Fakirlik bir erdem midir?

“Fakirlik kapıya konacak mal değil” der bir atasözü. Bu cümlenin büyük bir bilgeliği ve derin bir insanî tecrübeyi yansıttığından, aklıselim sahibi hiçbir insan kuşku duyamaz. Aynı zamanda bir sağduyuyu, ortak insanî duruşu yansıttığından da. Tahmin ediyorum ki diğer dil ve kültürlerde de bu mealde sözler vardır. Olağan şartlar altında hiç kimse fakir olmayı ve kalmayı istemez; fakirlikten kurtulmak için çabalar. İnsanlar fakirlikten kurtulma çabalarıyla çoğu zaman farkına varamadıkları yaygın bir dayanışma sürecini de işletir. Fakirlikten kurtulmanın niçin temel insanî güdülerden olduğu üzerinde kafa yormaya, düşünce sarf etmeye dahi gerek yoktur. Fakir insanın hayatı fakir olmayanınkine nisbetle daha zor, sıkıntılı ve belirsizdir.

İnsanlık tarihi incelendiğinde, fakirliğin insanın istisnaî değil olağan hâli olduğu görülüyor. Dünyaya gelen ilk insanlar fakirdi. Sonraki yüzlerce, binlerce nesil de. Bu insanların hayatta kalabilmek, ömürlerini uzatabilmek ve refah seviyelerini yükseltebilmek için dünyayı imar etmeleri, dönüştürmeleri gerekliydi. Atalarımız diğer canlılardan farklı olarak bunu yapmayı başardılar. Böylece bugün içinde yaşadığımız muazzam zenginlik ortaya çıktı. İnsan cinsi fakirlikten kurtulmakta o kadar başarılı oldu ki, bugün fakirliği olağanlıktan bir sapma, kurtulmamız gereken ve kurtulabileceğimiz nahoş bir durum olarak görme noktasına geldik.

Ancak zaman zaman, insanlığın fakirlikten kurtulma hikâyesini unutmaktayız. Fakirliği hortlatacak, fakir yerlerin zenginliğe yelken açmasını engelleyecek kültürel öğeler –söylemler, teoriler, tarzlar — geliştirmekte veya zaten var olanları neredeyse sorgusuz sualsiz benimsemekteyiz. Zenginliği karalamakta, fakirliği övmekte, hattâ yüceltmekteyiz. Oysa fakirliği övmek ve erdem hâline getirmek, insanlığı zamana yayılmış bir intihara sürüklemekle eş değer. Zira fakirleşen bir dünyada ortalama ömür kısalır, bebek/anne ölümleri artar. İnsanlar arasındaki maddiyat çelişkisi koyulaşır ve bu, ölümcül kavgaları teşvik ve tahrik eder.

Fakirliği övmek, bilhassa zenginler üzerinden zenginliği kınayıp mahkûm etmek, fakir olmayı ve fakir kalmayı âdetâ erdem haline getirmek, ne sadece zamanımıza ne de sadece bizim kültürümüze mahsus. Her yerde ve hemen her zaman diliminde karşımıza çıkıyor. Bunun elbette birçok sebebi olmalı. Biri ağır hayat şartlarına katlanmayı — tevekkülü — kolaylaştırma arzusu olabilir. Muhtemelen diğer bir sebep, zenginliğin dinamiklerini anlama ve bu dinamiklerin meşruluğunu kavramadaki başarısızlıktır. Üçüncü bir sebep kıskançlık olabilir. Hemen aklıma gelen dördüncü sebep, insanların kendi başarısızlıklarının sorumluluğunu başarılı olanların omuzuna yıkma isteğidir. Liste uzar gider. İşte bu ve benzeri sebeplerle, hislerden menkıbelere, efsanelerden sofistike teorilere kadar geniş bir sözlü ve yazılı fakirliği olumlama kültürü yaratılmıştır.

Türkiye’de Müslümanlık içinde de böyle bir kültürel damar var. Bazen fakirlik neredeyse Müslüman (veya iyi Müslüman) olmanın ön şartı, ya da Müslümanlığı takviye eden bir unsur gibi görülüp sunuluyor. Zengin olan veya olmaya çalışan Müslüman bireyler ayıplanıyor, kınanıyor. İmanlarını zaafa uğratmakla, abartılı durumlarda imanlarını kaybetmekle itham ediliyor. Bu tavır İslâm tarihi hakkında belirli bir bilgisizliği de yansıtıyor. Hazreti Muhammed zengin bir tüccardı. Tüccarlıkta edindiği maddî ve manevî birikim ona İslâmı yayma ve ilk Müslümanları koruma mücadelesinde büyük destek sağladı. İslâmın Peygamberi şimdi fakirliği öven, Müslümanları doğrudan veya dolaylı olarak fakir kalmaya teşvik edenleri görse çok şaşırır ve kızardı sanıyorum.

Bununla beraber, yukarda da işaret ettiğimiz üzere fakirliği övme, yüceltme ve zenginlik yollarını kınama, kapama tavrı sadece İslâm kültüründe karşımıza çıkmıyor. Bir zamanlar Hıristiyanlık kültüründe daha ağır bir tablo vardı. Hazreti İsa ticaretten ve zenginlikten habersiz bir hayat yaşadı. Onun ardından havarileri tarafından inşa edilen Hıristiyanlık dininde varlıklı olmak da, zenginliğe imrenmek de kınandı, âdetâ aforoz edildi. Hıristiyanlığın bu kültürün üstesinden gelmesi asırlar aldı. Sadece kitaplı dinlerde değil, Uzak Doğu’nun panteist dinlerinde de benzer anlayışlar daima var oldu. Budistlere, münzevi hayatı seçen manastır mensuplarına bakınca, olabildiğince az varlık sahibi olmayı ve az tüketmeyi teşvik eden bir kültürün insanları nasıl sarıp sarmaladığını görebiliyoruz.

Ne var ki, Allahın büyük kitabı olan tabiatın tabiatı, insanın tabiatı ve insanın eko-sistemi her şeye ağır basıyor. İnsanlar Allah tarafından çizilen bu sınırların dışına çıkamıyor. İyi ki çıkamıyor; çıkabilseydi muhtemelen insan cinsinin varlığı sona ererdi.

Fakirliği erdem olarak göstermek için ister dinî ister lâdinî, ne kadar güçlü ve yaygın bir edebiyat geliştirilirse geliştirilsin, fakirlik de fakir kalmak da bir erdem değil. En başta fakirler bunu biliyor ve fakirlikten kurtulmaya çalışıyor. Fakirlerin fakirlikten kurtulma mücadelesini erdemden kaçma, erdemsizliğe ulaşma çabası olarak görenlerin aklına şaşarım.

Serbestiyet, 16.06.2017

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,735TakipçilerTakip Et