Ana Sayfa Blog Sayfa 155

15 Temmuz’un ardından (1)

O meşum gecenin üzerinden tam bir yıl geçti. Gerçekten çok karanlık bir geceydi. Milletin emeği ve milletin parasıyla temin edilen silahlar milletin üzerine doğrultuluyordu. Halkı düşmanlara karşı korunması için atılması gereken kurşunlar ve bombalar halkın kafasına yağdırılıyordu. Demokrasiyi simgeleyen tüm aktörlerin ve kurumların yok edilmesi isteniyordu.

Hedef bütün bir ülkeyi teslim almak, eşine az rastlanır bir kötülüğü hâkim kılmaktı. Ancak halk, bu azgın kötülüğe pabuç bırakmadı. Canı pahasına da olsa direnerek darbecilerin devleti ele geçirmesine müsaade etmedi. Ve böylece 15 Temmuz, bir halkın demokrasi için hayatını ortaya koyduğu istisnai bir gün olarak geçti.

Bu gün, öncesi ve sonrasıyla serinkanlı bir biçimde değerlendirilmeli. Bir daha böylesine bir canice girişime maruz kalmamak için gereken dersler çıkarılmalı. Bu meyanda bazı noktalara değinmek isterim.

Darbe geleneğine halk tokadı

Türkiye’de bir darbe geleneğinin varlığı herkesin malumu. Cumhuriyet tarihinde askerler ilk olarak 27 Mayıs 1960’da yönetime el koydu. Siyasi iktidar 27 Mayıs’a karşı direnç göstermedi. Darbeciler başarı kazandı, taltif edildi ve kendi kafalarına uygun bir yönetim tanzim etti. Düzenin “kurucusu” iddiasındaki orduyu düzenin “koruyucusu” ve “kollayıcısı” da kılan bu tablo, daha sonra yapılacak darbelerin de yolunu döşedi. Askerler, hükümetlerin rotadan çıktığını düşündükleri noktada darbe yapma hakkını kendilerinde buldu. 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de demir yumrukla, 28 Şubat’ta ise kamuflajlı bir biçimde, siyasetçiler, seçimle geldikleri yönetim makamlarından uzaklaştırdılar.

Sivil yönetimlerin hiçbiri darbecilere itiraz etmedi. Askerler düdük çaldığı anda onlar sahayı terk ettiler. Alışılagelen bu davranış kalıbındaki ilk çatlak 27 Nisan’da yaşandı. Askerlerin elektronik muhtırası AKP hükümeti tarafından kabul edilmedi ve üniformalı bürokratlara hükümetin emrinde oldukları hatırlatıldı.

Ancak asıl kırılma 15 Temmuz’da oldu. Başta ordu, emniyet ve yargı olmak üzere devletin en hassas noktalarına sızmış FETÖ, doğrudan bir darbe yapmaya kalktı. Fakat ne siyaset bunu sineye çekti ne de halk rıza gösterdi. Siyasi iktidar ilk andan itibaren darbeyi tanımadığını ve direneceğini ilan etti. Halk sokaklara döküldü, tankların önünde durdu, uçaklara göğsünü siper etti. Böylece Türkiye tarihinde ilk defa bir darbe halkın karşı koymasıyla akim kaldı. Halk bir giyotin misali boynunun üzerinde asılı duran darbe geleneğine güçlü bir tokat aşketti.

Demokratik rüşt

15 Temmuz, Türkiye halkına dönük iki tarihi önyargıyı un ufak etti. Önyargılardan biri mütedeyyin kitleye ilişkindi. Birçok mahfilde, AKP tabanının ve toplumun çoğunluğunu oluşturan bu kitlenin — kendi aleyhine olan gelişmelere bile — meydanlarda tepki verip vermeyeceği konuşuluyordu. Onlara göre halk kuzu gibiydi; her ne kadar bugün iktidarı destekliyordu görünse de, bir güç gelip o iktidarı yaka paça dışarı attığında gıkı çıkmazdı. Halk Menderes’i de çok sevmiş ama onun darağacına götürülmesine ses etmemişti.

Önyargılardan biri de, ordunun Türkiye toplumu içinde sahip olduğu yere ilişkindi. Yerleşik görüşe göre Türk milleti “asker millet”, ordu da “peygamber ocağı” idi. Her bir vatandaşın nezdinde ordunun ayrı bir değeri vardı. İnsanlar orduyu gözünden sakınır, onun her tülü talebini karşılamak için canını dişine takardı. Bazen hatalı da olsa, yanlış yollara da sapsa, nihayetinde ordu bizim ordumuzdu, onun sözü yerde kalmazdı. O sebeple ordunun önayak olacağı bir girişime halkın itiraz etmesi düşünülemezdi.

15 Temmuz’da bu ön yargı da yıkıldı. Halk, siyasi tercihine tecavüz etmeye kalkan ordu içine çöreklenmiş bir güruha karşı ayağa kalktı. Darbecilerin hesap edemediği husus buydu; Onlar geçmiş darbelerdeki gibi yönetime el koyduklarına dair bir bildiri yayınladıklarında herkesin evine çekileceğini ve kendilerinin de işlerini rahatlıkla göreceklerini düşünmüşlerdi.   Hiç de düşündükleri gibi olmadı; insanlar sokaklara aktı, kışlaların önüne geçti, meydanları doldurdu ve kendi kaderini zorbaların eline terk etmeyecek bir irade gösterdi.

15 Temmuz’daki gasp eyleminin boşa çıkarılmasını 16 Temmuz’da “demokratik rüşt”ün ispatı olarak nitelemiştim. Halkın darbelere karşı ergin bir tavır göstermesini sağlayan birçok faktör var. Geride kalan darbelerin yarattığı tahribat insanların zihninde halen diriliğini koruyor. Kör topal da olsa yaşanan yarım asrı aşkın bir demokratik tecrübe ve birikim var. Toplum, eskisine kıyasla çok daha çoğulcu bir yapıda. Ekonomi dünyaya entegre ve çeşitlilik arz ediyor. Medyada tekel yok; iktidara ve muhalefete angaje medya kuruluşları bulunduğu gibi, politik aktörlere karşı mesafesini koruyan ve bağımsız bir çizgi takip etmeye çalışan kuruluşlar da var. Ayrıca sosyal medyadaki hareketlilik ve çeşitliliği de unutmamak gerek. Süreç içinde söz konusu faktörler derinleştikçe darbeseverlerin hevesleri de o derece kırılacaktır.

Savunanı olmayan darbe

15 Temmuz’un kendinden öncekilerden bir farkı, bu darbeyi bir savunanın bulunmaması oldu. 27 Mayıs’ın da, 12 Mart’ın da, 12 Eylül’ün de, 28 Şubat’ın da, 27 Nisan’ın da gerek tabanda ve gerekse elitler arasında savunanları vardı. Bunlar darbelerin propagandasını yapar, sivillerin neden alaşağı edildiğini anlatır, yeni düzenin parametrelerini kurardı. Darbecilere rehberlik eder, darbeleri her düzeyde meşrulaştırmak için argümanlar üretirdi.

Oysa 15 Temmuz’un toplum nezdinde böyle bir hamisi yok! AKP’ye karşı en sert muhalefeti yapanlar ve hattâ Erdoğan’dan nefret edenler dahi, FETÖ’cü bir darbeye sıcak bakmadı. Darbecilerin zaten toplum nezdinde en küçük bir karşılığı yoktu. Bir de buna darbenin yürütülüşündeki gaddarlık eklenince, öfke sel olup aktı. Öyle ki, bu hain kalkışmanın altında imzası olanlar bile darbeden taraf bir görüntü vermekten kaçındı. Suret-i, haktan görünmeye çalıştılar, darbe ile alâkalarının olmadığını söylediler, darbe teşebbüsü ile aralarındaki somut irtibatı ve delilleri bile kabul etmediler. Böylece 15 Temmuz, sahipleri tarafından bile ortada bırakılan en lânetli darbe olarak tarihteki yerini aldı.

Ortak nefret objesi

15 Temmuz’un bir savunanının olmaması, darbenin mimarı olan FETÖ’nün akıbeti için de büyük bir anlam taşıyor. FETÖ’nün geniş bir uluslararası ilişkiler ağına sahip olduğu biliniyor. Öyle olmasaydı 160 ülkede okul açamazdı. FETÖ bir dış koruma kalkanına sahip ve sağdan soldan destek de alıyor. Nitekim Türkiye’nin tüm başvurularına rağmen örgütün liderinin ve diğer darbe planlayıcılarının Türkiye’ye gönderilmemesi bu koruma ve desteği teyit ediyor. Keza FETÖ’nün çok sayıda yetişmiş elemanı da bulunuyor. Bunlar özellikle dışarıda lobi faaliyeti yürütmede çok aktifler ve dış dünyada Türkiye aleyhtarı bir atmosferin oluşmasında ziyadesiyle etkin rol oynuyorlar.

Lâkin bütün bunlar FETÖ’ye Türkiye’de bir gelecek sağlayamaz. Çünkü toplumsal algıda bu örgüt ajanhain ve düşman olarak kodlandı. Bu kodlama genel bir kabul gördü. Her kesim bu örgütü lânetle anıyor ve ondan kaçıyor. Hiç kimse isminin FETÖ ile birlikte anılmasını istemiyor.  Dış dünyada mevcut AKP ve Erdoğan karşıtlığı, FETÖ’ye dışarıda bir süre daha soluk aldırabilir — ama Türkiye’de hiç kimse bu örgütle bir araya gelmez, gelemez; aynı karede görünmez, görünemez.

Ezcümle, FETÖ artık ortak bir nefret objesi ve dolayısıyla onun bu ülkede bir istikbali olamaz.

