Ana Sayfa Blog Sayfa 161

Maliyecinin aşkı

Halk içinde bazı mesleklerin mensupları için “onlarla da olmaz, onlarsız da olmaz” mealinde sözler sarf edilir. Bu meslek grupları arasında en başta sağlıkçılar (hekimler) gelir. Polisler, gazeteciler ve nihayet maliyeciler de bazen bu gruplara dâhil edilir.

Maliye özellikle kendi başına iş yapan esnafın, müteşebbisin en çok korktuğu kurumların başına gelir. Her işletme bir gün maliyenin “başına çökebileceği” korkusu içinde yaşar. Vergi mevzuatı öylesine kapsamlı ve geniştir ki, benim diyen işletmelerin bile istendiğinde, kasıtsız da olsa bir eksiğini, açığını bulmak mümkündür. Bu yüzden işletmeler çoğu zaman boyunlarını maliye karşısında kıldan ince hissederler.

Yıllar önce, gerçekte hiç kâr etmeyen ama kâğıt üzerinde kârda görünen ve bu yüzden her yılın başında peşin vergi ödeyen bir yayınevinin durumuna üzülerek, akıl almak için gelirler genel müdürünü aradım. Durumu anlattım. “Ne olacak?” diye sordum. Cevabı mealen şuydu: “Devlet her şirketin ortağıdır. Firma kâr ederse mutlaka payını alır. Zarar ederse karışmaz. Tek yapılacak şey ciroyu büyütmek.”

Çok haklıydı. Devlet işletmelerin kâr ortağıdır. Ne yatırıma ve işletme giderlerine katkı sağlar, ne de zarar olduğunda yardıma koşar. Birkaç yıl zararda görünürseniz bu sefer sizi “niye zarar ediyorsun?” diye sigaya çeker.

İşte bu yüzden işletme sahip ve idarecileri maliyecilerden hep korkar. Maliyeden bir mektup gelirse veya işletmeyi bir maliyeci ziyaret ederse, kesine yakın bir ihtimâlle kötü bir durum söz konusudur. Ayaklarınız titreyebilir, gözleriniz kararabilir. Birinci sınıf vergi ve maliye uzmanlarını çalıştıramayacak durumdaki esnaf ile küçük ve orta boy işletmeciler için bu özellikle böyledir.

Diğer taraftan her devlette bir maliye dairesinin olması kaçınılmazdır. Devlet demek — iyimser bir bakışla — işleyişi kurallara bağlanmış memurlar ordusu demektir. Bu memurların maaşlarının ve devletin diğer giderlerinin karşılanabilmesi, “kaynak” bulunmasına, yani hazinede para toplanmasına bağlıdır. Devlet üreten olmadığından, kaynak için üretenlere — ve sonra ortaya çıktığı üzere tüketenlere — döner. Bu kaçınılmaz bir durumdur. Ama vergilendirilmenin ve ilgili süreçlerin tahammül edilebilir sınırlar içinde tutulması da mümkündür, adeta soygun ve zulme dönüştürülmesi de. Şansınıza.

Maliyeci deyince akla çoğu zaman asık suratlı, “kazı bağırtmadan yolmaya çalışan” insanlar gelmesine rağmen, maliyecilerin de bir noktada diğer bireylerden fazla farkı yoktur. Onların da diğer insanlar gibi bir hayatı vardır. Onlar da insanî bir duygu olan aşkı tadarlar, yaşarlar. Bir maliyeci aşkını nasıl ifade eder? Elbette herkes gibi. Ama şair maliyeciler bunu yapmada daha farklı yollar bulabilir. En azından aşklarını ifade ediş biçimlerinde işlerinden yansımalar olabilir.

Geçenlerde ilginç bir mektup metni gördüm. İstanbul Defterdarlığı’nın yayınladığı Defterdarlık: Osmanlı Devlet Teşkilatı’nın Kadim Bir kurumu (2016)  adlı eserde bir maliyeciye ait aşk mektubunu okudum. Mektup, mal müdürlüğü ve defterdarlık da yapmış olan şair maliyeci Recai Özgün’e ait. Şairin aşk mektubundan bazı kısımları size aktarayım:

“Tarhiyattan çıkarken sizi gördüm. Aşkınıza matrah olmanın, gider vergisi kadar güç olduğunu biliyorum, fakat ne yapayım? Kasadaki gıcır gıcır onluklar kadar cazip, seksapelsiniz. Ellilik gibi latif yüzünüzde gözlerinizin kalp beşlik gibi duruşunu hiçbir mevzuatla izah edemem. (…) Tahsilat kayıtları kadar karışık saçlarınıza vurulmamak elde mi?

“Emin olun. Re’sen Takdir Komisyonu, beyanname verme süresi içinde size bir hesap dönemi için bir yıllık gelirim kadar kıymet koyabilir. Sevgilim, aşkımı tahakkuk ettirmek istiyorum. Bunun için gönlünüzü makbuz karşılığında bana verin.

“Şayet geç kalırsanız, sevgimin gecikme cezası, usul kanunu gereğince yüzde beş yüz olur. Çünkü hareketiniz 352. maddeye göre kaçakçılık halleri dışında kusurdur. Sevgimi birinci dereceden hesap ediniz. İleride mağdur olmazsınız. Zira sizi, esnaf muaflığından istifade edercesine seviyorum. Benim gözümde amme alacakları kadar mümtazsınız. Gelin, benim milli emlakim olun. Aşkımın zaman aşımı yoktur.

“(…) Beni de lütfen beyan dışı bırakmayınız. Çünkü tarımsal kazançların istisnası yakama yapışır.

“Sevginizi zimmetime geçirdiğimden dolayı özür dilerim. Kasa açığı gibi dışarıda, kasa fazlası kadar duvarda asılı kalmak istemem.

“Sevgilerimin yüzde ve misil zamlarıyla birlikte kabulü dileğiyle…”

Çok hoş, değil mi? Belki de maliyecilerden korkmayı bırakmalı; her maliyecinin içinde his yüklü bir âşık yatıyor olabileceğini akılda tutmalı veya temenni etmeliyiz.

Serbestiyet, 19.05.2017

14 Mayıs mucizesi

14 Mayıs’ın değerini anlamak için, cumhuriyet döneminin genel özelliklerini kısaca hatırlamak lâzım. Türkiye İstiklâl Harbi veya Millî Mücadele adı verilen savaştan başarıyla çıkıp bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesinde belirdi. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının öncülüğünde yürütülen mücadelenin sonunda anayasal monarşiden cumhuriyete, imparatorluktan ulus devlete geçildi.

Bu cumhuriyetin hak ve özgürlüklerle de demokratik siyasî mekanizmalar ve süreçlerle de ilgisi yoktu. Başka bir deyişle yeni cumhuriyet demokratik olmayan bir cumhuriyetti. Ulus devlet ise ideal bireyi ve toplumu yaratmayı gerekli gören bir zihniyete dayanmaktaydı. Bu yüzden Osmanlı’nın anayasal monarşi geleneği ve çok partili hayat birikimi tümüyle reddedildi.

Yeni devletin özellikleri 1925’ten sonra iyice belirginleşti. Siyasî otorite halka dayanmıyordu. Devlet toplumun diline, dinine, kıyafetine müdahale etti. Pozitivist bir anlayışla laikliği toplumu dinden arındırma olarak anladı ve uyguladı. Osmanlı’da canlı olan fikir hayatı ve İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerdeki sivil toplum oluşumları tasfiye edildi.

1925’ten 1945’e kadar süren diktatörlük devresinde iktidar mutlaktı. 1924’te devlet kontrolü dışında doğan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası tasfiye edildi. Mustafa Kemal döneminde 1930 Serbest Cumhuriyet Fırkası tecrübesi de devlet kontrolünde başlayan ve yine devlet tarafından tasfiye edilen bir deneme oldu. Mustafa Kemal kötü gidişin farkındaydı. Ömrünün sonlarına doğru geriye bıraktığı mirasın diktatörlük ve sefaletten başka bir şey olmadığını söyledi. Ancak, artık gidişatı değiştirecek gücü yoktu. Bir tek parti canavarı yaratmış ve sonunda bu canavar onu da esir almıştı. Ömrünün son yıllarında kendisininki dışında her politik makama seçimle gelinmesini ister duruma gelmişti. Son bir çabayla kendisinin yerini alabilecek olan İnönü’yü daha da baskıcı bir rejim oluşturabileceği düşüncesiyle tasfiye etmek istedi. Başaramadı. Atatürk’ün ölümünden sonra iktidar İnönü’ye geçti ve baskı daha da arttı.

