Ana Sayfa Blog Sayfa 157

Türkiye’de Kültürel İktidarın Kuruluşu – Yılmaz Çolak

Türk modernleşmesinin iki yüz yıllık hikâyesini, yeni bir siyasî yapı tesis etmenin yanı sıra yeni bir hayat tarzını oluşturmak ve topluma yaymak arzusu olarak görmek mümkündür. Öyle ki herkesi tek tipleştirme gayretindeki bu arzu, geçen her dönem zarfında toplum üzerindeki tesirini daha büyük bir basınçla göstermiştir. Nitekim Şerif Mardin’in “Merkez-Çevre” ayrımı ile İdris Küçükömer’in “Sağ-Sol” farklılığının anlamsızlığı üzerinden anlatmak istediklerinin de Türkiye’deki mücadelenin siyasî olmaktan ziyade kültürel kimliklere dayandığı şeklinde düşünülebilir. Mardin’in ve Küçükömer’in temas ettikleri bu mücadelenin kendisini modern, ilerici ve her şeyiyle örnek alınması gereken yeni kültürün temsilcileri ile yüzyıllardır kendi inandıkları ve benimsedikleri şekilde yaşamayı arzu eden eski kültürün mensupları arasında yaşandığı şeklindeki yorumları beraberinde getirmektedir.

Yılmaz Çolak’ın Türkiye’de Kültürel İktidarın Kuruluşu 1923-1945 isimli eseri de işte bu iki yüz yıllık mücadelenin doğrudan muhasebesini yapmayı amaçlıyor. Eserde, ilk olarak, Tanzimat’ın aydın-devlet adamlarıyla tohumları atılan bu yeni kültürel iktidarın etkisini her geçen dönemde arttırdığına işaret ediliyor. Buradan hareketle İttihat Terakki döneminde bu yeni ve heyecanlı zümrenin toplum mühendisliğinin dozunu artırdığı ve devletin bekasıyla kendi varlığını terazinin kefelerine başarıyla yerleştirdiği ifade ediliyor. 1923’te kurulan yeni devletin temsilcilerinin geçmişten devraldıkları kültürel ve toplumsal çeşitliliği ciddi bir tehdit unsuru olarak görürken toplum mühendisliğine devam etmek suretiyle karargâh olarak seçtikleri siyasî ve toplumsal alanda yeni kültürel değerleri belirledikleri anlatılıyor.

Bu eser yakın tarihimizi sadece siyasî farklılıklar üzerinden okumanın geçmişi ve bugünü anlamada yetersiz kalacağını ortaya koyarken, günümüzdeki mevcut çatışmaların kaynağının esasında siyaseti de aşan farklı kültürel zeminlerden ve beklentilerden kaynaklandığını kaydediyor. Vesayetçi siyasî, idarî ve iktisadî iktidarlarla mücadele ederek büyüyen ve güçlenen Türkiye’deki gerçek siyasî gücü elinde tutan Kültürel İktidarla da yüzleşmek bu nedenle büyük önem taşıyor.

Satın Al

Yılmaz Çolak, Türkiye’de Kültürel İktidarın Kuruluşu 1923-1945, Liberte Yayınları, Ankara, 2017, 272 sayfa.

Türkiye’de partili cumhurbaşkanlığı dönemi

16 Nisan 2017 günü halkoylaması yoluyla halkın onayladığı anayasa değişikliği ile Türkiye’de hükümet sisteminde esaslı değişiklikler oldu. Bu, Cumhuriyet tarihi boyunca gerçekleştirilen en kapsamlı ve esaslı anayasa değişikliğidir. Bu değişikliğin hükümet sistemi ile ilişkili olan kısmı ile parlamenter sistemden, muhtevası başkanlık sisteminin gerekleri ile uyumlu olan, kendine özgü cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmiştir.

Anayasa değişikliğinde yer alan hükümlerinden birisi de seçilecek cumhurbaşkanı ile partiler arasındaki ilişki ile ilgilidir. Anayasanın ilk metninde yer alan, “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir (md. 101/4)” hükmü anayasadan çıkarılarak, partili cumhurbaşkanlığının yolu aralanmış oldu. Bu değişiklikle cumhurbaşkanı seçilecek kişi ile partiler arasındaki ilişki yönünden üç muhtemel durum ortaya çıkmıştır. Birincisi, hiçbir partiye üye olmayan cumhurbaşkanı; ikincisi, belli bir siyasi parti ile formel üyelik ilişkisi bulunan partili cumhurbaşkanı; üçüncüsü, hem formel olarak bir siyasi partinin üyesi hem de genel başkan olan partili cumhurbaşkanı.

AK Parti’nin kurucu genel başkanı olan ve 2014 yılında Cumhurbaşkanı seçildikten sonra AK Parti ile üyelik ilişkisi sona eren Recep Tayyip Erdoğan, bu anayasa değişikliğinin kabulünden sonra 2 Mayıs 2017 günü tekrar AK Parti’ye üye oldu. Daha sonra 21 Mayıs 2017 günü yapılan 3. Olağanüstü Kongrede AK Parti Genel Başkanlığına seçildi. Artık Türkiye’de bu şekilde hukuken ve fiilen partili cumhurbaşkanlığı sistemi başlamış oldu.

Partili cumhurbaşkanlığı modeli, her ne kadar Sayın Erdoğan’ın AK Partiye üye ve genel başkan olduğu dönemde pek tartışma konusu yapılmadı ise de, Anayasa değişikliğinin halkoyuna sunulduğu dönemde en çok tartışılan konulardan biri de Cumhurbaşkanının partili olabilmesini öngören hükümdü. Bu tartışmalar kapsamında, Cumhurbaşkanının belli bir partinin üyesi ve genel başkanı olmasının, onun tarafsızlığı ile çelişeceği belirtilmekte, partisiz ve tarafsız cumhurbaşkanının bir yığın faziletlerinden söz edilmekte idi. Bu eleştiricilere göre, belli bir partiyi temsil eden Cumhurbaşkanı, taraflı kimliği ile devletin ve milletin birlik ve bütünlüğünü temsil edemeyecek; bu kişi, Türkiye’nin değil, sadece belli bir parti tabanının Cumhurbaşkanı olacaktır. Bunun, cumhuriyetin bütüncül yapısı ile bağdaşırlığı bulunmamaktadır. Bütün bu değerlendirmelerin, hem muhteva olarak başkanlık sisteminin gerekleri ile uyumlu olan Cumhurbaşkanlığı sisteminin tabiatı ile hem de dünyadaki örnek uygulamalarla uyumlu olduğu söylenemez. Hatta Cumhurbaşkanının sembolik yetkilere sahip olmasını öngören parlamenter sistemin benimsendiği 1961 Anayasası ile Cumhurbaşkanının nispeten güçlendirildiği 1982 Anayasası’nda yer alan “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir (md. 101/4)” hükmü, dünyada uygulanan parlamenter sistem pratikleri ile uyumlu değildir. Şöyle ki;