Devam edeceğim…

Serbestiyet, 18.07.2017

15 Temmuz zaferini kazananlarla ananlar aynı

15 Temmuz 2016’nın üzerinden bir yıl geçti. O gece toplumsal kesimlerde, darbeye karşı oluşan “tepki, direniş onay, bekle gör, vs” pozisyonlar bu gün hâlâ geçerliliğini koruyor. Siyasî yapılardaki pozisyonlarda da bir yıl süre zarfında önemli bir değişiklik olmadı. Darbeye kimlerin karşı koyduğunu hepimiz biliyoruz, bir yıl sonra toplumsal kesimlerde bir değişiklik var mı? Sorusuna yanıt bulabilmek ve o gecenin isimsiz kahramanlarının anısına Ankara’daki TBMM önünde yapılacak anma programına katıldım. Bu vesile ile anma programlarına katılanlar üzerinde gözlem yapma fırsatım oldu.

LDT çeveresindeki arkadaşlarla TBMM önündeki etkinliğe katılmak üzere sözleştik. Ankara’daki anma programı bir önceki olaylarla aynı saatlere göre planlanmıştı. Dolayısıyla Ankara’da anma programı 02:00’de başlayacak ve sabaha değin sürecekti. Ben de metro ile Kızılay-Ulus civarına ulaşmak için 21:30’da Yenimahalle Batıkent botanik metro istasyonuna yaya olarak hareket ettim. Yaklaşık 10 dakika yürüdüm, etraf sakindi. Metro durağında nerdeyse hiç kimse yoktu. Bir süre sonra metro geldi, metronun içiyse hınca hınç insan doluydu. Zira metro Sincan’dan geliyordu. Darbeye karşı duran muhafazakâr, alt orta sınıf ayaktaydı. Tıpkı İstanbul’da olduğu gibi gençler çoğunluktaydı. Aileler çocuklarını da alıp Kızılay’a doğru gidiyorlardı. Birçoğunda bayrak, başlarında “Türkiye” yazılı bantlar bulunmaktaydı. Orta üst sınıfların yaşadığı Batıkent istikametindeki 3-4 durak boyunca bu devasa kalabalığa neredeyse hiç katılım olmadı. Gecekondu bölgelerinde, eski Yenimahalle muhitlerindeki duraklarda ise muazzam kalabalıkların bir kısmı benim bulunduğum metroya binebildi. Bu çoşkulu kalabalık Ulus durağında metrodan indiler, çünkü Ulus’dan TBMM’ye bir yürüyüş planlanmıştı. Ben Kızılay’da metrodan indim. Arkadaşlarımla buluşmak için Güvenpark’a doğru yürüdüm. İnanılmaz bir kalabalık vardı. İnsanlar ellerinde bayraklar, zaman zaman yükselen tekbir, protesto (FETÖ) sesleri eşliğinde ilerledim. Sincandan benimle birlikte gelen insan seline diğer ilçelerden (Keçiören, Altındağ, Mamak vb.) gelenler eklenmişti. Etrafta gördüğüm insanların ait olduğu kesim benimle birlikte Sincan’dan gelenlerle aynıydı. Ayrıca bir yıl önce darbeye direnen yine bu kutlu insanlardı. 14 Mayıs 1950 Seçimlerine ilişkin bir olayı hatırladım.

14 Mayıs 1950 gününe kadar Ankara’da alt sınıf insanların Kızılay’a girmesine müsaade edilmiyormuş. Seçimlerde CHP’nin devrilmesi ve Demokrat Parti’nin iktidarı kazanmasıyla akın akın insanlar Kızılay’a gelmişler. Ben kalabalıklar arasında yürürken bunları düşündüm. LDT’deki arkadaşlamızla buluştuk, kısa bir değerlendirmeden sonra TBMM önüne gitmeye karar verdik. Kızılay meydanında küçük bir program bu sıralarda icra ediliyordu, saat 00: 00 civarında Ulus Birinci Meclis önünden TBMM’ye doğru bir yürüyüş başlayacaktı. TBMM yakınındaki bir simit kafede diğer arkadaşlarla buluştuk. Bir süre dinlendiken sonra TBMM’ye doğru hareket ettik. TBMM’nin ana girişinin önündeki tüm alanlar, park, yollar insan selinin altında kaybolmuştu. Bir süre sonra TBMM’nin önündeydik, sık sık 15 Temmuz şehitlerinin ismi anons ediliyordu, içlerinden sadece 5-6 kahramanın ismini hatırladığımı fark ettim. İçim burkuldu, belki de onları “adsız kahramanlar olarak” yadetmek daha doğru olacak.  Etraftaki insanlar yine aynı insanlardı, yani darbeye karşı koyan muhafazakâr sıradan insanlar.

Ben bir süre sonra (daha anma programı tam başlamamıştı) TBMM önünden ayrıldım. Dönüşte manzara yine aynıydı. İnsan seli akmaya devam ediyordu, Ulus’tan Kızılay’a yürüyen kortej de artık TBMM önündeydi. Kızılay metro istasyonuna kadar yürüdüm. Durağa geçtim, anma töreni henüz bitmediğinden nispeten tenhalık söz konusuydu. Benim gibi dönüş yoluna geçenlerle metroyu doldurduk. Birkaç durak sonra AKM durağında metro yolcularının büyük kısmı indiler. Çünkü bu durak Keçiören metrosu için aktarma durağıydı. Bu durumda 15 Temmuz’u anma etkinliklerinde başta da ifade etmeye çalıştığım gibi, zaferi yapan kesimler bulunmaktaydı. Keçiören o gece 27 şehit 236 gazi ile demokrasi ve özgürlüğümüzü korumak adına büyük bedel ödemişti.

15 Temmuz 2016 gecesi kim nerede duruyorsa (politik olarak) 15 Temmuz 2017 günü yani bir yıl sonra aynı yerde duruyor. Darbeyi sıradan, dindar isimsiz kahramanlar engelledi. Bu dindar, sıradan isimsiz kahramanlar bir yıl sonra biraz hüzünlü, biraz buruk ama tam anlamıyla gururla şehit ve gazilarini andı. Ben sene-i devriyesinde 15 Temmuz gurur gününün yine bu kesimlerce anılacağını bekliyordum, yanılmadım. Çankaya’nın beyaz Türkleri, Oran sakinleri, Çayyolu seçkinleri orada değillerdi, anma gününde şehrin çiftçileri, gecekondu sakinleri, işçileri ayaktaydı. Darbeye “herkes karşıydı, herkes mücadele etti” demek isterdim ama öyle değildi. “Bir yıl sonra da anmalarda tüm toplum kesimleri vardı, omuz omuza hazır bulundular” demek isterdim ama öyle değildi. 365 gün önce darbe girişiminin daha ilk işaretleri görüldüğünde kim nerede duruyorsa bir yıl sonra yine aynı yerde duruyorlar. Bizim gerçeğimiz bu. Neyse ki darbeye karşı olanlar çoğunlukta, demokrasimizin ve özgürlüğümüzün teminatı işte onlar.

15 Temmuz’un yıldönümü: Gün olur asra bedel

Tam bir sene geçti, o karanlık başlayıp, aydınlığa kavuşan gecenin üzerinden.
O gece, bize zaman kavramının objektif bir kavram olmadığını anlatmıştı belki de. Birkaç saatin içine, birkaç asır yerleşmişti neredeyse. Öyle bir gece ki, Cengiz  Aytmatov’un o muhteşem betimlemesini kanıtlar nitelikte; “Gün olur asra bedel!”
15 Temmuz gecesi o kadar olağanüstü bir geceydi ki, ne yazsak, ne çizsek, ne söylesek bu ağırlığın altında eziliyor. Bu ağırlığı yansıtmaya yetmiyor, bu ağırlığı kaldıramıyor.  Bu sebeptendir herhalde ki, 15  Temmuz ile ilgili yapılan tüm çalışmalar yetersiz kalıyor, eksik kalıyor. Nasıl eksik kalmasın ki?
Darbe olduğunu öğrenir öğrenmez sokağa koşan mı ararsın, kendi tarlasını ateşe vererek askeri jetlerin havalanmasını engelleyen mi? Tankın önüne yatıp, “Beni ezerse benim ezilmiş halimi gören insanlar meydanlara koşar” diyen mi, üst üste iki tankın önüne kendini atan mı? F16’lara belindeki beylik tabancası ile ateş eden polis memurları mı, önden gidenler vurulup geri getirilirken yürümekten vazgeçmeyenler mi?
Siyaset bilimi profesörü Atilla Yayla çok haklı, “15 Temmuz, Türkiye tarihinin en muazzam olaylarından biri. Hatta denebilir ki, demokrasi tarihimizin en mühim olayıdır.”
Türkiye tarihinde ilk defa bir askeri darbe halk tarafından engellendi 15 Temmuz gecesi. Biz, hala, bunun ne demek olduğunun çok da farkında ve bilincinde değiliz. O gece halkın davranışları hem demokrasi tarihimize geçti, hem de bundan sonra dünyanın hangi köşesinde bir askeri darbe girişimi olsa oradaki halklara ne yapabileceklerini gösteren bir örnek oluşturdu.
15 Temmuz gecesinin en sert yaşandığı illerden biriydi Sakarya. Darbeci hainlerin işgal ettiği tek valilik, Sakarya Valiliği idi. Siyasetçileriyle, polisiyle, halkıyla tarih yazıldı  Sakarya’da 15 Temmuz gecesi.  O gece Başbakan Binali Yıldırım’ın açıklamalarından bile öne twitter’dan halka meydanlara çıkma çağrısı yapan Zeki Toçoğlu, olayın haberinin geldiği ilk anlarda meydana gelen milletvekilleri Ayhan Sefer Üstün ve Recep Uncuoğlu, darbeci hainlerin hedefinde olan ve Emniyet binasından tüm şehri yöneten Hüseyin  Avni Coş, valilik binasında askerlerle canı pahasına savaşan Ali İnci ve övgünün en büyüğünü hak eden kahraman Sakarya halkı.
Şimdi, üzerinden bir yıl geçmesine rağmen düşündükçe, hatırladıkça tüylerim diken diken oluyor. Nefesim daralıyor.
O geceyi biraz çabuk unuttuk. Kendi küçük ve gereksiz kavgalarımızın peşine düştük bu bir yılda. Bu özeleştiriyi yaparak yola devam etmeliyiz belki de.
Bu 15 Temmuz gecesinin, geçen seneyi en iyi şekilde hatırlamak, anmak ve anlamak için vesile olmasını diliyorum. O korkunç geceyi, o güzel sabaha erdiren Rabbimize şükürler olsun. Şehitlerimize Allah rahmet eylesin, gazilerimize acil şifalar versin.
Dipnot: 15 Temmuz günü, saat 15’te Gençlik ve Spor  İl Müdürlüğü tarafından organize edilen bir bisiklet turu var. Adapazarı Belediyesi önünden başlanılarak Sakarya Valiliği’ne kadar pedal çevirtilecek. Biz de Genç Münevver Platformu olarak “Darbeye karşı pedal çevir!” sloganı ile bu tura katılacağız. Gelebilecek herkesi bekleriz.

