Ana Sayfa Blog Sayfa 153

Herkes zekatını tam verse…

İnsanın bu dünyada yaşayabilmesi için zengin olması gerekir. Çok iddialı bir söz mü bu? Zenginlikten ne anladığımıza bağlı. Zenginliğin bir izahı şu olabilir mesela. “İnsanın, mevcut durumundan bir fazlasına sahip olması”. Sahip olmak için ne yapmalı insan? Bir şey üretmeli. Bir taşı alıp bir kuşa atıp, onu (karnını doyurmak amacıyla) vurması, bir ağaca çıkıp meyva toplaması bir zenginlik üretimidir.

Değerli hocam Atilla Yayla’yı tanıdığımdan beri kendisinden, kafamdaki soruların hemen hepsini cevaplayacağım, o ana kadar kimseden duymadığım 3 tespitini öğrendim. Bunlardan birincisi “asıl olan fakirliktir, zenginlik istisnadır”. Açıklaması ise şöyle; “insanın orijinalinin fakir olduğu, zenginliğin sonradan üretildiği” gerçeğidir. Benim için devrim gibi bir tespitti. O güne kadar bunu düşünememiştim. Sanki ilk zamanlar herkesin eşit varlığı vardı da bazıları diğerlerinin elinden varlığını alıp o yüzden zenginleşti sanıyordum. Halbuki, ilk insanların hepsi çırılçıplaktı. İlk külotu giyen, onu bir başka insandan almış olamazdı. Mutlaka bir hayvan avlamıştı ve onun derisinden kendine bir giysi yapmıştı. Bunu yaparken de diğer insanlardan hiçbir şey eksilmemişti.

İkinci önemli tespit ise, “mutlak fakirlik ve nispi fakirlik” diye bir durumun olduğuydu. “Mutlak fakir”, şu anda bir günlük yiyeceği olmayan insana denir. Onların probleminin acil olarak çözülmesi gerekir. Bu bütün insanların görevidir. Çok şükür ki, dünyadaki mutlak fakir sayısı şu sıralar 800 milyona kadar düşmüş durumda. Bundan 20 yıl kadar önce bu sayı 1.6 milyar civarındaydı. Demek ki yarı yarıya azalmış. Bu azalışta, şu anki 800 milyon insanın varlığından bir şey eksilmemiş. Hatta daha da artmış olması muhtemeldir. İnşaallah, insanoğlu kısa zaman sonra dünyadaki mutlak fakirliği tamamen ortadan kaldıracaktır. “Nispî fakirlik” ise, her insanın bir diğer insana göre fakir olması durumudur. Hepimiz bu sınıfa gireriz. Çünkü kimsenin varlığı bir diğeriyle eşit değildir. Bu kavram aynı zamanda “nispî zenginlik” kavramının eş anlamlısıdır. “Mutlak fakirlik ve nispî fakirlik” kavramındaki “fakirlik” kavramlarının yerine “zenginlik” kavramını koymaya kalkarsak bu sefer sadece “nispî zenginlik” olacak, ama “mutlak zenginlik” hiç bir zaman olamayacaktır. Çünkü zenginleşmenin sonu yoktur. O devamlı büyüyecektir.

Üçüncü önemli tespit ise, “zenginliğin (bulunan, aktarılan, gasp edilen bir şey değil) üretilen bir şey” olduğuydu. Yani bir insan ancak kendisi bir şey ürettiyse zengin olabilir veya ona zengin denebilir. Bunun dışında piyangodan para çıkması, birinin malını çalması, hatta mirasa konması bir zenginlik değildir. Onlar sadece bir başkasının ürettiği zenginliği, malı/parayı geçici bir süreliğine kullanma hakkına/şansına sahip olmak demektir. Hatta çoğu zaman, piyangodan kendisine çok büyük paralar çıkanların, bir süre sonra, para çıkmasından önceki halinden çok daha perişan/kötü durumlara düşmesinin hikâyelerini dinleriz. Bunu da çoğu zaman “helâl olmayan paranın kimseye yaramayacağı” üzerinden yorumlarız. El hak bu yönü de var tabii. Ama çoğu zaman aynı son, büyük mirasyedilerde de görülüyor. Halbuki miras helâl. Peki helâl paraya sahip olanlar neden, o paraya sahip olmadan önceki duruma göre daha kötü duruma düşerler ki? Bu ikisinin de cevabı, bu iki paranın/malın da (o an için sahip olunan tarafından) “üretilmemiş” olmasından kaynaklanıyor. Yani piyangodan/mirastan eline 5 milyon lira geçen kişi, o paranın/malın üretiminin hiçbir aşamasında olmadığı için, aslında o yönden hak etmediği bir varlığı tüketmeyi de bilmediği için, onu yeni bir üretime kanalize edemediği için perişan duruma düşmenin önüne geçemiyor.

Zenginliğin üretimi nasıl olur? Bizim toplumumuzda genellikle zengine düşmanlık vardır. Onun varlığına haset edilir. Sanki o zenginleşirken berikinden bir şey eksilmiş, kendisinin hakkı yenmiş gibi düşünülür. Aslında hiç de öyle değildir. Bunu ticaret veya sanayi üzerinden örneklendirirsek konu pek anlaşılamayabilir. Bu kasıtlı da yapılabilir. Başka bir örnek üzerinden anlatmaya çalışayım. Mesela bir romancı, romanını yazdığı anda “zenginliği” üretmiştir. Ne kadar zenginlik ürettiğine ise piyasa (romanın müşterileri) karar verecektir. Örneğin Orhan Pamuk bir roman yazdığı anda, o kitabın muhtemel satış rakamı yayıncılar tarafından tahmin edilir. O miktarda basılır, okuyucular satın alır, ihtiyaç olursa yeniden basılır. Yazar bu satışlardan payını alır. O artık zengindir. Bir besteci, muhtemelen çok tutacak bir beste yaptığında, bir şarkıcı çok beğenilecek bir albüm çıkardığında, bir berber makasını şıkırdattığında “zenginliği üretmiş” olurlar. Bu zenginleşmede okurun, dinleyicinin veya traş olanın bir kaybı yoktur. Hatta aslında onlar da zenginleşmişlerdir. Yine örnek vermek gerekirse, Windows’un üreticisi Bill Gates şu an dünyanın en zengin insanıdır. Bu zenginliği üretirken, programlarını sattığı kimseleri sömürmemiştir. Ama Gates zenginleşirken, onun ürettiği programı satın alanlar da zenginleşmişlerdir. Word programını kullanan birisi, o programla yazı yazarak zenginlik üretmiştir. Yani “o” da programı kullanarak zenginleşmiştir.

Zenginin çok paraya, çok mala, servete sahip olması dünyadan bir şey eksiltmez. Hiç kimseye de zarar vermez. O yüzden ona haset etmenin hiçbir makul gerekçesi olmaz. Örneğin Harry Potter kitabının yazarı J.K. Rowling, kimsenin tahmin etmediği bir şekilde çok zengin olmuştur. Şu anki serveti 11 milyar dolar civarındadır. Belki bir kısmı gayrimenkuldür, bir kısmı araç/mücevherat, bir kısmı da banka parası şeklindedir. Ama hiç kimseye zararı yoktur. Sanki zenginlik veya zenginleşme sonucu insan, diğer insanların yiyeceği/tüketeceği malları kendi özeline alıyor ve diğer insanları açlığa/yokluğa mahkum ediyor gibi garip bir düşünce yerleşiktir. Oysa böyle bir şey yoktur. Rowling’in kitapları yazmadan önceki dünya gıda rezervi azalmamış, aksine artmıştır. O yüzden birilerinin zengin olması bizi kıskançlığa/hasetliğe itmemeli, aksine gıpta etmeliyiz. O yapabildiyse biz de yapabiliriz diyebilmeliyiz. Onlara düşman olarak, haset ederek bizim bir şey kazanmamız, zenginleşmemiz mümkün değildir.

Bugün, haset ettiğimiz, servetinde gözümüz olan kişilerin bütün varlığını ellerinden alsak ve diğer insanlara dağıtsak, hiçbir derde deva olamayız. Kimsenin yarasına merhem olamayız. Dağıttığımız bu bedava servet, kullananın elinde heba olur. Ertesi gün yine eski hallerine dönerler. Belki daha da kötü duruma düşerler. Oysa o paralar/servet, zenginin hesabında durdukça, iş yapacak olanlar için ucuz kredi olur. Satın aldıkları gayrimenkulün parasıyla yenisi yapılır. Oturduğu evde birileri çalışır. Yani zenginin parası durduğu yerde bir çok insanın da zenginleşmesine sebep olur. Zenginler bu serveti hiçbir yere götüremezler. Dünyada kalır ve arkasından gelenler onu kullanır.

Gazetelerde, TV’lerde, sosyal medyada sürekli işlenen “dünyanın %1’inin geliri % 99’un kinden fazla” veya “şu kadar milyar insan açken, iki elin parmak sayısı kadar insan servet içinde yüzüyor” temalı, hem popülizm, hem de cahillik kokan haberlerin hiçbir değeri yoktur. Şu anda dünyadaki “mutlak fakirlerin” acil karnının doyması için “o” zenginlere ihtiyaç vardır. İster ferdi bağışlarla, ister vakıflar aracılığıyla, isterse uluslararası kuruluşlar yoluyla olsun, o insanların karnının doyması sadece zenginlik ve zenginler sayesinde olacaktır. Hiç bir insan, bir başka insandan çok fazla yemek yiyemez. Zenginin bankada milyar dolarları olmasının kendisine sadece, ömrünün geri kalanında bir garanti olması bakımından faydası vardır.  O parayı da hiçbir zaman bitiremeyecektir. Keşke bitirecek kadar harcasalar.

