Ana Sayfa Blog Sayfa 154

Onlar hem vatandaş hem rehin/e

15 Temmuz değerlendirmesine küçük bir ara daha. Bu kez mevzumuz, Yahudi vatandaşlarımızın ibadethaneleri önünde yapılan bir protesto gösterisi.

Bilindiği üzere, İsrail bir süredir yine gerilimi tırmandırıyor. Müslümanlar için çok büyük bir reel ve sembolik değer taşıyan Mescid-i Aksa’ya dedektörler koyuyor, caminin girişlerini kapatıyor,  Müslümanlara türlü zorluklar çıkartıyor. İbadet özgürlüğünü pervasızca ihlâl eden bu davranışların kitapta yeri yok.

Türkiye’de genel olarak Filistin meselesine ve bu çerçevede İsrail’in yapıp ettiklerine çok duyarlı bir kamuoyu var.  İsrail’in Müslümanlara reva gördüğü bu son zulüm de kamuoyunun öfkesini ayağa kaldırdı. Hemen her ilde Cuma namazı sonrasında İsrail karşıtı gösteriler yapıldı. Büyükelçilik ve konsolosluk binaları önündeki eylemlerle İsrail devleti protesto edildi.

Buraya kadar her şey normal ve hukukun içinde. Lâkin bir grup bununla iktifa etmedi. Alperen Ocakları protestolarını İstanbul’daki Neve Şalom Sinagogu’nun önüne taşıdı. Mesajlarını hiç gizleme gereği duymadılar, niyetlerini herkesin anlayacağı basitlikte ve kabalıkta gösterdiler. Dediler ki “Eğer İsrail Kudüs’te Müslümanların namaz kılmalarını engellerse biz de İstanbul’da Yahudilerin ibadet etmelerine müsaade etmeyiz. Eğer İsrail, Müslümanların camiye girmelerinin önüne bariyer koyarsa biz de Yahudilerin sinagoglarını abluka altına alırız, kımıldamalarına bile izin vermeyiz.” 

 

Cesaretin kaynağı

Nereden bakarsanız bakın gayri hukuki ve gayri ahlaki bir eylem bu. Dünyanın bir başka yerinde meydana gelen bir haksızlığın faturasını, sırf dini kimliklerinden ötürü masum insanlara çıkarıyorlar. İsrail’in yanlışlarının hesabını Yahudi vatandaşlarımızdan sormaya kalkıyorlar. Sözümona Müslümanların ibadet hürriyetinin ayaklar altına alınmasına karşı çıkarken, kendileri Yahudilerin ibadet hürriyetini çiğnemekte herhangi bir beis görmüyorlar.   Bu toprakların insanlarına gözdağı veriyorlar. Kendileri kadar hak ve yükümlülükleri bulunan Yahudi vatandaşlarımıza dinleri farklı diye rehine muamelesi çekiyorlar.

Peki, bu Alperen Ocakları bu denli hukuksuz ve kışkırtıcı fiillere imza atarken neye güveniyor? Neden bu kadar rahatlar? Hatırlanacaktır, bir süre önce yine aynı örgüt, LBGT gruplarının düzenlediği “Onur Yürüyüşü” için de racon kesmiş, kendilerinin olduğu yerde böyle bir yürüyüşün yapılamayacağına dair tehditler savurmuştu.  Böylesine pervasız davranmalarının arkasındaki kaynak ne olabilir? Bu cesareti nereden alıyorlar? Sanırım, bunun birbiriyle bağlantılı biri siyasi diğeri de hukuki iki sebebi var.

Siyasiden kastım, iktidarın tatbikatı ve söylemidir. Hamaset tavan yapıyor, milliyetçilik azdırılıyor. Sınırları oldukça dar çizilmiş bir “millilik” ve “yerlilik” baş tacı yapılıyor; onların dışında kalanlar tu kaka ediliyor. Milliyetçiliğin bu kadar tırmandırıldığını gören Alperen Ocakları da kendilerini memleketin sahibi olarak konumlandırıyor. Kural koyma ve kimin, nerede, nasıl ve ne şekilde davranacağını belirleme hakkını kendilerinde görüyorlar.

Hukukiden kastım ise, yaptıklarının yanlarına kâr kalmasıdır. Canı istediğinde son derece atılgan ve seri bir emniyet ve yargı gücümüz var. Mesela “insan hakları” bahsi edildiğinde buluttan nem kapıyor, hak savunucularından bir “ajan” ya da “provokatör” çıkarmak için son derece cevval davranıyor. İktidarı eleştirisi içeren gazetelerin manşetlerine ve yorumlarına aşırı bir hassasiyetle yaklaşıyor, siyasi bir eleştiriden hukuki bir suç çıkarmak için aşırı bir gayret sarf ediyor. Emniyet ve yargımız, sübliminal mesajları dahi rahatlıkla tespit ediyor ve çözüyor.

 

Sizi gidi yaramazlar!

Ama gel gör ki bu maharet, öyle gizliden gizliye değil, aleni bir şekilde ve dünya âleme posta koyar bir tarzda bir dini grubu alenen tehdit edenlere karşı işlemiyor. İnsan haklarında şahinleşen gözler her nedense provokatörlüğü apaçık bir eylem karşısında kapanıveriyor.

Son sinagog eylemi sonrasında yaşananlara bir bakın: İktidar kanadından, ibadethane baskınını “doğru bulmuyoruz” demekle ve Alperenleri “itidal”e davet etmekle yetinen cılız mı cılız bir açıklamanın haricinde bir ses çıkmadı. Ocak üyelerinin gönlünü kırmak istemeyen, elden geldiğince onlara karşı alttan alan, adeta “Bu kadar da yaramazlık yapmayın be çocuklar” diyen bir tepki! Alperenlere karşı Bahçeli bile iktidardan daha sert bir tonlamayla konuştu. Emniyet ve yargıda ise bir hareketlilik yok, çok şükür!

İktidarın alttan alması, emniyet ve yargının görmezden gelmesi Alperenler için ciddi bir teşvik. Hukuk dışı her eylemleri onların namına yazılıyor, adları alıp yürüyor, icraat yaptıkça ayranları kabarıyor. Doğrudan ve dolaylı tasdik gördükçe de “hami” rolüne daha çok bürünüyor; kendi ölçütlerine uymayanlara “rehine” gözüyle bakıp sahne dışına itiyorlar.

Sırtları böyle sıvazlandığı müddetçe Alperenler yaptıklarından geri durmazlar. Bugün Yahudi vatandaşlarımızı tefe koyarlar, yarın bir başkasını.

Serbestiyet, 26.07.2017

Akıldan uzakta

15 Temmuz’a dair değerlendirmelerim bitmedi. O konuda değinmem gereken bir iki mevzu daha var. Fakat geçen hafta kabak tadı veren bir olay yaşandı. Muğla’daki darbe dâvâsındaki sanıklardan birinin üzerinde HERO yazan bir tişört giymesinin ardından, aynı tişörtü giyen kişiler peşpeşe gözaltına alınmaya başladı. Türkiye’deki mevcut ruh halini yansıtması bakımından son derece mühim olduğunu düşündüğüm bu olaya dair düşüncelerimi, unutmadan araya sıkıştırmak istedim.

Önce hadiseyi kısaca hatırlayalım. Malum; 15 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a dönük suikast girişimi ve iki polis memurunun şehit edildiği saldırı hakkında Muğla İkinci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dâvânın sanıklarından biri duruşmaya bu tişörtü giyerek geldi. Ardından, Ankara-Polatlı’daki bir başka darbe dâvâsında, sanık yakınlarından biri de aynı tişörtle arzı endam etti.

Kamuoyu haklı olarak tepki verdi bu gösteriye. Zira toplum canice bir darbe teşebbüsüne maruz kalmıştı. Darbeciler meşru hükümeti alaşağı etmeye yeltenmiş, cumhurbaşkanına suikast tertip etmiş, Meclise ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne bombalar yağdırmış, halkın üzerine tankla, topla, silâhla gitmişti. 250 kişi hayatını kaybetmiş, binlerce kişinin bedeninde o gecenin yaraları açılmıştı.

Ortada kan donduran işlere imza atan bir yapı vardı. Şimdi o yapının suçüstü yakalanmış bir üyesi kendini “kahraman” olarak lanse etmeye çalışıyordu. Kendisine, eylemlerine ve mensubu olduğu yapıya kahramanlık payesi biçiyordu. Bu kabul edilemezdi; darbe sanıklarının bu tür gösterilerini engellemek lâzımdı. Nitekim Adalet Bakanlığı, Cumhuriyet Başsavcılıklarına bir genelge gönderdi ve “FETÖ/PYD ve diğer terör örgütü mensubu tutukluların kamuoyunu ve davaları etkilemeye yönelik mesaj içerikli kıyafetlerinin toplatılmasını” istedi. Böylelikle darbe dâvâlarının sanıklarının siyasi mesaj içeren kıyafetlerle duruşmalara katılmasını önlemek için gerekli tedbirler alınmış oldu.

 

Aklı terk etmek

Ancak her zaman olduğu yine endaze kaçırıldı. Bu kez dağda bayırda, çarşıda pazarda, kırda ovada üzerinde HERO yazan tişört giyen herkes gözaltına alınmaya başladı. Antalya’da sahilde gezen bir çift, Adana’da 16-17 yaşlarında üç genç, Siirt’te 20 yaşlarında iki genç “HERO” tişörtü giydiği için gözaltına alındı.

Yani aylardır tezgâhlarda duran ve çok sayıda kişinin alıp giydiği bir tişört birden bir “suç aleti” oldu. Nerede, niçin, nasıl giyildiğine bakılmaksızın bu tişörtü giyen herkese şüpheli muamelesi yapılmaya başladı. HERO tişörtü, neredeyse “terör örgütü mensubu” olmanın karinesi haline getirildi.

Başlıkta “akıldan uzakta” dedim ama sanırım “akıldan uzaklaşmak” karşı karşıya olduğumuz hadiseyi açıklamak için yeterli değil. Halihazırdaki ifrat halini izah etmek için belki “aklı terk etmek” tabirini kullanmak daha doğru olur.

 

Çünkü FETÖ ile hiçbir irtibatı bulunmayan, yaşananlardan bihaber kişileri sırf bir tişört giydi diye gözaltına almak ancak aklı terk etmekle mümkün olabilir. Düşünün; bu ülkede haber bültenlerini “tişört gözaltıları” süslüyor. Böyle bir yerde, darbenin ve darbecilerin aklı başında bir şekilde soruşturulduğuna insanları nasıl inandırabilirsiniz? Ya da sürmekte olan darbe davalarının ciddiyetine insanları nasıl ikna edebilirsiniz?