Batı’daki pratikler

Parlamenter sistemlerde Cumhurbaşkanı, siyasi etkinliği olmayan, sembolik yetkilere sahip bir kişidir. Siyasi etkinliğinin olmayışı, onun ilk bakışta siyasi olarak tarafsız olmasını lüzumlu kıldığı yönünde bir izlenim vermiş, bu yönünde bir beklenti ortaya çıkmış olabilir. Çünkü o, belli bir siyasi politikanın tatbik edicisi konumunda bir kişi değildir. Fakat Batı’daki pratikler, hiç de bu beklenti ve izlenimle birebir uyumlu değildir. Batıda parlamenter hükümet sisteminin uygulandığı ülkelerin anayasalarında, Cumhurbaşkanlarının bir siyasi parti üyesi olmasını yasaklayan bir hükme pek rastlanmaz. Almanya, Avusturya, İtalya, İrlanda, Yunanistan gibi bazı ülkelerin anayasalarında, cumhurbaşkanlığı görevi ile bağdaşmazlık arz eden konuların düzenlendiği hükümlerde, her ne kadar cumhurbaşkanının parlamento üyesi olmasını veya gelir sağlayıcı bir kamusal veya özel kurum ve kuruluşlarda görev almalarını men eden hükümler mevcut ise de, bunların hiçbirinde cumhurbaşkanının parti üyesi olmasını yasaklayan bir hüküm yoktur. Parlamenter sistemin uygulandığı ülkelerin birçoğunda devlet başkanları siyasi etkinliğe sahip değil iseler de, onların fiiliyatta siyasi etkinliğe sahip olmalarını önleyecek bir anayasal hüküm yoktur. Kaldı ki, parlamenter sistemlerde de Cumhurbaşkanlarının birçoğu siyasi kimliği olan kişilerdir. Bu kişilerin, partili üyelerden teşekkül eden ve siyasi bir organ olan parlamento tarafından seçilmeleri ve çoğu kereler cumhurbaşkanlarının daha önce belli bir partiye üye olmaları, bir kısmının belli bir partinin genel başkanı olması, onların belli bir siyasi eğilime sahip olmalarını mümkün kılmaktadır. Bunu, demokratik siyasi hayatın tabii akışının bir gereği olarak görmek gerekir. Bir kişi şayet bir partiye mensup, hatta onun genel başkanı ise, Cumhurbaşkanı olduktan sonra onun fiilen bu siyasi kimlikten uzak kalmasını beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır.

Cumhurbaşkanının siyasi etkinliğinin minimum olduğu parlamenter sistemlerde, Cumhurbaşkanının belli bir parti ile ilişkisini sürdürmesi men edilmediği halde, Cumhurbaşkanlığı sisteminde, yürütmenin başı ve sahibi olan, hem başbakanlık hem de devlet başkanlığı sıfatlarını birlikte bünyesinde toplayan, belli bir siyasi politikanın aktif uygulayıcısı konumunda olan Cumhurbaşkanının mutlaka partisiz olması gerektiğini savunmak, bu sistemin tabiatı ile esaslı bir şekilde çelişir. Nitekim dünyadaki pratikler de bunu öngörür.

Başkanlık sistemlerinde başkanın (Türkiye’de Cumhurbaşkanı) yetkileri en üst düzeye çıkmaktadır. Başkan, hem Cumhurbaşkanının, hem de başbakan ve hükümetin yetkilerinin tamamına sahiptir. Türkiye’deki sistemde Cumhurbaşkanı, siyasi yetki ve etkinliği en üst düzeyde olan kişi olarak, hükümet politikalarını belirleme ve uygulama yetkilerini haizdir.

Diğer yandan Cumhurbaşkanının seçim kampanyalarını yürütebilmesi, yaygın bir teşkilat yapılanmasının faaliyetlerini lüzumlu kılar. Nitekim bu zorunluluk sebebiyledir ki, başkanlık sisteminin uygulandığı ülkelerin bir çoğunda başkanlar formel olarak belli bir parti ile üyelik ilişkilerini sürdürebilmektedir. Mesela başkanlık sisteminin uygulandığı ABD’de başkanın partisi ile ilişkisini kesmesini öngören bir anayasa ya da kanun hükmü mevcut değildir. Kısaca anayasal olarak, partili başkanlık için müsait bir anayasal sistem söz konusudur. Bu ülkede başkanın, Türkiye’dekine benzer bir şekilde genel başkan olmasa da, partisi ile formel ilişkisi devam etmektedir. Hatta başkan adayı, başkanlık seçimi öncesi evrede, parti teşkilatlarının tabanından süzüle süzüle seçilerek geldiği için, partisinden kopması mümkün değildir. Keza, Brezilya’da, anayasaya göre, başkanlık seçimlerinde mutlaka bir siyasi parti adına aday gösterilir. Bu ülkede de başkanın partisinden bağlarını kopararak görev yapması mümkün görünmüyor.

Başkanlık sisteminin tatbik edildiği Güney Kore ve Arjantin anayasalarında, her ne kadar Başkan seçilen kişinin seçildikten sonra partisi ile resmi bağını ortadan kaldırmasını öngören amir hükümler mevcut ise de, bu ülkelerde, tarihi olarak güçlü siyasi geleneklere ve parti yapılanmasına sahip olmanın pratik bir neticesi olarak, fiiliyatta başkan ile partisi arasındaki ilişkiler farklı şekillerde de olsa devam etmektedir. Anayasadaki bu hükümlerin fiiliyatta uygulanırlığının sağlanabilmesi pek mümkün olamamaktadır. Halk tarafından doğrudan seçilen, belli bir siyasi tabana sahip olan, parlamenter sistemlerdeki siyasi kimliğe sahip olan başbakanların rollerini de üstelen başkanın (Türkiye’de cumhurbaşkanı) siyasi yönden tarafsız olmasını beklemek, siyasi gerçekliklerle de bağdaşmaz.

Siyasi gerçeğin zorlanması

Bu vesileyle, Türkiye’de 2017 Anayasa değişikliği ile benimsenen Cumhurbaşkanlığı sistemi ile uyumlu olarak, Cumhurbaşkanının belli bir siyasi partinin üyesi ve genel başkanı olması, hem Batı’daki uygulamalarla, hem bu sistemin tabiatı ve temel mantığı ile hem demokratik ilkelerle, hem de Türkiye’deki siyasi kültürel gerçekliklerle uyumludur. Aksi yöndeki bir anayasal düzenleme, siyasi gerçekliklerin zorlanması, tabiri caizse suyun tersine akıtılmaya çalışılması, Cumhurbaşkanlarının anayasal hükümlere aykırı bir şekilde daha önce mensubu olduğu partisi ile olan ilişkilerini informel olarak sürdürmeye zorlanması neticesini ortaya çıkaracaktır. Bütün bu sebeplerle, Türkiye’de partili cumhurbaşkanlığı yolunun açılmış olmasıyla, hem formel, hem de informel olarak anayasa ile uyumlu bir düzenin kurulması mümkün hale gelmiş olmaktadır. Bu durum, anayasal olarak hukuken ve fiilen, Cumhurbaşkanlığı sisteminin uygulanışında rahatlama sağlayacaktır. Siyasi olarak etkin olmak zorunda olan Cumhurbaşkanı, ancak bu zeminde politikalarını etkin bir şekilde icra edebilir. Belki yakın bir gelecekte, bazı partilerin Cumhurbaşkanlığı için çatı aday göstermeleri kısmen rağbet görse de, orta ve uzun vadede, muhalefetin de mutlaka daha kapsayıcı ve kucaklayıcı partili adaylarla seçim yarışlarına girmeleri söz konusu olabilecektir. Bu sayede, uzlaşıcı ve kapsayıcı adaylar ekseninde şekillenen partilerin politikaları da bu yönde gelişecektir. Bu da demokrasimizin pekişmesi yönünde olumlu katkılar sağlayacaktır. Belki de yeni sistemin ülkeye sağlayacağı en büyük kazanım da bu olacaktır.

Star Açık Görüş, 01.07.2017

Atanamayan öğretmenlerin suçu!

MEB, “Öğretmen Strateji Belgesi 2017-2023’”ü yayınladı. Burada metin analizine girmeden elbirliği ile çocuklarımızın geleceklerinin nasıl ve ne şekilde heba edildiğinie bir örnek göstermek istiyorum.

Belge, öğretmen niteliği ve performansına o denli yoğunlaşmış ki sanırsınız Finlandiyalı ya da Japon öğretmenler burada olsa tüm sorunlar bitecek. Öğretmen olmak için ilk aşamada kriter koymak yerine diplomadan sonra kriter getirmek de herhalde dünyada bir sadece bize mahsus. Sormazlar mı adama: Öğretmen yap(a)mayacağın adama niye diploma verdin?

