Ana Sayfa Blog Sayfa 156

İnsan hakları ve AKP: Dün ve bugün

AK Parti, 2002 yılında yapılan seçimlerde iktidarı kazandı. Abdullah Gül’ün başkanlığında kurulan 58. Hükümetin programında en çok dikkat çeken husus, insan hak ve özgürlüklerine yapılan vurguydu. “İnsanlarımızın barış ve refah içinde özgürce yaşadığı, çağdaş dünya ile bütünleşmiş, farklılıkların çatışma unsur olarak değil zenginlik kaynağı olarak görüldüğü itibarlı, demokratik ve dinamik bir Türkiye vizyonunu hayata geçirmeyi”hedefleyen program, bir “haklar manifestosu” gibiydi.

Programa göre bütün insanlar doğuştan, devredilemez ve vazgeçilemez temel hak ve özgürlüklere sahipti. İnsanlığın ortak değeri olan bu hak ve özgürlükler, devlet idaresi altında onurlu bir yaşam sürebilmenin olmazsa olmazlarıydı. Hükümet bütün sivil ve siyasi özgülükleri güvenceye almak ve insanlara korkudan uzak bir ortam sağlamak için bütün politikalarının merkezine “insan”ı yerleştirecek ve insanlığın birikimi olarak gördüğü uluslararası demokratik standartlara dayanacaktı. Bu bağlamda, deniyordu, hükümet:

* Temel hak ve özgürlükleri, ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde, özellikle Kopenhag Kriterlerinde belirtilen seviyeye yükseltmek için Anayasa ve yasalarda gerekli tüm değişikliği yapacaktır.

* Temel hak ve özgürlüklerin, sadece anayasal ve yasal güvenceye alınması ile yetinmeyip, fiilen uygulanması ve siyasal kültürümüzün yerleşik bir boyutu olarak güçlenmesi yönünde çaba sarf edecektir.

* Temel hak ve özgürlükler konusunda, toplumun değişik kesimlerinin sorunlarına ve taleplerine karşı duyarlı olacak, bu alanda çifte standartlara, kısır çekişmelere ve siyasi istismarlara izin vermeyecektir.

* İşkence başta olmak üzere, demokratik hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayan tüm insan hakları ihlallerinin üzerine kararlılıkla gidecektir.

* Mülkiyet hakkını, düşünce, ifade, inanç, teşebbüs ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan hükümleri, evrensel hukuk ve özgürlük anlayışı içinde dikkate alınarak yeniden düzenleyecektir.”

“İşkenceye sıfır tolerans”

2007, hareketli bir yıldı. Sezer’in görev süresi bitiyordu, yeni bir cumhurbaşkanı seçilecekti. Hem sokaklarda hem parlamentoda tansiyon yüksekti. Önce, AKP’nin laikliği zayıflattığı gerekçesiyle Cumhuriyet Mitingleri yapıldı. Sonra Genelkurmay Başkanlığı 27 Nisan’da hükümete bir muhtıra verdi. Nihayetinde Anayasa Mahkemesi, AKP’nin çoğunlukta olduğu Meclis’in cumhurbaşkanı seçmesini engellemek için “367” diye bir hukuki garabet ortaya çıkardı. Hükümet buna restle karşılık verdi, seçimleri erkene aldı ve sandıktan yine tek başına iktidarla çıktı.

Başbakan Erdoğan’ın açıkladığı 60. Hükümet programı yine insan hakları hassasiyetiyle dokunmuştu. Devletin nihai amacının bütün hak ve özgürlükleri teminat altına almak ve insanların güven içinde yaşamlarını sağlamak olarak işaretleyen program, işkenceye karşı da çok net bir tavır alıyordu:

“’Sıfır tolerans’ anlayışıyla işkence, kayıp, gözaltında ölüm, faili meçhul cinayet gibi demokratik hukuk devletinde kabul edilemez insan hakları ihlallerinin üzerine, şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da büyük bir kararlılıkla gidilecektir.”

“Demokrasi açığı”

2010’da 12 Eylül Anayasasında kapsamlı bir değişikliğe gidildi. Hükümetin önayak olduğu değişiklik farklı toplum kesimlerinin desteğini aldı ve halk oylamasında yüzde 58 ile kabul edildi. Akabinde 2011’de yapılan seçimlerin muzafferi yine AKP oldu.

Erdoğan başkanlığındaki 61. Hükümetin programı, AKP’nin temel önceliğinin, geçmişte insanımıza ve ülkemize ağır bedeller ödeten “demokrasi açığını” kapatmak ve demokrasimizi ayıplarından arındırmak olduğunu ifade ediyordu. Bunun için birçok reform cesaretle hayata geçirilmiş, ülke yasaklardan ve olağanüstü hallerden uzaklaştırılmış, vesayetçi anlayışların sultasına karşı milli irade güçlendirilmişti.

Hükümet “çoğulcu ve özgürlükçü bir demokrasi anlayışıyla bireylerin ve toplumdaki farklı kesimlerin bütün yönleriyle kendilerini özgürce ifade ettiği zeminlerin inşa edilmesini”amaçladığını belirtiyordu. Hiç kimseye yaşam tarzı dayatmadığını, tüm inançlara ve yaşam tarzlarına saygıyı ilke kabul ettiklerinin altını çiziyordu.

Peki, AKP’nin üçüncü dönemdeki hedefi ne olacaktı? Program bunun da cevabını veriyordu. Buna göre, üçüncü dönemdeki temel hedef “demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla yerleştirilmesi, eksik demokrasiden ileri demokrasiye geçişin tam olarak sağlanması” olacaktı.

“Demokrasi sıralamasında sınıf atlamak”

2014’te Erdoğan cumhurbaşkanı seçildi. Partinin başına Ahmet Davutoğlu geldi. Davutoğlu’nun 62. Hükümetinin programında da insan hakları ve demokrasi kavramlarına büyük bir önem verilmişti. Programın 32 sayfası “İleri Demokrasi” başlığı altında insan hak ve özgürlüklerine dair yapılanlara ve yapılacaklara ayrılmıştı.

Program “zamana, mekâna, kültüre veya inanca bağlı olarak hak ve özgürlüklerde ayrımcılık yapılamayacağı gerçeğine” inanıyordu. Hukuk devletini “vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerini kullanırken devlet merkezli herhangi bir engellemeye takılmamalarını öngören” bir anlayışa oturtuyordu. Bu anlayışın “vatandaşın hak ve özgürlüklerini devlete ve diğer güç merkezlerine karşı korumayı gerektirdiğini” belirtiyordu.

Devleti, farklı kimlikler arasında bir hakem olarak kodluyordu. “Etnik, dini ve mezhepsel aidiyetlerden önce tarihdaşlık ve vatandaşlık anlayışını” benimsiyordu. “Devletin bütün kimliklerle hakkaniyet ölçüsünde, eşitlik temelinde ve demokratik bir ilişki geliştirmesi”hükümetin “toplumsal zenginliğimizin unsuru olan etnik, dini ve mezhepsel çoğulculuğumuza yaklaşımındaki temel felsefesini” oluşturuyordu. Yeni Türkiye’nin hedefi “etnik kimliği, mezhebi ve inancı ne olursa olsun herkesi kucaklayan, onları eşit vatandaşlık ile evrensel ilkeler ve değerler temelinde demokratik bir ortak yaşam bilincine ulaştıran bir anlayışın hayata geçirilmesi” idi.

Hükümet çoğulcu, eşitlikçi ve katılımcı demokrasi anlayışıyla “Türkiye’ye dünya demokrasileri sıralamasında sınıf atlatacak”tı. Bunun için, daha önce iç hukukumuz ile temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalar arasında ihtilaf çıkması halinde, uluslararası antlaşmaları esas alan anayasal değişiklik gerçekleştirilmişti. Hükümet bu politikaya uygun olarak hareket edecek, temel hak ve özgürlükler alanında uluslararası normlar bundan sonra da tüm politikalara yol gösterici olacaktı.

“Yerli ve milli”

Odağına insan haklarını ve demokrasiyi kavramlarını alan söylem, salt hükümet programlarında kalmadı. İktidarın temsilcileri kamuoyu ile ilişkilerinde de hep bu kavramlara müracaat etti. İktidar medyası, hak alanının genişlemesinin savunucusu oldu. İki mühim sonuç doğurdu bu durum: Biri, insan haklarının toplumsal düzeyde hakim söylem haline gelmesiydi. Diğeri ise, devlet kurumlarının ve görevlilerin iş yapma ve davranış biçimlerini olumlu yönde değiştirmeleriydi. Yani hak ihlallerinin azalması, işkence iddialarının “yok” mesabesine inmesiydi. Hukuki mevzuatın birçok hak karşıtı ve arkaik hükümden arındırılması, ülkenin demokrasi standardının yükselmesiydi. Herkes için hayırlı ve güzel gelişmelerdi bunlar.

Ne yazık ki şimdi çok farklı bir atmosferin egemenliği var. Şimdiden geriye bakınca, tüm o insan hakları ve demokrasi söylemleri kubbede baki kalan hoş bir seda gibi! Artık iktidarın dilinden hak, hukuk, özgürlük, evrensel değerler, uluslararası demokratik standartlar gibi kavramlar pek çıkmıyor. İktidar medyası ise insan haklarına veba, insan hakları savunucularına vebalı muamelesi yapıyor. Hamaset yüklü bir dil her geçen gün daha fazla prim yapar hale geliyor. Kerameti kendinden menkul bir “yerlilik” ve “millilik” almış başını gidiyor. “Yerli ve milli” dendi mi akan sular duruyor, bunlara eleştirel duranlar anında şüpheci nazarları üzerine çekiyor.

