Ana Sayfa Blog Sayfa 152

Uzun vâdeli mücadele

Ocak 2015’te gerçekleşen Charlie Hebdo saldırısının ardından geçen iki buçuk yılda, Avrupa’da birçok kent terör eylemlerine sahne oldu. Kopenhag, Paris, Nice, Berlin, Londra, Brüksel, St. Petersburg, Stockholm, Manchester gibi güvenlik önlemlerinin yoğun olduğu merkezleri sarsan terör, son olarak da Barcelona’da boy gösterdi.

Avrupa’nın üzerinde dolanan bu IŞİD patentli terör dalgasının en dikkat çeken tarafı, saldırı enstrümanlarını her geçen gün çeşitlendirmeleri. Bu terör eylemlerinde — klasik silahların yanında — gündelik hayatın vazgeçilmez vasıtaları da bir terör silahı olarak kullanılıyor. Hattâ ateşli silâhların ve patlayıcıların dolaşımı üzerindeki denetim sıkılaştıkça, bu diğer vasıtalar gitgide öne çıkıyor. Bir otomobil yayaların üzerine sürülüyor. Bir minibüs restoranın içine giriyor. Bir kamyon bir festival için bir araya gelmiş insanların arasına dalıyor. Bir de bıçaklar var. Araçlardan iniyor ve ansızın sağa sola bıçak sallamaya başlıyorlar. Böylesi terör eylemleri, küçük insiyatiflerle daha kolay organize edilebildiği için hızla çoğalıyor. Bomba veya otomatik silâhlarla tarama gibi daha klasik terör eylemlerinden çok daha fazla ses getirmeye başlıyor ve insanların korkularını azami seviyeye çıkartıyor.

Teröristlerin nitelikleri de altı çizilmesi gereken hususlardan biri. Bu eylemler şartlara kolaylıkla adapte olan, ev yapımı teknolojileri iyi kullanan ve kendi canlarını hiçe sayan gençler tarafından gerçekleştiriliyor. Bunlar şiddeti bizatihi siyaset olarak görüyor, ölümü kutsuyor ve ölünceye kadar çatışıyorlar. Kimliklerini önceden tespit etmek kolay değil; silah kullanmasını hayal dahi edemeyeceğiniz kişiler çok kanlı terör eylemlerine imza atabiliyor. Eylemcilerin ve katılımcıların tahmin edilmesindeki güçlük, toplumdaki endişe ve kaygıları büyütüyor.

Sarsılan özgürlük-güvenlik dengesi

Terörle mücadeleyi zorlaştıran ve terör korkusunu gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası haline getirme istidadını taşıyan bu eylemler, sosyal ve siyasal alanda kaçınılmaz bazı sonuçlar doğuruyor. En mühimi, özgürlük ve güvenlik dengesinin sarsılması. Eylemler sebebiyet verdikleri dehşet duygusundan ötürü — sadece gerçekleştirildikleri topraklarda değil — dünyanın hemen her yerinde menfi neticeler üretiyor. Her yönetim aynısının kendi başına da geleceğinden ürkerek ön almaya çalışıyor ve güvenlik tedbirlerini yükseltiyor.

Böylece özgürlüklerde genel bir daralma, yasak ve sınırlamalarda ise bir genişleme yaşanıyor. Hak ve özgürlüklerdeki alan kaybı, metazori bir şekilde de gerçekleşmiyor. Salt devletin baskı ve zorlamasıyla değil, toplumun büyük bir çoğunluğunun isteğiyle hayata geçiyor. İnsanlar terörün önlenmesi ve hayatlarının daha güvenli seyretmesi için özgürlüklerinin bir kısmından vazgeçiyor, daha fazla güvenlik için devletin daha fazla müdahalesi ve denetimine rıza gösteriyor. Saldırılar sürdükçe bu eğilim artacağa ve dünya çapındaki özgürlük açığı büyüyeceğe benziyor.

Kabaran aşırı-sağ

IŞİD terörü, Batı siyasetini de biçimlendiriyor. IŞİD’in yaptığı her saldırı, Batı’da mültecilerin, göçmenlerin ve sığınmacıların hayatlarını daha da zorlaştırıyor ve İslam karşıtlığını körüklüyor. Teröristler Müslüman kimliği taşıyor ve eylemlerini İslâmiyet adına yaptıklarını söylüyor. Bu durum, Müslümanların terörizm ile uzaktan yakından bir alâkası olmayan ve diğer din mensupları gibi sıradan bir hayat süren büyük çoğunluğunun yaşamını olumsuz yönde etkiliyor. Müslümanlar suçlayıcı nazarlara eskisinden ve herkesten daha çok maruz kalıyor. Müslümanların ibadeti olağan sınırların ötesinde yasaklamalara tabi tutuluyor. Müslümanların dini sembol ve ritüellerini kamusal alanda daha az görünür kılacak düzenlemeler yapılıyor.

Terörizm, Avrupa’da aşırı sağ siyaseti de kabartıyor. Irkçı ve yasakçı hareketler güç kazanıyor, özgürlüğü ve çok-kültürlülüğü savunan siyasetler ise geri çekilmek zorunda kalıyor. Aşırı sağın popülaritesinin artması ve sandıklarda giderek daha fazla oya sahip olur hale gelmesi, merkez sağ ve solda yer alan siyasi partilerin politikalarına da negatif etkide bulunuyor. “Öteki” olarak görülenlerin taleplerine duyarlı olan partiler de seçmen kaybetmemek için sağ dalganın üzerinde sörf yapmaya başlıyor. Bu itibarla terörün Batı’daki siyasi tasavvuru esir aldığı söylenebilir.

Irak ve Suriye’den sonra

Avrupa’daki terör, Ortadoğu’daki gelişmeleri de iki yönden biçimlendiriyor. Bir yandan, her terör eylemin arkasından çıkan IŞİD’e karşı operasyonların artmasına ve buna daha fazla sayıda devletin katılmasına yol açıyor. IŞİD Avrupa’da en büyük düşman olarak kabul ediliyor; bu nedenle devletlerin IŞİD’e karşı mücadeleleri kendi kamuoylarından da büyük bir destek alıyor. Diğer yandan, IŞİD’e karşı savaşan güçlerin meşruiyet çevreleri sırf bu nedenle genişliyor. Zaten işte bu, YPG ya da SDG’nin diplomatik ve askeri alanda giderek daha çok destek almasını ve meşruiyet zeminine oturmasını mümkün kılıyor.

Şu anda IŞİD, dört bir koldan ateş altında. Irak’ta, Musul’dan çıkarılan örgüte karşı şimdi Telafer’de operasyon yapılıyor. Suriye’de ise Rakka’da kuşatma altına alınmış durumda. Muhtemelen Telafer’den sonra Havice ve Rakka’dan sonra da Deyrizor IŞİD’den temizlenecek. Yani çok uzak olmayan bir tarihte IŞİD’in Irak ve Suriye’deki varlığına son verilecek.

Lâkin bu, IŞİD’in tamamen bittiği anlamına gelmeyecek. Örgüt form değiştirecek ve iki yoldan ilerlemeye çalışacak. Bir taraftan, Afrika ve Asya’da merkezi otoritenin olmadığı veya çok zayıf olduğu coğrafyalarda,  bir toprak parçası ele geçirip üzerinde denetim ve giderek hâkimiyet kurmaya çalışacak. Diğer taraftan, başta Avrupa olmak üzere her yerde uyuyan hücrelerini harekete geçirerek bireysel terör eylemlerini devam ettirecek.

Dolayısıyla IŞİD’e karşı mücadele kısa bir sürede bitmeyecek. Başarı için başlıca iki alanda adımlar atılması gerekiyor. Biri, ölümü yücelten ve şiddetin dışında bir araç tanımayan fikriyatı sönümlendirecek sosyal ve siyasal vasıtalar ve mekanizmaları geliştirmek. Bu meyanda en önemli nokta, Batı’nın yakasını İslam karşıtı politikalardan sıyırması. Zira Müslümanları dışlayan siyasetlerden IŞİD nemalanır. Diğeri ise, global bir nitelik kazanan IŞİD terörüne karşı global bir mücadele perspektifi oluşturmak.

Tez zamanda yapılabilecek işler değil bunlar; bu nedenle mücadele de uzun vadeli bir mücadele olacak.

Serbestiyet, 24.08.2017

Bireysel Menfaat mi, Toplumsal Menfaat mi?

Bireysel menfaat ile toplumsal menfaat arasında bir çelişki olduğunda hangisinin tercih edilmesi gerektiği sorulsa, insanların çoğu toplumsal menfaat der. Bu soruya muhatap olanlar, asıl düşüncesi öyle olmasa bile karşılaşacağı tepkilerden korkarak toplumun menfaatini daima bireysel menfaatinin önüne koyacağını beyan eder.