Rejim ekonomik alanda da çok başarısızdı. Kısmen 1929 Büyük Buhranı ve II. Dünya Savaşı ama daha ziyade devletçi ve ekonomik özgürlük karşıtı iktisat politikası yüzünden açlık, fakirlik, sefalet diz boyuydu. Anadolu halkı salgın hastalıklarla kırılmaktaydı. Ankara’daki mütehakkim sınıf bir taraftan ekonomik teşebbüslerin önünü kesiyor diğer taraftan toplumun yetersiz üretiminin önemli bir bölümüne el koyuyordu.

II. Dünya Savaşı’nın sona ermesi dünyada bir demokratikleşme dalgası yaratı. Üstüne Türkiye’nin Sovyetler Birliği’nden gelen tehditler ve taleplerle karşılaşması eklendi. Bir tercih yapmak zorunda kalan Türkiye Batı’nın baskılarına cevap vermek ve içerde biriken ve patlaması hâlinde iktidar elitlerini silip süpürecek stresi boşaltmak için sistemi demokratikleştirme sürecini başlatmak zorunda kaldı. İnönü ve adamları Hüsnü Mübarek’in Mısır’da yaptığı gibi sistemi görünürde çok aslında tek partili bir sisteme dönüştürerek yola devam etmek istiyordu. Halkın CHP’yi velinimet olarak gördüğüne ve serbest seçimlerde iktidara getireceğine inanıyordu. Bu umutla ve yoğunlaşan dış baskıların da tesiriyle İnönü Atatürk gibi sözünden caymadı ve süreci sürüklemeye devam etti.

Bu çerçevede başka partiler doğmaya başladı. Demokrat parti muhalefet partilerinin ilki değildi ama en önemlisiydi. Gerçek lideri Adnan Menderes’in bilge ve cesur idaresi altında CHP’ye meydan okumaya ve alternatif olmaya başladı. DP’nin kutlu yürüyüşü 14 Mayıs 1950 seçimlerindeki zaferiyle sonuçlandı. Türkiye böylece adeta bir mucizeyi başardı ve bir tek parti diktatörlüğünü iç savaş çıkmadan, tek kuşun sıkılmadan, insanlar ölmeden devirmeyi başardı. Şüphe yok ki bunun asıl şerefi Menderes ve arkadaşlarına aitti. Ama İnönü de sözünden caymayarak ve seçimi kaybedince iktidarı devrederek müspet bir rol oynadı. Bu İslam dünyasında eşi benzeri görülmemiş bir vakaydı. Hâlâ da tekrarlanamadı.

Türkiye 14 Mayıs ile ne kadar gurur duysa az!

Serbestiyet, 16.05.2017

Sığınmacıyı caninin önüne atmak

Önce Hürriyet’in haberini okuyalım:

“Şanlıurfa’da kız arkadaşına saldıran Mehmet K., kendisine engel olmaya çalışan polisi darp etti. Çevredekiler arasında ise şahsın Suriyeli olduğu dedikodusu yayıldı, 150 kişilik bir grup kent merkezindeki Suriyelilere ait işyerlerine zarar verdi. Yaşanan olaylar üzerine öfkeli kalabalık grubu gören bazı Suriyeli işletmeciler işyerlerinin kepenklerini kapatıp evlerine çekildi.”

Haber böyle.

Tahribatın birkaç saniyelik videosunu da içeren linki de şurada: http://www.hurriyet.com.tr/sanliurfada-tehlikeli-gerginlik-40407772

Başka yerlerde başka saldırı hadiseleri de yaşandı. Adana’da iki Suriyeli sığınmacı saldırı sonucu hayatını kaybetti.

Önlem alınmazsa devamı gelir

Sığınmacıyı iç politikanın aracı haline getiren siyasi ahlaksızlık devam ettiği ve devlet etkin bir koruma ve caydırıcı bir yaptırım uygulamadığı takdirde bu saldırıların devamının geleceğinden kuşku yok.

Caydırıcı yaptırımla başlayalım:

Hiçbir medeni toplumda biri “ben galeyana geldim” diye birileri birilerinin evlerine işyerlerine dükkanlarına saldıramaz, çoluğu çocuğu korkudan travma geçirtip ömür boyunca onda kalıcı hasar bırakacak şekilde korkutamaz.

Kendini bilmezin teki birine laf attı diye, onun etnik, dini, mezhebi kimliğinden olan insanların işyerlerine saldıramaz. Saldırırsa hukuk ona bedelini ödetir, ayrıca verdiği maddi zararın karşılığını kuruşu kuruşuna kendisinden alıp mağdura verir.

Hiçbir medeni toplum, sığınmacının acizliğinden istifade etmeye kalkışacak zalimlere meydan vermez.

Her toplumda başkasının canına, malına, ırzına göz diken insanlar olur. Onlar, toplumun bir kesimine, genellikle de sığınmacılara, göçmenlere, azınlıklara, yani kırılgan gruplardan insanlara karşı hak ihlallerinde bulunmaya bir şekilde göz yumulacağını anladıkları an harekete geçerler. Bazen münferit bir olayı büyüterek, bazen de uyduruk bir habere inanmış gibi yaparak, çoluk çocuk dahil o olayla hiç ilgisi olmayan masum insanlara saldırırlar. Şiddet güdülerini tatmin edecek, başka zaman yapamayacakları kötülükleri yapabilmelerini sağlayacak fırsatları değerlendirirler.

Bu kötülüğe zemin hazırlamamak bakımından medyanın hayati bir önemi var. Ama gelin görün ki, çoğu kez o da önyargıyı giderecek yerde, onu pekiştirecek türden yayınlar yapabiliyor.

Gerek iktidarı destekleyen ve gerekse de muhalif medyada göze çarpan sorun, Suriyeli sığınmacılara yönelik saldırı olaylarını haberleştirmede kullanılan dilde somutlaşıyor.

Olayın ardından çevrilen mikrofonlar, kimi zaman saldırgan grubun olayla ilgili mazeretlerine geniş yer verilebiliyor. Mazeretin olayın sebebi gibi sunulması da dolaylı yoldan saldırganlığı meşrulaştırmak gibi bir sorunu beraberinde getiriyor.

Kötülüğü teşhis ve tedavi

Kadına şiddet uygulayan kişinin Suriyeli olduğu söylentisine birilerinin inanmasının veya inanmış gibi yaparak sığınmacılara saldırmasının, bunu fırsat bilmesinin bir arkaplanı var.

Sığınmacılara karşı işlenecek suçlara mazeret üreten, toplumu onlara karşı kışkırtan zehirli bir dil sorunumuz var.

Sebep ırkçılık mı? Ayrımcılık mı? İslam düşmanlığı mı? Arap düşmanlığı mı? Mezhepçilik mi? Siyasi kavgada avantaj beklentisiyle sığınmacıları araçsallaştırmak mı? Yoksa hepsi mi?

Bu kötülüğün kaynaklarını teşhis önemli elbette.

Ama o kaynaklar ne olursa olsun, yukarıdaki haber, bu kötülükle mücadele etmekte daha fazla gecikmemek zorunda olduğumuzu söylüyor.

Sığınmacıyı siyasetin malzemesi yapmak

Öteden beri bu insanların durumu, Türkiye’deki iktidar mücadelesinde de insafsızca kullanılıyor.

Evlerinden yurtlarından kopup dünyanın dört bir yanına savrulmuş acılı insanlar, bazen ayrımcılık ve ırkçılıktan, bazen de “onları ülkeye alan” hükümete vurarak oy kaybettirme fırsatçılığından dolayı, acımasızca hedef haline getiriliyor.