Sakarya Yenihaber, 14.07.2017

15 Temmuz ve çözüm noktası

15 Temmuz’daki meşum olayın üstünden bir yıl geçti. Bu bir yılın sonunda nerede olduğumuz, neler yaşandığımız, FETÖ ve darbe girişimi sürecine destek olanların davaları ve sürecin geldiği nokta, bence çok sağlıklı bir şekilde tartışıldı ve tartışılmaya devam ediyor.

Bu bir yıl içinde en sevineceğim şey nedir, diye düşündüm. Elbette daha çok üzücü şeyler geliyor insanın aklına, ama bir şeyin bizim siyasî geleceğimizi değiştirebileceğini düşündüm. Türkiye bu zamana kadar asla yapamadığı bir şeyi başardı ve 15 Temmuz yargılamaları ile 1913’ten beri yerleşmiş olan darbeci gelenekle ilk kez güçlü bir mücadeleye girişti.

Bazı insanların bu tespiti çok abartılı bulacağını tahmin etmek zor değil. O zaman bunu gerekçelendirmem gerekiyor. Başarısız darbe girişiminin öncesi ve sonrası göz önüne alındığında birçok önemli noktanın olduğunu görüyoruz. Bunlar, dava sürecini zorlaştıran, hatta bazen engelleyen unsurlar olabilse de Türkiye geçen bir yılda bu karmaşada boğulmadan suçlularla mücadelede çözüm noktasını ilk kez bulmuştur. Önce zorlukları sıralayalım, sonra bu çözüm noktasını (Arşimet noktasını) açıklayalım.

  1. Karşımızda dinî cemaat görüntüsüne bürünmüş, kendini olduğundan çok farklı gösterebilmeyi başaran ezoterik ve aşırıcı bir örgüt var. Bu örgüt, Türkiye’de ve dünyanın her yerinde devasa bir network oluşturmuş.
  2. Örgüt, devletin en kritik yerlerine yaklaşık elli yıldır kendi elemanlarını yerleştirmeyi başarmış. Bununla kalmamış, muazzam gizlenme ve manipülasyon stratejileri geliştirmiş. Olduğundan farklı görünebildiği gibi ölü taklidi de yapabiliyor.
  3. Örgüt, amaçlarını, yani devleti ele geçirme amacını (ve ondan sonra bununla ne yapmayı planlıyorsa) tek başına başaramayacağını fark etmiş ve bunun için başka grupları, özellikle muhalifleri manipüle etme konusunda sinsi stratejiler geliştirmiş. Bu nedenle özellikle 2011’deki Oslo görüşmelerinin basına sızdırılmasından sonra bin bir sinsi planla FETÖ’ye mensup olmayanları, hatta kendinden nefret edenleri bile darbeye hazırlık sürecine dahil etmeyi başarmış. FETÖ’yle ilgisi olmayan tutuklamalar, doğru olsa bile insanların kafasını karıştırıyor ve süreci zorlaştırıyor.
  4. Örgütün ve darbe teşebbüsünün arkasında uluslararası güçlerin olduğu ve bazı ülkelerin darbeye destek verdiği konusunda güçlü kanıtlar var. Ayrıca bu denli büyük bir tehlikeyi atlatmış olan Türkiye, kalkışmadan sonra dostlarından (!) destek görmedi veya çok yavaş ve cılız sesler geldi.
  5. Batı başta olmak üzere dünya kamuoyunda geçen altı yıl içinde Türkiye aleyhinde inanılmaz bir karalama kampanyası yaşandı. Türkiye’de baskıcı bir rejimin kurulduğu, siyasî ve hukukî süreçlerin işlemediği şeklinde tek yanlı, dezenformasyona dayalı yayınlarla Türkiye yıpratıldı. 15 Temmuz sonrası dava süreçlerinde uluslararası kamuoyu, her olanı bu yanlış doldurulmuş zihinle yorumladı. Kanlı darbe teşebbüsünü, şehit olanları, yakınlarını, yaralananları, yaşanan büyük mağduriyetleri, demokrasinin ve insanî değerlerin aldığı büyük darbeyi göremedi; tek taraflı baktı, tutuklamaları ve işten çıkarmaları daha fazla gördü; yargıçları ve dava süreçlerini yavaşlatabilecek şekilde bunları daha fazla ön plana çıkardı. Türkiye, adabını bozmadan sürekli bununla da uğraşmak zorunda kaldı.
  6. Bu dezenformasyonu fırsat bilen PKK ve uzantısı olan terör örgütleri, içeride birçok eyleme giriştiler. Geçen bir yıl için Türkiye bununla da mücadele etmek zorunda kaldı.
  7. Suriyeli misafirlerimiz, sayılarının çokluğu nedeniyle ister istemez ülkenin şartlarını zorladı. Türkiye bunlara karşı aşırı tepkilerle de boğuşmak zorunda kaldı. Tabiî onların arasına sızıp gelen DEAŞ başta olmak üzere terör grupları da birçok eyleme girişti, suça karıştı.
  8. Örgütle darbe girişiminden önce az veya çok bağlantısı olan yüzbinlerce insan var ve bunların ne kadarının suça bulaştığını tespit etmek çok zor. Bunu kolayca tespit etmek mümkün olmamakla birlikte örgütün bunları kullanarak tekrar meşru hükümeti devirmek için 2011’den beri girişmiş olduğu türden suçlara kalkışma ihtimalini ortadan kaldırmak için bu insanların bir şekilde sorgudan geçirilmeleri ve örgütle fiilî irtibatlarının kesilmesi gerekiyordu. Sayının çok olması, takibat ve dava süreçlerinde mağduriyetler ortaya çıkardı.
  9. Örgüt yurt içinde ve yurt dışında gerçek kimliğini ve yüzünü gizleyerek ve meşru muhalefetin içine sızarak kovuşturma ve dava süreçlerini engellemeye ve yavaşlatmaya çalıştı.

Bunlardan anlaşılacağı gibi 15 Temmuz davası sıradan, basit, failleri ve uzantıları sınırlı, çabucak görülebilecek bir dava değil. Davanın birçok yönü var ve sürecin yavaş işlemesine neden olacak birçok dışsal faktör var. Sistemin işlemesini engelleyecek hatalara rağmen geçen bir yıl içinde mahkemeler ve hükümet üzerine düşen görevi hassasiyetle yerine getirmeyi başardı.

Burada en umut verici durum, böylesine büyük bir travmadan sonra yönlendirici olmak yerine saldırgan olan aşırı muhalefete rağmen siyasî süreçlerin ve yargı süreçlerinin sağlıklı bir şekilde işlemeye devam ediyor olmasıdır.

Bu tür zor durumlarda adaleti ilerletmek, özgürlükleri genişletmek de zordur. Nitekim böyle de olmadı, ama önümüzdeki yılın bu konuda daha iyi olacağını, dava süreçlerinin sağlıklı şekilde yürüyüp suçluların daha belirgin hale gelmesinin, hükümetin ve yargının kendine olan güvenini daha da artıracağını ve Türkiye’de artık yargıya sağcıların, solcular, FETÖ’cülerin değil adaletin hâkim olduğu günlerin geleceğinden umutlu olabiliriz. Darbeyi püskürten sivil güçler, artık Türkiye’de adaletin tesis edilmesini ve devletin tarafsız olmasını istiyorlar.

Çözüm noktası meselesine dönecek olursak Türkiye’de FETÖ ve benzeri gayri meşru yapılarla meşru olarak mücadele edecek kurumlar bellidir. Siviller üzerine düşeni yapacaktır ve 15 Temmuz gecesinden beri siviller üzerine düşeni yapmaktadır. Türkiye’de demokrasinin koruyucusu sivillerdir. Ancak siviller, suçluları cezalandıramaz. Bunu adil yargı yapacaktır ve geçen bir yıldan beri anlamsız bazı tutuklamalar nedeniyle aralarında “sızıntıların” olduğundan şüphelensek de (makul şüpheleri tutmak kaydıyla) çok başarılı bir şekilde, belki daha doğru ifadeyle beklentinin çok üzerinde yargı kurumu görevini yerine getirmiş ve bunu başarmıştır.