Ancak, bireysel çıkarla toplumsal çıkarı karşılaştırmak elmalarla armutları toplamaya benzer. Bir bireysel çıkar bir başka bireysel çıkarla karşılaştırılabilir. İhtilâf aynı türden olan şeyler, yani bireysel çıkarlar arasında söz konusu olabilir. A’nın çıkarı B ile çatışabilir. Bu durumda bireysel çıkarları tek tek teşhis etmek ve karşılaştırmak mümkündür. Bireysel çıkarlar somuttur. Genellikle kısa vadelidir ve ekleme, çıkarma gibi işlemlere tâbi tutulabilir. Toplumsal çıkar farklı özelliklere sahiptir. Bireysel çıkarın olduğu anlamda bir çıkar olamaz, çünkü bir birey gibi teşhis edilebilir ve diğerlerinden farklılaştırılabilir bir beşerî varlığın gözlenebilir menfaatine benzemez. Toplumsal çıkar içinde birbirleriyle çelişik çok sayıda bireysel çıkarı barındırır.

Toplumsal çıkar elbette var; ancak elle tutulur bir maddî özle değil, toplumsal düzenle ilintili. Toplumsal çıkar, bireylerin kendi kişisel çıkar arayışlarının mümkün olmasını sağlayan çerçeveyi teşkil eden ve koruyan beşerî kurumların – kuralların — yaşaması ve yaşatılmasıdır. Örneğin özel mülkiyetin mevcudiyeti ve hukukî koruma altında olması tüm toplumun yararınadır, çünkü mülkiyet ve mülkiyete dayanan hukuk insan davranışlarını regüle eder; böylece toplumsal hayatın savaşa dönüşmesini engeller ve bir sosyal düzenin oluşmasına katkıda bulunur. Fakat bu düzen içinde bireylerin mülkiyet sahipliği durumları değişir. Birilerinin mülkiyeti artarken birilerininki mutlak veya nispî anlamda azalabilir. Ancak, bireyler arası mülkiyet değişimleri ekonomik hayatı sıfır toplamlı merkantilist bir oyuna dönüştürmez; normal şartlar altında toplumdaki toplam mülkiyet miktarı artmaya devam eder. Düzen içinde bireylerin kişisel çıkar arayışı toplumsal faydaya zarar vermez, zira toplumsal çıkar toplam mülkiyet miktarının artmasındadır.

Bireysel çıkar ile toplumsal çıkar arasında meşru ve anlamlı bir karşılaştırma yapma ve bundan kamu politikası için sonuçlar çıkarma imkânı yoktur. Peki, hem entelektüel hem sosyal hayatta böyle anlamsız bir karşılaştırma sorusu niçin ve nasıl sorulabiliyor? Bunun sebebi, kişisel çıkar arayışının daima başkalarının pahasına yapılmak zorunda olduğu yolundaki yaygın — ve yaygın olduğu ölçüde yanlış — inançtır. Hem akıl hem tecrübe bu tür bir “başkalarına zararlı” çıkar arayışının mümkün ve mevcut olduğunu gösteriyor. Ancak bu, piyasa mübadeleleriyle değil, mübadelelerin siyasileşmesiyle, daha doğrusu siyasî hüviyetli gelir-kaynak transferleriyle vuku buluyor.

Özgürlükçü bir siyasal düzende mübadele yapma gücünün teorik eşitliğine ve pratik değişkenliğine karşılık, siyasî süreçler eşitsizliğe ve sabitliğe dayanır. Şöyle de denebilir: Siyasî güç bireyler arasında eşitsiz dağılır. Bu yüzden, siyasî yol ve mekanizmalarla birilerinin bireysel çıkarının artırılması, başka birilerinin bireysel çıkarının azalması anlamına gelir. Oysa, piyasa düzeninde bireylerin kişisel çıkar arayışı başka bireylerin kişisel çıkarlarının da artırılması anlamını taşır. Böyle olmasa, bireyler mübadele ilişkilerine girmez.

Siyasî işlemlerin kaçınılmaz olarak birilerinin birilerine karşı zor kullanması anlamına gelmesine karşılık, piyasadaki mübadeleler gönüllülüğe dayanır. Siyasetin tekelciliğinin zıddına, kişisel çıkar arayışına dayalı piyasa çoğulcudur; hiçbir tüketiciyi tek üreticiye, hiçbir üreticiyi tek tedarikçiye mahkûm etmez. Piyasada kişisel çıkar arayan, bunu hâliyle başkalarından elde edecektir. Muhatabının bunu yapmayı kabul etmesi için kendi kişisel çıkarının da karşılanacağını bilmesi gerekir, yoksa karşılıklı ilişkiye girmekten imtina eder. Piyasalarda sayılamayacak kadar çok işlem gerçekleşir ve bireylerin kişisel çıkarları tek istikamette değil hep farklı istikamette artmaya meyleder.

Toplumsal çıkar, uzun vadede bireysel çıkar arayışlarını regülasyona tâbi tutan ve istikrarlı kılan kurum ve kuralların muhafaza edilmesidir. Bu kural ve kurumların oluşturduğu çerçeve içinde bireysel çıkar arayışları toplumun çıkarlarını geliştirir. Bu ikisi birbirinin zıddı değil tamamlayıcısı ve teşvik edicisidir. Biri diğerine tercih edilemez, edilmesi gerekmez; biri için diğerinden vazgeçilmez, vazgeçilemez.

Serbestiyet, 15.08.2017

 

Beşiktaş’ı Üzmeyin

Süleyman Seba’nın vefatının seneyi devriyesine denk gelen bu seyircisiz açılış maçı hiç ama hiç yakışmadı. Passolig’di, Sporda Şiddet Kanunu’ydu derken hala tüm tribünlere ceza verilmesi gerçekten çok yazık.

Ancak bu ceza Beşiktaş ve Şenol Güneş için bu sezonun geçen yıllardan daha çetin geçeceğine dair daha güzel bir uyarı olamazdı. O kadar ki rahmetli Süleyman Seba rakipleri yenmek yetmediği için “Benim çocuklar gerekirse hakemi de yenecekler” derdi. Şimdi de buna “Federasyonu da yenecekler”i eklemek gerekiyor. Çünkü verilen bu ceza o denli art niyet kokuyor ki futbol adına üzülmemek elde değil.

Nitekim maça iki takımda bir türlü konsantre olmadı.

HAZIRLIK MAÇI GİBİ BAŞLADI

Maç bir lig maçından çok hazırlık maçı edasında başladı. İlk yarı saman alevi gibi anlık pozisyonlar yaşanırken ilk pozisyonu Beck heba ediyor, Talisca eski devir televizyon yayınları gibi gelip-giden bir görüntü sergiliyor, Atiba’da geçen sezon 25. haftada çekilen fişini hala takmayı unuttuğunu gösteriyordu. Antalya geriden top çevirerek Beşiktaşı üstüne çekip geride boşluk yakalamak isterken maç bitti derken bir serbest vuruştan golü yedi.

Pepe Real Madrid’de de yaptığını ilk maçında yaparak Beşiktaş’ı öne geçirirken nokta transfer olduğunu da herkese göstermiş oldu.

BİR TÜRLÜ 10 NUMARA OLAMADI

İkinci yarı aynı 11’lerle başlarken Güneş’in Atiba’ya bu hali ile tahammül göstermesi çok ilginçti. Maç ortada gidiyor derken araya Avrupa’nın en iyi ama Türkiye’de sıradan bir hakem izlenimi veren Cüneyt Çakır girdi. Önce Cenk’e elle oynama ardından Tosic’e yanlış faul çalarak Beşiktaş’ın iki kontrasını yiyen Çakır herhalde aklı bu pozisyonlarda kaldığı için Cenk’in rüzgardan düşüşüne penaltı çalarak maçı bitiriverdi.

Vida geldiği takdirde bu hali ile Atiba’nın yerini Medel’e kaybetmesi kaçınılmaz gözüküyor. Kim iyiydi diyecek bir maç olmadı ama Oğuzhan’a da bir parantez açmak gerekiyor. 10 numaralı formayı sırtına geçirmesine rağmen Oğuzhan bir türlü Beşiktaş’ın 10 numarası olamıyor. Güneş’in bu işe bir çözüm bulamaması ileride Beşiktaş’ın başını çok ağrıtabilir.

Karar Gazetesi, 14.08.2017

Bylock’çu musun?

FETÖ operasyonlarına bakarken bugüne kadar vur derken öldüreni çok olduğu için sürecin itina ile yürütülmesi için ve adaletten şaşılmaması için mağduriyetlere dikkat çekmeye özen gösterdim.

Açıkçası askeri ve adli yapıda, emniyet ve kısmen maliyede yapılan operasyonlar beni çok da fazla endişelendirmiyor, çünkü eline silah alan ya da devletin gücünü örgüt için bir silah gibi kullananlarla ilgili atılacak adımlar belli ve bu konuda –her ne kadar bizim aklımızla dalga geçer çalışır gibi savunma yapanlar çok olsa da- haksızlık ihtimali oldukça düşük. Tabii ki bu kaydımız hiç yanlışlık ve haksızlık olmadığı-olamayacağı anlamına gelmiyor.

***

İşin bir de meşhur Bylock yönü var.

Bylock, FETÖ operasyonlarının başından beri en çok duyduğumuz, içini dışını fazlasıyla öğrendiğimiz ve en çok aşina olduğumuz örgüt içi haberleşme ağının adı.

Yapılan açıklamalardan öğrendiğimiz kadarıyla bu ağa öyle Facebook’a ya da Twiter’a katılır gibi kafanıza göre katılamıyorsunuz. Katılabilmek için davet almanız gerekiyor, konuşmalarınız da şifreli ve bir süre sonra siliniyor.