Yazının başlığıyla, buraya kadar anlattıklarım arasında ne bağ kuracağımı merak edenleri hemen rahatlatayım. İslamî camianın ekonomi konusunda en çok kullandığı argüman, “herkes zekatını tam olarak ödese, dünyada fakir kalmayacağı” mottosudur. Mevcut İslamî entellektüeller, kategorik olarak “kapitalizm” karşıtı oldukları için, içinde bulundukları ümmetin fakirlik sorununa getire getire bu çözümü getiriyorlar. Oysa, insanların zekat verebilmeleri için “zengin” olmaları lazımdır. Zenginlik de ancak yukarıda bahsettiğim gibi “üretmeyle” olabilecek bir şeydir. Bu üretimin iktisat dünyasındaki adı da, ne derlerse desinler “kapitalizm”dir. Yani Hz. Hatice’nin yaptığı ticaret “kapitalizm”dir. (Başka bir adı var mı yoksa?) Peygamberimizin ona ortak olması ve kendisinin de o faaliyeti yürütmesinin adı “kapitalizm”dir. Mekke’deki Pazar, “serbest piyasa/pazar”dır. İşte tam da o Pazar “kapitalizmin membaı”dır. Fakat, İslam adına ve bilhassa İslamî camiadan ekonomi adına söz söyleyenler, sözlerine öncelikle “kapitalizm kötülemesi”, “liberalizm öcüleştirmesi” ile başlıyor, çözüm olarak da bula bula “herkesin zekatını tam vermesine” sıkışıp kalıyorlar. Bırakın zekatı tam vermeyi, zenginler elindeki varlığın tamamını zekat olarak verseler bile,  bu, fakirliğin çözümüne “milyem” hesabı kadar katkıda bulunmaz. Malının hepsini veren o zengin, üretecek bir şeyi (bilgisi, mahareti, zanaatı, cesareti) olduğu için, kısa zamanda yine zenginleşecektir. Kucağında hazır bulduğu varlığı, kendisi üretmediği için, eline geçiren kişi kısa zaman sonra yine fakir olacaktır. Çünkü, elindekinin üzerine koyacağı bir üretimi olmayacaktır.

Zaten Kur’an-ı Kerimde, zekat verilecek kimselere baktığımızda, zekatı aldığında zenginleşecek kişiler olmadığını görürüz. Yani bir bakıma mutlak fakirlere zekat verilir. (Fakirler ve miskinler, Zekat Memurlari, Müellefe-i kulub, Köleler, Borçlular, Allah yolunda cihat edenler, Yolcular) Zekat, ekonomik bir faaliyet değil, o an için mağdur durumda olanların kısa zamanda mağduriyetlerinin giderilmesi için başvurulan bir yardımlaşmadır. O da yılda bir defa verilir ki alışkanlık yapmasın. Dikkat edilirse, bu 8 sınıf içinde, üretici yoktur. Yani üretim için verilmiyor zekat. Mağduriyet gidermek için veriliyor. Hem zenginlik ne kadar çok olursa, verilecek zekat da o kadar çok olacaktır. O yüzden her fırsatta, tek çıkış yolu olarak zenginin malından zekat adı altında haraç almaya niyetlenmek, “sosyalist”liğin bir başka versiyonudur ve bu ila nihaye iflasa, tümden fakirleşmeye yol açar. İslami kesim, zihin ve beden tembelliğinden, zenginliğin, mal biriktirmenin kötü görülmesinden, dünyaya tamaha yol açacağından korkuyla, fakirliğin ortadan kalkmasının tek yolunun, zenginlik üretilmesinden geçeceğini, bunun da “kapitalizm” demek olduğunu bir türlü kabullenememekte, söyleyememektedir. Dönüp dönüp “zekat” müessesesinden medet ummaktadır.

Bu arada, zekatın ( ve tabiî bütün sosyal yardımların otomatik ve sürekli olmasının) tembelleştirici, fakirliği arttırıcı bir etkisinin de olabileceğini gözden uzak tutmamak lazımdır. Bu sözüm “verilmesin” manasına çekilmesin. Zekatın, fakirliğin ilacı olduğunu söylemek, hatta 1/40 değil, daha fazla olduğunu dillendirmek, bazı insanların iştahını kabartabilir ve üretmesini köreltebilir. O da kıvamında olmalıdır. Bu yön ihmal edilmemelidir.

Yanlış bilinen birkaç hususu da belirtmekte fayda var. Bir kere zenginlik bir transfer değildir. Yani, zengin olan birinden eksilip yeni zengin birine geçmez. En fazla biri iflas eder, başka bir yerde bir başkası zengin olur. Ama bu zenginleşme iflas edenin varlığından gelmez. İkinci olarak, zenginleşme kimsenin malında bir eksilme meydana getirmez. Aksine diğerlerine de zenginlik aksettirir. Üçüncü olarak zenginlik, kimse için garanti değildir. Her zengin her an fakirlik durumuna düşmeye adaydır.  Fakirin de zengin olma ihtimali, şu anki zenginin zengin olma ihtimaliyle aynıdır. Zenginlik üretmenin yolu olan kapitalizmde hiçbir zaman “zengin daha zengin, fakir daha fakir” olmaz. En büyük yanlış propaganda budur. Evet, kapitalizmde zengin daha zengin olur ama fakir de düne göre daha zengin olur. Oranlar farklı olabilir. Kıyaslama bir başkasıyla yapılmayıp, kişinin kendisiyle yapıldığında bu görülecektir. Yoksa benden daha küçük yaşta olan Marc Zuckerberg’in zenginliğiyle kendimi kıyaslayarak ve ona haset ederek bir yere varamam. Ben kendi durumuma bakmalıyım. Ben bundan 10 yıl önceye göre daha mı fakirim-daha mı zenginim? Bir diğer husus da, sosyalistlerin ve İslamcıların çokça başvurdukları zenginlik/sömürü ya da kapitalizm/emperyalizm yakıştırmalarıdır. Bunların birbiriyle direk bağı yoktur. Biri mutlaka diğerini doğurur diye bir şey de yoktur. Serbest piyasada kimse kimseyi sömür(e)mez. Bir sömürü varsa, bunu yapan zengin veya kapitalist değil, devlettir. Devletlerin bazıları başka bazı devletleri/halkları sömürür. Ama bunun kapitalizmle alakası yoktur. Japonya, Kore, Dubai, Singapur kapitalist uygulamalar sonucu zenginleşmişler ama emperyalist değillerdir. Rusya, İran henüz tam anlamıyla kapitalist değiller ama emperyal tavırları hiç eksik olmamıştır.

Son söz olarak, zenginleşmenin tek yolunun, herkesin kendi imkânı ve gücüyle, devleti ve mafyayı arkasına almadan, kimsenin varlığına göz dikmeden, başkasından himmet beklemeden çalışmak ve üretmek olduğunu bilelim derim. Ama buna ister “kapitalizm” deyin, ister başka bir isim bulun. Hazır paradan medet umup, bütün ekonomiyi ona bağlamayın.

Travmaya teslim olmamak

“İstanbul’da ajan avı” diye verdi bir gazete. Farklı insan hakları örgütlerinden on kişi, Büyükada’daki toplantıları basılarak gözaltına alındı ve altısı tutuklandı.

Bu yazıyı tamamlamadan, serbest bırakılan Nalan Erkem’in de aralarında olduğu diğer 4 kişi hakkında yeniden yakalama kararı verildiği haberini aldım.

Gözaltı ve tutuklama kararlarıyla başlayalım: Bu süreç boyunca konuyla ilgili yetkili bir ağızdan açıklama yapılmadığı için, gazetelere yansıyan “ajanlık” suçlamaları, “Büyükada’daki gizemli toplantı” veya “yabancılarla beraber yeni bir Gezi kalkışması hazırlığı” türünden iddialar onlarla ilgili gündemi belirledi.

Ve gözaltı sürecinde ortaya koyulamayan ikna edici hukuki kanıt, tutuklanma kararı verilirken de gelmedi. Savcının tutuklama talebini okuyorum:

Nejat Taştan’ın bylock kullandığı için tutuklanan bir kişiyle görüşmeleri ve yazışmaları varmış. Başka bilgi yok. Buradan suç üretilmiş. Muhammed Şeyhmus Öbekli’ye yöneltilen suçlama da aynı, görüştüğü isim farklı. Nasıl bilebilirsiniz konuştuğunuz kişide bylock olup olmadığını? Bilip konuşmak da suç değilken üstelik ve o kişi tutuklu da değilken.

Nalan Erkem’in tutuklanan İştar Tarhanlı ile görüşme kayıtları varmış. O kişi de hali hazırda tutuklu değil, üstelik görüşmenin içeriğinde bir suç olduğu da iddia edilmiyor. Başka ne iddia ediliyor? Evrakı arasında MİT’in TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na sunduğu “Gizli” ibareli belge de varmış. Bu durumda sormazlar mı, “MİT sunmuş diyorsunuz ya, gizlisi mi kalmış?” diye.

Özlem Dalkıran, Günal Kurşun, Veli Acu ve diğerleriyle ilgili de savcının tutuklama talebinde hukuki bakımdan ikna edici hiçbir delil yok.

 

Kanaatlerin ötesi

Adalet ilkesi bakımından herkesin makul ve kabul edilebilir gerekçelerle suçlanması hukukun gereği. Ama tutuklama için bu da yetmez, yargılama sürecinde onun neden tutuklu yargılanması gerektiği de aynı şekilde hukuki bakımdan kabul edilebilir bir temelde ortaya koyulur.

Şurası doğru, kendisini gizleyen tuhaf bir yapı bu ve kim gerçekte kimdir, emin olmak kolay değil. Abisinin 15 Temmuz darbe girişiminin fiilen içinde yer aldığını ve tutuklandığını anlatan bir gence, yıllar içinde abisinin siyasi yönelimini veya aidiyetini fark edip etmediğini soruyorum; “emin olun hiç hissetmedim” diyor. Aynısı DHKP-C ve PKK gibi örgütlerin legal alanda faaliyet gösteren unsurları için de geçerli olabilir.

Ama mesele tam da burada zaten; bizim emin olup olmamamızın bir önemi yok. Hukuk böyle çalışmaz. O somut delil ister. O olmadıkça da kimseyi suçlayamayacağınızı ve içeride tutamayacağınızı söyler. Batılı ülkeler adına casusluk suçlaması yapılan kişiler için de geçerlidir bu, diğerleri için de.