İçinde bulunduğumuz tablonun vahameti ve çalınan umutları belgeden alıntılayalım:

“…YÖK verilerine göre son on beş yılda eğitim fakültelerinin sayısı 63’ten 92’ye, öğrenci sayısı ise yaklaşık olarak 141.000’den 228.000’e çık(tı)… İhtiyaçtan çok daha fazla sayıda başvuru yapılıyor olması nedeniyle KPSS, adayların öğretmenliğe ilişkin mesleki becerilerini ölçmeyi ikincil plana atmakta, … eleme yapmayı öncelemektedir… çok sayıda kişi… atanmayı beklemekte ve atanamama hâlinde hayal kırıklığı yaşamaktadır… ÖSYM’nin verilerine göre 2013 yılında Öğretmenlik Alan Bilgisi Testine 142.644 öğretmen adayı katılırken, bu sayı 2014 yılında 209.774’e, 2015 yılında 283.583’e, 2016 yılında ise 311.759’a ulaşmıştır. Alan bilgisi testi uygulanmayan öğretmenlik alanları da dikkate alındığında 2014 yılında yapılan KPSS’ye öğretmen olarak atanabilmek amacıyla toplam 312.688 kişi, 2015 yılında 415.508 kişi, 2016 yılında ise 455.119 kişi katılmıştır. 2014 yılında 50.990, 2015 yılında 52.736 ve 2016 yılında da toplam 49.015 kişi öğretmenliğe atan(dı). Buna karşın KPSS’ye başvurmuş ancak öğretmen olarak atanamamış olan üniversite mezunlarının sayısı 2016 yılı itibarıyla toplam 438.134 kişidir. Bu mezunlar dışında YÖK’ün verilerine göre 2016 yılı itibarıyla … hâlihazırda yalnızca eğitim ve eğitim bilimleri fakültelerinde okuyanların sayısı 228.279’dur. Fen fakülteleri, edebiyat fakülteleri, fen edebiyat fakülteleri, insan ve toplum bilimleri fakülteleri ve ilahiyat fakültelerinde okuyan öğrenciler de dâhil edildiğinde öğretmen olmayı ümit eden 653.899 lisans öğrencisi (vardır)… Öğretmenlik alanlarına kaynak teşkil eden diğer programlar ve pedagojik formasyon kurslarına devam eden mezun öğrenciler de dikkate alındığında öğretmen olarak atanmayı amaçlayanların sayısı bir milyonu aşmaktadır…”

***

Bilenler bilir; 1998 yılında Ecevit hükümeti norm kadro uygulamasını başlatmış ve geleceğe dönük de hangi branşlara ne kadar öğretmen alımı yapılacağı ile ilgili bir taslak yayınlamıştı. 98 yılı ara döneminde mezunları olan adaylar diplomalarıdiplomaları ile başvurup herhangi bir ile öğretmen olarak atanabilirırken haziran mezunları DMS sınavına girmiş ve alımlara da kontenjan sınırı gelmişti.

Ve bu durum 1998 yılından beri yani 19 yıldır bilinmesine rağmen hiçbir önlem alınmadığı için de yukarıdaki tablo ortaya çıktı: İhtiyaç yok ama atanmak için bekleyen aday sayısı bir milyondan fazla aday..

Türkiye’de denetleme ve kontrol mekanizmaları yeterince gelişmiş olsa idi; geçmiş siyasi karar mercileri, MEB yetkilileri, YÖK başkanları, üniversite rektör ve dekanları şu an sırfbu bu tablodan dolayı “kamu kaynaklarını yanlış kullanma ve israftan” ağır cezada yargılanıyor olurdu.rlardı.

***

Elinizde geleceğe dönük bir projeksiyon varken ve siz buna rağmen hem eğitim fakülteleri ve fen-edebiyat fakültelerinfakülteleri sayısınıi hem artt arttırır hem,  kontenjanlarını daşişirirseniz şişirirseniz sonuç işte böyleu olur. Sonra da geçmişte bir bakanımızın dediği gibi “gitsinler kendilerine başka iş arasınlar” doğru sözünüz yanlış olur.

Şaka gibi değil mi?

Bu okullardan mezun olmak öğretmen olmak için yeterli bir sebep mi? Olmayabilir ancak o gençleri başka alanlara yönlendirmek yerine yıllarca kulağının üstüne yatanların hiç mi suçu yok?

Sonra bambaşka hayallerle çıkılan yolda adaylar başka işler peşinde koşarken, kızların bir kısmı da ev hanımına dönüşüyor. Yanlarında da kocaman bir mutsuzlukla!

Karar Gazetesi, 28.06.2017

Hariciler gerçekte kim?

Bugünü anlayabilmek için dünü de iyi kötü bilmek gerekiyor, ancak tarihin geçmişi yeniden inşa etme süreci olduğu da bir gerçek. Çünkü geçmişe karşı ne kadar objektif olmak istersek isteyelim yaşadığımız çağ ve içinde bulunduğumuz zihniyet dünyasından bağımsız olarak anlama şansımız çok az.

Ramazanlarda dinle ilişkimizi yeniden inşa ederken(?) de bu tür engellerle karşı karşıya kalmak kaçınılmaz. Oruca ve ibadetlere bakış açımız gibi. Seküler ya da dindar bir ortamda yetişenlerin dine ve ritüellere bakış açısının farklılığı da biraz bundan ancak bugün konumuz bu değil.

İslam tarihinin bir bilinmeyeni olarak duran Haricilik…

***

Sıffin iç savaşının ardından İslam dünyası üçe bölünürken; -pek çoğumuzun- günümüzdeki pek çok aşırı İslami ekolün en azından fikri altyapısının kurucuları olarak gördüğü Haricilik üzerine bilgilerimiz maalesef çok kıt ve bize ulaşanlar ise fazlasıyla tarafgir.

Bazıları kızabilir ama İslam’ın pek çok açıdan parlayan yıldızı Mutezile’nin başına gelenler, Haricilerin de başına geldi ve İslam’ın ötekileştirilen evlatları durumuna düştüler. Siyasi hemen hiçbir konuda orta nokta bulamayan Şia ve Sünniliğin Haricilik konusunda ise tavırları ortak. İki tarafta gerek –muhtemelen büyük kısmı uydurulan- hadisler ve gerekse Kuran’dan yola çıkarak haricileri zemmediyor.

Bildiğiniz üzere Haricilik Sıffin Savaşı sırasında Hz. Ali’nin hile ile savaşı yarıda kesip işi tahkime bırakmak zorunda kalmasından sonra Ali taraftarları arasından çıktı. Haricilerin sloganı “Hüküm ancak Allah’ındır” idi ve bu nokta onları ‘inananların Allah’ın bu hükmünü –İslami bir düzeni- egemen kılacağı güne yani zafere ulaştıracağı güne kadar sabırla mücadele etmek gerektiği’ fikrine götürmüştü. Bu nedenle Hariciler Hz. Ali’nin meşru halife olduğu bir konuda işi hakemlere bırakmış olmasını, ister gönüllü ister zorla “Allah’a bir şirk koşma” olarak görmüş ve ondan bu konuda tövbe etmesini ve isyancılarla onlar ortadan kalkana kadar savaşmasını istemişlerdi. Hz. Ali Muaviye ile savaşı kabul etmiş ancak şirke girdiğini reddetmişti.

Geleneksel anlatım Hz. Ali’yi tahkime zorlayanların büyük oranda Haricilerin olduğunu söyler. Fakat Harun Yıldız’ın “Kendi Kaynakları Işığında Hariciliği Doğuşu ve Gelişimi” adlı önemli çalışması pek çok açıdan ezber bozan anlatımlarla dolu.