Bunun da bir maliyeti var elbette. Hak ve özgürlük sahasında zorlukla elde edilen kazanımların dibi oyuluyor. Hak ihlalleri artıyor. İhlallere dair etkin bir soruşturma yapılmıyor. Cezasızlık devlet ajanlarını vatandaşlara karşı daha sert, daha hoyrat kılıyor. İşkence iddiaları gazetelere her geçen gün daha fazla yansıyor. Meclis İçtüzük değişikliği tartışmalarında görüldüğü üzere, çağdaşı birtakım yasaklar tekrar mevzuatın içine giriyor. Türkiye özgürlük ve demokrasi sıralamalarında tersinden sınıf atlıyor, daha doğrusu sunuf düşüyor.

Kabağın büyüğü

Özgürlük kaybından herkes nasibini alır. Bununla birlikte hak ve hürriyetlerin eşiği aşındığında, kabağın büyüğü her zaman insan hakları savunucularının başında patlar. Nerdeyse değişmez bir kuraldır bu. Çünkü insan hakları savunucular daima potansiyel tehlike ve olağan şüpheli sınıfında yer alırlar. Dolayısıyla özgürlük alanı daraldıkça hak savunucuları daha sık bir hak ihlalinin konusu haline gelirler.

İstanbul Büyükada’da yaşananlar bunun bir örneği. Polis, insan hakları çalışmasına baskın yaptı. İnsan Hakları Ortak Platformu’nun (İHOP) düzenlediği çalışmaya katılan 8 hak savunucusu gözaltına alındı.

Basına yansıyan bilgilere göre, toplantı OHAL’i de aşan bir yöntemle basıldı. Hak savunucuları duvara dayatıldı, açık olan bilgisayar ve cep telefonlarına imajlarının tespiti yapılmadan el konuldu. Polis yakınlarına ve avukatlarına haber vermelerine izin vermedi. Kısıtlılık kararı sebebiyle avukatlar suçlama hakkında bilgi alamadı. Toplantıya katılanların evlerindeki arama ise gözaltına alındıklarının altıncı günü yapıldı.

(http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/779175/7_soruda_Buyukada_baskini.html)

Cumhurbaşkanı Erdoğan, çalışmayı 15 Temmuz darbe girişimi ile irtibatlandırdı. Erdoğan’a göre, “Onlar ise orada ne yazık ki yine adeta 15 Temmuz’un devamı mahiyetinde bir toplantı için bir araya gelmişlerdi.”

İktidar medyası da toplantıdaki “terör” bağlantısını hemen tespit etti. “İnsan hakları adı altında terör örgütlerini destekleyen dernek ve grup temsilcilerinin gözaltına alınması” gibi ifadeler kullandı. Toplantıya olmayan bir gizlilik havası kattı. Asılsız, her yerden “yalan” olduğunu bağıran bilgileri servis etti. İngiliz ajanlarının cirit attığını, yeni bir Gezi kalkışmasının planlandığını yazdı, çizdi.

Durum, ibretlik! Yıllardır öğrenci, izleyici, katılımcı ya da eğitmen olarak bu tür toplantılara katılırım. Kıyısından köşesinden bu işlere bulaşmış herkes, böylesi çalışmaların uzun bir ön hazırlık gerektirdiğini bilir. Farklı öncelikleri olan grupları bir araya getireceksiniz. Onlar için uygun bir zamanı bulacaksınız. Hepsinin mutabık kaldığı bir çerçeve oluşturacaksınız, vs. Tüm bunlar ciddi bir zaman ve emek gerektirir. Telefon açar, e-mail gönderir, e-mail alır, programı bir netliğe kavuşturmak için defalarca görüşürsünüz. Her şey açık bir şekilde yapılır, kimlerin toplantıya katılacağı ve toplantıda hangi konuların tartışılacağı önceden bilinir.

Vaziyet bu iken, planlı-programlı bir insan hakları çalışmasından bir “darbe toplantısı” ya da “yeni bir Gezi kalkışması” icat etmek, insan hakları camiasındaki herkesin yakından tanıdığı ve bazıları hükümetle de ortak çalışmalar yapmış hak savunucularını “ajan/casus” olarak damgalamak, gerçekten ibretlik!

Bugün “ajan” denilen ve hak savunma faaliyetleri  “suç” olarak gösterilenler, yarın kendilerine bunu yapanlar bir hak ihlaline uğradığında onların da hakkını savunacaklardır. Buna hiç şüphem yok.

Peki ya bugün asılsız haberlerle insan hakları savunucularına kara çalanlar yarın ne yapacaklar? Gün ışıdığında aynaya nasıl bakacaklar?

Serbestiyet, 15.07.2017

“Terörist”

Bir Kürt gazeteci, G-20’nin ardından yapılan basın toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın ve tutuklu diğer milletvekillerinin ne zaman serbest bırakılacağına dair bir soru sordu. Erdoğan, önce Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu ve tutukluları salıvermek gibi bir yetkilerinin bulunmadığını söyledi. Ardından da Demirtaş’ı kastederek ekledi:

“Söylediğiniz kişi bir teröristtir. Öyle bir terörist ki bütün benim Kürt kardeşlerimi sokağa döküp ondan sonra 53 Kürt kardeşimi yine Kürtlere öldürten bir teröristtir. Bu sadece suçlarından bir tanesidir. Buna benzer daha nice suçları vardır. ‘Bizim arkamızda PKK var, PYD var, YPG var’ gibi meydan okuyan bir kişidir. Şu anda zaten yargıdadır. Yargı onlarla ilgili ne karar verirse o karar bizim başımız gözümüz üstündedir.”

İlk olarak, kimsenin itiraz edemeyeceği bazı bilgileri aktaralım.

(1) Demirtaş bu ülkenin yasal bir partisinin eş genel başkanı.

(2) HDP 1 Kasım 2016’da yapılan genel seçimlerde 5,148,085 vatandaşın oyunu aldı, halkın yüzde 10.76’sının tercihine mazhar oldu.

(3) HDP 59 milletvekili ile Meclis’in üçüncü büyük partisi.

(4) Demirtaş halen milletvekili; Cumhurbaşkanını da bağlayan yasal ve anayasal düzene göre “milli iradenin tecelligâhı” olarak övülen Meclis’in bir üyesi. Yani Cumhurbaşkanının partisi ve partisinin vekilleri ne kadar meşru ise, HDP ve Demirtaş da bir o kadar meşru.

Ayaklar altına alınan masumiyet

İkinci olarak, yine kimsenin itiraz edemeyeceği bazı hukuki ilkeleri hatırlayalım.

Bir, ceza muhakemesinde her sanık veya şüpheli “masumiyet karinesi”nden yararlanır. Buna göre, bir kişi ancak hakkında kesinleşmiş bir mahkeme kararı varsa “suçlu” sayılabilir. Tersinden söylersek, suçluluğu bir mahkeme kararıyla kesinleşmemiş herkes masumdur.

İki, herkesten evvel masumiyet karinesine uygun hareket etmek mecburiyetinde olan üç grup vardır: (a) soruşturma/kovuşturma organları; (b) medya kuruluşları ve (c) kamu otoriteleri. Soruşturma ve kovuşturma organları vazifelerini icra ederken söz konusu kişinin suçlu olduğu önyargısı ile hareket edemezler; basına bilgi verirken söz konusu kişiyi peşinen suçlayan ifadeler kullanamazlar. Medya kuruluşları, söz konusu kişiyi suçlu olarak işaret eden kampanyalar yürütemezler. Cumhurbaşkanı dahil kamu otoriteleri de, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar bir kişiyi suçlu olarak nitelendiremez ve ona suçlu gibi muamele edemezler.

Üç, Cumhurbaşkanı Erdoğan 6-8 Ekim Olaylarından hareketle Demirtaş’ı “terörist” ilan ediyor. Oysa bahsettiği olaylara ilişkin yargılama devam ediyor ve henüz bir karara varılmış değil. Yargı makamlarının Demirtaş hakkında bir mahkûmiyet kararı yok. Dolayısıyla suçluluğu bir mahkeme kararıyla kesinleşmemiş herkes gibi Demirtaş da masum kabul edilmek durumda.

Dört, en üst kamu otoritesinin (Cumhurbaşkanının) ceza davası devam eden bir kişiye (Demirtaş’a) “terörist” demesi, masumiyet karinesinin ihlâlidir. Bu ilkenin çiğnendiği bir yerde ise adil bir yargılama yapılamaz.

Cumhurbaşkanının gölgesi

Ezcümle, Demirtaş hakkında verilecek karara Cumhurbaşkanının gölgesi düşmüştür. Artık yargının Demirtaş kararlarını tarafsız ve bağımsız bir şekilde verdiğine (vereceğine) inanacak birini bulmak çok güç olacaktır. Cumhurbaşkanı, hali hazırda yargıyı şekillendiren en büyük ve neredeyse tek odaktır. Dolayısıyla onun sözleri yargıya bir talimat olarak değerlendirilecektir. Demirtaş’ın olası bir mahkûmiyeti de hemen herkese tarafından, emir ve talimatla kurulan bir hüküm olarak kabul edilecektir.

Bu itibarla Erdoğan’ın en büyük zararı yargıya verdiği söylenebilir. Zira Erdoğan beyanlarıyla yargının altını oymuş, muhakemeyi mânâsız kılmış ve yargının vereceği kararların meşruiyetini şimdiden berhava etmiştir. Adaletsizlik duvarına büyükçe bir tuğla eklemiş ve duvarı daha da yükseltmiştir.

Birtakım siyasi hesaplar uğruna evrensel hukuk ilkelerinin ihlâl edilmesi, siyasi rakipleri elimine etmek için hukukun paranteze alınması, bazen insana cazip gelebilir. Ancak bu, çok kısa vâdeli bir pragmatizmdir. Son tahlilde demokrasinin kaderi, hukukla, hukuki ilkelere riayetle kaimdir.

