖ vesayeti tarafından alındığını yıllar sonra ve acı tecrübelerle öğrendik. Yargı da demokratik sistemin bir parçası ve demokratik meşruiyete sahip olması gerekiyor. Aksi takdirde yargının “millet adına karar alıyoruz”, “millet adına adâlet dağıtıyoruz” iddiası havada kalır. Türkiye bu bakımdan çok kötü günler geçirdi. Demokratik meşruiyete sahip organlar olarak yasama ve yürütmenin yargı üzerinde neredeyse hiç söz sahibi olamadığı ama yargının bürokratik güç odaklarıyla iç içe işlediği, emir komuta zinciri içinde, hatta dışardan talimat alarak hareket ettiği ve yasamayı, özellikle de yürütmeyi kuşattığı günlerden geçtik.

Şimdi biliyoruz ki yargıya toplumun eli dokunmalı. Bu, ceza yargılamalarında sıradan vatandaşlardan oluşacak jürilerle, bazı yargısal makamların halk tarafından seçimle belirlenmesi suretiyle ve yüksek yargıya seçilmiş cumhurbaşkanı ve parlamento tarafından atamaların yapılmasıyla gerçekleştirilebilir. Teklifin bu bakımdan olumlu adımlar içerdiği ve bürokratik kooptasyon sistemine kapıları kapattığı söylenebilir. Ancak, bunun siyasal partizanlıkla ikame edilmemesi gerekir. Bir parti iktidar çoğunluğuna sahip olsa ve bir cumhurbaşkanı tek veya iki turlu bir seçimde %50’den fazla oyla seçilse bile tüm toplumsal çoğulluğu kapsayamaz ve kuşatamaz. Bu yüzden toplumsal çoğulluğun yargıda yansımasını talep etmemiz gerekir. Teklif HSYK üyelerinin yarısının cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi ve Meclis’e de HSYK üyesi seçme yetkisi verilmesi sanırım yine bürokratik vesayetle mücadele açısından gerekli görülmüş. Bu anlaşılır bir durum. Ancak cumhurbaşkanının partisi aracılığıyla Meclis’i de kontrol etmesi HSYK’da hep arzu ettiğimiz çoğulluğa engel olabilir. Seçilmiş organlar böyle bir yola girerse bunu engelleyecek etkili bir mekanizma yok. Daha ziyade liderlerin sağduyusuna ve anlayışına güvenmek durumundayız. Teklifte yargının bağımsızlığa ilaveten tarafsızlığının da vurgulanmasının çok yerinde olduğu kanaatindeyim. Bu satırların yazarı daha kimse bundan bahsetmezken konuyu ilk gündeme getiren bir iki kişiden biriydi. Bunlar yani tarafsızlık ve bağımsızlık birbirinin ayrılmaz parçasıdır. Biri olmadan diğeri olmaz. Daha önceden bağımsızlıkla kastedilen yargının “yanlış adamların” elinde olması mukadder görünen yürütmeden bağımsız olmasıydı. Yargıdan beklenen bürokratik vesayet odaklarının kontrolünde olan devlet otoritesine tâbi olmasıydı. Yani yargı tarafsız değil bürokratik devlet taraftarı olmalıydı. Bunun ne tür ağır problemlere yol açtığını çok iyi biliyoruz.

Cumhurbaşkanının cezaî sorumluluğunun genişletilmesi ve netleştirilmesinin yerinde olduğu kanaatindeyim. Yetkisi olanın sorumluluğunun da olması gerekir. Cumhurbaşkanlığı süresinin iki dönemle sınırlandırılması da yerinde. Cumhurbaşkanlığı seçimi ile milletvekili seçimlerinin aynı anda yapılmasının çok büyük problem olacağını sanmıyorum. Duruma göre cumhurbaşkanı adayları bundan kazançlı da çıkabilir zararlı da. Yüz bin imza ile cumhurbaşkanlığına aday gösterilebilmesi demokrasinin tabana yayılması açısından yararlı. Ancak, Türkiye gibi aşırı politize bir ülkede bu cumhurbaşkanlığı seçiminde bir aday enflasyonu ile karşılaşmamıza ve seçmenler olarak sandık başında çarşaf gibi pusulalarla boğuşmak zorunda kalmamıza sebep olabilir. Bu problem ikinci turda aşılır. Yargıdaki çift başlılığın askerî yargının kaldırılması yoluyla çözülmesi de yerinde. Askerî yargı ancak savaş zamanlarında ve sınırlı yetkilerle devrede olabilmeli.