Eser iki ana bölümden oluşuyor; birinci bölüm Hz. Osman’ın öldürülüşünden Nehrevan savaşı sonrasına kadar geçen süreci ve Hariciliğin doğuşunu, ikinci kısım ise özellikle Emeviler döneminde Haricîliğin yaşadığı değişim, dönüşüm ve fırkalara ayrılışını ele alıyor.

***

Yıldız, kitabında Hariciliğin doğuşu ve gelişimini üç önemli Harici müellifin, Salim b. Zekvan, İbn Sellâm el- İbadi ile Kalhati’nin eserlerine dayanarak onların bakış açısı ile aktarmaya çalışıyor. Ve bizlere Haricilerin kendi iç dünyaları ile de empati kurmamızı sağlayacak veriler sunuyor. Nasıl Şia ve Sünnilik kendi tarih algısını sayfalara dökmüşse Hariciler de kendi pencerelerinden olayları nakletmiş ve delillendirmişler. Yıldız’ın bize aktardıkları bu açıdan oldukça ilginç ve çarpıcı. Harici müellifler kendilerine yöneltilen bazı suçlamalara cevap verirken bizim de kafamızı karıştıracak ve şaşırtacak bilgiler veriyor.

Örneğin Nehrevan Savaşında öldürülen Haricilerin Hariciliğin ’Kerbela’sı seviyesinde olduğunu görmek çarpıcı bir durum. Zaten bildiğimiz “Halifeliğin kime ait olduğu” hususu da yine çok önemli. Hariciler çok erken dönemde Hilafetin Kureyşiliğini reddederken bunu da sağlam temeller üzerine oturttukları görülüyor. Ve yine Ammar b. Yasir’in şehit edilişini kendi tarihleri açısından inşa etmeleri oldukça ilginç. Tabii ki bu da bize yeni bir soru sorduruyor: “Ammar’ın şehadeti tahkimden önce miydi yoksa sonra mı?”

Yine yerimiz bitti. Hani bugünlerde geçmişle ilgili okuyacak bir şeyler arayan var ise tavsiye edelim: H. Yıldız’ın, Hariciliğin Doğuşu ve Gelişimi (Araştırma Yay.) ile ve çevirisini yaptığı “S. Bin Zekvan’ın Es-sirre’si (Ankara Okulu yay.).

Karar Gazetesi, 21.06.2017

İntikam mı adalet mi?

AB’nin ve kurumlarının bize karşı olduğu inancı öyle yerleşmiş ki AİHM’nin (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) lehimize verdiği olumlu kararlar bile bizi çoğu kez uyandırmaya yetmiyor. AİHM verdiği son karar ile Türkiye’ye adaleti kendi elimizle tecelli ettirmek için bir fırsat verdi. Fırsat verdi derken bu durum olumsuza çekilmemeli.

AİHM, Türkiye’nin adli yönde attığı önemli bir adımı destekleyerek 15 Temmuz Darbe Girişimine karşı Türkiye’nin yanında yer aldığını gösterdi. Bu yer alışı doğru okumak gerekiyor. AİHM sadece hukuki süreçte Türkiye’nin aldığı önlemi doğru bulduğunu belirtirken bu durumu ilanihaye kabul ettiğini söylemiyor.

***

AİHM, KHK ile görevden uzaklaştırılan öğretmen Köksal başvurusunda, davacının iddialarına karşılık OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nu iç hukukun bir parçası kabul etti ve OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu kararlarına karşı idari mahkemeler önünde iptal davası açılabilecek olmasını ve bu kararların da bireysel başvurularla Anayasa Mahkemesi gündemine taşınabilecek olmasını hukuki güvence olarak değerlendirirken; OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun olası mağduriyetleri gideremeyeceğine dair hiçbir emarenin bulunmadığı, buna rağmen, iç hukuk yolları tüketildikten sonra AİHM’ye başvuru yolu açık olacağı üzere başvuruyu reddetti.

Ancak yukarıda da belirttiğim gibi bu reddediş, Türkiye’yi geçici bir süre için rahatlatacaktır, çünkü AİHM fiiliyatta da adımlar atılmasını beklediği yönünde sinyal veriyor.

Çevremizde onca kıyamet koparken içimizdeki bu sorunu acilen çözmemiz gerektiği ise çok açık. Gerek FETÖ ve gerekse diğer suçlamalarla görevlerinden ihraç edilen, açığa alınan pek çok kamu çalışanının davalarının hızlandırılması elzem. Ve daha da önemlisi darbenin püskürtülmesinin üzerinden neredeyse bir yıl geçmesine rağmen hala görevden almalarla ilgili somut suçlamaların ve delillerin açıkça ortaya konulmaması, “suç tanımının” yapılmamış olması ciddi bir sıkıntı. Suçun muğlaklığı uzun vadede toplumsal çatışmayı arttıracağı ve FETÖ ile haklı mücadelenin zemini zayıflattığı çok açık. Bu nedenle elde bulunan dosyaların ivedilikle ve hakkaniyetle karara bağlanması gerekiyor. Bu hem 15 Temmuz Şehitleri için hem de bu ülke insanının güvenliği ve huzuru için şart.

Diğer yandan adalet sistemimizde yaşanan git-gellerde toplumu ciddi şekilde ikiye bölmekte ve daha kötüsü darbeci güruhun hala çok etkin olduğu izlenimini vermekte. Darbeci artıkları toplumda güvensizliği her hücremize kadar yaymak isterken maalesef yaşanan süreçte bilerek-bilmeyerek pek çok kişi ve kurumun da bu duruma hizmet ettiği görülüyor.

Özellikle FETÖ davalarında gözaltına alma, tutuklama ve serbest bırakmalara karşı kamuoyu ve basında gösterilen tepkiler zaten yavaş ilerleyen adli sürecin daha da yavaşlamasına sebep oluyor. Her serbest bırakma ya da tutuksuzluk haline gösterilen aşırı tepkiler adaleti tesisle görevli isimlerin, komisyonların işlerini gereği gibi yapmalarını engelliyor.

Bu durum bize iki ihtimal bırakıyor ya FETÖ adalet sistemi ve devlet içinde hala çok kuvvetli ya da bazı mihraklar bu linç kampanyalarını kasıtlı olarak köpürterek davaların sulandırılması ve halkın şüpheye düşmesini istiyor. Gerçekten AK Parti’nin yanında ve 15 Temmuz karşıtı görünenlerin de bu tavra ortak olmaları farkında olmadan FETÖ’ye hizmet ediyor.

Bu tavır gerçek suçluların ortaya çıkmasını engellediği gibi yeni mağduriyetlere de zemin hazırlayabilir. Darbeci güruhun cezalandırılması ne denli şart ise, darbecilerin tuzağına düşen, süreçle ilgisi olmayan ve de FETÖ dışında farklı suçlamalarla mağdur edilen insanların da mağduriyetlerin bir an önce giderilmesi o denli elzemdir.

***

FETÖ davalarının geçmişteki Balyoz, Ergenekon, Jitem davalarına dönmemesi için çok daha dikkatli olmamız gerekiyor.

Ve yüce Allah’ın uyarısı üzere “Bir topluluğa karşı beslediğimiz kin ve öfkenin, bizleri adaletsizliğe sürüklemesinden” sakınmak temel şiarımız olmalıdır.

Karar Gazetesi, 14.06.2017

Keyif yapmak varken neden çalışayım ki?

Okullar tatile girerken geriye dönüp baktığımızda onca çabaya rağmen eğitim sistemimizin bir türlü düzlüğe çıkamadığını, sürekli patinaj yaptığını ve çabaladıkça da battığımızı görüyoruz.