Peki, ancak akılla olan bütün bağları koparmakla yapılabilecek bu işler, en büyük faydayı kime sağlar? Hiç şüphe yok ki, darbecilere. Herhalde darbecileri bundan daha çok mutlu edecek ve darbe yargılamalarına bundan daha çok zarar verecek bir “hukuki” işlem zor bulunur.

 

“SUPER HERO”

Dün mutad olduğu üzere Diyarbekir sokaklarını arşınlıyordum. Bir genç kızın üzerinde “SUPER HERO” yazan bir tişört gördüm. Keyfi yerindeydi. Tartışmalarla pek alâkadar bir tavrı yoktu. Arkadaşlarıyla neşe içinde muhabbet ediyor, şen şakrak ilerliyordu. İçimden polise denk gelmemesi ya da denk gelse de tişörtünün polisin dikkatini çekmemesi için dua ettim.

Öyle ya “HERO” gözaltına aldırıyorsa “SUPER HERO” kesin tutuklatırdı.

Serbestiyet, 24.07.2017

Türkiye’nin Derin Özelleştirmesi

Kentsel dönüşümün Türkiye ekonomisinde çok kritik bir ‘yapısal dönüşüm’ anlamına geldiğini ilk ifade edenlerden birisiyim (I). Bir orijinallik iddiam yok. Esasen yaptığım şey, kısaca ifade edecek olursak, Hernondo de Soto’nun Sermayenin Sırrı isimli kitabındaki (II) fikirleri bizim şehirlerimizin gelişimine uygulamaktı. Kentsel dönüşüm ile “ülkenin gayrimenkul varlığının hukukî bir mülkiyet hakları zeminine kavuşmasını” sağladığımızı, bu sayede “kredi işlemlerinde teminat gösterilebilir, ‘âtıl kalmayan’ bir ekonomik kaynak birikimine” yol açtığımızı dile getirmiştim. Ayrıca “orta ve uzun vadede kayıt dışı ekonomiyi kayıt içine alacak, vergi tabanını genişletecek bir dönüşüm” olduğunu da eklemiştim.

Daha sonra The Economist’in (III) ve Tim Worstall’ın (IV) benimle örtüşen değerlendirmelerini görünce kendimi bu konuda daha az yalnız hissettim. Bununla birlikte, şehirlerimizde artan inşaat faaliyetinden kaynaklı endişeleri de Nisan 2015’te ele almış (V) ve şu değerlendirmeyi yapmıştım:

“2003 sonrası büyümemiz ne tamamen reel kaynaklı ne de tamamen parasal yapaylıktan ibaret. Verimlilik normunun öğütlediği bütünüyle reel kaynaklı bir ekonomik gelişmeye sahip olmadığımız ortada. Şu an ekonominin sağlıklı büyüme kaynakları parasal (para politikası kaynaklı) tahrifata karşı bir mücadele vermekte. Benim iddiam o dur ki, reel büyümenin boyutları, şu ana kadar, yapay canlanmanın üstünden silindir gibi geçememiş olsa da, onu bastıracak kadar da güçlü.”

En nihayet, bu kanaatimi daha geniş bir ekonomi politikası analizi olan “Türkiye’nin 2002 Sonrası Büyük Moderasyonu” isimli çalışmamda (VI) tekrar ettim. Söz konusu çalışmamda, inşaat sektöründe fazla bir sermeye birikimine işaret eden bazı somut göstergelere karşın, “ekonomik bünyemizin reel büyüme kaynakları TCMB’nin ürettiği yapay büyüme kaynağına galebe çalmaktadır ve baskın güç hâlen özel sektörün piyasa disiplini ile çalışarak üretkenliğini artırma gayretidir” şeklindeki bir sonuca ulaştım. Bilhassa da, ‘Beklenen ve Gelmeyen Kriz’ başlığı altında bu sonucumu makroekonomik bir bağlamın içinde gerekçelendirmeye çalıştım.

Türkiye’nin 2002 sonrasında AB Tanımlı Genel Yönetim Borç Stoğunun GSYH’ya oranını %40’ın altına çekmesini finansal planda yapılan en büyük özelleştirme olarak adlandırmam mümkündür. Kentsel dönüşüm sürecimizi ise, 2016 Liberal Düşünce Kongresi’nde ifade ettiğim gibi (VII), sessiz ve derinden yapılan en büyük özelleştirme olarak görüyorum. Kentsel dönüşümün orta ve uzun vadede devasa bir kümülatif/birikimli etki doğurarak, Türkiye’de piyasaların, özel sektörün genişlemesi ve kamu hizmetleri kalitesinin artmasına destek sunacak büyük bir doğru olduğunu düşünüyorum. “Yasal mülkiyete sahip olmadıkları için, ticarî anlaşmazlıklara mahkemelerde çözüm arayamayan” büyük bir kayıt dışı sektörün hukukî çatı altına alınması, elbette mafya çeteleri ve tefeciler için kötü haber olabilir ama, Türkiye için gayet sevindirici bir haber.

Uzun vadede orta sınıfların genişlemesi ve zenginleşmesi için çok doğru bir adım attığımız ortada. Kentsel dönüşüm, ekonomimizin sağlıklı büyüme kaynakları yapay büyüme kaynaklarına karşı üstünlüğünü muhafaza ettiği müddetçe, 2002’den bu yana süren kapsayıcı ekonomik büyüme eğilimimizi güçlendirecektir. Kentleşme ve kentlerin genişlemesi üzerine daha önce ifade ettiğim gibi, bu süreci bir liberal demokrat ekonomist olarak destekliyorum ve önemle takip ediyorum. Ve sanırım bir sosyal demokrat olsaydım da desteklerdim, çünkü;

“Şehir çevresindeki yeni ve nispeten daha ucuz konutların varlığı hem kent merkezi hem de kent çevresindeki konutların fiyatlarını nispeten düşük tutar. Şehirlerin genişlemesini engellemek konut sahipliğinin bir zümre için adeta imtiyaz olarak kalması ve orta sınıfların konut sahipliğinin engellenmesi anlamına gelirdi. Kentlerin tarihinin gösterdiği gibi, ancak büyüyen şehirlerin varlığı durumunda, gelir seviyesinde üst basamaklara tırmanmaya başlayan kesimler için konut sahipliği katlanılabilir maliyet seviyelerinde gerçekleşir. Yani, kentleri merkezlerine hapsetmenin alternatif maliyeti daha düşük bir konut sahipliği oranıdır. Kentlerimizin çevreye yayılmasına karşı çıkan solcu elitlerimiz, toplumun dar gelirli üyelerinin aleyhine bir durumu savunduklarının farkında bile değil görünüyorlar” (VIII).

Tim Worstall’ın Türkiye ile ilgili yaptığı değerlendirmeye ikincil öneme sahip bir şerh düşmem gerekiyor. Onun “mülkiyet hakları işleri değiştirir” şeklindeki asıl değerlendirmesine, Türkiye bağlamındaki iddiasının esasına tamamen katılıyorum. Ancak Worstall şehirlerimizin bu nispî refah ve temizliğine katkı sunan bir sebep olarak siyasî rekabetin rolüne değinmemektedir. Türkiye’de gayri resmî konut sahipliği çoğu yerde belediye hizmetlerinin sunulması için bir engel teşkil etmedi. Belediye hizmetleri kalitesindeki artış seçmeni ikna etmeye yönelik rekabetin de bir sonucu olarak doğdu ve gelişti.

Bütçe rakamlarının altı aylık eğilimi veya enflasyon oranının son üç aydaki dalgalanmaları gibi güncel ve gündelik ekonomik konular da kesinlikle önemli. Ancak bu konularda yazarken ve konuşurken bütün ekonomik hikâyenin kısa vadeli eğilimler olduğu yanılgısına da düşülmemeli. Sanırım, kentsel dönüşümün ekonomist de Soto’nun paradigması açısından arz ettiği önemin bu ülkede bu kadar az konuşulmasının sebeplerinden birisi kısa vadeli gündeme adeta esir olmamız. Diğeri de, genel olarak, liberal ekonomik paradigmadan nasiplenmemek, hatta ondan haberdar bile olmamak şeklindeki entelektüel tutumumuz. Belki de ‘anti-entelektüel’ tutumumuz demeliydim.

Türkiye geçen 15 yılda yaklaşık 15 milyon kişiyi yeni kentli ve orta sınıf nüfusuna ekledi. Gelecek on yıllarda orta sınıf kentli nüfusun refah seviyesinde devasa artışlara yol açabilecek bir adımı belki de çok farkında, bilinçli olmadan da olsa atıyoruz. Liberal paradigmanın bize öğrettiği üzere, toplumlar böyle büyür ve gelişir. Yavaş yavaş ama uzun vadede önemli değişim ve dönüşümleri doğuracak, önceden planlanmış olmayan, evrimci adımlarla.

Referanslar

(I) Ünsal Çetin, “Beton Üretmek Sorun mu?”, Yeni Yüzyıl, 11.11.2015, http://www.hurfikirler.com/beton-uretmek-sorun-mu/

(II) Hernando de Soto, Sermayenin Sırrı: Kapitalizm Batıda Zaferler Kazanırken Diğer Yerlerde Neden Başarısız?, Liberte Yayınları, Mart 2005, https://liberte.com.tr/sermayenin-sirri (Kitabın yeni baskısı yakında yayınlanacaktır).