Serbestiyet, 12.07.2017

Kürtler devlete “eyvallah” etmedi; PKK’ye de etmez!

Çözüm sürecinin bitmesinden sonra PKK, AK Partili siyasetçileri hedef almaya başladı. Geçen yıl, aralarında gençlik kolları başkanı, milletvekili adayı, ilçe başkan yardımcıları ve ilçe başkanı olan beş AKP’li siyasetçiyi öldürdü. Toplum buna büyük bir tepki gösterdi, PKK geri adım attı ve bir süre siyasetçilere silah doğrultmayı durdurdu. Ancak aradan çok geçmeden siyasi cinayetlere yeniden başladı. Diyarbakır ve Van’da iki AKP’li ilçe başkan yardımcısını daha katletti. Böylece son dönemde PKK tarafından katledilen AKP’li siyasetçi sayısı yediye çıktı.

PKK bu cinayetleri üstlendi, üstleniyor. Örgütün Avrupa’daki yayın organları da bu cinayetleri manşetlere çıkardı. Kırk yıldır değişmeyen (hain, işbirlikçi gibi) yaftalara sığınarak sivil insanların hunharca öldürülmesine methiyeler düzdüler. PKK “işbirlikçilerden hesap sorulmaya devam edileceğini” açıkladı ve yeni cinayetlerin işaretini verdi.

Bu cinayetlerin — bırakın Kürtleri — PKK’yi bile bir yere götürmeyeceği belli. Toplum girilen bu yolu lânetliyor. O halde PKK bunu neden yapıyor? Zannımca biri konjonktürel biri de tarihî olmak üzere iki sebepten söz edilebilir:

Sıkışmışlığı sansasyonla aşma

Birincisi, yani konjonktürel olanı, Türkiye’de işlerin PKK’nin istediği gibi gitmemesi. Çözüm sürecinin sona ermesinden sonra devlet, PKK’ye karşı bir “topyekûn mücadele” konseptini sahaya sürdü. Şehirlerde ve kırsal alanlarda PKK’nin askeri ve siyasi kanatlarına yönelik olarak gerçekleştirilen büyük operasyonlar PKK’yi sıkıştırdı. Sıkışmışlık iki yönlü: Bir taraftan PKK’nin eylem kapasitesi sınırlandırıldı, diğer taraftan PKK’nin kitlesel desteği düştü.

Mevcut sıkışmışlığı aşmak için PKK sansasyonel eylemlere yöneldi, yöneliyor. Hedefe konan başlıca iki grup var: Belediyelere atanan kayyumlar ve AKP’li siyasetçiler. Kayyumlar sıkı bir koruma altında. Bilhassa Derik Kaymakamı Muhammed Fatih Safitürk’e düzenlenen suikasttan sonra kayyumların etrafındaki koruma kalkanı genişletildi.

AKP’li siyasetçiler için böyle bir tedbir yok, zaten mümkün de değil. Zira AKP her ilde ve ilçede örgütlü; her yerel teşkilâtta — büyüklüğüne bağlı olarak — çok sayıda AKP’li siyasetçi var. Sıradan vatandaşlar olarak halkın içinde sıradan bir hayat sürüyorlar. Ne resmi korumaları var ne de şahsi önlemleri. Bu da onları PKK için kolay bir hedef haline getiriyor. PKK vermek istediği kanlı mesajların tesirini artırmak için kimini evinde kimini sokak ortasında yürürken katlediyor.

Kürdistan’da “zor”un rolü

İkincisi, yani tarihî olanı ise, “korku” duygusunu her daim Kürtlerin tepesinde tutma gayreti. Öteden beri PKK, Kürtlerle olan ilişkisini Makyavelist bir bakış üzerinden temellendiriyor. Amaçlarına ulaşmak bağlamında Kürtlerin kendisinden korkmasını, kendisini sevmesinden  daha işlevsel görüyor. Zira bu anlayışa göre, insanlar sevdiklerini aldatabilir veya sevdiklerinden vazgeçebilir. Ama aynı insanlar korktuklarına itaat eder ve onların sözünden dışarı çıkmayı akıllarından geçirdiklerinde iki kere düşünürler.

PKK’nin Kürdistan’da “zor”a atfettiği rol açıktır: Devlet büyük bir zor uygulamış ve halkın yüreğine korku salmıştır. İktidarını sürdürmesinin altında yatan dinamik budur. O halde PKK’nin yapması gereken, kitleler üzerinde devletten daha büyük bir zor tatbik etmek ve daha fazla korku üretmek olmalıdır. Zira halk ancak devletten ziyade PKK’den korkmaya başladığında PKK’nin safına geçecek ve onun yanında duracaktır.

Zaman içerinde PKK egemenliğin salt zor ile sağlanamayacağını, dolayısıyla “rıza” üretmek gerektiğini de gördü ve bunun için çeşitli yapılar kurdu. Ama zora verdiği öncelikten ve zorun belirleyiciliği düşüncesinden vazgeçmedi. Korkuyu toplumun her katmanına yerleştirmek için özellikle atış alanı içinde tutulan dört kesim vardı: Siyasetçiler, gazeteciler, devlet memurları ve yol-inşaat işleri yapan devlet veya özel şirket çalışanları.

Hatırlanacaktır, PKK bir ara gazetelerin bölgeye girmesini engelledi. Gazetecileri dağa kaldırdı. Devlet memurlarını katletti. Alt yapı hizmeti yapan devlet kurumlarındaki ve özel şirketlerdeki çalışanları hedef aldı. Siyasi faaliyetleri yasakladı.

Hepsindeki gaye; PKK’nin gücünü kırabilecek, iktidarını sarsabilecek ve toplumda farklı bir çekim merkezi olabilecek herhangi bir yapıya tahammül diye bir şey olmadığını göstermekti. Herkes aklını başını almalı ve gereken dersleri çıkarmalıydı. Bugünlerde yerel siyasetçilere ve çalışanlara yönelik saldırılar, bu zihniyetin devamında yer alıyor.

Kürde zarar

Peki, PKK siyasi cinayetler işleyerek bir yere varır mı? Bana göre bu mümkün değil. Bir kere, PKK’nin bütün korkutmalarına rağmen hayat devam etti, ediyor; PKK’nin saldırıları insanları çalışmaktan, devlet memuru olmaktan, gazete okumaktan ve siyaset yapmaktan alıkoymadı, alıkoymuyor. Bugün de PKK, AKP’li siyasetçilere saldırıyor diye insanlar siyasi bağlılıklarından vazgeçip PKK’ye intisap edecek ya da siyasetten ellerini ayaklarını çekecek değil. Cinayetler sadece Kürtler içindeki çatışma zeminini tetikler ve Kürtlere daha fazla zarar verir; başkaca bir sonuç üretemez.

PKK Kandil’den baktığında Kürtleri nasıl görüyor, bilemem. Lâkin gerçekte her toplum gibi Kürtler de çok renkli; burada da değişik gruplar, görüşler, inançlar, tahayyüller var. Zamanın ruhu ve olanakları da bu farklılıkların sayısını artırıyor ve boyutlandırıyor. Böyle bir toplum korkuyla, baskıyla, zorla yönetilemez.

PKK, devleti birçok konuda kendine örnek alıyor. Eğer devletin bir yüzyıla varan tecrübesine bakarsa, orada kendini bekleyen hayati bir dersin olduğunu görebilir. O da şu: Devlet bütün zor olanaklarını ve ideolojik aygıtlarını seferber etmesine rağmen Kürtlere boyun eğdiremedi. Kürtler devletin tektipçiliğini kabul etmedi.

Hiç şüphe yok ki, PKK de Kürtlere boyun eğdiremez. Kürtler PKK’nin tektipçiliğine de rıza göstermez, gösteremez.

Devlete eyvallah etmeyen Kürtler PKK’ye de eyvallah etmez!

Serbestiyet, 09.07.2017

Adalet yürüyüşünün karşılığı

’nun tutuklanmasından sonra yollara düşmesi, partinin bu tavrının ikna ve inandırıcılık potansiyelini örselemiştir. (http://serbestiyet.com/yazarlar/vahap-coskun/akilsiz-basin-cezasi-797139)

Madalyonun bir tarafı budur. Lakin madalyonun bir de diğer tarafı vardır ve bu tarafta CHP adına müspet birkaç hususu tespit etmek mümkündür.

Birincisi, eylemin icra edilme biçimidir. Yola çıkıldığı ilk andan şimdiye kadar geçen sürede eylem son derece demokratik bir çerçevede cereyan etti. CHP yönetimi eylemin demokratik niteliğine bir halel gelmemesi için azami çaba sarfediyor. Kitlesel bir katılımla gerçekleşen yürüyüşün trafiği aksatmaması ve yol emniyetine zarar vermemesi için gerekli tedbirler alınıyor. Her sabah basınla yapılan değerlendirme toplantılarında muhtemel provokasyonların altı çiziliyor. Asayişi tehlikeye sokacak hiçbir davranışa izin verilmiyor. Güzergâhta olası protestolara karşı herhangi bir taşkınlık yapılmaması konusunda yürüyüşçüler sürekli uyarılıyor. Demokratik bir eyleme kenarından köşesinden şiddetin bulaşmaması için yoğun bir gayret gösteriliyor.

CHP, eylemin barışçıl kimliğini hem söylem hem de fiili tavır düzeyinde titizlikle koruyor. Bu da eyleme olan ilgiyi ve aktif katılımı artırıyor. CHP’nin artı hanesine atılabilecek ilk çentik budur.