 

Kötü bir “geleneğe” bir yerde dur diyebilmek

Türkiye’nin içinden geçtiği travmatik sosyal ve siyasi değişim dönemindeki yargılamalarda, -o dönemler birbirinden ne kadar farklı olursa olsun- çok benzer ihlal iddiaları gündeme geliyor.

İçinden geçtiğimiz dönemde, ülke elbette ciddi bir saldırıyla karşı karşıya geldi. Sadece Gülenist darbe girişimi değil; hatta sadece Türkiye’de olup bitenlerle de ilgili değil yaşadıklarımız.

ABD başta olmak üzere Batılı devletlerin Türkiye dahil bütün bir coğrafyamıza yaklaşımı konusunda kaygılı olmak için çok sebep var. Bunun için aşırı şüpheci veya tepkisel olmak gerekmiyor. Almanya’nın tepkisi de Türkiye’deki Ak Parti iktidarının hatalarından ibaret değil. Almanya’nın Türkiye’de cinayet işleyen, meydanda bomba patlatıp katliam yapan PKK gibi örgütlere hoşgörüsü bir sır değil ve bunu Türkiye’deki iktidarın hatalarıyla izah etmek de mümkün değil. Türkiye’de ifade özgürlüğüne ilişkin kısıtlamaları eleştirirken kendisinin Türkiyeli siyasetçilere bütün bir Almanya’yı dar etmesini de.

Ama tehlikeyi bertaraf edebilmek için teyakkuz psikolojisiyle yanlışlar yapmamak gerek.

Sadece bu kişiler bakımından değil, herkes için OHAL’de yargının işleyişiyle ilgili eleştiriler ciddiye alınmalı; kimse hukuki bakımdan ikna edici deliller olmaksızın suçlanmamalı; tutuklamanın istisna olduğu unutulmamalı ve mağduriyetleri zaman uzamadan giderici mekanizmalar oluşturulmalı.

Normalleşmeyi sağlayıcı bir yaklaşım ve perspektife ihtiyacımız var.

Hem adaletin hem de basiretli stratejinin gereği bu.

Serbestiyet, 22.07.2017

Müfredat tartışmalarının boşluğu

MEB üniversite öncesi eğitim kurumlarındaki müfredatı yenileyen bir çalışma yaptı. Millî Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz yeni müfredatı şu sözlerle açıkladı:

“İlkokul ve ortaokul düzeyinde 17, lise düzeyinde 24, İmam Hatip Ortaokulu ve İmam Hatip Lisesi düzeyinde 10 olmak üzere toplam 51 ayrı, sınıflar esas alındığında ise 176 müfredat yenilendi. Müfredat; öğretmen, öğrenci ve velilerin görüşleri alınarak yenilendi. İlk olarak 2017-2018 eğitim öğretim yılında 1, 5 ve 9’uncu sınıflarda uygulamaya konulacaktır. Ocak 2018’e kadar programlarla ilgili olarak sahadaki uygulamalarımız üzerinden izleme ve değerlendirme çalışması yapacağız. Haziran 2018’e kadar değiştirilen müfredatların eğitim araç gereçlerini, ölçme araçlarını hazırlayacağız. Eylül ayından itibaren, okullarımızın açılmasıyla birlikte, bütün öğretmenlerimizin ve velilerimize programların ayrıntılı olarak tanıtılacağı toplantılar düzenlenecek. Bu hazırlıklarımızla, 2018-2019 eğitim öğretim yılına tüm sınıflarda ve tüm derslerde yeni müfredat ile eğitim öğretim sürecimize istikrarlı ve çok daha güçlü yeni ve yenilikçi bir şekilde devam edeceğiz. Yenilenen müfredatların sade ve anlaşılır olması ön planda tutulmuştur. Beden eğitimi dersinin adı, beden eğitimi ve spor olarak değiştirildi. Öğrencilere kazandırılması hedeflenen yeterlilik ve beceriler belirlenirken derslerin tabiatı dikkate alınmıştır. Müfredatların giriş bölümüne ‘değerler eğitimi’ başlığı altında bir bölüm eklenmiştir. Müfredatlar yenilenirken farklı kültür ve medeniyet havzalarının katkıları belirginleştirilmeye çalışılmıştır. Yenilenen müfredatlarda sadeleştirme ve içerik yoğunluğunun azaltılması ön planda tutulmuştur. Müfredat uygulanırken her türlü farklılığı kapsayıcı ve hassasiyeti koruyucu olmaya odaklanılmıştır. Yapılan saha çalışmalarına ve anketlere 100 bine yakın öğretmen ve veli katıldı.”

Yeni müfredatın kamuya açıklanmasından sonra özellikle cihat  kavramı, evrim teorisi, laiklik ve “Atatürk’ün silinmesi” etrafında hararetli tartışmalar başladı.  Yeni müfredattan memnun olan neredeyse yok. Hemen herkes ve her kesim birçok eksik ve yanlış bulmakta. Yoğun tartışmalara rağmen eğitim sistemimizdeki ana sorunların özüne temas eden kimse ve çevre ise maalesef yok.

Laikçiler laikliğin eğitimden dışlandığını ve derslerin Atatürk’ten arındırıldığını iddia ediyor. Sanki ülkede evrensel anlamda laiklik gerçekten vardı ve Atatürk’ün her derste bir şekilde bulunması şartmış havasındalar. Bazı bilimistler kafayı bilime takmışlar. Bilimin her şeyi kuşattığını zannediyor ve sadece kendilerinin bilim sandıkları şeyin müfredata temel olmasını, inançların bilim tarafından boğulmasını istiyorlar. Diğer taraftan, bazı kimseler eğitimde İslâmî rengin yeterince belirgin olmadığını düşünüyor. Evrim teorisini inançlarına karşı hamle olarak görüyor ve eğitimden tamamen dışlanmasını istiyor. Yani yeni müfredattan doyasıya memnun olan yok.

Bütün bu şikâyetçi kişi ve çevreleri aynı anda memnun edecek, tüm ihtiyaçlara ve taleplere çelişkiye düşmeden cevap verecek bir müfredat üretilebilir mi? Bir deney yapılsa, müfredatı hazırlama görevi-yetkisi şikâyetçilere verilse, nasıl bir müfredat ortaya çıkar? Tartışma taraflarının tezlerine bakarak, yine memnuniyetsizliklere sebep olacak müfredat önerilerinin ortaya çıkmasının kesin olduğunu söyleyebiliriz.

Önce bir noktanın altını çizelim. Dünyanın her tarafında devletler üniversite öncesi eğitimi kendi egemenlik ve yetki alanı içine görmekte. İster kaba saba ister ince yollarla olsun mutlaka müfredata müdahale etmekte. Amaç “iyi” vatandaşlar yetiştirmek. Dolayısıyla bizdekine benzer tartışmalar, daha hafif de olsa, hemen her demokratik ülkede cereyan etmekte.

Bizdeki kavga ise daha yoğun. Çünkü hakikat tekeli iddiasına sahip gruplar çok ve herkes merkeziyetçi ve dayatmacı eğitim sistemini kendi hakikatini yeni nesillere tek doğru olarak öğretmenin aracı olarak görmekte. Yaşanan birçok vaka da merkeziyetçiliği geriletmeye değil koyulaştırmaya gerekçe yapılmakta. Söz gelimi FETÖ olayı. FETÖ  eğitim sistemine büyük bir yığınak yapmış. Sistemi neredeyse tümüyle eline geçirmiş. Bu gerçek acı olaylarla anlaşıldı ve şimdi sistem FETÖ’den temizlenmeye çalışılıyor. Devletin yeterince merkeziyetçi olmamasının FETÖ’yü teşvik ettiği söyleniyor. Oysa durum tam tersi. FETÖ gibi grupların tahakküm kurması adem-i merkeziyetçi sistemlerde zorlaşır.

Müfredat üzerine yapılan tartışmalarda meselenin özü kaçırılıyor. Asıl problem nasıl tanımlanırsa tanımlansın ideal müfredatı bulmak olmaz, zira böyle bir şey yok. Olsa bile toplumun farklı kesimlerinin onun üzerinde uzlaşması imkânsız. Bu yüzden, kim eğitimin içeriğini belirleme gücüne sahipse o kendi tercihini öne çıkartmaya çalışacaktır.

Bu durumda ne yapılmalı?  Bence çözüm sanıldığı kadar zor değil. Zor olan, çözümü kabul edecek bir zihnî değişimi gerçekleştirebilmek.

Toplum doğal bir çoğulluğa sahip. Bu çoğulluğun her unsuru kendi hakikatini, değerlerini kendi çocuklarına nakletmek, öğretmek ister. Devlet hiçbir şekilde tekil bir hakikati yeni nesillere dayatma hakkına sahip olduğunu öne süremez. Çocuklar devletin malı değil; ailelere mensup, yetişmekte olan bireyler. İnsanları kendi malı gibi gören bir tavır devleti kontrol eden kesimlerin topluma tahakküm etmesi sonucunu verir. “Devlet toplumla buluştu, barıştı, özdeşleşti” türünden söylemler şık, heyecan verici, ama sorunumuz açısından anlamsız. Çünkü aynı anda birden çok hakikatın eğitime temel alınması bir imkânsızlık hâli.

Bu gerçeklerin bizi götüreceği yer şudur: Devlet eğitimde, alandan tamamen çekilemiyorsa bile, daha az rol oynamaya hazır olmalı. En azından değer eğitiminden tamamen çekilmeli. Değer eğitimini topluma iade etmeli. Toplum kesimlerinin vereceği değer eğitimini zorlaştırıcı değil kolaylaştırıcı olmalı. Değer gruplarından insan haklarına saygının ve beraber yaşama kurallarına riayetin de öğretilmesi dışında bir şey talep etmemeli. Ne var ki bunun mümkün olabilmesi için önce tüm toplum kesimleri toplumsal çoğulluğu ve kendisinin çoğulluk unsurlarından yalnızca biri olduğunu kabul etmeye ve tabiri caizse kendi göbeğini bizzat kesmeye hazır ve yatkın olmalı. Bu olmadıkça böyle anlamsız tartışmalar zamanımızı ve enerjimizi tüketmeye devam eder.