(III) Special Report, “Turkey: Urban Development, the Lure of the City”, The Economist, 04.02.2016, http://www.economist.com/news/special-report/21689875-turkeys-urban-centres-are-modernising-double-lure-city

(IV) Tim Worstall, “The Thing Turkey Got Absolutely Correct – Cities and the Work of Hernando de Soto”, Forbes, 17.07.2016, https://www.forbes.com/sites/timworstall/2016/07/17/the-thing-turkey-got-absolutely-correct-cities-and-the-work-of-hernando-de-soto/#1dc73af33680A, Türkçesi için http://www.hurfikirler.com/turkiyenin-kesinlikle-dogru-yaptigi-sey-sehirler-ve-hernondo-de-sotonun-kitabi/

(V) Ünsal Çetin, “Bir Gayrimenkul Balonumuz Var mı?”, Yeni Söz, 27.04.2015, http://www.hurfikirler.com/bir-gayrimenkul-balonumuz-var-mi/

(VI) Ünsal Çetin, “Türkiye’nin 2002 Sonrası Büyük Moderasyonu”, Haziran 2016, Liberal Düşünce Topluluğu, http://www.liberal.org.tr/sayfa/turkiye-nin-2002-sonrasi-buyuk-moderasyonu,686.php

(VII) Liberal Düşünce Kongresi 2016, http://www.liberal.org.tr/sayfa/2016ldk-dan-one-cikanlar,666.php

(VIII) Ünsal Çetin, “Altyapı Yatırımlarında Piyasa Disiplini”, Hürfikirler, 18.03.2017, http://www.hurfikirler.com/altyapi-yatirimlarinda-piyasa-disiplini/

Türkiye’nin Kesinlikle Doğru Yaptığı Şey: Şehirler ve Hernondo de Soto’nun Kitabı

Tim Worstall

17.07.2016 – Forbes.com (I)

Çeviren: Ünsal Çetin

Türkiye’deki insanların, ya da en azından Türkiye’deki bazı insanların mutsuzluk duyduğu belirli bazı şeylerin var olduğu söylenebilir. Fakat ülkenin geçtiğimiz yıllar içinde kesin olarak doğru yaptığı şeyi kendimize hatırlatmamız da önem taşıyor. Ekonomik büyüme bazı yıllarda %8 veya %9’a kadar çıkarak ve ekseriyetle %4 veya %5’e vararak gerçekten çok iyi bir seyir tutturmaktadır. Türkiye, hesaplama yönteminize dayalı olarak, gezegendeki 15’inci veya 18’inci en büyük ekonomidir. Ve hatta Kişi Başı GSYH ülkeyi 60’ıncı sıraya yerleştirir. Nitekim bu sıralama, ülkenin tarihsel arka planını veri olarak aldığımızda gayet iyi bir sıradır. Petrol üretimi olmayan Müslüman ülkeler arasında sadece Malezya daha iyi bir performans göstermektedir. Ancak, gerçekten etkileyici olan şey Türkiye’nin şehirlerin genişlemesini ele alma tarzıdır. Gerçekten de, şehirlerin patlayıcı bir genişlemesi söz konusudur ve Türkiye bu patlama ile basit tek bir ekonomik gerçeği -mülkiyet işleri değiştirir gerçeğini- kabul ederek böylesine iyi başa çıkmıştır.

Bu gerçek dünya üstündeki çok sayıda ülkenin bir türlü anlamadığı ve Türkiye’nin ise anladığı şeydir. Türkiye’nin büyük şehirlerinin böylesine temiz ve nezih olmasının, Üçüncü Dünya gecekondularından farklılaşmasının sebebi işte budur.

“Hindistan ve Çin gibi ülkeler benzer şehir patlamalarına tanık olmaktadır, fakat Türkiye’nin şehirleri etkileyici bir yaşam kalitesini de sunduğu için öne çıkıyor. Şehirlerde yaşayan Türklerin oranı 30 yıl önce nüfusun yaklaşık yarısı idi, bugün ise %75’e tırmanmıştır. 2000 ile 2015 arasında, Türkiye’nin büyük kent bölgeleri 15 milyon yeni yerleşimciyi içine aldı. Yine de, bu hızlı büyümeye karşın, Türkiye’nin şehirleri, takdire layık bir şekilde, bakımsızlık ve suçtan büyük ölçüde azadedir. Türkiye’nin nispeten daha müreffeh olan batı kısmındaki İstanbul, Ankara veya İzmir’in orta sınıf semtleri Batı Avrupa’daki çok daha zengin muadillerinden ayırt edilebilir değildir. Dahası, Gaziantep ve Diyarbakır gibi büyük doğu şehirlerindeki yoksul mahalleler bile uygun sağlık koşullarına, kaldırımlı düzenli sokaklara, parklara ve bakımlı okullara sahiptir” (II).

Türkiye’ye çok benzer nitelikteki herhangi bir Güney Amerikan şehrinin dış mahallelerinde (yaklaşık olarak aynı kalkınmışlık seviyesine sahip bölgelerde) yapacağınız kısa bir yürüyüş, şayet ölmez de sağ kalırsanız, size bu resmi göstermez. Yalnızca Peru bu açıdan Türkiye’ye bir rakip olabilir ve bunun sebebini aşağıda ima edeceğiz. Türkiye neden mi böyle dersiniz?

“İşler eskiden böyle değildi. Otuz yıl önce Türkiye şehirlerinin etrafındaki tepeler Brezilya’nınkilere benziyordu. Şehirler, uygun bir adlandırmayla (bir gecede inşa edilen) gecekondu olarak bilinen, ruhsatsız salaş kasabalarla dolu bir keşmekeş istifiydi. İstanbul allak bullak Kahire’den daha kötü halk ulaşımına, daha kötü su kalitesine ve daha kötü hava kirliliğine sahipti; Konutları ısıtmak için kullanılan ucuz linyit kömürü kış vakti gökyüzünü daimî bir kesif duman ile kaplıyordu. Ve şehrin Avrupa tarafını ikiye ayıran bir körfez olan Haliç’in (Altın Boynuz’un) koyu renk suyu dahi balık yaşamını engelleyecek kadar kirliydi” (II).

Mülkiyet hakları işleri değiştirir. Öncelikle, doğrudur ki, kırsal fakir nüfusun bir şehrin dış mahallelerine akın etmesini ve uluorta salaş evler kurmalarını normal olarak tavsiye etmiyoruz. Başka herhangi bir koşuldan ayrı olarak, mülkiyet önem arz eder ve bu nedenle toprak parçasının orijinal sahipleri -her kim olursa olsunlar- toprağın kullanımında söz söyleme hakkına sahip olmalıdırlar. İktisat biliminde gerçekten katı kurallar vardır (“piyasalara müdahale etme” bu favori kurallardan birisidir). Ancak buna rağmen, iktisadın bu konudaki aslî öğüdü mülkiyet hakkının ihlal edilmemiş kalması şeklindeki zorunluluk değildir. Daha ziyade mülkiyet haklarının işleri değiştiren şey olmasıdır.

Buradaki meramımız şudur; Şayet insanlar de facto (fiilen) bir şeyin mülkiyetine sahiplerse, şu hâlde, bu sahipliğin de jure (kanunen) sahiplik olması çok daha hayırlıdır. Merkezden kırsal kesime doğru kilometrelerce genişleyen şehirler pekâlâ var olabilir. Yeni semtler herhangi bir yasal izin veya konum olmaksızın inşa edilmiş veya inşa edilmekte olabilir. Ancak yine de, bu kaçak yapıların her bir sakini hangi kısmın kendisine, hangi kısmın başkasına ait olduğunu bilir. Bunlar “gayri resmî” mülkiyet haklarıdır ve resmî haklara dönüşmeleri en iyisidir.

Bu, Perulu ekonomist Hernando de Soto’nun kitabının (III) merkezî konusudur:

“De Soto’nun kitap ve makalelerinin temel mesajı hiçbir ulusun, mülkiyet sahipliği ve diğer ekonomik bilgileri (information) kaydeden bir veri çerçevesine yeterli seviyede iştirak etmediği sürece güçlü bir piyasa ekonomisine sahip olamayacağıdır. Beyan edilmemiş, kayıt dışı ekonomik faaliyetler mülkiyetlerinin yasal sahipliğinden mahrum çok sayıda ufak girişimci ile sonuçlanmaktadır. Yasal sahiplikten mahrumiyet ise girişimcilerin kredi edinmelerini, işletmelerini satmalarını veya genişletmelerini zorlaştırmaktadır. Yasal mülkiyete sahip olmadıkları için, ticarî anlaşmazlıklara mahkemelerde çözüm arayamazlar. İşletmelerin gelir durumuna dair bilgi yoksunluğu hükümetleri vergi toplamaktan ve kamu refahı için icraattan alıkoyar” (IV).

De Soto’nun Türkiye’nin bu tecrübesi ile bir [danışmanlık] bağlantısı oldu mu, emin değilim. Sanmıyorum da. Aynı fikirlerin aynı zaman zarfında farklı yerlerde dolaşımda olması daha yüksek ihtimal diye düşünüyorum. Fakat Türkiye’deki uygulama ve de Soto’nun fikirlerindeki merkezî nokta şudur; Şayet insanlar bir toprak parçası üzerinde yaşıyorlarsa ve bu toprak üzerinde gayri resmî bir sahiplik edinmişlerse, şu hâlde, bu sahipliği resmî bir senede dönüştürmenin ucuz ve kolay bir yolunun mevcut olması çok daha iyidir. Çünkü ancak resmî bir senetle su ve kanalizasyon gibi hizmetler sunulacaktır –örneğin, su firması yasal olarak fatura kesebileceği bir adres bilgisine sahip olmalıdır. Ve ancak bir tapu senedi ile bir ipotekli gayrimenkul kredisi temin edilebilir –Nitekim bu sayede muhtemeldir ki, bir baraka değil, lavabo, banyo ve diğer kolaylıklara sahip bir ev inşa edilecektir.

Bu tam olarak Türkiye’nin yaptığı şeydir. Birkaç milyon insanın İstanbul’u çevreleyen tepelerde yaşaması formalitesini umursamayın. Oradalar ve oradaydılar. Önce, üstüne yerleştikleri toprağın mülkiyetini kayıt altına almak ve sonra yasal yerleşiklerin bekleyebileceği hizmetleri sunmak bu durumla başa çıkmanın en iyi yoludur.

Ülkedeki diğer işler, yakın tarihli olayların bize söylediği üzere, bütünüyle iyi gitmiyor olabilir. Fakat uygulamaya koydukları temel ekonomik yapı taşı yaygın ve paylaşılan bir ekonomik büyümeyi üretmektedir. Bu ise, yasal ve zengin kent merkezi ile gecekondu ve kayıt dışı kent çevresi arasındaki bir bölünmeden daha iyidir. Kabul edilmelidir ki, mülkiyet hakları işleri değiştirir. Ve mülkiyetin, başlangıçta gayri resmî şekilde edinilmiş olsa bile, resmî ve yasallaştırılmış bir çerçeveye kavuşturulması çok daha iyidir.

Referanslar

(I) Tim Worstall, “The Thing Turkey Got Absolutely Correct – Cities and the Work of Hernando de Soto”,  Forbes, 17.07.2016, https://www.forbes.com/sites/timworstall/2016/07/17/the-thing-turkey-got-absolutely-correct-cities-and-the-work-of-hernando-de-soto/#1dc73af33680

(II) Special Report, “Turkey: Urban Development, the Lure of the City”, The Economist, 04.02.2016, http://www.economist.com/news/special-report/21689875-turkeys-urban-centres-are-modernising-double-lure-city

(III) Hernando de Soto, Sermayenin Sırrı: Kapitalizm Batıda Zaferler Kazanırken Diğer Yerlerde Neden Başarısız?, Liberte Yayınları, Mart 2005, https://liberte.com.tr/sermayenin-sirri (Kitabın yeni baskısı yakında yayınlanacaktır).