Halka dokunmak

İkincisi, CHP’nin en çok eleştirildiği hususlardan biri, halka dokunan siyaset üretmedeki yetersizliğiydi. Hemen belirtilmeli ki bu, yalnızca Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı dönemine ilişkin bir tenkit değildi. 1970’lerdeki kısa süreli Ecevit rüzgârı istisna tutulabilir belki, ama genel olarak gelmiş geçmiş bütün CHP yönetimlerine yöneltilen en büyük siyasi itham,  halka uzak olmaları, halkı tanımamaları ve halkın gerçek gündemine değen siyaset geliştirememeleriydi. Dolasıyla Türkiye’de her daim bir muhalefet sorunu yaşanıyor, bu da Türkiye’nin gerçek anlamda bir demokrasi olmasını imkânsız kılıyordu.

“Adalet” eksenli muhalefet, CHP’nin bu eksiğini gidermesine katkıda bulunabilir. Çünkü adalet, halkın çok büyük bir bölümünün ortak derdi. Ülkede ciddi bir adalet sorunun yaşandığı, işe alımlardan tutun mahkemelerdeki dâvâların sonuçlarına kadar hayatın her alanında ciddi bir adaletsizliğin hüküm sürdüğü konusunda geniş bir mutabakat var. Adaletten yana şikâyeti olmayan birini bulmak güç.

CHP de bunun farkında. Sadece “adalet” diyor; başka bir mevzuyu diline dolayıp geniş tabanın dikkatini dağıtmıyor. Meseleyi bir “parti meselesi” olarak değil “memleket meselesi” olarak sunuyor. Sahada da buna uygun davranıyor. Parti bayrakları ve marşlarından uzak duruluyor. Yürüyüşe katılmak isteyenlerden parti rozetlerini öne çıkarmamaları talep ediliyor. Yürüyüşün bir bütün olarak adaletten yana derdi olanların ortak bir platformu gibi işlev görmesi amaçlanıyor.

Adalet, herkesin ortak keseni ve herkesi şöyle ya da böyle ilgilendiriyor. Bu itibarla geniş CHP’nin geniş halk kesimleriyle irtibat kurması için biçilmiş kaftan.

Takip edilen olmak

Üçüncüsü, CHP’den mustarip olanların yakındıkları bir diğer konu, CHP’nin gündem oluşturma ve kamuoyunun ilgisini o gündem üzerinde tutmada beceri gösterememesiydi. Gündemi iktidar tayin eder, CHP bunun peşine takılır, iktidarın onu sürüklediği yere giderdi. Erdoğan bir söz eder, CHP o söze cevap yetiştirmeye çalışır, tartışma biraz harlanırdı. Sonra Erdoğan istediğini elde ettiğine kani olur ve bir başka laf eder, tartışmanın mecrasını değiştirirdi. CHP bu kez de buna atlardı. Yani yaratıcı bir muhalefet inşa edemez, hep iktidarı takip eden ve tepki gösteren konumunda olurdu.

Fakat bu sefer öyle olmadı. Adalet yürüyüşü bir gündem yarattı. Erdoğan ve AKP yürüyüşü önce küçümseme ve ilgisizlikle karşıladı. Ama sonradan, muhtemelen yaptırdıkları araştırmalarda kamuoyunda bu yürüyüşün bir karşılığının bulunduğunu gördüklerinden olsa gerek, aşırı bir şekilde yüklenmeye başladılar Kılıçdaroğlu’na. Öyle ki işi, Kılıçdaroğlu’nun terörü ve teröristleri desteklemek için yürüdüğünü söylemeye kadar vardırdılar.

Bana göre Kılıçdaroğlu burada da doğru bir siyaset izliyor. Tansiyonu yükseltmiyor. İktidarın temsilcilerinin söylediklerinden bağımsız olarak kendi önceliklerini dile getiriyor. Oyunu iktidarın sahasında değil kendi sahasında oynuyor. AKP’nin istediği hatta girmiyor. En keskin suçlamalara bile dozunda cevap vermekle yetiniyor. Bu sakin tutum AKP’nin kimyasını bozmuş gibi; gün geçmiyor ki iktidar cenahından biri Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşüne dair bir-iki kelâm etmesin. İktidarın bu kadar üzerine gitmesi ise yürüyüşün etkisini artıran bir sonuç doğuruyor.

Demokratik kazanım

Dördüncü bir sonuç, CHP’nin içiyle alâkalı. Adalet yürüyüşü CHP’deki çalkantıları durdurdu. 16 Nisan referandumundan sonra CHP bir dalgalanmıştı; bazı parti içi muhalifler Kılıçdaroğlu’na bayrak açmanın arifesindeydi. Baykal, eğer 2019’da cumhurbaşkanlığına aday olmayacaksa Kılıçdaroğlu’nun çekilmesi gerektiğini söylemişti. CHP’den iyi koku alan bazı gazeteciler de partide genel başkanlık için farklı kliklerin mücadele hazırlığı içinde olduğunu yazmışlardı.

Ancak Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşü tüm bunların önünü kesti. Genel başkana karşı konumda olanlar dahi yürüyüşte Kılıçdaroğlu’nun yanında durmak, onunla kol kola yürümek mecburiyetinde kaldı. Yürüyüş genel başkanlık tartışmasını bitirdi, Kılıçdaroğlu’nun koltuğunu sağlamlaştırdı.

Siyasette göz ardı edilebilecek sonuçlar değil bunlar. Ama benim için en önemlisi eylemin herhangi bir kimse zarar görmeden neticelenmesidir. Başladığı ve devam ettiği gibi bitmesi halinde bu adalet yürüyüşü, Türkiye’de demokratik protesto kültürünün yerleşmesi açısından ciddi bir kazanım olur.

Serbestiyet, 03.07.2017

Adalet Yürüyüşü: 15 Temmuz Halk Direnişini İtibarsızlaştırma Operasyonu

MİT tırlarına ait görüntüleri gazeteci yazar Can Dündar’a verdiği gerekçesiyle yargılanan CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu, 14.06.2017 tarihinde İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri siyasal veya askerî casusluk maksadıyla açıklamak” suçundan 25 yıl hapis cezasına mahkûm edildi ve aynı mahkeme, Berberoğlu hakkında tutuklama kararı verdi. Bu tutuklama kararı sadece Berberoğlu’na mahsus bir uygulama değildir; benzer suçlardan dolayı benzer cezaya mahkûm olan hemen herkes hakkında tutuklama kararı verilmektedir. Asıl benzer durumdaki diğer kişiler hakkında tutuklama kararı verip Berberoğlu hakkında tutuklama kararı verilmemesi onun için eşitliği ihlâl eden bir imtiyaz teşkil edecektir.

CHP, Mahkemenin bu kararına tepki göstererek, 15.06.2017 günü “Adalet Yürüyüşü(!)” adı altında Ankara’da başlayıp İstanbul’da bitecek olan yürüyüşü başlattı. Bu yürüyüş 9 Temmuz 2017 günü sona erdi. Yürüyüşün bittiği gün, Kılıçdaroğlu Maltepe Meydanında bir konuşma yaptı. Konuşmada yargıyı ciddi manada töhmet altında bırakan sözler sarf ettiği gibi, 15 Temmuz’la da alâkalı çok çelişkili beyanlarda bulundu.

Bu yürüyüşü, 15 Temmuz’dan bağımsız olarak düşünebilmek oldukça zordur. Büyük resmi görmeden, adalet yürüyüşünü(!) sağlıklı olarak tahlil edebilmek mümkün değildir. Çünkü “15 Temmuz kanlı darbe girişimi-CHP’nin 15 Temmuz ve sonrasına tepkisi-FETÖ-MİT TIR’ları operasyonu-Enis Berberoğlu’nun mahkûmiyeti ve tutuklanması-adalet yürüyüşü” birbiri ile ilişkili zincirleme hadiselerdir. MİT TIR’ları operasyonu FETÖ terör örgütü tarafından tezgâhlanan bir hadisedir. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen kararda, Enis Berberoğlu’nun, bu operasyonu tamamlayıcı yönde  “devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri siyasal veya askerî casusluk maksadıyla açıklamak” fiilini gerçekleştirdiği ifade diliyor.

Bu mahkûmiyet kararı hukuken nihaî nitelikte değildir. Bunun bir de istinaf ve temyiz aşamaları vardır. Kısaca devam etmekte olan bir yargılama süreci söz konusudur. Yapılacak istinaf mahkemesi ile temyiz başvuruları üzerine yüksek mahkemenin ne yönde kararlar vereceklerini şimdiden kestirebilmek mümkün değildir. Burada şu soru akla takılmaktadır: “Acaba adalet yürüyüşü(!) olarak nitelenen bu yürüyüş ne kadar hukukî ve masumdur?” Bu meselenin hem hukukî, hem de 15 Temmuz’la da ilişkili siyasî yönü mevcuttur.

Bu yürüyüşün, hukukî meşruiyet açısından tahlil edildiğinde, anayasal olarak ciddi manada sorunlu olduğunu ifade etmek gerekir. Elbette ki “gösteri yürüyüşü” Anayasal ve kanunî bir haktır. Anayasanın 34. Maddesine göre, “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız …gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir”. Fakat bu hakkın kullanılması sınırsız değildir. Burada anayasal olarak hukuken sorunlu bir durum söz konusudur. Şöyle ki; Anayasanın 138. Maddesine göre,

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz”.

Bu hükümle amaçlanan, görülmekte olan bir dava ile alâkalı olarak yargıya yönelik baskıların oluşmasına mani olmak; bu yolla yargı bağımsızlığını tesis etmektir. Bu yasaklayıcı anayasal emrin kapsamına CHP de dâhildir. Berberoğlu hakkında devam etmekte olan bir yargılama söz konusudur. CHP tarafından başlatılan “Adalet Yürüyüşü(!)” ile görülmekte olan bir yargılama ile alâkalı olarak mahkeme üzerinde kamuoyu baskısının oluşturulması amaçlanmaktır. Sayın Kılıçdaroğlu, yürüyüş sonrasında Maltepe’de yaptığı konuşmada bütün hâkimleri töhmet altında bırakacak şekilde “20 Temmuz sivil darbesinden sonra dosyada delil varmış yokmuş hiç önemli değil. Hakim gözünü dikmiş saraya. Saraydan gelen talimata göre karar veriyor. 20 Temmuz sivil darbesinden sonra delilsiz ceza verme dönemi başlamıştır. Bunu her yerde herkese anlatmak Türkiye’nin görevidir” sözünü sarf etmiştir. Bu sözle Kılıçdaroğlu, bütün mahkemeleri ve hâkimleri, mesleğin gerekleri ile uyumlu olmayan şahsiyetsiz, kimliksiz, güvenilmez hale getirmeyi hedeflemektedir.