4+4+4 ile temel bazı yanlışlıkların düzeleceğini ummuştuk ama anlamsız bir şekilde eğitim fetişizmi yaparak çocukları ister başarılı olsun ister olmasın 12 yıl boyunca okullara hapsediyor ve karşılığında ise çok az şey verebiliyoruz.

Dünyanın en başarılı sistemine sahip Finlandiya gibiyiz –devamsızlık hariç- sınıf geçmek serbest fakat nedense sınavlarımız var. Birinci kademede çocukların geçme-kalma korkusu yaşamamaları ne kadar doğruysa ikinci ve üçüncü kademede bunun imkansızlaştırılmasının ise mantığı yok! Üçüncü kademede de TEOG ile çocukları kastlara ayırıp işi çözüyoruz. Yükseköğrenim kalitemizin aslında uzatmalı lise seviyesinde –çok başarılı üniversitelerin olması bu gerçeği değiştirmiyor- olması da eklenince hep birlikte dibe batıyoruz.

***

Daha öncede yazmıştım, milyonlarca genç içinden iyi yetişmiş ve Türkiye’yi taşıyabilecek 20-30 bin gencin çıkması için mucizeye ihtiyaç yok ama büyük Türkiye için geride kalan milyonlarca genç için neler yapabilire kafa yormak gerekiyor.

Çocukların çoğunu hedefsizce sistemde tutarak geleceklerini de karartıyoruz. Akademik bir kariyer yapması mümkün olmayan, daha doğrusu bu potansiyeli çıkarabilmesi için uygun koşullara sahip olmayanlara da yıllarca boşa kürek çektiriyoruz. Buna bir de üniversite yıllarını ekliyoruz.

Peki, sonuç? Mesleksiz ve asgari ücrete talim eden –daha doğrusu talip/razı olan- vasıfsız büyük bir iş gücü!

Sürekli müfredat ve içerik konuşuyor, çocukların üstündeki baskıyı kaldıralım, çağa uyalım diyoruz da:

X sınıfında 10 dersi olan bir öğrencisiniz. Ana dersler dışında resim-müzik, beden eğitimi, din kültürü ve iki seçmeli dersin –bu derslerin önemsiz olduğunu kastetmiyorum- her birinden 100 ortalama yakaladığınızı düşünün. Bu beş dersten 500 puan alan bir öğrencinin diğer beş dersten “0” alsa bile sınıf geçebileceğini biliyor muydunuz?

Siz öğrenci olsanız ve devamsızlık dışında okulda kalma ihtimaliniz olmasa, içinizde Allah vergisi bir cevher yoksa, ebeveynleriniz sizinle yeterince ilgilenmiyor, okul ve sınıf ortamınız da sizi çalışmaya yöneltemiyor ise başarılı olabilmeniz mümkün mü?

İlgiyi çoğu kez üst baş vs. almak ve okula göndermek olarak anlayınca çocuklar da okulu öğrenmek ve becerilerini arttırmak için bir araç olarak görmek yerine bir sosyalleşme alanı olarak kullanıyor. İşin içine bir de teknolojinin bugün geldiği nokta eklenince iş daha da çıkmaza giriyor çünkü çocuklar ve gençler zamanlarının büyük bir kısmını sanal ortama ayırıyor ve bu derslerde de devam ediyor.

Bugün derslerde öğrencilerin canını en çok yakan şeyin cep telefonlarından ayrı kalmak olduğunu okulla az çok ilişkisi bulunan herkes bilir.

Şu gerçeği de kabul etmemiz gerekiyor okullar mevcut halleri ile çocukların ihtiyaçlarına karşılık veremiyor ve gerçek hayatla uyum içinde değil.  Ancak, asıl sorun işlevsiz bir eleme ve yönlendirme sisteminin olması ve bunun sonucunda gençlerin vasıfsız kalmalarındadır.

***

Bugün köklü Anadolu liseleri hariç pek çok okul sıraları başarılı olduğunu düşünen ama o sıraya otururken 2-3 matematik neti dahi yapamayan çocuklarla dolu.

2-3 net ne demek?

Bu çocukların daha ilkokulda öğrenmeleri gereken ve muhtemelen öğrendikleri dört işlemi dahi kullanma becerisine sahip ol(a)madıkları anlamına gelir. İşte bizim meselemiz de biraz burada, çocuklarımız kendilerine öğretilen pek çok şeyi kullan(a)mıyor ya da buna zorlanmıyorlar. Bu kadar serbest kalınca da iş maalesef Allah’a kalıyor.

Büyüklerimizin sözüdür “çok çocuk yapın; veren Allah, rızkını da verir.” Allah herkesin rızkını verir vermesine de bu rızkın gerçekleşmesi için bizimde üstümüze düşenler yok mu?

Tüm öğrencilere LYS sınavlarında başarılar ve iyi tatiller.

Karar Gazetesi, 07.06.2017

İdeoloji partisi de ne ola ki?

Zaman zaman yazılarımda “ideoloji partisi olmak”tan dem vuruyorum. Gelen bazı eleştirilerden anladığım, bununla neyi kastettiğimin pek anlaşılmamış olduğu. Kanımca önümüzdeki 5-10 yıl içinde partilerimizi büyük bir dönüşüm bekliyor, 2019 sonrası partilerin ne ölçüde ideolojik partilere dönüşüp dönüş(e)meyeceğini ise hep birlikte göreceğiz.

Önümüzde iki yol var; ya liderler sultasına doğru evrileceğiz ya da Batı demokrasilerinde görüldüğü şekliyle ideolojik tutumu (dünya görüşleri) açık, net ve parti programları belli -güya bugün de belli ama bu programlar seçimlerden sonra unutulur- partiler yelpazesi ortaya çıkacak.

***

Şahsen ikincisini birincisine tercih ederim; çünkü ikincisi olduğunda biz sıradan vatandaşlar için partilerin olaylar, olgular ve gelişmeler karşısındaki tutumları da sürpriz olmaktan çıkacak.

Merkezde birbirine göre biraz sağda biraz solda duran iki büyük partinin yanında liberal, milliyetçi ve sağ-sol marjinal partiler siyasette kendine yer bulacak. Bunlar bugün de var diyebilirsiniz ama bunların çoğunun doğru düzgün ideolojik bir tutum ve tavırları yok. Partilerimizin ciddi bir şekilde ideolojik tutum eksikliği var. Dünya görüşlerinin tam anlamıyla hangi temeller üstüne kurdukları belli değil. Makam, mevki ve paylaşım kavgası dışında!

Peki, nedir ideolojik tutum eksikliği?

Mesela bunca yıllık iktidar deneyimine karşılık “Ak Parti’nin ekonomik alandaki tutumu nedir?” diye sorsak ne cevap vereceğiz! Liberal desek bir yere kadar, sosyal demokrat desek o da olabilir, karma ekonomi taraftarı desek o da var… Aynı soru CHP, MHP ve HDP için de geçerli.

İşçi-işveren, köylü-kentli, doğa-teknoloji vb. ikilemlerde hangi tarafa meyilliler açık ve net ortada değil. Ak Parti’nin pek çok konuya birer işveren-müteahhit gibi baktığı bir gerçek. 657’yi değiştirme isteği ve gerekçeleri bunun bariz göstergesi ancak bunun bir de ‘ama’sı var! Ak Parti bugüne kadar hiçbir iktidarın yapamadığını yaparak sosyal devlet ilkesini fazlasıyla hayatımıza soktu.

Temel hak ve özgürlükler noktasında ise sağdan sola tam bir fecaat var zaten.