Hepimizin bildiği gibi FETÖ operasyonlarının başından beri on binlerce kişilik Bylock listelerinden bahsediliyor. FETÖ yapılanmasına yönelik elimizdeki en somut bağlantılardan birisi bu. Bu nedenle Bylock kullanıcıları potansiyel olarak şüphe altında.

Ancak Bylock nedeniyle haklarında işlem yapılanların büyük bir kısmı bu örgüt içi haberleşme ağına bir ya da iki kere girdiğini daha sonra kullanmadığını ya da bu programın sadece telefonuna yüklediğini ama kullanmadığını, bazıları da böyle bir programı hiç kullanmadıklarını ve telefonlarına da yüklemediklerini iddia ediyor.

Bu son iddiada maalesef GSM operatörlerinden birinin yaptığı açıklama nedeniyle işin böyle bir tarafının olabileceğini gösteriyor.

Bu savunmaların bir kısmı gerçekten doğru olabilir, ancak beni asıl rahatsız eden durum başka!

15 Temmuz sonrası bu kadar çok gündeme gelmesine ve çarşaf çarşaf Bylock listelerinin olduğu açıklanmasına rağmen, cep telefonlarında sehven(?) Bylock bulunan hemen hemen hiç kimsenin –en azından ben kamuoyunda bu yönde bir açıklama görmedim- çıkıp da:

Benim cep telefonuma şu şu nedenden dolayı Bylock yüklendi ama ben FETÖ’cü değilim ve bu ağı etkin bir şekilde kullanmadım kendimi de ihbar ediyorum. Ben bu yapılanmadan uzağım…” dediğine şahit olmadık.

Nedense bu programı kullananların hiç biri yakalanana kadar ses çıkarmıyor!

Peki, bu sessizliği nasıl okuyacağız?

Kuvvetli ihtimal, bunun en büyük sebebi bazıları bu yapılanmanın gerçekten bir parçası oldukları için deşifre olmama ümidi ile bir kenarda sessizce bekliyorlar ve malumunuz “en büyük FETÖ düşmanı benim rolü” oynuyorlar. Ki, 15 Temmuz’un sene-i devriyesinde de her yerde –Demokrasi Nöbetleri sırasında olduğu gibi- FETÖ ile geçmişte içli dışlı olmuş pek çok kişinin yine en ön saflarda bayrak salladığını müşahede ettik.

İyi niyetle düşündüğümüzde ise –az da olsa- gerçekten FETÖ ile ilgileri en azından düşündüğümüz manada olmayan ancak masumiyetlerine kimseyi inandıramayacaklarını düşündüğü için sessiz kalanlar olabilir.

15 Temmuz’un üstünden bir yıl geçmişken beni endişeye ve karamsarlığa en çok iten durum açıkçası bu. Çünkü çeşitli kurumlardan gelen haberler bu Bylock tehdidinin çok farklı şekilde ve amacı dışında kullanıldığı şeklinde.

Bazı kendini bilmez yönetici ve çetelerin(?) ellerindeki gücü kullanarak hoşlanmadıkları, kendilerine rakip gördükleri, siyaseten ya da başka sebeplerle rahatsız oldukları çalışanları FETÖ’cü olma ithamı ile korkutarak emekliliğe ya da işlerinden ayrılmaya zorladıklarını ya da FETÖ’cü damgası vurarak tasfiye ettiklerini duyuyoruz.

Bu tür eylemlerde bulunanlara söylenecek tek bir söz olabilir; “Yapıp, ettiklerinizi mutlaka bir gören var ve bu dünyada karşılığını görmeseniz de bu işin bir de mahşeri var!” Vesselam…

Karar Gazetesi, 09.08.2017

İşkenceye Sıfır Toleranstan, Sıra Dayağına

Bir ülkede, başta işkence ve kötü muamele olmak üzere insan hak ve özgürlüklerine dair tablo, o ülkedeki iktidarın siyasi tercihleri ve tutumları ile şekillenir. Siyasetinin merkezine hak kavramını yerleştiren ve icraatına özgürlükçü bir perspektifle yön veren bir iktidarda, hak ve hürriyetlerin çıtası yükselir. İhlal iddialarının üzerine kararlılıkla giden,  yapanın yaptığını yanına kâr bırakmayan ve her tasarrufuyla hak ihlalcilerine aman vermeyeceğini kanıtlayan bir hükümet anlayışı, koruma mekanizmalarını geliştirir ve ihlallerin giderek azalmasını sağlar.

Buna mukabil, eğer iktidar eylem ve söylemlerine hak ve özgürlük hassasiyetini yansıtmaz, ihlalleri sessizce geçiştirir, “Aman güvenlik güçlerinin moralini bozmayalım, ellerini soğutmayalım” düşüncesiyle iddialara gözlerini ve kulaklarını kapatırsa, orada insan hakları yerlerde sürünür. Hak ihlalleri başını alır gider.

Türkiye’de işkence ve kötü muamele iddiaları giderek artıyor. Son olarak Hakkâri’nin Şemdinli ilçesinin Altınsu-Şapatan köyünden gelen iddialar kan donduruyor. Köye 6 Ağustos gecesi PKK’nin düzenlediği saldırıda bir özel harekât polisi hayatını kaybetmiş. Ardından köyde operasyon başlatılıyor. Operasyonda gözaltına alınma işlemleri esnasında altmışın üzerinde köylünün darp edildiği ileri sürülüyor.

Bu darp iddialarını kuvvetlendiren fotoğraf ve tanıklıklar söz konusu. Mesela darp edildiğini söyleyen köylülerden biri Şemdinli Başsavcılığına başvuruyor. Özel harekât polislerinden şikâyetçi olduğu dilekçesinde şunları söylüyor:

“6 Ağustos’ta saat 01.00 ile 09.00 saatleri arasında gelen özel harekât, arama kararını bile göstermeden kapımızı pencerelerimizi kırarak evlerimize girdi. Burada ağza alınmasından bile hayâ edeceğimiz küfür ve hakaretler savurdular. Eve girer girmez beni darp etmeye başladılar. Yüzlerini görürsem teşhis edebileceğim polis memurları sabah saatlerine kadar bana işkence edip küfürler savurdular. Evden çıkarıp yüzü koyun yatırdılar. Bu vaziyette sabaha kadar beklettiler. Fırsat buldukları her an tekrar gelip vücudumun çeşitli yerlerine buldukları her şeyle vurdular.”

Suçluların telaşı

Şahitler, şikâyetler ve fotoğraflar ortada olmasına rağmen Hakkâri Valiliği skandal bir açıklama yaptı. Valilik hem “kusuru olan personel tespit edilirse haklarında gerekli idari tahkikatın yapılacağını” belirtti, hem de “Bazı haber ajanslarında ve sosyal medyada güvenlik güçlerinin vatandaşlarımıza işkence yaptığı yönündeki haberler tamamen asılsızdır ve terör örgütünün propagandasını yapma maksadını taşımaktadır” ifadesini kullandı. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün açıklamasının da Valilikten aşağı kalır yanı yoktu. Genel Müdürlük de hem iddiaların “gerçeği yansıtmadığını” söylüyor, hem de  “müfettişlerin görevlendirildiğini” ilan ediyordu.

Kendi içinde tutarsız, baştan aşağı çelişkilerle dolu açıklamalardı bunlar. Eğer Valilik ve Genel Müdürlük iddiaların “tamamen asılsız olduğunu” ve “gerçeği yansıtmadığını” tespit etmişlerse, o halde müfettiş görevlendirmenin ya da gerekli idari soruşturmanın yapılacağı söylemenin ne gereği vardı?

Resmi metinlerde suçluların telaşını ele veren bir ruh hali vardı. Neresine el atsanız elinizde kalıyordu. Kısa bir süre içinde sahiplerini mahcup edecekleri belliydi. Nitekim daha metinlerin mürekkebi kurumadan bir polis açığa alındı.  Dolayısıyla iddiaların hiç de söylendiği gibi asılsız olmadığı, aksine gerçeği yansıtma ihtimalinin çok yüksek olduğu bizzat devlet tarafından kabul edilmiş oldu. “Yoktur… olmamıştır… külliyen yalandır” diye kestirip atmakla gerçeklerin üzerinin örtülemezdi, nitekim örtülemedi de.

“Terör örgütünün propagandası”

Valilik açıklamasındaki asıl vahamet, işkence iddialarını gündeme getirmenin “terör örgütünün propagandasını yapmak” olarak nitelendirilmesiydi. Gerçi yabancısı olduğumuz bir refleks değildi bu. Memlekette kanunsuz bir davranışın ortaya serilmesinin önüne geçmek isteyen bir bürokratın gösterdiği ilk tepki budur. Hemen o iddiayı dillendireni “terör örgütü” ile irtibatlandırır. Böylece hem iddia sahiplerini itibarsızlaştırmaya, hem de konunun dallanıp budaklanmasını engellemeye çalışır. “Terör örgütü” suçlaması her zaman el altında tutulur; ayyuka çıkan kötü bir kokuyu bastırmak için ilk ona müracaat edilir.