(IV) Hernando de Soto, https://en.wikipedia.org/wiki/Hernando_de_Soto_Polar

İnsan Hakları Bağlamında Mühürsüz Zarflar ve AİHM Başvurusu

Türkiye’deki hükümet sistemini önemli ölçüde değiştiren referandum geride kaldı. Referandum süreci ve sonrası ise hepimizin aşina olduğu gibi tartışmalı ve gergin geçti. Seçim sonuçlarının üzerindeki ana tartışma konusu ise “mühürsüz” zarfların sayılıp sayılmamasıyla ilgiliydi. CHP önce konuyu YSK’ya buradan istediği sonucu alamayınca AYM’ne ve son olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkeme’sine (AİHM) taşıdı. CHP’ye göre, mühürsüz zarflar geçerli sayılmamalıdır. Konu AİHM’e taşınınca insan hakları bağlamında bir değerlendirme yapmak sanırım yararlı olacaktır.

CHP’nin başvurusunu köşesine taşıyan deneyimli gazeteci Muharrem Sarıkaya, 05.07.2017 tarihindeki Habertürk’te yayınlanan  “AİHM yolu” adlı yazıda konuyu değerlendiriyor. Bu adımı Sarıkaya’nın nasıl değerlendirdiğini merak edip okudum. Sarıkaya “CHP dosyasını dün tamamladı ve referandumu AİHM’e taşıdı. Gerekçesi, Yüksek Seçim Kurulu’nun son anda aldığı bir karar ile referandumda kullanılan pusulalardan mühür şartını kaldırmış olması. AİHM, kendisine gelen bu dosyaya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) hükümlerine göre bakacak…” demektedir. (http://www.haberturk.com/yazarlar/muharrem-sarikaya/1552536-aihm-yolu, 31 Temmuz 2017) Bu yazının giriş bölümü, ancak Sarıkaya yazının kalan bölümünde sadece ama sadece AİHM’in davayı kabul edip etmeyeceğiyle ilgileniyor. Tabiî ki CHP’li Rıza Türmen vb. kişilere referans vererek… Yazının sonunda şunu anlıyoruz ki bir şekilde AİHM davayı kabul etsin yeter…. Deneyimli gazetecimizin aklına konuyu insan hakları bağlamında ve de AİHM’nin misyonu üzerinden değerlendirmek gelmemiş.

Olay Neydi?

16 Nisan 2017 günü yapılan halkoylamasında bir miktar (sayı tam bilinmiyor) zarfta bulunması gereken 4 güvenlik (hukukilik) emaresinden bir tanesi eksikti. Yani zarflar özel filigramlı YSK tarafından basımı yapılmış dağıtılmış zarflardı. Geriye kalan üç mühürden ikisi de (YSK ve İlçe Seçim Kurulu mühürleri) zarflarda bulunuyordu. Üçüncü ve son mührün sandık kurulu tarafından basılması gerekiyordu. Üçüncü mühür sandık kurullarının bazılarında ihmal, kasıt vb. gerekçelerle yapılmamıştı. Durumu fark eden siyasî parti temsilcileri YSK’ya sandıklar daha kapanmadan oy tasnif ve sayımı yapılmadan başvuruda bulundular. YSK, oy birliğiyle, bu tür 3. mührün eksik olduğu zarfların ve içindeki oyların “geçerli sayılmasına” karar verdi. Bu süreçte tüm siyasî partiler hemfikirdi, bir itirazları olmadı. Referandumda evet oylarının galip gelmesiyle CHP fikir değiştirdi. Kanuna açıkça aykırı olan bu eksik mühürlü zarfların sayılmaması gerektiğini ileri sürüdü ve son olarak konuyu AİHM’e taşıdı. YSK’nın eksik mühürlü zarflardaki oyları geçerli sayması insan hakları bakımından uygun bir karardır. Tam tersi olsaydı yani yurttaşların siyasî katılım hakkı bazı gerekçelerle ortadan kaldırılsaydı ve o oylar geçersiz sayılsaydı açıkça hak ihlâli doğardı. Zira yurttaşların kendi tercihinin “yok sayılması” doğrudan bir insan hakkı ihlâli sonucunu doğuracaktır.

AİHM’in Misyonu

“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin en belirgin özelliği bir Mahkeme teşkilatına yer vermesi, kişileri Sözleşmede yer alan haklarının ihlâl edildiği iddiasıyla Mahkemeye başvurma yetkisiyle donatması ve böylece Sözleşmeye taraf devletlerin uluslararası bir mahkeme tarafından yargılanmasına imkan tanımasıdır” (Muratoğlu, 2016: 309). Muratoğlu’na göre, AİHM Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (1950) bir uzantısı. Avrupa nezdinde insan haklarını koruyucu, hak ihlâllerini cezalandırıcı ulus üstü bir adalet sağlayıcısı. Kuruluşundan günümüze önemli yapısal değişikliklere giden AİHM güncel yapısına 2010 yılında kavuştu. Bu değişikliklerin temel hareket noktasını, önemli insan hakkı ihlâllerine müdahale oluşturmaktadır (Muratoğlu, 2016: 316). Kişi veya gruplar AİHM’de hak ihlâli gerekçesiyle iç hukukî yolları tüketmek kaydıyla dava açabilirler. Kişi ve gruplardan kasıt, gerçek kişiler, sivil toplum örgütleri, çeşitli gruplar ve siyasî partilerdir. “Hükümet dışı örgütlenmelerin bireysel başvuruda bulunabilmesi için, bunların kural olarak kendi haklarının ihlâl edildiği iddiasında bulunmaları ve dolayısıyla başvurularını kendi üyelerinin haklarının ihlâl edildiği gerekçesine hasretmemeleri gerekir” (Muratoğlu, 2016: 320). Yani hükümet dışı bir grup üyelerinin hak ihlâline uğradığı iddiası ile dava açabilirler.

AİHM’e yapılan başvuruların kabul veya ret edilmesini belirleyen kurallardan birisi de “konu uygunluğudur” Özetle, mahkemeye her konu götürülemez. AİHM’nin temel kanunu AİHS ve Ek Protokollerdir. Bu çerçevede Paris 1952 Ek 1 Protokolüne göre, “Madde 3 Serbest seçim hakkı:  Yüksek Sözleşmeci Taraflar, yasama organının seçilmesinde halkın kanaatlerinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar içinde, makul aralıklarla, gizli oyla serbest seçimler yapmayı taahhüt ederler” denilmektedir.    Kaba bir yorumla 16 Nisan halk oylamasının AİHM’e taşınabilmesi için siyasal katılım hakkının engellenmesi yani insan hakkı ihlâli söz konusu olması gerekirdi. YSK’nın aldığı “eksik mühürlü zarflardaki oyların geçerli sayılması” kararı bir insan hakkı ihlâli değil, siyasal katılım hakkının uygulanmasıdır. CHP’nin AİHM başvurusu kanaatime göre konu bakımından uygun değildir ve reddedilmelidir. AİHM başvurulardaki içeriğe, delillere bakarak ret veya kabul yönünde bir karar vermektedir. Dayanak yeterliliği şu şekilde özetlenmektedir:

“Açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle bir başvurunun reddedildiği hallere şu örnekler gösterilebilir: Başvuru konusu olayda Sözleşmede yer alan bir hakkın ne şekilde ihlâl edildiğine ilişkin yeterli açıklama yapılmaması, başvuruda yer alan vakaların gerçekle örtüşmediğinin açık olması veya bu vakaların ispatının mümkün olmaması, başvuruda Sözleşmede yer alan bir hakkın ihlâl edildiği iddiası yerine sözleşmeci devletlere ait mahkemelerin ilgili devlete ait hukuk kurallarını hukuka aykırı bir şekilde uyguladığı iddiasına yer verilmesi (Muratoğlu, 2016: 342).”

AİHM kendisine ulaşan bir başvuruyu dayandığı gerekçe ve deliller bakımından değerlendirmektedir. CHP, AİHM’e yaptığı başvuruda dört dosya eklemiştir. Bu dosyalarda: “…AGİT Raporu, Venedik Komisyonu Raporu, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Raporu ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi’nin Türkiye’nin denetime alınması ile ilgili kararı….” (http://www.hurriyet.com.tr/chpnin-aihm-dosyasinda-4-rapor-40448899, 02 Ağustos 2017). Bu karar ve raporların söz konusu halk oylamasının katılım hakkının ihlâli ile ne ilgisi olduğunu doğrusunu ifade etmek gerekirse ben anlamadım. AGİT raporu seçimin genel güvenlik ve demokratik katılım kanallarının açıklığıyla ilgilidir. Diğer üç rapor ve kararların gerekçe ve deliller olarak bu davada kullanılması mümkün değildir. CHP’nin AİHM başvurusunda halk oylamasının bir bütün olarak iptal edilmesi istenmektedir. Konuyla ilgili görüşüne başvurulan Bülent Tezcan: “Başvurumuzda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesindeki örgütlenme özgürlüğünün ihlâli suretiyle ifade hakkının engellenmesi, 13. maddesindeki etkili başvuru yollarının ihlâli ile ek 1’inci protokolün 3’üncü maddesindeki serbest seçim hakkının ihlâl edildiğini gerekçe gösteriyoruz ve ihlâlin seçimleri iptal ederek ve referandumu yenileyerek giderilmesini talep ediyoruz” dedi. (http://www.milliyet.com.tr/chp-aihm-e-basvurdu-gerekce-uc-siyaset-2479286/ 02 Ağustos 2017). Tezcan’ın “iptal” talebinin gerekçelerini ana başlıklar altında öğrendik. Ancak bu bahse konu hakların nasıl ihlâl edildiğini anlamak mümkün değildir.

Sonuç

YSK’nın referandum devam ederken eksik mühürlü zarflardaki oyları geçerli sayma kararı insan haklarının lafzı ve ruhuyla uyumludur. Ayrıca AİHS ve ek protokollerinde tanımlanan insan haklarıyla da uyumludur. YSK’nın kararı insan hakkı ihlâline neden olmamış hakların kullanımı yönünden genişletici bir karar olmuştur. CHP’nin AİHM başvurusu “konu ve dayanak” bakımından kabule değer değildir. Somutlamak gerekirse X kişi veya grubu Y kişi veya grubun bir hakkı kullanmasını gerekçe göstererek X’in insan hakkı ihlâline uğradığını iddia edemez. Örneğin, bir kişinin seyahat hakkını kullanması başka bir kişinin hak ihlâline uğradığı iddiasını gündeme getiremez. Aksi halde hiçbir hakkın kullanımı mümkün olmazdı.