Seçilme yaşının 18’e düşürülmesi daha ziyade sembolik bir anlam taşıyor. Teklif geçse bile Meclis’te 18 yaşında milletvekili ya hiç olmayacak ya da bir iki genç göstermelik olarak milletvekili yapılacaktır. Seçilme yaşını düşürmek demokratikleşme anlamına gelse de bence seçilme yaşı daha yukarlarda, hatta 25’ten de yukarda olmalı. Siyaset bir meslek değil bir tür kamu hizmeti olarak görülmeli. Bir mesleği olmayan, dimağı henüz olgunlaşmamış, hayat tecrübesi yok denecek kadar az ve bilgisi çok sınırlı kimselerden müteşekkil bir Meclis’ten ne bekleyebiliriz? Ne dediğimi daha iyi anlamak için Meclis’in çoğunluğu 18-20 yaş civarı insanlardan oluştuğunu düşünün, böyle bir Meclis ister misiniz?

Teklifte sıkıyönetimin kaldırılması yerinde olmuş. Sıkıyönetim asker bürokratların çok sevdiği ve her halükârda bürokratik vesayeti takviye için kullanılan bir araçtı. Bununla beraber, olağanüstü hâlin sivillerin, daha doğrusu seçimle gelen cumhurbaşkanlarının elinde istismar edilmesinin ve amaç dışı kullanılmasının önlenmesi için de tedbirler düşünülmesi gerekir.

Teklifte zayıf bir nokta Cumhurbaşkanı kararnamelerinin nasıl denetleneceği konusundaki belirsizlik ve çelişkiler. Bu denetlemeyi bakanlar kurulunun denetlenmesi şeklinde anlamak yanlış zira ortada bir bakanlar kurulu değil yürütmeyi tek başına temsil eden ve üstlenen başkan olacak. Hukukçu akademisyen Muharrem Kılıç bu konuda şöyle diyor: “Önerilen sistemde halkın güvenine dayanan Cumhurbaşkanı Kararnameleri artık bir yetki kanununa gerek kalmaksızın bazı kısıtlayıcı hükümlere bağlı biçimde çıkarılabilecektir. Ancak Kanun ile Cumhurbaşkanı Kararnameleri arasında söz konusu kısıtlayıcı hükümler açısından ortaya çıkabilecek hukukî ihtilaflar konusunda mahkemeler açısından bir yorum sorunu doğabileceği kaydedilmelidir. Ayrıca Cumhurbaşkanı Kararnamelerinden yargısal denetime açık olanlar bakımından yargı merciinin belirlenmesi daha isabetli olacaktır. Yasamanın alanı (Kanun) genişledikçe kararnamelerin alanı daralacağından ötürü, Cumhurbaşkanı Kararnamelerinin normlar piramidindeki yerine dair bir belirsizliğin doğacağı ifade edilebilir. Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğunun, göreviyle ilgili suçlarla sınırlandırılması daha isabetli olurdu. Diğer adi suçlarla ilgili olarak ayrı bir düzenleme yapma yoluna gidilebilir. Soruşturma süreci için öngörülen çoğunluk oranları isabetli görülmektedir. Aksi hâlde denge ve denetleme sistemi açısından yasamanın soruşturma yetkisi, Cumhurbaşkanına yönelik bir siyasî sorumluluk denetimi aracına dönüşme ihtimalini doğurur.” [1] Bu tespitlere büyük ölçüde katılıyorum.