Diğer yandan bu yolla yargılamayı yürüten mahkeme, Berberoğlu hakkında beraat kararı vermeye zorlanmaktadır. Bu durumda, hâkimlerin, görevlerini “yargı bağımsızlığı çerçevesinde, Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre yerine getirebilmeleri” oldukça zordur. Bu yürüyüş, kesinleşen bir mahkeme kararı üzerine yapılsa hukuken sorunlu olmayabilirdi. Fakat kararın kesinleşme süreci beklenmedi; ilk derece mahkemesininsöz konusu kararı üzerine yapılan bu yürüyüşün yargı bağımsızlığı bağlamında hukuken masum olduğu söylenemez.

Gelelim meselenin siyasî veçhesine. Türk Halkının 15 Temmuz FETÖ’cü darbe kalkışmasını püskürterek demokrasiye sahip çıkması üzerine, 25.10.2016 Tarih ve 6752 Sayılı Kanunla 15 Temmuz “Demokrasi ve Milli Birlik Günü” ilan edildi. Bu yürüyüşün bitiş tarihi olan 9 Temmuz günü, 11 Temmuz gününden itibaren başlayan 15 Temmuz “Demokrasi ve Milli Birlik Günü” etkinliklerine yakın bir zamana denk gelmektedir. Yürüyüşün bitim günü yapılan konuşma her ne kadar 9 Temmuzda bitmiş ise de, kamuoyunda, 15 Temmuz ile yargı yürüyüşü birlikte tartışılmakta, yargı yürüyüşünde sarf edilen bazı ipe sapa gelmez sözler, tartışmaların odağına yerleşmekte, 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü kutlanmaları ciddi manada gölgelenmiş olmaktadır.

Diğer yandan adalet yürüyüşü(!)nün yapılmasını tetikleyen hadise FETÖ tarafından organize edilen MİT TIR’ları ile alâkalı bir fiildir. 15 Temmuz 2016 günü gerçekleştirilen hadise, FETÖ tarafından organize edilen tarihimizin en kanlı darbe girişimine karşı Türk Halkı tarafından gerçekleştirilen, dünya tarihinde eşi benzeri olamayan bir şanlı halk direnişi hadisesidir. Burada, bir zamanlar Rusya’da Yeltsin tarafından gerçekleştirilen tankın üzerine çıkarak komünist kalkışmasını engelleme hadisesinin yüz kat fazlası, Türk halkı tarafından, hem de silahsız olarak, caddelere, sokaklara, meydanlara, tankların üzerine çıkılarak gerçekleştirilmiştir. 15 Temmuzda gerçekleştirilen tarihimizin en kanlı darbe girişimi üzerine, hükümet 20 Temmuz 2017 günü OHAL ilan etti. Maksat, bu hunhar kanlı darbe girişimini gerçekleştirenlerin, hem devlet bünyesinden atılmalarını, hem de lâyık oldukları cezaya çarptırılmalarını sağlamaktır. Bütün demokratik hukuk devletlerinde OHAL rejimi mevcuttur. Şartları oluştuğunda OHAL ilan edilir. Bu ülkelerde OHAL, anayasal bir rejimdir. Nitekim Fransa’da meydana gelen iki kanlı terör eylemi üzerine iki yıla yakın bir süredir OHAL uygulaması söz konusudur. OHAL rejimi Fransa’da ne kadar anayasal, hukukî ve meşru ise Türkiye’de ilan edilen OHAL rejimi de o kadar anayasal, hukukî ve meşrudur.

Bu 15 Temmuz şanlı halk direnişi karşısında CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu her ne kadar 7 Ağustos 2016 günü Yeni Kapı’da gerçekleştirilen “Demokrasi ve Şehitler Mitingi”ne, Çölaşan’ın ifadesiyle “darbe destekçisi görünmemek için” katılmak zorunda kaldı, muhtelif kereler yaptığı konuşmalarda, 15 Temmuz darbesini lanetledi, benzer sözleri 9 Temmuz günü Maltepe’de de söyledi, bu yolla darbe girişimine karşı olduğu yönünde bir görüntü ortaya koymaya çalıştı ise de, yaptığı diğer bazı değerlendirmeler, CHP’nin hiç de 15 Temmuz darbe girişiminin karşısında olmadığını ortaya koymaktadır. Şöyle ki;

CHP liderine göre, 249 kişinin şehit edildiği, 2193 kişinin yaralandığı 15 Temmuz FETÖ kalkışması bir kontrollü darbedir. Kılıçdaroğlu’na göre, asıl darbe 15 Temmuz günü FETÖ terör örgütü tarafından gerçekleştirilen hunhar kanlı darbe girişimi değil, 15 Temmuz darbecilerinin tasfiye edilmelerini ve layık oldukları cezalara çarptırılmalarını amaçlayan 20 Temmuz 2016 tarihli OHAL ilanı kararıdır. Bir parti lideri, anayasal, hukukî ve meşru olan ve 15 Temmuz FETÖ kalkışmasını bertaraf etmeyi amaçlayan OHAL ilan kararını “asıl darbe” olarak gayrı meşru ilan ediyorsa, benim bu değerlendirmeyi masum olarak görebilmem asla mümkün olamaz. OHAL ilanını asıl darbe olarak ilan etmek, esasen zımnen hunhar 15 Temmuz FETÖ’cü kalkışmayı gönülden desteklemek manasına gelmektedir.

Kılıçdaroğlu bu değerlendirme ile de yetinmiyor, KHK’lar kapsamında bir milyon mağdurun varlığından söz ediyor. Yani bütün FETÖ’cüleri mağdurlar kapsamında değerlendiriyor. Kısaca FETÖ’cüler için koruyucu gardiyan rolünü üstleniyor. Bu şartlar altında Kılıçdaroğlu’nun 15 Temmuz Kanlı darbe girişimini lanetlemesinin bir manası kalmıyor.

Bu kanaati besleyen bir durum da, 15 Temmuz günü İstanbul 15 Temmuz Şehitler köprüsünde sivillere kurşun sıkarak şehit eden hain darbeci askerin babasının da, hain oğlunun hakkını korumak amacıyla bu yürüyüşte yer almasıdır. Bu açıkça bilinen bir FETÖ’cüdür. Bir de sayısını bilmediğimiz kadar FETÖ’cünün Kılıçdaroğlu’nun bilgisi altında bu yürüyüşte yer almaları dikkate alındığında, adalet yürüyüşü, 15 Temmuz halk direnişini itibarsızlaştırma amacına yöneldiği kanaatini iyicene güçlendirmektedir.

Burada kısaca üç tane amacın söz konusu olduğu görülmektedir.

Birincisi, mahkemeleri, görülmekte olan bir dava ile alakalı olarak Berberoğlu lehine karar vermeye zorlamak; bu yönde yoğun bir kamuoyu baskısı oluşturarak yargı bağımsızlığını ortadan kaldırmak.

İkincisi, bu yürüyüşün bitiş tarihinin denk geldiği 15 Temmuz “Demokrasi ve Milli Birlik Günü” etkinliklerini itibarsızlaştırmaktır.

Üçüncüsü, kamuoyunda, yargıda görev yapan hâkim ve savcıların AK Parti’nin emrinde görev yapan memurlar olduğu yönünde kanaat oluşturarak, bundan sonra FETÖ’cüler hakkında verilecek kararları tamamen tartışmalı ve güvenilmez hale getirmektir.

CHP bu yürüyüşte yalnız da değildir. CHP tarafından tanzim edilen bu yürüyüşe FETÖ’cüler yanında HDP’liler de açıkça destek vereceklerini ilan ettiler ve yürüyüşün belli aşamasında bazı HDP’liler yürüyüşte yer aldılar. Kısaca bu yürüyüşte CHP+HDP (HDP ile bütünleşik olan PKK da buna dâhil edilebilir)+FETÖ ittifakı söz konusudur.

Kısaca ifade etmek gerekirse, Türkiye’de Cumhuriyet sonrası bütün askerî darbelerin anası ve menbaı hükmünde olan 27 Mayıs 1960 askerî darbesini bütünüyle benimseyen CHP 15 Temmuz karşısında, “gerçek darbenin 20 Temmuz OHAL ilan kararı” olduğunu söyleyerek, 27 Mayısta sergilediği davranışın bir benzerini 15 Temmuz kalkışmasına karşı sergilemiş olmaktadır. Kısaca CHP’nin darbeci kimliği ile çelişmeyen bir tutum söz konusudur. Her ne kadar zoraki katılmak zorunda kaldığı 7 Ağustos “Demokrasi ve Şehitler Mitingi”nde 240 şehidimiz var. Onlar bizim demokrasi tarihimizin altın sayfalarında yerlerini alacaklar. Onları unutmayacağız. Unutturmayacağızsözünü sarf etse de, Kılıçdaroğlu’nun, “AdaletYürüyüşü(!)” ile 15 Temmuzu unutturmayı, zihinleri bir başka noktaya odaklandırmayı, bu yolla 15 Temmuz şanlı halk direnişini; “Demokrasi ve Milli Birlik Günü” etkinliklerini itibarsızlaştırmayı amaçladığı söylenebilir. Kılıçdaroğlu, “Demokrasi ve Milli Birlik Günü” etkinliklerini itibarsızlaştırmayı amaçlayan bu yürüyüşün bir başlangıç olduğunu ifade ediyor. Burada Gezi Olaylarında olanların benzeri bazı hadiselerin gerçekleştirilmesinin amaçlandığı görülmektedir.