Serbestiyet, 04.08.2017

Özel mülkiyetin haklılaştırılmaya ihtiyacı var mı?

Amerikalı hukuk teorisyeni ve hukukçu John Maxcy Zane’in orijinali 1927’de yayınlanan Hukukun Hikâyesi (Liberty Fund, 1998) adlı kitabını tekrar okudum. Eser hukukun doğuşu, doğası ve tarihsel gelişimi üzerine yazılmış bir klasik olmakla beraber, başka birçok beşerî kurumun doğup gelişmesini de ayrıntılarıyla anlatıyor. Özel mülkiyet de bunlar arasında. Zane hem teorisyen hem pratisyen olmanın avantajını kullanarak iktisatçıların yaptığından çok daha sade fakat karşılaştırılmayacak kadar etkileyici biçimde özel mülkiyetin doğmasını ve faydalarını izah ediyor.

Yazarın doğru biçimde işaret ettiği üzere, bir nesne üzerinde mülkiyet hakkına sahip olmak, diğer insanları o nesneyi kullanmaktan dışlama hakkına malik bulunmak anlamına gelir. İnsanlık tarihi incelenince, aile ve kabile gibi bütünlere ait olan mülkiyetten bireylere ait olan mülkiyete ve taşınabilirler üzerinde mülkiyetten taşınamazlar üzerinde mülkiyete doğru ilerlendiği görülüyor.

Zane mülkiyetin doğuşunu izah etme ve haklılaştırma yolunda birçok teori geliştirildiğine dikkat çekiyor. Sonra bu teorilerin yararını ve gerekliliğini sorguluyor. Dediği gibi, belki de mülkiyetin doğuşunu açıklamak için hiçbir teoriye ihtiyaç yok. Mülkiyet adeta doğal bir şekilde, insanın yaşama ihtiyaçlarının sonucu olarak doğdu. Başka türlü söylenirse, insanlar yaşamak için mübadele ilişkilerine girmeye mecburdu, mübadele ilişkileri ise ancak bireysel mülkiyetin var olmasıyla gerçekleştirilebildi. Mülk sahibi gruplar ticaretin hızlı akışı içinde birbirleriyle ticarî temaslara giremezlerdi.

Zane’e göre özel mülkiyet suni ve gereksiz bir kurum değil. Hem hukuk tarihi hem de genel dünya tarihi bize özel mülkiyet kurumunun gelişmiş insan aklıyla ve gelişmiş beşerî kurumlarla uyumlu olduğunu göstermekte. Yazarın işaret ettiği çok ilginç noktalardan biri, hukuk ile mülkiyet arasındaki ilişki. Hukuk mülkiyeti mi önceler, mülkiyet hukuku mu? Hangisi hangisinin ortaya çıkmasını sağlamış veya buna yardımcı olmuştur? Sadece mülkiyete düşman Rousseau ve Marx gibi klasik radikal yazarlar değil, Cass Sunstein ve Stephen Holmes gibi çağdaş Amerikan liberalleri de önceliği hukuka verme ve hukukun mülkiyeti yarattığını iddia etme eğiliminde. Zane’e göre hiçbir şey hukukun özel mülkiyeti yarattığını söylemekten daha gülünç olamaz. Gerçek bunun tam tersidir. Önce özel mülkiyet doğdu, varlık alanına girdi ve sonra özel mülkiyet hukuku ortaya çıkardı.

Özel mülkiyet kaldırılabilir mi, kaldırılmalı mı? İki parçalı bu soruya verilebilecek cevaplar nasıl bir toplum tasavvur edildiğinin işareti olarak görülebilir. Birçok düşünür özel mülkiyete cephe aldı, onu hemen hemen her beşerî problemin yegâne yahut başlıca kaynağı, sebebi saydı. Bu yüzden özel mülkiyetin hem kaldırabileceğine hem de kaldırılması gerektiğine inandı. Zane’e göre bu imkânsız. Özel mülkiyetin olmadığı bir sosyal organizasyon asla ulaşılamayacak bir hayal. Özel mülklerin mübadelesine dayanan ilişkileri yasaklayan bir kanun çıksa, hiç kimse o kanuna itaat etmez.

Özel mülkiyeti nasıl haklılaştırabiliriz? Bir haklılaştırma faydacılıkta  bulunabilir. Özel mülkiyet zenginliği hızla artırıyor. Bu, toplam ve ortalama refahın yükselmesi anlamına geliyor. Refah yükselmesiyle mutluluk arasında bir doğru ilişki olduğunu varsayarsak, toplumlar özel mülkiyete dayalı ekonomik ilişkiler geliştikçe daha mutlu hâle geliyor. Ancak Zane bu dolaylı açıklamadan daha direkt bir izahı özel mülkiyetin insanî hayattaki kendiliğindenliği ve sosyal doğallığı içinde buluyor. Daha doğrusu, böyle bir haklılaştırmaya ihtiyaç olmadığını söylüyor. “Özel mülkiyet için bir haklılaştırma aramak insan zihninin/aklının yapısı/oluşması için bir haklılaştırma aramakgibidir” diyor. Bunun çok ilginç bir bakış olduğunu söylemeye herhâlde gerek yok.

Zane’in klasik eseri bize bir kere daha hatırlatıyor ki özel mülkiyet kendiliğinden doğan ve beşerî hayat içinde her bakımdan hayatî önemi ve sayısız yararı bulunan bir kurum. Daha iyi toplum tasavvurlarımızda onun namevcut olduğu ütopyalarla uğraşmak yerine onu veri alıp sonra arayışa başlamak daha mantıklı ve yararlı. Bazı yazarların (Rousseau ve Marx gibi) hayatı ıskalayan tezlere imza atarken başka bazılarının (Locke ve Hayek gibi) hayata dokunan tezler üretebilmesinin  sebebini onların özel mülkiyet karşısında takındıkları tavırda aramak yanlış olmaz.

Serbestiyet, 01.08.2017

28 Şubat ile 15 Temmuz birbirine benzetilebilir mi?

Muhafazakâr camiadan bazı yazar ve yorumcular zaman zaman 28 Şubat ile 15 Temmuz’u karşılaştıran ve birbirine benzeten yazılar yazıyor, konuşmalar yapıyor. Buradan hareketle hükümeti sorguluyor ve “âdil” olmasını, “demokratça” tavır almasını istiyorlar. Bunların bir kısmı öteden beri medyada yer alan kişiler. Bazıları da AK Parti içinde veya AK Parti hükümetlerinde önemli görevler yapmış isimler.

Benzetmecilerin tezlerinden biri 15 Temmuz sürecinde 28 Şubat sürecindekilere benzer haksızlık ve adaletsizliklerin vuku bulduğu; dolayısıyla  “Müslümanların” adalet, hakkaniyet, demokrasi gibi değerlerden uzaklaştığı. Diyorlar ki hükümet seküler kesimi anlamalı. 28 Şubat’ta onlara yapılan haksızlık ve yanlışlıkları başkalarına yaşatmamalı.

Bu yorumların kötü niyetli olmadığını söyleyebiliriz. Hattâ iyi niyetli olduklarını dahi kabul edebiliriz. Ancak böyle olmaları haksız, yanlış ve de zararlı olmalarını engellemiyor. 28 Şubat – 15 Temmuz benzetmesi vahim hatalarla dolu.

28 Şubat’ın karanlık günlerinde sesi çıkan az sayıdaki insan arasında yer aldığım,  hadiseleri özellikle öğrencilerim ve öğretim üyesi arkadaşlarım üzerinden yakından takip ettiğim, kendim de sürecin bir parçası olduğum için, hem konuşma hakkına sahip olduğuma hem de söyleyeceklerimin bir değer taşıyabilecğine inanıyorum.

28 Şubat tam bir zulüm süreciydi. 28 Şubat, askerî bürokrasinin odağında oturduğu bürokratik vesayet sisteminin demokratik siyasete müdahale etmekle kalmadığı; aynı zamanda geniş halk kesimlerinin hak ve hürriyetlerini alenen çiğnediği bir dönemdi. Özellikle kız öğrenciler ve dolayısıyla aileleri büyük çile çekti. Bu insanlar hiç kimseye saldırmamış, zarar vermemişti. Kimseye karşı şiddet kullanmamıştı. Tek yapmak istedikleri, kimliklerini inkâr etmeden ve kişilikleri bastırılmadan okuyup meslek sahibi olmak ve kamusal ortamlarda çalışmaktı. Akla hayale gelmeyecek saçmalıklarla engellendiler. Meslek hayatlarını kaybettiler. Bazılarının ya fiziksel sağlıkları ya da psikolojileri bozuldu. Binlercesi okuyabilmek için yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Ağır zulme rağmen şiddet kullanmadılar. En barışçıl eylemleri bile yapmaları engellendi. Mahkemeler ya duvara döndü ya da hukuk adına utanç verici kararlara imza attı.  Mütedeyyin öğretim üyeleri görevlerinden atıldı. Bazı dindarlar uydurma suçlarla düzmece mahkemelerde hapse mahkûm edildi. Yıllarca yatanlar oldu. Hâlâ bu yüzden hapishanelerde çürüyen insanlar var. Bu alçaklıkları yapanların neredeyse hiçbiri cezai bir yaptırımla karşılaşmadı. Yaptıkları yanlarına kâr kaldı. Zulme uğrayanlar derdini içine attı, hesap sorulmasını Allaha havale etti, kendi dünyasına sığındı. 28 Şubat ve failleri doğru dürüst yargılanmadı bile.