Kanaatimce anayasa değişikliği teklifiyle gittiğimiz yer bir başkanlık sisteminden ziyade yetkileri genişletilmiş, kuvvetlendirilmiş bir başbakanlık sistemi. Bu yüzden adına cumhurbaşkanlığı sistemi denmesi daha doğru olabilir. Önerilen hükümet sisteminde kuvvetler ayrılığı keskinleşmiyor, gevşek hâlini koruyor. Mevcut seçim sistemi muhafaza edildiği için milletvekilleri ve dolayısıyla parlamento da güçlenmiyor, hatta bir ölçüde zayıflıyor. Ancak, bakanların ağırlıklı olarak parlamento dışından atanması durumunda parti içi hoşnutsuzlukların artması ihtimali kuvvetleniyor. Bu seçilmiş cumhurbaşkanlarının partileri üzerindeki kontrolünü zorlaştırabilir, gücünü fiilen sınırlayabilir.  Bir ilginç durum da şu: Bir aday cumhurbaşkanlığı seçimini kazanıyor ama partisi Meclis’te çoğunluğu sağlayamıyor olursa ve cumhurbaşkanı kendi partisinin Meclis grubundan çok sayıda bakan atamaları yaparsa partiler dengesi bakımından bir bakıma azınlık partisi iktidar veya iktidara ortak oluyor. Oyların azınlığını alan bir partiden insanlar başkanın yetkilerini onun adına kullanıyor. Bu da demokrasi teorisi açısından problemler yaratabilecek bir senaryo.

Sonuç

Türkiye’nin yürütmeye istikrar getirecek, bürokratik vesayetin her türlüsüyle mücadeleyi kolaylaştıracak, milletvekillerini ve parlamentoyu güçlendirecek, insan haklarını daha iyi koruyacak bir hükümet sistemi kurmasının zaruri olduğuna inanıyorum. Bu teklifin, bazı müspet noktalar ihtiva etmekle beraber bu ihtiyaca tam olarak cevap verebileceğine emin değilim. Bu yüzden, teklif Meclis’ten 330 civarında oy alarak geçse ve referandumda halk tarafından kabul edilse bile ülkede hem anayasayla hem de hükümet sistemiyle ilgili tartışmaların süreceğini ve Türkiye’nin yine öncekilere benzer problemlerle karşı karşıya kalmaya devam edeceğini sanıyorum. Kısaca, bu değişiklik ne hükümet sistemi tartışmalarını ortadan kaldıracak ne de Türkiye’nin yeni bir anayasa ihtiyacını.

[1] http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-muharrem-kilic/594598.aspx

Liberal Düşünce Dergisi, Şubat 2017

Kapitalizmin İslami kökleri

Geçmişi değerlendirirken çoğu kez ekonomik faaliyetlerin önemini ıskalar ve geçmişi hamasi söylemlerle anlama-anlamlandırma çabası içine gireriz. Güçlü sezgilere sahip olanlarımız bile anlatılardaki gariplikleri sezse de çoğu kez genel havanın dışına çıkmaktan korkar. Entelektüel dünyamızda da pek çok önemli ismin gördüğü, bildiği pek çok gerçeği yarım ağızla, suya sabuna dokunmadan kıyıdan köşeden geçmesi bu yüzdendir.

Geçmişin parlak asırlarına baktığımızda ise devlet adamları ve zengin eşraf konaklarının birer kültür-sanat ve bilim muhiti olarak işlev gördüğü görülür. Bu muhitler bazen o denli renklidir ki farklı millet, din ve mezhepten insanları bir araya getirmiş, özgürce tartışmalarına ve eserler ortaya koymalarına zemin hazırlamıştır.

***

Peki, bu zenginlik nasıl oldu da kayboldu? Can alıcı bir soru.

Zaman zaman uzun ve derin mevzularda fikir alış-verişinde bulunmaktan mutluluk duyduğum değerli dostum Doç. Dr. Hasan Yücel Başdemir Hocamızla yaptığımız derin sohbetlerde ara ara İslam’ın ve Hz. Muhammed’in eşsiz başarısı ve bu başarının uzun asırlar boyunca devamının sebeplerini irdelemeye çalışırdık.

Ulaştığımız sonuç: Bugün öğretilenin aksine Cahiliye dönemi Mekke’si ve Arap Yarımadasında büyük ve eşsiz bir bilgi birikimi vardı ve bu birikim, kaynağını ticaret ve çölün eşsiz şartlarından alıyordu. Bölgenin, daha ziyade ticaretin gereklerinden doğmuş kendine özgü bir hukuk düzeni vardı ve bugün demokrasiden anladığımız pek çok altyapı o gün –istişare gibi- kendiliğinden oluşmuştu. Hz. Muhammed bu havayı solumuş, ciddi bir ticari geçmişe sahipti ve kervanlarda yöneticilik yapıyordu. Bu tecrübeler insan ilişkileri ve ekonominin nasıl işlediği ile ilgili Resulullah’ın zihninde çok net ve sağlam fikirler oluşturmuştu. Adalet, eşitlik, özgürlük, piyasa, zenginlik, refah ve uzlaşma gibi kavramların ruhunu çok iyi anladığı için de peygamberlik kendisine tevdi edildikten sonra burada elde ettiği pek çok bilgi ve beceriyi risaletine aktarmıştı.