Kaç yıldır temel hak ve özgürlükler ile inanç özgürlüğünün basit gereklerini dahi kafamızdaki duvarları aşıp da yapamıyoruz. Alevilerin taleplerini Sünnilik, Kürtlerin taleplerini Türklük, Azınlıkların taleplerini Müslümanlık penceresinden bakarak çöz(me)meye çalışıyoruz. Ezilenlerimizin de diğerlerinden çok bir farkı yok. Ezilenler de kendilerini ezenleri yanlış yerde aradıkları için kendileri gibi mağdurları mağdur edecek ya da onları korkutacak çözümler isteyebiliyor.

Maalesef, bugün içinde bulunduğumuz siyasal bilinç düzeyi ile insanların ve de partilerin temel hak ve özgürlüklere yönelik kısıtlama ve ihlalleri görebilmeleri için mağdurların bizden olmaları dışında hiçbir kriteri yok; çünkü diğerleri zihin dünyalarımızda bir yer işgal etmiyor. “Adalet mülkün temeli” diyor, “gecikmiş adaletin adalet olmadığından” dem vuruyoruz ama bütün bunları sadece bizden olanlar için istiyoruz!

***

Ötekileştirilenler için adalet istemek ise neredeyse imkansız. Adaleti tesis etmekle görevliler ise adalete değil de genel havaya göre karar vermekte ya da ver(e)memekte.

Halbuki iyi kötü bir dünya görüşümüz olsa idi en azından buna göre bir adalet standardımız olurdu. Mesela aynı suçtan beyaz adam için ömür boyu hapis cezası isterken siyah adama idam verirdik ama en azından bir standardımız olurdu.

Yarın bir gün bedelli askerlik konusunu tartışırken -gündeme gelmezse şaşırmak gerek- HDP ve marjinal bir iki sol parti dışında ne diyeceğini bildiğimiz bir parti var mı? Biliyoruz dersek yalan olur. Bu konuda daha önce yaşananları hatırlarsak, partilerin tamamen keyfi ve anlık tepkiler verdiğini görürüz. Niçin böyle? Çünkü bu partilerin hiç birinin tutarlı ve doğru düzgün ideolojik bir duruşu-dünya görüşü yok da ondan.

Birinci seçenek mi? Onu hiç düşünmesek daha iyi…

Karar Gazetesi, 31.05.2017

Şakacıktan Tecavüz

İki gündür bu yazıya nasıl başlamam gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle bu yazıya sebep olan cümleleri buraya koymak istedim ama yazım en baştan tiksinerek, öfkelenerek okunsun istemedim sanırım ya da midem kaldırmadı. Sonra “İnsan eliyle oluşturulan travmaların başında gelir tecavüz” diyerek başlamaya karar verdim, “böyle bir cümle ile tecavüzün nasıl bir şey olduğunu hatırlatmaya gerek var mı gerçekten insanlara?” sorusu utandırdı beni.

Tecavüzün ne olduğunu, bir insanın hayatını nasıl karartabileceğini, önyargıların sonucunda dünyada tecavüze uğrayan bireylerin hâlâ profesyonel yardım almada ve kolluk kuvvetlerine durumu rapor etmede zorlandığını biliyoruz. Tecavüz bu, dinden, dilden, ırktan ve daha da belirgini siyasetten uzak bir olgu, herkesin başına gelebilir.

Yaklaşık 3 gün önce bir sosyal medya hesabından Ankara’dan Edirne’ye yürümekte olan Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun başına gelmesi için uygun görülen eylemin tecavüz olduğunu söyleyen bir paragraf paylaşıldı. Bu paragrafta yazanları özür dileyerek burada paylaşmak durumundayım ki süreçte sorunlu olduğunu düşündüğümüz ifadelerin analizini daha sağlıklı yapabilelim. Bir kadın profilinden paylaşılan bu temennivari durum güncellemesi noktalama ve imla kurallarına riayet etmeyen, orijinal hâliyle şu cümleleri kapsamaktaydı:

“yokmu şu zilliyi (KILIÇDAROĞLU’nu) otobanda duz nefes edecek…soluğunu kesecek…ateşini söndürecek..başını döndürecek..inim inim inletecek…yiğit bir tırcı..

Gunlerdir heyecanla bir TECAVÜZ haberi bekliyorum…ama hâlâ kimseden tık yok…aaahh..ah..erkek olmak vardı simdi..:p”

Aslında yeteri kadar açık ve art niyetli bu cümlelerin analizini uzun uzadıya yapmak gerekmese de, yine de buradaki düşmanca saldırganlığın birden fazla boyutu olduğu görülebilir. Keza sosyal psikoloji literatüründen de bilebileceğimiz gibi, düşmanca saldırganlık sadece fiziksel saldırganlıkla vuku bulmamakta, özellikle kadınlarda sözel ve ilişkisel saldırganlığa dönüşmektedir. Burada edimin sözelleştirilmesindeki “iştah” düşmanca saldırganlığın birebir örneği olarak kabul edilebilir.

Bu tutumun oldukça açık, örtük olmayan, herhangi bir toplumsal norma uyma çabası olmayan bir tutum olması da oldukça ilginçtir. Keza “tecavüze davetiye çıkarmak” evrensel olarak bir toplumsal normun ihlâli iken burada dil çıkaran “smiley”lerle donatılmıştır, adeta dış gruptan olanın başına gelecek olumsuz bir durumun bireyi mutlu etme ihtimalinden bahsedilir ki bu olgu sosyal psikolojide “schadenfreude” olarak tanımlanabilir. Hatta literatürden bağımsız bir şekilde bireyin başına gelmesi planlanan olumsuz olayın faili olmayı istemek bazı psikologlarca daha psikopatolojik olarak nitelendirilebilir.

İlgili paragrafta bu ülkenin bir siyasetçisinin “zilli” olarak nitelendirilmesinin dehşeti bir yana, tecavüze uğrayan/uğraması gerekenlerin ateşi söndürülmesi beklenen zilliler olduğunun belirtilmesi oldukça vahimdir. Buradaki hakaretin, zannedilenin aksine yalnızca Kılıçdaroğlu’na edilmediğini görmek için sanırım yalnızca bu hakareti yazan olmak gerekir. Bu olgu da sosyal psikolojide “tecavüz mitleri” olarak adlandırdığımız olguya denk düşebilir. Tecavüzün belirli bazı ön kabullerinin olduğu ve bu ön kabullere sahip bireylerin tecavüzün faillerinin alması planlanan cezanın az olmasına karar verdiğini gösteren araştırmalar mevcut. Bu tecavüz mitlerinden en sıklıkla karşılaşılanı, yukarıdaki örnekte de gördüğümüz, kurbanın tecavüzü istediği, kurbanın davranışlarının tecavüze sebep olduğudur. Bu mitin en kritik sonucu, kurban eğer “zilli”, “düz nefes” edilmeyi bekliyor ve “ateşi söndürülmeli” ise tecavüzü hak etmiştir. Keza fail, kurbanın “başını döndürebilir”.

Temennivari saldırıyı yazan kişi kurbanı belirlemekle kalmamış, failin de hangi kesimden olması gerektiğini belirleyerek, “yiğit” bir tır şoförüne seslenmiştir. Burada yazan zatın bu ülkede çalışmakta olan tüm tır şoförlerinin sapık olmasının işi kapmada bir ön koşul olduğunu düşünecek kadar naif olmasını bekleyemeyiz sanırım. Tır şoförlerini altında bıraktığı töhmet bir yana, adeta böyle bir edim için kişileri “yiğit” sıfatını kullanarak teşvik etmektedir.

Günlerdir “heyecanla” tecavüz haberini beklediğini yazmasını bir sosyal psikoloji kavramı ile eşleyemeyeceğim ancak “ah ben erkek olsaydım” kısmının da bir adet tecavüz miti ile örtüştüğü söylenebilir, keza bazı tecavüz mitleri failin hep erkek, kurbanın hep kadın olduğu üzerinedir. Ancak bu saldırganlık kokan yazıda da görüldüğü gibi, kadınların da bir başkasına zımnen tecavüz etmesi olasıdır.