Ya 15 Temmuz sürecinde neler oldu? Kendi hâlinde dindar bir grup sandığımız, mensupları karıncayı bile incitmez zannettiğimiz bir dinî grup canavarlaştı. Daha önce tertip ettiği birçok kumpastan, işlediği sayısız suçtan sonra alçakça bir askerî darbeye de kalkıştı. Ordudaki mensupları, toplumun sınırlarımızı korumak ve düşmanları defetmek için kendisine emanet ettiği silahları topluma çevirdi. Gözünü kırpmadan, acımasızca kullandı. Bir gece içinde yüzlerce insanı öldürdü. Polisleri topluca katletti. Sivilleri tanklarla ezdi. Vücutlarını parçaladı. Ankara ve İstanbul’da uçaklarla sonik patlamalar yaratarak milyonlarca insanı terörize etti. Yayın organlarını bastı. Kamu binalarını, demokrasinin kalbi olan Meclisi bombaladı.

Şimdi bu korkunç suçların failleri yargılanıyor. Tüm özensizliklerine rağmen iddianameler kan dondurucu detayları gün yüzüne çıkartıyor. Ne büyük bir tehlikenin eşiğinden döndüğümüzü gösteriyor. Yargılanalar görüş açıkladıkları, bize kimse karışmasın dedikleri için değil, dünyanın her yerinde ağır suç kabul edilen şeyleri yaptıkları için yargılanıyor.

15 Temmuz yargılamalarında hiç hata yapılmadığını kimse ileri süremez, sürmüyor da. Böyle biriyle karşılaşmadım. Adalet sistemimizin ortalama işleyişi açısından yargılamaların nispeten iyi olduğu da ortada. Hata yapılıyorsa bunların düzeltilmesi de herkesin talebi. Durum buyken 28 Şubat ile 15 Temmuz’u birbirine benzetmek, eğer korkunç bir kötü niyetlilik değilse, açık bir akıl tutulması. Bereket versin bu akıl tutulması toplumun sade insanlarını etkilemiyor. Onlar neyin ne olduğunun farkındalar. Problem her zaman olduğu gibi fildişi kulelerde oturup ahkâm kesen ve etrafa ahlâk ve adalet dersi vermeye kalkışan “aydınlarda” tezahür ediyor.

Gerçeklerden kopuk ve adalet duygusundan mahrum tipler ne derse desin, toplumun dokuları, hücreleri adalet diye haykırıyor. Katledilen mazlumların ruhları adalet diye haykırıyor. Vücut organları ellerinden alınan yaralıların gözleri adalet diye haykırıyor. Bunları unutarak adaletten bahsedenleri, 15 Temmuz’u 28 Şubat’a benzetenleri ne bu toplum ne de Allah affeder.

Serbestiyet,  28.07.2017

FETÖ ile mücadelede bylock

FETÖ denen örgüt mensuplarının yargılanıp cezalandırılmasını, genellikle alçak 15 Temmuz darbe teşebbüsü üzerinden konuşuyoruz. Bu hem doğru, hem eksik. Doğru, çünkü 15 Temmuz darbesi darbelerin en korkuncu, en alçağıydı. Bu yüzden asla unutmamalı ve unutturmamalıyız. Eksik, zira FETÖ yalnızca darbeye değil, bildiğimiz ve muhtemelen şimdi bilmesek bile ilerde en azından bir kısmına daha vakıf olacağımız başka birçok suça da bulaşmış. Bu suçlar hem tek tek bireylere, hem gruplara karşı işlenmiş. Bu suçlar merkezî ve kurumsal sınav sorularının çalınmasından, sivil şahıs ve gruplara kurulan kumpaslara; faili meçhul cinayetlerle bir şekilde ilişkili olmaktan, meşru otoritelere tuzak kurmaya, kamu gücünü kullanarak şantaj yapmaya ve haraç almaya kadar uzanıyor.

FETÖ sırf veya tipik bir terör örgütü değil. Sivil bir yüz bulundurmaya, eli kanlı militanlarını silâhlı bürokrasi içinden devşirmeye özel önem vermiş. Operasyonlarını gizlice ve tüm sorumluluk siyasî otoritenin omuzlarında kalacak şekilde yapmış. Bu yüzden bazı ülkelere onun nasıl bir örgüt olduğunu anlatmakta zorluk çekiliyor. FETÖ adlandırması doğru ve yararlı olmakla birlikte, bu noktaların gözden kaçırılmaması gerekir. Aksi takdirde FETÖ’nün ne olduğu tam olarak anlaşılamaz ve FETÖ ile mücadele de olması gerektiği gibi yürütülemez.

Sanırım FETÖ’ye ilişkin en doğru adlandırma, en iyi tanım şu: “Terör yönü de bulunan, totaliter, ezoterik (batıni) hareket.” Bu adlandırmanın asıl sahibi, kamu yöneticisi Yusuf Ziya Çelikkaya. Tanım FETÖ’nün nirengi noktalarına işaret ediyor: Terör, hırsızlık ve cinayet dâhil her şeyi amaca giden yolda mubah görmesi; sivil görünümlü olmasına rağmen hem yapılanması hem yaratacağı toplumsal düzen bakımından totaliter karakteri; nihayet, özellikle bilgi teorisi ve inanç bakımından ezoterik yüzü.

FETÖ ile mücadele sürüyor. Asla gevşetilmeden sürmeli. FETÖ ile mücadele ahlâkî, insanî ve demokratik bir görev. Bu tür örgütler tüm insanî değerleri ayaklar altına almakta ve akla hayale gelmeyecek vahşetler sergilemede hiç cimri ve çekingen davranmazlar. Hıristiyan Reformasyon hareketi sonrasında Avrupa’da ortaya çıkan benzer karakterli gnostik hareketler bu oluşumların özellikleri hakkında bize çok iyi fikir veriyor.

Gelgelelim FETÖ tipi örgütlerle mücadele etmek çok zor. Gizliliği, birbiriyle çelişik görünen kimliklere kolayca girebilmesi, hücre biçiminde teşkilâtlanması, mensuplarının örgüte onları adeta robota dönüştüren anormal bağlılık ve adanmışlığı bu zorluğun başlıca kaynakları. FETÖ ile mücadele ederken örgüt üyelerinin olabildiğince kuvvetli kanıtlara dayanarak belirlenmesi ve toplumdan izole edilmesi gerekiyor. Üyeliğin gizliliği ve önemli kişilerin sahte kimlikler kullanması yüzünden bu kolay olmuyor. Bu yüzden bu korkunç örgütle mücadele esnasında hatâlar yapılması ihtimâli de daima mevcut.

Daha önceki bir yazımda, FETÖ üyelerini tespit için belirlenen 16 kritere dikkat edilmesinden ve hakkında idarî ve hukuki soruşturma açılacaklarda bu kriterlerin birden çoğunun aynı anda aranması gerektiğinden söz etmiştim (http://www.hurfikirler.com/feto-nasil-tasfiye-edilecek/). Şüphe yok ki bunların en önemlisi, örgüt içi özel iletişim programlarından biri olan bylock. Bilindiği gibi MİT başarılı bir çalışmayla bylock sistemi için kullanılan server’ları Litvanya’dan Türkiye’ye getirdi. Şifreler kırıldı ve bylock programımı kullanan on binlerce kişinin ismi belirlendi. Bunların 20 milyona yakın emaili incelendi. Bu sayede birçok FETÖ üyesine ulaşıldı.

Mahkemeler sanıkların telefonunda bylock programı bulunmasını delil olarak değerlendiriyor. Çünkü bylock’un benzer bazı programlar gibi sanal mağazalardan alınması ve bireysel olarak kullanılması mümkün değil. Program örgüt içi kararlarla telefonlara yerleştiriliyor ve iki kademeli bir izinle kişilerin kullanımına açılıyor. Bu yüzden varlığı FETÖ üyeliği yönünde kuvvetli bir gösterge. Nitekim FETÖ bylock’u devreden çıkarttırmaya yönelik ataklar yaptı. Seküler medya yanında ne yazık ki bazı muhafazakâr yazarlar da buna âlet oldu.

Ancak, son zamanlarda sosyal medyada endişe verici bazı haberler dolaşmaya başladı. Buna göre, Avea adlı operatör bazı IP numaralarını aynı anda iki kişiye vermiş. Bu iki kişiden biri bylock kullanıcısı ise öbür kişi de otomatikman kullanıcı gözüküyor. İddialara göre bu yüzden epeyce kişi FETÖ ile hiçbir irtibatları olmadığı hâlde tutuklanmış.

Bir görüş şirketin bunu kasıtsız olarak yaptığını söylüyor. Bir diğer görüş “adı geçen şirkette ciddî bir FETÖ varlığı vardı, FETÖ’cüler daha çok bu operatöre ait hatları kullanmaktaydı” diyor. Olayın teknik izahını yapabilecek bilgi ve donanıma sahip değilim. Danıştığım kimseler de sorularıma kafamı karıştırıcı cevaplar verdiler. Bu yüzden ihtiyatlı konuşmak istiyorum. Bu iddialar doğruysa birçok masum insan okkanın altına gidebilir. Haksız mağduriyetler yaşanabilir. Bu, toplumun adalet duygusunu sarsar. FETÖ’cülerin palazlandırmaya çalıştığı “sayısız mağduriyet yaşanıyor” kampanyasının mesafe almasını kolaylaştırır. Bir şeyler yapılması lâzım. Benim aklıma ilk gelen, eğer varsa çifte kullanımlı IP’lerde sadece telefonda bylock programının bulunmasına değil, aynı zamanda bu programın kullanılıp kullanılmadığına ve gönderilen mesajların içeriğine de bakmak. Uzmanlar daha iyi öneriler getirebilir umudundayım.