Eğer mevzu teröre malzeme sağlamak ve destek olmak ise, hemen belirtelim ki hiçbir şey bu nevi açıklamaların eline su dökemez. Buldozer gibi insanların hanelerine girecek, evlerini başlarına geçirecek, yaşlı-genç, kadın-erkek demeden dayaktan geçirecek, sonra da bundan şikâyet edilmesini “terör örgütünün propagandası” sayacaksınız. Bundan âlâ propaganda mı olur? Hakan Albayrak’ın dediği gibi “Terör örgütünün propagandasına asıl hizmet, terörle mücadelede 1990’lı yılların iğrençliklerini ‘ihya’ etmekle olur. Ve insan hakları ihlallerine 1990’lı yıllardaki tepkileri vermekle…” 

Mazide kalan sıfır tolerans

Peki, buraya nasıl gelindi? Çok değil, üç-dört yıl önce akla bile gelmeyecek bir muamele bugün nasıl halka reva görülebiliyor? Asker ve polis köylülere böyle işkence etme cesaretini nereden alıyorlar? Valilik ve Genel Müdürlük, nereye dayanarak, olayın üzerini örtme gayesi apaçık yalan-yanlış beyanlarda bulunma cüretini gösterebiliyor?

Sebep açıktır; tek kelimeyle iktidarın duruşudur. Bakın, olayın üzerinden hatırı sayılır bir süre geçti. Hemen her konuda konuşan Cumhurbaşkanı ve Başbakan, bu konuya dair tek bir kelime etmedi. Hiç kimsenin insanlara bu şekilde davranamayacağını, terörle mücadelenin hiçbir koşulda hak ihlaline gerekçe oluşturamayacağını, hukuk dışına çıkanların en ağır cezalara çarptırılacağını söylemediler. Sanki böyle bir olay olmamış gibi!

“İşkenceye sıfır tolerans” mazide kaldı. “İleri demokrasi” rafa kaldırıldı. Kürt meselesi, döndü dolaştı, tekrardan güvenlik bürokrasisine emanet edildi. Hukuk zemin kaybetti, hak ve özgürlükler gündemden düştü. Böyle bir siyasetle (!) AKP’nin duvara toslaması kaçınılmazdı; şimdi duvara toslamaya başladı da.

Birkaç yıl önce işkencenin tarih olacağı beklentisi vardı. Oradan sıra dayağının güncellendiği günlere gelindi. Bu vaziyet, hükümet için bir iftihar vesilesi olmasa gerek!

Serbestiyet, 12.08.2017

Her Zaman Aç

Muhtemelen futbol camiasının en nefret edilen hocalarından biridir ama ben Jose Mourinho’yu severim. Gerçekten çok özel bir hikâyesi vardır onun. Kariyerine Sir Boby Robson’un tercümanlığı ile başladı. Porto’da sıra dışı başarılara imza attı. Adada Chelsea’yi zirveye taşıdı. Durmadı, İtalya’ya gitti, Katenaçyo üstatlarına savunmanın kralını gösterdi, İnter’i hem İtalya’nın hem de Avrupa’nın şampiyonu yaptı.

O sıralar Real’e gelmesini çok istiyordum. Dileğim tuttu, “Özel Biri” Santiago Bernabeu’ya ayak bastı. Barça fırtınasının sert estiği günlerdi. Eflatun-Beyazlılar, ondan canlarını bezdiren tiki takaya bir son vermesini, rüzgarı tersten estirmesini bekliyorlardı. Pek de istedikleri gibi olmadı.

Gerçi Mou ikinci yılında Beyaz-Şimşekler ile şampiyonluk tacını taktı ama taraftarlarla yıldızı pek barışmadı. Onun topun arkasına geçen, oyunu kilitleyen, topu rakibe bırakan ve hücumdan ziyade savunma hüneriyle netice elde eden tarzı Realseverleri tatmin etmedi. Zira Real demek; topa hükmetmek, rakibe sahayı dar etmek ve skor ne olursa olsun golün peşinde koşmaktı. Taraftar, Mou’da aradığını bulamamıştı.

Ferguson’un tahtında

Real ile yollarını ayıran Mou önce Chelsea’ye gitti. İlk sezon her şey güllük gülistanlıktı. Sonra hava bozdu, Jose ile futbolcuların arası açıldı, takım sahada tel tel dökülmeye başladı. Abramovich’n başarısızlığa tahammülü yoktu. Mou’ya pılını pırtını toplamasından başka çare kalmamıştı. Chelsea’nin kapsını çekip çıktığında gittiği yer, belki de Mou’nun en çok olmak istediği yerdi.

Sir Alex Ferguson’dan sonra Manchester United’da dikiş tutmamıştı.  Moyes ve Van Gaal facialarından sonra bir kurtarıcıya ihtiyaç vardı. Mou, biçilmiş kaftandı; anahtarlar ona teslim edildi. Böylece Mou -en çok istediği yere- Ferguson’un tahtına kurulmuş oldu.

Ne var ki, ManU’nun başındaki ilk yılında işler Jose’nin istediği gibi gitmedi. Bıraktığı Chelsea, Conte’nin liderliğinde ligin tozunu dumanına katarken, Mou’nun ManU’su arkada nal topladı. Chelsea, Tottenham, Manchester City, Liverpool ve Arsenal’in gerisinde kalan Mou, ligi altıncı sırada tamamladı. Yüzünü düşüren bu sonuç, aynı zamanda Mou’nun devler arenasından uzak kalması anlamını da taşıyordu.  O da çareyi UEFA Ligi’ne sarılmakta buldu. Kupayı aldığında ŞL’ne de katılacaktı zira. Onun için bir zamanlar çokça küçümsediği yola bu kez baş koydu. Vaktiyle dudak büktüğü kupayı kaldırdığında öyle bir sevindi ki, onu çimlerden kazımak epey zor oldu.

“Maradona dilencileri”

İşte o Mou, UEFA’nın galibi olarak Real’in Süper Kupa’daki rakibi oldu. Karşısında ise Zidane vardı. Maçtan önceki açıklamalarında Jose, başa geçtiğinde Real’in Avrupa yarışında geri kaldığını, üç yıl boyunca gruplardan öteye gidemediğini, Real’i tekrar yarı finallere kendisinin çıkardığını söyledi. Real’in bugün geldiği noktada payının büyük olduğunu belirten Mou’nun Zidane’ye verdiği mesaj açıktı: “Sen şimdi Real’in başında bahçende armut toplar gibi kupaları topluyorsan, bunda benim de emeğim var, sakın unutma!”

Yazının başında “Mou’yu severim” demiştim. Ama Zizou’yu daha çok severim. Bir sohbetimizde Ali Fikri Işık, Eduardo Galeano’dan mülhem, kendisi için “Maradona dilencisi” demişti. Ben de öyleyim. Şeyh Maradona’yı her zaman tek geçerim. Listenin başına onu yazar, altını boş bırakırım. Eğer mutlak bir isim eklenecekse oraya Zinedine’i eklerim. Yani Zidane sevgim de öyle sıradan bir sevgi sayılmaz. Hele bir de Real’in başındaysa!

Gönlüm -elbette- Real’dan yana,  oturdum ve bu sevdiğim iki adamın Üsküp’teki kapışmasını seyrettim. Mou her zamanki “cool” tavrından uzaktaydı. Eşofmanları içinde yerinde duramıyor, sağa sola talimatlar yağdırıyordu. Zidane ise şık takım elbisesi ve her nedense her daim biraz kısa kravatıyla sakin bir şekilde oyuncularını uyarıyordu. Psikolojik olarak Real’in üstünlüğü su götürmezdi. Ama hazırlık maçlarında Real çok iyi sinyaller vermemişti. Zidane da buna dikkat çekmiş ve “Eğer hazırlık maçlarında istediğiniz sonuçları alamamışsanız yanlış iğden bir şeyler var demektir. Sezonun ilk resmi maçında bu yanlışlarımızı düzeltmek ve kazanmak için çalışacağız” demişti.

Bir sol bekten daha fazlası

Maç başladığında Ronaldo’yu yanında oturttu Zinedine. Çünkü Ronaldo kampa geç katılmış, yeteri kadar takımla antrenmana çıkamamıştı. CR7 oynamak istiyordu ama Zidane’nin felsefesi çok netti: “Benim görevim herhangi bir futbolcuyu mutlu etmek değildir. Benim için takım önemlidir.” Real’in ilk 11’inde yeni bir oyuncu yoktu. Geçen yılın kadrosu ve dizilişi (4-3-3) sahadaydı. Gerçi Zidane’ye göre “Dizilişin bir önemi yoktu(r); oyuncuların sahada ne yaptıklarının önemi vardı(r) ” ve sahadakiler gerçekten iyi iş çıkarıyorlardı.

Isco, giderek olgunlaşıyor; kendine güveni artıyor, top ayağına yakışıyor, sorumluluk alıyor. Casemiro, Zidane’den sonra her geçen gün üstüne koyuyor, defansif güçlülüğüne ofansif yaratıcılık ekliyor. Kroos, dinamo gibi, durmadan ileri-geri çalışıyor. Modriç, nihayet hak ettiği 10 numarayı sırtına geçirmiş takımı bir maestro gibi yönetiyor. Bale’nin sanki Real’deki vadesi doluyor. Benzema iyi ama Morata da gittikten sonra yanında Mbappe’ye yok demem. Ramos-Varane ikilisi oturmuş, dengeli oynuyor ve birbirlerini gayet iyi tamamlıyorlar. Carvajal hırslı. Marcelo ise her zaman bir sol bekten çok daha fazlası.