Bu kötülükte sınır da tanınmıyor. İnsanların en ilkel içgüdülerine, bilinçaltına ve cinsel duygularına bile seslenebiliyorlar; sığınmacıları hedef gösterip, onlara yönelik saldırılara bahane üretecek bilgi kirliliğini yayma pahasına.

Tıpkı Avrupa’daki ırkçıların Türklere karşı önyargılarını cinsellik ve şehvet imgeleriyle örülü oryantalist “Doğu” imajı üzerinden yansıtmalarında olduğu gibi.

Cinsel içgüdüden nefret üretmek

Son olarak Sinan Ogan yaptı bunu. Avrupalı ırkçıların Türkleri tacizci, tecavüzcü göstermek için kullandığı klişeyi o da döndürüp sığınmacılar için kullandı.

Ergen erkek öfkesine seslenerek Sahillerde gidip Türk kadınlarını dikizleyen o elli kollu, bilekli Suriyeli delikanlılar”dan bahsetti, “Suriyeliler sokakta kadınlara laf atıyor…” dedi.

Irkçı nefreti körüklemek için dişisine göz dikilmiş erkek içgüdüsüne seslenmek kötülüktür. Tıpkı Aylan Bebeğin sahile vuran minicik bedeninden hareketle “büyüseydi tacizci olacaktı” şeklinde bir karikatür çizen Charlie Hebdo’cularınki gibi kötülük.

Ama böyledir bu.

Kimi sığınmacıya baktığında sadece bir çocuk veya bir insan görür, ona kol kanat germeye çalışır; kimi kötü görür, kötü göstermeye çalışır. Onlar hakkında yaydığı enfeksiyonun kendisini ve toplumunu hastalandırmasına aldırmaz; yaydığı kötülüğün yarın masum bir insana yönelik bir cinayete bahane olarak kullanılacak nefrete dönüşme potansiyelini dikkate almaz.

Evde kendisinden ekmek bekleyen çocuğuna gitmekte olan bir sığınmacının, biri birine küfretti diye başlayan bir linç dalgasında öldürülmesinde payı olabileceğinden korkmaz. Rahatlıkla üretir ve yaygınlaştırır nefreti.

İnsani bir durumu kriminalize etmek

Suriyeli erkeklerin kadınları “dikizlediğini” söylediği konuşmasında Sinan Ogan “Afganlı” ile “terörist”i, “mülteci” ile “adi suçlu”yu aynı kefeye koyuyor; virgül koyarak onları aynı cümlede birlikte zikrediyor. Böylece, sığınmacıları kriminalize eden dilin de en somut ve en çirkin örneklerinden birini veriyor.

“Ne kadar Afganlı, ne kadar ISİD’li vesaire var?” diye soruyor aynı konuşmasında, meşru bir kimlik, bir soy, bir tâbiyet olarak “Afganlı” ile “terörist” kimliğini eşleştirerek. Ve “Yarın bunların her birinin bir canlı bomba olma ihtimali yüzde yüzdür. Yarın bunların her birinin bir kapkaççı, bir hırsız, bir tecavüzcü, bir cani olma ihtimali yüzde yüzdür” diyerek de onları geleceğin mutlak suçluları ilan etmekten sıkıntı duymuyor.

Ve “Bu kadar mülteciyi, bu kadar hırsızı, bu kadar yolsuzu, bu kadar IŞİD’liyi” diye başlayan bir cümleyle de mülteciyi, hırsız ve teröristle özdeşleştiren dile devam ediyor.

Nefret diliyle mücadele etmek

Ben “nefret” ile “şiddet” arasında birebir bağlantı kuranlardan değilim. Bir insan başka bir insanın canına kastetmesin diye “nefret söylemi yasaklansın” diyenlerden değilim.

Ama toplumun bir kesimine, hangi kesimi olursa olsun bu, nefret yayan bir insan, yarın onlara bir saldırı olduğunda, nasıl rahatsızlık duymaz anlamıyorum.

Şu dünyadaki en kırılgan gruplarından birini, sığınmacıları şeytanlaştıran zihniyet, vicdan veya ruh hali nasıl açıklanmalı? Cevap siyasi fırsatçılıkla mı? Yoksa siyaseti de aşan bir motivasyonu mu var bu kötülüğün?

Hangi benlik, sığınmacıyı, siyasette üstüne basıp rakibine vuracağı bir araç olarak görür?

Çoğalttığı bu nefretle enfekte olmuş bir cani tarafından, masum bir insan, sırf ona atfedilen bir kimlik özelliği (Sığınmacı, Suriyeli, Türk, Arap, Ermeni …) dolayısıyla öldürülecek diye korkmaz?

Ama belli ki bazıları buna aldırmıyor.

“Çocuklara kıymayın efendiler”

Sığınmacıyı sanki suçluymuş gibi gösteren dil, ne yazık ki sadece marjinal birkaç kişiye özgü değil. Üstelik bazı çevreler tarafından utanıp sıkılma belirtisi gösterilmeksizin, fütursuzca dile getirilebiliyor bu ülkede.

Ama bu kötülüğe de teslim olmamak zorundayız. Sadece “çıkan arbedede bir Suriyeli hayatını kaybetti” şeklindeki haberlerde bahsedilen “Suriyeli”, evde çocuğu tarafından beklenen bir baba olduğu için değil. Birilerinin hoyratlığı yüzünden bir çocuk bütün hayatını babasız geçireceği için değil. Bu zehirli dile kayıtsız kalmamızdan dolayı bu sonuçta payımız olabileceğinden kaygı duymamız gerektiği için de değil.

Bizzat kendimiz için.

İnsanca yaşamanın asgari gereklerinin de altına düşmemek için. Yaşadığımız hayata “insan insanın kurdudur”dan daha fazla bir anlam verebilmemiz için. Ailemize, işyerindeki arkadaşlarımıza, çevremizdeki insanlara ve herkesten önce kendimize saygımızı kaybetmemek için.

Temel soru şu aslında: Bu acıların çoğalmasında bir payımız olsun istiyor muyuz, istemiyor muyuz?  İstemiyorsak, sığınmacıyı kriminalize eden zihniyet ve dili teşhis etmek ve onu düzeltmeye çalışmak zorundayız.

Daha fazla gecikmenin yaşatacağı her acının ilave sorumluluğunu kendi omuzlarımıza yüklememek için.

Serbestiyet, 19.05.2017

Asker Suriye’de Suriyeliler için savaşmıyor

“Bizim askerimiz El Bab’da savaşırken neden Suriyeliler elini kolunu sallayarak dolaşıyor” diyenlere…

Her şeyden önce Türkiye ordusu orada Suriyeli mülteciler için savaşmıyor.

Suriye için de savaşmıyor.

Türkiye ordusu orada “Türkiye’nin çıkarları” için, daha doğru bir ifadeyle, Türkiye devletinin Türkiye’nin çıkarları olarak gördüğü şey için savaşıyor.

Suriyeli sığınmacıların bu işle alakası yok yani, onlar bu savaşın kurbanları sadece.

Burada tek bir tane Suriyeli sığınmacı olmasaydı bile Türkiye bu savaşı verecekti.

Peki ne arıyor ordu orada?

Resmi açıklamalar en geniş anlamda, “Türkiye’nin güvenliği”ne işaret ediyor.

Bu konudaki yorumlar farklılaşabiliyorsa da başlıca şu amaçlardan söz ediliyor:

Bazılarına göre asıl amaç PKK’nın orada devlet kurmasını önlemek. Bazılarına göre Arap ve Türkmen yerleşimlerini işgal edip, Arap dünyasıyla bağını koparacak şekilde Akdeniz’e kadar bir şeridi ele geçirmesini önlemek.

Bazılarına göre ise IŞİD’den gelen saldırılara engel olmaya çalışmak veya onu bitirmek.

Bazılarına göre Güney sınırını güvenceye almak ve oradan gelecek saldırıları önlemek.

Başka tespit ve yorumlar da var bu asker göndermenin sebebine dair.

Ama hiçbir ciddi yorumcu, hatta ciddi olmayanları da dahil, TSK’nın orada “Suriyeliler” için bulunduğunu falan iddia etmiyor.