Bir yerde, Fethullah Gülen’in müritlerine “hasımlarınızı teknik nakavt yapacaksınız “ dediğini okuduğumu hatırlıyorum. FETÖ gerçekten teknik alana ciddî bir kriminal yatırım yapmış. Bunların örneklerini Ergenekon, Balyoz, Casusluk dâvâlarında da görmüştük. Bu yüzden Türkiye, FETÖ dâvâları ve soruşturmalarında çok dikkatli olmak zorunda. FETÖ’nün teknik oyunlarını ve sırlarını çözecek ekipler kurulmalı. Bylock’a dayalı işlemlerde daha hassas olunmalı. Ancak, FETÖ’nün ve bilerek veya bilmeyerek onun değirmenine su taşıyanların istediği gibi, bylock delil olmaktan çıkartılmamalı. Bazıları gerçekten ya çok saf ya da kötü niyetli. FETÖ’cüler için FETÖ’den üye kayıt bilgisi alınması gerektiğinı sanıyor ve âdeta ona dayanarak işlem yapılmasını istiyorlar. O zaman şunu söyleyeyim: Bylock kayıtları FETÖ’nün bir nevi üye kayıt defteridir. FETÖ ile mücadelede gözardı edilmeleri doğru olmaz.

Elbette mağduriyetler olmasın, ama suçlulara da ellerini kollarını sallayarak gezme şansı verilmesin.

Serbestiyet, 25.07.2017

‘Ben de Harranlıyam’

Türkiye’deki sendikal mücadelenin uzun süredir yanlış kodlar üzerine kurulduğunu düşünsem de yaklaşan toplu sözleşme görüşmelerinde bir çağ atlandığını baştan söylemeliyim.

Sendikal mücadelenin amacı çalışanların özlük haklarını korumak, çalışma şartlarını iyileştirmek, geleceklerini olabildiğince güvence altına almak olmalıyken bizde ise sendikalar daha çok siyasi bir parti gibi çalışıyor. Böyle olunca da sendikalar ister istemez bir siyasi partinin arka bahçesine dönüşüyor. Hatta bu siyasi takıntıları zaman zaman çalışanların mağduriyetinin baş müsebbibi haline de gelebiliyorlar.

Geçmişte sendika ağaları vardı –hala var-, yakın geçmişte ve bugün de pek çok sendikacının sendikaları milletvekili, belediye başkanı ya da başka mevkiler için birer atlama taşı olarak kullandıklarını gördük, yaşadık. Hak ederek gelenleri elbette ki tenzih ederiz. Daha doğrusu daha başından beri siyasi bir takım gelecek planları olan ve bunları gizlemeyenleri bu kategoride değerlendirmeyiz, sözüm diğerlerine…

***

Sendika(cı)ların siyasi tercihleri olabilir mi? Elbette olabilir ancak bu rengin çok fazla öne çıkması bir süre sonra bu sendikaları kaçınılmaz bir şekilde işlevsizleştiriyor.

Şimdi düşünelim; siz A sendikasısınız ve B partisinin güdümündesiniz. Sendika ileri gelenleriniz bir süre sonra B partisinden milletvekili oluyor, partide önemli-önemsiz görevlere geliyor. B partisi muhalefette olduğu için siz de toplu sözleşme görüşmeleri sırasında esip gürlüyor; memurun-işçinin hakkı diyerek mangalda kül bırakmıyor, isteklerinizde sınır tanımıyor, iktidarı işçi-memur hakkı yemekle itham ediyorsunuz. Bütün bunlar yetmiyor siyasi karar alma merciinin yetki alanına giren sosyal-siyasal-ekonomik konularda dahi kırmızıçizgiler çekiyorsunuz. İktidar partisi de sizi muhatap almak yerine kendine yakın gördüğü sendika ile iş görüyor, o sendikayı gizli-açık destekleyerek büyümesini sağlayarak ana muhatap haline getirirken sizi de zayıflatabilmek için her yolu kullanıyor. Siz de bu arada bu sendikaya verip veriştiriyorsunuz.

Gün geçip devran dönüyor iktidar değişiyor, desteklediğiniz parti iktidar oluyor ve iktidarın desteği ile hızla büyüyerek toplu sözleşme görüşmelerinde ana muhatabı artık siz oluyorsunuz. Üyeleriniz mutlu, siz mutlusunuz ama sözleşme masasında artık roller değişiyor. Dün uzlaşanlar bugünün uzlaşmayanları, dünün uzlaşmayanları da bugünün uzlaşanları oluyor. Dün makam ve mevki dağıtmakla, çalışanların hakkını yedirmekle suçladığınız sendikaların yerini siz alıyorsunuz.

Tabii ki siz sendika olmaktan çok teknik tabiri ile sarı sendika olduğunuz için asıl işlevinizi yapamıyorsunuz. Pazarlık masasına çakı gibi oturamadığınız için de istekleriniz bir süre sonra komikleşmeye başlıyor. Ne yardan ne serden geçebiliyor, hem iktidarı hem de üyelerinizi küstürmemek için kırk dereden su getiriyorsunuz. Ama elinizdeki güç daha tatlı olduğu için ve bizlerde bu güçten çekindiğimiz için işler şimdilik yolunda gidiyor.

Küçük makam ve mevkileri dağıtırken işleri ehline verme konusunda hatalar yapmaya başlıyor ve başkalarının mutsuzluğu üzerinden ikbal devşirirken günün birinde nasıl dün değişmişse yarında iktidarın değişebileceği ihtimali aklınıza bile gelmiyor.

Hak aramak için kurduğunuz sendika hak arama mücadelesi dışına çıkıp mazlumlar yaratıyorsa vay halimize…

***

Söylenecek çok söz var ama kısa bir açıklama beklemek sanırım hakkımız. Yetkili bir sendika toplu sözleşme görüşmelerinde ilginç bir talepte bulundu… Ben rüşvet demeyeyim de sizin için yumuşatarak “yetkili sendika mensuplarına” BAHŞİŞ demekle yetineyim. Yetkili sendikanın “toplu sözleşme ikramiyesi” olarak üyelerine “200 TL diğerlerine 102 TL” ödenmesi ve üyesi olmayanlardan dayanışma aidatı talebinde bulunmanın mantığını bize birileri çıkıp açıklarlarsa çok sevinirim.

Bu istek rahmetli Kemal Sunal’ı hatırlatmadı desem yalan olur.

Haydi, size iyi pazarlıklar. Umarız çalışanların hakkını layığı ile korursunuz…

Karar, 02.08.2017

Yeni Sıla’lar olmasın!

Maslov’un ‘ihtiyaçlar hiyerarşisi’ni biraz mürekkep yalamış herkes bilir. Bu hiyerarşinin ilk basamakları gerçekleşmeden bireyin kendi olması neredeyse imkânsızdır. Bunlar sağlansa bile İçinde bulunulan şartlar izin vermediğinde ise sapmalar görülebilir.

Maddiyat temelli bireysellik ruhsal eksikliği gideremediği için Batı’da tekil tercihler daha çok öne çıkar; intihar eğiliminin artması, seri katillerin çıkması, tekil katliamların yaşanması, cinsel sapkınlıkların görülmesi vb. durumlar.

Bizde ise birey çoğu kez kolektif aidiyetler çarkının dişlileri arasında ezilip kişiliksizleştirildiği, kaderi bile üç aşağı beş yukarı önceden çizildiği için bu çarktan kurtularak kolay kolay birey olamaz. Bireyselleşemediğimiz halde çoğunlukla oportünizmde sınır tanımayan ve amaca giden her yolu mubah gören –paradoksal olarak- bencil bir tip ortaya çıkar. Bizdeki ahlaki bunalımın en büyük sebeplerinden biri de budur. Bazen gençler bu çarkın içinden çıkmak isterken yine ister istemez bu çarkın izin verdiği radikal ve marjinal sapmalara yönelir.

Dünden bugüne Türkiye’deki marjinal sol ve sağ örgütler ile günümüz PKK, DHKP-C, DAEŞ, El-Kaide vb. yapılanmalar çoğunlukla belli bir sosyo-ekonomik-kültürel-dini-etnik tabandan yani kendilerine özel bir “arka bahçe”den beslenir.

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyecek olursak bu tür sapmaları engellemek adına yapılması gerekenleri az çok bilsek de gerek aileler gerek toplum ve gerekse devlet olarak hiç birimiz üstümüze düşenleri yap(a)mıyoruz.

Çocuklarımızı bilerek-bilmeyerek bu tür etkilere açık ve sempati besleyecek şekilde yetiştiren aile ve mahalle ortamından tutun da, bu gençlerin adım adım bu tür aşırı uçlara savrulmalarını izleyen ve önlem al(a)mayan üniversitelerden STK’lara, durumu sadece kriminal bir vaka olarak gören devlet ve devletin tüm kurumlarına kadar hepimiz bu yönelimde suç ortağıyız ve maalesef bunun acı sonucunu ise çocuklarımız ödüyor…

***

Geçen hafta Habertürk’ten Ümran Avcı’nın 6 Mayıs tarihinde DHKP-C operasyonunda öldürülen 18 yaşındaki Sıla A.’nın babası ile yaptığı röportaj tam da bu açıdan yaramıza parmak basıyor.

Bir baba, kızını kurutabilmek için verdiği -üç yıllık- mücadelede devletten tutun terör örgütüne kadar her yere başvurmak zorunda kalmasına rağmen bu mücadelede yalnız kalmışsa, okulunda “sınıf birincisi” olan bir çocuğun büyük bir ümitsizlik ve öfke içinde bir militana dönüşmesi hikayesini izleyip engel olamamışsak ve ailesini mezarıyla baş başa bırakmışsak bunda hepimizin bir nebze suçu var demektir.

Bu nedenle bu tür olaylara sadece bir terörist öldürüldü gözüyle bakılmamalı… Hele hele devletin bu gözle bakmaya hiç hakkı olmamalı. Bu insanların sonuç itibariyle toplumumuzun bir parçası olduğunu unutmamalıyız çünkü yeni kayıpların yaşanmaması biraz da buna bağlı.

***

Peki, ne yapılabilir? Adı üstünde bu marjinal-radikal örgütleri ortadan kaldırmak kolay olmasa da onların beslendiği kaynakları kesmek sanıldığı kadar güç değildir. Başarının yolu bu örgütlerin beslenmesine sebep olan çarpıklıkların giderilmesi ve insanların geleceklerine ümitle bakabilecekleri bir ortamın sağlanabilmesi iradesinden geçiyor.