Bildiğim kadarı ile konuyu bu açıdan ele alan eser sayısı çok az ve bu konudaki eksikliği 2011 yılından beri İslam ekonomisi üzerine makaleler yazan İngiltereli bir bankacı olan Benedikt Koehler’in, Liberte Yayınlarından İsmail Kurun çevirisi ile yayınlanan “İslam’ın Erken Döneminde Kapitalizmin Doğuşu” adlı eseri kısmen doldurmuş durumda.

***

Koehler, büyük bir vukufla hem İslam öncesi Arapların sanıldığının aksine büyük bir ticaret potansiyeline ve kültürüne sahip olduklarını gösteriyor hem de Hz. Muhammed’in en azından üç kuşaktır ticarette başarılı elit bir ailenin temsilcisi olduğuna dikkat çekiyor. Ve şahsi bilgi birikimi, tecrübeleri ve kavrayışının ileride İslam dininin şekillenmesinde nasıl rol oynadığını izah ederken daha ileri giderek kapitalizmin doğuşunun sanıldığının aksine İtalyan şehirlerinde değil 6. ve 7. yüzyılların Arabistan şehirlerinde ortaya çıktığı tezini işliyor.

Koehler, kitabın ilerleyen bölümlerinde öylesine güçlü deliller ortaya koyuyor ki dünyanın küresel ölçekteki ilk büyük serbest pazarlarını ilk İslam imparatorluklarının kurduğunu açıkça görebiliyorsunuz.

Koehler, Müslümanların dünya ticaretine kazandırdığı pek çok yeniliği de izah etmekte ve yine bu benzerliğe direkt değinmese de Adam Smith’in 1776’da ortaya attığı “görünmez el” ilkesini, kendisinden yükselen fiyatları durdurması için müdahale etmesini isteyenlere Hz. Muhammed’in “düşük ve yüksek fiyatlar Allah’tandır ve biz onun hükmünün ötesine geçmeye izinli değiliz” diyerek yüzyıllar öncesinden açıkladığını gösteriyor. “İslam’ın Erken Döneminde Kapitalizmin Doğuşu” içinde pek çok sürprizler barındırıyor ve İslam’ın yükselişi ve –amacı bu olmasa da- çöküşünü kavramak ve hangi zeminde gerçekleştiğini anlamak için bizlere çok önemli veriler sunuyor. Bu yönüyle de her satırı ile okumaktan hoşnut olacağınız bir eser.

Karar Gazetesi, 08.03.2017

Alevilik dersi niye yok?

Bugünlerde okullarda hummalı bir çalışma var, öğrenciler ve veliler bugünden gelecek yıl okunacak seçmeli dersler için seçim yapıyor. Gerçi bu derslerin önemli bir kısmı zorunlu seçmeli ders durumunda ama yine de ortada bir seçim var. Geçen yıl özellikle muhafazakar çevreler büyük bir reklam kampanyası eşliğinde velileri çocuklarının hangi dersleri seçmeleri gerektiği hususunda yönlendirmeye çalışmıştı, bu sene yok. Belki de alınması istenen derslerin bir kısmının okul idareleri tarafından zaten zorunlu seçmeli ders sınıfına sokulmuş olmasının bunda etkisi var.

Seçmeli derslerin varlığının demokratik bir hak olarak diğer pek çok hak gibi ortada durması güzel ancak bu hakkın-hakların nasıl kullanıldığı da bir o kadar önemli! Maalesef demokratik hak ve özgürlük taleplerimiz çoğu kez gerçek bir istekten ziyade konjonktüre göre oluştuğu için bir süreklilik ve fikri takibe sahip değil. Üzücü bir şekilde pek çok haklı talep hem siyasete hem de kişisel olarak kullanışlılığa göre gündeme geliyor ya da gündemden düşüyor. Anlık gelişmeler ışığında her şeyi ötelemek gibi kötü bir huyumuz var.