CHP’nin AİHM nezdinde açtığı davada nasıl bir sonuç çıkar bilinmez, zira Avrupa bazı siyasî problemler nedeniyle Türkiye’yi cezalandırma, zor durumda bırakma konusunda istekli görünüyor. AİHM’in bazı davalarda (Refah Partisi vb.) “insan hakkı ihlâli yoktur” mealinde kararları da bulunmaktadır. Bu eski kıtanın elitlerinde bulunan çifte standart uygulama hastalığından kaynaklanmaktadır. “Batı için standart, doğu için yeterli” görülen demokratik standartlar anlayışı bu davada etkili olabilir.

Sonuçta, eksik mühürlü zarflardaki oyların geçerli sayılması AİHM’de açılan davanın konu ve dayanak bakımından reddedilmesini gerektirmektedir. Benim kanaatime göre, oyların geçerli sayılması insan haklarına uygundur. Demokrasinin kalbi olan sandığın tercihini yansıtmaktadır. Demokrasinin işlemesini sağlamıştır.

15 Temmuz direnişine rağmen hâlâ darbe mümkün mü?

Önce birincisinden başlayalım. 15 Temmuz darbe girişimi durduk yere ortaya çıkmadı. FETÖ’cülerin de içerisinde yer aldığı vesayetçi yapılar, Batılı devletlerin de desteğini arkalarına alarak, hoşlarına gitmeyen demokratik siyasi iktidarları, askeri müdahaleler yoluyla devirme ya da güdümleri altına alma yoluna gittiler. 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları zamanlarında, hukuki ve kurumsal yapıda vesayetçi odaklar için “çıkış garantisi” sağlayan; onların sisteme müdahale etmelerini mümkün kılan anayasal ve kanuni hükümler mevcuttu. Dahası, toplumda ve siyasi partilerde, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 yıllarında yapılan ve sistemi doğrudan ya da yarı askeri yönetime dönüştüren askeri müdahalelere karşı ciddi bir tepki ortaya çıkmadı. Muhtemelen toplumun bu sessizliğinde, toplumu askeri müdahalelere karşı harekete geçirecek siyasi lider kadrolarının mevcut olmamasının da etkili olduğu söylenebilir.

15 Temmuz 2016 tarihine gelinmezden önce, toplumda artık güçlü bir AK Parti iktidarının mevcut olduğu; bu iktidarın, 28 Şubat sürecini büyük ölçüde etkisizleştirmesi ve 27 Nisan e-muhtırasını da elinin tersi ile iterek askeri vesayetçilere prim vermemiş olması gibi sebeplerden dolayı, artık bu şartlarda bir askeri müdahalenin mümkün ve muhtemel olmadığı yönünde bir kanaat söz konusu idi. Bazı istisnalar hariç tutulacak olursa, bu dönemde kimsenin aklına bir askeri müdahalenin olacağı gelmiyordu.

Halkın siyasi iradeye güveni

Bu beklenmedik bir ortamda, 15 Temmuz 2016 günü, FETÖ’cü hain yapılanma kanlı darbe girişiminde bulundu. Bir kısmı Sayın Cumhurbaşkanımızın halkı meydanlara, hava meydanlarına çağrısından önce, çok büyük ekseriyeti de bu çağrıdan sonra, halkımız darbe girişimini engellemek üzere meydanları, caddeleri, sokakları doldurdu. Emir komuta zinciri içerisinde olmasa da, Türkiye’de şimdiye kadar yapılan darbelerden en organize olanı, halkın bu kahramanca direnişi ile başarısız oldu. Tamamen silahsız sivil halk gücünün, en modern silahlarla mücehhez böylesi hainane darbeyi önlemesi dünya siyasi tarihinde ilk ve tek örnektir. Halkın bu darbe girişimini önlemede başarılı olmasında Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın halkı meydanlara davet etmesi yanında (bazıları gecikmeli olarak kerhen de olsa) siyasi partilerle medyanın da ittifakla hareket etmesinin göz ardı edilmemesi gerekir. Fakat burada merkezi konumda olan iki belirleyici unsur öne çıkmaktadır. Birincisi, karizmatik bir güce sahip olan ve halkın büyük ekseriyetinin gönlünde taht kurmuş olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın halka yönelik çağrısı. İkincisi, bu çağrıya kahramanca ve korkusuzca cevap veren Türk halkıdır.

Kahraman halkın demokratik cumhuriyete sahip çıkarak hain FETÖ’cü darbeyi önlemesini takiben, hükümet ve diğer devlet kurumları nezdinde darbeci yapıyı dağıtmaya ve etkisizleştirmeye yönelik çok yönlü politikalar uygulanmaktadır…

Fakat bukalemundan bin kat farklı görünme yeteneğine sahip olan, hiçbir dini ve ahlaki ilke ve hassasiyeti olmaksızın hareket eden, devletin kılcal damarlarına kadar sirayet eden, dini cemaat görünümlü olmakla birlikte en seküler ve ateist kişiler gibi yaşamaktan da imtina etmeyecek kadar kendisini gizleyen bu yapının tasfiyesi de tabiatı icabı oldukça zor olmaktadır.

Halkın direnişi o kadar şanlı ve kahramanca olmuştur ki, zihinlerde “artık bundan sonra hiçbir güç darbe yapmaya yeltenemez” fikri belirmiştir. Peki, bu algının haklılık payı nedir? Şimdi de bu soruya cevap bulmaya çalışacağım.

Önce şu tespiti yapayım. Türkiye’de darbeler durduk yere yapılmaz. Bunun, askeri tabanı yanında, medya, bazı toplumsal kesimler, üniversite, sermaye çevreleri, sivil toplum görünümlü vesayetçi örgütler cenahlarından destekçileri vardır. Bir de askeri müdahalelerin olması için terörün artırılması, irtica yaygaraları gibi şartların da oluşması gerekmektedir. Bunlar olmaksızın darbelerin olması oldukça zordur. Bütün bunlara ilave olarak, askeri bürokrasiyi darbeye cesaretlendiren, motive edici yönde işlev gören bazı anayasal, kanuni ve kurumsal nitelikte “çıkış garantileri”nin olması da, askeri darbeleri kolaylaştırıcı yönde etkiler yapmaktadır.

Elbette ki halkın bu kahramanca direnişi, hem Türkiye içerisindeki, hem de yurt dışındaki darbeciler üzerinde şok etkisi meydana getirmiştir. Fakat çok geçmeden, Türkiye içinde, “15 Temmuz hain FETÖ’cü darbenin, AK Parti tarafından gerçekleştirilen bir kontrollü darbe olduğu”, “asıl darbenin, 15 Temmuz değil, hain FETÖ’cü çetenin devletten tasfiye edilmesini amaçlayan OHAL kararının alınması olduğu” yönünde söylemlerin ortaya atılması, darbe severlerin asıl kimliklerinin ortaya koymalarını sağlamıştır. Bunları destekleyen harici güçler yanında, belli bir medya ve toplum kesimi de mevcuttur. Fakat geniş halk kesimlerinin bu tür söylemlere itibar etmediğini söylemek isterim.

Bu durum hala bir darbeci damarın varlığını göstermektedir. Burada darbeci damarın tasfiye edilmesi, bazı önlemlerin alınmasını lüzumlu kılmaktadır. Diğer yandan, bu zihniyetin toplumda tasfiye olması orta ve uzun vadeli bir zaman dilimini de gerekli kılmaktadır.

Alınması gereken tedbirler

Bütün bunları ifade ettikten sonra, “Acaba hala Türkiye’de bir darbe tehlikesi mevcut mudur?” sorusuna kestirmeden hayır diyebilmek zor görünüyor. Çünkü Türkiye’de darbeleri bir çözüm yolu olarak gören vesayetçi taban eskiyle kıyaslandığında oldukça zayıflamış gibi görünse de hala varlığını sürdürmektedir. Bunların harici destekçileri de çok daha iştahlı bir şekilde çabalarını sürdürmeye devam etmektedir. Halkın çoğunluğunun iradesi ile iktidara gelen AK Parti’nin iktidardan düşürülmesi için demokrasi dışı usullere başvurulması, Türkiye söz konusu olduğunda demokratik hassasiyetleri sıfırlanan Batı için en arzu edilir yoldur. Ordu içerisinde de işler pek duru değildir. FETÖ’cülerin bir kısmı temizlendi ise de, kripto FETÖ’cülerin hala TSK bünyesinde varlıklarını sürdürdükleri tahmin edilmekte, kripto oldukları için ise sayılarının ne kadar olduğu bilinmemektedir. Bu bilinmemezlik, işin en vahim yanını teşkil etmektedir. FETÖ’cüler yanında daha önceleri laik cumhuriyeti koruma ve kollama adına darbeler yapan komutanlar da varlıklarını korumaktadırlar. Onlar da şartları oluştuğunda darbe yapmaya tevessül ederler mi? Sorusu zihinleri kurcalamaya devam etmektedir.

Bütün bunlardan sonra, Türkiye’de darbeci zihniyetin ortadan kaldırılması için ne yapılması gerektiği daha da önem kazanmaktadır. Her şeyden önce, hain FETÖ’cü kalkışma mahiyetindeki 15 Temmuz darbe girişimine karşı Türk halkının kahramanca direnişinin öneminin layıkı vechiyle anlaşılması, anlatılması ve bunun unutturulmaması yönündeki tahşidatlara devam edilmesi lazım. 15 Temmuz diriliş ruhunun tazeliğinin korunması, bu ruha karşı geliştirilen darbeci iradeyi yansıtan “kontrollü darbe”, “asıl darbe 15 Temmuz değil 20 Temmuz”dur söyleminin, çeşitli kesimlerdeki etkinliğinin azaltılması gerekiyor.