Bataklığı kurutmak ve ıslah etmek yerine tek tek üyeleri hedef aldığımızda bu örgütleri bitirmek bir yana daha da güçlenecekleri bir zemin hazırlamış oluruz. Böyle bir mücadelede başarı(?) ancak sayısal verilerle öldürülen ve yakalananlardan öteye geçmeyecektir.

En yakınımızdaki Kürt sorununu yeterince kavrayamadığımız ve dersimize bugüne kadar iyi çalışmadığımız için son otuz yılımız defalarca yenilmesine rağmen PKK’nın tekrar tekrar yeniden güçlendiğine şahit olmakla gelip geçti. Kırk bini aşkın kaybımız ve harcanan milyarlarca dolara gösterdiğimiz ilgiyi bu kayıpları neden azaltamadığımız ve nasıl durdurabileceğimiz üzerine gösterseydik bugün çok daha farklı bir noktada olacağımız bir gerçekti…

Bugün çoğumuzun başarısızlık olarak gördüğü “açılım süreci”ne birazda bu yönü ile bakmakta fayda var. Unutmamalı ki insanlar umut ettikçe sapmalardan ve aşırılıklardan uzaklaşır.

Karar, 26.07.2017

15 Temmuz’un ardından (4)

Halil (Berktay) Hoca, 15 Temmuz’a ilişkin ilk yazımı (15 Temmuz’un Ardından (1),Serbestiyet, 18.07.2017) “biraz fazla iyimser” bulduğunu belirtti. Hocaya göre, söz konusu yazı “hem 15 Temmuz darbesini, hem FETÖ’yü artık bütün toplumun üzerinde anlaştığı konular gibi” sunuyordu. Oysa gerçek tablo bu değildi; “Kamuoyu baskısıyla ve siyasî imkânsızlıklar karşısında oluşan konformizm görüntülerini, gerçekten içselleştirilmiş bir kavrayış ve samimî bir kabullenme ile birbirine karıştırmamakta yarar var”dı. (“İki Türkiye”yi aşma çabasında, 15 Temmuz’a ilişkin entelektüel bir konsensüs arayışı,Serbestiyet, 19.07.2017) 

Hocanın değerlendirmesini okuduktan sonra kendi yazıma dönüp tekrar baktım. Evet, iyimserlik dozu biraz yüksekti. Söylediklerimi biraz daha detaylandırma ihtiyacı hissetim. Sanırım meseleyi tahlil etmek için ikiye ayırmak gerekiyor: Darbe ve FETÖ.

Darbe konusunda, özetle, halkın darbeye karşı koyduğunu, önceki darbelerden farklı olarak 15 Temmuz’un kamusal alanda bir savunanının bulunmadığını yazdım. Meclis’teki bütün partilerin darbenin aleyhine tavır aldıklarını belirttim, siyasileri ve toplumun karşı duruşunu “demokratik rüşt” olarak selamladım.

 

İçe sinmemişlik

Hem Halil Hoca hem de yazıyı yorumlayan diğer bazı okurlarım, bunu fazlasıyla “genel” ve “iyimser” olarak nitelediler. İtirazları halkın ve siyasilerinin tamamında böyle net bir darbe karşıtlığının olmadığı yönündeydi. Mesela Halil Hoca, bazı sol aydınların ve CHP yöneticilerinin darbe karşıtlığındaki “içe sinmemişlik” haline dikkat çekiyordu:

“Şahsen etrafa baktığımda, faraza bir kısım sol aydınlarda veya CHP’nin üst düzey kadrolarında, ‘elbette karşıyız’ı görüyor ve duyuyorum da, kendi insiyatifleri ve sözcükleriyle, tam olarak ne olduğuna dair özerk bir anlatıyı, kendi bağımsız darbe ve FETÖ tahlillerini bulamıyorum. Dahası, henüz çok yakın geçmişteki ‘kontrollü darbe’ söylemi, sanki bu noktaya da hayli sıkıntılı bir şekilde ve içlerine sindirmeksizin geldiklerini yansıtıyor.”

 

Sotaya yatmak

Kendini “Etiler’de oturan, 60 yaşında, özel sektörde yıllar boyu üst düzey yöneticilik yapmış, tabiri caiz ise tuzu kuru bir beyaz Türk” olarak tanıtan bir okurumun satırları ise çok daha sertti:

Sosyal çevremi de oluşturan ‘bizim mahalle’nin ( Ulus, Etiler, Bebek, Bağdat Caddesi, v.s) insanlarının o gece nasıl içi içine sığmayan bir heyecanla ve zor zapt ettikleri coşkuyla darbe girişimini, TRT’de okunan bildiriyi izlediklerini, 16 Temmuz sabahında ise nasıl derin bir hayal kırıklığı, hüsran ve nihilizme gömüldüklerini, küskünlükle içlerine kapanıp evden çıkmadıklarını, hunharca katledilen 250 vatandaşı zerre kadar umursamayıp, köprü üzerinde halka ateş açan darbecileri kemerle dövenlere nasıl tepki gösterdiklerini yakından gördüm, yaşadım, whatsapp mesajlarını okudum. 

“Bizim mahallenin aykırı bir mensubu olarak, darbelere ve vesayet rejimine 15-16 yaşımdan beri şiddetle karşı oldum, hep. O gece; ‘demokrasi kahramanı’ halkın arasına katılıp darbecilere gövdemi siper etme cesaretini ortaya koyamamamın ezikliği ve burukluğuyla karışık olmasına karşın, darbenin püskürtülmesinden büyük mutluluk ve coşku duydum!” 

Okuruma göre 15 Temmuz gecesi hem Kılıçdaroğlu ve CHP yönetimi hem de Demirtaş ve HDP yönetimi “bal gibi sotaya yatmışlar”dı. Darbenin başarılı olmasını, Erdoğan’ın ve AKP’nin devrilmesini “sevinçli bir telaş içinde” beklemişlerdi. Dolayısıyla gereksiz kibarlığın lüzumu yoktu!

 

Darbe karşıtı dalga

Bu satırlardaki haklılık payını yadsıyor değilim. Ben de hem çevremde, hem de yazılıp çizilenlerin satır aralarında, darbenin başarısız olmasından pek de hoşnut olmayan kişileri ve grupları görüyorum, duyuyorum. Erdoğan ve AKP karşıtlığından gözü dönmüş olanların “Erdoğan gitsin de ne olursa olsun” diye düşündüğünü de biliyorum. Darbecileri Erdoğan’a yeğ tutacak olanların da farkındayım.  Tiyatro, kontrollü darbe ve bu minvaldeki ifadelerin, 15 Temmuz’da ne olduğunu tüm ayrıntılarıyla ortaya çıkarmak isteğinden ziyade darbenin akamete uğramasından duyulan rahatsızlığı yansıttığının da ayırdındayım.

Söz konusu satırları kaleme alırken bu hususlar aklımdaydı elbet. Bununla birlikte, söylemek istediğim esas itibariyle şuydu: 15 Temmuz’da darbe karşıtlığı hem ahlâkî hem siyasî bir üstünlük kazandı. Kamusal tartışmalarda darbe savunusu yapan olmadı, olamadı. Hiç kimse AKP’nin ya da Erdoğan’ın yanlışlarından bahisle darbeye bir haklılık kazandırma uğraşı içine girmedi. Hukukçular darbeye fetva hazırlamadı. Medyanın çok ağırlıklı bir kısmı darbeyi reddetti. Sivil toplum darbecilerin önünde el pençe divan durmadı.

Evet, Türkiye’de iktidar karşıtlığını demokrasi karşıtlığına dönüştürenler var. Bunların içinde dört gözle darbe bekleyen ve darbenin püskürtülmesinden ötürü düşleri yıkılanlar da var. Ancak bundan daha fazla önem taşıyan husus, darbe karşıtı dalganın da yükselmesidir. Öyle ki, darbe beklentisi ancak özel sohbetlerde dillendirilebiliyor, kimse halkın gözünün içine bakıp darbeciliğin meziyetlerinden dem vurma cüreti gösteremiyor. Az buz bir kazanım sayılmaz bu;  “demokratik rüşt” dediğim bu hal ile Türkiye’de toplum ve siyaset yeni bir faza geçti.

 

Muhalefete karşı iktidar, iktidara karşı muhalefet

FETÖ’ye dair analize gelince; onun “iyimser” olduğunu düşünmüyorum. Özetle “Gülenistler dışarıda hatırlı dostlar ve etkin rabıtlara sahip olabilirler, ama dışarıda ne denli güçlü olurlarsa olsunlar artık onların Türkiye’de bir istikballeri yok” demiştim. Zannımca bu realist bir tez; zira Türkiye’de FETÖ’cülerin çok tehlikeli ve karanlık bir örgüt olduğuna dair geniş bir mutabakatın olduğu kanısındayım.  Mutabakatın hem siyasi hem de toplumsal düzeyde olduğunu söylemek mümkün. Şöyle ki:

FETÖ, AKP’nin ilk on yılında muhalefete karşı iktidarla işbirliği yaptı ve iktidarı kullandı. İktidar ile yolları 2012’de ayrıldı; o saatten sonra ise iktidara karşı muhalefet ile dirsek temasına girdi.  Elinde tutuğu ve ürettiği bütün bilgileri muhalefetin hizmetine sundu ve bu kez de iktidara karşı muhalefeti kullandı.

Bu bağlamda Meclis’teki dört parti de FETÖ’den darbe yedi; hedefleri önünde bir engel olarak gördüğünde kendilerini nasıl bozuk para gibi harcadığını — bedeli çok ağır olarak — tecrübe etti. Dolayısıyla bu partilerin, bundan sonraki süreçte, FETÖ’ye herhangi bir şekilde müsamaha göstermeleri ve ona yakın durmaları düşünülemez. İster iktidar ister muhalefet, bütün partiler FETÖ’ye karşı teyakkuzda olacaktır.