Real maçın her bölümünde ManU’ya baskın çıktı. Hele bir 15-40. dakika arasında öyle bir ablukaya aldı ki Manchester kalesini, Mou birinci bölgesine değil otobüs sıra sıra tır dizse yine fayda etmez, Madrid’i durdurmazdı. Zizou eze eze bir kupayı daha müzesine götürürken, Mou bir Süper Kupa finalinden daha boynu bükük ayrıldı.

“Kazanmaktan yorulmayız”

Maçtan sonraki basın toplantısında bir gazeteci Isco’ya “Her şeyi kazandınız. Bundan sonra sizi ne motive edebilir?” diye sordu. Isco, şanslı bir dönemden geçtiklerini ve bir futbolcu olarak kazanabileceklerin bütün kupaları aldıklarını belirtikten sonra ekledi: “Ama biz hep kazanmak isteriz. Her maçı, hatta her antrenmanı kazanmak isteriz.”

Benzer bir soru Zizou’ya da yöneltildi. Cevap çok kallaviydi: “Karakterli oyuncularım var. Karakterli bir oyun anlayışına sahibiz. Real Madrid her zaman aç bir takımdır. Sürekli olarak daha fazlasını isteriz. Kazanmaktan yorulmayız.”

Yani ne kazanılacak maç biter ne kaldırılacak kupa ne de bizdeki kazanma isteği.

Onun için önümüze bakalım.

Aralık’ta Abu Dabi’de FİFA Kulüpler Dünya Kupası var.

Önce onu alalım, sonrasına Allah kerim!

Serbestiyet, 10.08.2017

Yargı ve Toplumun Eli

Hukuk pratiği en çok tartıştığımız konular arasında. Hukukla ilgili teorik/felsefî/akademik tartışmalar ise çok az ve olanlar hayli düşük irtifalı. Hukuk fakültelerinin müfredatı ve ortalama hukuk öğrencisine dört yıllık eğitimde aktarılan/benimsettirilen zihniyet, bu tespitin en iyi kanıtı.

Daha iyi işleyen bir hukuk sistemi — yani daha çok adalet — sadece onu istemek ve övmekle gerçekleşemez. Bunun için, başka birçok şey yanında derin tefekküre de ihtiyaç var. Üzüntüyle gözlemliyorum ki, son zamanlarda yaşanan tartışmalar düşüncede derinleşmekten ve zenginleşmekten ziyade tarafgirlikte katılaşmaya katkıda bulunmakta.

Klasik hukukçular hukuka adaletin aracı olarak bakar. Onlara göre hukukun görevi adaleti tesis etmektir. İktisatçılar ise hukuku pozitif ve negatif dışsallıklar yaratan, hayata düzenlilik ve öngörülebilirlik getiren, toplumsal refaha katkıda bulunan veya zarar veren regülasyonlar heyeti olarak görür.

Hukukçuya göre hukukun görevi adaleti tesis etmektir dedik. Ancak, bunu söylemek de fazla bir şey söylemiş olmak anlamına gelmez, zira adaletin ne olduğunun da açıklanması gerekir. Bu konuyla ilintili bir diğer problem, adaleti kimin tanımlayacağı/tayin edeceğidir.

En iyi hukuka giriş kitaplarında bile işin bu kısmı es geçilir. Sanki adaletin hem ne olduğu hem de nasıl tesis edileceği biliniyormuş gibi yapılır. Daha da kötüsü, adaleti tesis edecek olanın hukukçu — hukuk memuru — olduğu ihsas edilir. Bu, hukuk memurlarının eline insan toplumları açısından uzun vâdede atom bombasından daha tehlikeli bir güç vermek anlamına gelir.

Soru basit: Hukukçunun tesis ettiğini iddia ettiği adaletin, toplumda beklenen adaletin aynısı olmasını nasıl garanti edeceğiz? Başka türlü ifade edelim: Hukukçu topluma adaletin ne olduğunu mu öğretmeli, yoksa esas itibarıyla toplumda hâkim adalet anlayışına mı hizmet etmeli?

Bu hayatî soruya, aklını kaçırmamış hiç kimse ilkiyle cevap vermez. Her hukukçu hukukun toplumla bağından, ihtiyaçları gidermesi gereğinden söz eder. Ne var ki pratikteki durum, en azından kısa vâdede, tersine olabilir. Yani hukukçu toplumdaki adalet anlayışını çiğneyebilir, görmezden gelebilir.

Bu problemin farkında olan toplumlar, yargı bürokratlarının toplumdan kopuk, otonom bir güç hâline gelmesini engellemek için, toplumun — tabiri caizse — elinin yargıya dokunmasını sağlamaya çalışır. Jüri sistemi, bazı yargı mevkilerine seçimle gelinebilmesi, seçilmiş organların yargı bürokrasisinin göreve getirilmesinde ve denetlenmesinde yetki sahibi kılınması… bunun başlıca yollarıdır. Türkiye bu bakımdan çok kötü durumda. Herkes başına bir yargı felaketi gelene kadar yargının bağımsızlığından söz etmekte, ama toplumun yargıya dokunmasını gündemine almamakta. Hukuk eğitimi de hem eğitenleriyle hem eğitilenleriyle, ağırlıklı olarak yargı-toplum kopukluğunu derinleştirmekte ve normalleştirmekte.

Dört yıl kadar önce, bir grup hukuk öğrencisine hukuk üzerine bir konferans verdim. Katılımcılara, yargının meşruiyeti ve toplumdaki adalet beklentilerine cevap vermesi açısından toplumun elinin yargıya dokunması gereğinden söz ettim. Ceza dâvâlarında kullanılan jüri sisteminin Türkiye’ye taşınabileceğini anlattım. Söz alan bir öğrenci, mealen “Ama hocam hukuk eğitimi almamış bir kişi hukuk nosyonuna sahip olamaz ve hukukun ne olduğunu bilemez ki!” dedi. Çok iyi niyetle yapılan bu itiraz, anlatmaya çalıştığım zihniyet sorununu tüm çıplaklığıyla ortaya sermekteydi. Cevabım şöyle oldu: “Hukuk bilgisi ve nosyonu ayrı bir mesele, ama her insanda adalet duygusu vardır ve ortalama insan âdil olanla olmayanı ayırdetme yetisine sahiptir.” Öğrencinin bakışından ve yüzündeki ifadeden, sözlerimden hiç hoşlanmadığını anladım. Hayal kırıklığına uğramıştı. O, hukuk eğitimi almış kişilerin almamış kişilere üstünlüğünü vurgulamamı ve hukukçuları yüceltmemi bekliyordu.

Son birkaç yıl içinde atılan bazı adımlar — yani doğrudan halk tarafından seçilen cumhurbaşkanlığı kurumunun ve parlamentonun, yargıçların ve yargı bürokrasisinin özlük işleriyle alâkalı idarî heyetin (şimdi HSK) üyelerinin atanmasıyla ilgili yetkileri — toplumun elinin yargıya dokunma oranını arttırdı. Ama alınması gereken daha epeyce bir mesafe var.

Serbestiyet, 11.08.2017

Özel Mülkiyete Karşı Devrim Yapılabilir mi?

Devrim hemen hemen her çevrede müspet çağrışımlar yapan bir kavram, bir olay hâline geldi. Sosyalist çizginin devrim idealini ve pratiğini tekeline almaya çılgınca arzu duymasına ve bu uğurda her şeyi yapmasına rağmen, devrim kavramı sağ, anti-sosyalist (daha doğrusu böyle olduğunu sanan) (meselâ faşist) çevrelerde de yaygın ve itibarlı. Devrim talebi ise her yerde, her zaman geçerli. Felsefî olarak devrim karşıtlıkları her şüpheden azade olması gereken muhafazakârlar bile, yaptıkları ve yapacaklarını devrim adıyla anmaktan kaçınmamakta.

Bu olgunun sebepleri ve sonuçlarının mutlaka araştırılması lâzım.  Crane Brinton gibi devrim üzerine klasiklere imza atmış önemli yazarların bu hususu görmemesi veya ona yeterince dikkat etmemesi tuhaf. Öyle ya, nasıl oluyor da devrimlerin tüm veya en büyük kötülüklerin köküne kibrit suyu dökülmesini sağlayacağına inanılıyor? Nasıl oluyor da devrimci hareketlerde şahsî problemlerin çözümü bile kolayca devrim yapılmasına bağlanabiliyor, devrim sonrasına ertelenebiliyor? Bana öyle geliyor ki devrime imanın ve devrim talebinin olağanlaşmasının sosyal psikolojiyle, egemen siyasal kültürle, insan tabiatına gömülü problemlere mutlak çözüm bulma arzusuyla bağlantısı var…

Devrim fikri ve idealini savunan düşünürlerin hepsi değilse bile önemlice bir bölümü, özel mülkiyetin ilgasını devrimin çok önemli bir parçası, hattâ özü olarak gördü. Bazı durumlarda özel mülkiyetin kaldırılmasıyla devrimi özdeşleştirdi. Bunun sebebi, mülkiyetin neredeyse tüm beşerî problemlerin, toplumda karşılaşılan kötülüklerin ana kaynağı olarak görülmesiydi. Özel mülkiyetin — daha doğrusu, mülkler üzerinde kişiye veya teşhis ve tefrik edilebilir bir gruba ait dışlayıcı kullanma hakkının — yok edilmesinin, dinler tarafından öbür dünyaya atfedilen, kıtlık vakasının ortadan kalktığı ve ihtiyaçlarla kaynaklar arasındaki gerilimin sona erdiği cennetin bu dünyaya nakledilmesi neticesini vereceğine inanıldı.