TSK’nın orada olmasının sebebini doğru veya yanlış bulabilirsiniz. Bu politikayı destekler veya karşı çıkarsınız.

Ama tercihiniz ne olursa olsun, şunu bilmelisiniz ki sebep sığınmacılar değil ve Türkiye orada Suriyeliler için savaşmıyor.

Siyasi kavganız neyse yürütün, ama sığınmacılara ilişmeyin.

Zaten feleğin sillesini yemiş insanları kendi kavganızın aracı haline getirmeyin.

O kavgayı ahlak dışı, insanlık dışı bir şekilde, sığınmacı çocuğun üstüne basarak vermeyin.

Evlerinden, ailelerinden koparılıp dünyanın dört bir tarafına savrulan acılı insanları buradaki ayrımcı önyargının hedefi haline getirmeyin.

Bu kadar insafsız olmayın.

Serbestiyet, 18.05.2017

Neden vatanlarında kalıp da savaşmamışlarmış!

Neden ülkelerinde kalıp savaşmamışlarmış da buraya sığınmışlarmış!

Bunu söyleyenler, hayatın, insanın ve savaşın doğası hakkında hiçbir şey bilmiyorlar demektir.

Çünkü:

Bir toplumun bütün unsurları savaşamaz; özellikle de toptan yok olma tehdidi varsa. Savaşabilecek durumda olanların savaşmamasının da objektif koşulları vardır. Her zaman kahramanlık veya cesaret meselesi değildir bu; canınızı vermeye hazır olsanız bile bazen bunu yapamazsınız.

Dünyanın bin bir türlü hali vardır, objektif koşullar bir yerde savaşmayı, diğer yerde çoluğu çocuğu alıp yollara düşmeyi zorunlu kılar. Aynı halk, somut bir tarihi ve siyasi bağlamda savaşırken, bir diğerinde göç veya hicret etmeyi tercih edebilir. Ve ikisinin de bir rasyonalitesi vardır.

Çok eskilere, ilkokul kitaplarında yazan “Orta Asya’da kuraklık oldu, o yüzden göç ettik” tezini reddeden tarihçilerin, “diğer kavimlerin basıncı” türünden tezlerine kadar gitmeye gerek yok. Bugünkü Türkiye nüfusunun önemli bir bölümü, Balkanlardan, Kafkaslardan ve başka pek çok yerden can havliyle gelen insanlardan, muhacir ve sürgünlerden oluşmaktadır.

Rusya’nın katliamlarından can havliyle kaçıp Anadolu’ya gelen insanlar veya onların çocukları, işgale karşı kahramanca savaşmışlardır. Suriyelilere “neden ülkenizde kalıp savaşmıyorsunuz?” demek, hem o Balkan ve Kafkas muhacirlerine hakarettir, hem de 15 Temmuz’da sokağa çıkan Suriyelilere.

Çağımızda savaşlar yüz yüze ve mertçe yapılmıyor; tersine, çoğu kez görmediğiniz bir düşman tepenizden ölüm yağdırıyor. “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” diyordu Köroğlu, bugün çok daha fazla geçerli bu.

Teknolojinin yardımıyla sadece düğmeye basarak bir şehri haritadan silmek mümkün. Çeçenlerden daha fazla kahramanca direnen toplum olmasın. Rusya’ya karşı kahramanca canlarını ortaya koydular onlar. Ama o kadar asimetrik, o kadar adaletsiz bir karşılaşmaydı ki yaşadıkları, belki adına savaş bile denemezdi, Rusya uçakları ağır bir bombardımanla ezdi onları. Böyle bir ortamda bir milletin topyekun yok olmasındansa nesli korumak, çocukların hayatta kalmasını sağlamak için göç etmek de seçenekler arasındaydı ve bazıları da bunu yaptı.

Suriye halkı savaştan değil, katliamdan kurtulmak için yollara düştü. Suriye halkı zaten savaşıyordu ve Suriye’de halkı direnme hakkını kullanması için teşvik edip Esad’ın yeni yılı göremeyeceğini vadeden Batılı devletler, aslında sadece diktatörün hava gücünü yok etselerdi, rahatlıkla kazanabilirdi. Ama başta ABD olmak üzere, Esad rejimini gayrimeşru ilan eden ve Suriye halkını destekliyor görünen büyük devletler bunu yapmadıklarında ne olacağını gayet iyi biliyorlardı. Sonuçta bunu tercih ettiler ve bu tablo ortaya çıktı.

Halep’in görüntülerini hatırlamıyor musunuz? O insanlar, katilleriyle savaşmayı bırakın, göremediler bile. Peki uçaklar ölüm yağdırırken aşağıda durup ölseler miydi? Bu kararı vermek kolay mı? Siz kendiniz için serden geçseniz bile, çocuklarınız için de bu kararı verir miydiniz? 15 Temmuz gecesi üç beş alçağın İstanbul ve Ankara üzerinde alçaktan uçurduğu o F 16’lara karşı çaresizliğimizi düşünün. Ve onların durumuna bir de bu gözle bakın.

“Üç milyona yakın Suriyeli sığınmacıdan bir milyonu erkekmiş ve bari onlar savaşsaymış!” Savaşacak yaşta olan erkekler, bilmedikleri bir ülkede, kadınları ve çocukları kime bırakıp gidecekler? Onlara kim bakacak, ailenin güvenliğini kim sağlayacak?

İnsan büyük konuşmamalı bu meselelerde. İnsafsızlık etmemeli; suçlamaktan, yargılamaktan ziyade anlamaya çalışmalı.

Serbestiyet, 17.05.2017

Sınırlar ve sığınmacılar

Aslında bütün mesele, egemenlerin sınırı nereden çizdikleriyle ilgiliydi. Cetveli biraz daha aşağı kaydırsalar bugün “vatandaş” olacak insanlar “sığınmacı” oldular.

Bugün bazılarının uzaylı gibi baktıkları Suriyeli göçmenler, Batılı devletlerle müzakereler farklı sonuçlansaydı, belki de bugün “milletimiz”in bir parçası olacaklardı.

Antep ile Halep birbirinden bugün sandığımız kadar uzak değildi; araya sınır çekildiği halde Suruç’un sınır boyundaki sakinleri, namaz vakitlerini “öteki tarafta” kalan caminin ezanından öğrenmeye devam ettiler. O gün de öyleydi, bugün de öyle.

Kendisini “biz” duygusuyla birbirine bağlı “bir ve bütün” gören insanların arasına bir sınır çekin, iki kuşak sonra, sınırın her iki yanındaki “milli eğitim” aracılığıyla “iki ayrı ulus” oluşturabilirsiniz. Tıpkı Irak ve Kuveyt’te olduğu gibi.

Hatay Suriye’de kalmış olsaydı, bugün onlardan da “sığınmacı” olarak bahsediyor olacaktık. Orada sığınmacıyı horlayan, “nerden de geldiler” triplerine giren bazı Hataylılar da bugün kendileri ve çocukları için sığınacak bir yer arıyor olacaklardı.

Demem o ki, Suriyeli sığınmacılara, birkaç kuşak ayrı yaşatılmış olmaktan doğan zaman boşluğunun ürettiği farklılık algısını aşarak bakmamız gerek.

Bunun yolu da, öncelikle sınırları sorgulamaktan geçiyor. İşgalci devletlerin empoze ettiği ve ulus devletlerin çizdiği sınırları. Bıçak kemiğe dayandığında, insan hayatı söz konusu olduğunda zaten anlamı kalmıyor onların.

Ama asıl sınır, devletleri ayıran ulusal sınırlar değil. Çocuğunuzun hayatı belirgin bir şekilde tehlikedeyken onları aşmak kimse için göze alınamaz değildir.

Asıl sınır, bir felaketin kurbanı olan insanlara hor gözle baktıran, kendilerini garip hissettikleri bir yerde onları rencide edici bir dil ve tutumla yaralarını daha da kanatan insanın zihnindeki ve kalbindeki sınırlardır ki, sığınmacıların varlığından bağımsız olarak, taşıyan insanı hasta eder o.

Serbestiyet, 16.05.2017

Etüdlere hayır!