Toplumsal düzeyde de benzer bir ruh hali var. 7 Şubat’tan 2012’den 15 Temmuz 2016’ya kadar gerçekleştirilen operasyonlardaki Gülenist imza, FETÖ hakkında toplumda bir birikim yarattı. FETÖ dendiğinde sokaktaki insanın aklına gizli kapaklı işler çeviren, insanların her işine burnunu sokan, herkesi gözetim altında tutan, kendilerine muhalif gördüklerini tasfiye etmek için kumpaslar kuran, eğitim ve hizmet maskesi altında gizli emeller peşinde koşan, yabancı devletlerle ve Türkiye düşmanları ile kirli ilişkileri bulunan bir örgüt geliyor.

Zannımca bu, giderek toplumun geneli tarafından paylaşılan bir kanaate dönüşüyor. Bu tür bir örgütün herkes için tehlike teşkil ettiği düşüncesi yerleştikçe FETÖ’ye karşı da tavır sertleşiyor. Dolayısıyla bana göre, artık FETÖ’nün bu topraklarda sığınacak bir barınak bulma ihtimali yoktur.

Devam edeceğim.

Serbestiyet, 05.08.2017

15 Temmuz’un ardından (3)

15 Temmuz öncesinde bile, Türkiye’de halkın — özellikle de AKP seçmeninin — Batı’ya olan muhabbetinde belirgin bir azalma gözleniyordu. Birçok nedeni vardı bunun. Meselâ Müslüman karşıtlığı Batı’da giderek daha görünür bir hal alıyordu. Batılı devletler PKK/PYD’ye verdikleri desteği artırmaktaydı. Avrupa Birliği üyelik süreci neredeyse rafa kaldırılmıştı; her iki tarafın da mecburiyetten masayı terk etmeyen bir hali vardı. Batı medyasında hemen her gün Türkiye aleyhine yazılar çıkıyordu.

15 Temmuz, bu limoni ilişkiyi daha da ekşitti. Batı’nın darbe teşebbüsü karşısındaki tavrı, halkın Batı algısını kuvvetle menfi yönde etkiledi. Batı, darbeyi reddeden ilkesel bir siyaset izlemedi. Bekle-gör taktiği uyguladı. Darbenin başladığı saatlerde sade suya tirit ve her tarafa çekilebilir açıklamalarla durumu idare etmeye çalıştı. Müttefikliğin gereğini yerine getirmedi, demokrasi savunusu yapmaktan uzak durdu. Muhtemelen darbe başarılı olsaydı, Batı — aynen Mısır’da olduğu gibi — darbeyi meşrulaştırmaktan ve darbecilerle çalışmaktan imtina etmeyecekti.

 

Darbeye göz kırpmak

15 Temmuz’dan bu yana çeşitli vesilelerle bu konuyu birçok Batılı gazeteci, diplomat ve araştırmacıyla konuşma fırsatı buldum. Her söyleşimizde Batı’nın hareket tarzının yanlışlığını ve bunun Türkiye’de derin bir kırılma yarattığını onlara anlatmaya çalıştım. Ama bilhassa diplomatlar bu değerlendirmeme katılmıyordu. Batı’nın darbe karşıtlığından şüphe edilmemesi gerektiğini belirtiyorlardı. Meydana gelen hadiseyi kavramak için belli bir süre ve bilgiye ihtiyaç duyduklarını, olayın anlaşılmasının ardından Batı’nın Türkiye’de meşru hükümetin yanında saf tuttuğunu açıklıyorlardı. Ama ne darbe esnasında ne darbe sonrasında yaşananlar bunları teyit ediyordu. Dolayısıyla bu argümanların benim tarafımdan kabulü  mümkün değildi.

Nitekim Batı’nın 15 Temmuz’da doğru bir politika izlemediği daha sonra bizzat üst düzey Batılı yetkililer tarafından da itiraf edildi. Mesela Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, 15 Temmuz’da hatâ yaptıklarını söyledi. Gabriel’e göre, Türkiye’deki darbe girişimi sonrasında Türk hükümeti ve halkıyla dayanışma daha güçlü ifade edilmeliydi. Darbeden hemen sonra Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştirilmeliydi; bunun yapılmamış olması hatâydı. Almanya daha farklı bir tavır sergileyebilirdi.

O beklenen tavrın sergilenmemiş olması birtakım sonuçlar doğurdu elbette. Türkiye’de Batı karşıtlığı tırmandı. “Batı, Erdoğan’ın üzerini çizmiş” hissiyatı, iktidarın ve tabanının içe kapanma eğilimini güçlendirdi. Batı dışı arayışlar arttı, Rusya ile yakınlaşma arayışının dozu yükseldi. AB üyeliğine olan inanç ve destek azaldı. Batı’dan gelen her öneriye şüpheyle bakıldı. Makul ve mantıklı eleştirilere bile kapılar kapatıldı.

Batı’nın hem 15 Temmuz’daki darbecilere göz kırpan hali, hem de 15 Temmuz sonrasındaki darbecileri himaye eden yaklaşımı, Türkiye ile Batı arasındaki mesafeyi açtı. Aradan bir yıl geçti. 15 Temmuz’un yarattığı tahribat giderilmedi, hattâ Batı ile olan mesafe daha da açıldı.

 

Darbe sonrasını yönetememek

İktidarın, darbeyi püskürtmek adına iyi bir yönetim gösterdiğini söylemiştim. Lâkin aynı becerinin darbe sonrasında sergilendiğini söylemek mümkün değil. Türkiye bir darbeler ülkesiydi. Böyle bir yerde bir darbe girişimini halkın muazzam direnişi ile yenilgiye uğratmanın anlamı çok büyüktü. 16 Temmuz yeni bir başlangıcın tarihi olabilirdi. Ne yazık ki bu fırsat harcandı. Bana göre iktidarın bu süreçte üç önemli hatası oldu.

Birincisi, darbe ve zihniyetiyle mücadelenin öncelikli şartı, bütün toplumsal kesimleri mümkün olduğunca darbe karşıtlığında bir araya getirmekti. Gel gör ki iktidar, daha ilk günden itibaren buna tezat teşkil eden bir yol takip etti. TBMM’nin üçüncü büyük partisi olan HDP’yi sürecin dışında tuttu. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki liderler toplantısına çağırmadı. Yenikapı’daki mitinge davet etmedi. Meclis içi ve dışı tüm etkinliklerden dışladı. Bu tavır ne toplumsal bütünleşmeye katkı sundu, ne de darbe karşıtı cepheyi tahkim etti.

 

OHAL sopası

İkinci hatâ, OHAL’in darbeyi aşan bir çerçevede kullanılması oldu. Demokratik siyaseti hedef alan kanlı girişimin bastırılmasından sonra OHAL’in ilanı beklenen bir gelişmeydi. Hak ve özgürlükleri belli ölçüde sınırlandıracak ve yürütmenin elini kuvvetlendirecek tedbirler alınacaktı. Böylece darbecilerin daha hızlı bir şekilde ortaya çıkarılması ve cezalandırılmaları sağlanacaktı.

Fakat öyle olmadı; hükümet OHAL’i, meri anayasanın ilgili hükümlerine aykırı olarak, salt darbe ve darbecilerle mücadele ile sınırlı tutmadı. Eline denetime tabi olmayan büyük bir güç geçmişti; bunu bir fırsat olarak gördü ve bütün bir muhalefeti OHAL ile bastırmaya çalıştı.  “Terör örgütleriyle iltisaklı ve irtibatlı olmak” gibi hududu belirsiz bir kavramla, 15 Temmuz’dan habersiz ve ömrü boyunca Gülenistlerle en küçük bir teması bile bulunmayan binlerce insan işinden edildi, sivil toplum örgütleri kapatıldı, basın-yayın kuruluşlarının kapısına kilit asıldı.

Kısacası OHAL, darbe ile mücadelenin bir aracı olmaktan çıktı; hükümetin kendine muhalif saydığı bütün unsurları terbiye etmek için kullandığı bir sopaya dönüştü. OHAL’in muhalefete yönelmesi ise, hükümetin hedeflerine dair şüpheleri büyüttü ve darbe karşıtlığında gedik açtı.

 

“Âdetâ” suç

Üçüncü büyük hatâ ise, yargılamalarda yaşanan garipliklerdir. Tuhaf iddianameler hazırlanıyor. At izi iti izine karışıyor. Suçun şahsiliği, masumiyet karinesi, suçun ve cezanın kanuniliği gibi temel hukuk ilkeleri ayaklar altına alınıyor. Siyasi bir tartışma çerçevesinde mütalaa edilebilecek meseleler “suç” a dönüştürülüyor. Cılızlığı bağıran bağlantılar üzerinden şahıslar için en ağır cezalar isteniyor. Olmayan delillerle “âdetâ suç” gibi olmayan ve olması düşünülemeyecek suç kategorileri ihdas ediliyor. Kurunun yanında yaş da cayır cayır yanıyor. Kadri Gürsel ve Ahmet Şık’tan FETÖ’cü, Ali Bulaç ve Ahmet Altan’dan “darbeci” çıkarılmaya çalışılıyor.

Tüm bu gariplikler hem toplumsal hem de siyasal düzeyde çok sayıda sorunu da beraberinde getiriyor. Toplumda adalet ve hakkaniyet duygusu örseleniyor. Darbe ile gerektiği gibi mücadele edildiği inancı zedeleniyor. Darbecilere karşı olan ahlaki üstünlük yara alıyor. Siyasette ise sinirler geriliyor, tansiyon yükseliyor. Taraflar birbirlerini karşılıklı olarak darbecilikle ya da kontrollü darbecilikle itham ediyor. Akıl ve sağduyu geri plana itiliyor, komploculuk prim yapıyor. Varlık nedenleri olan demokratik düzeni birlikte koruma noktasında pek bir hassasiyet gösterilmiyor. Ama siyasi rekabeti yıkıcı bir tarzda yapmaktan ise geri durulmuyor.

Böylelikle de 15 Temmuz’da girilen türbülânsı aşmak zorlaşıyor ve normal düzene dönmek gecikiyor.

Devam edeceğim

Serbestiyet, 30.07.2017