Özel mülkiyet karşıtlığı her zaman doğrudan doğruya özel mülkiyet kurumu üzerine sözler ve söylemlerle ifade edilmedi. Onun yerine mülk sahibi, varlıklı kişi ve gruplar hedef tahtası hâline getirildi. Bu, özel mülkiyet karşıtı düşünceleri toplumda yaygınlaştırmak isteyenlere önemli bir avantaj sağladı. Kötülerin, şeytanların kim olduğu belliydi. Yapılması gereken onları tasfiye etmekti. Böylece, “sömürücü sınıf” karşıtı söylem özel mülkiyet kurumuna ilgiyi ve dikkati azalttı. Bununla beraber, devrim fikri çoğu zaman, fiiliyatta, özel mülkiyet ortadan kaldırma teşebbüsü anlamına geldi.

Özel mülkiyet hakkı, bireyle/grupla nesne arasında sadece fiziksel değil aynı zamanda toplumsal ve psikolojik bir bağa işaret eder. Bunun anlamı, mülkiyet hakkının ortadan kaldırılmasının mülklerin ortadan kaldırılması anlamına gelmeyeceği, gelemeyeceğidir. Bu imkânsız olduğu kadar gereksizdir de. İnsan hayatta kalabilmek için mülklerden ve/veya mülklerin sonuçlarından yararlanmak zorunda. Mülkler olmadan beşer ya hayatta kalamaz ya da en iyisinden hayvanlar seviyesinde bir hayat yaşayabilir.

Bu anlatımın bizi ulaştıracağı nokta, mülkiyet hakkının niçin ve nasıl doğduğudur. Özel mülkiyetin birilerinin kaprislerinin, ihtiraslarının, kurnazlığının, uyanıklığının eseri veya sonucu olup olmadığının sorgulanması gerekir. Böyle olduğunu düşünen her çaptan ve meşrepten düşünür çıktı, hâlen de çıkıyor. En komikleri J. J. Rousseau idi. Bu çılgın ve radikal Fransız, bazı yazılarında, uyanık birinin herkese ait olan bir toprak parçasını çevirip “burası benim” demeyi akıl etmesiyle ve etrafındaki budalaların oranın onun olduğunu kabul etmesiyle özel mülkiyetin doğduğunu iddia etti. Akıllara ziyan bir saçmalık. Hayattan ve tarihten kopuk bir spekülasyon.

Özel mülkiyet insanî hayatın tabiatının bir sonucu. Başka türlü söylersek, dünyada bir kıtlık gerçeği bulunmasaydı ve insanlar hayatta kalmak için tüketmeye mecbur ve mahkûm olmasaydı, özel mülkiyet kurumu doğ(a)mazdı. O hâlde insanî hayatın bu şartları değişmedikçe özel mülkiyetin ortadan kalkması da söz konusu olamaz. Politik idarecileri top tüfekle yok etsek, mülk sahibi insanları asit kazanlarında eritsek, anaokulundan üniversiteye kadar kafalara özel mülkiyetin çok korkunç ve zararlı olduğu fikrini kazısak, menkul ve gayrimenkullerle ilgili tüm kayıtları yakıp yok etsek de durum değişmez. Mülk sahipleri ortadan kalkınca geride kalan mülklerin de jure (hukukî olarak) veya de facto (fiili olarak) başka sahipleri ortaya çıkar. Yeni mülkler yaratan insanlar da yeni mülkiyet sahipleri olarak toplumda, dünyada yerlerini alır. Dünyadaki beşerî hayatın şartları, defalarca tekrarlanan örneklerde görüldüğü üzere,  mülkiyete karşı devrimleri bozar, fetheder.

Özel mülkiyet karşıtı ve düşmanı devrimcilere bir iyilik yapayım: Arkadaşlar, özel mülkiyete karşı devrim olmaz. Hayat planlarınızı ve toplumsal mücadele stratejilerinizi buna göre yapmanız, kendi menfaatinize. Benden söylemesi…

Serbestiyet, 08.08.2017

15 Temmuz’un Ardından (5)

15 Temmuz’da darbe girişiminin bastırılmasıyla askeri vesayete hem fikri, hem fiili düzeyde ağır bir darbe vuruldu. Darbeciliğin itibarlı bir meslek olmadığı tescil edildi. Siyasetçilerin hatalarının ya da bazı kesimlerin hoşuna gitmeyen icraatlarının demokratik siyasete müdahale için bir gerekçe oluşturmayacağı idrak edildi. Halkın, sivil iktidara karşı darbecileri kucaklamak için hasret çekmediği görüldü.

Lakin tüm bu müspet girdiler, darbeciliğin tamamen gündemden düştüğünü göstermez. Artık kimsenin darbeye tevessül etmeyeceğini garanti etmez. Millet, iradesine kasteden bir tecavüzü engellemek için canını dişine taktı ve takdire şayan bir demokratik sorumluluk misaline imza attı. Darbe kapısını bir daha açılmamak üzere kapatmak için artık sıra iktidarda ve siyasi aktörlerde. Onların gecikmeden yapmaları icap eden işler var. Kendi adıma bunları dört başlık altında toplayabilirim.

Devletin röntgenini çekmek

Birincisi, şeffaflık; darbeye ilişkin araştırma ve soruşturmalarda şeffaflığı egemen kılmak. Şeffaflığın iki yönlü işlemesi gerekir: Yönlerden biri, 15 Temmuz gününde ve gecesinde yaşananların mümkün mertebe bilinir kılınması ve “kamusal bilgi” haline getirilmesidir. Elbette kanlı bir darbe teşebbüsünün tüm detaylarının göz önüne serilmesi kısa vadede mümkün olmayabilir. Aktörlerin ve dinamiklerin tam anlamıyla fâş edilmesi seneler alabilir. Şu aşamada mühim olan, hakikate ulaşmak için kararlı bir siyasi iradenin gösterilmesidir. Halkın aklına takılan kılçıkları giderecek olan da, darbe mekaniğinin tekerine çomak sokacak olan da budur. Bu sebeple iktidar, 15 Temmuz’un üzerindeki perdeleri yırtmak için bütün olanaklarını seferber etmekle yükümlüdür.

Şeffaflığın hâkim olması gereken diğer yön ise, devlet organlarında 15 Temmuz’u mümkün kılan çürümenin boyutlarının ortaya çıkarılmasıdır. Mesiyanik bir örgütün  — başta ordu, emniyet, yargı, eğitim ve maliye olmak üzere — devletin tüm hassas merkezlerini kuşatmasından bahsediyoruz. FETÖ mensuplarının devlet kurumlarındaki sayısal baskınlıkları göz önüne alındığında, FETÖ’nün devlete değil, neredeyse devletin FETÖ’ye sızdığı nisbette var olabildiği bir vasattan söz ediyoruz.

O halde, böylesine vahim bir tabloyu yaratan şartlar öncelikle ve ivedilikle masaya yatırılmalı. İnce elenip sıkı dokunan bir araştırmayla devletin bütün kurumlarının röntgeni çekilmeli. Teşkilatlanmadan personel alım rejimine kadar her mevzu ayrıntılarıyla ele alınmalı. Hataları, yanlışları ve suiistimalleri doğuran ve tetikleyen zeminin üzerine gidilmeli.

Devletin düzelmesi için, bir bütün olarak kendini gözden geçirmesine ve arınmasına ihtiyaç var. Bu ihtiyaç ne ertelenebilir, ne de partizan hedeflere kurban edilebilir. Aksi takdirde, 15 Temmuz’da olduğu gibi bunun ceremesini hepimiz çekeriz; çöken bir devletin altında hepimiz kalırız.

Hükümetlerin aklını başından alan güç

İkincisi, demokratikleşme. Bir darbe kalkışmasına maruz kalan bir hükümet, refleksif olarak, demokratik hak ve özgürlükleri kısıtlama yoluna gider. Dünyanın hemen her yerinde böyle olur; hükümetler aşağı yukarı aynı tepkiyi gösterir. Bu itibarla, darbe sonrasının kaotik ortamında — işleri bir hal yoluna koymak adına — demokraside bir nebze kısıtlamaya gidilmesi anlaşılabilir.

Lakin bunun için iki noktaya dikkat edilmelidir: Biri, muvakkat olarak düşünülen — ve öyle de olması gereken — tedbirlerin daimileştirilmemesidir. Darbe ile etkin bir mücadele için hükümetlerin acil bazı önlemler alması gerekir. Bunun için hükümete, olağan dönemlerde sahip olduğunun üzerinde birtakım yetkiler tanınır. Hükümetlere düşen, bu yetkileri, kendilerine verilmelerindeki gayeyle uyumlu bir biçimde ve geçici bir süre için kullanmalarıdır.