Serbest piyasalarda mal ve hizmetlerin serbestçe alınıp satılması, değerlerinin arz-talep ve bilgi döngüsünde belirlenmesi esastır. Kâr-zarar ve fiyatlar piyasadaki onlarca belki de yüzlerce faktörün bileşiminden doğar. Piyasa koşulları adil ise tekelcilik de kendiliğinden önlenir çünkü pazara farklı aktörlerin girişi engellenemeyeceği için mevcut aktörlerin gücü ne olursa olsun onları alaşağı edecek ve yerini alabilecek aktörler her an çıkabilir. Piyasaya yeni aktörler giremediği an piyasa serbest olmaktan çıkar.

Maalesef serbest piyasa koşulları çoğu kez devlet, toplum ve piyasadaki güçlü aktörlerin kara propagandası ve müdahaleleri ile zaafa uğratılır. Geçmişte yaşanan ekonomik krizlerin çoğunda da devletlerin piyasalara yapmış olduğu müdahaleler büyük rol oynamıştır.

***

Piyasa insanların sınırsız ihtiyaçlarını karşılamak için vardır, dolayısıyla piyasalara müdahale azaldıkça piyasaların kendini yenileme, yeni aktörler ve yeni mal-hizmetler ortaya çıkarma gücü artar. Bu serbesti içinde kaynakların bir kısmı heba olup gitse de toplumun genel kazancı sanılandan da fazladır. Devletler sınır koymak yerine teşebbüs özgürlüğünün önünü açmak ve serbestiyi artırmak için çabaladıklarında kazanan toplumun hemen her kesimi olur. Tersi durumlar ise daha çok çatışma sebebidir; Bastiat’ın uyarısı ile “Malların geçmesine izin verilmeyen sınırlardan askerler geçer.”

Devletlerin müdahaleleri dünden bugüne çoğu kez iyi niyet maskesi ile örtülmüştür. Genelin faydasına imiş gibi gözüken pek çok sosyal yardım, faaliyet ve müdahale topluma sanılan faydadan daha büyük zararlar verir ve ayrıcalıklı sınıflar ortaya çıkar. Ve daha kötüsü pek çok insan çalışabilecek ve üretebilecek durumda iken iş gücü piyasasından çekilmekte ve çalışan-üreten kesimlerin sırtına yük oluşturmaktadır.

Buradan çok daha karışık ideolojik yönü de olan bir mevzuya gelmek istiyorum. MEB, bir süredir vatandaşları etüd merkezleri konusunda uyarmakta ve bu kurumları piyasadan silmeye çalışmakta.

Dershanelerin kaldırılma sürecini hep birlikte yaşadık. Amacın dershanelerden çok bugün gerçek yüzünü gördüğümüz FETÖ yapılanması ile mücadele olduğunu biliyoruz. Ancak bugün gelinen noktada FETÖ’nün kötülükleri üzerinden dershanelere ve etüd merkezlerine –buraların kontrolünün zorluğu üzerinden- karşı çıkılmasının piyasa koşulları ve fırsat eşitliği açısından kabul edilebilir bir tarafı yok.

MEB, okullarda açılan yetiştirme ve destekleme kurslarını yeterli görse de bu kursların başarılı olma ihtimalinin düşük olduğunu –sebepleri başka bir yazı konusu- eğitimle biraz içli dışlı olan herkes bilir.

Bu nedenle etüd ve dershanelere karşı çıkmak yerine onların varlık sebeplerini ortadan kaldırmak gerekiyor. Bu yerlere ihtiyaç okullardaki seviyeden (?) ziyade gençlerin zamanında mesleki eğitime yönlendirilememeleri ve üniversite kapılarına yığılmalarından kaynaklanıyor. Bugün piyasalar ara elaman sıkıntısı yaşarken teknisyen bile olamayacak kapasitede on binlerce mühendise sahip.

***

Devlet eğer yapabiliyor ise okullardaki kaliteyi artırmak ve mesleki yönlendirmeyi zamanında gerçekleştirerek milyonlarca genci üniversite kapılarına yığmadan piyasanın aktörleri arasına girmelerini sağlayacak alt yapıyı oluşturmalıdır.

Bunu yapamadığımız sürece dershane ya da etüd merkezlerine karşı çıkmak topluma iyilik olmayacaktır. Çünkü pek çok genç için buralar eksikliklerini giderme ve yeni bir şans yakalayabilmek için bir fırsattır. Bu nedenle bu kurumların gerekli olup olmadığına devlet değil halk karar vermeli. Hele ki öğrencilerin devlet eli ile kastlara bölündüğü bir sistemde bu fırsatın da ellerinden alınması büyük bir vebaldir.

Özel okulların desteklenmesi ne denli doğru ise bu yaklaşım da o denli yanlıştır. İyi malın kötü malı piyasadan kovması gibi iyi okullar da kötü okulları piyasadan kovacaktır. Eğitimdeki kalite, doğru ve zamanında yönlendirme arttıkça da bu tür yerlere ihtiyaç zaten kendiliğinden azalacaktır.

Karar Gazetesi, 17.05.2017

Genel irade, milli irade ve keyfi irade (I)

Demokrasi “denemesi” geçmişimiz hayli uzun olmakla birlikte, ülke olarak hem kültürel hem yapısal açıdan sağlam ve yerleşik bir demokrasiyi tesis etmekte başarısızız.

Bu konudaki açık başarısızlığımızda, seküler ve muhafazakâr sosyal kesimleri temsil eden elitlerin keyfi iradelerini hakim hale getirebilmek için çarpık bir — aslında iki — demokrasi anlayışına sarılmış olmalarının büyük payı var.

Bizler ülke olarak, kendine demokrasi süsü veren iki otoriter anlayış arasında kaldık ve bir ondan yana, bir bundan yana savrulup duruyoruz. Gerçek bir demokrasiye en çok yaklaştığımız kısacık süren reklam kuşağı dışındaki yayınlarda, bir şekilde en fazla yarı-demokratik bir rejim kuşağı içinde kendimizi buluyoruz. Elbette askeri müdahaleleri de tâ başta brütten düşüyoruz.

Demokrasiyi iyi bir yönetim biçimi ve arzu edilir bir hedef olarak popüler ve meşru kılan versiyon, genellikle anayasal demokrasi veya liberal demokrasi olarak adlandırılır. Biz bu demokrasiyi, sadece devletin iki ana sosyal-siyasal güç arasında el değiştirdiği (veya el değiştirmesine girişildiği) dönemlerde, kısa süreliğine tatma fırsatı bulabiliyoruz.

Bunun dışındaki dönemleri ise, demokrasinin çarpıtılmış veya suiistimal edilmiş yorumları olan genel iradeci demokrasi’ye ve milli iradeci demokrasi’ye maruz kalarak geçiriyoruz. Oysa ne genel iradeci ne de milli iradeci demokrasi, gerçek anlamda bir demokrasidir. Sadece, halk/millet egemenliği çağına uyarlanmak koşuluyla muktedir olanın keyfi iradesini hakim kılan otoriter yönetim anlayışlarıdır.

Aslında, birbirine karşıt konumlanan, ama ortak noktaları da bulunan bu iki anlayışı “demokrasi” diye adlandırmak yerine genel iradeci yönetim anlayışı ve milli iradeci yönetim anlayışı şeklinde ifade etmek daha doğruymuş gibi geliyor insana.

Ancak her ikisinde de belli ölçülerde demokratik kurum ve yapılar barındırılıyor, yani belli bir demokrasi görüntüsü korunuyor ve demokrasi olma iddiası söylemde terk edilmiyor. Ayrıca dünyada da bu iki tür anlayışın birer demokrasi türü olarak görüldüğü ve savunulduğu oldu, oluyor. Dolayısıyla “yönetim anlayışı” gibi “demokrasi anlayışı” ifadesi tercih edilebilir, bir noktada.

Bu iki tür çarpıtılmış demokrasi anlayışının hem benzerlikleri, hem de (önemli) farkları söz konusu.