Fakat şunu çok açık ve net bir şekilde ifade etmek isterim ki, artık CHP ve darbeci koalisyonun ipliği pazara çıkmaktadır. Türk halkının büyük ekseriyetinin, haricî odaklar tarafından da hararetle desteklenen bu itibarsızlaştırma operasyonuna itibar edeceği kanaatinde değilim. 15 Temmuz Türk halkının demokrasiye sımsıkı sahip çıktığı gündür. 15 Temmuz “Demokrasi ve Milli Birlik Günü” etkinlikleri ile halk demokrasiye sahip çıktığını ortaya koymaktadır. 15 Temmuzun her sene-i devriyesinde, halk daha büyük bir coşku ve katılımla demokrasiye sahibiyetini perçinleyecektir. Sinek vızıltısı kabilinden sergilenen karşı duruşlar, tarihin karanlık sayfalarında kalmaya mahkûmdur. Türk Halkının büyük çoğunluğunun demokrasi yanında sergilediği kararlı duruşa karşı darbeci tutumu sürdürebilmek artık mümkün olmaktan çıkacaktır. Tüm Türk Halkının “Demokrasi ve Milli Birlik Günü”nü  can-ı gönülden tebrik ediyorum.

Darbe ve Direniş: 15 Temmuz

15 Temmuz 2016’da Türkiye’de yaşanan askerî darbe teşebbüsü üzerinden bir yıl geçti. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün kurumlarına sızan ve bu kurumlarda örgütlenen uluslararası sivil bir istihbarat teşkilatı olan FETÖ, tarihi tersten okuyarak, yargı bürokrasi eliyle başaramadığını, ordu içindeki askerî gücünü kullanarak başarmaya çalışmış, seçimle iş başına gelmiş meşru hükümeti devirmek için kanlı bir planı devreye sokmuştu.

15 Temmuz gecesi Türk halkı girişilen bu kanlı girişimi bedenini ve ruhunu kalkan ederek boşa çıkardı. Birçok insan ordu içinde teşkilatlanmış olan FETÖ mensuplarınca şehit edildi. Haysiyet mücadelesi içine giren Türk halkı, darbe girişimine karşı verdiği mücadeleyi dünya siyasî tarihinin en özgün hadiselerinden birine dönüştürerek kazanmayı başardı. Darbeciler büyük bir yenilgi yaşadılar ve vicdanlarda mahkûm edildiler.

İslam dünyası, Türk dünyası, Ortadoğu, Doğu ve Batı, Kuzey ve Güney bu hadise karşısında büyük bir sarsıntı geçirdi. Zira beklenen ve alışılagelen gelişmeler ve sonuç oluşmamış, Türk halkı tankları, savaş uçaklarını ve demirin soğuk yüzünü ellerinin tersiyle İstanbul Boğazı’na gömmüştü. Bu beklenmedik sonuç aslında Türkiye’de yaşanmakta olan derin zihinsel değişimin somutlaşmış biçimiydi. Türkiye halkı özgürlüğünü ve hukukunu hayatı pahasına koruyacağını gösterirken, demokratik olgunluk bakımından da Batı medeniyetini aştığını ortaya koymuştur.

Zira son dönemde, örneğin, Mısır’da yaşanan kanlı askerî darbenin, Irak ve Suriye’de yaşanan iç savaşın en önemli müsebbibi genel olarak Batıdır. İslam dünyasında yaşanan bu tür olumsuz gelişmelere Türkiye de dâhil edilmek istenmiş ve devletin her kademesinde örgütlenmiş bir cemaat tarafından darbe mekanizması devreye sokulmuştur. Benzer darbeler ve darbe teşebbüsleri kuşkusuz Cumhuriyet tarihi boyunca, yine ideolojik bir grup olan ve orduyu yöneten Kemalistler tarafından, ABD ve AB tarafından gerektiğinde devreye sokulmuş ve neredeyse 10 yılda bir yaşanan bu tür askerî darbeler sonucunda Türkiye hep gerilemek zorunda bırakılmıştır.

Bu defa yaşanan darbe teşebbüsü kimi yönlerden farklılıklar arz etse de amaçlanan sonuç aynıdır: “Kendisini yönetemeyen, ekonomik olarak zayıf, toplumsal çalkantıların yaşandığı ve daha kolay kontrol edilebilen bir Türkiye”.

Bu kez darbeciler ve paydaşları olan uluslararası aktörlerin çabası gelişmekte olan ve gittikçe büyüyen ve zenginleşen Türk halkının ani, sert ve kararlı tutumuyla boşa çıkarılmıştır.

Üzerinden bir yıl geçmesine rağmen sosyal, siyasal ve iktisadî etkilerinin yaşandığı bu süreçte toplumun geneli tarafından unutulmayan darbe teşebbüsünün faillerini aklamaya yönelik çabaların gündemi işgal etmesi trajik olduğu kadar ironiktir. Nitekim darbeyi gölgelemek isteyen güçlerin siyasal iletişim uzmanlarının, siyasî muhalefet aracılığıyla geliştirdikleri eylemler daha çok konuşulmaya başlanmıştır. Bu bir handikaptır. Hükümet tarafından alınan bazı tartışmalı karar ve uygulamalara bakılarak ya da bazı yanlış uygulamalara referans verilerek, FETÖ’nün temize çıkarılmaya çalışılması tehlikeli ve sonuçları bakımından sadece iktidar bloğunu değil muhalefeti de yaralayabilecek sonuçlar yaratabilir.

FETÖ’yü açıkça mahkûm etmeden, FETÖ’ye yönelik uygulamalar üzerinden muhalefet etmek, dolaylı olarak darbecilere destek anlamına gelir. Bu bakımdan CHP’nin gerçekleştirdiği “adalet” yürüyüşü, iktidar partisinin yanlışlarını dile getirmekten ziyade, darbeci zihniyeti yaşatma çabasına dönüşmüştür.

15 Temmuz kanlı askerî darbe teşebbüsüne yönelik olarak 20 Temmuz’da hükümetin aldığı yasal tedbirleri “20 Temmuz darbesi” olarak nitelemek ise, tıpkı “diktatör” söylemi gibi darbecilere yürüyecekleri konforlu bir yol açmak anlamına gelir.

Unutulmamalı ki askerî darbe teşebbüsü öncesinde FETÖ’nün yargı vasıtasıyla hükümete karşı yürüttüğü 7 Şubat 2012 ve 17/25 Aralık 2013 gibi operasyonlarda, siyasal muhalefetin desteklediği kampanyada hükümet üyeleri yolsuzlukla suçlanırken, seçilmiş Cumhurbaşkanı diktatör olmakla suçlanmaktaydı. Bu gelişmelerin sonucunda fiilî darbe teşebbüsü ortaya çıkınca bir müddet geri çekilen bu söylem, adalet, hukuk ve benzeri değerler üzerinden yeniden seslendirilmeye başlanmaktadır.

Bu söylemin siyaset alanını daralttığı ve sadece hükümet için değil muhalefetin politika yapma imkânlarına sınır çektiği de açıktır. Bunun yerine muhalefet tarafından yapılacak sahici eleştiriler, iktidarın ve idarenin mevcut uygulamalarını daha âdil kılma imkânı yaratacaktır. 15 Temmuz darbe girişimine toplumun büyük kesimi tarafından gösterilen direnci demokratik bir yönetimin tahkim edilmesi için bir imkâna dönüştürmek tarihî bir görevin ifa edilmesi olacaktır.

Geçme Muhannet Köprüsünden, Ko’ Su Aparsın Seni

Dört yıl önce, “Suriyeliler geldikleri yere dönsün” caniliği ilk başladığında, Reyhanlı’da bir grup Suriyeli “geldikleri yer”e dönerken yazmıştım Hanzala’nın hikâyesini… Bir grup Suriyeli “Geçmem muhannet köprüsünden ko su aparsın beni / Yatmam bu çakal yatağanda aslanlar yesin beni” deyip sınırdan evlerine dönerken, minik bedeninin iki katı bir bavulu çekerek giden küçük bir bebenin fotoğrafını suratıma edilmiş ağır bir küfür olarak alıp yazmıştım o yazıyı can acısıyla.

Aradan çok zaman, köprünün altından çok su geçti. “Suriyeliler geldikleri yere dönsün” zalimliğiyle mücadele edemedik. En yakınlarımıza dahi kısmen sirayet eden bu zalimliğe mahcup cevaplar verdik, kimi zaman sert konuştuk kimi zaman alındık, kırıldık ama sonuç olarak “toplumun geneline mal edilemeyecek” bu zalimliği toplumun marjinal bir kesimine hapsedip, bu tavrı kamu vicdanında mahkûm edemedik.

Hiç kimse kalkıp “biz misafirperveriz, toplumun geneline bunu teşmil etmeyelim” demesin, bu zalimlik toplumda hâkim tavra dönüştü, bu tavra tepki vermek toplumun marjinal bir kesimine hapsoldu.

Sakarya’daki vahşet göz göre göre geldi. Toplumda zehirlemedik tek bir alan dahi bırakmayan Fetullahçı fitne birkaç hafta içinde, hangi stratejinin ürünü olduğunu bilmediğimiz bir şekilde pompalandı ve sonuçta bu vahşet ile sarsıldık.