Ancak bu halin ciddi bir tehlike barındırdığı da unutulmamalıdır; kendilerine verilen olağanüstü yetkiler hükümetlerde bir alışkanlık yaratabilir. Çünkü olağanüstü yetkilerle donatılmak hükümetlere yönetimde büyük bir kolaylık bahşeder. Hükümet, muhalefet partileriyle uzlaşma aramasına ya da parlamentoda tartışmasına gerek duymaksızın dilediği her düzenlemeyi hayata geçirebilir. Bu devâsâ güç hükümetlerin aklını başından alabilir; onlar bu yetkileri kolay kolay elden çıkarmak istemeyebilir. Bu nedenle, sahip kılındıkları olağanüstü yetkileri zamana yayabilir ve verilme amacının dışındaki alanlarda da kullanabilirler. Bunun demokrasi için büyük bir tehlike oluşturacağı, izahtan varestedir.

Merkeziyetçilik tehlikesi

Dikkat edilmesi gereken diğer nokta ise, kısıtlamaların dozudur. Darbeyi püskürtmek için hükümetler sivil alanları daraltır ve merkeziyetçiliğe abanır. Darbecilerle başa çıkmak için en iyi yolun, daha az ses çıkmasını temin etmek ve bütün güçleri tek bir merkezde toplamak olduğunu düşünürler. Fakat burada da doz kaçırıldığında yapılanlar tedbir olmaktan çıkar, bozucu bir faktöre dönüşür. Salt darbecilerin ve darbe taraftarlarının değil, bütün muhalif odakların sesini kısmak demokrasinin altını oyar. Bütün yetkileri merkezde toplamak da darbe karşıtı mücadeleye hizmet etmez.

Ömer Dinçer, darbeden hemen sonra kaleme aldığı bir yazıda “merkeziyetçilik” tehlikesinin altını çiziyordu. Dinçer’e göre; merkezi tahkim eden kararlardan imtina edilmeli, bunun yerine çevreyi güçlendiren bir yaklaşım benimsenmeliydi. “Bugün yaşanan devlete sızma ve yeteri kadar güçlendikten sonra meydan okumaya tekrar muhatap olmamak için merkezi idarenin küçültülmesi önemli bir strateji olacak” idi. Merkezi idarenin uygulama yetkileri devredilmeli; merkez, planlama ve denetlemede güçlendirilmeliydi.

Bu çerçevede bakıldığında, 15 Temmuz ertesinin pek de olumlu bir manzara çizmediği belirtilmelidir. Bir kere, kısa bir sürede sona erdirileceği söylenen OHAL hem sürekli uzatıldı hem de ilan edildiği gayenin haricinde kullanıldı. Hak ve özgürlükler kısıtlandı, zaman içinde telafi edici adımlar da atılmadı. Merkeziyetçilik her alanda galebe çaldı, adem-i merkeziyetçiliğin sözü edilmez oldu. Bu durum kısa vadede normal bir düzene geçilmesini, uzun vadede ise demokrasinin yerleştirilmesini geciktiriyor ve zorlaştırıyor.

Darbenin panzehri olarak hukuk

Üçüncüsü, hukuk devleti. Darbe neredeyse canlı yayınladığı için, insanlar 15 Temmuz’da nasıl vahşi fiiller işlendiğini gördü. Kabulü ve sindirilmesi imkânsız suçlara tanıklık etti. Fakat işledikleri suçlar ne kadar ağır olursa olsun, faillere hukuk dairesinde hesap sorulmalıdır. Hukuk devletinin ilkelerinden taviz verilmemelidir. Suçun ve cezanın kanuniliği, suçun şahsiliği, masumiyet karinesi gibi hukuku hukuk yapan ilkelere halel getirilmemeli, insan haklarının evrensel ölçütlerine titizlikle uyulmalıdır.

Hukuk devletinin gereklerini yerine getirmek, bazılarının sandığı gibi, darbe karşıtı mücadeleye sekte vurmaz. Aksine hukuk devletine riayet, darbecilerin ve darbe sevicilerinin tezlerini ve propaganda imkânlarını ellerinden alır. Dolayısıyla darbecilere karşı kullanılabilecek en güçlü silah ve darbe karşıtı mücadeleyi pekiştirecek en büyük güç hukuk devletidir.

Buna mukabil hukuktan uzaklaşmanın bedeli ağır olur. İki açıdan: Biri, hukuki zafiyetin darbe yargılamalarının değerini düşürmesi, genel olarak darbecilerle yapılan mücadeleyi sulandırmasıdır. Diğeri ise hukuksuzluğun yaygınlaşmasıdır. Eğer devletin hukuka önem vermediği kanaati genelleşirse, hukuksuzluk sadece darbe veya terör davalarıyla sınırlı kalmaz; salgın gibi yayılır ve her vatandaşı kapsamına alır. Devlet ajanları kendilerini hukukun sınırları içinde görmemeye başladıklarında, her türlü hakkın çiğnenmesi rutin hale gelir. Son günlerde artan işkence ve kötü muamele haberleri bu tehlikeli gidişatı haber verir niteliktedir.

Yani hukukun dışına çıkmak, hem darbecilerin eline koz verir hem de bütün vatandaşların hak ve özgürlüklerini baskı altına alır ve demokratik kazanımlarını tehlikeye atar. Bundan ötürü asla kabul edilemez. Hiç kimse kendinde hukukla kayıtlanmamış bir kudret vehmedemez.  Darbeye karşı mücadele hukuk içinde olur. Darbenin panzehiri hukuktur.

Adamını bulmak

Dördüncüsü, liyakat. Türkiye’nin devlet yapılanmasında liyakat geçer akçe değil. Her iktidar, layık olanlardan ziyade sadık olan (ya da sadık olduklarını düşündüğü) kişi, grup ve kesimlerle çalışmaya azami gayret sarf ediyor. İktidara laiklerin ya da muhafazakârların renk vermesine bağlı olarak, bazen Atatürk rozeti ile dolaşanlar bazen de alnı secdeye değenler ön plana çıkıyor. Makam koltukları nadiren beceri, yetenek veya başarıyla doluyor; genellikle o koltukları dolduran bağlılık, itaat ve ideolojik ahbaplık oluyor.

Bugün çok az kişi, devletin politik (etnik, dini ya da mezhebi) aidiyetlerini işin içine katmadan kendisine eşit muamelede bulunacağı ve hakkını teslim edeceği hissini taşıyor. Eşitlik ve liyakat olmayınca herkes “adamını bulmak” için uğraşıyor. Adamını bulmak için ise önce devlete adam yerleştirmek gerekiyor. Bu bağlamda siyaset “devleti ele geçirme” yarışına dönüşüyor. İktidara gelmek devlet kadrolarını ve rantlarını yandaşlarına dağıtmayı; muhalefette olmak ise bunlardan mahrum olmayı imliyor. İktidar ve muhalefet konumları zamanla değişiyor, ama bu döngü kendini devam ettiriyor.

Devletin yeniden yapılandırılması mecburiyetinin kendini gösterdiği bir dönemden geçiyoruz. FETÖ’den boşalan yerlere aday olarak, etrafta boy gösteren mebzul miktarda cemaat ve grup dolaşıyor. FETÖ’nün yerine bunlardan birinin veya birkaçının ikame edilmesi, yağmurdan kaçarken doluya tutulmaya neden olabilir.

Bu kısır döngü mutlaka kırılmalı. Başta ordu olmak üzere her kurum, toplumda var olan bütün kimliklere açık olarak yeniden yapılandırılmalı. Devletin görev ve yetkilerinin dağıtımı eşit ve objektif kriterler dâhilinde yürümeli; kurumlarda her iş ehline teslim edilmeli. Çünkü ancak adalet ve liyakatle işleyen kurumları, insanlar kendi kurumları olarak görür ve sahiplenir.

Şeffaflık, demokrasi, hukuk devleti ve liyakat…

Türkiye’nin önünde iki hayati vazife var: Bir, 15 Temmuz türbülansından bir an önce sıyrılmak ve normal bir düzene geçmek. İki, bir daha böylesine bir faciaya düçar olmamak için gerekli önlemleri almak.

Her iki vazifenin altından da ancak devlet ve toplum hayatını bu dört kavramın etrafında örerek kalkılabilir.

Serbestiyet, 09.08.2017

Kapitalizmin Ahlâkî Üstünlüğü

Küresel refah durumuna dair kara propaganda ‘gerçeklik sonrası’ (post–truth) siyasetinden de güç alarak böylesine çok gürültü çıkarabilmektedir (I). “Olgulardan kopuk gerçeklik üretim ve kullanımına dayalı yeni siyaset” sadece politika dünyasında değil, akademi ve medyada da rağbet görmektedir. Akademi dünyasından en iyi örnek bence Thomas Piketty ve haksız şöhrete sahip kitabı Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital’idir (II). Medya bu sakat gayretin sayısız, gerçekten sınır tanımaz örnekleriyle doludur. Ardan Zentürk bir köşe yazısında özel bir hüner göstermiştir (III). “Küresel finans burjuvazisinin” son yıllarda gelir seviyesini kat be kat yükselttiğini yazmış ve ardından bu burjuvazinin kâr oranlarındaki büyük çöküşlerden kurtulmak için savaşları körüklediğini iddia edebilmiştir. Kâr oranlarında büyük çöküş yaşanan bir ortamda en zenginlerin nasıl olup da kat kat zenginleşebildiği sorusu Zentürk gibilerin aklına hiç gelmemiş görünüyor. Gerçeklik sonrası siyaseti işte bu işe yaramaktadır.