Kuşkusuz buraya kadar bu yazıyı okuyanlar “Hepi topu 4 satır olan bu saldırganlıktan daha kötü ne olabilir?” diye sorabilir. Sanırım bunun cevabı da bu yazıyı 719 kişinin beğenmiş olması. 719 insan, bu yazılanları kamusal bir alanda onaylamakta herhangi bir beis görmemişler. 719 kişi, birlikte yaşadığımız 719 insan. Elbette bu yazılanlara sinirlenenler ve tepki verenler de olmuş, sanırım bu tepkilerin gitgide artmasından ve şikâyete dönüşmesinden ilgili hesap bir özür metni yayınlamış, o metnin de tümünü verip sizi daha fazla kendisine maruz bırakmayacağım ancak temel olarak söylediği şey şu: “Kılıçdaroğlu’ndan özür dilerim, ben aslında sadece şaka yapmış idim.”

Dünya genelinde tecavüz kurbanlarının %33’ünün intihar düşünceleri var iken, %13’ü genellikle bir yıl sonra intihar teşebbüsünde bulunuyor iken “tecavüz” kelimesini büyük harflerle yazarak şaka yapmak. Ne zaman bu kadar ayarsızlaştık? Ne zaman bazı şeylerin siyasete bulaştırılmayacak kadar önemli olduğunu unuttuk? Ne zaman şehrimize gelen insanı “dışkı” ile karşılamanın makul olduğunu düşünüp tecavüzü espri konusu yapar olduk?

Kılıçdaroğlu’nu sevmek zorunda değilsiniz, açıkçası ben kendisinden siyasetçi olarak pek hazzettiğimi söyleyemem. Ama tecavüze uğramasını istemek, tecavüze uğraması için “şaka”cıktan tır şoförlerini galeyana getirmek. Bunların yapılamaz şeyler olduğunu ben yazmaya utanıyorum, lütfen bazılarımız da bunları düşünmeye, edime dökmeye utansınlar.

Kılıçdaroğlu’nun parti içi muhalefete karşı yürüyüşü

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “adalet” yürüyüşü devam ediyor. Yüzlerce kilometre geride kaldı. Şimdiye kadar önemli bir problem ortaya çıkmadı. Umarım yürüyüş sorunsuz tamamlanır. Siyasetçiler arasındaki sert atışmalara ve olağanüstü hâl içinde olmamıza rağmen siyasal iktidarın yürüyüşü engellememesi, çok ciddî güvenlik tedbirleriyle olayı idare etmesi de demokrasimize artı puan olarak ekleniyor.

Kılıçdaroğlu’nun yürüyüş hedefi muğlak. Adalet onu istemekle tecelli etmiyor. Birçok bileşeni var ve bunların tatminkâr bir işleyiş ve uygulanış seviyesine ulaşması çok yönlü ve uzun vadeli bir çabaya bağlı. Hukuk eğitiminden mevzuata, Adalet Bakanlığı’nın yapılanmasından personelin zihniyetine kadar birçok alanda reform istiyor. Bu yüzden yürüyüşe katılanların ve uzaktan destek verenlerin, söz gelimi hükümetin yarın “evet bundan sonra daha iyi bir adalet sistemimiz olacak” demesiyle adalet sisteminin işleyişinde fazla bir şey değişmeyeceğini bilmesi gerekir.

Yürüyüşün asıl hedefi, köşeye sıkıştırmaya çalıştığı özne hükümet. Buna şüphe yok. Nitekim hükümet çevreleri yürüyüşe bana göre bazı bakımlardan abartılı sayılacak tepkiler gösteriyor. Fakat yürüyüşün CHP yönetimi ve Kılıçdaroğlu tarafından pek ifade edilmeyen bir hedefi daha var: Parti içi muhalefet.

Türkiye’nin siyasî geleneklerini ve siyasî pratiğini hepimiz biliyoruz. Bu ülkede siyasî liderler kolay kolay yerlerini terk etmiyor. Haydi, seçim kazanan liderlerin koltuğunu muhafaza etmesi anlaşılır bir şey. Aynı zamanda meşru. Neticede zafere giden orduyu — ve komutanını — herkes alkışlar. Muzaffer bir lidere kimse “git artık” diyemez. Asıl şaşırtıcı olan, seçim kaybeden liderlerin koltuklarında kalmaya devam etmesi, hattâ seçim mağlubiyetlerinin onlara yerlerini daha da sağlamlaştırma imkânı vermesi.

Bu liderlerin en başında gelen kişi Kemal Kılıçdaroğlu. Genel Başkan olmasından beri girdiği tüm seçimleri kaybetti. Bazılarında tam bir hezimete uğradı. 16 Nisan referandumunda başını çektiği “hayır” blokunun yüzde 48,6’ya ulaştığını gördü ama bu da tam bir zafer değil. Bu oyların hepsi CHP’nin heybesinde durmuyor. Kaldı ki neticede bir oy farkla bile olsa kazanan kazandı, kaybeden kaybetti. Yani CHP ve lideri 16 Nisan’dan da yenik çıktı.

Seçim yenilgileri kaçınılmaz olarak partiler içinde rahatsızlıklara sebep olur. Çünkü siyasal partilerin amacı iktidara gelmektir. Özellikle “sepet partileri” veya öyle olmaya çalışanlar — ki bunlara merkez partileri de diyebiliriz — iktidara açtır. İktidara gelmedikçe tam bir zafer kazanmış olamazlar. Tabanlarını madden de manen de tatmin edemezler. Dolayısıyla mağlubiyete abone olmuş partilerde açık veya örtük bir iç muhalefet kolayca gelişir.

CHP eskiden beri bir merkez-sol partisi olmaya çabalıyor. Örgütsel bakımdan ise bir fraksiyonlar koalisyonu hüviyetine sahip. Parti içi iktidara muhalif gruplar, zaman zaman parti liderliğine yönelik çeşitli sertlikte eleştiriler yapıyor. Parti içi iktidarı kazanmak için seçimli genel kurul ataklarına girişiyorlar. Şimdiye kadar başarılı olamadılar. Öyle sanıyorum ki bu yürüyüşten sonra başarmaları daha da zor. Bu yönüyle yürüyüş, parti içi muhalefete karşı bir yürüyüş özelliği de taşıyor. Bu saatten sonra parti içi muhalefet kolay kolay Kılıçdaroğlu’na baş kaldıramaz. Hattâ eleştirilerinde bile daha sınırlı ve ölçülü olmaya dikkat etmek zorunda kalır. Dolayısıyla, iktidarla ilişkileri ne şekil alacak olursa olsun, Kılıçdaroğlu ve ekibi bu yürüyüşten parti içi iktidar mücadelesinde kazançlı çıkacaktır. Tahmin ediyorum ki parti yönetimi yürüyüşe karar verirken bunu da hesaba katmıştır.

Yürüyüşe HDP destek veriyor. Bu yüzden, çok da haksız olmayacak şekilde, PKK çevrelerinin de destek vermekte olduğu söyleniyor. Başka sol şiddet gruplarının da aynı doğrultuda hareket ettiği yolunda istihbarat raporlarından söz ediliyor. Bütün bunlar mümkün.