Bugün referandum, yarın seçim, öbür gün kriz, daha sonraki gün canımız sıkkın vs… Sonra birisi çıkıp işi şipşak çözünce şaşırıyoruz. Bu kadar kolay mıydı diye!

***

Lafı fazla dolandırmadan sadede gelelim!

Aleviler ve Alevi örgütleri yıllardır Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin zorunlu olmasına -haklı olarak- karşılar ve bu derslerin zorunluluktan çıkarılıp seçmeli hale getirilmesi ya da zorunlu olacaksa da içeriğinin dinler tarihine dönüştürülmesi ve Sünnilik propagandası yapılmamasını istiyor. Seçmeli derslerle birlikte Sünnilik dersi birken şimdi üç-beş oldu diye şikâyet ediliyor.

Buradaki asıl sorun bu tür derslerin sayısının artmasından daha çok bu karşı çıkışa rağmen bu kesimlerin farklı ders isteklerinde çekingen ya da duyarsız kalmaları.

Yıllardır verilen bir mücadele ve AİHM’de kazanılan davalar var ama nedense sistemin bıraktığı açık kapıların zorlanması hiç düşünülmüyor. Binlerce üyesi olan Alevi ve Bektaşi örgütleri “Biz çocuklarımız için Alevilik ya da Bektaşilik dersi istiyoruz!” diye neden harekete geçmez?

Listede yok! Olmasa ne olacak ki? Bu istek demokratik bir talep ise isteyerek kayıt altına geçirmek gerekmez mi? Okullar bu talepleri MEB’e bildirsin, biz de hep birlikte MEB’in nasıl bir tavır alacağını görelim. MEB’in ve Müsteşarımız Yusuf Tekin’in böyle bir talebe hayır diyeceğini sanmıyorum ama bunu denemeden bilmek mümkün değil.

***

MEB’in kendi başına seçmeli ders listesine Alevilik, Bektaşilik, Mevlevilik vb. dersleri eklemesi mümkün mü? Mümkün ama biz biliyoruz ki bu ülkede işler Nasrettin Hoca fıkrası gibi yürür; “El, elin eşeğini türkü çığırarak arar.”

Aynı şey Kürtçe için de geçerli. Tamam, ana dilde eğitim için yolumuz uzun ama neden seçmeli Kürtçe Edebiyatı dersi istenmez? İngiliz Edebiyatı istenebiliyorsa neden olamasın?

Bu dersleri okutacak öğretmenin olup-olmaması ise başka bir şey…

Sen talebini her halükarda ortaya koy ki kimse ötelemeye cesaret edemesin!

***

Bir zamanlar bu ülkede Kürtçe türkü dinlemek yasaktı desem kaç kişi hatırlar. Yasak pat diye kalktı. “Kürtçe TV kurulursa bölünürüz!” laflarının üzerinden 9 yıl geçti. Şimdiki gençler başörtüsü yasağını hatırlamıyor.

Madımak katliamı yıllarca vicdanlarımıza taş gibi oturmuştu. Alevi çalıştayları, orada döner-kebap çevrilirken, Madımak tartışmalarının gölgesinde heba olup gitmiş; koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu oteli bir türlü kamulaştıramamıştı. Ancak işin tadı tuzu kaçtıktan sonra kamulaştırılmış ve katledilenlerin isimleri bir duvarına yazılabilmişti. Adlarını yazmak bile Sivas’ı ayağa kaldırır diyenler vardı!

Ne yazık ki normalleşmelerimiz bile anormal bir şekilde oluyor.

Karar Gazetesi, 01.03.2017

Dünya faşizme giderken…

0

2013 yılında yazdığım bir yazıda Almanya hinterlandındaki gelişmelerin ileride Türkiye için çok önemli problemler yaratabileceğini belirtmiş ve Türkiye’nin bu sebeple iç sorunlarını çözmede Batı’yı takip etmektense kendisinin çözüm iradesi göstermesinin öneminden bahsetmiş ve gerek Kürt sorunu ve gerekse Alevilerin sorunlarının çözümünde bir sonuç üretilememesinin maliyetinin ileride ağır olabileceği noktasına dikkat çekmiştim. Ancak o günden beri hala gerçek manada demokrasi, insan hak ve özgürlükleri noktasında istediğimiz düzeye gelemediğimiz gibi atılabilecek basit adımlarla çözülebilecek konularda dahi ayak diretmeye devam ediyoruz.