Yasemin Abayhan bu konuda söylenebilecek en can yakıcı şeyleri HürFikirler’deki yazısında söyledi. O yazı sosyal medyada çokça paylaşıldı ve arkadaşlarımızın paylaşımları altına gelen yorumlarda gördük ki, bu vahşetin dahi vicdanını titretmediği insanlar var ve halen Fetullahçı fitnenin argümanlarını hiç akla gelmeyecek versiyonlarla çoğaltıp pişkin pişkin yazabildiler. Yine HürFikirler yazarı Arda Akçiçek, yazısında “eman” dileyen insanlara nasıl zalimleştiğimizi gayet güzel özetledi.

Kendi vicdanımdan hasıl olan hassasiyetlerimin çevremde büyük oranda paylaşıldığını sanıyordum, bunun böyle olmadığını kısa sürelik memleket ziyaretinde anladım. En iyi niyetli insanların bile, benim canhıraş bir şekilde sıraladığım onlarca argümana karşı bir tane Fetullahçı fitne argümanıyla mukabele ettiğini görünce, ne yalan söyleyeyim, vicdan mücadelesinde çok büyük oranda kaybettiğimizi düşünmeye başladım.

Sosyal medyada artık daha az yazıp çizmeye başladım, daha doğrusu yazıp yazıp, sonra bir yere değmediğini gördüğümden yazdıklarımı silip paylaşmaktan vazgeçtim. Kabul edelim, Fetullahçı fitnenin ihanetini bertaraf edemedik, kabul edelim o efsane misafirperverliğimiz, o yüce “namus” anlayışımız, o sonsuz “Anadolu irfanı” Sakarya’da duvara tosladı.

Yakından bildiğim tanıdığım, canla başla Suriyeli kardeşlerimizin dertlerine koşan derman olan insanların kolu kanadı kırıldı.

Hasıl-ı kelam, Suriye’de bombadan, ölümden kaçan insanlar “gelelim mi?” dese, verecek cevabım artık yok. Kabul edelim, Muharrem Temiz’in güzel söylediği o güzel türküdeki “muhannet” biziz.

Kadir Mevlam senden bir dileğim var
Beni muhannete muhtaç eyleme
Eğer muhannete muhtaç eylersen
Akan deryalara gark eyle beni

Muhannetin suyu dolayı akar
Aktığı yerleri sel olur yıkar
İyilik etmeden başına kakar
İşte böylesine muhtaç eyleme

Muhannetin sözü zehirden oktur
Lûtfuna kerem et insafı yoktur
Sol gözün sağ göze faydası yoktur
Sağ gözü sol göze muhtaç eyleme

emani

“Eman dileyin”, Allah sizi evsiz bırakmasın

“Allah kimseyi can telaşına düşürmesin; kimseyi yersiz, yurtsuz, evsiz ve vatansız bırakmasın.”

Bir insan için edilebilecek en hayırlı dua budur herhalde. İnsan ölümün bile hayırlısını ister; ölecekse evinde ölmeyi diler.

Türkçe’de çokça kullandığımız “aman dilemek” deyimi vardır. Oradaki “aman”, Arapça’daki “eman” sözcüğünden gelir. Eman, İslâm ülkesine girmek veya İslâm ordusuna teslim olmak isteyen bir yabancıya verilen can ve mal güvencesi demektir. “Eman dilemek” bir anlamda bir duanın karşılığı, eviniz yıkılırken yeni bir ev bulun diye iyilerin vicdanıdır.

Emani, ana yüreğiyle böyle bir dua etmiş ki, Allah onu duymuş, çocuklarının ve kendisinin canını ve namusunu kurtarma telaşına düştüğünde “eman dilemiş”, Türkiye ona kucağını açmış, canını ve malını koruyacağının güvencesini vermiş. O da gelip kendine yeni bir yer, yurt, ev edinmiş. İki lokma aşı, iki göz odasıyla hayata tutunmaya çalışmış.

Sonra birileri çıkıp, Allah’ın nimet gösterip “eman” verdiği Emani’ye, olmayan “evine dön” demiş. Birileri, bu kin ve nefretin verdiği cesaretle, toplumca verdiğimiz ‘eman’ımıza hıyanet etmiş, kendisinin ve çocuklarının namusunu, canını elinden almış. Sonra, Emani ve çocukları ebedi evlerine doğru yola çıkmışlar.

Emani ve çocuklarını, vicdanlarımızı böylesine kanatırcasına hayattan koparıp alan zalimlik Suriye’de neyse, Türkiye’de de odur. Bu zalimliğin, dini, dili, ırkı, cinsiyeti bir aslında. Bu zalimlik, vicdansızlık dediğimiz tek bir kaynaktan besleniyor ve kötülük dilini konuşuyor. Bir yerde “ölüm”, başka bir yerde “evine dön” diyor.

Bu zalimliğin başka “eman dileyenlere” zarar vermesine izin vermek, vicdanlarımızın ele geçirilmesi ve saf kötülüğün kazanması demektir. Vicdanlarımızın ele geçirmesine izin vermekse insanlık onurumuzu yitirmektir.

Biz kalplerimizi iyi tutup, kötülüğün vicdansızlığıyla mücadele etmeye devam edelim.

Emani ve çocukları gibi eman dileyenler ‘geri dönsün’ diye onları namuslarından ve canlarından edenleri unutmayalım.

Allah kimseyi vatansız bırakmasın. Allah, herkese ‘eman dileyeceği’ kapı versin.

Emanet

Hayal meyal hatırladığım bir hikaye var, bana anlatıldığında daha küçük olduğum için bağlantılarını ve isimlerini karıştırdığım ya da karıştırdığımı sandığım. Belki de etkisini çocukluğun getirdiği refleksle büyüttüğüm. Çünkü çocukken kocaman gelir dünya.

Hikaye şöyle, İkinci Dünya Savaşı’nda Stalin’in zulmünden kaçan pek çok Kafkasya Halkı gibi benim ailem de kaçmış. Savaşın koca yerküreyi tıpasını kapatıp çalkaladığımız bir içecek misali karman çorman ettiği bir dönem olduğu için ve dedem, büyük ninem, büyük amcalarım arkalarına bakmadan kaçtıkları için artık “vatan”ları yokmuş. Savaş bitmiş, Türkiye Kafkas halklarına kapılarını açmış, mültecileri alması için bir ekip göndermiş, arkalarına bakmadan kaçabildikleri son nokta olan Almanya’dan Türkiye’ye doğru gelirken dedem ve ailem onlara kumanya dağıtılmaya başlanmış. Malum, Kafkasya’da zeytin yokmuş, o güne kadar hiç zeytin görmemiş insanların yürütebileceği en iyi tahmini yürütmüş onlar da. “Galiba bize çürümüş erik verdiler.” Gücenmişler. Çürümüş bir şeyin kendilerine verileceğini hemencecik düşündükleri için de kızmışlar, bozuk erikler kendilerine verildi diye de gocunmuşlar. Ama yemişler. “Çünkü evinin kapısını açanın verdiği makbuldür” demişti halam anlatırken.

Ben Türkiye’de doğmuş ikinci nesilim, Kafkasya’da doğmuş olan dedemi hiç görmedim. Torunu olduğum mülteciyi yukarıdaki hikayelerin ana kahramanı olması dışında pek tanıyamadım. Sanırım bu sebepten, anlatılan her mülteci anısında sanki dedemle bir bağ kuruyor gibi hissettiğim için onları unutmamaya çalışıyorum. Onları unutmamaya çalışıyorum çünkü doğup büyüdüğüm topraklara olan bir minnet duymamı sağlıyor. Türkiye’nin, Anadolu Kültürü’nün kendi içindeki renkleri vurgulamasına gerek kalmadan hepsini barındırabileceğini bilmemin sebebi dedem. Çünkü, insan hayatı kendi ailesinin deneyimleriyle de öğrenir.

Bu duygusal ardalanın getirdiği rahatlıkla hep Suriyeli Türkiyelilerin bir zaman sonra kabullenileceğini, “acaba bunu gerçekten okuyan var mıdır?” dediğim gazetelerin o iğrenç manşetlerine rağmen hayatın birarada daha güzel akacağını düşündüm. “Ay nereye gidiyoruz?” itirazlarına itiraz ettim. Hoş bir sohbette rasyonalleştirilen yabancı düşmanlığına çok sert tepki verip, insanın böyle bir şey söylüyor olmasının onu utandırması gerektiğini söyledim. Öğrencilerimin gözlerinin içine her baktığımda da bu konudaki umudumun tazelendiğini hissettim.

Ama bu hafta bittim. Emani Al Rahmun’un elindeki ve karnındaki bebeği ile katledildiğini okuduğumda tüm umutlarım bitti. Kızamadım dahi. Yıldığınızda, ikrah ettiğinizde kızmazsınız çünkü öfke süreçte bir kontrol sağlamanız içindir. Öfkelensem de geri gelmeyeceklerdi, kızamadım bile.

Daha da kötüsü böyle bir vahşetin geliyor olduğunu hepimiz görüyorduk. Görüyorduk, günlerdir nefret kusuyordu binlerce kişi. Ülkenin “pop kraliçesi” sosyal medyadan huzuru kalmadığı için mültecilere “şimdi artık huzurumdan çekilebilirsiniz” diyor, gazeteler haberleri verirken özellikle Suriyeliler ile ilgili kısımları ön plana çıkartıp hedef tahtasından mültecilerin kıpırdamasına izin vermiyor, mahallesinin ahlakını mahallesindekilere sormadan korumaya kalkan “delikanlı”lar gördükleri mültecileri sıkıştırıyordu. Ülkecek Norveçtik, bizi o pis Suriyeliler bozmuştu. Şu ana kadar sorumluluğunu almadığımız tüm sorunlarımızı mültecilere yükleyince rahatlıyorduk çünkü. Rahatladıkça hiç çekinmeden daha da yüklendik onlara. Gündeliği 15 liraya kaçak çalışan ve öldürseniz yapmayacağımız işleri yapmalarına sinirlendik, tavanından pislik akan bomboş evlerimizi onlara kiralayıp yine de “ay hadi evlerine dönsünler” diyebildik. Sokakta bize yol sorduklarında dileniyorlarmış gibi davrandık, buraya geldikleri için sahip oldukları her şeyi sömürebileceğimizi sandık.