Genel iradeci demokrasi

Genel iradeci demokrasi anlayışı, seküler-laikçi ve ilerlemeci-gelişmeci perspektifiyle Jakobenist otoritarizm olarak kendini gösteriyor. İdeolojik kurguda temel özne “halk” olarak belirleniyor; “egemenlik kayıtsız şartsız” ona atfediliyor; halkın iyiliği (gelişmesi/ilerlemesi/çağdaşlığı) temel amaç olarak gösteriliyor.

İş pratiğe gelince mesele başka bir biçim alıyor.

Genel iradeci demokrasi anlayışında elitist ve dogmatik sol temalı bir siyaset hakim haldedir. İlericilik ve gericilik kavramları temel mücadeleyi veren güçleri tanımlamak için kullanılır. Büyük kavga bu iki sosyal-siyasi kesim arasındadır.

Bu anlayışta rejim, bir oligarşinin (i) devlet aracılığıyla halkı ilerleme ve gelişmeye zorladığı; (ii) vesayet kurumları vasıtasıyla halkın siyasi tercihlerine vasilik ettiği; (iii) ancak sınırlı ve kontrollü bir demokrasiye izin verdiği bir sistem şeklinde kendini gösterir.

Halkın arasından pozitivist ilerlemeci ve gelişmeci ülküyü benimsemiş bir kesim has yurttaşlar kategorisine yükseltilirken, çoğunluk — henüz ülküyü anlamamış ve içselleştirememiş olmaları, bu konudaki birlik ve beraberliğe dahil olmamaları (kaynaşmış bir kitle yaratılamamış olması) sebebiyle — devletin sert sopasıyla “eğitime” tabi tutulur.

Jakobenist otoriterliğe hizmet edebilmesi için demokrasi, Rousseau’cu Genel İrade kavramlaştırması üzerinden giderek tanımlanır. Buna göre, egemenliğin kaynağı halktır; ancak bu egemenlik, tek tek bireylerin ve tercihlerinin toplamından ayrı ve başka bir bütünlük ve irade demek olan Genel İrade’de birleşir ve kendini yansıtır. Genel İrade, tanımı gereği daima ve bir bütün olarak halkın iyiliğini gözeten tercihlerde bulunur; kararları her zaman bu nitelikte olur.

Halkın yeterince aydınlanmamış olduğu durumda, genel iradeyi yansıtabilecek, temsil edebilecek, halkı aydınlatabilecek bir lider v/ya seçkin kişiler, halk adına ve halkın iyiliği için karar verebilecektir. Bu, sıklıkla “halka rağmen, halk için” sloganına dönüşecek bir zorla özgürleştirme ve zorla ilerletmenin meşruiyetini içerir.

Dinin karşısına “bilimi”; yerelin karşısına “evrenseli”; geleneğin karşısına “çağdaşı”; Doğu’nun karşısına “Batı”yı koyan bu anlayış, pek tabii ki “çoğunluğun oy desteğini” hiçbir zaman sağlayamadı, sağlayamazdı.

Bu İttihat ve Terakki geleneği,demokrasilerin “uygar dünyada” (Batı’da) geçer akçe, meşru rejim olarak kabul gördüğü bir konjonktürde, sık sık ayar yapılan yarı-demokratik bir rejim (veya demokrasi görünümlü otoriter bir rejim) halini aldı.

Zaman içinde değişim ve dönüşüm geçirse de esas çizgisi ve perspektifini hep koruyan genel iradeci demokrasi anlayışı, uzun iktidarı döneminde ülkede aşağı yukarı şöyle bir tablo oluşturdu:

* Farklı partilere izin verilen, ama resmi ideoloji ile çizilen sınırları aşan olursa derhal haddi bildirilen;

* Seçimlerin yapıldığı ve hükümetlerin seçimle değiştiği, ama kimin hükümet olacağının vesayetin/devletin resmi, sivil ve yasadışı güçleri marifetiyle belirlenmeye çalışıldığı (devletle uyumlu olacak olmanın tercih sebebi kabul edildiği);

* Partilerin kendi seçim programları ve kampanyalarını yürütmelerine izin verildiği, ama hükümet olduklarında onlara seçmenin değer, talep ve beklentileri yönünde veya kendi uygun buldukları şekilde temel ve kritik iç-dış politikaları değiştirme ve belirleme fırsatının tanınmadığı (yani hükümet olabildikleri ama iktidar olamadıkları)… bir siyaset sahnesi. İşte bunun adı vesayet sistemi oldu.

Genel iradeci anlayış, seçmenin, çoğunluğun tercihlerinin sahici anlamda politikayı belirlemesine izin vermeyerek, demokratik bir rejimin temeli/tabanı olan çoğunluk ilkesini, çoğunluğun yönetim hakkını tanımadı.

Halk, niteliği, daha doğrusu “niteliksizliği” sebebiyle doğru tercihler yapamayacak; demokrasinin demagogları olan  “güvenilmez ve çıkarcı siyasetçi”lere kanacak ve/ya büyük devlet meselelerine kafası basmayacak edilgen bir kitle tanımına hapsedildi.

Çoğunluk ilkesinin karar alma ölçüsü olarak kabulü, oligarşinin keyfi iktidarını sınırlamak veya engellemek anlamına gelecekti. Devletin ve ülkenin asıl sahibi olarak kendini gören bu oligarşi, çoğunluğun kararlarına uymayı reddetti. Görünürde demokrasi, esasta vesayetçi bir sistem ile, bu sorunu uzunca bir süre yönetebildi.

Sözde büyük idealler ve kutsal amaçlar uğruna, yani ülkenin birliğinin (kozmopolitliğe karşı gayrimüslimlere ve Alevilere baskı yoluyla), laik cumhuriyetin (irtica ve şeriata karşı dindarlara ve İslamcılara baskı yoluyla) ve devletin bütünlüğünün (bölücülüğe karşı Kürtlere baskı yoluyla) korunması uğruna, demokrasinin zemini olan çoğunluk ilkesini çiğnediler.

Keyfi yönetimlerinden vazgeçmeyi reddettiler.

İşler ters gitmeye başlayınca ve nihayetinde iktidar/devlet “gericilerin” eline geçince, birden bire demokratik özgürlüklerin ve iktidarların sınırlanmasının önemini keşfettiler.

Sanırım gerçek aydınlanmayı tam da o zaman yaşadılar!

Serbestiyet, 21.05.2017

Reel-politikten komplo-politiğe

Komplo teorisi ile ulusal ve uluslararası siyasetteki bir durumu; olağan bir mantık, somut ve olgusal kanıtlar, bilinebilir kişiler-aktörler veya anlaşılabilir amaçlar ile açıkla(ya)mayan, bunun yerine ilginç ve gizemli bir hikaye ile açıklama girişimini kastediyorum. “Komplo” işin içinde sizin bilmediğiniz ve bilemeyeceğiniz iş var demenin bir yoludur. “Teori” ise duruma dair söz konusu “hikayenin-iddianın” olgular ve kanıtlarla ispat edilememiş olduğuna işaret eder.

Komplo teorileri insanların ilgisini her dönemde çekmiştir. Lakin genelde komplo teorilerinin piyasası ana akım fikir ve politikanın kıyısında kalmış ve varlığını görece dar bir çevre içinde sürdürmüştür.

Bugün ise “komplo teorileri” siyasi sahayı kuşatmış görünüyor. Türkiye’de bu komplo sevdasının nasıl her şeyi kuşattığını rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. Komplo sevdası siyasi hayatın göbeğine yerleşmiş ve her kesimden ve meslekten insanı içine çeken “kullanışlı açıklama” üretici ve “gerçeğe değil, ama “gönle uyan” siyasi fikir-kanaat yükleyici bir girdaba dönüşmüş durumdadır.

Dönüşümün tam ne zaman başladı söylemek kolay değil, ama ben 2010’ların başını, “komplo siyasetinin” olağan siyasete dönüşmeye başladığı yıllar olarak görüyorum.

Doğu-Bloku’nun çöküşü ardından gelen, demokrasiler ve serbest piyasaya dayanan, medeniyeler ittifakının kurulduğu, barış ve güvenlik içinde yeni bir küresel dünya -yani aşırı iyimser bir dünya- beklentisinin yavaş yavaş yitmeye başlaması, sanırım radikal siyaseti körüklediği gibi “komplo siyasetini” de körüklüyor.

Soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünya düzeni içinde özneler, amaçlar ve temel siyasetler gayet netti. Ülkeler ve siyasi aktörler için siyasi olasılıklar neredeyse belli ve sınırlıydı.

Bunun yanında uluslararası siyaset aslında büyük bir komplo teorisine uygun düşecek şekilde “gizli ve kirli” bir faaliyet olarak yürütülüyordu. Buna karşın istihbarat servisleri, ajanlar, suikastlar, çıkarılan iç savaşlar, yaptırılan askeri darbeler, siyasetçilere-bürokratlara kurulan tuzaklar vb. komplo olarak değil, dönemin olağan siyaset biçimi olarak sıradan kabul ediliyordu.

Bu tür siyaset o kadar olağandı ki, kimse bu olup biteni “komplo” ile açıklama gereği duymuyordu. Bu gizli ve kirli siyaset kamuoyuna bir şekilde açılınca da en fazla “siyasi skandal” yaratıyordu.

Bugün ise durum çok farklı. Bizzat açık ve öngörülebilir reel-politiğin kendisi bir komplo-teorileri düzleminde okunmaya ve anlamlandırılmaya çalışılıyor. Soğuk savaş sonrası gevşeyen ve açılan dünya, sıklıkla ideal-politik bir maske ile maskelenmeye çalışılsa da, açık ve anlaşılabilir bir reel-politika dünyasıdır. Siyaset, gizli ve kirli tarafları her zaman ve hep var olan bir reel politik dünya idi zaten.

Aktörler, amaçlar, eylemler, ittifaklar, strateji veya taktikler  eskiye göre çok daha açık ve ortada olmasına rağmen; pek çok olay ve olgu kanıtlanabilir ve açıklanabilir bir haldeyken; pek çok olay ve politik hamle ülkelerin reel-politiği bağlamında  mantıklı ve anlamlı bir açıklamaya sahipken her şeyi dev –hatta ebedi- komplo teorisi içine tıkıştıran bir komplo-politik eğilimi ortaya çıktı.

Türkiye’de son yıllarda iç ve dış politikadaki keskin zig zaglar, kısa zaman dilimleri arasında 180 derecelik dönüşler ve mevcut  kaotik siyasi iklimde komplo teorisi sevdasının belli bir rolü olduğunu düşünüyorum.

Şöyle ki, soğuk savaş sonrasında siyasi aktörlerin önünde geniş politik hedefler ve tercihler yelpazesi açıldı. Mevcut iktidarın ekonomik ve siyasi başarısı, ertelenmiş ve baskılanmış “yeniden” büyük ve güçlü bir ülke olma idealini ulaşılabilir bir hedef haline getirdi. Genişleyen politik tercihler yelpazesi ile arzu edilen ve hedeflenen her şeyi elde etmek mümkünmüş gibi göründü.

Unutulan şey ise rakipler ve diğer aktörlerin de aynı şekilde tercihler yelpazesinin genişlemiş olduğuydu. Siz bir hedef belirleyip onun için politik hamleler yaptığınızda, bu durum bazı aktörlerin hedefleriyle uyumlu olurken başka bazılarınınkiyle çatışma içine girer. Bu aktörler de (örneğin, PYD, Esad rejimi veya FETÖ) kendi hedefleri doğrultusunda kendi geniş tercih yelpazesinden hamleler seçerler ve sizi durdurmaya dönük çaba sarf ederler.

Tercihler yelpazesinin genişlediği doğrudur; ancak bunun her arzu ettiğinize ulaşacağınız, her hedefinize varacağınız anlamına gelmediği kısa sürede ortaya çıktı. Reel-politiğin duvarına çarpa çarpa yaşanan başarısızlıklar ve şaşkınlıkların yarattığı travma karşısında komplo teorilerine sarılmak bir süre iyi geldi.

Çünkü komplo teorileri, çok aktörlü, çok tercihli, çok olasılıklı “kaotik” ve karmaşık bir dünyayı kolayca anlamanıza ve anlamlandırmanıza hizmet ediyor. Başa çıkılması zor bir aktör, bilgi, politika ve hedef çeşitliliği ve olasılık kombinasyonu yerine basit ama cezbedici tek bir hikayeniz oluyor.

Çünkü komplo teorileri, yaşanan başarısızlıkların ve hayal kırıklıklarının sorumluluğunu ve suçunu sizin üzerinizden alıp, başka “bir şeyin” üstüne atıyor. Siz öngörüsüz ve hazırlıksız olan, yanlış zamanlama, hatalı okuma veya gerçek dışı bir değerlendirme yapan olmaktan kurtuluyorsunuz. Büyük bir gücün kirli ve gizli oyunlarının kurbanı oluyorsunuz. Komplo teorisi kendine saygıyı, özgüveni ve elbette gücü korumaya yardım eden bir savunma mekanizmasına dönüşüyor.

Eğer komplo teorilerini resmen sahiplenilmeden yürütülen bir PR çalışması olarak görüyorsanız sorun fazla büyük olmayabilir. Ne var ki komplo teorilerini referans alarak söylem ve politika geliştiriyorsanız başınız dertte demektir.

Çünkü bu, bir tür kısır döngüye davetiye anlamına gelir. Komplo teorileri ile oluşturduğunuz söylem ve politika geçeklik duvarına her çarptığında, ardından başarısızlıklar ve hayal kırıklıkları sökün ettiğinde komplo teorilerine daha sıkı sarılmanız gerekecektir. Komplo teorileri sizi gerçek imkanlar, potansiyeller ve olasılıklar konusunda yanılttıkça, siz bunlara göre politika belirleyip başarısız oldukça, komplo teorilerine ihtiyaç daha da artacaktır.

Komplo teorileri karmaşık dünya ve başarısızlık için birer uyuşturucudur. Sizi felç eder, gerçeklikle bağınızı zayıflatır ve gerçek dünyada hayatta kalma kabiliyetlerinizi körleştirir. Gerçek dünyanın gerçek sorunlarına çözüm ve politika üretme kabiliyetinizi tüketir. Eğer bu kısır döngüden kendinizi kurtaramazsanız komplo sevdasının sonunun içerde baskı dışarda savaş ile sonlanması kaçınılmazdır.

Türkiye’de komplo teorilerine tümden teslim olamayacak kadar pragmatist bir iktidar var. Ancak komplo teorisini devre dışı bırakmaya da yanaşmıyor. Böylece Türkiye’de bu dönemde komplo-politik ile reel-politik arasında gidip gelen bir politik söylem kurulmuş oldu. Komplo-politik ile şekillenen söylem reel politiğin duvarına çarpınca söylem ve hamle yenileniyor, ancak komplo söyleminden (sağladığı imkanlardan) tümden vazgeçilmiyor.

O yüzden, Türkiye’ye karşı bir “üst akıl komplosu” biraz tuhaf bir  form aldı. Daha önceki sertliği ve keskinliği terk edildi. Oldukça amorf veya esnek bir komplo teorisi olarak arka fonda işlemeye bırakıldı.

Böylece reel politik karşısındaki keskin dönüşlere göre uyarlanabilecek ve gerektiğinde öne çekilebilecek bir konumda tutulmuş oluyor.

Serbestiyet, 16.05.2017

Ergenekon’un akibeti, 15 Temmuz’un başına olmasın!

Mustafa Alper, Denizli Cumhuriyet Başsavcısı’ydı. Alper’in Türkiye kamuoyunda tanınmasını sağlayan, FETÖ’cü darbecilerle ilgili ilk iddianameyi hazırlayan savcı olmasıydı. Alper 15 Temmuz’un ilk anından itibaren cesurca darbe girişimine karşı durmuş, gözü pek bir şekilde darbecilerle mücadele etmişti. Maalesef 10 Mayıs’ta gerçekleşen elim bir trafik kazasında Alper hayatını yitirdi.