Yargı suçluları cezalandırır ama önlemler alamaz. Hükümet de yaptığı atamalar, çıkardığı kanunlar ve uygulamalarıyla geçen bir yılda tüm eleştiriye açık yanlışlarına rağmen üzerine düşeni yapmış, en önemlisi, kuvvetler ayrılığı ilkesinde yasama ve bürokrasi karşısında zayıf olan ve demokrasinin ana omurgası yasama ve meclisi orantılı bir güçle donatan Cumhurbaşkanlığı sistemini getirmeyi başarmıştır. Artık seçilmişler de yetkilerini atanmışlar gibi kullanabilecekler. Bazıları bu paragrafta yanlış anlama nedeniyle çok yanlış bulacaktır. Bunların hepsinin mükemmel olduğunu, adil ve liyakate dayandığını falan söylemiyorum, tasfiye sürecinin başarılı olarak yürütülebilmesinden ve gayri meşru yapılarla mücadeleyi mümkün kılan kurumların oluşturulmaya başlandığından bahsediyorum. Eleştiri hakkımız her zaman saklıdır.

Ayrıca atanmışların veya seçilmişlerin bu kadar güçlü olması gerektiğini savunduğum da sanılmasın, ama Türkiye’de demokratikleşmenin ve açık kurumlar oluşturmanın dinamosu daima siviller ve seçilmiş iktidarlar olmuştur. Meşru iktidarların başta orduda olmak üzere devlet içinde hâlâ var olan gayri meşru güçlerden daha yetkili ve güçlü olması, Türkiye’nin önünü açacaktır.

İktidarın güçlenmesinin özgürlükleri daraltacağı iddiası büyük bir yalan veya saflıktır. Türkiye’de zaten çok daha güçlü gizli ve gayri meşru yapılar özgürlükleri 90 yıldır daraltıyor ve genişletmek isteyenleri de sürekli darbeler, tehditler ve talimatlar yoluyla engelliyor. Kısacası geçen bir yıl, tüm zorluklara rağmen darbeciler karşısında hükümetin başarısıyla geçmiştir.

Bunlar bize Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar güçlü bir dönem yaşadığımızı gösteriyor. Çünkü ilk defa darbecilere karşı hukukî süreçler ve siyasî süreçler normal olarak işliyor; normal olmayan şeylerin de daha kötüye gittiğini söylemek mümkün değil. Tüm manipülasyonlara rağmen siviller de, yargı da, hükümet de üzerine düşen görevin ne kadar hassas olduğunun bilincinde.

Bunlar bize şunu gösteriyor: Türkiye, FETÖ’yle ve onlara destek olan diğer suçlularla mücadele için doğru noktayı yakalamıştır. Her şey mükemmel gitmeyebilir, zorluklar yaşanmıyor değil ama geçen bir yılda ilk kez çözüm noktası bulunmuştur. Türkiye buradan yola devam etmeyi başarırsa bu sinsi örgütü ve suç ortaklarını tasfiye etmeyi de başaracaktır.

15 Temmuz’un şehitlerini rahmetle; isimsiz kahramanlarını hayırla yad ediyorum.

Deli miyiz, neyiz?

Delilik suyu, delilik pınarı ya da delilik kuyusu diye bilinen ve farklı versiyonları olan kısa bir hikâye var, eminim ki hepiniz bir şekilde mutlaka duymuşsunuzdur. Uzak bir köy ya da ülkede bir kuyu-pınar-dereden akan suya bir şeyler karışır ve o sudan içen insanlar birer birer delirmeye başlar. Gel zaman git zaman ülkede bilge kişi-kral dışında herkes o sudan içmiş ve delirmiştir. İşler o denli karışmış, delilik almış başını gitmiştir ki bilge kişi-kral da kurtuluş için o sudan içmek ve deliler kervanına katılmaktan başka çıkar yol bulamaz.

Bu günlerde bazılarımız kendi mahallesinde deli rolü oynamakla o kadar meşgul ki akıl-izan terazisinde bir şeyleri tartmaya kalkmak neredeyse delilikle eş değer.

Sağcı-solcu, topçu-popçu olsan ne fayda? Bunların korkusundan mahalleden ayrık konuşmak ne mümkün!

***

“İşte burada, gözümüzün önünde duruyor” dediğimiz gerçekleri bile kavrayamayacak bir idraksizlik içindeki bu tayfanın korkusu yüzünden çoğumuz sus pus olmayı tercih ediyoruz. Yıllarca bize yapılırken kızdığımız, rahatsız olduğumuz şeyler başkalarına yapılırken rahatsız olacağımıza bunların yüzünden oldukça normal karşılıyor ve bir süre sonra da her şeyi normal kabul edip hak görüyoruz. Vicdanlı bildiğimiz kalemler dahi bir süre sonra vicdansızlıklarını bize vicdan örtüsü altından gizleyerek sunabiliyor.

Sanıyorlar ki hepimiz kör ve idraksiziz ya da öyle olmamızı istiyorlar. Bunun için de her türlü hassasiyetimizi kullanmaktan çekinmiyorlar. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların, hakikatten çok hezeyanları ile yaşayanların ülkesinde yaşamanın zorluğu da doğal olarak gerçek delilere(?) düşüyor.

Yıllarca halkın evliyalardan-hocalardan imdat beklemesi gibi şimdi de bazı fikir adamlarımız düşünüp, konuşup, yazıp-çizebilmek için tembel öğrencinin duvarlardan medet umması gibi tepelerden bir hikmet, bir işaret bekliyor.

Aman ha tongaya gelip de terse düşmesinler! Hele bir üstatlar konuşsun ve bizi aydınlatsın, nemize lazım kendi akıl ve görgümüz…

Zaten biz garip gureba takımı asırlardır öyle ilimden hikmetten falan pek de anlamayız. Geçmiş büyükbaş zor beylerimiz boşuna koymamış iki kapak arasındaki 114 sure ile altı bin küsur ayetin önüne cilt cilt kitapları, külliyatları.

Biz küçük akıllıların “hırsızlık yapmayın”, “adil olun”, “hak yemeyin” “yalan söylemeyin” “zina etmeyin”, “dedi kodu etmeyin”, “harama el uzatmayın” vb. emirleri kavramak için beyinlerimizdeki milyonlarca hücre hiç yeter mi? Onun için birilerine ihtiyacımız var. Peki, bize rehberlik edenlerin rehberi kim?..

Tabii ki vatandaşı da yazar-çizer takımını da başıboş bırakmamak lazım maazallah ne demiş atalar “ya davulcuya ya zurnacıya kaçar.”

Kaçmayız efendim, kaçamayız!

Korkmayın her delinin bir akıl vereni bulunur bizim memlekette. Birazcık vicdanınız hafiften sallansa, size birileri adına “dur hele” diyecek ne yiğitler çıkar meydana.

Onun için korkmaya gerek yok! Asıl korkulması gereken akıl verenlerimizin değişmesi. Ya maazallah akıl-fikir verenlerimiz değişirse? İşte o zaman yandı gülüm keten helva. Bu yüzden çok da renk vermeye gelmez.

Küresel ısınmaya kimse bir şey diyebiliyor mu? Daha iki hafta önce “bu nasıl ısınma arkadaş?” derken, bugün “yandık anam!” diye düşünsek de susmak lazım… Şaka bir yana havalar da bu ara gerçekten çok sıcak.

Doğuya doğru giden gemide batıya doğru koşanların ülkesinden kolay kolay -kahramanlarımızın hakkını yememek şartı ile- Don Kişot’lar çıkmaz, olsa olsa pusucu olunur bu topraklarda. Zaten onlardan da mebzul miktarda var.

***

Bu yazıyı niye mi yazdık?

Bilmem, belki de bir zamanlar kendilerini “vicdanlı” bilip, yazılarında “hakikatin tınısını” duyduğumuzu düşündüğüm bir takım ustaların içinde bulundukları hal-i pür melal yüzünden yazmışımdır…

Kim bilir belki bize de bir gün zorla içtikleri sudan bir katre bahşederler!

Karar Gazetesi, 12.07.2017

CHP zihniyetine hayır!

Muhafazakar câmiada CHP ve CHP politikalarına karşı -geçmiş kaynaklı- çok ciddi antipatinin olduğu bir gerçek. Ancak bu antipatinin zaman zaman saplantı haline dönüşmesi ve bozuk bir saatin bile günde iki kez doğruyu gösterdiği kabul edilirken bunun CHP’den esirgenmesi çok da doğru değil. Böyle bir yaklaşım muhafazakar çevrelerin hem uzun hem kısa vadede kendi politikalarını eleştirip gözden geçirebilme becerilerini de sakatlıyor. Bilerek-bilmeyerek pek çok kişi CHP’nin ülke faydasına hiçbir iş yap(a)mayacağına öyle şartlanmış ki son tahlilde doğru ve yanlışta CHP’ye bir nevi pusula rolü yükleyerek karar veriyor.

***

CHP’nin son günlerde yürüttüğü “adalet yürüyüşü”ne de bu gözle bakma eğilimi çok güçlü.

15 Temmuz ve FETÖ darbe girişimine karşı bazı muhalefet çevreleri ve dış müttefiklerimizden yeterince destek alınamadığı bir gerçek. Bu da haklı bir öfke doğuruyor ancak bu itidalin kaybedilmesi için bahane değil.

Türkiye hain bir darbe girişimi ile uçurumun kenarından dönmüşken muhalefetin “adalet” arayışı hiç de samimi gelmeyebilir hatta bu istek FETÖ vb. tarafından da suiistimale fazlasıyla açık olabilir ancak bu bile bu isteği tek başına gayrimeşru yap(a)maz, yapmamalı.