1970’lerin ilk yarısında gaza bastığı söylenebilecek küresel kapitalizm lanetlenmeyi gerçekten bu kadar çok hak ediyor mu? Bize mutlak fakirliği 1820’den bu yana resmeden grafiğe bakınca ‘ne laneti?’ diye sormak sanırım kaçınılmazdır (IV). Günde 1,90 ABD dolarından daha az bir gelirle yaşayan insanların sayısı acaba 1950’den sonra nasıl bir seyir izledi?

Önce 1950’deki duruma bakalım. Mutlak fakirlik içinde yaşayan insanların sayısı 1,81 milyar kişidir (grafikte kırmızı alan), hem de dünya toplam nüfusu 2,52 milyar kişi iken. Günde 1,90 dolardan daha yüksek bir gelire sahip olanların sayısı çok daha az, yaklaşık 708 milyon kişi (grafikte yeşil alan). Dünya nüfusu bu tarihten sonra hızla yükselmeye başladı ve 2015 itibariyle yaklaşık 7,35 milyar kişiye çıktı. Bu devasa nüfus artışına rağmen, mutlak fakirlik seviyesinde yaşayanların sayısı son 65 yılda 1,81 milyar kişiden 706 milyon kişiye düştü. Yani, dünya 4,83 milyar kişi daha kalabalık hâle geldi ama kapitalizm en fakirlerin sayısını 706 milyon kişiye kadar indirebildi. 2015 itibariyle, mutlak fakirlik sınırının üstünde yaşayan insan sayısı 6,64 milyara yaklaşmaktadır. Yalnızca bu tespit bile kapitalizmin II. Dünya Savaşı sonrasında dünya tarihi boyunca eşi benzeri görülmemiş bir refah ürettiğine işaret eder.

Vurgulamaya değer ki, fakirliğe karşı bu büyük zafer 1970’ten bu yana hız kazanmıştır. 1970’te 2,22 milyon kişi olan en fakirlerin sayısı son 45 yıl boyunca –kısa dönemli bir iki istisna haricinde– kuvvetli bir düşüş eğilimini korudu. 1820’lerde neredeyse herkes fakirdi. 19. Yüzyıl’ın sanayi devrimleri ile birlikte en nihayet insanlık tarihi bir yeşil alanı, yani fakir olmayan bir nüfusu görmeye başladı. İlk küreselleşme dalgası I. Dünya Savaşı ile akamete uğramasaydı eğer, yeşil alan 1970’ten çok daha erken bir tarihte belirgin bir şekilde genişlemeye başlayabilirdi. İşte bu, 20. Yüzyıl’ın moda faşizm ve sosyalizm akımlarının insanlığa ödettiği ağır bir bedeldir. İşte bu dönem, ‘liberalizm öldüğü için’ illiberallerin sevinçten çıldırdığı bir dönemdir. 1970 sonrası ise illiberallerin gayet manidar bir şekilde çok üzüldüğü bir süreçtir. Tesadüf bu ya, son 45 yıl aynı zamanda fakirliğe karşı en büyük zaferin kazanıldığı ikinci bir küreselleşme dalgasıdır. Sol ve onu sağ türevleri acaba bizzat bu zaferden mi bu kadar rahatsız olmaktadır?

78

Fakat neden sadece gelir seviyesine bakalım ki? Ve neden 1,90 doların üstünde bir gelir seviyesine sahip olanları tek bir çuvalın içine atalım ki? Küresel refah durumuna bu kadar basit bakmak zorunda değiliz, hatta daha derin bakmak zorundayız.

Örneğin, içme suyu sıkıntısı çekilen Yemen’deki bir ev kadını, günde 1,90 dolardan daha çok geliri olsa da, ekseriyetle içme suyu satın alamaz. Bunun yerine, yıl boyunca yağmur suyuyla dolan ve koli basili zengini havuz suyunu kullanmak zorundadır. Veya Afrika’da iyi kötü iş sahibi bir baba oğlunu her gün 25 km ötedeki en yakın ilkokula götürmeyi istese de, yol üzerinde silahlı çetelere haraç ve hatta can vermek zorunda kalabilir. Dolayısıyla, gelir seviyesine ek olarak sağlık, güvenlik, eğitim gibi koşulları da hesaplamaya katan, kısacası kalkınma seviyesini gösteren daha derin bir bakış açısına ihtiyacımız vardır.

Birleşmiş Milletler’in hazırladığı Beşerî Kalkınma Raporu (V), ülkeleri gelişmişlik seviyelerine göre sıralayan ve tasnif eden bir endeks içerir. 2015 yılına ait raporda (s. 56’da) yer alan aşağıdaki tabloda görülebileceği gibi, ülkelerin kalkınma seviyeleri ‘çok yüksek–yüksek–orta düzey–düşük’ olarak raporlanır. Her ülke kendi sırasını belirleyen bir endeks puanına sahiptir. (Örneğin, 1. sıradaki Norveç’in endeks puanı 0,944’tür, Türkiye 0,761 ile 72. sıradadır. Son sırada yer alan 188. Nijer’in puanı 0,348’dir). Tablo dünya nüfusunun % 98’ini oluşturan 156 ülke verilerine dayalı olarak hazırlanmıştır. Ve söz konusu 25 yılda dünya nüfusunun refah seviyesini geliştirme yolunda kat ettiği büyük dönüşümü özetlemektedir. 1990 yılında 3 milyardan fazla nüfusa sahip 62 ülke ‘düşük’ kalkınma seviyesindeydi. 2014 yılında ise 1 milyardan biraz daha fazla nüfusa sahip 43 ülke ‘düşük’ seviyede kalmaya devam etti. 1990 yılında 1,2 milyar nüfusa sahip 47 ülke ‘yüksek’ veya ‘çok yüksek’ gelişmişlik seviyesindeyken, 2014 yılına gelindiğinde 3,6 milyar nüfusa sahip 84 ülke ‘yüksek’ veya ‘çok yüksek’ gelişmişlik seviyesine tırmanmıştı.

Dikkat edilirse, ‘gelir seviyesine göre en fakirlerin sayısını’ 706 milyon kişi olarak raporlayan ilk grafiğimizden farklı olarak, BM raporu 1,19 milyar kişiyi düşük kalkınma seviyesinde göstermektedir. BM raporunun daha geniş ve derin bakış açısını dikkate aldığımızda bunun tutarlı bir farklılık olduğu açıktır.

79

1990’dan bu yana, dünya nüfusu 2 milyar arttığı hâlde, düşük kalkınma seviyesinde yaşayan insan sayısının yaklaşık 2 milyar kişi azalması tek başına büyük bir refah dönüşümüdür. Yüksek ve orta düzey kalkınma seviyelerinden oluşan orta sınıf ise 1990’da 1,5 milyar kişi iken, 2014’te 4,5 milyar kişiye genişlemiştir. 3 milyar kişilik yeni bir orta sınıfın doğuşu sizce fakirin daha fakir, zenginin daha zengin olduğu bir dünyada mümkün olabilir mi? Ve eklememiz gerekir ki, tablo eğer 1970’ten bu yana küresel kalkınma durumunu gösterseydi, bize ancak çok daha büyük boyutlu bir dönüşümü yansıtacaktı.

Ben klâsik liberalizmin pür faydacı geleneğinden gelen bir iktisatçıyım. Bence kapitalizm için en sağlam ahlâkî argüman budur; kapitalizm alternatiflerinden yalnızca ‘daha iyi’ değildir, onlara karşı mutlak bir üstünlüğe sahiptir. Sadece hayırseverlik kurumunun varlık bulmasına zemin hazırlamakla kalmaz, günlük/sıradan ekonomik faaliyetler sayesinde hayırseverlik kurumunun yapabileceğinin fersah fersah ötesinde, çok daha fazla sayıda insanın karnını doyurur. İnsanın doğal yaşam koşulları açlık, sefalet ve erken yaşta ölümdür. Bugünkü ferah seviyesini sağlayan şey ise özel mülkiyet, serbest ticaret, sınırlı devlet ve demokrasi idealleri yönündeki son birkaç yüzyıllık yolculuğumuzdur.

Kısacası, kapitalizm insan özgürlüğüne hizmet ettiği için değerlidir ve bu nedenle de ahlâkîdir.

Notlar

(I) Şükrü Hanioğlu, ‘’Gerçeklik sonrası siyaseti’’, 26.02.2017, Sabah, http://www.sabah.com.tr/yazarlar/hanioglu/2017/02/26/gerceklik-sonrasi-siyaseti

(II) Ünsal Çetin, “Gerçeği Örten İstatistik”, 13.02.2017, Hürfikirler, http://www.hurfikirler.com/gercegi-orten-istatistik/

(III) Ardan Zentürk, “Küresel finans burjuvazisini’ devirmek zorundayız”, 21.01.2016, Star, http://www.star.com.tr/yazar/kuresel-finans-burjuvazisini-devirmek-zorundayiz-yazi-1083833/

(IV) Mutlak fakirlikte yaşayan dünya nüfusu, 1820–2015. Ourworlindata.org, https://ourworldindata.org/grapher/world-population-in-extreme-poverty-absolute

(V) UNDP, Human Development Reports: 1990–2015, http://hdr.undp.org/en/global-reports, ve 2015 Raporu; Work for Human Development, http://hdr.undp.org/en/content/human-development-report-2015-work-human-development