Ama buna üzülmek değil belki sevinmek gerekir. Şiddeti teşvik eden, körükleyen provokasyonlar olmadığı, olsa da güvenlik görevlileri bunları etkisizleştirdiği, CHP yönetimi ve tabanı sokak işgali ve savaşı çağrılarına kulak asmadığı, prim vermediği sürece, bu radikal unsurların yürüyüşe bir şekilde destek olması demokrasimize katkıda bulunacak bir gelişme olarak da değerlendirilebilir. Geleneğinde şiddet olan grupların şiddet kullanmaktansa yürümesi daha iyidir. Demokraside önemli olan, görüş ve taleplerin ne kadar uçuk, marjinal ve rahatsız edici görünürse görünsün dile getirilebilmesidir. Bu, demokrasinin olgunluğuna, ifade özgürlüğünün genişliğine delalet eder. Geniş bir ifade özgürlüğüne ve açık, meşru siyasete müsaade etme özgüvenini gösteren bir Türkiye, şiddet sevdalılarına dönüp “her isteğinizi dile getirme ve demokratik usullerle talep etme imkânına sahipken şiddet kullanmaya başvurmanız sizi demokrasi dışına ve terörist olmaya iter” türünden sözleri daha kolayca ve haklı olarak sarf edebilir. Dünyaya da aynı mesajları verebilir.

Serbestiyet, 30.06.2017

Ali Sunal’ın “Güldür Güldür Show”daki müdahaleciliği

Merhum Kemal Sunal en sevdiğim komedyenlerdendi. Bütün filmlerini ezberledim. Başka birçok vatandaş gibi, bazı filmlerini her ne zaman karşıma çıksa tekrar seyrediyorum. Kemal Sunal o kadar başarılıydı ki, filmlerini çekerken çok küçük veya doğmamış olan  kimselerin dahi, filmleri üzerinden ona sevgi ve saygı beslediğine dair birçok gözlemim var. Demek ki Kemal Sunal’ın filmlerindeki gibi saf, iyimser Anadolu çocuğu olmak, temizliğin daima galip gelmesi toplumda bir karşılık buluyor.

Bazen babaların mesleği çocukları tarafından takip edilir. Çocuklar babanın maddî mirasından olduğu gibi manevî mirasından da yararlanır. Böylece işe sıfırdan başlamamış olur. Sanırım Ali Sunal da bu durumda. Büyük bir sanatçının yine oyuncu olan oğlu. Başarılı işlere imza atmakta olan bir yetenek.

Ne var ki Ali Sunal’ın yaptığı şeylerin beni rahatsız ettiği, bazen kızdırdığı bir yer var: Show tv’de yayınlamakta olan “Güldür Güldür Show” programındaki kimi karar ve hareketleri. Daha doğrusu, skeçlerin akışına yaptığı müdahaleler.

Haddini bilmeye çalışan bir insanım. Sanattan fazla anlamam. Bu yüzden tiyatro sanatı ve komedyenlik üzerine ahkâm kesecek değilim. Şimdi söyleyeceklerim bir amatörün, meraklı bir seyircinin düşünceleri olmaktan öteye geçemez. Ama yine de yazıp yazmamayı bir süredir düşündüğüm noktaları dile getireceğim. Beni bu konuda cesaretlendiren, eleştirilerimi paylaştığım birkaç arkadaşımın benimle hemfikir olması. Bunun yanılma, saçmalama ihtimalini azalttığını düşünüyorum. En azından öyle olmasını diliyorum.

Derdin kasvetin bininin bir para olduğu bir ülkede yaşıyoruz. İnsanlarımız arasında somurtkanlık, bezginlik, karamsarlık çerez tüketimi kadar yaygın. Böyle bir sosyal ortamda bizi gündelik hayatın ağır streslerinden uzaklaştıracak güldürü tipi sanat çalışmalarına çok ihtiyaç var. Televizyon ise hâlâ aşılamamış bir eğlence aracı olarak bu çalışmaların halka ulaşmasına en büyük katkıyı yapabilecek durumda.

“Güldür Güldür Show” tam da böyle bir program. Birkaç meziyeti sayesinde  insanların yoğun ilgisini çekiyor ve gelişerek yoluna devam ediyor. En başta vurgulanması gereken, elbette senaristlerin hayatı gözleme, insan davranışlarını tespit etme, halk arasındaki her tür dili belleme yeteneği. Tüm senaristlere şapka çıkarıyorum. Onlar kadar yetenekli olsam akademisyenliği bırakıp komedi senaryoları yazardım. “Vermeyince mabud neylesin Mahmud” deyip yerimde oturuyorum. Senaristlerin bir başka üstün özelliği, siyasetin, günlük polemiklerin baştan çıkartıcı cazibesine kapılmamaları; illâ da ideolojik propaganda yapma saplantısından uzak durmaları; skeçleri siyasî ve ideolojik mücadelelerin aracı kılmamaları. Hiçbir toplum kesimini öteleme, ayıplama, aşağılama gibi yanlış ve kötü yollara başvurmamaları. Programın ikinci meziyeti oyuncuların büyük yetenekleri. Programdaki tüm oyuncular birbirinden kıymetli ve kabiliyetli. Eminim uzun saatler çalışıyor, çok ter döküyorlardır. Hepsini tebrik ediyorum. Programın yapımcısının ve yönetmeninin de –ekipleriyle birlikte — büyük katkıda bulunduğundan şüphe duyulamaz.  Hepsine teşekkürler.

Ali Sunal programda âdetâ bir üstat gibi onurlandırılmakta. En az onun kadar başarılı olan — ve muhtemelen aynı kuşaktan — bazı oyuncuların da aralarında bulunmasına rağmen, tüm oyuncu ekibi ona saygı ve sevgi göstermekte. Bu da ekip çalışmasının çok zayıf olduğu ve bir türlü kurum kültürünün yaratılıp korunamadığı ülkemizde çok takdire şayan. Ancak  Ali Sunal’ın programda yaptığı bazı müdahalelelere ihtiyaç olup olmadığı bence tartışılır. Zaten skeçlerin olağan akışı sırasında onun varlığını seyirciler de oyuncular da doğal olarak unutuyor. Gelgelelim, belki de bu unutulmuş olma hissiyatıyla, Ali Sunal bazen sık sayılabilecek şekilde akışı kesiyor ve oyunculara — sadece veya ağırlıklı olarak — hareketlerini daha sert, daha dramatik hâle getirmeleri için talimat veriyor ve telkinde bulunuyor.

Bir kere daha belirteyim, ben tam bir amatörüm. Boyumdan büyük lâflar etmek istemem. “Güldür Güldür Show”da oyuncuların hareketlerinin tuhaf ve abartılı olmasının programın özelliklerinden biri olduğunu biliyorum. Tür bunu gerektiriyor. Ancak diğer taraftan biliyoruz ki iyi komedi sadece hareketle yapılamaz. İyi komedi zekâ gerektirir ve zekâ ışıltısı hareketten çok sözle dışa vurulur. “Güldür Güldür Show”un senaristleri bu bakımdan zaten çok başarılı. Bilhassa sözlerle hareketler uyuştuğunda skeçler tadından yenmez oluyor. Ali Sunal’ın müdahaleleri bana çoğu zaman gereksiz görünüyor. Çünkü abartının abartılmasını talep ediyor ve bu da çoğu zaman göze kıymık gibi batıyor. Şimdiye kadar seyrettiğim programlarda Ali Sunal’ın müdahaleleri hep abartıyı abartma talebi şeklinde oldu; hiç tersine rastlamadım. Bu bence sanatçıların insicamını bozuyor, sözleri olmaması gerektiği gibi önemsizleştiriyor. Ayrıca oyuncuların işini zorlaştırıyor. Skeçte oyuncu(lar) normal performansına dönene kadar âdetâ bir sapma yaşanmış oluyor.

İşte bu yüzden, bence — sahne arkasında, senaryo yazımındaki vb katkısı nedir bilmem ama — “Güldür Güldür Show”da Ali Sunal’ın işi sadece skeçleri takdim etmek ve salondaki seyircilerle kısa diyaloglara girmek olmalı. Ali Sunal oyunculara sahnede olur olmaz müdahale etmekten uzak durursa “Güldür Güldür Show”un daha lezzetli olacağına inanıyorum.

Serbestiyet, 27.06.2017