Buradaki sorun, darbe girişimi üzerinden bir yıl geçmesine rağmen bu çok haklı davanın birileri tarafından bilinçli bir şekilde sabote edildiği, bilerek kurunun yanına yaşın eklendiği, hazır fırsat bu fırsatken falancalara-filancalara da dokunalım denildiği izleniminin kafalara yerleşmesidir.

Halbuki daha dün kadar yakın bir zamanda, FETÖ’cülerin Ergenekon, Balyoz, JİTEM vb. davaları nasılda sabote edip rayından çıkardıklarını hep birlikte gördük.

Bu yüzden pek çok insanın kalbi, olan bitenler konusunda yeterince mutmain değilse ve kafaları karışık ise bunun suçlusu o insanlar olamaz. Seslerini yükseltmiyor ya da yükseltemiyor olmaları da yapılanların sorgusuz-sualsiz desteklendiği anlamına gelmez.

İkballerini bir şekilde bir yerlere bağlayanların kalemşörlük ve gayretkeşlikleri geçmişte yaşananları bizlere unutturmamalı. Birbirimizi tahrik ettikçe aramızdaki uçurumun daha da derinleştiğini kavramak için dahi olmaya gerek yok!

Bu nedenle “adalet” çağrılarına kafadan karşı çıkmak yerine bu haklı davanın üzerindeki kara bulutları dağıtmak görevimiz olmalı. Karşımızda çok iyi organize olmuş ve delilleri çok iyi karartabilen bir yapı varken fırsatçılara ve de en ufak bir şüpheye dahi meydan vermemek için iki hatta üç kat daha fazla gayret gösterilmesi gerekiyor.

Ve bu ülke sadece bizden (!) mürekkep değil, bunun dışında kalan çevrelerin de iknaya ve desteklerine ihtiyaç var. Bunu yapamazsak sadece muhalifleri suçlamakla kalırız ki bir süre sonra yanıbaşımızdaki insanları dahi inandıramaz hale geliriz.

İddianamelerde suç tanımlarının açık, net ve itiraza açık olması; delillerinin de kafalarda soru işareti bırakmayacak şekilde ortaya konulması gerekiyor. Bize göre hainlerin kim olduğu çok açık ve seçik bir şekilde ortada da olsa hukuken bunların delillendirilmesi gerektiğini asla ve kata unutmamalıyız. Evrensel hukuk kabullerinin yerine getirilmesine herkesten çok bizim önem vermemiz gerekiyor. Hele hele siyasi yönü de ağır basan bu tür davalarda kılı kırk yarmak daha fazla gerekiyor.

Tüm bunları istemek ve duyarlılık göstermek 15 Temmuz’u hafife almak değildir. Tam tersine haklı olunan bir davada haklılığın teyidi için gereklidir.

***

Adalet duygularla sağlanacak bir konu değildir. Adaletin birden çok yüzü olduğunu muhafazakarlar daha iyi bilmeli. Musa ile Hızır kıssasını hatırlatmak bile yeterli olmalı.

İçimizde Hızırlar dolaşmadığına göre Musa olabilmek yani hukuk –şeriat- içinde hareket edebilmek çok ama çok önemli!

NOT: Madımak’taki derin devlet terörü ve bu teröre alet olanlar ile Başbağlar’da ülkenin temelini dinamitlemeye çalışan teröristlerin bize yaptıkları kötülükler konusunda bile anlaşamazken bu çetin günlerde Allah cümlemizin yardımcımız olsun.

Karar Gazetesi, 05.07.2017

15 Temmuz direnişi: Bir demokrasi destanı

Yarın 15 Temmuz 2017. Geçen yıl yaşadığımız darbe teşebbüsünün birinci yılı doluyor. Bu bir sene içinde gelişen olaylar, açığa çıkan bilgiler ve özellikle görülmekte olan dâvâlarda darbecilerin faaliyetlerine dair ortaya çıkan ayrıntılar hem 15 Temmuz’un mahiyetini, hem de darbeye direnişin mânâsı ve ehemmiyetini daha iyi anlamamızı sağlıyor.

15 Temmuz hakkında çok yazdım. O kadar ki, belki de bu tarihî hadise hakkında en çok kalem oynatan kişiyim. Ömrüm oldukça da yazmaya devam edeceğim. Bunu bir taraftan ahlâkî bir vazife, diğer taraftan şehitlere, gazilere ve gelecek nesillere ödenmesi gereken bir vicdan borcu olarak telakki ediyorum.

FETÖ’nün dünyaya yayılmış ağının çalışmalarının AK Parti, Erdoğan ve Türkiye karşıtlığıyla harmanlanması yüzünden, dış dünyada — özellikle Batı’da — 15 Temmuz’un mahiyeti hakkında belirli bir kafa karışıklığının, bilgi kirliliğinin hâlâ hüküm sürüyor olmasına rağmen, Türkiye’de yaşayanlar 15 Temmuz’un ne olduğunu çok iyi biliyor. Faillerinin kim veya kimler olduğundan da emin. 15 Temmuz Türkiye’nin 1950’de başlayan Cumhuriyet dönemi demokrasi tarihindeki darbelerin sonuncusuydu. Demokrasiye karşı bir kalkışmaydı. Topluma bir ihanetti. Alçaklığın, kalleşliğin ve soysuzluğun zirvesiydi. Ülkeyi işgal etme, merkezî otoritesizleştirme, parçalama, iç savaş çıkartma sonuçlarını da verebilecek bir saldırıydı.

15 Temmuz darbe teşebbüsünün alandaki aktörü FETÖ. Ancak hadise ne FETÖ’de başlıyor ne de FETÖ’de bitiyor. FETÖ bir piyon, tetikçi, taşeron, ipleri başka ellerde bulunan bir hizmetçi. 15 Temmuz teşebbüsünün asıl efendileri, sözde demokrasinin sahibi, havarisi ve koruyucusu rolünü oynayan bazı Batı ülkeleri — hassaten ABD ve kimi AB üyeleri. 15 Temmuz bunların Türkiye’yi FETÖ eliyle hizaya sokma, terbiye etme, teslim alma atağıydı.

Türkçedeki en güzel atasözlerinden biri “şerden hayır doğar” der. 15 Temmuz darbe teşebbüsü lânetli bir şerdi. Özgürlüğümüze, vatanımıza, kimliğimize haksız ve arsız bir saldırıydı. Darbeciler muvaffak olsaydı, ülke binlerce insanın sorgusuz sualsiz infaz edildiği bir mezbahaya, on binlerce kişinin hapsedildiği bir hapishaneye dönüşecekti.  Katiller kurtarıcı postuna bürünen yerli kolonyalistler olarak devlete el koyacak, demokrasiyi kurtarma adına demokrasiyi katledecekti.

Darbecilerin şiddette ve vahşette sınır tanımayacaklarının işaretleri 15 Temmuz gecesi yaptıkları alçaklıklarda mevcuttu. 15 Temmuz’da şişesinden çıkmaya çalışan şerrin bir gecesi bile tarifsiz acılar yaşamamıza yetti. Şükürler olsun ki, bu şer hayırlara vesile oldu. Darbecilerin — ve zihniyetini paylaştıkları kimi Kemalistlerin — koyun sürüsü olduğunu, bir darbeye karşı asla direnemeyeceğini, havaya birkaç kurşun sıkınca çil yavrusu gibi dağılıp evlerine kaçacağını zannettiği (dilediği) halk kitleleri korkusuzca alana indi. Silâhsız olarak darbecilere direndi. Kışla önlerini, sokakları, meydanları, havaalanlarını, köprüleri, binaları darbecilere dar etti. Ne otomatik silah taramalarından, ne tank namluları ve paletlerinden, ne de helikopter ve uçaklardan korktu, ürktü, çekindi. Daha önceki darbelerin çaresiz insanları, bu sefer iffetine, iradesine, reyine, memleketine, demokrasisine sahip çıktı.

Üzerinden yalnızca bir yıl geçti. Kulakları sağır eden sonik patlama ve bombalama sesleri, makinalı takırtıları, feryatlar, haykırışlar, salalar hâlâ kulağımızdan, vurulan insan görüntüleri hafızamızdan çıkmadı. Şehit ve gazilerimizin kahramanlık hikâyelerinin derlenmesi ve yayınlanması bile daha tamamlanamadı. Buna rağmen şurada burada, ondan bundan, 15 Temmuz’u hafife alma, unutturma, önemsizleştirme, “itibarsızlaştırma”  çabaları geliyor. Kıskançlıktan, hasetten, çapsızlıktan, karaktersizlikten, 15 Temmuz darbecileriyle amaç ve ruh ortaklığından, aptallıktan, ahlâksızlıktan ve benzer sebeplerden kaynaklanan bu süflî tavırlara teslim olmamak, gereken cevabı vermek her vatanseverin, her hürriyetperverin, her demokratın insanlık borcu, ana görevi.

15 Temmuz direnişi sadece 15 Temmuz darbesine değil tüm darbelere, darbecilere, darbe sevdalarına ve sevdalılarına verilen bir cevaptı. Bu cevap halkımızın demokratlık rüştünün ispatı oldu. 15 Temmuz darbe teşebbüsünü saatler içinde püskürten halk kelimenin tam anlamıyla bir destan yazdı. Bu destanın literatüre girmiş benzer — Amerikan Devrimi, Fransız Devrimi vb — destanlardan eksiği yok fazlası var. Bundan böyle hiç kimse bu toplumun demokrasiye layık olmadığını söyleyemez. Bu destanla övünmek hakkımız. Bu destanı yaşatarak gelecek nesillere ulaştırmak vazifemiz.