Kurumlar arasında eşgüdüm ihtiyacı

Diğer yandan, FETÖ’cü çetenin, mümkün olan en kısa zamanda, kripto unsurlarını da içerecek şekilde devletin bünyesinde atılması lazım. Darbecilere çıkış garantisi sağlayan anayasal ve kanuni unsurların tamamen ayıklanması da aynı derecede önemlidir. Gerçi bu çıkış garantilerinin birçoğu, 2017 Anayasa değişikliği ve 15 Temmuz sonrasında çıkarılan OHAL KHK’leri ile büyük ölçüde temizlendi. Bu yolla askeri bürokrasinin kendi içerisinde kurduğu bürokratik kast sistemi büyük oranda çözülerek inisiyatif önemli ölçüde demokratik siyasi iktidara devredildi. Fakat bununla yetinmeyip çok ince çalışmalar yapılarak, vesayetçi yapıya çıkış garantisi sağlayan bütün unsurların anayasa ve kanunlardan ayıklanması gerekiyor.

Diğer yandan, her ne kadar askeri bürokrasinin yetiştirilmesi usulü konusunda önemli değişiklikler yapılmış ise de, yapılacak ilave düzenlemelerle, askeri bürokrasinin tamamen siyasi iktidarın emrinde harici saldırılara odaklanmalarının sağlanması, dâhili emniyetin sağlanması noktasında bütün inisiyatifin, demokratik siyasi iktidarın emrinde hareket eden -dönüşüme uğratılmış jandarma teşkilatını da kapsayacak şekilde- emniyet teşkilatına devredilmesi gerekiyor. TSK, artık iç olaylara odaklı kurum olmaktan çıkarılmalı, tamamen harici saldırılara yönelik önleyici ve caydırıcı kurum haline getirilmeli; bu yöndeki zihniyet evvela bu kurum içerisinde kökleştirilmelidir.

Bu iyileştirmeler kapsamında, TSK’nin, iç güvenliğin de teknik olarak etkin belirleyici unsuru olarak hareket etmesini sağlayan Milli Güvenlik Kurulu’nun revize edilmesi, bu yolla, iç güvenliğin sağlanması konusunda inisiyatifin münhasıran kendisine devredilmesi gerekli olan emniyet bürokrasisinin de bu kurumda yeterince yer almasının sağlanması icap ediyor.

Burada sözünü ettiğim bütün önerilerin bütünlük içerisinde yapılmaması halinde, zaman içerisinde 15 Temmuz ruhunun zayıflaması ve şartların da olgunlaştırılması halinde, darbe tehlikesi varlığını sürdürmeye devam edecektir. Yukarıda sözü edilen önlemlerin tamamı alınarak darbelere karşı teyakkuz halinin varlığını sürdürmeye devam etmesi halinde, artık orta ve uzun vadede Türkiye’de darbeler dönemi tarihin karanlık sayfalarında kalacaktır. Türkiye’de demokratikleşme alanında sağlanacak süreklilik ve pekişme, zaman içerisinde darbeci tabanı da dönüştürecektir.

Star Açık Görüş, 22.07.2017

TÜSİAD 15 Temmuz hakkında ne düşünüyor?

15 ve 16 Temmuz günleri paraya kıyıp hemen tüm önemli, toplumsal karşılığı olan gazeteleri aldım. Saatlerce yorumları okudum. ilânları tek tek kontrol ettim. Dikkatimi bir şey çekti, hemen her büyük veya büyükçe şirket darbe teşebbüsünü kınamak ve demokrasiyi desteklemek için ilân verirken TÜSİAD sermayesinden ana parçalarından bir ilân göremedim. Bir tek Sabancı’nın Hürriyet’te yarım sayfadan küçük bir ilânı vardı. Koç Holding ile Eczacıbaşı Holding’ten veya bağlı şirketlerinden gelen bir ilân yayınlanmadı. Acaba benim gözümden mi kaçtı? Tespitim doğruysa, bu, adı geçen grupların ve TÜSİAD’ın 15 Temmuz’un başarısız olmasından için için üzüntü duyduğunun bir işareti olarak okunabilir mi?

İnsanların yaptıklarından ve söylediklerinden değil de yapmadıklarından ve söylemediklerinden dolayı yargılanmasını veya ağır eleştiriye maruz bırakılmasını sevmiyorum. Somut olgular ve olaylar üzerinden konuşmayı ve yargılamaktan çok yorum yapmayı tercih ederim. Bunu da yumuşak bir üslupla gerçekleştirmeyi isterim. İşte bu yüzden TÜSİAD’ı tümden “infaz” edecek bir pozisyon almak istemem. Tarihine bakıldığına bu derneğin bana göre iyi duruşlar sergilediği ve yararlı işler yaptığı zamanlar da var. Ancak, TÜSİAD’ın başka zamanlarda ses vermeye çok hevesli olurken bu sefer suskun kalması ister istemez insanı düşünmeye sevk ediyor.

TÜSİAD ülkenin en büyük sermaye grubu. AK Parti zamanındaki tüm toplumsal değişikliklere rağmen büyük sermaye hâlâ onun çatısı altında. Dindar işadamlarına ait sermaye miktarı henüz TÜSİAD’da toplanandan çok küçük. Üstelik TÜSİAD ürkek olmayan, üst perdeden konuşmaktan pek çekinmeyen bir örgüt. Ecevit’e ve sonra Erbakan’a karşı açtığı savaş hatırlarda. Dindarlardan pek hoşlanmadığı da malûm. Daha geçenlerde CHP’nin “adalet yürüyüşü” için açık destek belirtmekten geri kalmadı.

Bu TÜSİAD üyeleri –özellikle Koç grubu- Cumhuriyet bayramında, 10 Kasım’da irili ufaklı tüm yayın organlarına bol bol ilân vermekle de meşhur. Bu kendi tercihleri, diyecek bir şey yok. Ancak aynı sermaye grupları 15 Temmuz’un ilk yıldönümünde adeta sessizliğe büründü. Göstermelik de olsa ilân vermedi.  Duygusal televizyon klipleri hazırlayıp tekrar tekrar yayınlatmadı.

Bunu nasıl yorumlamalıyız?

Türkiye’de kişilerin aldıkları siyasî pozisyonlarda rasyonel menfaat ilişkileri ve hesapları yanında kültürel öğeler de rol oynuyor. Meselâ şehrin Türkiye’nin yerel yönetimlerde şahit olduğu bir tür devrimden uzak kalmasına ve bu yüzden çok geri düşmesine rağmen İzmir’de seçmenlerin önemli bir bölümü kültürel faktörlere dayanarak CHP’ye oy veriyor. Muğla aynı durumdaki bir başka kent. Yanlış anlaşılmasın, bu tavır sadece CHP tabanına mahsus değil, her kesimde karşılığı vat. Örneğin dindar-mütedeyyin kitlelerin siyasal tercihinde de ekonomik olanlar kadar kültürel faktörlerin de rol oynadığını biliyoruz.

TÜSİAD tüm kavga gürültüye rağmen AK Parti iktidarlarından ekonomik olarak zarar görmedi. Rakamlara göre ülke üç kat büyürken TÜSİAD üyeleri ortalama on kat büyüdü. AK Parti’nin dindar müteşebbislere açık “desteği” (yani rantları onlara kanalize etmesi) onların bütün olarak TÜSİAD’ın kurumsal olarak ise KoÇ, Sabancı ve Eczacıbaşı’nın yanına bile yaklaşmalarına yetmedi. Başka bir deyişle TÜSİAD ekonomik büyümeden aslan payını aldı. Buna rağmen AK Parti hükümetlerinden hiç hoşlanmadı. Bazen açıkça bazen kapalı kapılar arkasında hükümet aleyhine konuştu ve çalıştı.

Bu kadarla kalsa iyidir. İktidara yönelik demokrasinin usul kurallarının ihlâline dayanan hamleleri daha doğrusu saldırıları dahi hoş karşıladı, destekledi, hatta onlara lojistik destek sağladı. Yukarda işaret ettiğim üzere bazı günlerde verdiği ilânlarla hem yüksek perdeden ses verdi hem de  medyayı yönlendirmeye çalıştı. Bütün bunlar dikkate alındığında TÜSİAD’ın 15 Temmuz’da büyük bir suskunluk içine girmesinin manidar olduğu söylenebilir.

TÜSİAD neden böyle yapıyor?

Sorunun cevabını yukarda kısmen verdim. TÜSİAD ile AK Parti arasında doku uyuşmazlığı var. TÜSİAD CHP çizgisinde ve tipik CHP reflekslerine sahip. Bu yüzden hükümetin bir şekilde gitmesini istiyor. Bunu bazen ihtiyatlı şekilde bazen kendini kaybetmişçesine dışa vuruyor. TÜSİAD’ın bu tavrında etkili olan bir diğer faktör Batı hükümetleri ve sermaye gruplarıyla girdiği yakın ekonomik ilişkiler ve zihniyet ortaklığı.

TÜSİAD’ın nerede durduğu demokrasinin usul kurallarına saygı gösterdiği ve o sınırlar içinde kaldığı sürece mesele değil Ancak, TÜSİAD üyelerinin tavırlarının geniş halk kitlelerinin gözünden kaçmayacağını ve her tavrın toplumsal getirileri yanında toplumsal maliyetleri de olacağını unutmamaları gerekir.

Serbestiyet, 21.07.2017

15 Temmuz’un birinci yıldönümünden izlenimler

15 Temmuz’un birinci yıldönümünde, 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nde yapılacak törene katılmak üzere saat 17:30 civarında evden çıktım. Daha önce Üsküdar iskelesinde buluşup bir grup olarak köprüye yürümeyi düşünüyorduk. 15 Temmuz Hareketi’nden Mesut Bıyık Çengelköy’de toplanan gruba katılarak birlikte yürümeyi teklif etti.  Bu bana çok makul göründü. Bunun üzerine Çengelköye’e gitmeye, oradan köprüye geçmeye karar verdim.

Evime yaklaşık üç yüz metre mesafede olan Beşiktaş iskelesine otobüsle inmeyi düşünüyordum. Barbaros Bulvarı’na çıkınca şaşkınlığa uğradım. Bir insan seli Balmumcu tarafından aşağıya akmaktaydı. Hiç tereddüt etmeden kalabalığa katıldım. Hem kitlenin bir parçası olmak, hem de bu insanlar üzerinde gözlemlerde bulunmak istiyordum.

İnsanlar sakin bir şekilde yürümekteydi. Yüzlerde bir gerginlik veya öfke yoktu. Hemen herkes gülümsemekteydi. Yürüyenler arasında tek başına olanlar da, yanında arkadaşlarıyla veya aileleriyle ilerleyenler de vardı. Bazı ailelerin yanında çocuklar da bulunmaktaydı. Birkaç ailenin çocuk arabasıyla ilerlemekte olduğunu gördüm.