Cumhuriyet gazetesi internet sitesinde Alper’in ölümünü “Başsavcı Alper’i kamyon biçti” olarak verdi. Kullanılan dil ve seçilen başlık son derece rahatsız ediciydi. Nitekim sosyal medyada bu dil ve başlık seçimi çok sert eleştirilere uğradı. Gazete de kısa bir süre içerisinde haberin sosyal medyada duyurusunu yapan mesajları sildi ve başlığı düzelterek haberi yeniden verdi.

Savcılara gözdağı vermek

Kamuoyu tepkisi, yargı makamlarının da devreye girmesini sağladı. Cumhuriyet’in internet yayınlarının Genel Yayın Yönetmeni Oğuz Güven önce gözaltına alındı ve akabinde tutuklandı. Tutuklama kararı veren hakime göre, “kamyon biçti” ifadesinin kullanılmasındaki gaye, haberi sansasyonel bir başlıkla duyurmaktan ziyade, FETÖ davalarını soruşturan savcılara gözdağı vermekti.  “Savcılara akıbetlerini göstermek, bu savcıların sonlarının ne şekilde olacağına ilişkin gönderme yapmak”tı.

Hakim, gazetenin internet sitesindeki bu haberin “FETÖ hakkında iddianame hazırlayanların ileride başlarına ne geleceği hakkında toplumda bir algı oluşturmaya” matuf olduğu kanaatine vardı. Bu yönüyle haberin “terör örgütünün propagandasını yapma” suçunun kapsamına girdiğini belirti ve Güven’in tutuklanmasını da buna dayandırdı.

Gazetenin dilinin sorunlu olduğu aşikâr. Başlığın geniş kitleleri rahatsız edeceği de su götürmez. Zaten gazetenin kendisi de bu hatânın farkına erken varmış. Güven, savcılıkta “haberi bir an önce girme düşüncesinin bu hatâyı doğurduğunu” ifade etmiş; “kamyon biçti” ifadesini içeren tweetin 55 saniye sonra silindiğini ve başlığın da düzeltildiğini belirtmiş.

Dozunda tepki

Böyle bir dil ve başlık kullanan gazete elbette ağır bir biçimde tenkit edilebilir. Gazetecilik etiği açısından yoğun sorgulamalara tabi tutulabilir. İnsani duyguları göz ardı ettiğinden kınanabilir. Gazeteye karşı barışçıl protestolar ve boykot çağrıları yapılabilir. Okurları duydukları hoşnutsuzluğu gazeteyi takip etmeyi bırakmakla gösterebilir.

Bütün bunlar meşrudur. Nihayetinde gazetenin bir hatâsı söz konusudur ve kamuoyunun böylesi bir hatâya dozunda tepki vermesi demokratik toplumların rutinidir, sağlık işaretidir.

Ancak bunun ötesine geçip gazete hukuki kıskaca alınamaz. Doz aşımı olur bu. Hele gazete “terör örgütü propagandası” gibi ağır bir ithama maruz bırakılamaz. Hele hele sorumlu kişiyi tutuklamak hiçbir surette kabul edilemez. Zira mevzu edilen olayda, ne somut bir suç fili var ne de bir delil.

Peki, olan ne? Özü itibariyle olan; önündeki dosyada herhangi bir suç deliline rastlamayan hakimin gazetecinin “kafasının içini” okuması, “gizli” hedefini tespit etmesi ve “niyet”ini ortaya çıkarmasıdır. Ardından bunu oldukça zorlama bir yorumla hukuki bir kalıba dökmesidir.

Tehlikeli bir hukuk okuması

Tehlikeli bir yoldur bu. Nitekim bir kaç gün sonra Sözcü gazetesine yönelik gerçekleştirilen operasyon da tehlikenin büyüklüğünü gösteriyor. Sözcü de benzer bir hukuki okumanın gadrine uğradı. Basına yansıyan bilgilere göre, Sözcü 15 Temmuz’da darbe girişiminin başlamasından dört saat önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Marmaris’te kaldığı adresi duyurmakla suçlanıyor. Yani savcılara göre darbeciler, cumhurbaşkanın bulunduğu yeri bilmiyorlarmış. Sözcü’nün verdiği haberle uyanmışlar ve cumhurbaşkanına karşı operasyon yapmak için düğmeye basmışlar.

Eğer dosyada başkaca bir bulgu, bilgi ve belge yoksa, salt bu iddiaya — bırakın başkalarını — onu kaleme alanlar da inanmaz.  Bir kere, haber verildiğinde bir darbe girişiminden kimse haberdar değil. İki, cumhurbaşkanının nerede olduğunu her gazeteci merak eder. Ve üç, cumhurbaşkanının nerede olduğu öğrenen her gazetecinin bunu kamuoyuna duyurmasından daha tabii bir davranış olamaz.

Varsayalım ki Sözcü değil de — ya da Sözcü’den önce — mesela iktidara yakın bir medya organı bu bilgiye muttali oldu. Ne yapardı? Bilgiyi kendine mi saklardı, yoksa halkla paylaşır mıydı? Herhalde o da Sözcü’nün yaptığını yapar ve bahse konu bilgiyi takipçilerine iletirdi. Acaba o zaman, bu gazeteler hakkında da böyle bir suçlamada bulunulur muydu? Hiç sanmıyorum. Burada soruşturmanın başlatılmasında, “fiil”den (!) çok “özne”nin, gazetenin kimliğinin belirleyici olduğu söylenebilir.

Heba edilen fırsat

Bu tür zayıf, altı boş iddialarla ve tamamen hukuku zorlayarak yürütülen soruşturma ve dâvâlar iki büyük tahribat yaratır. Birincisi, minareye uydurulan kılıf niteliğindeki gerekçelerle her habere, her başlığa karşı hukuki takibat yapılabilir.  Hoşa gitmeyen her cümle, muhalif olduğu düşünülen her söz bir suç çerçevesinin içine alınabilir. O vakit hiç kimse kendini hukuki güven altında hissetmez; ifade ve basın özgürlüğü berhava olur, düşünce kuraklaşır.

İkincisi, inandırıcı olmayan, aklı başında kimseyi ikna etmeyen, kurgu olduğunu bas bas bağıran soruşturmalar ve dâvâlar arttıkça en büyük zararı FETÖ karşıtı mücadele görür. Türkiye benzer bir sürece Ergenekon davalarında tanık olmuştu. İlgili ilgisiz herkes derin devletle irtibatlandırılmıştı. Düzmece deliller havalarda uçuşmuştu. Davaların sahiciliği ve inandırıcılığı yerle yeksan edilmişti. Neticede çok kıymetli bir fırsat heba edilmiş; memleketin darbecilerle gerçekten yüzleşmesinin ve hesaplaşmasının önüne set çekilmişti.

“İnce hastalık”

Ne yazık ki benzer işaretler 15 Temmuz’la alâkalı dâvâlarda da çoğalıyor. Serbestiyet’te daha önce Gürbüz Özaltınlı, Alper Görmüş ve Yıldıray Oğur, iddianamelerden örnekler de vererek bu tehlikeye dikkat çekmişlerdi. En son Tuncer Köseoğlu da yazdı. Köseoğlu’nun da belirttiği gibi, toplum 15 Temmuz’un  tüm karanlık noktaların aydınlatılmasını ve halka karşı gaddarlıkta sınır tanımayan darbecilerin cezalandırılmasını istiyor. Bunun için darbe yargılamalarını da destekliyor.

Halk desteği büyük bir şans, ama marifet bunu gerektiği gibi kullanabilmekte. Eğer her şey “FETÖ çuvalı”nın içine doldurulur ve “damatlar ince hastalıktan tahliye edilirken muhalifler içeri tıkılırsa” şans harcanmış olur. Ama eğer “adalet duygusundan ayrılınmaz, yeni mağduriyetler yaratılmaz ve suçlular hak ettiği şekilde cezalandırılırsa” fırsatın iyi değerlendirildiği söylenebilir.

“İşte asıl mesele bu. Ergenekon da FETÖ kadar gerçek ve karanlık bir örgüttü. Ergenekon’dan geriye mağdurlar ve yok olan adalet duygusu kaldı. FETÖ dâvâsı da böyle olmasın, aynı hatâyı ikinci kez yapmayarak hukuk devleti oluruz…”

Serbestiyet, 21.05.2017