Yaşasın 15 Temmuz şanlı demokrasi direnişi. Şükranlar size, 15 Temmuz direnişinin, destanının şehitleri, gazileri ve çoğunun adını dahi bilmediğimiz mütevazı kahramanları.

Serbestiyet, 14.07.2017

CHP’nin “adalet yürüyüşü”nün izleri

CHP’nin 25 gün süren Ankara-İstanbul yürüyüşü Maltepe’de yapılan ve yaklaşık iki milyon kişinin katıldığı söylenen büyük bir mitingle bitti. Yürüyüş ve miting genel olarak barışçıl bir havada geçti ve tamamlandı. Önemsenmeye değer herhangi bir taşkınlık, kavga, gürültü yaşanmadı. Bunun büyük bir başarı olduğuna kuşku yok. Eylemin zaman ve mekân genişliği, şiddete meyilli grupların yürüyüşe katılma istekliliği, Murat Karayılan’ın bile başarı dilemesi, Gezi isyanlarının tadının hâlâ bazılarının damağında yaşaması… yürüyüşü risk yaratmaya ve risk altına girmeye açık ve elverişli hâle getirmişti. Buna rağmen üzücü, demokrasiye zarar verici bir hadise yaşanmadı.

Kimsenin hakkını yememek, âdil olmak lâzım. Bu başarılı sonda CHP büyük paya sahip. CHP yönetimi kışkırtmalara gelmedi, savaş tahriklerine kapılmadı, her gün bıkıp usanmadan parti tabanına sükûneti, şiddetten uzak kalmayı, tahrik etmemeyi ve tahriklere kapılmamayı telkin etti. Parti teşkilâtına bu doğrultuda kesin emirler verdi. CHP tabanı ve CHP’li olmayan katılımcılar telkinlere ve talimatlara uydu. Yürüyüşün özellikle İstanbul içindeki kısmı ve miting tehlikeli gelişmelere daha açıktı. Şükürler olsun ki, onlar da dâhil tüm eylem kimsenin burnu kanamadan, cam çerçeve kırılmadan, özel mülklere tecavüz edilmeden tamamlandı. CHP böylece büyük bir barışçıl eylem gerçekleştirme amacına ulaştı. Gezi olaylarında takındığı saldırganlığı ve militanlığı teşvik eden tavrı terk etti. Bunun CHP’ye bir artı puan kazandıracağına şüphe yok.

Eylemin barışçıl tamamlanışına, tüm ağır eleştiri ve ithamlarına rağmen iktidarın lüzumsuz bir kısıtlayıcılık tavrına girmemesi ve sıkı güvenlik tedbirlerini bir an bile ihmâl etmemesi de katkı sağladı. Polis ve jandarma, siyasilerin talimatları doğrultusunda tüm tedbirleri aldı ve eylemin her ânının güvenliğini sağladı. Potansiyel bir DAEŞ saldırısı önlendi. Kılıçdaroğlu’nun emniyeti kusursuz biçimde gözetildi. Nitekim CHP sözcüleri de bunu söyledi ve güvenlik güçlerine teşekkür etti. Siyasal iktidar ve güvenlik güçleri de iyi not aldı.

Eylemin dayanakları, amaçları, siyasî kanatların bakışı vb. elbette tartışılabilir. Tartışılıyor da. Ancak tartışılmayacak şey, böylesine büyük bir eylemin barışçıl geçtiği ve tamamlandığı gerçeğidir. Bu, Türkiye demokrasisinin olgunlaşmakta olduğunun iyi bir delilidir. Böyle bir eylem her ülkede yapılamaz. Eylemin yapılabilmiş olması da, Kılıçdaroğlu’nun sakız çiğner gibi tekrarladığı ve miting konuşmasında da bağıra çağıra dile getirdiği “diktatörlük altında yaşadığımız” söylemini, iddiasını boşa düşürdü. Diktatörlük olsaydı ne bu eylem gerçekleştirilebilir, ne de Kılıçdaroğlu öyle bir konuşma yapabilirdi. Ayrıca, partisinde tek adamlığı sıkı sıkıya tesis etmiş bir liderin tek adamlık eleştirisi yapması da kendi başına bir ironi.

Eyleme tüm AK Parti ve Erdoğan muhaliflerinin — bu arada, PKK, DHKP-C gibi ayrılıkçı ve ideolojik terör örgütlerinin yanı sıra, bir ideolojinin değil kendi şefinin mutlak egemenliğini kurmanın peşinde koşan FETÖ mensuplarının da — ilgi göstermesi ve hattâ katılması, eylemin CHP açısından özünü değiştirmez. Demokrasilerde bireyler ve gruplar, toplumun ezici çoğunluğuna haksız ve saçma bile görünse, talep ve protestolarını dile getirme hakkına sahiptir. Bu hak anayasal olarak tanınır. Bizim eksik demokrasimizde dahi böyle. Şiddet kullanılmadığı, şiddete çağrı yapılmadığı ve kamusal hayat ağır ve daimî biçimde aksatılmadığı sürece, yürüyerek — veya oturarak, susarak, bağırarak —  protesto eylemi yapılabilir. Demokratik bir hak olması aynı zamanda yürüyüşü meşru kılar. Burada yürüyüşün meşru olması ile yürüyüşte dile getirilen taleplerin haklı olmasını birbirine karıştırmamak lâzım. CHP yürüyüşü demokratik bir hakkın kullanılmasıydı. İktidar kamusal hayatın — yani trafik akışının — ciddî sayılacak ölçüde aksamasına rağmen buna (iyi ki) izin verdi. Radikal unsurlar yürüyüşte şu veya bu ölçüde yer aldı. Ama CHP’nin bu bakımdan yapabileceği fazla bir şey yoktu. Haklarında yakalama kararı bulunan sanıklar vardıysa, onlarla meşgul olmak güvenlik kuvvetlerinin işiydi. CHP de parti olarak  istismara izin vermemek için pankart ve bayrak kısıtlaması getirdi. Kılıçdaroğlu bir konuşmasında  — muhtemelen benim daha önceki bir yazımdan esinlenerek — arananlar varsa güvenlik güçlerinin onları gözaltına alabileceğini, kendilerinin buna karşı durmayacağını belirtti.

Kılççdaroğlu’nun konuşması benim için şaşırtıcı değildi ama sanırım birçok kimsede hayal kırıklığına yol açtı. Bir defa, eylem adalet adına yapılmasına rağmen konuşmadaki konu yelpazesi çok genişti. Adaletle ilgisi olmayan, ya da adaletin Kılıçdaroğlu’nun talebinin tam tersi istikamette hareket ederek sağlanabileceği bazı konular ve talepler, adalet kavramına sığdırılmaya çalışıldı. Kılıçdaroğlu adeta partisinin programını, seçim beyannamesini okudu. Bu yüzden adalet arada kaynadı gitti.

Miting konuşması Kılçdaroğlu’nun adaletin ne olduğunu ne olmadığını bilip bilmediği konusunda soru işaretleri yarattı. Sokak vurgusu tamamen yanlıştı. Adalet talebi sokaklarda dile getirilebilir ama adalet sokaklarda tecelli etmez ve tesis edilemez. Adalet hem usulle hem esasla ilgili kurallara bağlı olarak işleyen kurumsallaşmış yapılarda — yani mahkemelerde — gerçekleşir. İnsanlığın adalet mücadelesi sokaklardan mahkeme salonlarına doğru ilerlemiştir; tersi istikamette değil. Sosyal adalet tartışmaları ise ayrı bir mesele. Kılıçdaroğlu — diğer birçok siyasî lider gibi — adlî adalet ile sosyal adaleti birbirine karıştırmakla kalmadı; hızını alamayıp, teoride de pratikte de çok zor bir mesele olan uluslararası adalete doğru uzandı. Bilmeme konforundan yararlandı.

Adalet her zaman ne olduğunu önceden bilebileceğimiz ve her duruma kesinlikle, gönül rahatlığı içinde uygulayabileceğimiz bir değer veya ölçüt değildir. Bu yüzden, genel adalet talepleri çoğu zaman kubbede hoş bir seda bırakmaktan öteye geçemez. Adaletin, toplumun adalet anlayışından mahkemelerin yapılanmasına (iddia, savunma ve hüküm makamlarının birbirine oranla durumuna), ceza yargılama kurallarından kanunların kendilerine, yargı bürokratlarının yetiştirilmesinden yargı kararlarının uygulanmasına kadar uzanan birçok parçası ve unsuru vardır. Adaletle ilgili kapsamlı bir düşünme, araştırma ve reform faaliyeti bunların hepsini ele almayı gerektirir.

Peki, konunun bu denli derin ve zor olması yüzünden daha iyi adalet talebinden vaz geçmemiz mi gerekir? Elbette hayır. Söylemek istediğim, adaletten vazgeçmemiz gerektiği değil; meselenin çok boyutlu olduğu ve iyileşmenin bütün bu boyutları hesaba katan çalışmalar, reformlar ve gelişmeler sonucu gerçekleşeceği. Bir örnek vereyim: Bizde iddianameler çoğu zaman özensiz; dil ve mantık bakımından kusurludur. Yarın Adalet Bakanlığı veya HSK bir çağrı yapsa ve iddianamelerdeki hataların bir daha yapılmamasını istese, ertesi günden itibaren iddianameler kusursuz mu olacaktır? Maalesef hayır. İddianamelerin iyileşmesi Türkçe bilgisi, hukuk kavramları bilgisi,  imla kuralları, mantık, kanunlara vukuf başta olmak üzere birçok alanda ilerlemeyi gerektirecek ve ancak zaman içinde, parça parça gerçekleştirilebilecektir.