Ve bugünlerde Türkiye’deki referandum gerginliğinin Almanya hinterlandında kendisini göstermesi bu nedenle çok şaşırtıcı gelmedi bana. Almanya dünya güçler dengesinde kaybettiği eski yeri yeniden alma arayışı içerisinde iken Orta ve Doğu Avrupa’daki gelişmeleri ve ırkçı partilerin yükselişini Almanya’dan bağımsız düşünmek yanlış olur.

***

Bu açıdan bakıldığında, içinde bulunduğumuz günler tuhaf bir şekilde Birinci Dünya Harbi sonrasını hatırlatıyor. Dünya harbinin yarattığı yıkıntı ve 1929 Ekonomik Buhranı’nın olumsuz etkileri hemen her yerde faşizmin daha da güçlenmesine yol açarken Doğu ve Orta Avrupa’nın faşist tek parti ve tek adam rejimlerine teslim olmasına zemin hazırlamıştı.

Demokrasi ve çok partili hayat tukaka edilirken demokrasinin canına -demokrasinin tüm araçları etkin şekilde kullanılarak ve bulunan ilk fırsatta da muhalefet partileri tasfiye edilerek- okuyan totaliter ve otoriter rejimler ilginç bir şekilde kendilerinin gerçek demokrasi olduğunu iddia etmekten de geri durmamışlardı.

Ve bugün Avrupa’dan Amerika’ya her yerde yükselen bu faşizan ve ırkçı eğilimlerin Türkiye’yi pas geçeceğini düşünmek çok da gerçekçi değil.

Bu nedenle Türkiye’nin de içinden geçtiği bu kritik süreçte Türkiye olarak nasıl bir yol izleyeceğimizin büyük önemi var. Batı’nın kendi ürettiği faşizme teslim olmasının maliyeti kendileri açısından çok da önemli olmayabilir. Ama bizim böyle bir noktaya savrulmaya hakkımız yok!

Bizim ve çevremizde olan bitenlerle ilgili bütün büyük güçlerin bir takım beklenti ve çıkarlarının olduğu bir coğrafyada yaşarken içe kapalı ve faşizme teslim olacak bir iklim bizi bir arada tutmak yerine çok daha zayıf ve kolay lokma haline getirecektir. Bu nedenle bizim, Batı’nın terk ettiği demokratik değerlere, kendi öz değerlerimizle daha da geliştirerek, sahip çıkmamız gerekiyor.

Almanya hinterlandındaki devletlerin ve son günlerde ABD ve Rusya’nın bizi biz yapan azınlıklarımız ve iç sorunlarımızla bu denli ilgileniyor görünmelerine bu açıdan da bakmak gerekiyor. Bu ülke ile gönül bağı kopmuş ve kopacak her bir vatandaşımızın kırık kalbi, bizi büyük güçler karşısında daha da kırılgan hale getirecektir.

***

Bugünlerde yaşadığımız olağanüstü haller bizim için çok da iç açıcı işaretler vermese de Batı’nın kışkırtmalarına gelmemek ve tepkilerimizde itidalli olmamız gerekiyor.

Bugün, iktidarı ve muhalefeti ile bir bütün oluştursak da Avrupa’daki insanlarımızı iç siyasetin bir parçası haline getirmenin maliyetleri üzerine iyi düşünmemiz gerekiyor. Avrupa’da yapılan tüm alan araştırmalarının, geçmişin tüm siyasi fay hatlarının hala canlı yaşadığını ve insanlarımızın birbirlerine pek çok noktada mesafeli durduklarını gösterdiği bir ortamda bu insanlarımızı gerginliklere teslim etmemek gerekiyor. Bu nedenle yurtdışında miting ya da toplantı yapma istediğimiz ne kadar meşru olursa olsun sağduyulu olmak çok daha önemli ve bunu oradaki insanlarımıza borçluyuz. Çabamızı onların yaşadıkları sorunları çözmek yerine onları iç siyasete çekmek için harcamak büyük bir hata olacaktır ve ülkemizin de elini zayıflatacaktır.

Almanya ve uydusu devletleri daha dikkatli olmaya zorlamanın yolunun buradan geçtiğini kavramamız gerekiyor.

Karar Gazetesi, 15.03.2017