Buraya geldikleri için sahip oldukları her şeyi sömürebileceğimizi sandık. Son üç yıldır gelen Suriyeliler’in doğum oranlarını eleştirdik, ki savaş ortamında çok doğaldı, erkeklerin birden fazla kadına sahip olduğuna karar verdik. Zihnimizde “aile” yapısına dair tüm değerleri onlar için bozduk, yıprattık, bitirdik. Çünkü bize sığındıkları için onların her şeyi bize helal idi. Bize sığınanlar zaten kadınlar ve çocuklardı, zannedilenin aksine güçlü kuvvetli olan erkekleri gelmemişti. Ve bizim de gücümüz gelenlere yetti.

Emani, tecavüz edilerek, kafası taşla ezilerek öldürüldü. Bu vahşet sırasında da doğum yaptı. Kucağındaki bebeğinin öldürülmesinde de aynı vahşet kullanıldı, “yenidoğan” ise adeta doğamadı. Yazmaya zorlandığım bu eylemler sırasında fiziken orada olmamız gerekmiyor, ama zımnen hepimiz oradaydık. Katillerin zihinlerinde dönen gazete küpürlerini hazırladı bazılarımız, bazılarımız yalan yanlış “Suriyeliler üniversiteye sınavsız giriyor” haberlerini sosyal medya hesabından paylaştı. Savaştan kaçan insanlara sefa sürüyor muamelesini yaptı utanmadan bir kaçımız. O vahşet işlenirken hepimiz oradaydık.

Emani, “emanet” demekmiş. Biz emanete pek sahip çıkamadık. O sırada doğan bebeğinin adı bile olmadığından onu ismiyle anamadık.

Bu lanet hepimize yeter.

 

Kurak Işık

0

07.07.2017

(Otobiyografik bir deneme).

2001 yılının Ağustos’una başlarken, alışık olmadığı yaşam tarzını bu kadar çabuk benimsemesine şaşırıyordu. Asteğmen adayı 428 kişilik bir kümeyle zerre sapmayan bir yaşam tarzı ortaklığıydı bu.

Daha önce asla aklına gelmeyen bir bedensel hareketlilikle başa çıkıyordu. İnsan vücudunun yapabileceklerini hiç ‘bu kadar’ fark etmemişti. Esasen, o vakte kadar spordan uzak yaşadığı için bir bedeni olduğunu bile adeta hissetmemişti. Şimdi hissediyordu. Gece lavaboya ulaşmak için kat ettiği uzun koridorda başlayan bacak kası ağrıları merdiven basamaklarında keskin bir bıçak hissi veriyordu. Ağustos sıcağında Eğirdir Gölü kıyısından başlayan yokuş yukarı ve uygun adım koşu daha önce hiç böylesine zorlanmamış olan kalbini yerinden fırlatır gibi oluyordu. En iyi sürünen Aslanlar Takımı’nın kolları ve bacakları yara bere dolu bir üyesiydi. Onu bir yıllık sessiz buhrandan kurtaran bu bedensel farkındalığa şükrediyordu.

Hayat onun için unutamadığı sahnelerdi. Buradan da aklında kalan, çok sonraları bile uykularında tekrarlayacak sahneleri alıp götürecekti kendisine.

Gece bir başka diye düşünürdü traverslerde. Daha önce geceleri hiç uyanık kalmazdı. Şimdi hem uyanıktı hem de tabana kuvvet yürüyordu. Dolunay onun gecesini süslerdi. Bazı geceler, ıssız ve sararmış çimle kaplı o çayırlarda, otlara yansıyan ay ışığının ortamı neredeyse gündüz gibi aydınlatabildiğini fark ederdi. Gecenin bu kadar aydınlık olabilmesi ne güzel diye düşünürdü.

Bazı geceler, ay ışığı hiç yoktu. Sararmış çayırlar da. Zifiri karanlık sözlük anlamından çıkıp onun için gerçek olurdu. Bir metre önünde yürüyen tim arkadaşını bile göremezdi. Durduğunu fark edemediği için ona çarpardı hatta ilk başlarda. Geceyi hiç bu kadar siyah görmemişti. Kaytarıp gece kamuflajı yapmayan arkadaşının yüzünü bile güç bela seçebilirdi. Karanlık bu kadar güçlü olabiliyordu demek ki. Bu kadar kör karanlıkta yürürken, kulaklarının keskinleştiğini anlardı. Yanı başında yuvarlanan ufak taşları göremez ama duyabilirdi ancak. Bu sayede, önünde yürüyen arkadaşının ayak seslerine dikkat kesilmeyi ve ona çarpmamayı öğrendi çok geçmeden.

Hayat herkese işte böyle tuhaf yetenekler kazandırıyordu. Hayat şekilsiz, ön görülemez ve kalıba sığmayandı. Hayat tek başına olmaktı. O tek başınalıkta öğreniyordun ya da tökezliyordun.

Travers sonrasında, gündüz uyuyabiliyordu. Hem de nasıl! Gün ortasında kütük gibi uyuyabileceği de tahmin ettiği bir şey değildi. Bir cumartesi akşamı, yirmi dört saatten fazla süren bir yürüyüşten sonra, nihayet kışlanın asfalt yoluna vardı. Diğer arkadaşları gibi, dağlık araziye ayarlı bacakları düz yolda bir birine dolandı. Demek ki böyle de olabiliyordu. Dağdayken keçi gibi yürüyebilirdin ama düz yolda sendeleyebilirsin. ‘Denizleri aşıp derede boğulmak’ boş yere söylenmemişti ‘insanlık’ için. Sonraki sabah uyandığında gün hâlen cumartesi sanmıştı. Başını yastığa nasıl koyduğunu bile hatırlamıyordu. Yurttaş ‘Kane’ ona ‘Bugün pazar ve yarın eğitime devam’ demişti. Avukat Bülent, Yurttaş ‘Kane’ ve o botanik bahçesindeki güya sahiplendikleri köşeye çekildiler. İkisi konuşurken o yine uyuklamaya çalıştı.

Yıllar geçti. O sahneler gündüz vakitlerinde arada bir aklına gelirdi. Geceleri ise rüyasında yine asker olduğunu görmek ve hatta bazen çok huzurlu bir rüyayı askerliğine ait bir sahne içinde görmek garibine giderdi.

Uzunca bir süre sonra, bu defa Büyük Okyanus’un kıyısındaydı. Baştan aşağı siyahlar içindeydi. Güneşi daha çok hissetme refleksi Eğirdir’den bir kalıntıydı. Gece soğuğundan sonra, sabaha doğru artık bittiğini, daha fazla yürüyemeyeceğini zannederdi. Sabah güneşi kendisini hissettirince, nasıl gücünün geri döndüğünü, gün ışığının bacaklarına nasıl enerji verdiğini bariz bir şekilde hissederdi ve bir sekiz saat kadar daha yürüyebilirdi. Eğirdir Gölünün kıyısından Los Angeles sahil şeridine, ölüme yedi yıl daha yakındı. Çıplak ayakla sahilde yürümeye başladı. Sonra kumların üzerinde bağdaş kurdu, Okyanusu seyre daldı. ‘Ben okyanusum’ der gibiydi bu gururlu dalgalar. Eğirdir’i hatırlamaması mümkün müydü? Kesinlikle göl ve okyanus ayrı şeyler diye düşündü. Eğirdir’de her sabah yemekhanenin kendi sicil numarasına ayrılmış sandalyesine otururdu kahvaltı yapmak için, 6. Takım’ın 56. Adamı’na. Sol tarafındaki pencereden gölün manzarasına bakardı ve dinlenirdi ruhu. Çünkü göl çoğu sabah bir kâsenin içindeymiş gibi sessiz ve dalgasız olur, düz bir maviliğe bürünürdü. Bir bardaklık çay istihkakı vardı. Bu bir bardaktan aldığı keyfi çoğaltan şey gölün işte bu sükûnetiydi.

Aydınlık ve karanlık. Ay ışığı ve gün ışığı. Göl ve okyanus. Görmek ve duymak. Dağdaki patika ve asfalt yol. Hayatta hepsi lazımdı.

Bir hürriyetperverdi. İşte bu yüzden hayatının o dönemine ait birçok şeyi özlüyor olmasını da şaşkınlıkla karşılıyordu. Eğirdir Gölünü izleyerek içtiği tek bardaklık çay şimdilerde lüks bir ofiste Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Maslak manzarasına karşı içtiği Americano’dan daha lezzetliydi. Botanik bahçesindeki serinlik ve eğitim arasında yediği lahmacun ve daha bir dolu şey de hayatının unutulmaz lezzetleriydi. Yetmiş erkeğin aynı anda gülmesinin çıkardığı dehşet verici ve neşeli ses onun için artık mazide kalan bir kardeşlik duygusunu temsil ediyordu. Şimdi binlerce kişinin çalıştığı bir yerde öğle yemeğini tek başına yemeyi tercih ediyordu. Bugün halen, gece vakitlerinde uyuduğu odaya sokak lambasından düşen kent ışığının ona bir tür huzur vermesi bile sırf Eğirdir’i hatırlattığı içindi.

Fakat en çok, ay ışığını çoğaltan ve onun gözlerine yansıtan sararmış otların görüntüsünü özlüyordu. Sararmış ot denen şeyin de büyük bir nimet olacağını biliyordu. Hayattaki az sayıda kurak ama çoğaltandı o otlar.

Ve bunu bilmeyen insanların var olabildiğini de düşündü. Bunu bilmeden başka insanların hayatlarında zifiri karanlık, dolunay ya da kurak bir ışık olabilen insanların…