CHP’nin adalet çağrısını iki anlamda ele almak mümkün: Adalet talep eden olarak; adaleti tesis etmesi kendisinden beklenebilecek bir aktör olarak. İkincisinden başlayalım: CHP’nin tarihi ve ideolojisi, bu partinin ve temsil ettiği siyasî çizginin adaletle barışık ve bağdaşık olmadığını gösteriyor. Sözümü sakınmayacağım; her parti adaletsizliklere âlet olmuş olabilir ama hiçbir parti bu bakımdan CHP ile yarışamaz. CHP tarihi Cumhuriyet tarihinin en büyük, en vahşi adaletsizlikleriyle doludur. Üstelik bunlar sadece Tek Parti dönemine mahsus değildir. Sonraki zamanlarda da ortaya çıkmıştır. Dersim katliamından dini önderlerin idamına, komünistlerin yok edilmesinden liberallerin bastırılmasına, temel hakların ortadan kaldırılmasından sivil toplumun birçok unsurunun budanmasına ve 28 Şubat sürecinde kız öğrencilerin hayat ve eğitim haklarına saldırıya kadar birçok adaletsizlikte CHP’nin imzası, katkısı vardır. Bu yüzden geniş kitlelere CHP’nin adalet talebi şaka gibi gelecektir.

CHP’nin adalet, hak, hukuk talepleri büyük ölçüde sözdedir. Meselâ  Kılıçdaroğlu miting konuşmasında düşünce ve ifade özgürlüğü istediğini söyledi. Ben de istiyorum. Peki, CHP Türkiye’nin AİHM’den rekor sayıda ifade özgürlüğünü ihlâl mahkûmiyeti almasına sebep olan 5816 sayılı kanunun kaldırılmasına razı mı? CHP dindar-muhafazakârları bile hizmetine koşabilen Kemalist ideolojik endoktrinasyonun eğitim sistemindeki hükümranlığının sona erdirilmesini kabul ediyor mu?

CHP’nin FETÖ karşıtlığı da kuşku uyandırıcı. Bu parti FETÖ ile mücadelede yardımcı değil engelleyici. Geçenlerde Halil Berktay’ın 24TV’nin Serbestiyet programında (2 Temmuz Pazar akşamı) çok güzel ifade ettiği gibi, CHP FETÖ gerçeğini dünyaya anlatmada çok faydalı olabilirdi. FETÖ’nün totaliter, ezoterik bir hareket olduğunu, demokrasinin usul kurallarını reddettiğini, siyasileri bürokratik boyunduruk altına almak istediğini, 15 Temmuz öncesinde de birçok suç işlediğini, 15 Temmuz gecesi ise alçakça bir darbe teşebbüsüyle sahne aldığını, katliam yaptığını, yüzlerce masum insanı öldürdüğünü dünyaya anlatabilirdi. Bunu yapmıyor. İngilizcedeki güzel bir deyişle, FETÖ ile mücadeleye lip service sunduktan (dudağının ucuyla he dedikten) sonra, bu mücadelenin kösteklenmesi için elinden geleni esirgemiyor.

Bu çerçevede, olağanüstü hâl ilanının bir darbe olarak isimlendirilmesi de hem çok çirkin hem çok gülünç. Olağanüstü hal uygulamalarındaki hatâlara dikkat çekmek başka, tüm demokrasilerde anayasal bir kurum olan olağanüstü hâlin kullanılmasına karşı çıkmak başka. 15 Temmuz sık sık karşılaşılan bir durum değil. FETÖ de sıradan, basit bir örgüt değil. Kılıçdaroğlu kendisi iktidarda olsaydı ve darbe ona karşı yapılsaydı FETÖ ile nasıl mücadele edecekti? Bildiği başka ve daha etkili yollar varsa bizi ve hükümeti bunu öğrenmekten mahrum etmesin.

CHP’nin solcu akademisyenlerin görevden atılmasıyla ilgili eleştirilerine katılabilirim. Bunun yanlış olduğunu birkaç defa yazdım. Ancak FETÖ üyesi öğretim üyelerine gelince iş değişiyor. Soru çalmaktan uydurma rapor sunmaya, göz dikilen kadrolardaki insanları polis kumpaslarıyla tasfiye etmekten yerlerine kendi adamlarını yerleştirmeye kadar her şeyi yapan bir örgütle bağlantılı olanlara karşı hareketsiz kalmak, adalete hizmet mi eder, engel mi olur? Kılıçdaroğlu Balyoz, Ergenekon, Casusluk davalarında hangi hilelere baş vurduğu bilinen bir örgütün akademik teşkilatlanmada da aynı veya benzer şeyleri yapmış olabileceğine ihtimâl vermiyor mu?

Adalet somut olandan soyut olana doğru aranır. Açık adaletsizlikler, potansiyel adaletsizlikler yüzünden; daha ağır adaletsizlikler daha hafif adaletsizlikler yüzünden görmezden gelinemez. Biri bunu yapıyorsa onun adalet istediğine inanmak zorlaşır. Haksızlıklara karşı uyanık olmalıyız. Bunu mümkünse öznesiz genellemeler yerine somut durumlar üzerinden yapmalıyız. Ben kendi payıma yaptım, yaptığım için aleyhimde kampanyalarla karşılaştım. Buna rağmen yapmaya devam edeceğim. Ancak, Kılıçdaroğlu’ndan ve partisinden, katledilen 249 insanın yakınlarının ve bazıları ağır yaralanmış, vücut uzuvlarını kaybetmiş binlerce yaralının adalet talepleri hakkında doğru dürüst bir şey işitmedik.

Ben şahsen CHP’nin ne adaletin ne olduğunu anlamasını, ne de ona ciddî bir katkı yapmasını bekliyorum. Yanıltılmayı çok isterim ama bu hayal gibi bir şey. Yine de CHP’nin adalet isteyen bir aktör olmasını, adalet tesis etmesi kendisinden beklenen bir aktör olmasına bin defa tercih ederim. CHP’den adalet beklemek kediye ciğer emanet etmekten farksız. CHP’nin yürüyüş eyleminin barış içinde tamamlanmasını ise CHP için de demokrasimiz için de olumlu buluyorum. Ancak, uzun vadede bu eylemin adalete fark edilebilir bir katkı yapacağını da, vatandaşların siyasal tercihlerine ciddî bir tesirinin olacağını da sanmıyorum.

Serbestiyet, 11.07.2017

CHP’nin yürüyüşü noktalanırken

CHP’nin Ankara-İstanbul yürüyüşü hakkında 20 Haziran’da kaleme aldığım yazıda şu noktalara işaret etmiştim:

Her protesto/talep gösteri ve yürüyüşünde yapılması gerekenler bellidir. Eylemciler şu iki şeye dikkat etmek zorunda: (1) Kamusal hayatı ciddî şekilde ve sürekli olarak engellememek; (2) şiddeti teşvik etmemek, övmemek, davet etmemek. Buna karşılık, politik olanlarından bürokratik olanlarına kamu otoritelerinin de iki vazifesi mevcut: (1) Yürüyüşü keyfi olarak (doğrudan doğruya veya dolaylı biçimde, yapılış şartlarını aşırı derecede ağırlaştırmak suretiyle) engellememek; (2) eylemcilerin bilhassa dışardan gelebilecek saldırılara karşı güvenliğini sağlamak. Benim görebildiğim kadarıyla bugüne kadar bu şartlar karşılandı. Umarım bundan sonra da böyle olur. (http://serbestiyet.com/yazarlar/atilla-yayla/chpnin-yuruyusu-ve-adalet-798285)

Sonraki günlerde de bu şartların bir ölçüde karşılandığı söylenebilir. CHP liderliği çok sert söylemlerine rağmen şiddete ve provokasyonlara karşı yürüyenleri ve parti tabanını ısrarla ve tekrar tekrar ikaz etti. Dışardan gelebilecek ve tahrik olarak algılanmaya müsait karşı protesto ve sataşmalar yapılırsa soğukkanlı olunmasını telkin etti ve sadece alkışla karşılık verilmesini istedi. Bunlar yerinde ve takdire şayan çağrılardı. Yürüyüş kamusal hayatta — daha doğrusu çok işlek bir yolda trafikte — kabul edilebilecekten daha fazla aksamaya yol açtıysa da hem toplum buna tahammül etti hem de hükümet anlayış gösterdi.

Kabul etmek gerekir ki yürüyüş CHP açısından başarılı bir siyasal eylem oldu. Adalet sisteminin işleyişinde bugünden yarına bir değişikliğe sebep olması imkânsız olmakla beraber CHP’ye bir ölçüde gündemi belirleme gücü verdi. Böyle bir eylemin hem yurt içinde hem de yurt dışında ilgi çekmemesi imkânsızdı. Nitekim öyle de oldu. Özellikle zaten Erdoğan nefretiyle zehirlenmiş olan bazı yabancı medya organları yurt içindekileri aşan taşkın yorumlar yaptı. Diğer taraftan yürüyüşün siyasal kanatların kompozisyonunda ve hacminde bir değişikliğe yol açtığını sanmıyorum. Kanatların unsurları ve genişliği yürüyüşten önce ne idiyse yürüyüşten sonra da öyle olacağa benziyor.

AK Parti ve MHP kanadından yürüyüşe sert eleştiriler yöneltildi. Amaçtan katılımcılara kadar uzanan kınayıcı ve suçlayıcı yorumlar yapıldı. Yürümek serbestse eleştirmek de elbette serbest. Bununla beraber eleştirilerin işin özünü değiştirmesi zor. Yürüyenler arasında PKK, FETÖ ve diğer terör örgütlerinden birilerinin bulunmuş olması mümkün. Ancak, güvenlik güçlerinin eğer aranıyorlarsa bu kişileri bir şekilde tecrit etmesi ve gözaltına alması mümkün(dü). Bu kişiler en azından teşhir edilebilirlerdi. Diğer taraftan, CHP’nin amacı şu veya bu olabilir. Ama biz değerlendirme yaparken niyetlerden ziyade alandaki eylemlere ve sözlere bakmak zorundayız. Niyetleri yargılayacak olursak herkes bir gün bir şekilde okkanın altına gidebilir.