Katılımcıların profilini tespit etmeye çalıştım. Gençler ağırlıktaydı. Kadın nüfusu erkek nüfusa göre çok daha fazlaydı. Kadınlar arasında başı örtülü olanların yanında açık olanlar da vardı.

Hep aynı kişilerle yan yana yürümemek, başkalarını da görmek için kitlenin ortalama hızından daha yüksek bir hız tutturdum. Adeta bir sel gibi Beşiktaş iskelesine doğru ilerledik. Aşağı inerken yolun sağ tarafındaki publarda bira vs içerek oturan kimselere baktım. Oralarda oturanlar da genç insanlardı ama sanki hiçbir şey yokmuş havasındaydılar. Ne yürüyenlerden ne de oturanlardan karşılıklı ters bakış ve birbirine laf atma gördüm.

Beşiktaş meydanı ana baba günüydü. CHP’nin kalesi Beşiktaş adeta işgale uğramış gibiydi. Büyük kalabalığın içinde iskeleye vardım. Tam iskeleye varmadan, yanımdaki, 20’li yaşların başında olan sarışın gence ne iş yaptığını ve nereden geldiğini sordum. Bir hazır giyim mağazasında çalıştığını ve Esenyurt’tan geldiğini söyledi. 15 Temmuz gecesi ne yaptığını sorunca şu cevabı verdi: “Mahallemizi savunduk.”

Vapurlar iki yaka arasında mekik dokuyordu. Bütün vapurlar yolcu taşımakla beraber, iskelenin sol tarafında sadece bu iş için tahsis edilmiş, bayraklar ve 15 Temmuz pankartlarıyla donatılmış tekneler bekliyordu. Onların önünde de büyük bir kalabalık mevcuttu. Birine binip karşıya geçtim. Vapurdan iner inmez daha büyük bir kalabalığın ortasına düştüm. İskele ve Üsküdar Meydanı adeta mahşer yeriydi. Çengelköy dolmuşlarına umutla baktım. Bir dolmuşa binmem imkânsızdı. Yolun karşısına geçtim. Orada çeşitli firmalar tarafından tahsis edildiği anlaşılan midibüsler insanları alıp köprüye doğru götürmekteydi. Onlardan da umudumu kestim. İçinde yolcu olmasına rağmen bir iki taksiyi durdurdum. Şoförler yolun kapalı olduğunu, ancak Kirazlıtepe’ye kadar gidebileceğimi, oradan yürümem gerektiğini söyledi.

Bunun üzerine otostop çekmeye karar verdim. Sekiz on arabaya el kaldırdım. İki üç tanesi durdu ama doluydu. Sonunda, ellerinde bayraklar olan bir baba oğulun bir araca binmek üzere olduğunu gördüm.  Koştum, “ben de geleyim” deyip sürücünün onayını beklemeden küçük arabanın arka koltuğuna sıkıştım.

Öndeki iki genç yolu bilmiyordu. Gebze’den geldiklerini söylediler. Arabayı nereye bırakabileceklerini sordular. Cevap veremedik. Baba oğul Beykoz’dan gelmekteydi. Önce Kadıköy’e geçmişler, oradan Üsküdar’a ulaşmışlardı. Baba gençlerle siyasî analizlere başladı. Kılıçdaroğlu’nun Meclis’te ne kadar “iğrenç” konuştuğundan söz ettiler. Ben konuşmalara katılmadım. Bir ara on yaşında olan çocuk da siyasî analizler yapmaya başladı. Bunu kitlenin yüksek seviyede politize olduğunun işaretlerinden biri saydım.

Araba adım adım ilerleyebiliyordu. Bir süre sonra ilerde yolun tamamen tıkalı olduğu söylendi. Arabadan inip yürümeye karar verdim. Teşekkür edip indim. Binlerce kişiyle beraber yürümeye çalıştım. Sonunda bu işi başaramayacağım kanaatine varınca geri dönmeye, birkaç kişiyle konuşmaya, sonra Beşiktaş’a dönüp oradaki havayı koklamaya karar verdim. Tek çocuklu ve çocuk arabasıyla köprüye yürümeye çalışan bir aileye yaklaştım. Nereden geldiklerini sordum. Beylikdüzü  tarafından geldiklerini söylediler. Geçen sene çocukları küçük olduğu için yalnızca babanın sokaklara çıktığını ama bu sefer ailece yola düştüklerini anlattılar. Kendileri için bu işin çok meşakkatli olabileceğini söylememe sadece tebessümle karşılık verdiler. Kuzguncuğa doğru uzanan yolun sol kenarında durup gelen geçenlerin yüz ifadelerini ve profillerini gözlemlemeye başladım.

Daha sonra iskeleye döndüm ve karşıya geçtim. Ben yola çıkalı yaklaşık iki saat olmuştu ama Beşiktaş ben giderken olduğundan daha kalabalıktı. Binlerce insan Üsküdar’a geçmek için beklemekteydi. Diğerleri gibi onların ellerinde de bayraklar vardı. Bazıları bayrak tişörtler giymişti. Başlarına bandana olanlar da vardı. Bazı aileler üç nesil bir aradaydı.

Bütün bu insanlarda bilinçli ve gönüllü bir katılma azmi gözlemledim. Onları bu meşakkatli işe girişmeye itenin ne olduğunu düşündüm. Bir kere daha anladım ki 15 Temmuz direnişinin kahramanları bu sade, mütevazı insanlar. Ölüm makinalarıyla donanmış asker kılıklı çeteleri bu insanlar çıplak elleriyle durdurdu. Sokağa, bir nevi savaşa koşmakta zerre kadar tereddüt etmediler. “Ev kira ama memleket bizim… evlatsız olur ama vatansız olmaz” dediler. Sade insanlar olarak çıktıkları sokaklardan kahramanlar olarak evlerine döndüler.

Daha önce de pek çok sefer yazdım ve söyledim. Türkiye’de demokrasinin gerçek teminatı sade halk kitleleridir. Kendini elit zanneden kimilerine ve ortalama aydınlara kalsa Türkiye’de demokrasi yaşamaz, yaşatılamaz.

15 Temmuz bir demokrasi destanı. Kahramanlarının çoğunu bilmiyor, tanımıyoruz. Üzerinden sadece bir yıl geçmesine ve katliamlar yapan katiller ile işbirlikçilerinin henüz tamamen temizlenip hak ettikleri gibi cezalandırılmış olmamasına rağmen 15 Temmuz’u hafife almaya, FETÖ ile mücadelenin önünü kesmeye çalışanlara, bu kahramanlar 15 Temmuz günü yine muhteşem bir cevap verdi. Sadece İstanbul’da değil bütün Türkiye’de. Bu kahramanları ve sağduyularını, cesaretlerini, çabalarını hafife alanlar büyük hatâ yapar. 15 Temmuz’dan ders almayarak yeni darbe teşebbüslerine kalkacakları ise bu halk bu sefer külliyen — fiziksel olarak — yok eder.

Ne mutlu bana ki böylesine sağduyulu ve kahraman bir milletin mensubuyum.

Serbestiyet, 18.07.2017

Necmettin Yılmaz’a rahmet

Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
fena değildir…

Üstü kalsın…”

Cemal Süreya’nın dediği gibi her ölüm erkendir; görecek günler vardır daha yaşarken çok da umursamadığımız…

Geride kalanları dünya dertleri ile baş başa bırakırken; ölümlerin kimisi derin bir hesaplaşmaya iter bizi hayata isyan edercesine; kimisi bir haberdir sadece anlık üzüldüğümüz…

Bu toprakların insanıyız biliriz “yiyecek ekmeğin, alacak nefesin varsa” ecel gelmez kapıya. Gelmez gelmesine de eceli getirenlere, sebep olanlaradır öfkemiz… Kuyuyu taşlayanla, Rabbini taşlayan adamın kıssasını da biliriz amma kuyu ile ölümü birleştirenedir öfkemiz.

“Bir garip ölmüş diyeler, üç gün sonra duyalar”

***

Bazı ölümler var ki gerçekten de erkendir, hele bir de zalimin elinden olursa yarası kolay kapanmaz. Ama gel gör ki acılar bile bizi kolay kolay birleştiremez. Ağıtlarımız bile ayrıdır; birimizin yücelttiği ölüm diğerimiz için anlamsızdır!

Hele bir de ölümleri yarıştırmaya görelim…

En vicdanlı ve erdemlilerimiz bile pusulayı şaşırır. Birine şiirler yazıp, gözyaşı dökerken diğerini umursamaz! Diliyle “hakettiğindendir” demese de bakışlarında görürsünüz titremez kalbindeki tek bir damar bile.

“Kardeşim, ne demek istersin?” dediğinizi duyar gibiyim ama öyle pat diye söylenmiyor işte. Çünkü bu topraklarda herkesin kara kaplı bir defteri ve acınacak-acınmayacak ölümleri var.

Ben örnek vereyim de siz kendinizce kıyas biçin; ya da biçmeyin!

Meşhurlardan başlayayım; Adnan Menderes ve arkadaşlarına mı çok üzüldünüz yoksa Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına mı? Erdal Eren mi yoksa Mustafa Pehlivanoğlu mu daha acı? Ali İsmail Korkmaz’ın ölümü mü yoksa Yasin Böri’nin ölümü mü daha haincedir sizce?

Madımak mı Başbağlar mı desem? Molotof kokteyli ile yanan Ayşegül mü yoksa havan topuyla parçalanan Ceylan mı daha çocuk gözünüzde? Berkin Elvan desem, Roboski desem, yatağında uyurken şehit edilen üç polis ve daha niceleri… Yazamadıklarım, yazmayıp da bilmediklerim…

Peki, Necmettin Yılmaz desem kaçımız bilir?

Belki bir haber saatinde ya da bir gazetede-internette gözünüze öylesine çarptı. 23’ünde gencecik bir delikanlı daha sevecek ve yaşayacak zamanında güya kendince haklı mücadelesi olduğunu söyleyecek ve bir zamanlar Beyaz Toroslara öfkeli ellerce kahpece vurulup bir kuytuda çekip gitti aramızdan.

Ecel mi gelip erken buldu yoksa birileri mi eceli ona erken getirdi. Eminim bunun da teolojik-ideolojik onlarca farklı cevabı vardır heybelerimizde…

Ne garip Ahmet Arif’in “Otuz Üç Kurşun”unu hatırlattı bu ölüm:

“Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun…

Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız

Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…”

***

Bence  -yanılmak bize mahsus- bir takdir var şüphesiz ancak saati erkene almak da ertelemek de takdir-i ilahinin bir parçası. Kadere sığınıp ellerimizi bağlamak yerine yapılacak şeyler olmalı…

Hani Hz. Ömer’in Kudüs yolunda aldığı ‘veba’ haberi üzerine orduyu geri çevirdiğinde sahabeden bazıları “Ey Ömer, kaderden mi kaçıyorsun?” dediklerinde “Evet, Allah’ın bir kaderinden bir başka kaderine kaçıyorum.” dediği gibi.