Şimdi olması gereken, yürüyüşün Maltepe’de düzenlenen mitingle barış içinde sona ermesi.  Bunun gerçekleşmesi için hem hükümet kanadına hem de CHP’ye düşen görevler var. Hükümet sıkı güvenlik tedbirleri alamaya ve uygulamaya devam etmeli. Şimdiye kadar iyi idare ettiği işi iyi sonlandırmaya çalışmalı. Mitingi kolaylaştırmalı. Bunun için gerekli tüm tedbirleri almalı.

CHP de kendine düşenleri yapmalı. Mitingin Maltepe Cezaevine yürüme kısmının iptal edilmesi ve son durağın miting meydanı olması kararı gayet yerinde. Can Dündar gibi tipler Maltepe Cezaevine yürümeyi daha şimdiden Fransız İhtilali’ndeki Bastille baskınına benzetmişti. Bu elbette temelsiz bir benzetme. Aç tavuğun kendini darı ambarında görmesi gibi bir şey. Ayrıca Bastille baskını da resmî ve taraflı tarih kitaplarının yazdığı kadar büyük bir olay değil. Sonradan üretilmiş bir efsane. Ama bu benzetmenin yaptığı çağrışım şiddet ve çatışma. CHP buna izin vermemeli.

Radikal unsurlar yürüyüşün İstanbul içindeki kısmını ve mitingi istismar etmek isteyecektir. Kitleyi tahrik etmeye çalışacaktır. Meşru bir partiyi demokrasinin usul kurallarını reddetmek suretiyle gayri meşruluğa sürüklemek isteyecektir. CHP buna izin vermemek için tabanına sıkı sıkıya sahip çıkmalı. Bunu yapabildiği takdirde radikal unsurlar toplumdan kopuk ve karşılığı olmayan aşırılar olmanın ötesine geçemeyecektir.

İnşallah bu barışçıl yürüyüş barışçıl bir mitingle sona erer.

Serbestiyet, 07.07.2017

Kontrollü darbenin siyasî ayağı

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu FETÖ’nün mantığını ve lisanını benimseyerek 15 Temmuz darbe teşebbüsüne “kontrollü darbe” demeyi sürdürüyor. Buna ilâveten darbenin bir siyasî ayağı olduğunu, olması gerektiğini ve bu ayağın ortaya çıkartılması gerektiğini söylüyor. Demek istediği şu: Darbe hükümet –Erdoğan- tarafından yaptırıldı ve darbenin siyasî ayağı AK Parti.

Geçenlerde Habertürk televizyonunda Nagehan Alçı’nın soruları karşısında darmadağın olan Kılıçdaroğlu çelişki şampiyonu. Uzun cümlelerde cümlenin başıyla sonu arasında çelişkiye düşmeyi başarıyor. Bu yüzden Kılıçdaroğlu’nun söylemleri üzerinden analiz yapmak çoğu zaman lüzumsuz ve yararsız. Ama ana muhalefet partisinin lideri olması ister istemez en azından bazı sözleri üzerinde durmayı gerektiriyor.

15 Temmuz darbe teşebbüsünün kontrollü olduğu açık. Kontrolsüz darbe olmaz. 15 Temmuz darbesi Türkiye’de şimdiye kadar karşılaşılan en sofistike darbe teşebbüsü. Medyanın, askeriye ve emniyet dallarıyla silahlandırılmış bürokrasisinin ve nihaî iktidarı teşkil eden yargı bürokrasisinin seferber edildiği ve müthiş bir koordinasyon içinde kullanıldığı bir vaka. Böylesine sofistike bir alçaklığın çok iyi planlanması, koordine edilmesi ve elbette bir beyin tarafından kontrol edilmesi gerekirdi.

Darbenin ana aktörü FETÖ. Olağanüstü bir örgütlenme ve gizlenme kapasitesine sahip FETÖ alandaki operasyonu yapan unsur. Başka bir deyişle tetikçi. Darbeyi kontrol eden kim? Hükümet çevreleri diplomatik bir dil kullanarak “üst akıl” diyor. Ben hükümetin parçası olmadığıma göre herkesin bildiği fakat dile getirmediği mahalle sırrını açığa vurabilirim: Darbeyi kontrol eden ABD. Daha önceki darbelerin tarihi, FETÖ’nün şefinin ABD’deki karargâhında operasyonlarına devam etmesi, ABD gibi bir ülkenin böyle bir gücü hizmetine koşmadan durmayacağının malûm olması, ABD devletinin meşru ve gayri meşru her yolu çalışma tarzları arasında barındırması ve son olarak ABD yönetiminin darbe gecesindeki tutumu buna kuşku bırakmıyor.

Kılıçdaroğlu’nun darbenin hükümet ve Erdoğan tarafından yaptırıldığı veya bilindiği hâlde önlenmediği iddiası olgular yanında akla ve mantığa da aykırı. Böylesine vahim iddiaların altının doldurulması gerekir, ama CHP cephesinde böyle bir çaba da niyet de yok.

Bir hükümetin kendi kendine darbe yapması hayatın akışına ters. İş başındaki bir hükümete karşı darbeyi ancak o hükümeti devirerek iş başına gelmeyen çalışan siyasî aktörler düşünebilir. Darbenin bilindiği hâlde önlenmediği de saçma bir iddia. Ok yaydan çıkmıştı. FETÖ’nün ordudaki çapının boyutları tam olarak bilinmiyordu. Kaldı ki, GK bazı tedbirler aldı. Tüm uçuşları yasakladı. Mekanize birliklerin kışla dışına çıkmaması talimatını verdi. Buna rağmen olan oldu, çünkü FETÖ mensupları TSK hiyerarşisine değil kendi hiyerarşisine uymaktaydı.

Darbelerin siyasî sonucunun olmaması imkânsız. İlk sonuç cari hükümetin demokrasi dışı bir yolla iktidardan uzaklaştırılmasıdır. İkinci sonuç ise bundan doğan boşluğun giderilmesidir. Düşürülen hükümete “gel tekrar iktidara otur” denmeyeceğine göre başka siyasî unsurlar göreve çağırılacaktır. Türkiye’nin siyasî sahnesine baktığımızda bu gerçek bizi hangi siyasî aktöre götürür? MHP’ye götürmeyeceği açık. MHP FETÖ’nün hem emniyetteki yapılanmasıyla hem de basın ve yargı gücüyle en çok operasyona maruz bıraktığı partilerden. Devlet Bahçeli tehlikeyi açıkça gördü ve mücadele bayrağını açtı. Partisini FETÖ’nün elinden zor kurtardı. HDP’nin FETÖ ile ilişkileri gelişli gidişli. Böyle olmasa bile HDP’nin hem toplumsal taban hem de meşruiyet bakımından AK Parti’nin iktidardan uzaklaştırılmasından doğacak boşluğu doldurması düşünülemez. Bu durumda geriye kalan tek aktör CHP.

CHP FETÖ ile işbirliği yapar mı? Bu çok safça bir soru. Zaten yaptı. Kılıçdaroğlu FETÖ’nün temin ettiği, ürettiği malzemeyi hükümete ve AK Parti’ye karşı kullandı. Kılçdaroğlu’nun parti içinde iktidara gelişi dahi FETÖ’yle ilintili. Türkiye Cumhuriyeti devletinin FETÖ ile mücadelesine destek vermek bir yana köstek olmaya çalışan da CHP. CHP “adalet” kavramına özle bir anlam yükledi. Katillerin, darbecilerin, onlara destek verenlerin ve yataklık yapanların cezalandırılmasıyla ilgilenmiyor. Kaldı ki 28 Şubat günleri aklımızda. CHP’nin o dönemde adalet sınavından kaldığı, adaletin katlini istediği ve desteklediği o günleri yaşamış herkesin bildiği bir gerçek.

CHP’nin tarihi de bize bu partinin darbelerle ve darbecilikle ilişkisi hakkında fikir vermekte. CHP Türkiye’de darbelere en çok bulaşmış parti. Darbeci zihniyetin özü CHP zihniyeti. FETÖ de bu mantığı benimsemiş ve darbe tekniğini mükemmelleştirmiş bir örgüt. FETÖ gibi muazzam bir örgütlenmeye karşı CHP’nin esamesi bile okunmaz. FETÖ CHP’yi kolayca manipüle edebilir, kullanabilir. Bu yüzden darbenin siyasî ayağı olsa olsa CHP olabilir.

Dahası var. Bence CHP yönetimi darbeden haberdardı. Umutla başarılı olmasını bekledi. Olsaydı darbeyi meşrulaştırmaya yönelik siyasî çabaların ana aktörü rolüne soyunacaktı. Darbe teşebbüsü akim kalınca siyaseten gerektiği için darbeye karşıymış gibi tavır aldı. Ama aradan sadece 12 ay geçmiş olmasına rağmen bugün tüm söylemi ve çalışmaları darbecileri cezalandırmaya değil darbeyi örtmeye, failleri gizlemeye, ortamı bulanıklaştırmaya hizmet ediyor.

CHP darbelere karşı konum almak ve halkı darbe karşıtı olduğuna inandırmak için yakaladığı tarihî fırsatı tepe tepe harcıyor. Yazık doğrusu…

Serbestiyet, 04.07.2017