Demem o ki, hayat belki de bu hali ile tecelli etmeyebilir! Allah’ın bizim için yayıp döşediği bu dünyada birbirimizin gözünü oymaktan, oyulmasına izin vermekten imtina etseydik, haklı ile haksızı görmek isteseydik; her birimiz kendi mahallesinde, kendi evinde vicdan denen melekeyi diri tutabilseydik; taşıdığımız emanetin hakkını verebilseydik… şairin dediği gibi:

“İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse diğerine sağır” (İsmet Özel) olmasaydı, aramızda “Emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i anil münker” bir topluluk olsaydı…

15 Temmuz şehitlerimizi hayır ile yad ederken belki de onlar da aramızda olurdu!..

Karar Gazetesi, 19.07.2017

15 Temmuz’un ardından (2)

15 Temmuz darbecilerinin sosyolojik bir ağırlığı yoktu. Halk da darbecilere posta koydu. Darbenin önlenmesinde bu iki hususun önem taşıdığı açık, sürekli vurgulanmasında da bir beis yok. Bununla birlikte darbe teşebbüsünü çökerten ve göz ardı edilmemesi gereken iki nokta daha var.

Birincisi, darbe duyumunun alındığı ilk dakikadan itibaren siyasi iktidarın her kademesinin darbeyi reddetmesidir. İktidar namına söz alan bütün temsilciler, hiçbir şek ve şüpheye yer bırakmadan darbenin karşısında durdular. Halka mücadele çağrısı yaptılar ve halkı bu mücadeleye ortak ettiler.

Bu kararlılık, iktidar ile halk arasında güçlü bir etkileşim yarattı. İktidarın darbeyi kabul etmediğini gören halkın mücadele şevki yükseldi. Halkın kitlesel desteğini arkasında gören iktidarın ise cesareti arttı. Eğer iktidar darbecilere itiraz etmese veya pısırık bir hal içine girseydi, muhtemelen halkın tepkisi daha sönük olurdu. Keza halk iktidarın davetine icabet etmese, iktidar kendine olan güvenini ve darbeyi püskürtme azmini yitirebilirdi. Dolayısıyla siyasi kararlılık, darbe karşıtı mücadeleyi besleyen bir işlev gördü.

Liderlik

Bu çerçevede Erdoğan’ın 15 Temmuz performansına ayrı bir paragraf açmak gerekir. Siyasi aktörleri rakiplerinden ayıran bazı özellikler vardır. Bu özellikleri taşıyanlar, diğerlerinin önüne geçer. Krizi yönetme becerisi, risk alabilme kapasitesi ve cesaret bu özellikler arasında sayılabilir. Cesarete dair Kürtçede çok sevdiğim bir söz var, “Zilamê tirsonek sînga sîpî nabîne” diye. Mealen “Korkak adam sevdiğinin göğsüne baş koyamaz” anlamına gelir. Gerektiğinde cesur davranmak ve risk almak liderliğin olmazsa olmazıdır. Yoksa ortada ne liderlik kalır ne de iktidar.

15 Temmuz’da Erdoğan uygulamalı bir liderlik dersi verdi. Darbe teşebbüsü iktidarına kastediyordu; buna karşı başarılı bir yönetim sergiledi. Kendi bağlı bütün güçleri darbecilerin karşısına dikebildi. Birçok risk aldı. Halkı sokağa davet etti. Marmaris’ten yola çıkıp Dalaman’dan İstanbul’a uçtu. Darbecilerin işgale yeltendiği Atatürk Havalimanı’na indi. Hepsi riskti bunların; ancak o tüm bu riskleri üstlendi ve darbenin seyrinin değişmesinde önemli bir rol oynadı.

“Darbe karşıtlığının merkezi”

Buna karşılık muhalefet liderlerinin o gece sergiledikleri profil, bana kalırsa son derece düşüktü. CHP ve HDP o gece yazılı açıklamalar yaparak darbeye karşıtlıklarını deklare ettiler. Önemliydi fakat yeterli değildi. Böyle tarihî bir anda muhalefet daha fazlasını yapabilirdi ve yapmalıydı. Şöyle ki:

Darbe girişimi esnasında Kılıçdaroğlu, Atatürk Havalimanı’ndaydı. Olağandışı bir hareketlilik yaşandığını görmesine karşın oradan ayrıldı. Oysa farklı davranabilirdi. Meselâ hemen oracıkta, darbeye karşı durduğunu dünya âleme duyurabilirdi. Ya da, diyelim ki buna fırsat bulamadı; sonrasında bulunduğu yerden haber kanallarına bağlanarak bu gayrimeşru ve gayri ahlaki teşebbüsü mahkûm edebilirdi. Bu duruş, her açıdan daha doğru ve daha tesirli olurdu.

Keza 15 Temmuz gecesi Demirtaş da Diyarbakır’daydı. O da demokrasi karşıtı bu teşebbüsü lânetleyebilir, demokratik siyaseti savunmak için kitlesini sokağa taşıyabilir ve Diyarbakır’ı “darbe karşıtlığının merkezi” haline getirebilirdi. Böylesi bir tavır, bambaşka bir Türkiye ortaya çıkarır ve büyük ihtimalle 16 Temmuz’dan sonraki tarih daha olumlu bir yatakta akardı. Hülasa muhalefet, halkın hissiyatını taşımada ve buna liderlik etmede eksik ve yetersiz kaldı, büyük bir fırsatı heba etti.

Darbe teşebbüsünün akim kalmasında dikkat çekilmesi gereken ikinci husus, ordu ve emniyet içindeki darbe karşıtı güçlerdir. Halkın direnişine söylenecek söz yok, ama eli silahlı darbecileri durdurmak karşıt bir gücü de gerektiriyordu. Ordu ve emniyetteki darbe karşıtları bunu sağladı.

“Kontrollü darbe”

Aradan geçen süre zarfında darbeye dair birçok iddianame hazırlandı, yargılamalar başladı. Birçok belge, itiraf ve delil kamuoyunun bilgisi dahiline girdi. İki nokta artık çok net.

Bir. Kimilerinin yaptığı gibi 15 Temmuz’u “tiyatro” olarak nitelemenin ya da “Böyle darbe mi olur?” diye tahfif etmenin akılla bağdaşır bir tarafı bulunmuyor. Ne sahneye konan bir oyun var, ne de birkaç kendini bilmezin hesapsız kitapsız ve gelişigüzel yaptığı bir eylem. Aksine, son derece ayrıntılı bir planlamaya dayalı bir darbe girişiminden söz ediyoruz. Öğrendiklerimizden çıkan çıplak gerçek şu: Devlet içinde yuvalanan bir örgüt, 15 Temmuz’un bütün aşamalarını dikkatle planladı ve neticeye ulaşmak için de her kötülüğü yapmaktan imtina etmedi.

İki. Darbenin arkasındaki örgüt FETÖ’dür. Her ne kadar kendileri reddetse de, bütün oklar FETÖ’yü işaret ediyor. Askeri, siyasi ve iktisadi bütün bağlantılar ve yollar Pennsylvania’ya çıkıyor.

Hal böyle iken CHP’nin ısrarla “kontrollü darbe” söylemini kullanması çok büyük bir yanlıştır. İki açıdan: Biri, gerçeğe ters düşmesidir. 15 Temmuz’a kontrollü darbe diyebilmeniz, ancak yargılama süreçlerinde ortaya çıkan bütün kanıtlara gözlerinizi sımsıkı kapatmanızla mümkün olabilir.

Diğeri ise, CHP’nin bir yıldır yapıp ettikleriyle uyuşmamasıdır. Darbenin bastırılmasının ertesinde CHP, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki liderler toplantısına da, Yenikapı’da düzenlenen mitinge de katıldı. Dış basına verdiği değerlendirmelerde Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz’un FETÖ’nün işi olduğunu da yazdı. Şimdi, eğer CHP 15 Temmuz’un kontrollü darbe olduğuna inanıyorsa bunları yapmamalıydı. Yok, eğer bunları yaptıysa, o zamanda “kontrollü darbe” ifadesinden uzak durmalıydı. Bir parti bu kadar ağır bir tenakuzu kaldıramaz.

Muhalefetin odağı

Muhalefetin, darbe teşebbüsü hakkında iktidarın söyleminin aynısını benimsemesi beklenemez. Yanlış giden işler varsa muhalefet bunları eleştirmek ve doğrusunu göstermekle yükümlüdür. Meselâ, bana kalırsa muhalefet üç noktaya odaklanabilir.

Birincisi, FETÖ’nün devlet içinde, devleti ele geçirmeye yetecek düzeyde örgütlenmesine rağmen zamanında açığa çıkarılmamasıdır. Muhalefet, iktidarın buradaki sorumluluğunu deşebilir.

İkincisi, soruşturma safhasında hayati bazı soruların cevaplanmamasıdır. Muhalefet, bütün resmi görmemizi engelleyen bu tür eksiklerin üzerine daha çok gidebilir.

Üçüncüsü de, iktidarın darbeyi fırsata çeviren uygulamalarıdır. İktidar, darbe sonrasında ilân edilen OHAL’in sağladığı imkânlardan istifade ederek darbe ile hiçbir irtibatı olmayan kesimleri de baskı altına aldı. Muhalefet bu baskı siyasetine daha çok projektör tutabilir.

Bütün bu noktalarda iktidar eleştirisi yapmak muhalefetin hem hakkı hem de sorumluluğudur. Ama muhalefetin hem kendisi hem de toplum açısından faydalı sonuçlar elde edebilmesi için öncelikle bu “kontrollü darbe” söyleminden vazgeçmesi gerekir. CHP, karanlık noktaların aydınlığa çıkarılmasını talep edebilir, etmelidir. Hükümetin yersiz-hukuksuz icraatlarını eleştirebilir, eleştirmelidir. Fakat bunu darbenin iktidarın bilgisi ve gözetimi altında gerçekleştiğini ima eden “kontrollü darbe” söylemi ile yapamaz. Bu söylem CHP’nin darbe karşıtlığın gerçek olup olmadığına dair şüpheleri artırmaktan başka bir işe yaramaz.

Devam edeceğim.

Serbestiyet, 21.07.2017